Selefteki(r.a) Dehanın Sebepleri

DEHANIN ANLAMI

Kişinin bu manayı birtakım ifadeler ile açıklığa getirmesi mümkündür: "Bir insanın; keskin zekaya, sezebilen bir bilgiye, ezbere, amele ve istikrarlı bir gidişata sahip olup, kısa bir zamanda bereketli, faydalı ve verimli eserler ortaya çıkarmasıdır." Nitekim selefin zamanında da vakitler aynı şekilde hesap ediliyordu. Ancak bu saatler günümüze dek gelen olgun meyveler verdiler. Bizler de bunların mahsulünden koparıp meyvesinden yemekteyiz. Halen de· bize meyveler vermekte ve mahsul sunmaktadır.

Bunun sebebi nedir?

Selefin bu konudaki sebepleri hakkında pek çok hu sus vardır. Selefin temayüz ettiği bu hususları takriben iki madde ile ilişkilendirebiliriz: İlki, onların kendi şahsiyetlerinden kaynaklanır. Diğeri ise ortam, muhit ve kendi elde ettikleri şeyler nedeniyledir. Bazen insanı hayra götürüp, onu ısrarla hayra çeken durumlar olur. Bazen de insanı hayırdan uzaklaştıran şeyler olur. Bununla beraber selef (r.a) kendilerini hayra sımsıkı çekip götüren bir muhite erişmişlerdi. Onlar da bu hayra güzellikle icabet ettiklerinde, bu bağlamda olağanüstü başarılara ulaşmışlardı. Bu ortamın -ki biz bunu selef olarak isimlendiriyor uz-menşei, temeli ve alametleri; Peygamber s.a.v onun tertemiz yaşantısı ve kutlu rehberliğiydi. Aynı şekilde, Peygamber'in s.a.v elçiliğe başladığı günden, vefat ettiği güne kadar tebliğ etmiş olduğu Allah'ın c.c kanunları idi.

Şeriat-ı mutahharanın ve kutlu risaletin o döneme ve o diyara birtakım tesirleri olmuştu. İşte böylelikle şeriat, o toplumun ve o zamanın üzerine (bir nur gibi) doğmuştu. Ardından da sayılamayacak ve vasfedilemeyecek hayırlar meydana getirmişti. Öyle ki bizler bu ha yırlara bakınca, bunların efsane ve olağanüstü olduğu nu düşünüyoruz. Hakkında konuşmak istediğim şeylerle ilgili daha azıyla yetinerek bu hususlar hakkında demetler paylaşacağım. Çünkü ben, başkalarının açıklama sonucunda anlayacağı bu kavramları, ima ile idrak edecek insanlara konuşuyorum. Eskiden şöyle denmiştir:

Kıvrak zekalıya yeter şifreli bir ima

Yüksek bir nida ile seslenilir ondan gayrısına

Sizler ise işaret ile anlayan kimselerdensiniz. Zaten ilim talebesinin durumu böyle olmalı, işaret ile anlamalıdır. Ne işaretin ne de açıklamanın kendisine bir şey bildirmediği bir kimsenin ilim yolunun yolcusu olmasında hiçbir hayır yoktur. Bu kimsenin ziraat veya ticaret yolu nu tutması gerekir. Çünkü burada kendisinden yararlanabileceği ortam vardır. 2

SELEFTEKİ DEHANIN SEBEPLERİ

Şayet, selefe hayırlar getirmiş olan, birçoklarının bunun la deha sahibi olduğu ve bu hususta ilginç, olağanüstü ve hayrete düşüren şeyler ortaya getirdikleri bu metotları ve yolları belirlemek istersek pek çok maddeden bah sedebiliriz.

BİRİNCİ SEBEP: Hz. Peygamber'in (s.a.v) döneminde veya ona yakın dönemlerde olmaları:

Bunun içerisinde zikredilenlerden kastım; Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin olup onlara selef-i salihin denir. Selef ise (r.a) "En hayırlı asır benim asrım, sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir" 3 (kavline muhatap olan kimselerdir.) En başta Hz. Peygamber'in (s.a.v) şahitliği ile ikinci olarak da Müslümanların hayatının gerçeği olması hasebiyle, bu ilk üç hayırlı asır -ki daha da geniştir-hayır ile doluydu. Böylesi bir dehayı ortaya çıkaran bu muhitin temelin de, insanların, Hz. Peygamber'in (s.a.v) zamanına, yaşantı sına ve kutlu rehberliğine yakın olmaları vardı. Bundan dolayı Müslüman bir muhitte yaşıyorlardı. İçerisinde -hayat tarzında ilim, amel, davranış, düzen ve metot bakımından-Müslümanca bir yaşantının gerçekleştirildiği bir toplumdu. Nitekim onlar hayırdan başka bir şeye tanıklık etmez ve yine hayırdan başka bir şey işitmezlerdi. Şayet insanların içinde muhalif ve isabetsiz veya şeytan tarafından ayartılmış bir kimseye rastlanırsa onun duru mu, güneş ışığının karşısındaki ince bir çizgiye benzeyip, insanların muhitine tesir etmez. Çünkü nübüvvetin nuru ve risaletin rehberliği kapsamlı bir şekilde parlamakta ve Müslümanların uzak ülkelerine kadar yayılmaktaydı. Hz. Peygamber'in (s.a.v) döneminde olan muhite baktığımızda, onun insanların içinden çıkarılan en hayırlı mu hit olduğunu görürüz. Çünkü (bu muhitin) içerisinde (şu özellikler) mevcut olmuştur:

1) Allah'ı birlemek.

2) İyiliği emredip kötülükten sakındırmak.

3) Bu ikisinin yanı sıra, her fırsatta ve şartta, sabah ve akşam, gece ve gündüz ilim öğrenmek.

Ayrıca güneşin tepede olduğu kayh1le uykusu vaktinde bile ilim onların bir alışkanlığı ve adeti idi. Onlar ilimden asla ayrılmazlardı. Bundan dolayı ilim ile oturur, ilim ile kalkarlardı. Size buna yakın bir örnek vereceğim: Eğer bizler düş mana karşı bir İslam savaşında olsaydık, mücahitlerden bir kimsenin oturup da dünyanın güzellik kraliçesinden bahsettiğini görebilir miydiniz?! Hiç oturup böyle saçmalıklardan konuşabilir miydi?! Böyle yapması mümkün değildir. Onun konuşması ancak, "bu cephe zafer kazanmış, bu cephe güçsüzleşmiş, şu cephenin takviye ye ihtiyacı var, falanca şehit olmuş, falanca şöyle yiğitlik yapmış" ve buna benzer şeylerdir. İşte sahabe ve tabiin döneminde insanların konuşmaları da böyleydi. Onların konuşmaları ''Allah buyurdu ki. .. Rasulü dedi ki ... Saha be dedi ki ... " şeklindeydi. Onların bunun için pek çok nedenleri vardı. Çünkü onlar karanlıktan aydınlığa çıkmışlardı. Karanlıktan aydınlığa çıkan bir kimse, aydınlığın kıymetine gerçek manada tanıklık eder. Hz. Ömer efendimiz r.a şöyle demiştir - O muhaddes, yani kendisine ilham edilen bir zattı. Hz. Peygamber s.a.v onun hakkında şöyle buyurmuştu: "Siz den önceki ümmetler içinde ilham verilen kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa o Ömer b. Hattab' dır. "4

(Hadiste geçen) muhaddes kelimesi, kendisine doğruluk ve hakkaniyet ilham olunan kimse anlamındadır. Efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v)Allah'ın vah yettiği gibi, onunla gök arasında bir bağlantı yoktur. O'na vahiy inmiştir. Ancak Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali • ve peygamberlik tarafından kendilerine hayır ile tanıklık edilmiş diğer tüm sahabilere bu ilham verilmiştir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v): Hz. Ömer efendimiz hakkın da şöyle demiştir: "Sizden önceki ümmetler içinde ilham verilen kimseler vardı. Eğer ümmetimin arasında böylesi bulunuyorsa o Ömer b. Hattab'dır." Hz. Ömer efendimiz bu bahsettiğim konuyla -onların karanlıktan aydınlığa çıkmaları ve aydınlığın kıymetini bilmeleriyle-ilgili olarak, bu bağlamda şöyle diyordu: "Cahiliyeyi bilmeyen kimseler yetiştiğinde, İslam'ın bağı iplik iplik ayrılacaktır." İşte bu kimse İslam' ın kıymetini bilmez, onu; öylesine, basit ve ucuz görür. Zaten böyle bir ortamda yetiştiğinden bu onun için değer siz bir şeydir.

Yaşadığımız hayat tablolarından birini örnek olarak verelim: Bolluk ve rahatlık içerisindeki bir evde dünyaya gelen bir insan farz edelim. Bu insan için ekmekten daha değersiz bir şey yoktur. Çünkü çeşit çeşit yemek yemektedir. Ekmeğin kıymetini ve bu nimetin değerini bilmez. Nitekim bu kimse rahat bir hayat yaşamakta ve bunun içine dalmaktadır. Ancak bir gün hayat ona dişlerini geçirip de fakirlik kapısına dayandığında nimetin kadrini anlasa; işte o zaman ekmeğe ve Allah'ın (c.c) verdiği diğer nimetlere kıymet verir. Bu nimetin değerini bilir. Bir şey yediği vakit Allah'a hamd ederken, O'na ağzıyla değil, içtenlikle hamd eder. Selef -sahabe, tabiin ve onlara ihsan ile tabi olanlar cahiliye ve kalıntılarına şahit olmuşlar, onu tam anlamıyla bilmişlerdi. Muhammedi risaletin aydınlığı ve Allah'ın (celle celalühü) bu yüce din olan İslam'daki hidayeti üzerlerine doğduğu zaman, onlar ona aşık olmuşlardı. Öyle ki bu onların alışkanlığı, gecesi ve gündüzü oldu.

Onlar tam bir yönelme ile İslam' a yöneldiler. Onlardan her bir insanın en sevdiği şey; bu dini yaşatmak, bu dini üstün kılmak, bu dini değerli yapmak ve Allah' ın(c.c) onun üzerindeki hakkının bir kısmını ifa edebilmek adına bu din için varlığından bir şeyler verebilmekti. Böylece bu ilk madde -Hz. Peygamber' in (s.a.v) dönemine ya kın olmaları-onlara salih bir muhit imkanı sağladı. Salih muhit ise hayır noktasındaki en büyük yardımcıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v) söyle buyurur: "Mümin den başkasını dost tutma. Yemeğini de ancak muttaki olanlar yesin."5 Herhangi bir okulun yanında bir eğlence yerinin olduğunu farz edelim. Hiç şüphesiz bu okuldaki kişiler bu eğlence merkezine az veya çok bir heves duyacaklardır. Çünkü onların yanı başlarında oraya uğrayan ve bazen oradan etkilenen ve bezen de oradan yüz çeviren kimseler vardır. Ancak toplumsal vebalardan korunmuş bir muhitte olurlarsa, işte o zaman akıllarından bu bozuk düşünceler geçmez. Yine aynı şekilde insan salih bir çevrede olduğunda, öyle insanlara şahit olur ki, onlar sahabe, tabiin ve tebe-i tabiinin durumları hakkında söylenen şeye benzerler: "Gecenin abidi, gündüzün mücahidi." Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin geceleri kendilerini Allah'a adamışlardı . Onlar abid, zahid, kıyamda ve oruçlulardı . Gündüzleri de mücahid idiler. İşte onlar böylelerdi. Pe ki, bu sebatlı çalışma nereden gelmişti? Bu gayret Hz. Peygamber'e (s.a.v)eşlik etmekten veya Hz. Peygamber'e (s.a.v) dostluk etmiş kimselere eşlik etmekten geliyordu. Çünkü sen doğrudan öğreniyorsun, ya da aracısız nakledilenleri öğreniyorsun. Bundan da gidişatın konusunda büyük miktarda istifade ediyorsun. Nitekim eğer sen salih bir insan görürsen, senin onu görmen hayatının sonuna dek kalbini yıkayacak (temizleyecek) ruhani bir üstünlük demektir. Sen bundan fayda görürsün ve onunla çokça yükselirsin. Sonunda seni gören bir başka insan "falancayı gören kimseyi gördüm" der. İşte bu da Hz. Peygamber'in(s.a.v)sözüdür: "Beni gören kimseye müjdeler olsun. Beni göreni görene de müjdeler olsun. Bunları görene de müjdeler olsun. "6

Sahabe ve Tabiin (r.a), bu bakımdan [içinde bulundukları ortamın güzelliğinden] faydalanıyorlardı. Bununla birlikte onların yanında, hayatın tüm alanları için rehber, örnek, yaşanmış bir hayat ve model oluşuyla Rasulullah (s.a.v) vardı . İşte bundan dolayı onların arasında ''Allah buyurdu ki ... Rasulü buyurdu ki ... Sahabe dedi ki. .. İlim ehli dedi ki..." sözlerinden başka bir şey konuşulmazdı. Nitekim onları hayır ile dolu kılan ve onları dahi yapan ilk şey: Hz. Peygamber'in (s.a.v) dönemine yakın olmaları, eğer sahabe iseler O'nunla bağlantıları olması veya eğer tabiinden iseler Hz. Peygamber'i (s.a.v) gören kimseler ile iletişimleri olmasıydı . Onlar Hz. Peygamber' i (s.a.v) görmeye nail oldukları zaman benlikleri ıslah olmuştu. Zaten eğer batın ıslah olursa zahir de ıslah olur. Peki, batından kastım nedir? Bu, akidedir. Allah' a (c.c) itikat etmektir. Nitekim onların. akideleri temizlenmiştir, her türlü şaibeden arınmıştır. Sonunda da her yaratılana farz olan "Rabb olarak Allah'a, Rasul olarak Muhammed'e ve din olarak da İslam'a iman etmesi" hakikatine dönüşmüştür. Bu anlam onların nezdinde tam bir şekilde tahakkuk etmişti. Öyle ki onlardan her biri bu hakikati fıtratı ile idrak etmeye başlamıştır. Yazıyı bilmeyen bir ümmi olduğu halde nasıl fıtratı ile idrak edebilir? Çevresinden tanıklık ederek (idrak edebilir). Sizler için buna açıklık getireceğim: Şayet bizler, içerisinde bazı salih alimlerin bulunduğu bir köyde olsaydık. .. Bu köyün halkı da ziraat, çiftçilik ve benzeri işler le meşgul olmaları nedeniyle okuyamıyor ve yazamıyor olsaydı . .. Ancak eğer o salih alimlerde takva, başarı ve ilim varsa -ki onların sayısı köyde azdır-onlar yaşayan örneklerdir. Bunun sonucunda köy halkını n ümmi olmalarına rağmen takvalı olduklarını görürsün.

Ayrıca takva; okuma, yazma ve yazıyı bilmeye bağlı değildir. Aksine salih örneğe bağlıdır. İşte onlar da salih örneğe Hz. Peygamber'in (s.a.v) sahabilerin ve tabiinin zatında tanıklık ediyorlardı . Böylelikle de akide onların benlikle rinde tam bir şekilde kökleşmişti. Bu akide safi olduğu zaman da onlar için ölüm, Allah (c.c) yolundaki yaşam dan bile daha sevimli olmuştu. Onların nefislerinin değersizliği hakikat olup; bağırış, çağırış, slogan ve benzeri şeyler değildi. Onlara göre yaşamak, zengin ve cömert bir kimsenin elindeki malın değersiz olmasından daha da değersizdi. Neden? Çünkü onlar kat'i bir inanışlarına itikat ediyorlardı: Cennet haktır ve onun için koşmak gerekir. Tabi ki bizler de şimdi cennetin hak olduğuna inanıyor, ancak niçin harekete geçmiyoruz? Onların gördüğü enerjiyi bize vermeyen engeller var. Bizde çok fazla engeller var. Bunlardan bazıları: çevre, haram demesek de şüpheli kazanç yemek, sağlam olmayan gidişat, gevşeklikle karışmış ve hayat anlayışı noktasında farklı ortamlarda bulunmamızdır. Bundan dolayı içimizden bir insan kendi başına cesaretlenmek ve harekete geçmek istese cezbedici şeyler onu geriye çeker. Diliyle söyler, ancak iç organları ona karşılık vermez. Çünkü o kimse ileriye doğru çekilmez.

Geriye ve yere doğru sürüklenir. Ancak onlara gelince, hayrı cazip kılan şeyler onları her koldan çekiyordu. Onlar takva ve felah sahibiydiler. Onlarda bu tertemiz akide mevcuttu. Eğer bu akide safi olursa akıl ıslah olur. Bu akıl, akidenin temiz oluşundan edinilir. Nitekim selef de büsbütün temizdi. Onlardan bir insan --okuryazar olmasa da-helali ve haramı, duyularıyla, kokuyla ve koklamayla idrak ederdi. Neden? Çok fazla şeye şahit olduğu için ... Çocuk senden edebi nasıl öğrenir? Eğer sen ona: "Bu vaciptir, bu sünnettir, bu da müstehabdır" dersen birbirine karışmış sözler dışında bir şey anlamaz. Ancak sana, güzel bir şeye gülerken, çirkin bir şeye yüzünü çevirirken, yanlıştan nefret ederken rastlarsa ve duygularının bazen bu şekilde bazen de diğer şekilde olduğunu görürse, bunun iyi, şunun da kötü olduğunu duygularıyla anlar. Böylece iyi şeyler kalbine kazınır. Bundan sonra da kötü şeylerden nefret eder ve uzaklaşır. Çocuk duyduklarıyla değil tanıklık ettikleriyle uzaklaşır. Çünkü o sözün manasını idrak edemez. Yalnızca et rafındaki kişilerin davranışlarını idrak edebilir. Yüz güldürecek doğru davranışları idrak ettiği zaman, bunları yaptığında sevinir ve insanlarında bununla mutlu olmasını önemser.

Hoş olmayan bir şey yaptığında ise onun, nefsinden ve insanlardan uzaklaşıp gizlendiğini ve içinde bulunduğu çevreden çıktığını görürsün. Halbuki o bunun nedenini bilmez. Fakat anne, baba veya içinde yaşadığı çevre ta rafından bunun yanlış olduğunu anlamıştır. Selef, kalplerinde atan bu ölçüyle iyiyi ve kötüyü hissediyorlardı . Onların hiçbirisi de bugünkü akademik an lamda yani; diploma sahibi, yüksek lisansa geçmiş ve doktoraya başlamış şekilde öğrenimli değillerdi. Onlar da böyle şeyler yoktu. Allah onlara, bunun yokluğunu nasip etmiş, ancak bununla birlikte onları, bizlerin gölgesinde yaşadığımız hayırlarla şereflendirmişti. Kağıt onları , kağıdın içindeki ilmi öğrenmekten alıkoymadı. Onlar görüntüye değil, o kağıdın içerisindeki ilme itibar ettiler. Onlarda; ibadet, zühd ve salih amel üzerine bir araya gelmek vardı . Zühd, ahlak, erdem -ve benzeri-şeyler hususunda (kendilerine) örnek edinmeyi huy etmişlerdi. Öyleyse bizim ilk (maddemiz): Onların Hz. Peygamber'in (s.a.v) dönemine yakın olmalarıydı .

İKİNCİ SEBEP: Akidenin temiz oluşu

Akidenin temiz olması , aklı aydınlatır ve böylece insan aydın olur. Akıl aydınlandığı zaman fıtratı bulur. İşte o zaman kalpte hareketlenmeler olur. Bunun sonucun da insanda özel bir irade oluşur. Bu da: Şeriatın ölçülerine uygun olan şeyleri güzel görmesi ve Şeriatın ölçülerine göre olmayan şeyleri çirkin görmesidir. Peki, (bir kimse) ilim talebesi veya alim olmadığı hal de bunu nereden bilir? Bunu yaşadığı çevreden öğrenir. Size vermiş olduğum küçük çocuk örneğindeki gibi. .. Çocuğa, "Ebu Hanife şöyle demiş, Malik şöyle demiş veya Şafii şöyle demiş ... " dersek onun buna gücü yetmez ve bunu anlamaz. Ancak yüzün asık olmasını ve se vinçli olmasını anlar. Onların içerisinde yaşadıkları çevre de en güzel şekilde bu manayı gerçekleştirmişlerdi. Fıkıh; insanların gidişatından, ilim de insanların gidişatın dan (öğreniliyordu). Onların ortam ve muhitlerinde bu yöntem ayaktaydı . Bu da onlara, bizim hakkında konuşmak istediğimiz "dahilik" sebeplerini hazırlamıştı. Akıl temizliği oluştuğunda ve zihindeki zıtlıklar ispatlandığında akıl sağlam ve güçlü olarak yaşamını sürdürür, iyiliğin kıymetini bilir ve ona doğru koşar. Size bu sözün anlamını açıklayayım: Bazen akılda duruluk olur, ancak onu alıkoyan bazı ani saldırılar vardır. Tıpkı bizim bugün yaşadığımız: düşünce savaşı, dinsizlik fikri, inançsızlık projesi ve bunun gibi kelimeler farklı olsa da anlamları aynı olan başka isimler... Eğer bunlar kişinin yolunda engel oluşturursa ve o kimse bundan kurtulursa bu sefer de nefsi bir savaş -yani şehvet, heves, bozuk ortam, mal fitnesi vb.-başlar. Eğer kişi bu heves, tuzak yemleri ve heyecanlandıran şeyleri bırakıp giderse o kişinin düşünce yapısı kesinlikle isabetli olur. Nitekim ortam, akidenin temiz olması, Hz. Peygamber'in (s.a.v) dönemine, hayatına, yaşantısına ve ashabının yaşantısına yakın olmak, bu engellerden uzak durmakla ve bu kötü ve bozuk saldırılardan geri durmakla birlikte olduğunda insanların hepsi İslam hakkında konuşur ve İslam'ı ister. İnsanların merkezinde İslam' dan başka bir şey olmaz. İş te böylece kişi İslam'ı mükemmel, dipdiri, güçlü ve ba siretli olarak yaşar. Böylelikle onlar bu ortamda benim kastettiğim bu anlamları kazanmışlardır. Zaten sizler de bunları benden daha iyi bilmektesiniz.

ÜÇÜNCÜ SEBEP: Akıl ile Nüsük

Onlara bu koşullarda baktığımızda, bahsetmiş olduğum bu faktörlere bir faktör daha ekleyebiliriz: Davranışları ve geride bıraktıklarıyla hayır noktasında öne çıkmış ve ilerlemiş olan ilim ehlinin, "akıl" ve "nüsük/din" olmak üzere iki sıfat ile biliniyor olduklarını görüyoruz. Aklın anlamı zaten hepimiz tarafından bilinmektedir. Nüsük kelimesinden maksat ise dindarlıktır. O hal de onların ilim talep ederken sahip oldukları iki şey vardı: Bunlar akıl ve dindarlıktır. Tabiin alimlerinden Şa'bi Amir b. Şerahil el-Hemdani el-Kufi7, hicretin 17. yılında doğmuş ve hicretin 103. senesinde de vefat etmiştir. Bu büyük tabii Şa'bi , bu konuyla alakalı şöyle demiştir: "Bu ilim sadece akıl ve din darlı k beraber olduğu zaman öğrenilir. Eğer bir kimse dindarlık olmadan akıllı ise "bu kişi ilme nail olamaz" denilir. Şayet akıl olmadan dindarlık sahibiyse o zaman da "Bu iş, akıllılardan başkasını n nail olamayacağı bir iş tir" denilir. "8 Böylece Şa'bi selefin üzerinde bulunduğu ana dayanağı bize açıklamış oldu. Peki nasıl? Akıl ve dindarlık: Çünkü eğer insan dindarlıktan yoksun olursa o zaman akıllı ve habis bir şeytan olur. Çünkü onun aklı ve zekası olup ilme doymuştur. Böyle olduğu zaman o kimsede bozguncuların şeytanlığı olur:

İlimde takvasız bir şeref olsaydı şayet

Allah'ın en şerefli mahluku İblis olurdu

Çünkü "İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni at eş ten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi. "9

Onun tartışma konusunda aynı sonuca ulaşılmasını sağlayan deliller zinciri vardı. Öyleyse dindarlıkla beraber olmadığı zaman tek başına ilimde hayır yoktur.Dindarlık da akıl olmadığı zaman ahmaklıktır. Böyle olunca insan boş inançlara ve yalanlara inanıverir. Zaten selef alimleri de "Bu ilmi sadece dindarlık ile aklı bir arada barındıran öğrenebilir" diyorlardı. İşte Şa'bi'nin ;bu sözünde de selef alimlerinin dehasının nedenlerinin büyük bir kanıtı bulunmakta olup onların içinde akıllı alimler vardı r. Çok üzücüdür ki bugün günümüzde -ki hepimiz yetersiziz-akıllı ve kıvrak zekalı ol an, İslami ilimlerden başka bir alana gidiyor. Saflığı, engeli, kusuru veya yoksunluğu olan kişi için ise "Bunu ilim talebesi olarak eğitmek istiyorum" deniliyor. "Yani bunu Allah'a · takdim etmek istiyorum" deniliyor. Bu akıllı, mantıklı ve zeki ol an, şöyle olsun diye yönlendiriliyor. Diğeri de ilim talebesi olması için gönderiliyor. Bu onların düştüğü ve suçüstü oldukları bir felakettir. Bunun nedeni de insanları sıkıştıran çevredir. Kimi insan bundan yüzünü çevirirken kimi si de tuzağa düşer. Ne var ki selef, ilim için ellerindekinin en iyisini ve en üstününü sunuyorlardı. Akıl sahibi olan kimse ilim sahibi oluyordu. Bu nedenle akıl ve ilmi bir araya getirdiğin de; meyvesi ve kaynağı sürekli olan, coşkun, pak, güzel ve tatlı bir nehir misali oluyordu. Ancak ilimsiz ve ibadetsiz bir akılda hayır yoktur. Akılsız bir dindarlıkta da hayır yoktur. Çünkü bizler çok takva sahibi olup da şahitliklerinin kabul edilmediği bazı şeyhler görebiliyoruz.

İmam Malik (Allah ondan razı olsun) sened açısından hadislerini reddettiği bazı kimseler hakkında: "Onlarda zühd, keşf ve çokça takva vardi. Ancak onlarda akıl , ilim ve dikkat hakimiyeti yoktu. Bunlar gibilerle yağmur duası edilir, fakat onlardan hadis alınması doğru olmaz" 10 demiştir. Çünkü hadis dikkat ve özen ister. Dikkatli ve özenli olmayana bakılmaz. Bu bakış açısına göre Selef, sadece dindarlık ve aklı bir araya getirmiş olan kimseleri ilim talebeliğine sunuyordu. Bu bağlamda kardeşlerime bir hususta tavsiye vermek istiyorum: Bu tavsiyem, selef alimlerinin hayatlarını okumalarıdır. Çünkü bunlar onları koku, tat ve ilim bakımından selefe ulaştıracaktır. Nitekim bu zamanda içimizden her bir kimsenin kendisine göre en büyük kişi si hocasıdır. Hocalar da bu zamanda bildiğimiz kimseler den olduğuna göre örnek şahsiyetler zayıf kalmaktadır. Ancak selef alimlerine baktığımızda ve hayatlarını okuduğumuzda uyulacak örnek sağlam, zengin ve verimli olmaktadır.

Bu nedenle kardeşlerime, İmam, Muhaddis Şa'bi Amir b. Şerahil el-Hemdani el-Kufi'nin hayatını, iki kitaptan birinden veya birden fazla kitaptan okumalarını tavsiye ediyorum. Onun hayatını Zehebi'nin Tezkiratü'l Huffaz kitabından okuyabilirsiniz. Ancak Zehebi'nin Tarihu'l-İslam ve Ta bakatü'l-Meşahir ve'l-A'lam adlı ki tabından hayatını okursanız diğerinden daha geniş olacaktır. Nitekim Zehebi bu kitaplarda bu imamın hayatını bütünüyle tamamlamıştır. Zehebi'nin cümleleri, en seç kin kimselerin biyografilerini seçen cümlelerdir. Eğer g zel bir örnek isterseniz selef alimlerinin hayatlarını oku yun. Bu sebeple ben kardeşlerime Mu'cemü'l-Udeba kitabından Şa'bi ' ve İbn Cerir et-Taberi(r.a) gibilerinin hayatlarını okumalarını tavsiye ediyorum. Zira siz bunları okuduğunuz zaman Allah'ın Tİ-izniyle bunlardan fayda göreceğiniz hususunda şüphe yoktur. O halde selefin ha yatlarını okumak insanı hayır noktasında şarj eder. Çünkü kişi, uyulacak örneğe ve insanların hayatlarına yakın olmuş olur. Bu münasebetle kardeşlerimden İbn Cerir, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve onlar gibi başka alimlerin de biyografilerini okumalarını istiyorum. Çünkü bunlar okunduğu zaman onların hayatlarında insanın gidişatına dair büyük yardım vardır. Bu da bahsetmiş olduğum unsurlardan birsiydi.

DÖRDÜNCÜ SEBEP: Uyulacak örneğin Hz. Peygamber (s.a.v) ile sınırlı olması

Bir başka unsur da -ki biz buna dördüncü unsur diyebiliriz-şudur: Uyulacak örnek Hz. Peygamber : ile sınırlıydı. Onların Hz Peygamber'den (s.a.v) başka rehberleri yoktu. Bu zihni sakinleştirir. Gücü, ilmi, örnek almayı ve rehber edinmeyi de ziyadeleştirir. Ancak eğer insan bu devrede tuzak yemlerine ve sapkınlıklara kapılır ve dağılırsa o kimse istikrarlı olmaz. Ancak Selefin uyulacak örneği sadece Hz. Peygamber (s.a.v) ve Ashabı(r.a)ile sınırlıydı. Uyulacak örnekteki bu sınırlama ise onlar için iç huzurun olduğu noktaydı. İşte bundan dolayı Rasulullah'tan (s.a.v) yemesini, içmesini ve tüm davranışlarını öğreniyorlardı. Çünkü O (s.a.v) her işte uyulacak yegane örnekti. Böylelikle onlar dahi olma konumuna geldiler. Çünkü Rasulullah' ın (s.a.v) yaşantısını örnek alıyorlardı. Öte yandan eğer insan Hz. Peygamber' in yaşantısı üzerine olmayı ister ancak O' nun yaşantısının içerisinde olmadığı bir yolu izlerse, bu durum Zemahşeri'nin dediğine benzer: "Nice sözler vardır ki, sahibine "beni bırak" der. Nice elbiseler de vardır ki, kendisini giyene "beni çıkar" der." 12 O kimse Seleften olmak ister, ancak evi Se leften değildir. Öyleyse nasıl Seleften olsun? Salihleri se verim ama onlardan değilim, diyerek mi? İşte bunun bir yararı yoktur." Salihleri sevmek iyi bir şey, bu doğrudur. Ancak bu şekilde salih olamam. Çünkü takva içerden, kalpten ve muhitten gelir. Yüzeyde olan bir muhabbetin ise faydası yoktur. Onların arasında Hz. Peygamber' in (s.a.v) gidişatı -rehberliği, kuralları, emirleri ve nehiyleri bakımından-tam bir şekilde yaşamaktaydı. Onlar da bu yüzden O' nun gidişatına en iyi şekilde sahip çıkıyorlardı. Onların arasında bizim fıkıh kitap larında gördüğümüz tespit amaçlı taksimatlar yoktu. Bizde bazı hükümler mendup, sünnet, müstehap veya ragibe gibi isimler almıştır.

Bu ise onların lügatinde yoktu. Onlar için bir şey ya istenilirdi,ya da yasaklanırdı. İstenilen şey vacip de olsa gerekliydi. Mendup da olsa gerekliydi. Müstehab da olsa gerekliydi. Haram olabileceği korkusuyla mekruh olan şey terkedilirdi. Tenzihen mekruh olan bir şey de terk edilirdi. Demek oluyor ki, bir şey ya istenilendir ve yapılır, ya da yasaklanandır ve o da terk olunur. İşte onlardaki örnek alma ve uyma, bu temele dayanmaktaydı. Fakat dönüp de kendimize baktığımızda bu anlamda bir gerileme olduğunu görüyoruz. Çünkü bizde çok hastalık var. Bu hastalıklardan biri de pek çok durumda başımıza gelen şu durumdur: Bir insana herhangi bir me sele hakkında soru sorulduğu zaman cevap olarak "Bu sünnet" der. Bunu üzerine o kimseye "Öyleyse onun yapılması gerekir" denildiğinde "Ama sünnet" der. Bu kim se için "sünnet", terkedilmesine izin var, demekle eşit tir. Onun için "sünnet"in belirtilmek istenen anlamı , terk edilmesine ruhsat var demektir. Öyleyse neden bununla yükümlü olayım ki?Aslında doğru, yükümlülük bakımından değildir. Ancak şeriatten olduğu için "sünnet" işlemeye özen gösterilir.

Bu bizim küçükken zannettiğimiz gibi Hz. Peygamber' in (s.a.v) kendi teşriinden değildir. Biz küçük bir insana "sün nettir" deriz. Küçük bir çocuğa "namaz kıl" deriz. O da farzı kılar. Çünkü bu farzın Allahu Teala tarafından olduğunu anlar. Ancak ilk sünnet veya son sünnet Rasulullah (s.a.v) tarafından olduğu için ihmal edilebilir. İşte çocuk böyle anlar. Fakat ilk sünnet, son sünnet ve farzların tamamı Allahu Teala'nın katından olup yapılması emrolunmuştur. Nitekim Rasulullah (s.a.v) anne babasından veya kendi nefsinden bir şey üretmemiştir. O'nun konuşması ancak bildirilen bir vahiy iledir. Şu halde bizlerin arasında mey dana gelen bu davranış, ahlaki davranış biçimimizi geri !etmiştir. öte yandan Selef' in ise uyduğu ve örnek edindiği büyük rehber Rasulullah (s.a.v) idi.

Uyulacak örneğin nasıl sarsıldığını açıklayayım:

Bizim günümüzde gayri Müslimleri örnek alan ve onları göz kamaştırıcı güneş gibi gören insanlar ortaya çıktı. Onlar kafirleri, Hıristiyanları ve diğerlerini dünyaya doğmuş parlak bir güneş gibi görmektedirler. İslam'a ve Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetine uymayı ise üzüntü ve felaket olarak görüyorlar. Çünkü onların kalpleri gerçeği görmüyor. Bunlar bu asırda meydana geldi. Müslümanların çocuklarında ve soydaşlarımızın evlatlarında da ortaya çıkmaya başladı. Selefte ise bu yoktu. Çehreler, yürekler, akıllar ve tüm öğrencilerin zihinleri Rasulullah'ı (s.a.v) örnek almaya yönelmişti . Böylece çokça salih, dahi ve arif kimseler doğu yordu. Ancak. günümüzde, uyulacak örnek sarsılmış ve dağılmıştır. Böylece insanlar arasında örnek şu olmuştur: İnsanları n her biri uyulacak örneği anne babasından ve dininden miras olarak aldığı şekilde değil de kendi düşüncesine göre görüyor! İşte bundan dolayı gidişatlar gevşemiş ve zayıflamıştır. Selefe gelince, onlarda bu hastalıklar yoktu. Bu yüz den onların arasında uyulacak salih örnekler güçlendi. Onlar teşbih olarak da Sahabilere(r.a) benzetiliyorlardı .

Seleften bazı kimseler Kufe' de veya Basra' da doğrulandıkları zaman onlar hakkında: "Müslümanlar arasında, Hz. Peygamber'in (s.a.v) ashabı dışı nda o ki mseden daha iyisi yoktur" denilirdi . Peki, bu temize çıkarma nereden kaynaklanmaktadır? Bu tezkiye onların gidişatı ve içerisinde yaşadıkları ortam nedeniyle gelmiştir. Onların uyulacak örneği Hz. Peygamber (s.a.v) ile sınırlandırmaları da pek tabi bir durumdur. Çok üzücüdür ki; bu söz tüm İslam ülkeleri için geçerli olmayabilir. Çünkü mevcut koşullar bir ülke ile diğerinin arasında farklılık göstermektedir. Ancak bizim memleketimiz olan Suriye' de şöyleydi: Bundan yirmi veya otuz sene öncesinde insanlar evlerine veya toplu iş yerleri ne üzerinde "Muhammed (s.a.v)", "Ebu Bekir '(r.a)', "Ömer (r.a)", "Osman '(r.a)" ve ''Ali '(r.a)" yazan tablolar asıyorlar ve odayı bu tablolarla süslüyorlardı. Bu durum ne anlama geliyor? Bunun anlamı: Uyulacak örnek, rehber ve saygıyı hak eden onlardı. Onlar hakikate giden yoldu. Bu anlam artık kaybolmuş ve ortadan kalkmıştır. Yerine de kadınsı, hayasız resimler ve kafir isimler konulmuştur. Bu değişimin neresinde uyulacak örnek var? Kendilerini bu görünüşün veya bu realitenin kuşattığı insanlara dahilik nereden gelsin?! Ancak Selef'te bu kavram -yani Ebu Bekir, Ömer, Osman veya Ali !!-yakın dönemdekilerde olduğu gibi yazılı olarak değil, etki olarak bulunmaktaydı. Birçoğumuzun yabancılar, siyasi kişiler veya başkaları hakkın da bilgi sahibi olduğu gibi, onlar da Hz. Ömer'i anıyor ve tanıyorlardı. Onların arasında Hz. Ömer, gidişatlarına etki eden davranışlarıyla bilinmekteydi. (Ebu Bekir) es-Sıddik'ın kızı olan doğru sözlü Aişe '(r.a). "Meclislerinizi Ömer'i anarak süsleyin"13 demekteydi. İşte Selefe göre uyulacak örnek ve rehber böyleydi: Rasulullah (s.a.v). Sahabiler ve Tabiin. Bu kavram mevcut olduğu zaman kalp mutmain olur ve gidişatın selamete çıkması mümkündür. Ancak eğer insan uyulacak örnek noktasında dağınık olursa ve örneği olmazsa, bu şekil de bir sağa bir sola çarpıp tökezler. Bu kimsenin dehaya ulaşması ile kendi arasında uzun zamanlar ve aralıklar vardır. İşte Selef'te(r.a)( bu kavramın olmasını mümkün kılan temellerin çoğunluğu bunlardır. Bir başka unsura göz atacak olursak şunu söyleyebiliriz:

BEŞİNCİ SEBEP: Toplumun ahlaki bozukluklardan arınmış olması.

Toplumda ahlaki bozukluk olduğunda mutlaka etrafındakilere az veya çok onu bulaştırır. Bu kesindir. Kom şunun evinde yangın çıktığında mutlaka dumanı bile olsa sana ondan bir şeyler isabet edeceği kesindir. Yahut da duman kokusu veya duman isi mutlaka isabet edecektir. İslam toplumunda veya dünyevi toplumlarda "Ben kendi başıma yaşıyorum" diyen yoktur. Hayır ... Böyle birisi yoktur. Çünkü o kimse kabul etsin veya etmesin, insanlarla bağlantılıdır. -Bir hayırla veya bir şerle bile olsa-onlardan etkilenir. Senin salih bir komşun olduğunda seni düzeltir veya gidişatını güzelleştirir. Yahut da senin iyiliklerini artırır veya kötülüklerini azaltır. Ancak eğer kötü niyetli bir komşun varsa seni de bozar. Yahut da seni kötülük içinde bırakır veya hiç şüphesiz senin fesadını artırır. Bundan dolayı insan arkadaşıyla (yani) kendisini çeken ile birliktedir. Çünkü arkadaşı onu çeker. Eğer kişi kendisine bakmak isterse arkadaşlık ettiği kimseye baksın.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk ettiğine baksın."14 Eğer Salihlerden olup olmadığını bilmek istersen, kiminle arkadaşlık ettiğine bak. Eğer o kimse Salihlerden sayılıyorsa sen onun yakınında ol. Yok, eğer onlardan sayılmıyorsa, o zaman sen ondan uzakta dur. Selef zamanında toplum ahlaki bozukluktan arınmıştı. Bu, bir kimsenin onların arasında hiç hata olmadığını düşünmesi anlamında değildir. Hatalar oluyordu. Ancak ümmetin çoğunluğu ibadet, muvaffakiyet, iyiliği emretmek ve kötülüğü sakındırmak üzereydiler. Onların arasında kötülüğü korumak ve onu alenen yapmak yoktu. Kötülük bastırılmış ve korkaktı. Ancak eğer biz kötülüğün yüceltildiği, ahlaksızlığın korunduğu, rezaletlere destek çıkıldığı ve güzel ahlaka baskı uygulandığı bir toplumdaysak; doğruluk ve kurtuluş nasıl olsun?! Bu şaşılacak bir şeydir. Onların zamanında toplumun ahlakında mutlak büyüklükte bir temizlik vardı. Bu da onların şahsi olarak er demli olmalarını sağladı. Bunun sonucunda kişi, kendi sinden başkası ile uğraşmamaya başladı. Elbette, eğer insan kendisinden başkası ile meşgul ise doğru olamaz. "İnsan kendisinden başkasıyla nasıl meşgul olur" dediklerinde 'Aşa'nın bu konuda şöyle dediği gibi" diye cevap verdiler:

'Ansızın kapıldım ben ona, o da benden başka bir adama

Fakat bir başkası da kapıldı o adama"

Bu sözlerin açıklamaya ve örneklere ihtiyacı olup, bunda fayda vardır:

" Ansızın kapıldım ben ona" yani: Ben yürümekteydim. Kalbim o kadından hoşlandı ve onun ağına düş tüm. "O da benden başka bir adama" yani: O ise ben den başkasına tutkundu. "Fakat bir başkası da kapıldı o adama" yani: Karmakarışıklardı. Toplumdaki insanlar bu şekilde yaşamaktadırlar. O ona karışmış, bu da şuna karışmış. Bunun neresinde selamet vardır? Hiç kimse selameti aramıyor. Çünkü onlar arzularının dostu olmuşlar. Onlardan her bir kimseyi arzusu kötülüğe çeker. Ya kötülük onu bırakmaz, ya da o kötülüğü bırakmaz. Böyle bir zihnin dürüst olup gelişmesi mümkün değildir. Çünkü insan kendisinden başkasıyla meşgul olduğunda sağlam bir şekilde düşünemez ve idrak edemez. Bir Arap atasözünde -bunun hadis olduğu da rivayet edilmekle birlikte bazı Sünnet ve Garibu'l Hadis kitaplarında rivayet edilmiş olsa da bu hadis değildir-şöyle denilmiştir: "Abdesti sıkışık olanın (hagin), büyük abdestini tutanın (hagib) ve ayakkabısı dar olanın (hazig) görüşü yoktur." 15

Görüş kelimesi zaten bilinmekte olup, bir konu hakkında isabet ve sağduyu belirtmektir. "Abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü alınmaz" demek istenmiştir. Abdesti sıkışık olan demek: o kimsenin bevletmek istediği halde idrarını tutmasıdır. Bu kimsenin zihni meşgul olacağından görüşü alınmaz. Büyük abdestini tutan: Kendisinde başka bir durum olduğu için zihni meşgul olan kimsedir. Bu kişi için önemsiz bir durumdur. Eğer kalbin tamamı bir başkasıyla meşgul olursa durum nasıldır?! Düşünceyi alıp götüren bu iki basit durumda bile, kişide akıl olması mümkün değildir. Kalbi başkasıyla meşgul olanı gelin siz düşünün. O vakit ''Abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü yoktur" demişlerdir. Ayakkabısı dar olan: Dar bir ayakkabıya sahip olan kimsedir. Eğer kişinin ayakkabısı sıkıyorsa aynı şekilde onun da düşüncesi net olmaz. İnsan hissiyatlı bir varlıktır. Havadan çok çabuk etkilenir. Havaya ve insanların koymuş oldukları ölçülere göre kalp daha çok duyarlıdır. Çünkü kalp düşüncelerden etkilenir. Ancak bu kıstaslar düşüncelerden etkilenmez. Havadan, güneşten ve rüzgarlardan etkilenir. Bunun yanı sıra Allah' ın bizim için yaratmış olduğu kalp ve akıl, rahatça veya keyifsizce olsun fikirlerden etkilenir. Bu sebeple eğer durum böyleyse -yani abdesti sıkışık olanın, büyük abdestini tutanın ve ayakkabısı dar olanın görüşü yoksa-kendisinden başkasıyla meşgul olanın hali nasıldır? Başkasıyla uğraşarak güne başlayıp akşamlıyorsa bu kimseye nereden aydınlık gelsin? Ama Selefin toplumunda bunlar bulunmuyordu.

Onlar sadece Allah'ın, Rasulü'nün ve Sahabilerin (r.a) dedikleri ile meşguldüler. İşte bu anlayış durumları güzelleştirmektedir. Misal olarak eğer bir kalp örneğine bakacak olursak, bugün bizlerde hem dini hem de düz okullar vardır. Düz okullara baktığımızda binden, bazı ülkelerde ise milyonlardan oluştuğunu görmekteyiz. Bu milyonlar da nüfus yoğunluğuna göre sayılır. Selef zamanında ise bunların hepsi mescit yerine geçmekteydi. Sadece Allah'ın, Rasulü'nün ve Sahabilerin dediklerini işitiyor, görüyor ve yaşıyorlardı. Öyleyse bu büyük ve fazla sayıdan dahi kimselerin çıkması mümkün müdür, yoksa değil midir? Elbette çıkması mümkündür. Peki niçin? Çünkü onların çok olması bunu olabilir hale getirir. Bununla birlikte şayet engelleyicilerin kendilerini alıkoyduğu, çağın onlara haklarını vermediği, diplomalarda bulunan lise puan ortalamalarını da kısıtladığı ve düşük puan ortalamalarıyla onları bir köşeye oturttuğu, ilim talebesi olan yüz kişiyi örnek getirelim. Bunun üzerine bu kişiler, "Camiye mi yönelsek, yoksa İslami ilimleri öğrenmeye mi gitsek" derler.

Öyleyse tüm bu engellerle birlikte onların arasın dan dahi kimseler çıkmasının olanağı var mıdır? Elbet te bu olanaksızdır. İşte bu nedenle eğer bir kimseye iyilik, uyulacak örnek ve dürüstlük imkanı sağlanmışsa, bu kimse de bu şe ye kendini tamamen vererek yöneliyorsa, ondan olağan bir dehanın çıkması mümkündür. Ancak bundan sonrasında onun bu dehası yapmacık gibi olup, kendisine eş değerdeki kişilere göre bu deha olmayabilir. Çünkü o kimse kendi çevresine göre dahi sayılmaktadır. Ama Selefe göre bizim içimizde dahi kimse yoktur. Çünkü Selef başka bir şeydi. İbn-i Cerir'in (s.a.v)" bir günde kırk sayfa kitap yazdığını bir duysaydın. Kendisi seksen altı sene yaşamıştı. Akıl çağına ulaştığı günden, vefat ettiği güne kadar yazdığı ve telif ettiği sayfa sayısı hesap edildiğinde her güne on dört sayfa düşmekteydi. Tüm bunlar nereden gelmektedir? Yazım araçları yok. .. Yaşam (şartları) sert... Ulaşımlar zor ... Kağıt az ... Yazı yazan aletler yok ve daha birçok şey .. . Eğer bugün bir öğrenciye, "Şu beş yüz sayfalık kitabı oku" denilse "Bu acı veren bir azaptır. Çok zor ve güç bir iş. Kısaltsak olmaz mı" der. Hocaya kurnazlık yap maya çalışırlar ve vazife olanın da olmayanın da en azını alırlar. Bu ise Selef'te yoktu. Çünkü onlarda ilme karşı yoğun bir ilgi olup bulundukları atmosfer tertemizdi. Zihinler de Allah'ın, Rasulü'nün ve Sahabilerin ;w., dediklerinden başkasıyla alakadar değildi. Öyleyse, toplumun ahlaki bozulmalardan arınmış ol ması, onlara akıl temizliğini ve halis bir yönelmeyi temin etti. Bu bakış açısı gerçekleştirilmişti. Bu da hakkın da konuşmak istediğimiz şeyi onlara kolaylaştırmıştı.

ALTINCI SEBEP: Aralarında zühdün yaygınlaşmış olması

Onların arasında yaygınlaşmış olan bir başka şey de: Zühd idi. Peki zühd ne zaman (gerçekten) zühd olur?! Derler ki: Bir şey ancak bulunduğu vakit, insan on dan yüz çevirirse zühd olur. Ancak bulunmadığı halde insan ondan yüz çeviriyorsa buna zühd denmez. Size zühdün anlamını açıklayayım: Bir şeye ne zaman zühd denir? Eğer senin önünde para varsa ve sen ondan kaçındıysan ve yanında cazibeli bir kadın bulunuyorken ondan yüz çevirdiysen işte o zaman zahid olarak isimlendirilirsin. Ancak eğer sende para ve cazibeli şeyler yoksa ve sen bu cazibeli şeylerden yüz çeviriyor san bu yılanın zühdü gibidir. "Yılanın zühdü mü varmış" denildi. "Evet" dedi. Yılan içerisinde üzüm olan bir bağın yanından geçiyordu. Büyük bir üzüm salkımı olduğunu gördü ve keşfetti. Öyle ki üzümlerin çok sulu ve büyük oluşundan dal kırılacak gibiydi. Yılan bu salkıma ulaşacağı için adeta ağzının suyu akıyordu. Ne var ki dal yüksek ve uzundu. Belki ulaşabilirim diye ona doğru at lamaya başladı. Yorulup usanıncaya kadar bir atladı, iki atladı ve en sonunda yedinci kez atladı. Ama umut ettiği şeye ulaşamadı. Bunun üzerine de "Allah'ım benim için haramdan nasip yazma" dedi! Üzüm salkımına ulaşamadıktan sonra, ona ulaşmak harama dönüştü! Bu nedenle Selef'te mal varlığı bulunuyordu, fakat dünya onların ne ellerinde ne de kalplerindeydi. Seleften bazılarına, ilim öğrenmelerine katkı olması için hayır sahibi kimselerden para gelirdi. Peki, bu insan biz ilim talebelerinin yaptığından farklı olarak ne yapardı?

Açlığa maruz kalmış insanların yardımına koşmak ve artık kendi şahsına geçen bu paranın varlım zihninden boşaltmak için parayı da alarak hızlıca çıkardı. Çünkü cepte elli dinar olursa bunla ne yapacağız, bunu nasıl verimli hale getireceğiz, nasıl yetmiş, doksan, yüz olacak? Yüz olduğu zaman daha büyük sayılar var. Böylece kişi biriktirme hastalığı denilen illete yakalanır. Çünkü bazı in sanlar işin başında Allah'tan bin isterler. Kendisinde bin olduğu zaman da "Bin az" diyerek on binleri isterler. İşte durum böyledir.

Selef, kendilerine iyilik ve takva ehlinden bir mal ulaştığı zaman, kalbi meşgul etmemesi için onu ellerin den çıkarırlardı. Çünkü kalbin iki kişiyle meşgul olması mümkün değildir. Size alimlerden bir zatı anlatacağım. -Bu kişinin adı Ebu Bekir Muhammed b. el-Kasım el Enbari idi.-"Bahru'l-Hücce" diye isimlendirilirdi. Tam on üç sandık kitap ezberlemişti. Bu adamın ezber kabili yeti işte böyleydi. Onda ilginç bir ezber kabiliyeti vardı. Bu ise takva, muvaffakiyet ve kabiliyetten kaynaklanıyordu. Delikanlılığının en güzel dönemlerinde, gençlerin nefislerinin meyletmeyi seveceği şeylerden, kendisinde de olmasını içinden geçirdi. Bunun üzerine köle tacirlerinin çarşısına gitti. -Bu ise dördüncü veya beşinci asırdaydı.-Ardından satın almak üzere bir cariye beğendi. Sonra da geri döndü. Bundan dolayı kendisinin mai yetinde olduğu hükümdara geç kaldı. Hükümdar ona, "Seni geciktiren şey nedir" diye sorduğunda "Köle tacirlerinin pazarına gittim. Orada bir cariyeye rastladım ama onu satın almadım" dedi. Hükümdar onun cariyeyi arzu ettiğini anlayınca yanındakilerden birini cariyeyi satın alıp onun evine götürmesi için gönderdi. Ebu Bekir evine döndüğünde cariyenin eve getirilmiş olduğunu gördü. Ardından cariyenin onun için satın alındığı ve onun olduğu, kendisine bildirildi. Cariyeye, "Senin le ilgilenene dek odada otur" dedi. Sonra da takıldığı il mi bir meseleyi araştırmak için oturdu. Fakat kalbini kadın ve ilmi mesele arasında uğraşırken buldu. Bunun üzerine arkadaşlarından birine "Bu kadını al ve onu köle pazarına geri götür. Çünkü kalbimi meşgul etti" dedi. Adam onu çıkarırken cariye "Bırak beni de ona iki çift laf söyleyeyim" dedi. Ardından ona "Sen tanınmış, sözü dinlenen ve makam sahibi bir adamsın. Eğer ben sebebini bilmiyorken beni gönderirsen insanlar bende bir kusur olduğunu zannedecekler. Bu yüzden nedenini bilmek istiyorum" dedi. O da "Senin benim açımdan asla bir kusurun yoktur. Ancak benim kalbimi meşgul ettin. Ve sen kalbimi ilimden alıkoyacak bir konumda olamaz sın" dedi. Selefte bulunan bakış açısı işte buydu.

İbn-i Cerir et Taberi'nin bekar olarak yaşadığını bilmiş olsaydınız, iş te o zaman onların nasıl olduklarını anlardınız. O seksen altı sene iffet, temizlik, zühd, takva ve her konuda önderlikle beraber evlenmeden bekar yaşamıştı. Peki ne den? Evliliğe mekruh gözüyle baktığı için mi? Kitabına baktığınız zaman, evliliğin İslam'ın temellerinden olduğunu size söyleyecektir. Ancak o ilimle meşguldü, ilme tutkundu ve onun için yanıp tutuşuyordu. Bundan dolayı Selef'te (r.a) ilme karşı yanıp tutuşma vardı ve böyle ce dahi oldular. Ama eğer ilmi, az az çalışıp büyük bir şeye sahip olmak isteyen insanın yöntemine göre yapıyorsa işte bu gerçek değildir ve olması da mümkün olamaz.

"Ümmü Velid sordu bana bir deve hakkında"

"Yavaş yürüyen ve ilk önce varan"

Ben üzerinde bulunduğum bu hal üzerine ilim öğrenmek istiyorum dersen, bunlar şunlarla birlikte olamaz: Evlenmeye karşı isteğim büyük, aynı şekilde Tv, radyo ve dergileri de seviyorum. Yine ben çay içilen ortamları, sohbetleri, buluşmaları ve davetleri de seviyorum. Sonra da kitabı açıp iki satır okuyoruz ve hocadan da ders müfredatını kısaltmasını istiyoruz. Tüm bunlardan sonra, ilim talebesi olarak isimlendirilen bir insanın ortaya çıkması mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Eğer kendimize bakacak olursak zamanı dakikalarla ölçtüğümüzü görürüz. Kırk beş dakika ders saati içindir. Bunun beş dakikası zaten yoklama ve gelip gelmeyenlerin adının yazılmasıyla geçer. Geriye kalan kırk dakika da da soru cevap ve başka şeyler olur. Şayet bize günde dört ders verilecek olursa vallahi bu çok ağır olur. Ancak İmam Nevevi'ye (Allah ondan razı olsun) gelince, kendisi bir günde tam on iki derse katılmaktaydı. Bu dersler bizim derslerimiz gibi değildi. Bilakis toplumda ağır lığı ve itibarı olan ilim ehlinin dersleriydi. İşte o, on iki derste hazır bulunuyordu.

İbn-i Ceririn (r.a)sizlere önerdiğim biyografisinde geçtiğine göre-şöyle diyordu: "Biz Rey' de iken falancanın dersine giderdik. Sonrasında ise Ebu Humeyd er-Razi'nin dersine yetişebilmek için adeta deliler gibi koşarak dönerdik." İşte ilmin ve ilim talebelerinin durumu böyleydi. Gel gelelim ilim insanın kapısına; ayağının ucuna geldiği zaman bunun neticesinde kişi ilmi çok değersiz bir şey olarak görüyor. Ne var ki Selef(r.a) bunu gerçekleştirmişlerdi. Çünkü onlar ilmin değerini anlamışlardı. Bunun sonucunda da nefisleri paklanmış ve kısaca değinmek istediğim bu hu sus onlar adına gerçekleşmişti. Y ine şu hasletlerin tamamı onlardı bulunmaktaydı: Hırs, örnek almak ve bildiklerini uygulamak. Onlar öğrendikleri şeyi uygulamaktaydılar. Çünkü ilim, amel ile tatbik edilir, dolayısıyla da yaşantıyla harmanlanır. Sen yatma duasını öğrendiğinde şöyle dua edersin: "Rabbim! Senin isminle yatağıma yattım yine senin isminle yatağımdan kalkanın. Eğer uykuda canımı alacaksan bana merhamet edip beni bağışla! Şayet hayatta bırakacaksan iyi kullarını muhafaza ettiğin gibi beni de fenalıklardan koru!"16 Bu duayı öğrenip de okuduğun zaman onun endişesinden emin olur ve zihnini devamlı onunla yormamış olursun. Çünkü o ezberlenmiş olur. Ancak eğer onu ezberlememiş ve onunla amel etmemiş isen bu iş seni yorar. Onlarda bulunan ilim, amel ile hayata geçirilmekteydi.

İlmin yarısı veya çoğu amel idi. Dolayısıyla bu doğal bir tavır haline gelmiş, ilim kolaylaşmış ve çoğalmıştı. Ancak zihinlerde kendisine ağır gelen bir şey olacaktır. Bu bakış açısı onlar tarafından uygulanan ve var olan bir şeydi. Yine onlar refah, şımarıklık ve konfordan uzak bulunmaktaydılar. Bunun anlamı, onlar darlık ve basit bir hayat içinde yaşamaktaydılar. Örneğin İmam Ahmed'in çoğunlukla yiyeceği ekmekten ibaretti. Bir de bugün bir ilim talebesine tek başına ekmek sunulursa (ne olur bi düşünün bakalım)? Allahu ekber! Sanki en büyük günahlardan biri yapılmış! Bugün bize ekmek dışında bir şey verilmeyecek mi?! Bu gerçekten karşısında susulmayacak büyük bir günahtır! Her şeye susulur ancak buna, ekmeğe asla! Onlarda ise bulunduğu takdirde sade ce ekmek vardı.

İbrahim el-Harbi'yi -Allah ona rahmet etsin-Ahmed b. Selman en-Neccad ziyaret etti. Ahmet çok şiddetli bir darlık içerisindeydi. Bunun üzerine kendisine yardım etmesi için İbrahim el-Harbi'ye gitti. O da onu teselli etti, ona yardımda bulundu ve onu rahatlattı. Ardından ona şöyle dedi: "Ey Ahmed, benim yanımda dünden kalmış bir turp sapı var ve onunla da sabah kahvaltımı yaparım. Yani; turpun iki parçasından birini dün yemiş, kalanını da bugün yemektedir! İbrahim el-Harbi işte böyle bir kimseydi. Öleceği zaman kendisine fakirlik isabet ettiğinde kendisinin iki kızı bulunmaktaydı. Hanımı ona "Ey İbrahim! Ben ve sen açlığa sabrederiz. Ancak bu iki kızcağızla ne yaparız" dedi. O "Ne yapayım" dediğinde de "Kitaplarından birazını satıver" dedi. -Bilmeyen bir kadın için "kitapların dan birazını satıver" demek en kolay şey olabilir. Ancak bu bir alim için en zor şeydir. Çünkü filime göre kitaplar onun bedenindeki ana hücreler gibi olup ondan vazgeçmesi mümkün olamaz.-Bunun üzerine o "Bana akşam oluncaya dek müsaade et" dedi. Hanımı da bekledi. Akşam olunca birden kapı çaldı. Hanımı "Kim o?" dedi. (Kapıdaki kişi) "Kapıyı aç ve ışığı söndür" dedi. Kadın da kapıyı açtı ve ışığı söndürdü. Sırtında çuval -yani bohça-olan bir adam geldi ve "Bunları küçükleriniz için satın aldık" dedi. Ardından da "Kapıyı kapat" dedi. İbrahim hanımına "Işığı aç" dedi. O da ışığı açtı. İçerisinde çeşit çeşit yemekler, değerli bohçalar ve yanların da da elli dinar bulunan bir çuval gördü. Bunun üzerine "Allah'ım sana şükürler olsun -yani (kitapları satmaya) gerek kalmadı-" dedi. İşte İbrahim el-Harbi bu hal üzere yaşamakta ve her zaman zineti olmuş olan fakirlik üzerine hayatını sürdürmekteydi.

Bugün bizde olan bu rahatına bakma duru mu onlarda yoktu. Bundan dolayı da zihinleri her da im ilme sıkıca bağlıydı. Bir gece İbrahim el-Harbi evinin kapısının önünde oturmuş durmaktaydı. Ansızın yanın da bulunan iki deveyi yürüten ve insanlara İbrahim el Harbi' nin evini soran bir adam çıkageldi. İnsanlar da ona "İleride" diyorlardı. Ardından bir kimse ona "İşte bu İbrahim el-Harbi, evinin kapısında duruyor" dedi. Adam "Bu iki deve onundur" dedi. Adam böyle deyin ce İbrahim "Bu nereden böyle oluyormuş?" diye sordu. O da "Horasan' dan bir adam bunları sana gönderdi" dedi. "O kim" diye sorduğunda ise "Söylememem için bana yemin ettirdi" dedi. Bu iki devenin üzerinde yiyecek ve Horasan kağıdı bulunmaktaydı. Horasan kağıdı sağlam, pürüzsüz ve cilalı olur. Bir alime göre kağıt en önemli şeydir. -Eskiden de şimdiki zamanda da bu böyle olmuştur.-İşte insanlar böyle bir hayat sürmekteydiler. Çokça ekmekleri vardı. İnsanın hayatı böyle olduğunda iffetli, halinden razı ve iyiliği emredip kötülükten sakındırarak yaşamını sürer...

Abdulfettah Ebu Gudde - Büyük Alim Olmanın Yolu,syf:11-45

Dipnotlar:

2Buradaki metinde ..,; t_..C.,, diye geçiyordu. Ancak konferansın orijinal ses kaydında..,� diye geçtiği için böyle çevirdim. (Çev.)

3 Buharı, Şehadat 9, Fezailu'l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu's-Sahabe, 214; Tirmizi, Fiten 45, Şehadat 4; Ebu Davud, Sün net 10; Nesai, Eyman 29.

4.Buhari, "Fezfı'ilü ashabi'n-nebi", 6, "Enbiya"', 54; Müslim, "Fezfı'ilü's s ahabe", 23.

5Tirmizi, Zühd, 56; Ebu Davud, Edeb, 16.

6 Taberanl, e/-Mu'cemu'l-Evsat, 6106; İbn Adiyy, el-Kamil fi'd-Duafa', 3/110.

7Ebu Amr Amir b. Şerahil b. Abdillah el-Hemdani eş-Şa'bi, 19/640 yı lında Kufe'de dünyaya geldi. Tabiin alimlerinden olan bu zat, Abdullah b. Mesud'un 'l!T öğrencidi olmakla birlikte 500 kadar sahabeyi görüp tanımıştır. Devrinin önde gelen hadis filimi ve münekkitlerindendir. Kufe'de birçok sahabi henüz hayattayken Şa'bi'nin geniş bir ilim hal kasının olduğu belirtilmiştir. Sünnete göre yaşamaya gayret eden Şa 'bi müttaki bir filimdi. Neşeli ve nüktedan bir tabiata sahipti; fakat kendi sine fetva sorulduğunda hemen ciddileşir, doğru cevap verebilmenin sıkıntısını çekerdi. Şa'bi kıyafetinin düzgün olmasına dikkat eder, sakalını kınayla boyardı. Akrabalarıyla ilgilenir, onlardan borçlu ölenlerin borcunu öderdi. Geniş hadis ve fıkıh bilgisi yanında megmi, şiir, tarih ve eyyamü'l-Arap'ta da önde gelen ravilerden biriydi. Onun megazi ri vayetini dinleyen Abdullah b. Ömer, "Bu zat anlattığı gazvelerde bizim le beraber bulunmuş gibi konuşuyor ve bu gazveleri benden daha iyi biliyor" demişti. 104/722 yılında Kufe'de vefat etmiştir. Bkz. M. Yaşar Kandemir, "Şa'bl", TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2010, c. 38, s. 217-218. (Çev.) 6 Zehebi, Tezkiratü'l-Huffaz, c. 1, s. 65, Darü'l-Kütübi'l-İİmiyye Baskısı.

9 38/Sad, 76.

10. Kadı lyaz, Tertfbü'l-Meddrik ve Takrfbü'l-Mesd/ik, c. 1, s. 31.

 

11 Büyük tefsir alimi bu Ca'fer Muhammed b. Cerir et-Taberi, 224 yılı so nunda veya 225 yılı başında (839) Taberistan'da doğmuştur. İlk öğreni mini memleketinde aldıktan sonra on iki yaşındayken Rey' e ilim tahsili için gitmiş, ardından da diğer İslam beldelerini dolaşmış ve pek çok alimden ders almıştır. En sonunda da Bağdat'a yerleşmiş ve ömrünün sonuna kadar telif ve tasnifle meşgul olarak talebe yetiştirmiştir. Taberi çok güzel konuşan, iffetli, giyimi temiz ve davranışları çok zarif, samimi, talebelerine ve diğer insanlara karşı bir dost ve baba gibi davranan, zühd ve takva sahibi, her işini ciddiyetle ele alan, düzenli bir hayatı olan ve zamanını çok iyi değerlendiren bir şahsiyetti. Yazmış olduğu tefsiri dolayısıyla "İmamü'l-Müfessirin" diye anılan Taberi, 310/923 yılında ve fat etmiştir. Bkz. Mustafa Fayda, "TABERİ, Muhammed b. Cerir", TDV İs/dm Ansiklopedisi, İstanbul 2010, c. 39, s. 319-320. İmam Taberi ilmi evliliğe tercih eden bekar filimlerdendi. Merhum Abdulfettah Ebu Gud de hoca bekar alimleri konu edindiği e/-U/emdu'/-Uzzdb adlı çalışmasın da onun biyografisine yer vermiştir. Bkz. s. 56-74. (Çev.)

12 İkinci cümleyi kaynaklarda bulamadım. İlk cümle için ise bkz. Zemahşeri, Rebfu'/-Ebrôr ve Nususu'l-Ahyôr, c. 2, s. 122. Yine o şöyle demiştir: "Nice silahlar vardır ki, kendisini taşıyan kimseye "beni bırak" der. Nice sözler vardır ki, sahibine "beni bırak" der." Zemahşeri, Etvaku'z-Zeheb f i'l-Mevaizi ve'I-Hutab, s. 30.

13 Hz. Aişe '!!J& şöyle demiştir: "Meclislerinizi Rasulullah'a �salat ederek ve Ömer b. Hattab'ı anarak süsleyin." Zehebi, Mfzônü'/-İ'tidôl fi Nakdi'r Ricôl, c. 1, s. 540, Darü'l-Ma'rife, Beyrut.

14 Ebu Davud, Edeb, 16, Tirmizi, Zühd, 45 .

15 Muhammed b. Ebi Bekr er-Razi, Muhtarü's-Sıhah, s. 72.

16 Buhari, Deavat, 13.

 

Devamını Oku »

7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları

7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları




…. ‘''Şam muhaddislerinden İsmail b. Ayyaş el Hımsi 106 sene­sinde dünyaya gelmiş ve 182 senesinde vefat etmiştir. Eski âlim­lerden Ameş ve birçok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur.

Halife el Mansur’un huzuruna çıkmış ve Mansur onu elbise dolaplarıyla sorumlu memur yapmıştır. Kendisi asil, cömert ve mütevazı bir insan ve ilmiyle âmil bir âlimdi.

Ebul Yeman onun hakkında şöyle der:

“İsmail komşumdu. Geceleri ibadetle ihya ederdi. Namaza durup bir müddet okuduktan sonra namazdan çıktığını, bir şey­lerle meşgul olup tekrar namaza döndüğünü fark ettim. Bunun sebebini kendisine sordum. Bana dedi ki:

«-Bir konudaki hadis aklıma geliyor. Namazı kesiyorum. O hadisi uygun olan baba koyuyorum sonra tekrar namaza devam ediyorum.»

Yahya b. Salih, İsmail bana şöyle demişti der:

“Babamdan bana dört bin dinar miras kaldı. Bunların hep­sini de ilim tahsili için harcadım.”  (78)

….

Ziyad b. Abdullah b. Et Tufeyl el Bekkai el Kufi hakkında, Şöyle denilmiştir:

"îbn-i İshakın “Meğazi" adlı eserini ondan daha iyi bilen yoktur. Çünkü iki kere dikte etmiştir."

Yine şöyle denilir:

"Hiç kimsenin yanındaki “el Meğazi" Ziyad’ın yanındaki ka­dar sahih değildir. Çünkü Ziyad İbn-i İshak’la dolaşıp bu kitabı dinleyebilmek için evini satmıştır.” (79)

*********

Ebû Hanife’nin öğrencilerinden fakih, müçtehit Muhammet b. Hasen el Şeybani el Kufi’nin hal tercümesinde, kendi dilinden şöyle anlatılmıştır:

"Babam bana otuz bin dirhem bıraktı. Onbeş bin dirhemi­ni nahiv ve şiire, on beş bin dirhemini de hadis ve fikıh ilmine harcadım." (80)

***********

Ebû Abdullah Abdurrahman b. Kasım hakkında ibnü Vaddah şöyle der:

“İbn-i Kasım yolculuklan için Malik’e bin miskal vermiştir.”

Kendisi de şöyle der:

“On iki sefer Hicaz’a yolculuk yaptım. Her defasında bin dinar harcadım"(81)

************

" Ali b. Asım el Vasıti’nin hayatı şöyle anlatılmaktadır-.

Irak’ın ravilerinden, hafiz imamlardandır. Künyesi Ebül Hasen’dir. (d. 105-v. 201) Mütedeyyin, dürüst ve hayırsever bir insan­dı. Çok takva sahibi bir insandı. Ahmet b. Hanbel, Muhammet b. Yahya ez Zühli ve Abd b. Humeyd gibi tanınmış âlimler ken­disinden rivayet etmişlerdir.

Kendisinden şöyle nakledilmiştir:

“Babam bana yüz bin dirhem verdi ve bana dedi ki:

«-Git. Yüz bin hadis ezberlemeden de yüzünü görmeyeyim.» Yahya b. Cafer şöyle der:

“Ali b. Asım’ın çevresinde otuz bini aşkın insan toplanırdı.(82)

**************

Hanefi fakihlerinden Hişam b. Ubeydullah er Razi (v. 221)nin tercüme-i hali kaynaklarda (83) şöyle geçmektedir:

İmam ebû Yusuf ve İmam Muhammet’ten fıkıh öğrendi. Ebû Hatim er Razi, Haşan b. Arefe ve bu tabakadan olan diğer âlimler ondan ilim öğrendiler. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:

“Bin iki yüz üstatla karşılaştım. İlim yolunda yedi yüz bin I dirhem para harcadım."

***************

Buharalı şeyh, İmam Muhammet b. Selam el Bikendi (d. 161- v. 225)’nin hal tercümesi de şöyledir.(84)

Cerh ve tadil ilmini bilen hafız imamlardandır. Buhara  muhaddisi ve çok yolculuk yapmış bir âlimdir. Buhâri, Darimi, Ubeydullah b. Vasıl ve Maveraü’n Nehir halkının birçoğu kendisinden rivayette bulunmuşlardır. O bilgi ve eser küpü birisiydi.

Şöyle anlatılır:

“Bir şeyhin meclisinde Muhammet b. Selam’ın kalemi kırıldı. Bir kaleme bir dinar veririm diye seslenince kendisine etrafından kalem yağdı."

“İlim tahsili için kırk bin dirhem ve kitap yazmak için de kırk-bin dirhem harcadım." demiştir.



Halef b. Hişam el Esedi el Bezzar el Bağdadi'nin hayat hikâyeyesi de kısaca şöyledir:

150 senesinde doğmuş ve 229 senesinde vefat etmiştir. Kı­raat âlimi, muhaddis, fazıl ve abid bir âlimdi. İmam Müslim, Ebû Davut, İbrahim el Harbi ve bu tabakadakilerin hocasıdır. Ken­disi şöyle der:

“Nahivden bir meselede zorlandım. İyice öğreninceye ka­dar seksen bin dirhem harcadım.” (85)

**

Hâfiz imamlardan Haşim b. Ammar es Sülemi ed Dımeşkı’nin tercüme-i hali şöyle anlatılır: (86)

Künyesi ebul Velid’dir. Şam’ın kıraat imamı, hatibi ve mu­haddis âlimidir. Buhâri, Nesai, Ebû Davut ve akranlarının üstadıdır. 153’te doğmuş ve 245’te vefat etmiştir. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:

“Babam evini yirmi dinara sattı ve benim hac yolculuğu için ihtiyaçlarımı karşıladı. Medine’ye vardığımda Malik b. Enes’in  meclisine vardım. Ona bir konu hakkında soru sormak istiyordum. Evine vardım. Kendisi padişahlar gibi vakurdu. Hizmetçileri ayakta bekliyor ve çevresindekiler ona soruyor o da bunları cevaplıyordu. Topluluk dağılınca bana:

-Soracağın şeyi sor.» dediler. Ben de:

«-Ey Eba Abdillah, şu şu konularda ne dersin?» dedim. Beni kastederek:

«-Çocuk edindik. Hizmetçi, kaldır şunu!» dedi. Hizmetçi beni çocuk kaldırır gibi kaldırdı. O sıralarda yeni yeni bıyıkları terleyen bir gençtim. Bana hoca sopasıyla on yedi değnek vur­du. Ben de ağlamaya başladım. Malik:

Ne ağlıyorsun acıttı mı?» diye sordu. Ben de;

-Babam evini satıp beni şeref kazanayım,senden ilim öğreneyim diye gönderdi.Senin şu yaptığına bak,sen beni dövüyorsun.-dedim.O da şöyle dedi:

-Hadi bakalım benden on yedi hadis yaz.-Sonra sorularımı sordum o da cevap verdi.’’

Yine bu olayı kendisi şöyle anlatır;

‘Malik b. Enes in yanına vardım ve:

«-Bana hadis rivayet et.» dedim. O:

«-Sen bildiklerini oku bakalım» dedi. Ben.

«-Yok yok, sen bana hadis rivayet et» dedim. O tekrar:

«-Oku!» deyince okumamakta ısrar ettim. Bunun üzerine:

«-Hizmetçi! Götür buna on beş sopa vur » diye seslendi. Hizmetçi beni götürüp on beş sopa vurdu. Sonra gelip:

«-Sopayı vurdum » diye haber verdi. Ben de:

«-Bana zulmettin. Suçsuz yere on beş değnek vurdun. Sana hakkımı helal etmiyorum» dedim. Malik:

«-Peki bunun kefareti nedir?» diye sordu. Dedim ki:

«-Bunun kefareti on beş hadis rivayet etmendir.» Bunun üzerine on beş hadis rivayet etti. Ardından:

«-Hadi git işine» dedi.

buyurmuştur.



***********



Şeyhul İslam,imam,Nişabur’un hafızı olan Zühli’nin tercüme-i hali kaynaklarda (87) şöyle geçmektedir;

Kendisi, Zühl oğullarının azatlı kölesiydi.Horasan’da şeyhlik,sikalık, din savunuculuğu ve sünnete bağlılık kendisiyle son bulmuştur.

Muhammet b. Sehl el Asker şöyle der:

“Biz Ahmet b. Hanbel ‘in yanındaydık. Bu sırada ez Zühli geldi» Ahmet b. Hanbel hürmeten ayağa kalktı. Biz de bu duru­ma şaşırdık. Bunun üzerine:

«-Gidin ve Zühli'den hadis yazın.» dedi.

Ebû Bekir b. Ebû Dâvud da:

“O, hadiste mü’minlerin emiri idi” demiştir.(88)

Zühli’nin şöyle dediği rivayet edilir:

"Üç yolculuk yaptım. Bu yolculuklarda yüz elli bin dirhem harcadım. Buraya vardığımda Basra girişinde Yahya el Kattan’ın cenazesi ile karşılaştım. (Bu olay, 198 senesinde olmuştur.)

************

Muhammet b. Sencer’in (v. 258) tercüme-i hali de şöyledir:

Hafizların büyüklerindendir. Kendisi aslen Cürcan’lıdır. Müsned adlı bir kitabı vardır. İbn-i Ebi Hatem kendisi için sika (güvenilir) demiştir. İbn-i Sencer hayatını anlatırken şöyle di­yor:

“Ishak el Kevsec (İmam Ahmed'in arkadaşlarından v. 251) İle yolculuk yaptım. Yanımda dokuz bin dinar vardı. İshak, benim için hadis yazıyor ve her gittiği memlekette evleniyordu. Ben de onun mehrini ödüyordum. Sonra ibn-i Sencer, Mısır’ın Kataye köyüne yerleşti ve orada vefat etti.” (89)

**************



Ebul Vefa b. Akil el Hanbelî el Bağdadi’nin tercüme-i hali kaynaklarda şöyle geçmektedir: (90)

İslam ulemasının önde gelen fıkıh, usul, kıraat ve kelam âlimidir. Dünyanın en faziletlileri ve beni âdemin en zekilerin­dendir. 431 de doğdu ve 513 senesinde vefat etti. Kendisi şöyle Her:

“Dilimin, ilim müzakeresinden, gözümün, kitap mütalaasın­dan bir saat bile uzak kalması ömrümün zayi olması demektir K bana bu helal değildir. Şöyle dinlenmek için uzandığımda aklıma yazdığım şeyler gelir ve hemen doğrulurum. Seksen yaşındaki ilim hırsımı, yirmi yaşımdakinden daha fazla buluyo­rum. Kitap okumaya ve yazı yazmaya daha çok vakit kalsın diye yemek yemeye oldukça az vakit ayırırım. Hatta kek yemeyi veya ekmekle su yudumlamayı tercih ederim. Bütün âlimler, vaktin en değerli nimet olduğunda birleşmişlerdir. Zaman, firsatların yakalandığı bir hazinedir. Yapılacak şeyler çok, zaman ise çok kısıtlıdır."

İbnül Cevzi’nin bir öğrencisi şöyle der:

“İmam ibn-i Akil, devamlı ilimle meşgul olurdu. Onun çok kuvvetli bir hafızası, çok ince ve derin araştırmaları vardır. El Fünun diye ismlendirdiği kitabını, hatıraları ve başına gelen olayları malzeme edinerek meydana getirmiştir.”

Hâfiz ibn-i Recep onun hakkında şöyle der:

“İbn-i Akil’in değişik ilim dallarında, yaklaşık yirmi tasnifi vardır. Bu tasniflerin en büyüğü el Funun’dur. Gerçekten büyük bir kitaptır. Bu kitapta nasihat, tefsir, fıkıh, fıkıh usulü, nahiv, lü­gat, şiir, tarih ve hikâyeler gibi çok faydalı bilgiler vardır. Ayrıca bu kitabında meclislerinden, gözlemlerinden, hatıralarından ve düşüncelerinden kaydettiği örnekler vardır.”

Zehebi şöyle der:

“Dünyada, bu kitaptan daha büyüğü tasnif edilmemiştir. Bu kitabı gören birisi dört yüz ciltten daha fazla olduğunu söyledi.”

Hâfiz ibn-i Recep:

“Bazıları bu kitabın sekiz yüz cilt olduğunu söylediler."de­miştir.

Ayrıca Hâfiz ibn-i Recep, Abdullah b. Mübarek el Ukberi den bahsederken(91), onun, birçok malını sattığım ve bunuş parasıyla ibn-i Akil’in el Funun ve el Fusul adlı eserlerini satın alıp Müslümanların hizmetine vakfettiğini anlatır.

Bu fakihin başarısı Allah’tandır. Dünyalık fikhı anladığı ahiret fikhını da ne kadar güzel kavramış. Fani olanı satıp baki olanı almış. Allah kendisinden razı olsun.



**************

……..

Geçmişteki bütün konulara örneklik teşkil eden bu iki hayat hikâyesini anlattıktan sonra şimdi/ilim yolunda çokça yolculuk yapmaya, birçok kaynak eser te’lif etmeye ve maddi zorluklara katlanmaya örnek olacak üç büyük âlimin hayat hikâyelerine geçiyoruz.

Bu âlimler, uçak, tren ve otobüs gibi araçların olmadığı de­virlerde, ilim tahsili için adım adım dünyayı gezmişlerdir. Bunu da sırf ulema ile yüz yüze görüşüp onlardan aracısız olarak ilim öğrenebilmek için yapmışlardır.

Bu ilim anlayışında, çok büyük faydalar vardır. Üstadın çok­luğu, istifadenin de artmasına ve daha değişik şeyler öğrenmeye vesile olur. İstidat ve kabiliyetin artmasını sağlar. Bütün bunlar kitabın başındaki altıncı haberde de anlattığımız gibi ancak ilim yolculuklarıyla kazanılır.

Bu üç âlimden birisi doğulu bir muhaddis, diğeri batılı bir kıraat âlimi diğeri ise Şam’lı bir tarihçidir. Bu üç hayat hikâye­sinde, kitapta adı geçen diğer âlimlerin hayatlarını kapsaman örnekler göreceksiniz. Bu hikâyeleri okuyun ve onların içinde bulundukları durumla sizin içinde bulunduğunuz duruma kıyas edin ve bundan sonra ne diyecekseniz deyin, Usul ve turu ara­sında ne kadar fark bulunduğuna karar verin.



ÜÇÜNCÜ HİKÂYE

DOĞULU MUHADDİS EBU HATİM B. HIBBAN

Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban et Temimi el Büsti’nin birçok tasnifi vardır. 280 senesinde dünyaya geldi. 354 sene­sinde vefat etti. Nesai, Haşan b. Süfyan, Ebû Ya’la el Mevsıli, Ebû Bekir Huzeyme’den ve Mısır’dan Horasan’a kadar sayıya gelmeyecek âlimden hadis dinledi.

Semerkant’ın kadılığını yaptı. Kendisi fikıh âlimi, hadis hafizı, astronomi ve tıp bilgini idi. İnsanların en akıllılarından idi. Ahlak, lügat, hadis ve fikıh ilimlerinde bir hazine idi. Uzun bir müddet yolculuk yaptıktan sonra 340 senesinde memleke­ti Büst’e geldi ve oraya yerleşti. Bu gezilerinde dinledikleriyle, yaklaşık altmış adet musannef eser yazmıştır. El Enva ve’t Tekasim adlı eserinde (yani sahihinde):

“Belki iki bini aşkın şeyhten ilim yazdım.” Demiştir.

Zehebi, bunun üzerine:

“Gayret işte böyle olur. Fıkıh, Arapça ve derin ahlak bilgisi... Bu kadar çok tasnif... "demiştir.

Allame Yakut el Hamevi, Büst hakkında şöyle der: (94)

“Büst, Sidstan, Gazne ve Herat arasında kalmış bir şehirdir, (bu gün Afganistan’a bağlıdır) Kabil’in bir nahiyesi olduğunu zannediyorum. İklimi sıcak bir memlekettir. Büyktür. Nehir ve bahçeleri boldur. Fakat biraz harabedir.

Buradan birçok faziletli âlim yetişmiştir. Bunlardan birisi de Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban’dır. Fazilet sahibi bir imam ve allamedir. Hadis bilgisi çok geniştir. Bunun için çok geziler yapmış ve şeyhlerle görüşmüştür. Metin ve senet konusunda da otoriteydi. Diğerlerinin yapmaya güç yetiremeyeceği kadar çok hadis tahriç etti. İnsaflı bir şekilde musanneflerini inceleyen, onun, ilimde ne kadar tebahhur ettiğini, derinleştiğini fark edecektir. El Müsnedü's Sahih ale’t Tekasim-i vel Enva adlı kitabında şöyle der:

“İskenderiye ve Şaş arasında belki iki bin şeyhten ilim al­dık.”

Şaş ve İskenderiye arasında yolculuk yaptı. İmam ve ulema ile görüşüp âli isnatlı hadisler aldı. İmam ebû Bekir b. Hu- zeyme’ye talebe oldu. Ondan fikhul hadis ve hadislerin derin manalarını öğrendi. Kendisi izzet sahibi bir âlim olmakla birlikte, tasnifleri, hadis camiası tarafından saygın bir yer kazandı.

Büst’te Ebû Ahmet İshak b. İbrahim’den ve Ebul Haşan Muhammet b. Abdullah b. Cüneyt el Büsti’den, Herat’ta Ebû Bekir Muhammet Osman b. Sa’d ed Darimi’den, Merv’de Ebû Abdullah, Ebû Abdurrahman, Abdullah b. Mahmut b. Süley­man es Sudani’den ve Ebû Yezit Muhammet b. Yahya b. Halit el Medini’den, Sine köyünde Ebû Ali Hüseyin b. Muhammet b. Mus’ab es Sinci’den ve Ebû Abdullah Muhammet b. Nasr b. Terkul Hevrekan’dan hadis dinlemiştir.

Maveraü’n Nehrin şehirlerinde, Cürcan’da, Askeri Mükram’da, Basra’da, Bağdat’ta, Semerra’da, Nusaybin’de, Antakya­’da, Şam’da, Kudüs’te, Mısır’da ve daha birçok yerde, birçok âlimden hadisler dinlemiştir.

İşte eskiden ilim tahsili böyleydi. Memleketler dolaştır, be­denler harap olur ve zamanlar harcanırdı. İstirahat ve tatil yok­tu. Zorluklar, asla âlimlerle görüşmeye engel değildi. İlim yolunda karşılaştıkları engeller onları, ilimde daha da ziyadeleşmeye teşvik etmişti. Elde ettikleri ilim, onlara, bütün yorgunluklarını ve sıkıntılarını unutturmuştur.



DÖRDÜNCÜ HİKÂYE MAĞRİPLİ KIRAAT ÂLİMİ EBUL KASIM EL HÜZELİ

395 de Mağripte doğmuştur. 465 senesinde uzak doğuda, Nişabur’da vefat etmiştir.

Zehebi şöyle der:

“Ebul Kasım el Hüzeli, çok yolculuk yapmış büyük bir üstat­tır. Kıraat ilminde bir otoritedir. Kıraat ilmi için dünyayı dolaş­mış ulemadan birisidir. İsmi, Yusuf b. Ali b. El Cübera el Mağribi el Biskeri (Bisker, Mağrip’te küçük bir beldedir.) dir.

Uzak batıdan, uzak doğudaki Türk memleketlerine gitmiş­tir. Bu yolculuklarını 425 ve daha sonraki senelerde yapmıştır. Harran’da, en Nakkaş’ın arkadaşlarından, Ali Ebul Kasım ez Zeydi’den kıraat okumuştur. O, en büyük hocasıdır. Yine bura- a Ali el Ehvazi’den ders almıştır. Şam’da, Ali İsmail b. Raşit el Haddad’dan, Mısır’da bir grup âlimden, Ali b. Mehdi et Tarara'dan, er Ravza adlı kitabın yazarı Haşan b. Muhammet b. İbrahim el Maliki’den, imamların tacı Ahmet b. Ali el Mısri’den, Ebul Ala Muhammet b. Ali el vasıti’den ve Muhammet b. Haşan el Karzeni’den kıraat ilmi öğrenmiştir. (95)

İbnü’l Cezeri şöyle der: (96)

“Kıraat ilmi öğrenmek için birçok memleket gezdi. Bu ilim için onun kadar gezen, onun kadar ulema ile görüşen birisini bilmiyorum.”

El Kamil isimli kıraat kitabında şöyle der:

“Bu ilim uğruna, 365 şeyhle görüştüm. Uzak batıdan Fergana’ya kadar, Kuzeye ve güneye, dağ, deniz demeden yolcu­luk yaptım. Şayet İslam memleketlerinin birinde, kıraat ilminde benden daha bilgili birinin olduğu söylenseydi hemen oraya giderdim.”



İşte ibret alınacak bir gayret. Hocalarından Emir b. Makula, onun hakkında şöyle der:

“Nahiv dersi görür, fıkıh ve kelamı bilirdi. Vezir Nizamûl Mülk, onu Nişabur’daki medresesinde hoca olarak tutmuş ve çok faydalı olmuştur. Nahiv, sarf ve kıraat bozuklukları hak­kında da ileri derecede bilgi sahibiydi. Ebul Kasım Kuşeyri'nin meclisine gelir ve ondan usul dersleri alırdı. Kuşeyri de ondan nahiv ve kıraat meselelerini danışır ve istifade ederdi. Nişabur’a 458 senesinde geldi. Vefatına kadar orada kaldı.

El Kamil adlı eserinde, kendilerinden kıraat okuduğu 122 âlimin isimlerini tek tek vermiştir.

Zehebi, Ebû’l Kasım el Hüzeli’nin bu 122 hocasını zikrettik­ten sonra şöyle der:

“Ben burada bilinen, meşhur hocalarını kaydettim. Bilinme­yen bundan daha fazla hocası vardır.” İlim ehlinin, bu uğurda ne kadar gayret etmiş olduğunu bu örnekten de anlayabiliyoruz.



BEŞİNCİ HİKÂYE

HAFIZ EBUL KASIM B. ASAKİR ED-DIMEŞKİ

Asıl adı Ali b. El Haşan b. Asakir’dir. 499 senesinde Şam’da doğdu. 571 senesinde vefat etti. Hadis ilmi öğrenebilmek için çok yolculuk yapan muhaddis imamlardandır. Şam’ın tarihini anlatan, seksen ciltlik bir eseri vardır. Bunun yanında daha bir­çok eseri vardır. Vaktin değerini çok iyi bilir ve hiçbir anını zayi etmemek için uğraşırdı. O kadar velut, o kadar çok eser vermiş­tir ki bu gün onları neşretmekten aciz kalıyoruz.

Bütün bu kitaplan kendi eliyle yazdı ve telif etti. Bunların düzenlenmesini, muhakkikliğini ve tertibini de kendisi yapmıştır.

Vakti değerlendirmesiyle,  değerli eserler vermesiyle, gayretiyle, bilgisinin ve ezberinin çokluğuma, kendisinden sonraki          insanlara şaşırtıcı bir ibret olsun diye bunlan bizim hizmetimize sundu.

Şimdi, üç rical kitabından, özet olarak alınmış, hal tercümesine geçiyoruz.

Tarihçi, Kadı İbn-i Hallikan, onun hal tercümesinde şöyle der.(97)

Devrinin Şam muhaddisi ve Şafii fakihlerinin önde gelenlerindendir. Hadis, onun hayatında öncelikli sırayı aldığı için muhaddislik yönüyle meşhur olmuştur. Başkasının muvaffak olamayacağı kadar hadis ezberledi. Hadis öğrenebilmek için dil memleket memleket dolaştı ve hadis üstatlarıyla görüştü. Yolcu­luklarında Ebû Sa’d Abdülkerim b. Sem’ani ile arkadaşlık eder­lerdi. (Sem’ani’nin görüşmüş olduğu üstatların sayısı, yedi bine  ulaşmıştı.)

Mütedeyyin bir hafiz idi.Senet ve metin bilgisi çok iyi idi.

Bağdat’ta hadis dinledikten sonra Şam’a döndü. Oradan Horasan’a, oradan da Nişabur, Herat ve Cibal’e gitti. Hadisler alıp faydalı tasnifler yazdı. Hadis ilmine dair güzel sözleri vardır.

Birçok eser vermiştir. Bunlardan birisi de Et Tarihu li Dımeşk isimli seksen ciltlik eseridir. Bu eseri yazarken, Hatip el Bağdadi- ’nin Tarih-i Bağdat adlı eserinde takip ettiği metodu kullanmış­tır. Ne var ki onun bu kitabı, hacim, içerik ve ifade zenginliği bakımından Tarih-i Bağdat’tan daha geniştir.

Mısır’ın önde gelen allamesi, üstadım Zeküyyiddin Ebû Muhammed Abdülazim el Münziri, bana şöyle demişti:

“Zannediyorum ki bu adam, aklı ermeye başladığından iti­baren bu tarih kitabını yazmaya gayret gösterdi ve o vakitten itibaren bu kitap için bilgi toplamaya başladı. Yoksa bin insanın ömrü bile, ne kadar çalışsa ve uyanık kalsa, böyle bir kitabı yaz­mak için kısa gelir. Çünkü ilmin de getirdiği bir meşguliyet var­dır. İnsan ilimle şöhret bulunca kendisinden soru sorup istifade etmeye gelenler de insanı meşgul eder. Bu işten alıkoyar.”

Bu kitabın üzerinde durup inceleyenler, bu sözün hakikati­ni göreceklerdir. Bu eseri tam manasıyla ortaya koymadan önce de bunun karalamalarını düzene sokma işiyle uğraşmıştır. Yaz­dığı kitaplar sadece bununla da sınırlı değildir. Telif ettiği başka eserler ve faydalı cüzleri vardır. Bir insanın ömrü bu kadar eseri ortaya koymaya nasıl yeter?” (îbn-i Hallikan’ın sözü burada bi­tiyor.)

Ebû'l Kasım İbn-i Asakir’in telif ettiği kitap sayısı elliyi aşkın­dır.



Hâfiz Zehebi onun hayatını anlatırken şöyle der: (98)

“Büyük hadis hafızlarından ve üstatlarından biridir. Şam muhaddislerindendir. Hadis otoritelerinin övünç kaynağıdır. Bü­yük bir tarih kitabı vardır. 499 senesinde doğmuştur. Babası ve kardeşi İmam Ziyaüddin Hibetullah’ın teşvikiyle, 505 senesinde, Şam’da hadis öğrenmeye başlamıştır. Yirmi yaşından itibaren hadis öğrenmek için, Bağdat’a, Mekke’ye, Kufe’ye, Nişabur’a, İsfahan’a Merv’e yolculuk yapmıştır. Böylece kırk şehre gitmiş, her kırk şehirdeki kırkar üstattan, kırkar hadis ezberlemiştir. Bu şekilde bin üç yüz erkek, seksenin üzerinde de hanım âlimle gö­rüşmüştür. 533 senesinde tekrar Şam’a gitmiştir.

Birçok kimse ondan hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi de yol arkadaşı Ebû Sa’d es Sem’ani’dir. Sonra Zehebi, diğer elli eserini sayar. İlim kapısında dört yüz sekiz mecliste hadis dikte etti. Her bir mecliste yazdıkları bir kitaba bedeldir.”

Muhaddis olan oğlu Bahaeddin el Kasım, şöyle der:

Rahmetli babam, cemaate devam ve Kur’an okuma hususunda çok gayretliydi. Her Cuma ve her Ramazan ayında hatimederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi. ederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi.

Nefisini her an muhasebe altında tutardı. Kırk senedir boş birşeyle uğraştığını görmedim. Meşguliyeti, yolculuklarında hadis dinlemek ve bunları toplamaktı."

Ebû’l Ala el Hemedani şöyle der:

“Bağdat’ta, zekâsından ve çabuk kavrayışından dolayı, bir ilim ziyası olarak isimlendirilir."

Ebul Mevahib b. Sarsara der ki:

Ona birgün:

“-Üstadım, kendin gibi birisini daha tanıyor musun?” diye sordum. O da:

“-Böyle deme. Allah Teala: «Nefsinizi tezkiye etmeyin»(Necm,32) diye buyurur” dedi.

Ben de dedim ki:

“-Ama Rabbimiz: «Rabbinin nimetlerini de an»(Duha,11) diyor.” Dedi ki:

“-Ancak «gözlerim bir benzerimi daha görmedi» dersek yalan söylemiş olmayız.”

Ebû’l Mevahib devamla şöyle diyor:

“Ben yine de onun gibisini görmedim diyorum. Onun gibi hadis bilgisi olan, kırk senedir kendisini bu yola hasretmiş, bir  özür hali hariç, her zaman ilk safta namaz kılmış, Ramazan’da ve Zil Hicce’den on gün itikâfa devam etmiş, mal ve mülk edinme yoluna hiç tevessül etmemiş, imamlık ve hatiplik gibi makam ve mevkilerden her zaman geri durmuş, iyiliği emir, kötülükten sa­kındırmak için çabalamış ve bu yolda, kınayanların kınamasına hiçbir zaman aldırmamış başka bir kimseyi daha görmedim.”



3-İmam Taceddin es Subki de onun hakkında şöyle der; (99)

Kıymetli bir imam ve ümmetin hafizlarındandır. Ondan başka dedelerinden dolayı, Asakir diye isimlendirilen birini daha bilmiyoruz. Bu isimle şöhret bulmuştur. O, hadis ilmine, Taptığı hizmetlerle katkıda bulunmuştur. Zamanının hadis oto­ritesidir. Cihabize ve hadis hafızlarının sonuncusudur. Hadis talebelerinin uğrak yeridir.

Birçok ilmi bünyesinde toplamıştır. İlim ve amelden gayri bir arkadaşı olmamıştır. Ezberlediği bir şeyi, bir daha asla unut­mazdı ve hafızası daha önce görülmemiş bir seviyede idi. Titiz­likte onu geçmek bir tarafa, onun seviyesine ulaşan bile yoktu. İlimdeki geniş bilgisi, onu yüceltmiş ve diğer âlimlerin üzerine çıkartmıştı.

Hadis dinlediği üstatlarının sayısı, bin üç yüze ulaşmıştır. Seksen küsur da hanım âlimden ilim öğrenmiştir. Uzak yakın demeden birçok bölgedeki, birçok memleket ve şehirdeki âlim­den ilim öğrenmiştir. İdrak edilmesi çok zor bir gayrete sahipti. Yolculuklarında, tek dostu takvası idi.”

Üstadı, Hatip Ebul Fazl et Tusi, şöyle der:

“Hâfiz ünvanını alacak, ondan başka birisini tanımıyo­ruz.”

İbnü’n Neccar:

“O, vaktinin en büyük hadis âlimi idi. Onunla birlikte, hadis­te hafızlık, titizlik, hadise tam vukufiyet, güvenilirlik, şeref, güzel tasnif etme ve ciddiyet özellikleri son bulmuştur” der.

Yine İbnü’n Neccar, hocası Abdülvehhab b. Emin’den şöyle duyduğunu söyler:

“Bir gün, Ebû Kasım b. Asakir ve Ebû Sa’d b. Es Sema’ni ile üstatları dinlemek için yolculuk yapıyorduk. Bir hoca ile karşılaştık. Sem’ani, hadis dinlemek için onu durdurdu. Fakat hoca hadis okuyacağı cüzleri bulamadığından dolayı sıkıntıya düştü. İbn-i Asakir:

“-Hangi cüzlermiş onlar?" Diye sordu. Hoca:

“-Ebû Davut'tun, ölümden sonra dirilmeyle ilgili, Ebû Nasr ez Zeynebi’den dinlediği cüz." Deyince, İbn-i Asakir:

"-Üzülme" dedi ve bu cüzün hepsini veya bir kısmını ezbe­rinden okudu. (Hepsi mi yoksa bir kısmı mı olduğu konusunda şüphe vardır.)

Muhyiddin en Nevevi şöyle der:

“O, Şam’ın, bilakis dünyanın hafızıdır. Güvenilirlikte zirve ve mutlak otoritedir."

Oğlu, Ebû Muhammet el Kasım şöyle anlatır:

“Babam, birçok kitap dinlemiş fakat arkadaşı Ebû Ali b. Vezir’in bunları yazacağını düşünerek kendisi yazmamış. İbnü’l Muzir’in yazdıklarını babam, babamın yazdıklarını da ibnü’l Vezir  yazmazmış.

Bir gece, bir arkadaşı ile ay ışığında sohbet ederlerken şunları dinledim:

-O kadar yolculuk yaptım ama yolculuk yapmış gibi değilim.O kadar ilim tahsil ettim ama hiçbir şey bilmiyor gibiyim. Sahih-Buhâri ve Müslim, Beyhaki’nin kitapları ve bazı cüzleri gibi benim dinlediğim kitapları, arkadaşım İbnü’l Vezir in yazdı­ğını düşünüyordum. Merv halkı, onu çok sevdiklerinden, onu Merv’de kalmaya ikna ettiler. Ben de Yusuf b. Farul Ceyyani ve Ebû’l Haşan el Muradi adında iki arkadaşla buluşmayı ümit ediyordum. El Muradi, bana:

«-Şam'da buluşur oradan da memleketim olan Endülüs’e giderim-demişti. Ama onlardan hiçbirinin de Şam’a geldiklerini görmedim.>>

Çok geçmedi arkadaşlarından birisi gelip kapıyı çaldı. Arkadaşı Ebul Haşan el Muradi gelmişti. Babam, onu, evinde misafir etti. Bize, içi kitap dolu dört sepet getirmişti. Bunların içinde, âlimlerden dinledikleri hadisler vardı. Babam, buna o kadar se­vindi ki tahmin edemezsiniz. Yorulmadan, bu dinlediği hadisle­re kavuştuğu için Allah’a şükürler etti. Hemen onların kopyasını çıkartmaya koyuldu. Her cüzünü yazdıkça sanki dünyalar onun olmuş gibi seviniyordu. Allah rahmet eylesin."

*******

İşte bu sayfalar ve alıntılar, gördüğümüz gibi ilim öğrenme yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyan âlimlerin hayat hi­kâyeleridir. Onlar, kendilerinden sonrakilerin hidayet rehberi­dir. Allah’ın rahmeti ve rızası onların üzerine olsun.



……

Allah rahmet etsin, İbni Kayyım şöyle der: (100)

İlim zenginliği, mal zenginliğinden daha üstündür. Çünkü insanlar, delillere ve hüccetlere tabi olurlar. Kalpler, ilim zen­ginliğine tabi olur. Fakat mal zenginliği, ancak bedenleri hük­mü altına alabilir. İlim zengini olan kişi en kibirli, en inatçı ve en muhalif olan kişiyi bile etkisi altına alır ve kalbini feth eder. Bütün bu kibirliler ilim sultanlığı karşısında zelil ve boynu bükük kalırlar.

İlimsiz sultanlık aslan, kaplan vs. gibi yırtıcıların sultanlığına benzer. İlimsiz ve merhametsiz güç, parçalayıcıdır. Fakat ilim ile sultanlık merhamettir ve hikmettir. Hikmet, her zaman yol göstericidir ve batılın hakkından gelir.

********

Görünen o ki bizim içinde bulunduğumuz durumla eski­den ilim öğrenen talebeler arasında büyük bir fark var. Onlar, bîr âlimle görüşmek veya bir hadis alabilmek için deve sırtında veya yürüyerek gece gündüz, sıcak soğuk demeden çölleri aşı­yorlardı.

Bu yaptıklarından da herhangi bir övgü beklemiyorlardı. Sadece mütevazı bir şekilde susuyorlardı. Bugün, bazılarının yaptığı gibi isimlerinin önüne bir unvan eklemek vs. gibi kap­risleri yoktu. Kendilerine, göz kamaştırıcı bir İlmî dikkat ve hassasiyet verilmiştir. Azimlerinden, metanetlerinden ve çalış­kanlıklarından dolayı, her insaf ve akıl sahibi olan kişi onların önünde saygıyla eğilir. Gerçek âlimler, bütün bunları bir ibadet sessizliği içinde mütevazı bir şekilde, ince zekâlarını en iyi şekil­de kullanarak ve hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan yaparlar.

Elhamdülillah bugün ilim öğrenmek kolaylaştı. Vasıtalar ço­ğaldı. Uzak yakın bir oldu. Zaman da, mekân da adeta dürüldü. Fakat bunca kolaylığa rağmen gayret ve azim kalmadı. İlim is­teği, aşkı, şevki eskisi gibi değil. Şu an ki İslam âleminin, içinde bulunduğu durumu hepimiz açık ve seçik bir biçimde müşahe­de ediyoruz. Bununla birlikte âlimlik iddiasında bulunan, âlimlik taslayan ve geçmişlerimizi cehaletle itham eden bir grup insan türedi. Boş boğazlıkla, sapıklıkla ve haddi aşarak müctehitlik id­diasında bulunuyorlar. Boş boğazlığı ve kara çalmayı, geçmiş âlimlerimize karşı bir üstünlük zannediyorlar.

Hâliz İbni Recep El Hanbeli, Fadlü İlmil Selef Ala İlmil Ha­lef adlı kitabında şöyle diyor:

Teni yetme âlimler çok konuşmakla hataya düşüyorlar. Din konularında çok konuşmayı, tartışmayı, husumeti bir üstünlük olarak görüyorlar. Bu hâlbuki sırf cehaletten kaynaklanıyor. Sahâbenin büyüklerine Hz. Ebubekir, Ömer,Osman, Ali, İbni Mesut, Zeyd b.Sabit (r.a.) gibilerine bir bakıver.Onların konuşmaları, daha alim olmalarına rağmen Ibni Abbas’ın konuşmalarından daha azdır. Tebeu’t Tabiinin konuşması Tabiinin konuşmalarından daha fazla. Halbuki tabiun daha alimdir İlim çok rivayet etmek veya çok konuşmak değildir. İlim kalpteki bir nurdur ki kul onunla hakkı görür. Doğruyu eğriden ayırır. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) cevamiu’l kelim idi. Az konuşur, çok şey ifade ederdi. Bu yüzden çok kıylü-kal men edilmiştir.

İbni Mesut şöyle der:

“Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki ulemanız çok fakat hatibiniz az. Öyle bir zaman gelecek ki ulema az fakat ortalık hatip kaynayacak. Çok ilim az kelam övülmüştür. Fakat az ilim çok kelam yerilmiştir. Peygamber Efendimiz de Yemen’lilerin imanına ve fakihliğine dikkat çekiyor. Yemenlilerin farik vasfi da az konuşmalarıdır.

İlim ehli kendilerini hor görürken kendilerinden önceki seleflerini de yüceltmişlerdir. Onların ulaşmış olduğu mertebe karşındaki acziyetlerini söylemekten asla çekinmemiş selefin fazileti gönüllerinde yer etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’a Alkame ve Esved hakkında bir karşılaştırma yapması istenince verdiği ce vap ne kadar güzeldir:

“Biz onları dilimize alabilecek seviyede değiliz ki onlar hak-kında bir değerlendirme yapalım.”

İbnü'l Mübarek selefin ahlakı hakkında konuşurken şu şiiri inşad eder:

‘Sakın bizim hatıralarımızla onların hatıralarını karşılaştırmayın

Zira yürüyenle oturanı karşılaştırmak doğru değildir.’

Kendisini seleften daha üstün ve faziletli gören kişinin ilmi­nin faydası yoktur. Miskin nerden bilsin ki selef Allah korkusu ile az kelam etmiştir. Onlar elbette ki isteselerdi sözü uzatabi­lirlerdi. Bundan aciz değillerdi. Nitekim İbn-i Abbas (r.a.), dini konularda tartışan kişilere şöyle seslenir:

‘’Hastalık ve dilsizlik hali hariç,Allah korkusunun bir kulu konuşamaz durumda bıraktığını görürsen bil ki onlar gerçek alimdir.’’

******

Söz buraya gelmişken, kıvrak zekâsıyla meşhur, tabiinin büyûklerinden Ebû Amr 'Bırv Ala'dan (d. 7o-v. 154) bahsetmek istiyiyorum.Kendisi,yedi kıraat imamından birisidir.Devrinin Kur’an ilimlerinde,kıraatte,Arapça’da,Edebiyat ve şiirde ve nahivde en ileri gelen alimiydi.Karşılaştığı ve görüştüğü Arapların fasihlerinden yazdığı kitapla,evini doldurmuş hatta tavana ulaşmıştı.Hasan-ı Basri’nin zamanında da ulemanın reisi ve öncüsü konumundaydı.

Bu saygıdeğer imam,kendi haliyle,kendisinden önceki alimleri arasında kıyas yaparken şöyle diyor;

‘’Geçmiş alimlere nispetle biz,uzun hurma ağaçlarının gövdesi üzerindeki fiizler gibiyiz.’’

Ebu Amr Bin Ala’nın,yaklaşık bin iki yüz sene önce söylediği sözü duyduktan sonra onun hocası olan,tabiinin büyüklerinden,devrinin tefsirde ve kıraate en büyük alimi olan Mücahit B.Cebr-El Mekki’ye kulak verelim.Hz.Ömer’in hilafeti esnasında dünyaya gelmiştir:Kendisi şöyle der:

“-Âlimler gitti, sadece alimlik taslayanlar kaldı..Bugünün müçtehit geçinenleri, geçmişin başıboşlarına denk.’’(Ebu Heyseme,Tarih-i Kebir)

Bu konuda son sözü tabiin büyüklerinden Ubeyd B.Umeyr el Mekki’ye bırakıyoruz.

Öğrencilerinden Hammad B.Zeyd,kendisine:

‘’-Geçmişe nazaran bugün ilmi daha mı çok daha mı az ?’’diye sorar.O da cevaben:

-Bugün söz çok. Bundan önce ilim çoktu" demiştir.(101)

Ne kadar ince bir teşhis, ne kadar veciz bir tabir, ne kadar doğru bir cevap! Bu cevap, ihlâs sahiplerinin kalbinden fışkıran bir hikmet pınarıdır.

Tabiinin büyüklerinden, Bilal Bin Sad El Eşari, (v. 120) kendi asrındakilerle geçmiştekiler arasında şöyle bir kıyas yapıyor:

“Zahitleriniz dünyalık ister. Müçtehitleriniz ihmalkâr ve gev­şek. Âlimleriniz cahil. Cahilleriniz ise kibirli." (102)

*****

Şimdi, yaklaşık bin üç yüz sene önce bu sözleri söyleyen, ilimde otorite sahibi büyük âlimlerin kendileri hakkındaki sözle­rine bakalım. Ve de acaba kendimiz hakkında biz ne söylemeli­yiz diye bir düşünelim. Allah, ayıplarımızı, kusurlarımızı örtsün, affina mahzar etsin. Bazılarının tutulduğu gibi âlimlik iddiasında bulunma hastalığına duçar etmesin. Âmin.

Allah rahmet eylesin, İmam Celalettin Ed Devani Eş Şirazi şöyle demiştir:

“Şayet selef uleması, kendilerinden sonrakilerin kaba bir şekilde görüşlerine muhalefet edeceklerini bilselerdi, kitaplarının, kendileriyle birlikte, kabirlerine defnedilmesini isterler ve sadır­larındaki ilmi satırlara geçirmezlerdi."(103)

*********

Bu örneklerde gördük ki dârül İslam, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine dârül ilim haline gelmiştir. Tabi ki bu, ilim uğruna durup dinlenmek bilmeden yolculuk yapan ilim taliplileri sayesinde olmuştur. Nasıl bugünkü talebeler okulda, sınıflar koşuşturuyorsa, onlar da memleketler arasında koşuşturuyordu. Bu yolda engel, mani ve sınır tanımıyorlardı. Irk sadece islamdı. Vatan doğduğun yer değil, her yerdi.



En zor şartlar altında, yürüyerek yaptıkları bu yolculuklar ilim tahsilinde kemale ulaşma isteğinin bir göstergesiydi. Hatta:

“Kim yolculuk yapmazsa, ilimde güvenilirliği yoktur” deni­lirdi. Medreseler, camiler, hanlar ve vakıflar bu ilim yolcularına kucak açmış ve İslam beldeleri bu erlerin önünde saygıyla eğil­miştir. Böylece yüzlerce hatta binlerce âlimle görüşüp bilgilerini ve eserlerini artırmaları mümkün olmuştur.

İslam beldelerinin hepsinde bunlar olmaktayken batı ka­ranlık içerisindeydi. Bu bilgilerden ve kaynaklardan mahrum idi. Ancak bugün durum terane döndü.



Dipnotlar;

(1)-el-Kıfâye Fi’l-ilmi’r-Rivâye, s, 403.

(2)-el-Bidâye e'n-Nihâye, 9:100.

(3)-el-Muhaddisü ’l-Fâsılü Beyne’I-Ravi ve’l Vâ’î, s.224.

(4)-1:81,84.

(5)-. Hatîb el-Bağdadî ,el-Câmi’ Li Ahlâkı’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmi” de (2:

183) Hammâd er-Râviye’den şöyle rivâyet etmektedir: “Araplar şöyle diyordu: Dört şey bizim ilgimizi çekmiştir; Karga, domuz, köpek ve kedi. Karga erkenden çabucak davranması ve gece olmadan da sü­ratle geri dönmesiyle...”

(6)- Sünen, 1: 136; Rihle Fı Talebi 'l-Hadis, s. 144.

(7)-Tarihü'l-tslam, 5:4; Tezkitarü’l-Huffâz, 1:108.

(8)- Tertîbü’î-Medârik, 3.110; Meâlimü’l-îmân; Tekmile, 1:241.

(9)-Menâkıbü'l-İmam Ahmed, s.25,26.

(10)- Sıfatu’î-Fetvâ e'l-Müfti ve'I-Müsteftî, s.78.

(11)-el-Bidâye ve’n-Nihâye, 10:336.

(12)-Saydu’l-Hâtır, s. 246, 175. Fasıl.

(13)- 1:114.

(14)- 2: 524.

(15)- 1: 123.

(16)-Hâfız es-Sem'ânî, et-Ensâb, 1:169; Hâfiz ez-Zehebi, a.g.e, 2:789.

(17)-(Ebû’l-Hasen Hayseme b. Süleyman b. Haydara el-Kurşi el-Trablusi) Hâfiz ez-Zehebî, a.g.e, 3/858.

(18)- Yâkut el-Hamavî, Mu’cemü’l Udeba ,12,219-320; Zehebî, el-iber, 2: 268, Tezkiratû 'l-Huffâz, 3:856.

(19)- el-İrşâd Fi Tabakâti'l-Bilâd.

(20)- (İmam, seyyah, hafiz, sığa, Muhammed b, İbrahim el-Isbahânî), Zehebî, a.g.e, 3:973;

(21)-(Hafız,seyyah,Ebu Abdullah b.Mende),age,3:1032

(22)- (Hâfiz, imam, Zâhid, Şeyhülislâm, Ebû Müslim Abdurrahmân b. el- Bağdâdî), Zehebî, a.g.e, 3:979.

(23)- (Hâfiz, İmam, Sünnetin önderi, Ubeydullah b. Hatem Ebû Nasr es- Siczi) a.g.e, 3:1119.

(24)- Hâfiz el-Kureşî, el-cevahirü’l-Mudiyye Fî Tabakâli-l Hanefiyye, 1:157.

(25)- (Ebû’l-Vakt Abdu’l-evvel b. eş-Şeyh el-muhaddis el-Mu'ammar Ebû Abdullah îsâ b. Şu’ayb b. İbrâhîm es-Siczî) Zehebi, Siyerü Âlâmı‘n- Nübelâ, 20:303-309.

(26)-Yedi yaşındaki bir çocuğun hadis öğrenme sevgisi, isteği ve arzusuyla yanıp tutuşması nedir böyle!? Takip ettikleri ne ilginç ve şaşırtıcı birr yol! Yaşıtları oyun, eğlence şeker ve tatlı yemekle meşgulken babanın, yürüyerek katedeceği mesafelerin meşakkatini azaltmak, azmini güçlendirmek, kuvvet ve sebatını artırmak için taşları ona taşıtması ve sonra da teker teker onları elinden atması...

İşte bu ateşli iştiyâklarla sünnet, dili Arapça olmayan bu beldelerde ki acem müslümanların sadrında yaşadı. Dilleri Arapça değildi belki ama bu insanların kalplerinde ve evladlarının akıllarında Arapça ve sünnet sevgisi vardı. Allah üstâdımız muhaddis, fakîh, şeyh Muhammed Bedr Alem el-Mirtehî el-Hindî'ye rahmet etsin, kendisi derdi: “Arapçayla konuşmak ibâdettir. Bundan dolayıdır ki,onlar kabiliyetlilerini, dâhiliklerini, mahâretlerini ve medeniyet birikimlerini Arapça’yı muhafazada ve sünnete hizmette kullandılar. Bu bu şekilde muhaddislerin, büyük muhaddislerin yöneldiği, titiz ve araştırıcı şeyhlerin bir araya geldiği mekânlar ve büyük lügat imamlarının çıktığı, edip ve belâğatçıların yetiştiği yerler haline geldi.İşte bu Allah'ın fazlıdır.

(27)- el-Muhaddisü l-Fâsilu Beyne’r-Râuî ue’l-Vâvî, 220, 221 149.

(28)-Hâfiz b. Salâh eseri "Ma‘rifetü envâ’ı ilmi'l-hadis", s.210 (Ma’rifetü âdâbu tâlibi’l-hadis)

(29)-Dârimî, Sünen 1: 121. (Müzâkeratü l-ilm)

(30)-(Ebû Hişâm Mugıyre b. Mıksem ed-Dabî, el-Kûfî) Zehebî, Târihü'I- İslâm, 5: 302; Tezkiratü l-Huffâz, 1: 143.

(31)- Ebû Hayseme en-Nesâî, Kıtâbu l-İlm, s. 135; Dârimî, Sünen, I: 120 (Müzâkeratü ’l-ilm); Hâfiz b. Hacer, Tehzîbut-Tehzîb, 5: 205-8: 297-)

(32)- Zehebî, Tezkiratü-l-Huffâz, 1: 253; Mîzânü'l-İ'tidâl, 1: 240.

(33)-Zehebî, Tezkiratü 1-Huffâz, 1: 277.

(34)-Kadı Iyâz, Tertîbül-Medârik, 3: 250.

(35)-İ. Cevzı, Menakıbü’l-İmâm Ahmed, s.61; Zehebî, Târîhul-İslâm, Hoca­mız Ahmet Şâkir’in -rahimehullah- tahkikiyle, s.63; et-Tâcu s-Sübkî, Tabakâtü’Ş'Şâfi‘îyyeti’l-Kübrâ, 2: 28.

(36)- Kadı Iyâz, Tertibü'l-Medârik, 3; 114,

(37)- Hatip Bağdâdi, Târihi Bağdât, 3:419,

(38)-Kadı Îyâz, Tertibül Medârik, 3/122; İlma\ s.235.

(39)- (Hafız el-Humeydi) Zehebî, Tezkiratü l-Huffaz, 4:1219 200.

(40)-(Ahmed b. Ali),Tâcüdcfîn es-Sübkî, Tabakâtû ’ş-Şâfi 'ryyeti’l-Kübrâ, 6:30

(41)-Hatib el-Bağdâdî, Târih, 14: 244; Muvaffak el-Harzemı, Menâkibu EhbuHarâfe, 1:469.

(42)-Salahuddîn Safedî, el-Vâfi bi'l-Vefeyât, 1: 106-108.

(43)-Sübki,age,4:61-65

(44)-Yakut el Hamevi,Mücemül Udeba,17/227)

(45)-(Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Bekrî) İ. Hallikân, Vefeyâtü- ’l-Âyân, 3:93

(46)- Kıfti,İnbahür Rüvat,3:174;İbn Hallikan,Vefeyat,1;522

(47)-Siyeru Alamin Nübela,21:113;Sübki,Tabakat,7.155

(48)-Tabakatul Hanabile İbn Ebi Yala,1;97

(49)-Tezkiratü’l Huffaz / Siyer-i A’lami’n Nübela | "

(50)-Zeyl-ü Tabakati’l Hanabile 1: 298

(51)- Tezkiratû'l Huffaz 1:195 Hâfiz Zehebi

(52)-El İlel fi Marifeti’r Rical 1: 365

(53)-Tekaddümetû’l Cerh-i Ve’t -Ta’Iil shf 363

(54)- Siyer-u A’lami’n-Nübela 9: 393

(55)- Tabakatü’ş Şafii el Kübra 2: 227 Tac es Sübki / Fethu'l Bari 2: 195 Hacer el Askalani

(56)-Tarih-i Bağdat 5: 51 / El Ensab 1:108 Es Sem'ani

(57)- Tabakat 7:211 Tac Es Sübki / Tarih-i Bağdat’a Zeyl 3:49 îbnü’n Neccar

«(58)-Tabakat 3: 90 Tac Es Sübki

(59)-El Menhecü'l Ahmet 1:8

(60)-Fethu’I Mugis bi Şerh-i elfiyeti’l Hadis/Hafız Sehavi

(61)-Tezkiratu-l Huffaz,4/1173

(62)-Siyer-u A’lami’n Nübela,20/306

(63)-El Mükafee shf 119

(64)-Înbahu'r Ruvat ala İnbatü’n Nûhat

(65)-Mu’cemül Buldan 1:355/Tezkiratü'l Huffaz 3:1157

(66)-3: 103 Tabakatû'ş Şafiiyyetil Kûbra

(67)-El İ’tibar shf 34. Emir Üsame b. Müngız bu kitabın içerisinde kısa hayat hikâyesini anlatmış ve haçlılarla yaptığı savaştan bahsetmiştir. Bu gerçekten faydalı bir kitaptır. Başını okumaya başlayan biri sonunu getirmeden bu kitabı elinden bırakamaz. Bu sebeple bu kitabı yayınla­dım. Mütalaa etmeniz faydanıza olacaktır.

(68)- Dav’ül Lami 6:105

(69) İlamü'n Nübela 7:311-315

(70)-İbn-i Kayyım el Cevzi, el Menarul Münif inde bekarlığı metheden bü­tün hadisler uydurmadır demiştir. Shf 127

(71)-Vefayatül A’yan 1:34 _ 385.

(72)-Tertibü Sikatil idi takiyyüddin es Sübki

(73)-Vefayatül Ayan 2:416

(74)-Tarih-i Bağdat 2:162

(75)-Mucemul udeba 18:40-96 "

(76)- Künüzüf Ecdat s: 123

(77)-Tarih i Bağdat 3: 181- 186

(78)- Bu bilgilerin kaynağı olan İbn-i Hallikan’ın “ Vefayatü'l Ayan" kita­bı (c.I, s. 131) ve Zerkeli'ye ait olan “el Alam" adlı kıtalardır, (c.2, S.193)

Bu değerli alimlerin eserlerindeki bir hata konusunda dikkatlerinizi çekmenin doğru olacağı görüşündeyim. Bu kitaplarda Şeyh İmam Ebû’I Yümn el Kindi’nin (Zeyd b. el Haşan) künyesinde hata yapılmış­tır. Birkaç yerde bu alimin künyesi Ebû’l Yemin olarak tesbit edilmiş­tir. Fakat bu açık bir hatadır. Künyesi Ebul Yümn’dür.

(79)-Tezki ratül Huffaz 1:53 / Mizanül İtidal 1:240- 244

(80)-Tehzibüt Tehzib 3: 375-376

(81)-Tarih-i Bağdat 2: 173/ Zeyiü Cevahiril Mudıyye 2: 529 –

(82)-Tedribül Medarik 3: 248/ Alamün Nübela9: 121

(83)-Tezkiratül Huffaz 1:317

(84)-Tezkiratül Huffaz 1:387

(85)-Siyeru Alamin Nübela 10:628-630

(86)-Marifetül Kariil Kibar Ala’t Tabaka t i vel Asar 1: 209

(87)-Tehzibül Kemal,3 :1144

(88)-Tezkiratül Huffaz 2:531

(89)-Siyeru Alamin Nubela 12:281

(90)- Tezkiratül Huffaz 2:579

(91)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:142-165

(92)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:185

(93)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1; 319

(94)-Mu’cemül Buldan 1:415

(95)-Marifetül Kurrail Kibar ala’t Tabakati vel Asar 1:429-433

(96)-Gayetü’n Nihaye fi Tabakati’I Kura2:397- 401

(97)-Vefayatül Ayan 1:335

(98)-Tezkiratül Huffaz 4:1427

(99)- Tabakatü’ş Şafîiyyeti’l Küğbra 7: 215 451.

(100)-Miftahü Dari’s Saadet Shf:64

(101) El Maarife Vet Tarih 2: 232 Yakup Bin Sufyan El Fesevi

(102)-El Zühd shf. 60 Abdullah Bin Mübarek

(103)-Ravdul Ahbar El Müntehib Min Rabiil Ebrar shf.91 Hatib Kasım el Aması



Devamını Oku »

6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri

6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri




-BAZI ALİMLER NİÇİN
BEKARLIĞI TERCİH ETMİŞTİR?

Bu örneklere geçmeden önce âlimlerin, evlenmenin hük­münü ve faziletini, bekârlığın tehlike ve zorluklarını, özellikle bekârlığı özendirecek sahih bir nassın bulunmadığını bilmeleri­ne rağmen, ilmi evliliğe tercih etmelerinin sebebi nedir acaba? Alimlerin, bekârlığı tercih etmelerine ruhsat veren ince bir nükteyi buraya serdetmeyi pek uygun buluyorum.

Sorunun cevabı (en doğrusunu Allah bilir) şöyledir diyebiliriz:

Kendileri için tercih ettikleri bu yol şahsi ve ferdi seçimleri­dir. İlim ve evlilik arasındaki seçimde, kendi tercih haklarını kul­lanıp ilmi seçmişlerdir. Bir istek, diğer isteğin önüne geçmiştir. Hiç kimseyi bu yolda kendilerine uymaya çağırmamışlardır. Hiç kimseye, böyle bekâr kalmakla biz sizden daha üstünüz deme­mişlerdir.

Bekârlık konusunda, “çocuk edinmek cinayettir" diyen bazı filozofların yoluna gitmemişlerdir. (69)

İbn-i Hallikan, şair, lugatçı ve filozof olan Ebul Ala el Maar­i’nin, mezar taşına şöyle yazılmasını vasiyet ettiğini söylemek­tedir: (70)

“Bu babamın bana karşı işlediği bir suçtur (doğumunu kas­tediyor) ben kimseye karşı bir suç işlemedim."

Bu filozofların görüşüne bağlı bir sözdür. Onlar şöyle de­mektedirler:

''Çocuk yapıp dünyaya getirmek ona karşı bir suçtur.Çünkü dünyaya geldiklerinde türlü hadise ve felaketlerle karşılaşmaktadırlar.’’

Âlimlerin bu düşünceyle hiçbir alakaları yoktur. Onlar bekarlığı kendi istekleriyle tercih etmişlerdir. Allah’ın, onları, takva ve imanla koruması sayesinde bekârlığın şer ve kötülüklerinden selamete çıkmışlardır.

Onları bu fitri duygudan alıkoyan, sadece ilimde ziyade­leşme, kitap yazıp neşretme arzusu ve şevkidir. Onlar için ilim, cesette ruh, yeşil dalda su ve insanın hayatındaki oksijen kadar vazgeçilmezdir. Onların gönlü, ilimden azıcık bir bölümü bile atlamaya razı olmaz. İlim, onlar için yemek, içmek ve ilaç mesabesindedir.

İlim ehli, bütün hayır ve faziletine rağmen, evliliği ilim tah­siline engel olan en büyük meşkale olarak görmüşlerdir. Evlilik, ilim aşkını ve hırsını kayıt altına alır. Âlimler de ümmetin hayrını kendi hazlarına tercih etmişlerdir. Kazanılması gereken en önemli nimet olarak ilmi görmüşler ve ilim tahsilini Allah Teala’nın rızasını kazanma konusunda en önemli yol olarak seçmişlerdir.

Şunu hiç kimse inkâr edemez ki meşguliyetin çokluğu ilim tahsiline bir engeldir. Çoğu insanda böyle olmasa da âlimler ya­nında eş ve çoluk çocukla alakalı meseleler en zor meşguliyet­lerdir. Bişr-i Hafi de bu konuda şöyle der:

“İlim kadınların kucağında yok olur” Bu söz “İlim kadınların koynunda kurban edilir.” Şeklinde de bilinmektedir. Bu sözden maksat şudur:

Çoğu âlim evliliğin getirdiği sorumluluklar ve meşguliyetlerin büyüklüğü nedeniyle ilim öğreniminden geri kalır. Böylece ilim zayıflar ve zayi olur.

Şüphe yok ki evlilik, maddi ve manevi ağır sorumluluklar getirir. Evlilikteki sevgi bağı, çoğu vakit kişiyi ilimden alıkoyar.

Hatta bu hayatının sonuna kadar bile sürebilir. İlim sahibi, ilimle uğraşan herkesin malumudur ki evlilik, insanı ilimden alıkoyar       ve ilimden mahrum eder.

Muhaddislerin büyüklerinden olan Ma’mer b. Raşit el Basri’nin hayatı anlatılırken, bu konuyla ilgili ilgi çekici bir olay an­latılır: (71)



“Kendisinde bulunmayan hadisleri elde etmek için diyar di­yar gezmekteydi. Yemen’e vardığında Yemen halkı, ilminden faydalanmak için Mamer b. Raşidin Yemen’de kalmasını istedi­ler. Oradan ayrılmasına engel olacak bir sebep bulmaya çalış­tılar ve bulular da. Evet, onu, Yemen’li bir kızla evlendirdiler. Bundan sonra Mamer b. Raşit, ilim gezilerinden mahrum kaldı.

Hatta hayatının sonuna kadar kendi memleketine bile dönemedi.

Icli de Mamer b. Raşit’in hayatım anlatırken şöyle demektedir;

“Künyesi Ebû Urve’dir. Basralıdır. Yemen’in San’a kentinde evlenmiş ve orada ikamet etmiştir. Sika ve Salih bir adamdır.

Zekâsının üstünlüğü ile diğer insanlardan ayrılırdı. İbnül Mübarek, ondan rivayet etmiş, Süfyan es-Sevri de kendisinden hadis alabilmek için San’a'ya gelmiştir.

Mamer b. Raşit San’aya geldiğinde San’alılar onu ellerin­den kaçırmak istemediler. İçlerinden birisi:

Onu evlendirerek buraya bağlayalım teklifinde bulunca 153 senesinde vefat edinceye kadar San’ada kaldı."

***********

Şu ince nükte de evliliğin, ağır bir mesuliyet ve ilme mani oluşuna işaret etmektedir:

Bir grup insan bir kurdu yakalar. Sonra bu kurda ne ceza pirelim diye düşünürler taşınırlar bir çâre bulamazlar. Yaşlı, güngörmüş bir adam onlara der ki:

“-Bu kurdu evlendirin; ceza olarak bu ona yeter.

Evlilik ve beraberinde getirdiği mesuliyetler şüphe yok ki birer ilim engelidir. Maddi, manevi erkeğin hayatının büyük bir bölümünü baskı altına almaktadır. Evliliğin getirdiği mesuliyet­ler, ilim öğrenimi için ayrılmış vakti de sınırlandırmakta hatta tamamen yok etmektedir. Bu, çoğu âlimin hayatında da bizzat görülmüştür. Bunun için âlimlerin bazısı, bekârlığı tercih etmiş­lerdir.

Şimdi sözü, diğerlerine de örneklik teşkil etsin diye deği­şik asırlardan, değişik mezheplerden, değişik ilim dallarından, bekârlığı tercih etmiş, ilim yolunda bekârlığın zorluklarına sab­retmiş âlimlerin hayat hikâyelerine getiriyoruz. Allah kendilerin­den razı olsun ve bu yoldaki sa’ylerini meşkûr etsin.

Aynı şekilde bu günün ilim taliplileri, bu imamların hayat hikâyelerinden, ilmin öyle hiç de ucuz olmadığını, bu âlimlere göre ilmin ne kadar aziz olduğunu göreceklerdir. O kadar aziz ki bu yüzden ilim tahsilini, kendinden sonrakilere bunu akta­rabilmeyi, evliliğin hayat boyu güzelliğine, zürriyetlerini devam ettirmeye tercih etmişlerdir. Rabbim onları bu isarlarından do­layı en güzel bir şekilde mükâfatlandırsın. Katından onlara hur-i inler nasip etsin. Nebiler, sıddikler, şehitler ve salihlerle birlikte haşretsin. Âmin.



İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN
ALİMLERDEN KESİTLER

Rical kitaplarında bekâr âlimlerden Ebû Abdurrahmân Yunus b. Habib el Basri’ nin hayatı şöyle anlatılmaktadır: (72)

“90 senesinde dünyaya gelmiş, 182 senesinde vefat etmişti! Edebiyatı Amr b. Ala ve Hammad b. Seleme’den öğrendi. Nahiv bilgisi daha galipti. Bu bilgisini Araplardan almıştı.

Sibeveyh kendisinden çokça rivayette bulunmuştur. Kesai ve Ferra, ondan ilim öğrenmişlerdir. Nahivde ayrı bir ekoldür. Beşinci tabakadandır. Onun Basra'daki ilim meclisine Araplardan ve bedevilerden fasih ve edip kişiler katılırdı.

Mamer b. Müsenna şöyle der:

“Kırk sene Yunus’un arkasında gezdim. Her gün elimdeki tabakalarım onun ezberiyle dolardı."

Ebû Zeyd el Ensari de:

“Yunus’un meclisinde on sene oturdum. Benden önce Ah­met de yirmi sene oturmuş"demiştir.

İshak b. İbrahim el Mevsıli şöyle den

“Yunus b. Habib, seksen sekiz sene yaşadı. Evlenip de murad alamadı. Onun gayreti sırf ilim talebi ve ilmi müzakereler­di."

Onun kitaplarından bazıları şunlardır:

Meani el Kur'an-ı Kerim, Kitabü’l Lügat, Kitabü’l Emsal, Kitabü Nevadiri’s Sağir, Kitabü Nevadiri’l Kebir ve Meani’ş Şiir. Allah rahmet eylesin.

*******

Bekâr âlimlerden birisi de zahit, abid, muhaddis, fakih, gü­venilirlikte zirve ve devrinde emsalsiz Bişr el Hafi diye bilinen Ebû Nasr Bişr b. El Haris b. Abdurrahman el Mervezi’dir.

50 senesinde Merv’de doğdu. Oradan Bağdat’a gidip Bağ­dat’ı vatan edindi. Orada hadis dinledi. Bağdat ve diğer bel­delerdeki şeyhlerin çoğundan ilim öğrendi. Bunlardan bazıları şunlardır:

Hammad b. Zeyd, Abdullah b. El Mübarek, Abdurahman b. Mehdi, Malik b. Enes, Ebubekir b. Ayyaş ve Fudayl b. Iyaz.

Büyük imamlar da kendisinden rivayette bulunmuştur:

Ahmet b. Hanbel, İbrahim el Harbi, Züheyr b. Harp, Seriyi Beka ti, Abbas b. Abdülazim ve Muhammet b. Hatim bunlardan bazılarıdır.

Hadis dinledi ve kendisinden de dinlendi. Kendisi, cerh ve tadil ilminde de geniş bilgi sahibi idi. Sonra uzlete çekildi. İba­det ve taatla meşgul oldu. Verada, takvada, züht ve ibadette bir darbı mesel haline geldi.

İmamların hepsi de onun züht ve takvasını takdir etmişlerdir. Kendisine, ekmekle neyi katık yaptığı sorulunca:

“Afiyeti. Böylece afiyetim devamlı oluyor, "demiştir.

227 yılında 77 yaşındayken vefat etmiştir.

Ahmet b. Mahan demiştir ki:

“Ahmet b. Hanbel’e vera hakkında soru soruldu. O da:

«-Allah’a sığınırım. Bu konuda konuşmak benim harcım değil. Ben Bağdat tahılı yiyorum. Şayet Bişr hayatta olsaydı bu soruya cevap verebilirdi. Çünkü o Bağdat ve civarının mahsu­lünden yemezdi.» dedi."

Yine Ahmet b. Hanbel onun hakkında şöyle demiştir:

“Şayet Bişr ve bizim ondan istediğimiz dualar olmasa işsiz, güçsüz haylaz kişiler olurduk.”

Haşan b. Leys er Razi şöyle anlatır:

“Ahmet b. Hanbel’e:

«-Bişr b. El Haris sizi ziyarete geliyor.» denildiğinde:

«-Şeyhi yormayın. Bizim onun ayağına gitmemiz icap eder,»demişti.

Ebû Bekir Merruzi Ebû Abdullah’tan rivayetle şöyle demiştir;

“Kendisinde bir ünsiyet ve bir cana yakınlık vardı. Ama kendisiyle hiç konuşmadım."

“İmam Ahmet'e, onun meclisinde bulunmak ve onu gör­mek bile şeref bakımından yeterlidir.'*

Ahmet b. Hanbel, onun hakkında şöyle demiştir:

“Bışr,züht ve takva konusunda çok kuvvetli idi. Çünkü tek başınaydı, çoluk çocuğu yoktu. Çoluk çocuğu olan tek başına olana benzemez."

Tabi buradan bekârlığa teşvik edildiği sonucu çıkartılma­malıdır. Eğer evlilik olmazsa düşmanlara karşı nasıl asker yetiş­tiririz. Bir çocuğun, babasının kucağında, sinir bozucu bile olsa, ekmek isteyerek ağlaması nice şeyden efdaldir. Bekâr abit bu dereceye nasıl ulaşır?

İmam Ahmet'e Bişr’in vefat haberi geldiğinde:

"Bu ümmetin içinde Amir b. Abd-i Kays haricinde onun emsali kalmadı. Şayet evlenip de arkasında, yerini tutacak bir evlat bıraksaydı çok iyi edecekti." demiştir.

Muhammet b. Müsenna demiştir ki:

“Ahmet b. Hanbel’e:

«-Şu adam hakkında ne düşünüyorsun?» dedim.

«-Hangi adam?» diye sordu.

«-Bişr hakkında.» dedim.

«-Onun benim yanımdaki kıymetini sana şu misalle anlata­yım.» dedi ve ekledi:

«-Bir adam, yere bir mızrak dikse ve ucuna otursa orada ondan başkasına yer kalır mı?»

Yani Bişr, ilmin en zirve noktasındaydı. Bu yüzden o hayat­tayken, başkasının, onun mertebesine ulaşması mümkün değil­di.

******

Ebû Cafer Muhammet b. Cerir et Taberi de bekâr âlimler  arasındadır. Kendisi, müfessir, muhaddis, fakih, usul âlimi, ileri görüşlü, çok okuyan, tarihçi, dil bilimcisi, edip, ravi, şair, müdakkik, muhakkik velhasıl bütün ilimleri bünyesinde cem etmiş bir insandır. Hakiki bir müctehittir ve çok eser meydana getirmiştir. Hafizası en kuvvetli âlimlerden birisidir. Şöhreti afaki tutmuştur. Çoğu kişiye göre ismi, bir etiket olmuştur.

Hatip el Bağdadi(73) ve Yakut Hamevi,(74) onun uzunca bir hayat hikâyesini vermiştir. Biz buraya bu iki güzide tarihçinin yazdıklarının bir bölümünü alıyoruz:

“Taberista’nın beldelerinden birinde 224 yılında doğdu. Yedi yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Dokuz yaşınday­ken hadis yazmaya başladı. 236 senesinde, babası ona, ilim yolculuğu için izin verdi ve on iki yaşındayken ilim tahsili için yolculuğa çıktı. 241 Senesinde Ahmet b. Hanbel’in vefatından sonra Bağdat’a geldi. Onunla görüşmek nasip olmadı. İslam ulemasıyla görüşüp ilim tahsil edebilmek için İslam diyarlarını dolaştı. Horasan, Şam, Irak ve Mısır’ı dolaştıktan sonra Bağdat’a yerleşti. Vefatına kadar orada kaldı. Gençliğinin ilk yıllarında ilimde imamlık mertebesine ulaştı. Zaman ilerledikçe, kendisine başvurulan, kaynak olarak görülen tek imam haline geldi.”

Ebubekir El Hatip demiştir ki:

Ulemanın imamlarındandır. Bilgisi ve faziletinden dolayı, görüşüne başvurulur ve sözüyle hüküm verilirdi. O dönemde hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar ilim öğrenmiştir. Kendisi Kuran hafızı idi. Kıraat çeşitlerini iyi bilirdi, manasına hâkim idi. Kur’an hükümleri konusunda anlayışı vardı. Sünneti ve geliş yollarını bilirdi. Sahihinin illetlisini ayırt ederdi. Nasihini, mensuhunu bilirdi. Sahâbenin,tabiinin-ve ondan sonra gelenlerin, helal ve harama dair hükümlerine muttali idi. Rical bilgisi genişti.



Kendisinin kimseye nasip olmaycak güzellikte bir tefsiri vardır ki adı Camiul Beyan an Vucuhi Te'uil-i Ayil Kuran'dır. “ Tarih’ir er Resuli Enbiya-i Ve’l Mülükü’l Ümem” ve “Tehzibü’l Asar ve Tafsilu's Sabit an Rasülillah (s.a.v.) minel Ahbar” diye iki tarih kitabı vardır ki eşini benzerini görmedim. Fakat tamamlamak nasip olmamıştır. Fıkhın usulü ve furuu hakkında da birçok eser vermiştir. Fakihlerin seçkin sözleri hakkında da kitabı vardır, gidisinden konu ezberlenmesi bakımından da tektir.

Fakih imam Ebû Hamit Ahmet b. Muhammet el İsferayini şöyle demiştir:

“Bir kimse İbn-i Cerir’in tefsirini öğrenmek için Çin’e gitse bunu çok saymamak gerekir.”

Ebû Bekir b. Huzeyme onun hayatını araştırdıktan sonra:

"Evvelinden ahirine hayatını inceledim. Şu yeryüzünde ibn-i Cerir’den daha âlim birisinin olmadığına kanaat getirdim."demekten kendisini alamamıştır.

Hatip el Bağdadi de şöyle demiştir:

"İbn-i Cerir, kırk yıl ilimle uğraşmış ve bu kırk yılın her günü kırk sayfa yazmıştır.”

Öğrencilerinden ebû Muhammet Abdullah el Fergani Sıla“ adlı kitabında (ibn-i Cerir’in tarihine bir ektir) şöyle demektedir:



İbn-i Cerir’in öğrencilerinden bir grup, akıl baliğ olmasın­dan itibaren vefatına kadar olan günleri ve telif ettiği eserleri hesap etmişler, her güne on dört sayfa düşüyormuş.” Bu ancak Allah’ın lutfuyla başarılabilecek bir şeydir."

Öğrencilerinden Ebû Bekir b. Kamil şöyle anlatmıştır:

Ebû Cafer bana şöyle demişti:

“Yedi yaşımdayken Kur’an’ı ezberledim. Sekiz yaşındayken cemaatle namaza başladım. Dokuz yaşımdayken hadis yazma­ya başladım. Babam, rüyasında beni, Resulullah Efendimiz’in önünde, taşla dolu bir torbayla görmüş. Ben, O’nun (s.a.v.) hu­zurunda, o torbadan taş atıyormuşum. Rüyayı şöyle tabir etmiş­ler:

«O’nun (s.a.v.) dinini anlatacak ve şeriatını bidatlardan temizleyecek.»

Ben daha küçücükken babam Ebû Ali, ilim tahsilim konusunda aşın gayret gösterdi.

Muhammet b. Humeyd er Razinin yanında ilim yazıyorduk. Geceleri defalarca bizim yanımıza gelir, yazdıklarımızı sorar ve onları okurdu. Ahmet b. Hammad ed Dolabi’ye gidiyorduk. Kendisi, Rey’in bir köyünde oturuyordu. Bizim bulunduğumuz yerle arası bayağı uzaktı. Sonra ibn-i Humeyd’in meclisine katılmak için deliler gibi geri dönüyorduk.”

İbn-i Cerir’in, ibn-i Humeyd’den yüz binin üzerinde hadis yazdığı söylenir.

Yolculuklarından birisi de Küfe’ye oldu. Birçok muhaddis- ten hadis yazdı. Ebû Küreyb Muhammet b. El Ala el Hemdani bunlardan birisidir. O, hadis ulemasının büyüklerinden ve güzel ahlak sahibi bir insandı.

Ebû Cafer der ki:

“Onun evinin kapısına bir grup muhaddisle vardık. Gürül-



tüyle eve girerken küçük kapıdan bizim geldiğimizi fark etti. Bize şöyle seslendi:

«-Aranızdan kim benden yazdıklarını ezberliyor?» Herkes birbirine bakıştı. Sonra bana dönüp:

«-Sen ezberliyor musun?» Dediler.

«-Evet.» diye cevap verince, onlar da:

«-İşte bu ezberliyormuş, ona sor.» dediler. Ben de:

«-Şu ve falan günde, bize şunları rivayet ettin.» dedim.

Ebû Kureyb gücü yettiği kadar konusunu işledi. Sonra ebû Cafer’e içeri gelmesini söyleyip evine girdi. Evde görüştüklerin- I de, genç olmasına rağmen Ebû Cafer’in ne kadar kıymetli ve hadise ne kadar vukufiyeti olduğunun farkına vardı. Ebû Cafer,ebû Kureyb’den yüz binin üzerinde hadis dinlemiştir. Bu yüzden insanlar, Ebû Cafer’den de hadis dinlemeye gelirlerdi. Sonra

Bağdat’a döndü. Orada fikıh ve Kuran ilimleri öğrendi. Saleb’den şiirler alıp rivayet etti. Ebû Ömer Muhammet b. Abdülvahit  ez Zahit, Saleb’i şöyle derken işittim demiştir:

“Benim etrafımdaki insanlar çoğalmadan önce Ebû Cafer bana şiir okudu.”

Sonra Mısır’a gitti. Yolda da boş durmayıp rastladığı âlimlerden ilim aldı. 253 senesinde Fustat’a geçti. Fustat’ta ehli ilim ve ilme rağbet oldukça fazla idi. İmam Malik, Şafii ve ibn-i Vehb‘ten bilgiler aldı. Oradan Şam’a döndü. 256 senesinde Şam’dan ayrılıp Mısır’a gitti.

Dünyaya meyletmeyen, dünyalığı ve dünya ehlini terk etmiş bir âlimdi. Sanki Kur’an’dan başka bir şey bilmiyen kari,hadisten başka bir şey bilmeyen muhaddis, hesaptan başka bilmeyen matematikçi gibiydi. İbadete düşkün bir insandı.Birçok ilmi bünyesinde toplamıştı. Onun kitaplan ile! Başkalarının kitaplarını karşılaştırdığımızda, onun kitaplarının diğerlerinden üstün olduğunu görürüz.

Ebû Cafer, sureten ve sireten zarif bir insan idi. Meclisler­deki sohbeti güzel olurdu. Arkadaşlarının hallerinden, durum­larından haberdar olurdu. Yemesiyle, içmesiyle, giyinişiyle yani bütün hatt-u hareketlerinde edepli bir insandı. Bu güzel haslet­lerini sadece kendisi yaşamakla yetinmez, çevresindeki talebe­lerine de yaymaya çalışırdı. Hatta onlarla hoş bir şekilde latifeleşir, meclise meyve gibi yiyecekler getirilirdi. Bu manada sadece hadisle ve fikıhla öğrenilmeyecek şeyleri de öğretirdi. Böylece ilmin ve ciddiyetin en güzeli hâsıl oluyordu.

Şayet bir düğün yemeğine veya bir davete çağırılırsa oraya giderdi. O geldiği için bu meclislere çok gelen olur ve onun ge­lişiyle bu meclisler şereflenirdi. Talebeleriyle birlikte şehir dışına çıkar ve birlikte yemek yerlerdi. Toplantılarından sonra, mühim işleri hariç, tasnif işleri ile ilgilenmek için evine girerken yalnız girmez, yanında birkaç talebesiyle birlikte girerdi.

Ebû Bekir Kamil şöyle demiştir:

“Ebû Cafer ilimle dolu bir insandı. İlim ehline yakışmayacak davranışlardan ölünceye kadar uzak durmuştur. Her tavrında ciddiyeti severdi. Bize şöyle derdi:

"Harama da helale de asla uçkur çözmedim."

Üstat Kürt Ali şöyle der: (75)

“Hayatında bir dakikayı bile boş ve manasız geçirdiği vaki değildir.”

Ebû Cafer et Taberi, ölüm döşeğinde, ölümüne bir saat veya daha az kalmışken kendisine Cafer b Muhammed’in bir duası hatırlatıldı. Hemen bir divit ve kâğıt getirtti ve bunu yazdı.

“-Üstadım bu haldeyken de mi?” denilince:

“-İnsana gereken ölüm döşeğinde bile olsa ilim almayı terk etmemesidir." dedi.

310 senesinde 86 yaşında iken bekâr ve arkasında evlat bırakmadan vefat etti. Fakat hiçbir zaman unutulmayacak ilim ve birçok eser bıraktı. Birçok nadir ve eşsiz eser telif etti. Onun geride bıraktığı zürriyeti, ondan kalan temiz hatıralardır. Bunlar,çoluk çocuktan daha devamlı bir eserdir.



İbn-i Cerir et Taberi’nin hayatını öğrendikten sonra, onu ne kadar övsek az geleceğini takdir edersiniz. Bu yüzden de ona ayırdığımız bölümü uzun tuttuk. Ebû’t Tayyib der ki:

‘’Dostluğunun uzunluğu uzattı övgüsünü de

Tembelin, tembel olur övülmesi de.’’

*****

İmam Ebû Bekir el Enbari de bekâr âlimlerdendir Dil bilim­cisi, müfessir, edip ve ravidir. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. I Bağdatlıdır, (d. 271-v. 328)

İmam Ebû Bekir hayatı boyunca, sultanların sofrasına ko­nuk olmasına rağmen, güzel yemekler yemekten geri durmuş­tur. Bunu yapmasının sebebi, hafızasını kuvvetli tutmak içindi. Sadece ilimle meşgul olmak için, evinde helali olan, güzel bir kadın bulunmasına rağmen, kadınlara yaklaşmaktan imtina etti. Zühdü, ilmi ve hafızası şaşılacak boyuttaydı. Otuzu aşkın eserin den başka geriye bir nesil ve zürriyet bırakmamıştır. Bu eserlerin sayfa sayısı elli bini geçkindir. Muvaffakiyet Allah’tandır. İlim sevgisi ile dolu olan hayatından bir bölümü, buraya aktarıyoruz. (76)

Edebiyat ve nahvi en iyi ve en çok ezbere bilenlerdendi, Zamanının birçok âliminden ders okudu ve bunları başkalarına da aktardı. Kendisi dürüst, faziletli, mütedeyyin, hayırsever ve de sünnete bağlı birisiydi. Kur’an ilimlerinde, garibül hadis,  vukuf ve ibtida gibi kıraat ilimlerinde birçok eser tasnif etmiştir.

Kur’an kelimelerine delil olan üç yüz bin beyit şiir ezberlemiştir. İlim yazdırırken, herhangi bir kitaptan değil, hafızasından dikte ettirirdi. Kendisinden yazılan bütün her şey bu şekilde ez­berinden yazılmıştır. Şiirleri, tefsirleri, nahvi, lügatin faydalarını içeren bütün tasnifleri ve dikteleri de aynı şekilde ezberindendir. Bir gün hastalandı ve arkadaşları onu ziyarete geldiler. Babası­nın, onun üstüne titreyip onun için çok endişelendiğini görünce babasını teselli etmeye çalıştılar. Babası:

“Şu gördüğünüz büyük küpün içindeki bütün kitaplan ez­berlemiş olan birisinin hastalanmasına, nasıl üzülmeyeyim?" diye karşılık verdi.



Lügat, nahiv, şiir ve Kur’an tefsirinden en çok ezbere sahip olan insan oydu. Senetleriyle birlikte yüz yirmi beş Kur’an tefsi­ri ezberlediğini söylemektedir. Öğrencisi Ebul Abbas b. Yunus şöyle der:

“Ebû Bekir el Enbari ezber konusunda, Allah'ın, ender yaratıklarındandır."

Yine öğrencilerinden olan Ebû Ali el Kali, şöyle demektedir;

“Ebû Bekir el Enbari, Kur’an ilimlerine delil olan üç yüz bin  beyit şiir ezberlemiştir. Kendisi mütedeyyin, dürüst ve sika bir âlimdir."

Muhammet b. İshak en Nedim şöyle demektedir:

“Kendisi babasından daha âlim ve daha faziletli idi. Zekâ ve kavrayışın zirvesinde, tertemiz, iyiliksever ve çok çabuk ezber yapabilen biriydi. Bununla birlikte salih ve vera sahibi bir insan­dı. Yanlış bir hareketi vaki değildi. Hazır cevaplık konusunda üstüne yoktu."

Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatmıştır:

“İbnül Enbari, Abbasi Halifelerinden Razi Billah’ın oğluna sık, sık gelip giderdi. Bir gün oradaki cariyelerden birisi ona rüya tabiri hakkında bir şey sordu. O da:



«Benim şimdi acele helâya gitmem lazım» diyerek çıktı. Er­tesi günü gelip rüyayı tabir etti. Cariyenin sorduğu gün evine gidip, Kirmani’nin rüya tabirleri kitabını inceleyip gelmişti."

Hamza b. Muhammet ed Dekkak şöyle demiştir:

“Ezberi kuvvetli olmakla birlikte zahit ve mütevazı bir in­sandı."

Ebul Hasen Darakutni bir Cuma günü onun imla meclisine katıldığını ve bir hadis senedinde geçen bir ismin, Hayyan diye okunması gerekirken Habban diye okunduğunu, Hayyan diye düzelttiğini fakat Habban da ısrar edildiğini anlatır ve şöyle de­vam eder:

İbnül Enbari gibi kıymetli birisinin vehme düşmesi, çok ga­ribime gitti. Bu konuda onunla konuşmaya ve onu uyarmaya karar verdim. Yazdırma işi bitince dikte ettirene yaklaşıp hatası­nı ona hatırlattım ve doğrusunu söyleyip oradan ayrıldım. Ertesi Cuma meclisine vardığımda, Ebû Bekir, dikte ettirene:

«-Geçen hafta şu hadisteki falanın ismini yanlış yazdır­dığımızı ve bir gencin bizi uyardığını, gelenlere haber ver. O gence de söyle, doğrusunu araştırdık onun dediği gibi bulduk.» dedi."

Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatır:

“Ebû Bekir ve ben, Kadı Billah’ın yarımda yemek yemek için buluştuk. Ebû Bekir aşçıya ne yemek istediğini bildirdi. Ona, kuru bir et kızartması getirmişlerdi. Biz, çeşit çeşit en gü­zel yemeklerden yiyorduk. O, bu kızartma ile iktifa ediyordu. Yemekler yendikten sonra tatlılar geldi. O, tatlılara el sürmedi, O kalktı, biz de kalktık. Biz, sedirlerin üzerinde uyuduk, O, se­dirlere çıkmayıp onların önünde, yerde uyudu. İkindiye kadar su içmedi. İkindi olunca bir gençten su istedi. Kendisine su ge­tirildi. Oradaki buzla soğutulmuş sudan içmedi. Bu hali beni sinirlendirdi.

«-Ey Mü’minlerin emiri!» diye bağırdım. Beni yanına çağır­dı ve:

«-Ne var söyle?» dedi. Ona dedim ki:

«-Bu adamı, nefsine karşı olan tedbirinden alıkoymak la­zım. Nefsini öldürecek. Kendisine hiç iyi davranmıyor.» Cevap olarak bana güldü ve:

«-Hep böyle yaparak artık buna alışmış. Bu durum ona za­rar vermiyor hatta bundan haz duyuyor.» dedi.

Sonra dedim ki:

«-Ebû Bekir kendine böyle zulüm etme.» O da:

«-Ezber yapabilmek için böyle yapıyorum.» dedi. Dedim

«-İnsanlar artık bu ezberinden bıktı. Daha ne kadar ezber­leyeceksin?» Cevaben dedi ki:

«-On üç sandık kitap daha ezberleyeceğim.»”

Muhammet b. Cafer et Temimi şöyle der:

“Ne kendinden öncekiler ne de kendisinden sonrakiler bu kadarını ezberleyemediler.”

Bir defasında, eline taze hurma almış kokluyor ve şöyle di­yordu:

“Sen güzel kokuyorsun amma Allah’ın bana vermiş olduğu ilimleri ezberlemenin kokusu senin kokundan daha hoş.”

Vefatı yaklaştığında, canı çeken her şeyi yemeye başlamıştı. “Bu, ölümümün yaklaşmasından” diyordu.

Bir gün köle pazarına gitti. Orada satılan çok güzel bir cariyeye gönlü takıldı. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:

“Emirul Müminin Radi Billah’ın evine gittim. Radi Billâh:

Bu saate kadar neredeydin?» diye sorunca durumu arz Billâh, benden habersiz hizmetçilerine emir verip o cariyeyi aldırtmış ve evime göndermiş. Evime varıp da cariyeyi aldırtmış ve olanları anladım. Cariyeye:

«-Hamile olup olmadığın belli olana kadar yukarıda kal.»dedim. Halletmem gereken bir meseleyle uğraşıyordum. Zih­nim hep ilimle meşguldü. Hizmetçime dedim ki:

«-Onu al ve tekrar köle pazarına götür. İlimden geri kalma­ma değmez.» Hizmetçim onu götürecekken cariye:

«-Bırak da ona iki çift laf söyleyeyim.» dedi. Bana dönüp:

«-Sen akıllı ve makam sahibi bir adamsın. Benim suçumun ne olduğunu söylemeden beni evinden atıyorsun. İnsanların benim çirkin olduğum zannına kapılacağını düşünmüyorum. Ama böyle yaparsan benim bir kusurum olduğunu düşünecek­ler. Bana kabahatimi bildir öyle gönder.» dedi. Dedim ki:

«-Bana göre bir kusurun yok fakat beni ilimden alıkoyuyor­sun.» O da:

«-Bunu kabul edebilirim.» dedi.

Bu olay, Radı Billah’ın kulağına varınca:

«Hiç kimsenin gönlüne ilim, bu adama geldiği gibi tatlı gel­mez.» dedi.”

*****

Bekâr âlimlerden birisi de asrının imamlarından olan Ebû Ali el Farisi’dir, (d. 288-v. 377) (77)

İran’ın Fasa şehrinde doğdu. Nisbesinde Farisi ve Fesevi denilmektedir. Memleketinde ilim tahsiline başladı sonra tahsiline devam etmek için Bağdat’a gitti. 307 senesinde Bağdat’a vardı. Bir müddet orada kaldıktan sonra Şam, Tarablusgarp ve Halep gibi şehirleri dolaştı. 341 senesinde Halep’e yerleşti.

Ve Emir Seyfü’d Devle b. Hamdan’ın yanında, yedi sene ka­dar kaldı. Kendisi ve şair Ebû’t Tayyib el Mütenebbi arasında ilim meclisleri düzenlendi. Halepteki nahivci İbnül Haleveyh’in husumeti yüzünden, imtihana tabi tutuldu. Bu âlimin, Seyfu’d Devle yanında özel bir yeri vardı. Bu sebeple Ebû Ali, burada ikamet etmeyi uygun bulmadı. Halep şehrini terk etti ve İran’a geri döndü. 347 Senesinde Şiraz’a geldi. Burada yirmi ay kadar Melik Abdüddevle b. Büveyh’in yanında kaldı. Melik'e nahiv öğretti. Hatta Melik:

“Ben nahivde Ebû Ali’nin çocuğuyum." derdi. Ebû Ali Melik için “El İzah” ve “Et Tekmile” adlı kitaplan tasnif etti. Abdüddev­le, Bağdat'ı ele geçirince Ebû Ali tekrar oraya döndü ve vefatına kadar orada yaşadı.

Ebû Ali, yolculukları esnasında uğradığı memleketlerin ule­masıyla oturur, talebeleriyle görüşürdü. Kendisine yöneltilen zor sorulara cevap verirdi. Halep’te, Şiraz’da, Bağdat’ta, Basra’da  diğer yerlerde kendisine ulemanın ekâbirinden yöneltilen so- rulara verdiği cevaplardan, kitaplar telif etti. Her şehirde, böyle bir kitap yazıp o şehre nispet ederek adlandırdı. El Bağdadiyyat, El Basriyyat vs. gibi.

Allah, Ebû Ali’nin ömrüne bereket verdi ve ilme hizmet ederek doksan sene ömür yaşadı. Kur’an ilimleri ve Arapça hak­kında eşsiz eserler telif etti. Evlenmedi ve arkasında çoluk çocuk bırakmadı. Onun zürriyeti günümüze kadar gelen, sayılan yirmi beşe ulaşan telifat ve tasnifatlarıdır.

İmam ibni Cinni, Ebû Ali’nin has talebelerindendi ve ken­disini çok severdi. Eserlerinde çoğu kez hocasından övgü ve muhabbetle bahsetmiştir. Ondan öğrendiklerini, ondan iktibas ettiklerini anlatmış, neredeyse bütün bildiklerini hocasına nispet etmiştir. Hocasının, kitap yazmak için ve kitaplarını oluşturaca­ğı esasların ve kaidelerin yerine oturması için bekâr kalışından bahsetmektedir.



El Hasais adlı kitabında, Ebû Ali’nin dil mukayesesi ilmine olan vukufiyetini ve bu konuda oluşturduğu kaide ve kuralları şöyle anlatır:

“Bu uğurda engelleri ve külfetleri ortadan kaldırarak yetmiş senesini harcadı. Bütün tasası ve kaygısı ilim idi. Bu yüzden ço­cuk yüzü bile göremedi."

Ibn-i Cinni, hocasının bekârlığına, uel Müktesep” adlı kita­bının mukaddimesinde de değinmiş ve şöyle diyerek, ilminin bolluğunun ve yüceliğinin sebebini açıklamıştır:

“...Gönlünün boş, fikrinin duru ve tek başına yaşamasın­dan...”

Burada, diğerlerine de örneklik teşkil eden beş tane bekâr âlirnden bahsetmekle kifayet ettik. “El Ulemaül Uzzab” adlı ese­rimizde bunlardan otuz beş tanesini zikrettik. Bu konuda daha ziyade mütalaada bulunmak isteyen okurların bu kitaba müra­caat etmelerini uygun görüyoruz.

Bu kitapta, İmamların büyüklerinden, muhaddis, müfessir Ebû Yaşar Abdullah b. Ebû Necih el Mekki, Şeyhul İslam Ali Hüseyin b. Ali el Cufi, Muhaddis hafiz ebus Seriy Hennati el Kufi,... ve diğerlerinin hayatları anlatılmıştır.
Devamını Oku »