Çağımızın Istırabı ve Yaradıcıyı Araması

İnsanın tarih boyunca yaradıcısını araması,yaratmaya özenmesi boş bir vehim değil,korkunç bir ihtiyacın ifadesidir.İnsan,her türlü köleliği reddederek,yalnız ve ancak yaradana tapınmak istemektedir.İnsan idraki,yalnız ve ancak yaradıcı hamlede dinlenebilceğini ummaktadır.İnsanların,peygamberleri diğer insanlara niçin daha fazla tercih ettiklerini artık anlamalıyız.Kadiri Mutlak olan Allah’ı bize ‘şahdamarımızdan daha yakın’ olarak hissettirenler sadece ve ancak peygamberlerdir.Bize,sınırlıdan sonsuza,esaretten hürriyete,çoktan bir’e,ölümden ebediyete giden yolu,apaçık ve pırıl pırıl olarak yalnız onlar gösterebildiler.Onlar olmasa idi,kendimizi sınırlı,esir,parçacık ve ölümlü zannedecektik; ancak onlarladır ki sonsuzluğun, hürriyetin birliğin ve ebedîliğin tadına varabiliyoruz. Sınırlı ve esir parçacık olmaya isyan ediyoruz.

Yüzyılımız, ilim adanılan ile, sanatkârları ile, her türlü inanan ve inanmayan yığınları ile bütün insanlık artık Allah'a olan susuzluğunu bütün çıplaklığı ile hissetmeye başlamıştır; bu ihtiyaç hergün biraz daha şiddetlenecektir. Büyük ve gerçek dinî hayat Auguste Comte'un vehmettiği gibi geride kalmadı; bilâkis, insanlık onu ileride bütün haşmeti ile yaşayacaktır. Çağımızın ıstırabı bu hayata gebedir. Geride kalan gerçek dinî hayat değil katıya ve somuta tapınan insanların hayatıdır.

S.Ahmed Arvasi,İnsan ve İnsan Ötesi
Devamını Oku »

Zekanın Görevi:Kendini Bilmek

Bizce zekânın görevi varı, hiç şüphesiz bu arada kendini de bilmektir. Bilmek ise varı veyahut varlığı mânâlandırmaktır. Bizim idrâkimiz varlığın dışında değil, içindedir. Bizim idrâk edici varlığımızda varlık kendi üzerine iki defa katlanmaktadır. Önce varlığı idrâk ediyoruz, sonra da bu idrâkimizi idrâk ediyoruz. Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende, benden içeri" dediği gibi Varlık bende kabuk-öz-cevher gibi içiçe gizlenmektedir.

Seyyid Ahmed Arvasi


Devamını Oku »

Meal Yazmanın Güçlülüğü

Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki;

Terceme: Bir kelâmın mânasını diğer bir lisanda dengi bir tâbir ile aynen ifade etmektir. Terceme aslın mânasına tamamen mutabık olmak için sarahatte delâlette, icmalde tafsilde, umumda hususda, ıtlakta takyidde, kuvvette isabette, hüsn-i edada, üslub-u beyanda, hâsılı ilimde, san'atta asıldaki ifadeye müsavi olmak iktiza eder. Yoksa tam bir terceme değil, eksik bir anlatış olmuş olur. Halbuki muhtelif lisanlar beyninde hutut-i müştereke ne kadar çok olursa olsun, herbirini diğerinden ayıran birçok hususiyetler de vardır.Onun için lisanî hususiyeti olmayıp sırf akl u mantıka hitab eden kuru ve fennî eserlerin kabiliyet-i ilmiyesi terakki etmiş olan lisanlara hakkıyla tercemesi kabil olduğunda söz yoksa da hem akla, hem kalbe yahut yalnız zevk ü hissiyata hitab eden ve lisan nokta-i nazarından edebi kıymeti ve zevk-i san'atı haiz bulunan canlı ve bediî eserlerin tercemelerinde muvaffakiyet görüldüğü nadirdir.

Fakat Kur'ân nazmı nasıl bir nazımdır? Herkesin bildiği harfle­rin, seslerin en güzellerinden, ye­rine göre en güzel nağmelerinden, bütün Arapların bildiği ve dolayısıyla bütün insanların anla­yabileceği kelimelerin en güzellerinden seçilerek, Allah'tan başka kimsenin yapamayacağı canlı bir dokuma ile dizilip dokunmuş; la­fız mananın, mana lafzın aynısı halinde, sonsuz beyan parıltılarıyla parlatılmış; "haydi bunun Allah'tan indirildiğinde şüpheniz varsa Allah'tan başka bütün gü­vendiklerinizi çağırarak, hatta in­sanlar ve cinler biraraya gelerek de bunun hatta bir sûrenin benze­rini yapınız, fakat imkanı yok ya­pamazsınız." diye bütün cihana meydan okuyan gayet ba­sit bir teklif ve gaibten haber ver­mek suretiyle gözle görülen bu aleme gelmiş; her ayeti kolay ve sade görüldüğü halde, bulunup söylenmesi, taklidi zor bir söz olan öyle icazlı bir nazımdır ki, hiç Arapça bilmeyen bir kimseye bile okunduğu zaman tatlı bir söz olduğunu duyurur.

Biraz Arapça bilen bir kimse bir ayeti işittiği zaman derhal bir mana anlar veya anladığını zanneder. "Ben de söyleyebilirim" di­ye hayal eder, bir de bakar ki, an­lamamış. Çünkü nazmının her noktasında bir çok manalar sıkış­maya başlar. Onu taklit etmeye özendikçe yükselir, derinleşir, öl­çüsü, ölçeği bulunamaz. Ayetten ayete geçildikçe zevki kat kat ar­tar. Hayat sırrı gibi sonsuz giden sırlarının kuşattığı manalar insan kuvvetinin üstünde kalır. Eğer öyle olmasaydı, bu basit teklife karşı paralar harcayarak, silahlar çekerek, ordular toplayarak asırlardan beri Kur'ân'ı kaldırıp dur­mak için uğraşan insanlık, bu zahmetleri çekecek yerde onun bir benzerini yapıvermez miydi? Yapamamıştır ve yapamaz.

Kur'ân'ın verdiği haberleri kimse yalancı çıkaramaz. Ne ka­dar yüksek olursa olsun, edebî şahsiyet kazanmış herhangi bir şahsın ifade üslubu yazıla yazıla az çok taklit edilebilir ve benzeri yazılabilir. Kur'ân'ın indiği an­dan itibaren, bütün Arap edebi­yatçıları ve belagat ustaları, Kur'ân belâğatini kendi dillerine örnek edinmiş, bu sayede Arap dili ve edebiyatı açısından yüksel­miş oldukları halde Kur'ân nazmını taklit etmeye, benzerini yaz­maya yanaşan kimse ortaya çıka­mamıştır.

O halde kendi dilinde bile taklidini yapmak ve yazmak mümkün olmamış olan Kur'ân'ın nazım ve üslubunu diğer bir dil­de taklit etmek, benzerini ortaya koymak elbette mümkün olamaz. Mümkün olmayınca da aynen terceme edilemeyeceği gibi, benzet­mek suretiyle hiç terceme edile­mez. Çünkü benzetme yapılma­dıktan başka, ilmî değeri değişti­rilmiş, bozulmuş, ve Kur'ân'da olmayan şeyler Kur'ân'a katılmış olur.

Gerçi Kur’an’da manası bulunmayacak hiç bir kelime yoktur. Fakat manası pek derin olan kelimeler bulunduğu gibi, bir kelime etrafında birçok manaların yığıldığı ve bazı ifadelerin hepsinin de, doğru olmak üzere çeşitli yönlerin ve ihtimallerin toplandığı yerler de çoktur ki bunlar, tefsir ve tevile bağlıdır. Bazılarını, doğrudan doğruya tercüme etmek mümkün olsa bile, hepsini bütün yönleriyle tercümeye sığdırmak mümkün olmaz. Bunları aynen almak veya edebi anlamı feda edilerek, tevil ve tefsir tarzında ifade etmek gerekir. Bu bakımdan Kur’an’ı anlamakta yalnız dil bilgisi yeterli olmaz. Sahibinden rivayete veya olayların gelişimine bağlıdır. Onun için bazan bir olay karşısında Kur’an’ın ayetlerinden o zamana kadar hissetmediğiniz bir mana anlarsınız. Ve o anda o ayet, o olay için inmiş sanırsınız ki bu da Kur’an’ın şaşılacak taraflarındandır. Tercümede bunlar kuşatılamayacağından kaybolur gider.

Şimdi insafla düşünelim. Bu şartlar altında Kur’an’ı tercüme ettim veya ederim diyenler, yalan söylemiş olmaz da ne olur? Doğrusu Kur’an’ı cidden anlamak ve incelemek isteyenlerin onu usulüyle Arapça yolundan ve rivayet edilip gelen tefsirlerinden anlamaya çalışmaları zorunludur. Kur’an’ın falan tercümesinde şöyle demiş diyerek hüküm çıkarmaya ve mesele tartışmasına kalkışmamalıdır. Bunu imanı olanlar yapmaz, kendini bilen insaf sahipleri de yapmaz. Kur’an’dan bahsetmek isteyenler, onu hiç olmazsa harekesiz olarak yüzünden okuyabilmelidir. Bununla birlikte, öyle kimseler görüyoruz ki, Kur’an’ı harekesiz olarak şöyle dursun; harekesiyle bile doğru dürüst okuyamadığı halde, onun hüküm ve anlamlarından ictihad etmeye kalkışıyorlar.

Öylelerini görüyoruz ki, Kur’an’ı anlamıyor ve tefsirlere müfessirlerin yorumları karışmıştır diye onları da kaale almak istemiyor da eline geçirdiği tercümeleri okumakla Kur’an’ı incelemiş olacağını iddia ediyor. Düşünmüyor ki okuduğu tercümeye alim müfessirlerin yorumu değilse cahil mütercimin görüş ve yorumu, hatası, noksanı karışmıştır. Bazılarını da duyuyoruz ki Kuran tercümesi demekle yetinmiyor da “Türkçe Kur’an” demeye kadar gidiyor.
Devamını Oku »

Hz.Muaviye'nin Yezidi Veliahd Yapması Hakkında

Hz.Muaviye'nin Yezidi Veliahd Yapması Hakkında

Hz.Muaviye’nin, oğlu Yezid’iveliahd yapmasında bu durum bahis konusudur. Fakat Muaviye’nin hareket tarzı, ancak halkın bu hususta kendisine muvafakat etmeleri hali ile beraber bu konuda bir hüccet olmuştur. Lâkin başkasını değil de oğlu Yezid’in veliahdı iğini tercih etmeye Muaviye’yi sevkeden sebep sadece, o zaman meseleleri halletme ve karara bağlama yetkisine sahip olan Emevîlerin Yezid üzerinde ittifak etmeleri suretiyle halkın bir araya gelmelerini ve arzularını birleştirmelerini temin etmekten ibaretti.

Zira Kureyş’in, bütün müslümanların ve bunların içinden galebe çalanların asabesi ve özü olarak, Emevîler, o vakit ondan başkasının halife olmasına razı olmazlardı. Bu sebeple Muaviye, bu makama daha lâyık oldukları zannedilenleri bir yana bırakarak Yezid’i tercih etti. Şâri nazarında önemli bir husus olan “ittifakı temin etme ve değişik arzulan bir noktada toplama” konusunu hırsla istediğinden daha lâyık olandan vazgeçerek lâyık olanı veliahdlığa tayin etti. Muaviye hakkında bundan başka bir şey düşünülemez. Adâleti, dürüstlüğü ve sahabeden oluşu, başka türlü hareket etmesine mânidir. İleri gelen sahabenin bu hadiseye şahit olmaları ve onun karşısında sükut etmeleri, onda herhangi şüpheli bir durumun bulunmadığının delilidir Zira ashap, haksızlık karşısında susacak kimselerden değillerdi, Muaviye de, izzetine ve azametine bakıp da hakkı kabri etmiyenlerden değildi. Bunların tümü de çok yüce insanlardır, böyle şeylere tenezzül etmezler Bunu yapmalarına adaletleri ve dürüstlükleri mânidir.

Abdullah b. Ömer'in halifeliği kabulden kaçınması, ister mubah ister mahzurlu işlerden olsun. Herhangi bir şeye girişme konusunda gösterdiği verâ ve takvası ile yorumlanır.. Nitekim onun böyle davrandığı bilinmektedir. Yezid’ın hilafeti konusunda cumhurun ittifak etmiş olduğu o çağda, İbn Zübeyr’den başka muhalif kalmamıştı. Muhalifin nâdir oluşunun hükmü de malum bulunmaktadır. (Nâdir şeyler şâzdır, yok hükmündedir).

Sonra bunun benzeri olan durumlar Muaviye’den sonra gelen ve hak olanı araştırarak onunla amel eden Emevîlerden Abdülmelik ve Süleyman, Abbasîlerden Seffah, Mansur ve Harun Reşid ve bunların emsali olan zevat zamanında da vukua gelmiştir. Bu gibi şahısların adâletleri, dürüstlükleri, müslümanlar hakkındaki görüşlerinın gizliliği ve onlara bakış açıları malum bulunmaktadır.

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1

Devamını Oku »

Siyaset ve Mülk

Siyaset ve Mülk

...Siyaset ve mülk, halk için (İlahî) bir kefalettir, Allah’ın kullardaki hilafetidir. Bu kefalet ve hilafetin maksadı ise, insanlar arasında ilahi ahkâmın icrâ ve tatbik edilmesidir. Şer‘î hükümlerin de şahitlik ettiği gibi Allah’ın halkı ve kullarıyla ilgili hükümleri ise, sırf hayırdır, (ferdî ve İçtimaî menfaat ve) maslahatlara riayet etmekten başka bir şey değildir. Şer kanunları ise Allah Tealâ’nın takdirine ve kudretine muhalif olarak sadece cehaletten ve şeytandan gelmektedir. Çünkü şerrin de hayrın da faili ve takdir edicisi O’dur. Zira ondan başka fail yoktur. İmdi bir kimse için, kudreti tekeffül eden asabiyet husule gelir ve o kimse halk arasında Allah’ın ahkâmını tenfize münasip düşen hayırlı hasletlerin kendisinden zuhur etmesini itiyat edinirse, artık o kimse, insanlar içinde (Allah’ın) halifesi ve halkın kefili olmaya hazırlanmıştır. Bu delil bu hususta birincisinden daha sağlamdır, mesnedi de daha sağlıklıdır.

Verilen izahattan açıkça anlaşılmaktadır ki, iyi hasletler, asabiyet mevcut dan şahıslarda mülkün de (bilkuvve) mevcut olduğuna şahittik eder. Asabiyet sahiplerine, bir çok bölgelere ve milletlere galebe çalıp onlara boyun eğdiren kimselere baktığımız zaman görürüz ki, hayır hususunda yarışmakta ve hayırlı hasletler olan mertlik kusurları bağışlama, gücü olmayanlara katlanma, misafirperverlik, çaresizleri gözetme, yoksulları kayırma, zorlukları sabırla karşılama, ahde vefa etme, namus ve haysiyeti korumak için harcama, şeriate hürmet etme, şeriati temsil eden ulemaya saygı gösterme, yapılması veya yapılmaması gereken hususlarda bu alimlerin onlar için tesbit ettikleri sınırlarda durma, bunlara hüsnüzanda bulunma, dindar kimselere inanma ve onları mübarek bilme, dualarına rağbet etme, büyüklerden ve yaşlılardan haya etme, bunlara saygı gösterip yüceltme hem Hakk’a hem halka davet edene boyun eğme, işlerini bizzat göremeyen biçarelere şefkat gösterip durumlarını düzeltmek için parçalanmak, Hakk’a itaat etmek, zavallılara karşı alçak gönüllü davranmak, darda kalıp imdat isteyenlerin çağrılarına kulak vermek, şer‘î hükümlere uyup ibadetleri ifa etmek suretiyle dindar bir hayat yaşamak bunların eda edilmelerinin sebeb ve şartları üzerinde durmak, gaddarlıktan, hilekârlıktan kalleşlik yaparak ahdi bozmaktan ve benzeri şeylerden kaçınmak gibi hususlarda birbiriyle yarışmaktadırlar.

Demek ki, siyasetle alâkalı olan bahiskonusu huy ve meziyetler onlarda mevcuttur,husule gelen bu gibi hasletler sebebiyle, hâkimiyetleri altında bulunanları veya umumi olarak herkesi idare etmeyi ve siyasetçi olmayı hak etmişlerdir. Bu, galebelerine ve asabiyetlerine münasip olmak üzere Allah Taâlâ’nın onlara şevketmiş olduğu bir hayırdır. Yoksa bu gibi hasletler, gelişi güzel onlara verilmiş ve abes olarak onlardan vücuda gelmiş değildir. Asebiyetlerine uygun düşen hayırların ve makamların en münasibi mülktür. İşte bunun neticesinde, Allah’ın onlara mülk verdiğini ilan ettiğini ve bunu kendilerine sevkettiğini anlamış oluruz.
Bunun tersi de böyledir.

Bir milletin sahip olduğu mülkün inkiraza uğrayacağı ve harap olacağı yolunda Allah’tan izin çıktığı vakit, Hakk Taâlâ sözkonusu mülk sahiplerini kötü şeyler yapmaya, rezalet nevinden olan işleri benimsemeye ve bunun yollarını tutmaya sevkeder. Böylece kendilerinde var olan siyasetin faziletleri tamamen kaybolur. Mülk ellerinden çıkıp başkalarına geçinceye kadar faziletler eksilmeye (rezaletler ise bilakis artmaya) devam eder durur. Bu durum, Allah’ın onlara vermiş olduğu mülkün ve ellerine teslim ettiği hayırların, kendilerinden soyup geri alması konusunda acı ve kara bir haberdir. “Bir kasabayı mahvetmek istediğimiz vakit, orada lüks ve refah içinde yaşayanlara emrederiz, onlar da bunun üzerinde orada fısk u fücur ile meşgul olurlar. Bu suretle mahvolmayı hakettiğinden orasını hâk ile yeksan ederiz” (îsra, 17/16). Anlattıklarımızı gözönünde tutarak eski milletler üzerinde bir inceleme ve arattırma yapınız. Anlattığımız ve tarif ettiğimiz cinsten pek çok örnekler bulacaksınız. “Dilediğini ve istediğini yaratan Allah’tır” (Kasas, 28/68).

İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)







Devamını Oku »

Sahabe ve Tabiun'da Görülen Savaşlar Hakkında

Sahabe ve Tabiun'da Görülen Savaşlar Hakkında

'Asabiyetin gereği olarak Hz.Ali ile Hz. Muaviye arasında fitne hadisesi vukua gelince, bu hususta da sahabe içtihatlarına göre hak ve doğru olan bir yol tutmuştu. Bazı kuruntulu kimselerin vehim ve mülhidlerin meylettikleri gibi yaptıkları muharebelerin sebebi dünyevî garaz ve maksat veya bâtılı tercih veya intikam hissi değildi, sadece hak olanın ne olduğu hususunda içtihatları değişiklik göstermiş, hakkın ne olduğunu tayin hususundaki içtihadına dayanarak herbiri diğerinin düşüncesini sefihlik olarak görmüştü. İşte bundan dolayı yekdiğeriyle savaşmışlardı. Her ne kadar Hz.Ali haklı, idiyse de, o hususta Hz.Muaviye’ninkasdı bâtıl peşinde koşmak değildi. Onun maksadı sadece hak idi. Ama hata etmişti. Bunların tümü (esas itibariyle değilse bile) maksatları itibariyle hak üzere bulunuyorlardı.

.........





İslâmdavâki olan sahabe ve tabiûn arasındaki savaş durumudur. Malum olsun ki, bunların  ihtilafı, sadece dinî hususlarda vâki olmuş, sahih deliller ve muteber bilgi vasıtaları üzerindeki içtihattan neşet etmiştir. Müttehitler ihtilafa  düştükleri zaman, ya içtihadı meselelerde hak iki tarafın birindedir, deriz veya hepsi  de hak üzeredir, deriz. Şayet iki taraftan biri hak üzeredir, içtihadında isabetli olmayan  ise hatalıdır, dersek, bu takdirde hak üzere olan hangi tarafın olduğu hususunun  belli olmadığı konusunda icmâ vardır. O halde her iki tarafın da hak üzere olması ve isabet kaydetmiş bulunması ihtimal dahilindedir. Bunlardan hangisinin hata üzere olduğu da tayin edilemez, kestirilemez.

Eğer hepsi de hak üzeredir, her müctehit içtihadında isabet etmiştir* dersek, bu takdirde hata ve günahı bahiskonusu etmemek daha çok uygun olur.Sahabe ve tabiûn arasında görülen ihtilaf, olsa olsa, zannî olan dinî meselelerdeki içti hadi a ilgili bir ihtilaftır, ve hükmü de budur.

İslâmda vâki olan bu nevi ihtilaflar, Ali-Muaviye ve Ali,-Aişe, Zübeyr-Talha Vakıası ile Hz.Hüseyin-Yezid ve İbnZübeyr - Abdülmelik hadiseleridir.

İlk olarak Ali hâdisesini ele alalım: Osman katlolunduğu zaman, halk çeşitli şehirlerde dağılmış bir halde bulunduğundan Ali’nin biatında hazır bulunmamışlardı. Hazır bulunanların ise bir kısmı ona biat etmiş, diğer bir kısmı, bütün halkın bir imam etrafında birleşip üzerinde ittifak edene kadar biattan geri durmuştu. Sa‘d (b. Ebu Vak- kas), Said (b. Zeyd), Ibn Ömer, Usame b. Zeyd, Muğire b. Şu‘be, Abdullah b. Selâm, Kudamebin.Maz’un, Ebu Said (Sa‘d b. Mâlik) Hudrî, Ka‘b b. Ucre, Ka‘b b. Mâlik,

Numan b. Beşir, Hassan b. Sabit, Mesleme b. Mahlad, Fudale b. Ubeyd ve bunların emsali olan daha başka büyük sahabeler böyle hareket etmişlerdi. Şehirlerde dağılmış bir halde bulunanlar da Ali’ye biattan vazgeçmişler, işi kargaşaya bırakmışlar, halife olacak zatı tayin için müslümanlar arasında bir şuranın toplanmasını beklemişler ve “Ali, katillerine karşı Osman’a yardım hususunda işi ağırdan aldı ve kendisine destek olmadı” zannında bulunmuşlardır. Fakat böyle bir şeyden Allah’a sığınırız.

Muaviye, Ali’yi açıktan açığa kınıyordu. O, bu nevi kınamaları Ali’ye karşı ileri sürerken, sadece onun bu meselede sükut ettiğini bahiskonusu ediyordu. Böylece bir ihtilaf başgöstermiş oluyordu. Ali, kendisine yapılan biat akdinin tam ve meşru olduğuna, Nebi’nin (s.a.) yurdu ve sahabenin vatanı olan Medine’de toplanmış bulunan Müslümanların bu biat üzerinde birleşmeleri ile, bundan geri duranlar için de biata katılmak lazım geldiği kanaatında idi. Osman’ın kanını talep (katillerini idam) işini, halkın birleşmeleri ve beraberliğin sağlanması vaktine kadar tehir etti. Bu durum meydana gelip imkân hasıl olunca, katillere kısas tatbik etmeyi düşündü.

Diğerleri ise Ali’ye yapılan biatin tam ve meşru olmadığı kanaatında idi. Zira bir meseleyi halletme ve karara bağlama durumunda olan sahabe dört bir tarafa dağılmışlar, Medine’deki biata çok azı katılmıştı. Hall ve akd sahiplerinin ittifakı olmadan biat olmazdı, bunlardan olmayanların veya bunlardan çok az kimsenin iştirak ve kabul ettiği bir biat akdi onları bağlamazdı, onlara göre bu durumda müslümanlar başsız kalmıştır, ortada bir kargaşa, anarşi (fevza), vardır. Bu takdirde önce Osman’ın kanını talep ediyor, katillerin idamını istiyor, sonra imam tayin etmek için bir araya gelmeyi düşünüyorlardı. Muaviye, Amr b. As, Ümmü’l-müminin Aişe,

Zübeyr, Oğlu Abdullah, Talha, oğlu Muhammed, Sa‘d, Said, Numan b. Beşir, Muaviye b. Hudaye bu kanaatta idi. Bahsettiğimiz gibi Medine’de bulunup da Ali’nin biatına iştirak etmemiş olan sahabeler de onların görüşüne katılmışlardı. Ancak bunlardan sonra, ikinci asırda yaşamış olanlar (yani ikinci nesil) Ali’nin biatinin muteber ve meşru olduğuna ve bu biatin bütün müslümanları bağladığına ittifak ederek savunduğu kanaatlar itibariyle Ali ’nin haklı olduğunu, hatanın ise Muaviye ve onun görüşünde olanların tarafında bulunduğunu tayin ve tesbit etmişlerdir. Bilhassa Ali - talha ve Zübeyr ihtilafında bu durum daha barizdir. Zira bunlar nakil ve rivayet edildiği gibi Ali’ye biat ettikten sonra biatlarını bozmuşlardır. Bununla beraber, müctehidlerin durumunda olduğu gibi, her iki fırkanın da günaha girmemiş olduğunu ifade etmişlerdir. Bu suretle ikinci asırdaki neslin içtimai ve birinci asırdaki neslin de ikı görüşünden biri bu olmuş oldu. Nitekim böyle de bilinmekledir.

Ali ye (r.a.) Cemel ve Sıffın vakasında maktul düşenlerden sorulduğunda;

“Ruhumu kudretli elinde tutan yüce zata andolsun ki, (iki fırkaya işaret ederek), bunlardan hiç biri yoktur ki, kalbi temiz olarak ölmüş olsun da cennete girmesin”, demişti. Bunu, Taberî ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. O halde bunlardan hiç birinin adâleti ve dürüstlüğü hususunda şüpheye düşmeyiniz, bu konuda kimseyi karalamayınız. Zira onlar (karakter ve fazilet itibariyle) bildiğiniz zevattır. Bütün söz ve fiillerinin mutlaka bir mesnedi vardır. Ehl-i sünnete göre adâletleri ve dürüstlükle¬ri tartışılamaz. Ancak Ali’ye karşı savaşanlar hakkında Mutezilenin bir görüşü varsa da, ehl-i hakdan hiç bir kimse ona iltifat etmemiş ve üzerinde durmamıştır.

İnsaf nazarı ile bakarsan, Osman ve ondan sonraki sahabelerin ihtilafı hususunda herkesi mazur görürsün. Ve bilirsin ki, bu hâdiseler bir fitne idi. Allah müslümanların düşmanlarım ortadan kaldırdığı, onların topraklarına ve memleketlerine bunları mâlik kıldığı, bölgelerindeki Basra, Küfe, Şam ve Mısır gibi şehirlere müslümanlar kondukları esnada, bu ümmeti bu fitne ile imtihan etmişti. Bu şehirlere gelip yerleşmiş olan Arapların ekserisi hak - hukuk tanımayan kimselerdi. Nebi’nin (s.a.) sohbetinde fazla bulunmamışlardı. Onun huyunu tam olarak benimsememişler ve içlerine gereği gibi sindirememişlerdi. Bundan kendilerinde cahiliye dönemine ait olan haksızlık yapma, asabiyet, tefahur, imanın verdiği sekinet ve vakardan uzak bulunma gibi şeyler mevcuttu. Devlet birden bire büyüyünce, Kureyş’ten, Kinane’den, Sakiften, Huzeyl’den, Hicaz halkından ve Medinelileıden ilk önce iman etmiş olan muhacirlerin ve ensarın hâkimiyeti altına girmiş oldular. Ama onların hakimiyetini kabul etmekten çekindiler, bunu içlerine bir türlü sindiremediler. Zira nesepleri, sayılarının çokluğu, İran ve Bizans’la vuruşmaları itibariyle kendilerini daha önde görmekte idiler. Bunlar Bekr b. Vâil, Abdülkays b. Rebia kabileleri ile Yemen’den Kinde ve Ezd, Mudar’dan Temim ve Kays kabileleri idi. Bunlar Kureyş’in değerini kendilerinden aşağı görüyor, onlara karşı gururlu ve kibirli davranıyor, onlara itaat konusunda bir bahane buluyor, onlardan haksızlık gördüklerini, serkeşlikleri için bir mazeret olarak ileri sürüyor, onlara karşı kendilerine yardım edilmesini istiyor, onların kendileriyle müsavi surette savaşmaktan âciz kaldıklarından ve ganimetlerin eşit olarak bölüşülmesinde hile yaptıklarından bah-sediyorlardı.

Bu gibi söylentiler yayılmış ve Medine’ye kadar da ulaşmıştı. Bildiğiniz zevat olan Medineliler bu söylentileri büyük ve önemli saymışlar ve bunları Osman’a duyurmuşlardı. Bunun üzerine Osman, şikâyete gelen şehirlerdeki durumu araştırıp kendisine gerçek durumu bildirecek müfettişler gönderdi. İbn Ömer, Muhammed b. Mesleme, Usame b. Zeyd ve emsali olan zevat bu maksatla şikâyete gelen merkezlere gönderildi. Bunlar, emirlerin hiçbir şeyini red ve inkâr etmediler, kendilerinde tenkit ve itham mevzuu olan bir şey görmediler, durumu gördükleri gibi Osman’a intikal ettirdiler. Fakat, şehir ve büyük merkezlerden gelen şikâyetlerin sonu gelmedi, yayılan çirkin haberler artmaya devam etti. Küfe valisi Velîd b. Ukbe şarap içmekle suçlandı. Bunlardan bir cemaat bu hususta onun aleyhinde şahitlik yaptı. Bunun üzerine Osman Velîd’i azlettikten başka kendisini had cezasına da çarptırdı. Sonra büyük merkezlerden Medine’ye gelen kalabalıklar, valilerinin azledilmelerini istediler. Ayrıca durumdan Aişe, Ali, Zübeyr ve Talha nezdinde de şikâyetçi oldular. Bunun üzerine Osman valilerden bir kısmını daha azletti, ama yine de bu meseleleri konuşan diller susmadı. Tersine, davet üzerine Medine’ye gelmiş olan Küfe valisi, geri döndüğü zaman yolu kesildi ve azledilmiş olarak geri döndürüldü. Sonra ihtilaf, Osman ve onunla birlikte Medine de bulunan ashab arasına sıçradı. Valileri azletmekten kaçındığı için kendisini şiddetle tenkit ettiler. Fakat o, valilerin dürüstlüğüne ve adâletine mâni olan haklı bir kusur bulunması hali müstesna, azle yanaşmadı. Daha sonra bunun dışında kalan Osman’ın fiilleri ve icraatı da red ve inkâr konusu edilmeye başlandı. İhtilaf buralara da intikal etti.

Bütün bunlar olurken Osman kendi içtihadına sıkı bir şekilde sarılmıştı. Öbürleri de böyle idi. Başıbozuk insanların toplanmasından meydana gelen bir kalabalık Medine’ye yürüdü, zahiren Osman’dan adâlet ve müsavatla muamele etmesini istiyorlardı. Ama hakikatte bunun aksi olan, onu katletme niyetlerini gizli tutuyorlardı. Bu kalabalık içinde Basra’dan, Kûfe’den ve Mısır’dan kişiler vardı. Bu hususta Ali, Aişe, Zübeyr ve Talha ve daha başkaları da onlarla beraber hareket etmişlerdi. Maksatları hâdiseleri yatıştırmak ve Osman’ı onların görüşlerine döndürmek için çalışmaktı. Osman bunlar için Mısır valisini azletti. Bunun üzerine kalabalık geri gittiyse de çok geçmeden tekrar döndüler. Ellerinde, uydurdukları sahte bir mektup vardı, iddialarına göre, bu mektubu Mısır valisine götüren bir kişinin elinde görüp almışlardı. Mektupta, şikâyetçi kişilerin Mısır’a varmaları halinde katledilmeleri, ora valisine emredilmişti. Osman bu mektuptan haberi olmadığına dair yemin etti. Öyleyse Mervan’ı bize teslim et, zira kâtibin odur, dediler. Bunun üzerine Mervan da böyle bir mektup yazmadım, diye yemin etti. Bundan sonra Osman: “Bundan fazlası hükümde yoktur” (yemin eden ve başkacada aleyhinde delil bulunmayan bir adamı size teslim edemem), dedi. Bunun üzerine Osman’ın evini muhasara ettiler, sonra geceleyin halkın dikkatsizliğinden ve uyanık olmamasından yararlanarak içeri girdiler ve Osman’ı katlettiler. Bu suretle fitne kapısı da açılmış oldu.

''İçine düştüğü hal itibariyle bunlardan herbirinin bir mazereti mevcuttur. Bunların hepsi de dinî hususlara önem veriyor ve dinle ilgisi bulunan hiçbir şeyi zayi etmiyor. Bu hadiseden sonra (gerçeği bulmak için) düşünmüşler ve içtihatta bulunmuşlardır. Allah, hallerine vâkıftır ve haklarında ilim sahibidir. Biz onlar hakkında hayırdan başka bir şey düşünmeyiz, sadece hüsn ü zanda bulunuruz. Zira halleri ve doğru sözleri buna şahadet etmekte ve bunu gerektirmektedir.'



Hüseyin konusuna gelelim: Çağında yaşamış olan herkesin nezdinde Yezid’infıskı (ve ahlâksızlığı) zahir olunca, Kûfe’dekiEhl-i beyt’in dostları (Medine’de bulunan) Hüseyin’e haber salarak, yanlarına gelmesini ve işinin başına geçmesini kendisinden istediler. Bunun üzerine Hüseyin fışkı sebebiyle Yezid’e isyan etme durumunun belirdiği kanaatına vardı. Bilhassa buna kadir olan ve gücü yeten için durum böyledir, diye düşündü. Ehliyetini ve şevketini gözönüne alarak bu kudretin kendisinde mevcut olduğunu zannetti. Gerçekten de o, zannettiği gibi hatta ziyadesiyle bu işe ehil idi. Şevket ve kudrete gelince, bu hususta galat etti, hataya düştü (Allah bu konuda da ona rahmet etsin). Zira Mudar’ın asabiyeti Kureyş’te idi. Abdülmenaf’ın asabiyeti de sadece Emevîlerde bulunuyordu. Kureyş ve diğer kabileler onların hususiyetini tanıyor ve inkâr etmiyorlardı. Bu husus sadece İslâmın  ilk  zamanlarında unutulmuştu. Çünkü halkın hârikalar, vahiy ve müslümanlara yardım ivin gelen giden meleklerle meşgul olmaları, o asabiyeti hatırdan çıkarmalarına yol açmıştı. Bundan dolayı halk ananevî işlerini ihmal etmişlerdi. Cahiliyet asabiyeti ve onun meydana getirdiği temayüller ortadan kalkmış ve unutulmuştu. Sadece himaye ve müdafaa, yani bir devleti kollama ve koruma, savunma hususunda tabiî olan asabiyet kalmıştı. Dini ayakta tutmak ve müşriklerle cihad yapmak için bu asabiyetten istifade ediliyordu. Bu asabiyete de din hâkim kılınmış, âdet (itiyat ve ananeler) tesirsiz hale getirilmişti. Nihayet nübüvvet meselesi ve yüreklere korku salan hârikalar kesilip, kısmen âdet ve ananelerin hükmü geri gelince, asabiyet eskiden olduğu gibi ve kime aitse, o biçimde avdet elti. Mudar, başkalarından çok Emevîlere itaat eder oldu. Zira daha evvel de bu hususiyet onlara aitti.

Bu suretle Hüseyin'in galatı ve hatası ortaya çıkmış olmaktadır. Ancak bu hata dünyevî bir mesele (olan hilafet) ile alâkalıdır. Bu gibi yerlerde vâki olan hata ona zarar vermez. Şer‘î hükümde ise yanılmamıştı. Zira meselenin şer'î ve dinî hükmü onun zannına, bağlıdır. O ise, buna kadir olacağını zannetmişti. Esasen İbn Abbas, İbnZü-beyr, İbn Ömer, kardeşi İbn Hanife’ye ve daha başkaları, Kûfe’ye gitmesi konusunda Hüseyin’i tenkit ve ikaz etmişler ve onun bu hususta yanılmakta olduğunu bilmişlerdi. O ise tuttuğu yoldan geri dönmedi. Çünkü Allah bunu böyle irade etmişti.

Hüseyin’in dışında Hicaz’da, Şam’da, Muaviye ile ve Irak’ta bulunan sahabeler ve bunlara tâbi olanlar, her nekadar fâsık olsa da Yezid’e isyan etmenin caiz olmadığı görüşünde idiler. Zira böyle bir hareket kargaşaya ve kan dökmeye yol açardı. Onun için bundan geri durdular ve Hüseyin’in peşinden gitmediler. Ama ona karşı da çıkmadılar ve günaha girmiştir de demediler. Zira o bir müetehid, hem de müctehidlere örnek olan bir müetehid idi. Bahiskonusu zeval Hüseyin’e muhalefet etmek ve kendisine yardımı bırakarak evlerinde oturmak suretiyle günaha girmişlerdir, demek suretiyle yanlış bir beyanda bulunmaktan sakının. Zira bunlar sahabenin ekseriyetini teşkil ediyorlardı ve Yezid’in yanında yer almışlardı. Bunlar Yezid’e karşı ayaklanmak gerektiği kanaatında değillerdi. Hüseyin Kerbela’da iken fazileti ve hakkı konusunda bunları şahit gösteriyor ve “Câbir b. Abdullah’a, Ebu Said Hudri’ye, Enes b. Mâlik’e, Sehl b. Said’e, Zeyd b. Erkem’e ve emsali zevata sorunuz”, (benim hakkımı ve faziletimi onlardan öğreniniz), diyor, ama kendisine yardım etmeyip evlerinde oturdukları, için onları red ve inkâr etmiyordu, ictihadlarına dayanarak böyle hareket ettiklerini bildiği için böyle bir yola girmiyordu. Nitekim onun hareket tarzı da kendi içtihadının neticesi idi. Aynı şekilde, hatalı bir kanaat onun katlinitasvib etmenize ve şöyle konuşmanıza sebep olmasın: “Katledilmesi doğru idi, zira her ne kadar Hüseyin içtihadında isabet üzere ise de, nihayet o da başka bir içtihada istinaden katlolunmuştur. Bu durum, Şafiî ve Maliki bir kadının (helal olduğunu ileri sürerek) nebiz içen bir Hanefîyi cezalandırmasına benzer”.

Bilmelidir ki, durum hiç de öyle değildir. Hüseyinin, katlolunmasıbahiskonusu zevatın içtihadına dayanmıyordu. Gerçi bu zevatın içtihadı, Hüseyin’inkine muhalif idi ama, yine de onu sadece Yezid ve yandaşları katletmişlerdi. Yezidhernekadarfâsık ise de, bu zevat ona isyan edilmesini caiz görmediklerine göre, Yezid’in fiilleri onların nazarında sıhhatli idi de diyemezsiniz. Bilinmelidir ki, fâsık olan bir kimsenin, sadece meşru olan fiilleri geçerli olur. Onlara göre isyancılarla savaşmanın şartı, âdil imamla beraber olmaktır. Halbuki bu husus bizim meselemizde mevcut değildir. İmdi Yezid’le birlik olup ve Yezid için Hüseyin’i katletmek caiz olamaz,.TamtersıneYezid'in bu hareketi, onun fâsık oluşunu tekit eden fiillerindendir. Hüseyin ise orada şehit düşmüş ve sevap almıştır. O hak ve içtihad üzere idi. Yezid'le beraber olan lama Hüseyin'in katline fiilen katılmayan) sahabe de hak ve içtihad üzere bulunuyorlardı.



Fi Avâsımve'l-kavâsım isimli eserinde “Hüseyin, ceddinin şeriatı ile katlolunmuştur*’mânasına gelen sözler söyleşen Maliki kadısı Ebu Bekir b. Arabi bu hususla yanılmıştır. Onu böyle bir hataya sevkeden husus, âdil imam şartına dikkat etmemiş olmasıdır. Bâtıl düşüncelere sahip olan kimselere karşı savaşmak hususunda adâleti ve imameti itibariyle kendi çağında Hüseyin’den daha âdil kim vardı?

Ibn Zübeyr konusunu ele alalım: Hüseyin hangi görüş ve zan ile isyan etmişse, o da aynı görüş ve zan ile ayaklanmış, ama karşısındakinin şevketi ve kudreti konusundaki hatası daha da büyük olmuştu. Çünkü (İbnZübeyr’in mensup olduğu) Benuhsed kabilesi ne Cahiliye ne de İslâm döneminde Emevîlere mukavemet edememiştir. Ali karşısında Muaviye’nin hatalı olduğuna bakarak İbnZübeyr’i de o durumda görmenin yoiü yoktur. Zira Ali konusunda mevcut olan icmâ, Muaviye’nin hatalı olduğunu bize açık ve kesin bir şekilde göstermektedir. HalbukiİbnZübeyr lehinde böyle bir şey yoktur. Yezid meselesinde ise, onun fâsık oluşu, hatasını belli etmiştir. HalbukiibnZübeyr’in hasmı olan Abdülmelik, adalet bakımından insanların en büyüğü idi İmam Mâlik’in, onun fiilini hüccet sayması, adâletini göstermeye fazlasıyle yeter. İbn Abbas ile ibnZübeyr’in, Hicaz’da beraber bulundukları halde, İbnZübeyr’ebiattan vazgeçerek Abdulmelik’e biat etmeleri ise onun adâletinin başka bir delilidir. Buna ilave olarak, sahabenin çoğu İbnZubeyr’in biatinin münakid ve hukukî olmadığı görüşünde idi. Zira Mervan’ın biatında olduğu gibi İbnZübeyr’inbiatında da meseleleri halletme ve karara bağlama yetkisine sahip olan zevat hazır değildi. İbnZübeyr ise bu görüşe muhalif olan bir kanaata sahipti. Bunların tümü de müçtehid idi, hakkın hangi tarafa olduğu belli değilse de zahir itibariyle hepsini hak üzere saymak gerekir. Verdiğimiz bilgiler böylece tesbit edildikten sonra, İbnZübeyr’inkatlolunması fıkıh kaidelerine ve kanunlara da uygun düşer. Bununla beraber maksadı ve hakkı araştırması itibariyle o bir şehit idi, yaptığı işten sevap almıştır.

Sahabe ve tabiûndan olan selefin fiillerini böyle yorumlamak ve anlamak gerekir. Onlar bu ümmetin en hayır!ilandır. Şayet onları ithamlara maruz bırakırsak, adaleti kime tahsis edeceğiz? Onlar dürüst değilse, dürüst insanı nerede bulacağız? Halbukı Resûlüllah (s.a.) “En hayırlı  nesil benim neslim, sonra onları takib eden nesildir”, buyurmuş ve bunu iki veya uç kere tekrar ettikten sonra “Bundan sonra yalan ve sahtekârlık her tarafa yayılır”, demiş, bu suretle adalet ve dürüstlük mânaya gelen “hayırlı olma” hususunu birinci nesle, sonra onları takip edenlere tahsis etmiştir. Kendinizi veya dilinizi onlardan herhangi birine sataşma durumuna alıştırmaktan  sakınınız. Onlardan vâki olan şeylerden hiç birinde, şüphelenmek suretiyle kalbiniz müşevveş olmasın, mümkün olduğu nisbette onlar için hak olan yollar ve yöntemler bulunuz, söz ve davranışlarını, doğru olacak şekilde ve hüsn ü zan dahilinde izah ediniz. Çünkü insanlar içinde buna en fazla layık olanlar onlardır. Onların ihtilafı mutlaka bir delile dayanmaktadır. Katletme ve katlolunma gibi durumları ya cihad yolunda veya hak olanı izhar uğrunda vâki olmuştur. Bununla beraber, onlar-dan birini kendine imam, rehber ve delil seçerek ona uysun diye, onların ihtilafları, kendilerinden sonraki ümmet mensuplarından her birine rahmet olmuştur. Bunu iyi anlayınız. Mahlukatında ve mükevvenatındaki Allah'ın hikmetini kavrayınız. Biliniz ki, O her şeye kadirdir, dönülecek ve sığınılacak makam odur, Allah en iyisini bilir?

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Kuruntu En Fazla İsrailoğullarında Kök Salmıştır...

Kuruntu En Fazla İsrailoğullarında Kök Salmıştır...

'Sözkonusu durum itibariyle kuruntu, en fazla israiloğullarında kök salmıştır. Zira soy şeceresi bakımından dünyadaki hanelerin en muazzamına sahip idiler: Çünkü Hz.İbrahim a.s’den,dinlerinin ve şeriatlarının  sahibi olan Hz. Musa’ya gelinceye kadar  bir çok nebi ve resul mevcud olagelmiştir.Bu haneye ikinci olarak da asabiyetle ve bu sayede Allah’ın kendilerine vermeyi vaad ettiği mülkle sahip olmuşlardı.Fakat daha sonra onlar bunların tümünden soyunup çıkmışlardır.Üzerlerine zillet ve meskenet damgası basıldı,pısırık ve uyuşuk haline geldiler.(bk.Bakara 2/6);Al-u İmran,3/112

Arzda bir yerden diğerine sürülmek, kaderleri oldu, (bk. Haşr, 59/3); bin­lerce sene kölelik ve küfürden başka bir şey görmeden yaşadılar (bk. Şuara, 26/22). Bu vesvese (ve üstünlük vehmi) onlarda daima varolagelmiştir. Meselâ Yahudilerin; “Bu Harunîdir, bu Yuşa’nın neslindendir, bu Kâlib’in zürriyetindendir. Şu Yehuda’nın ahfa dındandır”, dediklerini görürsünüz. Halbuki asabiyetleri ortadan kalkmış ve uzun asırlar var ki pısırıklık iliklerine işlemiştir. Nesepleri yönünden asabiyetten kopmuş olan şehir halkından ve diğerlerinden bir çokları da bu nevi hezeyanlara saplanıp kalmışlardır.



İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)
Devamını Oku »

Sahabeler'in Metanetleri

Sahabeler'in Metanetleri

Sahabe dinî ve şer‘î ahkâma tâbi olmuştur, buna rağmen bu durum onların metanetini eksiltmemiştir. Bilakis onlar insanların en metini idiler, denilmek sure­tiyle anlattıklarımız yadırganamaz ve reddedilemez. Çünkü Şâri‘den (s.a.) aldıkları kanunlara ve dinî hükümlere tabi olan müslümanlar, içlerindeki (manevî ve vicdanî bir) müeyyideye uyarak sözkonusu hükümleri uyguluyorlardı. Onlara okunan teşvik ve ikaz (terğib ve terhib) edici âyetler bu müeyyidenin kaynağı idi.

Bu müeyyide sınaî bir öğretmeye ve talimle ilgili bir te’dibe dayanmıyordu; nakledilerek alınan ve öğrenilen dinin ahkâmı ve âdabı idi. Müslümanlar, içlerine iyice kök salan tasdik ve imana dayanan akîdelerin tesiriyle o hükümlere tâbi oluyor ve kendilerine tatbik ediyordu. Onun için metanetlerindeki müessiriyet, eskiden olduğu gibi sapasağlam bir şekilde hâla mevcut idi. Metanet duyguları henüz te’dip ve ahkâm tırnaklarıyla tahriş edilmemiş (kânuna tabi olma sebebiyle örselenmemiş) idi. Herkesin, kendi içindeki (manevî ve vicdanî) müeyyideye tâbi olmasını hırsla isteyen ve insanların maslahatlarını en iyi bilenin Şâri‘ olduğuna kesinlikle kani bulunan Ömer (r.a.); “Bir kimseyi şeriat edeplendirmezse, onu Allah da edeplendirmez” (veya onu Allah da edeplendirmesin! Zorla, kanun korkusu ve eza ile ne yaptırılabilir ki) demişti.

Vakta ki, halkta dinî duygular zayıfladı, kanunî müeyyidelere göre hareket etmeye başladılar, daha sonra şeriat talim ve te’dible öğrenilen bir ilim ve sanat hâli­ne geldi, insanlar hadarîliğe ve kanunlara boyun eğme vaziyetine döndü, zaman insanlardaki metanetin müessiriyeti azalmış oldu.



İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)
Devamını Oku »

Modern Simya

Simya konusunda modernlerin bilgi­sizliğine gelince, en azından astroloji konusundaki bilgisizlikleri kadar büyüktür. Gerçek simya aslın­da kozmoloji alanına ait bir bilimdi fakat aynı za­manda, «mikrokozmun «mikrokozm»a, (büyük ev­ren'in küçük evren'e) benzerliği gereğince, beşeri alana da uygulanabiliyordu. Ayrıca simya, özellikle salt manevi alana geçişi sağlamak amacıyla kurul­muştu.

Bu geçiş simya öğretimlerine simgesel bir de­ğer ve üstün bir anlam veriyordu ve onu «gelenek­sel bilimler»in en şümullü örneklerinden biri yapı­yordu. Modern kimyanın doğmasına yol açan bu sim­ya değildir ;simyayla onun hiçbir ilişkisi yoktur.

Ak­sine modern kimya simyanın bir bozuntusudur; ke­limenin en kesin anlamıyla, onun bir sapmasıdır; belki de Ortaçağdan beri, simgelerin gerçek anlamı­nı kavramaktan aciz, her şeyi harfi harfine alan ve bütün bunlarda sadece maddi işlemlerin söz konusu olduğunu sanarak, az çok düzensiz bir deneycili­ğe girişen kimi insanların anlayışsızlığının yol açtı­ğı bir sapmadır bu. Simyacıların alay yollu «körük­çüler» ve«kömür kundakçıları» diye nitelendirdik­leri bu kişiler bugünkü kimyacıların gerçek öncüle­ri, müjdecileri olmuşlardır« İşte modern bilim, eski bilimlerin kırıntıları yardımıyla ve eski bilimlerin reddedip cahillere ve «lâdinîler»eterkettiği malzemelerle bu şekilde kurulmuştur.

Bu arada belirtelim ki, simyanın sözde yenileyicileri, çağdaşlarımız ara­sında onlardan birkaçı bulunmaktadır, kendi pay­larına aynı sapmayı sadece uzatmaktadırlar; ve az önce değindiğimiz astrologların araştırmaları eski astrolojiden ne kadar uzaksa, onların araştırmaları da geleneksel simyadan o kadar uzaktır. Bu nedenle, Batının «geleneksel bilimlerinin modernler için ger­çekten kaybolduğunu ileri sürmeye hakkımız vardır.

Kaynak:

Rene Guenon-Modern Dünyanın Bunalımı
Devamını Oku »

Modern Bilim

Modern tarzda gelişen bilim, sadece derinliğini yitirmekle kalmadı, aynı zamanda ciddiyetini de yi­tirdi, çünkü ilkelere bağlılık bilime, konusunun el­verdiği ölçüde, bu ilkelerin değişmezliğine benzer bir nitelik kazandırıyordu, oysa bilim salt değişim dünyasına kapansa, orada sağlam, kararlı hiçbir şey, dayanabileceği hiçbir sabit nokta bulamaz. Artık hiç­bir mutlak doğrudan hareket etmediği için bilim, ih­timallere ve tahminlere ya da sadece bireysel fan­tezinin eseri olan salt farazi kurgulara indirgenmiş oldu.. Ayrıca modem bilim kazara, çok dolambaçlı bir yolla, eski «geleneksel bilimlerin bazı verileriy­le uyuşur gibi görünen birtakım sonuçlara ulaşsa bile bunları o verilerin doğruluğunun tasdiki olarak görmek çok büyük haksızlık olur, çünkü o veriler böyle bir tasdike muhtaç değildir.

Tamamen farklı görüş noktalarını uzlaştırmak istemek veya belki birkaç yıl içinde tamamen önemsizleşecek olan fara­zi kuramlarla bunları bağdaştırmaya çalışmak boşu­na zaman kaybetmek olur . Söz konusu şeyler, bu­günkü bilim için gerçekten sadece hipotezler alanı­na ait olabiliyor. Oysa «geleneksel bilimler» için, bunlar bambaşka şeylerdi ve metafiziksel alanda sez­gisel olarak, dolayısıyla kesin olarak bilinen hakikat­lerin yadsınamaz sonuçlan olarak ortaya çıkarlar .

Zaten bir kuramın olgularla kanıtlanabileceğine inan­mak, modern «deneyselcilik»e özgü tuhaf bir ku­runtudur, oysa ki gerçekte aynı olgular farklı birçok kuramlarla aynı şekilde her zaman açıklanabilir; ay­rıca Claude Bernard gibi deneysel yöntemin bazı ön­cüleri, olguların ancak «önyargıya dayalı düşünce­ler» yardımıyla yorumlanabileceğini, bu düşünceler olmadan bu olguların anlamdan ve her tür bilimsel değerden tamamen yoksun «kaba olgular» olarak kalacağını kabul etmektedirler.

Hazır sözü «deneyselcilik»e getirmişken, bu ko­nuda sorutabilecek bir soruya cevap verebilmek için bu fırsattan yararlanalım. Soru şöyle: Salt deneysel bilimler niçin diğer uygarlıklarda erişemedikleri bir gelişmeyi modern uygarlıkta yaptılar? Bu sorunun cevabı şudur: Çünkü bu bilimler algılanabilen dün­yanın yani maddenin bilimleridir; çünkü bu bilim­ler in güncel pratik uygulamalara yer veren bilim­lerdir. Bu bilimlerin gelişimi, genellikle «hadise hurafesi» dediğimiz şeye eşlik ederek, tam anlamıyla modern eğilimlere uymaktadır

Kaynak:

Rene Guenon-Modern Dünyanın Bunalımı
Devamını Oku »