Hz.Ömer'in (r.a.) Fethedilen Araziler Hakkındaki ve Ehl-i KitapKadınlarla Evlenme Hususundaki Uygulaması ve İslamoğlu; Yine GeldiHamsi Sezonu.

Hz.Ömer'in (r.a.) Fethedilen Araziler Hakkındaki ve Ehl-i Kitap Kadınlarla Evlenme Hususundaki Uygulaması ve İslamoğlu; Yine Geldi Hamsi Sezonu.

Mustafa İslamoğlu: Suriye'nin harpte ele geçirilen arazilerini (Savafi) Kur'an'ın açık hükmüne ve Nebevi uygulamaya rağmen askere dağıtmayan; Kur'an'ın açık iznine rağmen Ehl-i Kitap hanımlarla evliliği yasaklayan Hz. Ömer, bütün bunları Allah'ın hükmüne karşı geldiğinden dolayı mı yapıyordu? (1)

Cevap:

1. İslamoğlu: "Suriye'nin harpte ele geçirilen arazilerini (Savafi) Kur'an'ın açık hükmüne ve Nebevi uygulamaya rağmen askere dağıtmayan..."

Cevap:

Prof. Saffet Köse:
Tartışmanın temelinde, anveten (savaş yoluyla/güç kullanılarak) fethedilen toprakların Enfal Sûresi’nin (8) 41. ayeti uyarınca beşte biri çıkarıldıktan sonra kalan kısmının gazilere dağıtılması gerektiği, Hz. Peygamber’in uygulamasının da (mesela Hayber’de) bu şekilde olduğu, Hz. Ömer’in ilgili ayet ve Peygamber uygulamasına rağmen maslahat düşüncesinden hareketle farklı davranarak bu toprakları sahiplerinde bırakmak suretiyle haraca bağladığını, bunun da nassla sabit olmuş hükümlerin maslahat gerektirmesi halinde değişebileceğine bir delil teşkil ettiği iddiası vardır...Hz. Peygamber silahla elde edilen Benî Kureyza, Hayber ve Vâdi’l-Kura ganimetlerini Enfal suresinin 41. ayeti doğrultusunda beşte dördünü savaşçılara, beşte birini de ayette zikredilen diğer sınıflara olmak üzere dağıtmış, ancak Hayber’in bir kısmı[13] ve Vâdi’l-Kuraarazisi Yahudilere yarıcılıkla işletme­ye verilmiştir. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Hayber Yahudileri bu topraklar­dan çıkarılırken araziler tekrar hisse sahiplerine dağıtılmıştır. Benî Nadir ve Fedek arazisi barış yoluyla ele geçirildiğinden Haşr suresinin 6-9. ayetlerinin hükmü uygulanarak Resul-i Ekrem’e ait kabul edilmiş, o da elde edilen gelirleri yolcuların, Haşimoğullarının fakirlerinin ihtiyaçları ve devletin savunma giderleri için harcamıştır. Öte yandan Mekke, -İslam alimlerinin çoğunluğuna göre- kuv­vet kullanılarak fethedilmiş fakat Hz. Peygamber Mekkeliler’in mallarına ne ga­nimet (8/41) ne de fey (59/6-9) hükümlerini uygulamıştır....

Kur’ân hükümleri ve Hz. Peygamber’in uygulamaları ile sahabe tatbikatı­nın doktrindeki yansımaları da şu şekilde olmuştur. Hanefiler fethedilen toprak­larda nihai kararın devlet başkanına ait olduğunu bir başka ifadeyleHz. Pey­gamber’in bu alandaki uygulamalarının bir devlet başkanlığı tasarrufu olduğunu savunurlar. Buna göre Devlet başkanı savaş yoluyla fethedilen topraklara dilerse Enfal suresinin 41. ayetini uygulayarak belirlenen yerlere harcanmak üzere beşte birini aldıktan sonra kalanını savaşa katılanlara dağıtır, dilerse eski sahiplerinde bırakarak haraca bağlar. Birinci durumda toprak, öşür; ikinci durumda harac arazisi olur...Bizzat Hz.Ömer’in kendi ifadeleri de Hanefîler’in konu ile ilgili yorumları­nın daha tutarlı olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü ganimet (8/1, 41) ve fey (59/6-10) ayetleri (li’r-resul ifadesindeki lam aidiyet ifade eder) bu konudaki tasarrufun Devlet başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber’e ait olduğunadelalet eder. Hanefilerin bu yöndeki tercihinde Hz. Peygamber’in ilgili ayetler yönündeki uygulamaları etkili olmuştur. Resul-i Ekrem tasarruflarında sadece bir Peygam­ber olarak değil farklı konumlarda hareket etmiştir. Bunlardan birisi de devlet başkanlığı tasarrufudur. (2)

Yazının tamamı:
http://www.islamhukuku.com/Uploads/Sayilar/sayi7__%28p13-49%29564.PDF

Sonuç: Hz. Ömer (r.a.), ahkamı değiştirmemiş, zamana uydurmamıştır. Maslahat düşüncesiyle veya dönemsel şartlara bakarak Kurani bir hükmü iptal etmemiştir..Tam tersine; Kuranı ve ahkamı uygulamıştır..Hz. Ömer (r.a.) için bunun tersi durum yani Kur'an'ın hükmünün uygulanmaması söz konusu olamaz..Hanefi fıkhında yerini bulan bu hüküm, Sahabilerin istişarede vardıkları ortak neticedir ve bu yönüyle Sahabi icmasıdır..Dolayısıyla fetihlerle elde edilen arazinin harac arazisi olarak değerlendirilmesinin Kur'an'a uygun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz..

2. İslamoğlu: "Kur'an'ın açık iznine rağmen Ehl-i Kitap hanımlarla evliliği yasaklayan Hz. Ömer.."

Cevap:

a-Hz. Ömer'in İslam’da bir yasak olma­masına rağmen -Müslüman kadınların boşta kalmaması ge­rekçesiyle- ehl-i kitap gayrimüslim kadınlarla evliliği yasaklaması mevzuubahis değildir:

Prof. Dr. H. İbrahim Acar:
Rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, Maide suresi 5. ayetin açık müsaadesine rağmen Medain valisi Huzeyfe b. El-Yeman ile ehli kitaptan olan karısını ayırmak isteyince[1] Huzeyfe evliliğimizin haram olduğunu mu söylüyorsun diye sordu. Bunun üzerine Hz. Ömer, “hayır, ancak onlardan fuhşa meyyal olanları almanızdan korkuyorum” şeklinde cevap vermiştir.[2] Bir başka rivayete göre ise Hz. Ömer “ Hayır, ancak yabancı kadınlarla evlenmenin yaygınlaşmasından ve müslüman kadınlara rağbet edilmeyeceğinden korkuyorum” demiştir.[3] Ehli kitap kadınlarla evlenmenin caiz olduğu kanaatinde olan Hz. Ömer’in bu müdahalesi mevcut hükmü kaldırma değil maslahata binaen geçici bir uygulama olabilir. [4] Onun bu tavrı muhtemel bir zararı önleme düşüncesinden kaynaklanmıştır. Bu zarar ise, ifade edildiği gibi ya kitabi kadınların ahlak dışı bir harekette bulunmalarından emin olmamak ya da müslüman erkeklerin kitabi olan kadınları tercih ederek müslüman kadınlarla evlenmekten kaçınmaları korkusudur.[5] Hz. Ömer’in Hüzeyfe’ye götürmüş olduğu tekliften müslüman erkeğin ehl-i kitap bir kadınla evlenebileceği ancak yapılacak bu tür evlilikler konusunda dikkatli davranılması gerektiği de anlaşılmaktadır. Tabi ki burada müslümanların maslahatı ön plana çıkmaktadır. İffet sahibi ehl-i kitap kadınlarla evlenmede bir maslahat bulunmuyor ve bu tür evlilikler müslüman ailelere dolayısıyla İslâm toplumuna zarar veriyorsa o takdirde mübah olan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenme hükmü harama dönüşür. [6] Çünkü ailelerin içinde bulunduğu ortam toplumun şekillenmesinde etkili olmaktadır.

[1] Bazı rivayetlere göre ise Hz. Ömer, Huzeyfe’ye karısını boşamasını tavsiye etmiştir. (Sabuni, a.g.e., I, 288; bkz. İbn Kesir, a.g.e., I, 257
[2] Cessâs, a.g.e., II, 324; Kurtubi, a.g.e., III, 68; İbn Kesir, a.g.e., I, 257.
[3] İbn Kesir, a.g.e., I, 257.
[4] Kurtubi, a.g.e., III, 68; Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Aile İlmihali, İstanbul, 1995, s. 173.
[5] İbn Kesir, a.g.e., I, 257; Zuhayli, a.g.e., VII, 155.
[6] Mübeşşir et-Tirâzi el-Hüseyni, el-Mer’etu ve Hukukuha fi’l-İslâm, Kahire, 1977, s. 175­176...(3)



b- Devlet başkanının tasarrufunda olan, muamelata giren (4) bu gibi uygulamalardan Kuran'ın açık hükmüne muhalefet çıkarmak aynen Kuran'ın deniz avını helal kılmasına rağmen (Maide 96: Deniz avı ve onu yemek size de, yolculara da, geçimlik olarak helal kılınmıştır...) devlet reisinin belirli gerekçelerle avlanmaya bir müddet izin vermemesini Kuran'a aykırılık olarak nitelemeye benzer. Aslında meseleye bir mübahı haram kılmak açısından değil bir zararı gidermek açısından bakıldığında sorun kendiliğinden hallolur..Şeri hukuk sistemi olsaydı ve halife de hamsi veya başka bir balığın avlanmasına belirli sezonlarda ruhsat verseydi bu durumu İslamoğlu Kuranın açık emrine aykırılık olarak niteleyebilecek miydi?. Veya ziraat esas itibariyle helal olmasına rağmen tarımda bazı kısıtlamaların getirilmesini de aynı şekilde şeri hukuka aykırı mı bulacaktı? (Örnek: Amik ovasında 2'nci ürün ekimi yasaklandı.
Türkiye'nin en verimli ovalarından Hatay'daki Amik ovası can çekişiyor. Ovayı besleyen su kaynakları her geçen yıl kuruyor. Devlet Su İşleri Şube Müdürlüğü su sıkıntısı yüzünden ova çiftçisine ikinci ürün ekimini yasakladı.(5))

İslamoğlu'nun mantığına göre her iki örnekte Kuran'ın ve şeriatın açık hükümlerine muhalefet olmalıydı..Ama değil..Burada öncelikle haram/yasaktan değil zararın definden söz etmeliyiz..Aynı şekilde Hz. Ömer'in (r.a.) devlet başkanı sıfatıyla mevcut hükmü kaldırma değil ama maslahata binaen geçici olarak böyle bir uygulamaya gitmesi, ne Kuran'a ne de sünnete aykırıdır. Başka bir deyişle, bu tarz uygulamalardan Kuran'a aykırılık çıkartmak mümkün değildir..Çıkartılırsa devlet düzeni kurulamaz..Örneğin askerde zorunlu olarak bir üniforma giyilmesi, Kuran'da ve hadiste böyle bir emrin olmamasıyla itiraz edilemeyeceği gibi şeri manada mübahın haram kılınması olarak ta değerlendirilemez..

Örnekler çoğaltılabilir..Amr bin As (r.a.) bir sefer sırasında ateş yakmayı yasakladı..Askerlerden bazıları itiraz etti..Oysa ateş yakmak veya seferde iken ateş yakmak, ısınmak, ihtiyaçtır ve mübahtır.."Nasıl olur da Amr bin As (r.a.) yasaklar" tepkisi koyulabilir mi? Rivayete bakalım:
Mücâhidlerin gittiği bölge çok soğuktu. Isınmak için ateş yakmak istediler. Amr bin As karşı çıkarak dedi ki:
- Kim ateş yakarsa, onu yaktığı ateşin içine atacağım.
Onun bu sözleri Ashabın çok ağrına gitti. Hazret-i Ömer, onun bu sözlerini işitince çok üzüldü ve yanına gitmek istedi. Hazret-i Ebu Bekir ona engel oldu:
- Onu kendi hâline bırak. Resul-i ekrem onu, savaştaki üstün bilgisi yüzünden bize kumandan tayin etti. (6)

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Eğer Hz. Ömer (r.a.) Kuran'a göre Ehl-i Kitap kadınlarla evliliğin hükmünü yasak/haram bulduğunu savunsa idi o zaman bir aykırılıktan bahsedilebilirdi..Öte yandan İslamoğlu'nun kendi tarzıyla bile baksak buradan Kuran'a aykırılık çıkarılamaz..Çünkü kendisi yasak ile haram arasına fark koyar..(7) Hz. Ömer'in (r.a.) uygulaması ise haramlık değil yasaklık temelli..
***
(1) Mustafa İslamoğlu, Fıkıh ve İbadet Yazıları, Düşün yayıncılık, s. 32.
http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/1999/mart/24/yazarlar/islamoglu/
(2) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/02/hzomerin-fethedilen-arazileri-ganimet.html
(3) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/02/remel-3-talak-ehl-i-kitap-kadnla.html
(4) http://www.sevde.de/Fikhi/M/M1/muamelat.htm
(5)http://www.cnnturk.com/2008/turkiye/07/24/amik.ovasinda.2nci.urun.ekimi.yasaklandi/484718.0/index.html
(6) http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=3654
(7) http://www.mustafaislamoglu.com/HD252_nebi-nin-helal-ve-haram-koyma-yetkisi-var-mi-.html



http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/01/hzomerin-ra-fethedilen-araziler.html
Devamını Oku »

Hz. Ömer (r.a)’den öğütler

 Hz. Ömer (r.a)’den öğütler

Tabiun’dan Sald b. el-Müseyyeb, Hz. Ömer (r.a), dünyasını ve ahiretini ciddiye alanlar için aşağıdaki 18 maddeyi tavsiye ettiğini söylüyor:

1-Sana yaptığı hareketiyle Allah’a karşı gelen bir kimseyi, ona iyilik yaparak Allah’a saygı göstermenden daha büyük bir ceza ile cezalandıramazsın.

2-Gerçeği anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.

3-Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma.

4-Kendisini töhmet altında bırakarak işlere girişen kimse, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.

 5-Sırrını gizleyen muradına erer.

 6-Sadık arkadaşlar edin; gölgelerinde yaşarsın. Çünkü dik dostlar huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır.

 7-Seni ölüme de götürse doğruluktan ayrılma.

 8-Seni ilgilendirmeyen işe karışma.

 9-Henüz vuku bulmamış şeyler hakkında soru sorma.

 10-İhtiyacını, onu gidermeni arzu etmeyenlere iletme.

11-Yalan yere yemini hafife alma. Allah seni helak eder.

 12-Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de oysa facirlerle arkadaşlık etme.

 13-Düşmanlarından uzak dur.

 14-Tam anlamıyla güvenmediğin dostlarından sakın. Gü­venilir kimse, Allah’tan korkandır.

 15-Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.

 16-Taat anında kendini zavallı gör.

 17-Günah işlemek istersen, sonunu düşün.

18-Herhangi bir işinde, Allah’tan korkanlarla istişare et. Zira Allah Teala, ''Kulları içinde Allah’tan yalnız âlimler hak­kıyla korkar ”(Fatır,26) buyurmuştur.

Îbnu’n-Neccâr, Zeyiu Târihi Bağdâd, 17/160-161.

Ebubekir Sifil-Hikemiyat

Devamını Oku »

Sahabeler'in Metanetleri

Sahabeler'in Metanetleri

Sahabe dinî ve şer‘î ahkâma tâbi olmuştur, buna rağmen bu durum onların metanetini eksiltmemiştir. Bilakis onlar insanların en metini idiler, denilmek sure­tiyle anlattıklarımız yadırganamaz ve reddedilemez. Çünkü Şâri‘den (s.a.) aldıkları kanunlara ve dinî hükümlere tabi olan müslümanlar, içlerindeki (manevî ve vicdanî bir) müeyyideye uyarak sözkonusu hükümleri uyguluyorlardı. Onlara okunan teşvik ve ikaz (terğib ve terhib) edici âyetler bu müeyyidenin kaynağı idi.

Bu müeyyide sınaî bir öğretmeye ve talimle ilgili bir te’dibe dayanmıyordu; nakledilerek alınan ve öğrenilen dinin ahkâmı ve âdabı idi. Müslümanlar, içlerine iyice kök salan tasdik ve imana dayanan akîdelerin tesiriyle o hükümlere tâbi oluyor ve kendilerine tatbik ediyordu. Onun için metanetlerindeki müessiriyet, eskiden olduğu gibi sapasağlam bir şekilde hâla mevcut idi. Metanet duyguları henüz te’dip ve ahkâm tırnaklarıyla tahriş edilmemiş (kânuna tabi olma sebebiyle örselenmemiş) idi. Herkesin, kendi içindeki (manevî ve vicdanî) müeyyideye tâbi olmasını hırsla isteyen ve insanların maslahatlarını en iyi bilenin Şâri‘ olduğuna kesinlikle kani bulunan Ömer (r.a.); “Bir kimseyi şeriat edeplendirmezse, onu Allah da edeplendirmez” (veya onu Allah da edeplendirmesin! Zorla, kanun korkusu ve eza ile ne yaptırılabilir ki) demişti.

Vakta ki, halkta dinî duygular zayıfladı, kanunî müeyyidelere göre hareket etmeye başladılar, daha sonra şeriat talim ve te’dible öğrenilen bir ilim ve sanat hâli­ne geldi, insanlar hadarîliğe ve kanunlara boyun eğme vaziyetine döndü, zaman insanlardaki metanetin müessiriyeti azalmış oldu.



İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)
Devamını Oku »

Ensar ve Muhacirler'in Savaş Hazırlıkları

Ensar ve Muhacirler'in Savaş Hazırlıkları

Ensar ve Muhacirler´in, düşman gelmeden önce daha bir haftaları vardı. Bu süre içinde şehir duvarları dışında, vahanın çeşitli yerlerinde yaşayanlar hayvanlarıyla birlikte şehrin içine yerleştirilmeliydi. Bu görev yerine getirildi ve şehir duvarları dışında ne bir at ne bir deve ne de bir koyun kalmadı. Bundan sonra yapılacak iş Mekke´lilerin planlarını öğrenmekti. Onların sahildeki batı yolunu takip ettikleri haberi geldi. Bu sırada içeriye doğru yöneldiler ve Medine´nin beş mil kadar batısında konakladılar. Daha sonra kuzey-batıya birkaç mil yol aldılar ve Medine´ye kuzeyden bakan Uhud dağının eteklerindeki düzlüğe kamp kurdular.

Peygamber (s.a.v.), henüz silahlarını kuşanmamışti. Fakat rüyasında, kendisini zırh giymiş bir halde bir koçun üstünde giderken gördü. Elinde bir kılıç vardı. Kılıca baktığında içinde bir diş; etrafında da kendisinin olduğu¬nu bildiği bir grup büyük baş hayvanın kurban edildiğini gördü.

Ertesi sabah rüyasını arkadaşlarına anlattı ve onu şöyle yorumladı: «Zırh Medine´dir, kılıcın içindeki diş bana yöneltilecek olan bir darbeyi, kurban edilen hayvanlar da Ashabımdan Öldürülecek olanları temsil ediyor. Benim üzerine bindiğim koç ise, inşaallah öldüreceğimiz, kâfirlerin bölük başkanım belirtiyor.»

Peygamber (s.a.v.)´in ilk düşüncesi şehrin dışına çıkmayıp´ içten bir savunma mekanizması kurmaktı. Bununla birlikte kendi görüşüne diğerlerinin de katılıp katılmayacaklarını öğrenmek amacıyla meseleyi istişare etmek için arkadaşlarını topladı. îlk konuşan Îbn Ubey oldu. «Bizim şehrimiz, bize karşı hiçbir zaman saldırıya meydan bırakmayan bakire bir şehirdir. Biz bu şehirden büyük kayıplar olmaksızın hiçbir düşmana saldırı için çıkmadık. Bu şehre saldıranlar ise hep büyük kayıplarla karşılaştılar.

O halde, ey Allah´ın Rasulü, onları bırak, ne yaparlarsa yapsınlar. Orada kaldıkça, felâket onların olacaktır. Geri döndüklerinde ise amaçlarını yerine getirememiş olarak geri döneceklerdir».

Ensar ve Muhacirlerin yaşlılarından büyük bir grup îbn Ubey´in görüşüne katıldılar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) : «Medine´de kaim, kadın ve çocukları kalelere koyun» dedi. O böyle konuşunca gençlerden çoğunun şehrin dışına yürüme taraftarı olduğu açığa çıktı. Birisi: «Ey Allah´ın Rasulü,» dedi, «bizi düşmanın yarana götür. Onların, bizim korktuğumuzu vezayıf olduğumuzu düşünmelerine izin verme». Bu sözler meclisin her tarafından takdir dolu mırıltılarla desteklendi. Çoğu aynı şeyleri tekrarladı.

Konuşulanlardan ve onların desteklenmesinden genel kanının şehir dışına çıkmak olduğu anlaşıldı. Peygamber (s.a.v.) de şehir dışına çıkzp düşmana saldırmaya karar verdi, öğle vakti Cuma namazı için toplandılar. Okunan Hutbenin konusu cihad ve onun gerektirdiği çaba ile ilgiliydi. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) arkadaşlarına savaş İçin hazırlanma emri verdi.

Müslümanlar ikindi namazında tekrar bir araya geldiler. O zamana kadar yukarı Medine´liler hazırlanıp mes-cide gelmişlerdi bile. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.) Ebu Bekir ve Ömer´i kendi evine götürdü. Onlar Peygamber (s.a.v.)´in savaş için hazırlanmasına yardım ettiler. Adamlar dışarıda sıralanmış bekliyorlardı. Sa´d Ibn Muaz (r.a) ve kabilesinden birkaç adam onlara kızarak : «Siz, Allah´ın Kasulü istemediği ve Ona Sema´dan haber gelmediği halde onu savaşa zorladmız. Bırakın da karan o versin.» dediler. Peygamber (s.a.v.) dışarı çıktığında, sangım miğferinin üstüne sarmış, zırhını giymiş ve kılıcını kuşanmıştı. Adamlardan çoğu, onu görünce biraz önceki sözlerine pişman oldular ve: «Ey Allah´ın Rasulü, bizim sana karşı çıkmamız söz konusu değil, sana hangisi iyi görünüyorsa onu yap» dediler. Peygamber (s.a.v.) onlara şu cevabı verdi. «Bir peygamber silahlarını kuşandıktan sonra, Allah düşmanlarıyla onun arasında hüküm verene kadar onları çıkarmaz. Bu nedenle size emrettiklerimi yapın ve Allah adına isteyin. Eğer sebat gösterirseniz zafer sizindir»

(martin ling,hz muhammed)
Devamını Oku »

Ateşin Yakmadığı Aşık

Yemende ortaya çıkan yalancı peygamber Esvedül-Ansi, o bölgede oturan Müslüman salihlerden Ebu Müslim Havlaniyi yanına çağırttı. Ona kendisini peygamber olarak seçtirmek istiyordu. Yanına gelince,

Benim peygamber olduğuma şahitlik eder misin? diye sordu, Ebu Müslim Havlani (rah),

Duymuyorum, kulağım sağır! diye cevap ver di. Esved,

Muhammedin peygamber olduğuna şahitlik eder misin? diye sordu, Ebu Müslim,

Evet, şahitlik ederim dedi. Esved tekrar,

Benim peygamber olduğuma şahitlik eder misin? diye sordu, Ebu Müslim tekrar,

Duymuyorum kulağım sağır! diye cevap verdi. Esved,

Benim peygamber olduğuma şahitlik eder misin? diye sordu,

Evet, şahitlik ederim dedi. Esved, sorusunu tekrar tekrar sordu, Ebu Müslim de (rah) aynı şekilde cevap verdi. Esved kızdı, onu cezalandırmak istedi. Büyük bir ateşe atıldı. Ateş ona hiçbir zarar vermedi. Ebu Müslim (rah) ateşin içinde namaz kılmaya başladı. Ateş Allahın (c.c) dostu Hz. İbrahimi (a.s) yakmadığı gibi, bu Hak aşığını da yakmamıştı. Esved hayret etti. Korktu. Etrafındakiler Esvede, Bu adamı buralardan uzaklaştır, yoksa size tabi olanların aklını çeler, yanınızda kimse kalmaz dediler.

Onun bu cesaret ve kerameti etrafa yayıldı. Olay Medine-i Münevvereye kadar ulaştı. Esved, Ebu Müslimin Yemeni terk etmesini emretti. O da kalktı Medineye geldi. Âlemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v) vefat etmiş, yerine Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) halife olmuştu.

Ebu Müslim (rah), bineğini mescidin dışına bağlayıp mescide girdi. Bir direğin arkasına durup namaz kılmaya başladı. Onamaz kılarken Hz. Ömer (r.a) kendisini gördü. Yanında durdu. Namazını bitirince, ona,

Kardeş sen neredensin? diye sordu. O da,

Yemendenim dedi. Hz. Ömer (r.a),

Şu yalancı peygamberin ateşe attığı fakat ateşin yakmadığı mümin kardeşimiz ne yapıyor? diye sordu, Ebu Müslim de,

O adam benim dedi. Hz. Ömer heyecanla,

Allah adına soruyorum, o gerçekten sen misin? diye sordu, Ebu Müslim,

Allah şahit, benim dedi. HZ. Ömer hemen Ebu Müslimin boynuna sarılıp alnından öptü, ağladı. Sonra onu alıp Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) yanına götürdü, huzuruna oturttu. Onu tanıttı. Başından geçeni anlattı ve

Allaha hamdolsun, bu Ümmet-i Muhammedin içinde, Hz. Halil İbrahim gibi kendisini ateşin yakmadığı kimseyi, ölmeden önce bana gösterdi diye şükretti.

Ebu Nuaym,Hilyetü-l Evliya,2/150
Devamını Oku »

Adalet

AdaletHukukun gayesi,adalettir. Adalet, herkese lâyık olduğunu vermektir. Adalet, ilk bakışta düşüncede eşitlik fikrini doğurur ve bir terazinin kefelerinin denge halinde olması şeklinde tasarlanır. Lâkin her zaman adalet, eşitlikle beraber bulunmaz. Çünkü her­kes aynı şeylere lâyık değildir. Her ferdin lâyık olduğunu ölçen, kendi yetileri ve çalışmasıdır, bu yetilerini kullanmasıdır; yaptığı işin değeri ve çalışması oranında çok şeye lâyıktır, yani haklan artar. Bunlarla beraber bir de ihtiyaçlar, hakkın ölçüsü olmak­tadır. İlâca muhtaç olan bir hastanın, kuvvet şurubuna ihtiyacı olan bir zayıf insanın bunları elde etmeye hakkı vardır; sağlam bir insanınsa hakkı yoktur. Şu halde iki türlü adaletin bulunduğunu görüyoruz. Biri şekle bağlı adalet ki tam ve mutlak eşitlikten iba­rettir. Öbürü ideal adalet ki gayesi, insanın yetileriyle çalışmasını ve bütün ihtiyaçlarını gözönünde tuttuktan sonra bütün bunlarla tam orantı halinde haklarını verebilmektir. İnsanlığın muhtaç olduğu gerçek adalet budur. Bu adaletin gerçekleştirilmesi zor, tam olarak gerçekleştirilmesi ise imkânsızdır. İnsanlığın gayesi, mümkün olduğu kadar bu gayeye yakınlaşmaktır.

İnsanlığın tarihinde, adalet idealinin, ihtirasla arayıcısı olan büyük devlet adamlarının varlığını tanımaktayız. Nûşirevân ile Halife Ömer bunlann başındadır. Her ikisi de adalet uğrunda kendi oğullarını ölüm cezasma çarptırdılar. Halife Ömer'in bütün idare hayatı, adaletin eşsiz örnekleriyle doludur. Birkaçını söyleyelim:

Kudüs şehri İslâm ordusu tarafından kuşatıldıktan sonra Kudüs­lüler, şehri ancak halifeye teslim edeceklerini söylediler. Haber, halifeye bildirildi ve halife, kölesi ve bir devesiyle Kudüs’e gitmek üzere Medine den yola çıktı. Yalnız bir devesi bulunduğun­dan yolda köle ile nöbetleşe deveye biniyorlardı. Kudüs’e gire­cekleri zaman sıra kölede idi. Köle devenin üstünde, halife yerde devenin ipini çekerek şehre girdiler. Bir akşam çalışma yerinde yanına bir adam gelerek görüşmek istediğini söyledi.

Halife kendisine, görüşmenin devlet işi üzerinde mi, yoksa özel mi olduğunu sordu. Adam özel konu üzerinde olduğunu söyleyince halife masanın üstünde yanan devletin mumunu söndürdü ve kendi şahsî malı olan mumu yaktı; ondan sonra adamı dinledi.

Bir Arap çölden Medine’ye gitmekte iken şehrin yakınlarında iki adamın çalıştığını gördü. Bunlardan biri balçık yoğuruyor, öbürü kerpiç kesiyordu; tuğla yapıyorlardı. Arap açtı; çalışanlar­dan yiyecek istedi. Onlarınsa biraz kuru ekmekten başka şeyleri yoktu. Onu verdiler; lâkin bu ekmek, yenemeyecek kadar kuru ve lezzetsizdi. Açlığını onunla gideremeyen adama, biraz daha sab­redip Medine’ye gitmesini ve tarif ettikleri yere giderek durumu anlatmasını, orada kendisine yiyecek vereceklerini söylediler. Yolcu, Medine’de kendisine tarif edilen yeri buldu ve orada bol ve lezzetli yemeklerle kamını doyurdu. Çıkarken gizlice, o güzel yiyeceklerden birazım torbasına attığını garsonlar gördüler. Kendisine, “Bunu yapma, istediğin zaman gel, burada kamım doyurursun”, dediler. Bunun üzerine yolcu, “Kendim için değil, çölde rastladığım zavallı adamlar için alıyorum. Onların yenecek ekmekleri bile yok!” deyince kendisine güldüler ve dediler ki: “Onların biri halife Ömer, biri de Ali’dir. Bu imaret Ömer’indir. Halife maaşlarını buraya bağışlamıştır. Burada fakirlerin kamım doyurur; kendisi de o gördüğün şekilde elinin emeğiyle geçinir”.

Hukukun gayesi olarak adalet kavramının incelenmesi, huku­kun ahlâktan ayrı olmadığını düşündürüyorsa da hukuk ile ahlâk, şu farklarla birbirlerinden ayrılırlar:

1-Ahlâk örf ve âdetler halinde, hukuk ise kanunlarla yaşatılır.

2-Ahlâkın kaideleri yazılı değildir, hukukta yazılı kaideler vardır.

3-Ahlâk teşkilâtlı değildir, hukuk teşkilâtlıdır.

4-Ahlâkî davranışa sürükleyen vicdandır, hukukta ise zorla­yıcı maddî cezalar vardır.

5-Ahlâk, gaye olarak ferdî ruhun en yüksek idealini arar, hukukun gayesi ise toplumun düzenini sağlamaktır.

6-Ahlâk yalnız insanlar arasındaki bağıntıları düzenler, hukukta da esas olan insanlar arasındaki bağıntıları düzenlemek olmakla beraber, bazen hukuk (mirasın bölünmesinde olduğu gibi), insanlarla eşya arasındaki münasebetleri de düzenleyicidir.

Bu ayrılıkların ortaya koyduğu incelikler, hukukla ahlâkın arasına duvar çekmiyor. Ahlâkın vicdanlarda yaşattığı adalet ideali, toplum hayatında ve dışımızda madde alanında, hukuk tarafından gerçekleştirilmektedir.

Nurettin Topçu,Ahlak
Devamını Oku »