Temayül Yazarının Yahudileşme Temayülü

Temayül Yazarının Yahudileşme Temayülü
Alim Yücer

Hiç şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı yol ise Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at sapıklıktır.[1]İnsanların ayıplarını araştırmak dinimizde yasaktır. Fakat mesele din ve ilim olunca durum değişir. Özellikle muhaddislerin cerh ve tadil konularında hadis rivayet eden kişilerin tüm hallerini araştırdıkları ve haklarında adildir veya değildir hükmünü verdikleri erbabınca malumdur.

Muhaddislerin hadisi kabul etmelerinde aradıkları sıhhat şartlarından birisi de hadisi rivayet eden güvenilir bir ravinin kendisi gibi güvenilir ravilere muhalefet etmemesidir. Şayet muhalefet ederse bu güvenilir şahsın rivayetine şaz denir ve böyle bir rivayet zayıf kabul edilir.[2] Haliyle böyle bir kişinin, güvenilir olmakla beraber, din adına vermiş olduğu haber muteber kabul edilmemektedir.

Hadis kriterlerine göre güvenilir olabilmek, gerçekten herkesin ulaşamayacağı çok büyük bir değerdir. Bu kriterlere göre güvenilirlik şartını elde edebilmiş kişinin şaz rivayeti kabul edilmiyorsa, bu kriterlere ulaşıp ulaşmadığı belli olmayan kişilerin din adına ortaya koydukları şaz görüşlerine nasıl bakmamız gerektiği sanırım daha iyi anlaşılmış olmaktadır. Esasen günümüzde din adına ahkam kesen ve bir çok garip görüşler orya atan kişilere, işte bu usulü hadis ilkesine göre bakmak, dinimiz adına çok daha güvenilir olacaktır.

Şurası bir gerçek ki biz kullar asla mükemmel olamayız; haliyle yaptıklarımız da mükemmel olamaz. Bu noktada İmam Malik (r.h.)’in şu tespiti gerçekten çok önemlidir: “Allah Rasûlü (s.a.v)’den başka herkesin sözü alınır da, terk de edilir. Ancak Peygamber (s.a.v) bunun dışındadır.”[3]

İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” kitabındaki maksadı aşan ifadeleri ve bir takım yanlışlıkları reddederken genel anlamda kitabın konusuna ve yazarının dile getirdiği bir kısım doğrulara -başta sahabe ve alimlerimiz olmak üzere geçmiş Müslümanlara- şöyle dua ederek katılıyorum:

“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”[4]

Bu duamdan da anlaşılacağı gibi, geçmişi masum olarak görmüyorum. Ancak geçmiş alimlerimize Peygamber (s.a.v)’in şu sözünü esas alarak bakıyorum:

“Hakim ictihat ederek hükmeder de doğruya isabet ederse onun için iki ecir vardır. İçtihat ederek hükmeder de yanılırsa ona da bir ecir vardır.”[5]

İçtihatlarında yanılan alimlerimize Peygamber’imiz (s.a.v) sevap vaat ederken, bizlerin hakaret etmesinin nebevi ahlak ile ne kadar örtüştüğünün takdirini sizlere bırakıyorum.

Aşağıda sıralayacağımız başlıkların yanı sıra yazarın en belirgin hatalarından birisi ve en önemlisi kaynakları anlamada ve olduğu gibi yansıtmada sorunlu olmasıdır.

Bu kısa makalede yazarın bütün yanlışları değil; sadece belirgin olanları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle ele alınmayan konuların tamamına katıldığımız anlaşılmamalıdır. Özellikle de, eleştirdiğimiz bu kitapta ehli kitap ile ilgili verilen kaynakların incelenmesinden sarfı nazar edilmiştir.

Yazarın adı geçen kitabındaki çelişkilerini ve tuhaf görüşlerini, dergi sayfalarının müsaade ettiği kadarıyla, ana başlıklar halinde ele almaya çalışalım:

Sünnetin Tahrif Edilmesi İddiası

Sayın İslamoğlu diyor ki:

“…Allah Teâlâ’nın, Kur´an´da, Hz. Peygamber’i örnek göstermesi, bir şeyi bize garanti etmesi anlamı taşımaktadır: Örneklik müessesesinin tahrif olunmaktan korunması… Yok eğer örnek gösterilen kaynak korunmayacaksa, örnek göstermenin pratikte geçerli bir yanı kalmamaktadır. Tahrif edilmiş bir kaynağı örnek almak hem caiz değil, hem de mümkün değildir. Allah ise kuluna imkansız bir şeyi yapmasını emretmez. O halde tahrif edilmemiş sünnet nedir Elbette o “ameli sünnet”tir. Hadise gelince…

İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”[6]

Burada böyle söyleyen yazar biraz sonra şöyle diyor:

“Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur´an dışında bir şey yazan hemen onu imha etsin” buyurması, Sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi hep bu ümmetin kitabı tahrif ederek Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.” [7]

Şimdi yukarıdaki görüşlerden hangisini doğru kabul edeceksiniz Bizim de katıldığımız “örneklik müessesinin tahriften korunmuş olması”na mı Yoksa:

“Hadise gelince… İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”

Bunun neresi çelişki demeyin Çünkü hadisler hakkında yazarımız aynı konunun iki sayfa sonrasında, yani yukarıdaki sözlerinin arka sayfasında şöyle demektedir:

“Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.”[8]

Şimdi de yazarımızın tahrif konusunun sonuç bölümündeki şu ifadelerine bakın:

“İsrailoğulları’nın en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur´an´da gerçekleştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis”te gerçekleştirmişlerdir”[9]

Yukarıda verdiğimiz yerlerdeki ifadelere göre örneklik müessesesi tahriften korunmuştur; o müessese “ameli sünnettir” ve onu da bize ulaştıran hadis kaynaklarıdır. Hadis kaynakları tahrif edilmiş olduğuna göre Allah, Resulünü bize nasıl örnek göstermiş oluyor Acaba sayın İslamoğlu ne demek istiyor veya bu yazdıklarını hiç böyle yan yana koyup düşünmüş müdür

Acaba yazarımıza göre sünnetin tanımı nedir Sonra bu sünnet nerden öğrenilmiştir Bu sünneti bizlere kimler ulaştırmıştır Ulaştıranlar tahrif yapmışlarsa bizler tahrif olanını ve olmayanını nereden ve nasıl öğreneceğiz Böyle bir mantık sahibi birisi kalkıp da: “Efendim tabi ki Kur´ân´dan öğreneceğiz” diyemez. Öyle ya hadisi, sünneti bize getiren tahrifçilerin, bize getirdikleri Kur´ân´ın tahrif olmadığı ne malum.

Netice olarak yazarın hadisler hakkındaki bu görüşleri cevap bekleyen pek çok şüphe ve kuşku meydana getirmektedir.

Hadisleri Kabul ya da Reddederken Hadis Usulünü Değil, O Hadisin Ele Alınan Konuya Uyup Uymamasını Esas Alması

Mesela aşağıdaki hadise yaklaşımına bakalım:

“Kur´an´ın en büyük müfessiri olan Peygamber Fatihanın son ayetindeki “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolu”nu “Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu” olarak tefsir ediyordu:”[10]

Sayın İslamoğlu böyle dedikten sonra Tirmizî, Sünen, Kitab-u Tefsiri’l-Kur´an, 1/1(2953) hadisini veriyor; dipnotta da Tirmizî’nin bu hadis hakkında hasen-garip dediğini ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen şeklini (4/378-379) veriyor. Sonra “Hadisin Kritiği” başlığı altında şöyle diyor:

“Tirmizî bu hadise “hasen–garip”tir der. Garip olmasına gösterdiği gerekçe ise ravileri arasında bulunan Semmak b. Harb’tir. Ravilerin hayatını anlatan kitaplar bu zatın ömrünün sonunda bunadığını kaydeder. Bu hadisin başka bir silsileyle gelmesi hadise getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarmaktadır. Bu silsileyi delil gösteren İbn Hibban hadise “sahih hadistir” hükmünü koymuştur.”[11]

Tüm bu anlattıklarından sonra da yazarımız şunu ekliyor:

“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.”[12]

Gerçi Tirmizî’nin “hasen-garip” demekle neyi kastettiği açık değildir. Ancak garip lafzını kullanması hakkında senet yönünden olabileceği gibi, metin yönünden de garip olabilir, denilmiştir. Garip ise, ravilerden birisinin o hadiste tek kalmasıdır.[13]

Sayın İslamoğlu, Tirmizî’nin rivayet ettiği bu Adiy b. Hatem hadisini incelerken kullandığı metodu -ki bizim de benimsediğimiz bir metottur- diğer hadislere yaklaşırken kullanmaması açık bir çelişkidir. Yani yazarımızın, ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, bir hadisi kabul veya reddederken ölçü aldığı kıstas net olarak görülmüyor. Hani insanın aklına şu gelmiyor değil: İşime gelirse sahih, gelmezse sahih değildir ya da işlediğim konuyu destekliyorsa sahih, değilse gayri sahih.

“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.” diyen sayın İslamoğlu’na şimdilik “Ya siz !” demekle yetinelim.

Yukarıdaki ifadelere ve hadisin tahricine yönelik gayretlere bakınca gerçekten ilmi bir yol benimsendiğini söyleyebileceğimiz bu tavır ve yazarımızın ele aldığı kitabın konusuyla ilgili olan bu hadis hakkında yapılan eleştirileri reddederken sarf ettiği ifadeler, diğer hadislere yaklaşırken aynen kendisine yöneltilebilir. İşte bu hissi yaklaşımlara örnekler:

“Bir kere bu bölümde geçen Ceyhan, Fırat ve Dicle ırmakları Aden (Yemen)’den değil Anadolu’dan çıkmaktadır. İkincisi, Yemen’den çıkan bir ırmak nasıl Kızıldeniz’i geçip de Habeşistan (Kuşili)’ı baştan başa dolaşır İslam hadis külliyatına Tevrat’ın bu bölümünden alındığı belli olan Yahudi kültürüne ait bir “hadis” de girmiştir.”[14]

Sayın İslamoğlu yukarıdaki açıklamayı yapmış ve hadislerin ne olduğunu vermeden kaynak olarak Müslim, Cennet 26; Ahmed b. Hanbel, 2/261, 289 numaralı hadisleri göstermiştir. Tabi bu kaynaklara kaç kişi bakabilir bilinmez. Yukarıdaki ifadelerinde okuyucuları yanıltma var. Zira okur, sayın İslamoğlu’nun ifadelerini okuyunca, kaynak olarak verdiği yerlerde gerçekten böyle ifadeler olduğunu sanacaktır. Öyle ya, her okur ne bilsin kaynak olarak verilen hadislerin metinlerinin şöyle olduğunu:

“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil her birisi cennet nehirlerindendir.”[15]; “Fırat altından bir dağı ortaya çıkaracaktır. Bunun (altın) için insanlar savaşacaklar da her on kişinin dokuzu öldürülecektir.”[16] “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat her biri cennet ırmaklarındandır.”[17]

Şimdi İslamoğlu’nun söyledikleriyle kaynak verdiği hadislerin ne alakası var Bilemiyorum bunu ne amaçla yapıyor Bu hadisin Yahudi kültürüne ait olup Tevrat’tan alındığı nereden, nasıl belli oluyor Bu bakış açısı, hadisi anlamak yerine hadisi reddetmek ve hadis kaynaklarına karşı güveni sarsmak olmuyor mu ?

Kaldı ki Buhari, Savm 52’ye atfen verdiği hadiste,[18] Aşure orucunu Nebi (s.a.v.)’in Yahudilerden aldığı geçmektedir. Hal böyleyken ve Müslim’deki hadisin onlardan alındığı hiç de belli değilken, neden bu ifadeyi kullanıyor “Yahudi kültüründen alındığı belli” türünden ifadeler ne anlama geliyor Bu türden farklı bakışlar hadislere yaklaşımında bir çelişki içerisinde olduğunu göstermiyor mu ?

“….ibareleri benzer bir şekliyle, Rasûlullah’ın Tevrat’taki vasıfları olarak İslam kaynaklarında da geçmektedir.”[19]

Bunlara da –yukarıda söylediğine göre- Yahudi kültüründen girmiş denemez mi Kaldı ki biz Yahudilerden gelen her haberin yalan olduğu görüşünü de benimsemiyoruz. Tıpkı yazarımızın aşağıdaki hadisi delil göstererek dediği gibi:

“İsrailoğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda bir sakınca yoktur” [20]

Yine yazarımızın söylediği gibi:

“Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir…”[21]

Başka bir yerde de yazarımız aynen şöyle der:

“Hz. Peygamber hiçbir taassuba kapılmadan onlara yaklaşır, doğrularını tasdik etmekten kaçınmazdı. Hz. Aişe’nin başından geçen şu olay hayli manidardır” (Yazar burada, yer almasın diye metnini vermediğim, Aişe annemizin bakışını ve efendimizin sözlerini verir.) [22]

Buna da Yahudilerden alınmıştır denilemez mi ? Demek ki:Yahudilerden alınan her şey yanlıştır, denemez. Öyleyse Müslim, cennet, 26 hadisi de Yahudilerin dediği gibi değil; belki onların tahrif ederek verdikleri olayı tashih ederek veriyor, dememiz gerekiyor. Sayın İslamoğlu bunu coğrafi duruma aykırılıkla da reddedemez. O halde bu hadis kaynaklarına bu kadar rahat, hiçbir kıstas olmadan nasıl eleştiri getiriyor ve bunların güvenirliklerini nasıl töhmet altında bırakıyor Bunu hangi ölçüyle yapıyor Kendi ifadeleriyle, hadisleri anlamak yerine hissi yaklaşım sergilemiyor mu Yazarın hadislere yaklaşırken sergilediği çelişki, yukarıda verdiğim birkaç örnekle sınırlı değildir. İşte aşağıdaki konu bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.

Muteber Hadis Kaynaklarına Bakışı

Sayın İslamoğlu “Musa ümmetinin Tevrat’ı tahrifi” başlığı altında Tevrat’ın beş şekilde tahrif edildiğini beşincisinin de uydurma yoluyla olduğunu belirterek şöyle der:

“Yahudilere kendilerine hükmü açıkça beyan edilen Tevrat” gönderildi, Allah’ın kitabıyla yetinmeyip gereksiz bir çok soru sordular. Sorularının cevaplarını Tevrat’ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bunun sonucu “Mişna: Söz” ve “Gemara: Pratik” denilen rivayetler çıktı. Aynı tip tahrifi Müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas etiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a karşı birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.”[23]

Sayın İslamoğlu hadis uydurmacılığından hareketle en güvenilir hadis kaynaklarının bile yalan yanlış uydurmalarla doldurulmuş olduğu sonucuna varmaktadır. Öyleyse en güvenilir kitapları da reddetmemiz gerekmektedir.

Sonra sayın İslamoğlu kaynaklar hakkında bu dediklerine kendisi inanıyorsa şu ifadelerini nasıl açıklarlar acaba:

“Asr-ı saadetteki Müslüman-Yahudi münasebetlerini mümkün olduğunca muteber kaynaklara dayanarak vermeye çalıştık.” “Şimdi, tüm muteber hadis kaynaklarını tarayarak binlerce hadis arasından seçtiğimiz…”[24]

Şayet Sayın İslamoğlu bu kaynakların yalan rivayetlerle dolu olduğu sözüne kendisi inanıyorsa, yalan rivayetlerle dolu kaynakları bu ümmete nasıl muteber kaynaklar diye sunabiliyor Sayın İslamoğlu’ndan en güvenilir kaynaklarda Kur´an´ın tahrif olduğu sonucunu doğuracak hadislerin listesini vermesini, Garanik türü rivayetleri de göstermesini istiyoruz. Aksi takdirde Sayın İslamoğlu’nun bir iftiracı ya da Yahudi mezhebi olan “saduki” mantığından bir “temayül” içerisinde olduğunu söyleyerek kitabındaki tezine bir delil de biz eklemiş olacağız.

Bir tutarsızlık örneği daha:

“Ne gariptir ki tüm rivayetler vahyin Hz. Peygamber zamanında yazdırıldığı konusunda ittifak etmesine rağmen, Kur´an´ın cem edilmesi esnasında bu ana malzemenin ne olduğu konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun yerine birçok asıllı ve asılsız rivayetler zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten kaçınmamışlardır.”[25]

Pes doğrusu denir de, ben “pes yanlışı” diyeceğim. Çünkü bu satırlarınızın hemen gerisinde yani karşı sayfasındaki şu satırlar size ait değil mi ?

Orda şöyle diyen siz değil misiniz :

“İnen her ayet zaman geçirilmeden vahiy katipleri tarafından kayda geçiriliyordu. Bu iş için deri parçaları, yassı tabletler, ağaç kabukları, hurma dalları ve kürek kemikleri gibi o dönemde yazıya elverişli malzemeler kullanılıyordu. Kur´an´ın vahiy katiplerince yazılımı gerçeği, bize kadar ulaşmış bir çok sahih rivayet tarafından da tasdik ediliyordu. Bu durum Kur´an´ı kendisinden önceki ilahi kitaplardan ayıran bir özellikti.”[26]

Yazarımızın hangi ifadelerini doğru, hangilerini yanlış kabul edeceğiz Burası galiba okuyucuya bırakılıyor olsa gerek (!).[27]

Hadislerin Yazılmasına Bakışı

Sayın İslamoğlu Darimi’yi kaynak vererek ele aldığı bu konuya şu hadisi delil olarak sunar:

“İbn-i Mes’ud’a insanların yanında, hadis yazılı metinler olduğu haber verilince şaşırdı. Tuhafına gitti. Bu şaşkınlığı, o metinler getirilip imha edilinceye kadar geçmedi. Ardından dedi ki: “Sizden önceki kitap ehli, alimlerinin kitabına sarılıp, Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.”[28]

Yazarın tercümesinde iki yanlış var.

Birincisi: İnsanların yanında hadis yazılı metinler olduğu.

İkincisi: İbn-i Mes’ud’a haber verilince şaşırdığı. Halbuki metnin doğrusu şöyledir:

“İnsanların yanında beğendikleri bir kitap olduğu İbn-i Mes’ud’a ulaştı. Bunun üzerine onlardan o kitabı getirmelerini ısrarla istedi. Nihayet onu getirdiler de o da onu imha etti. Sonra da şöyle dedi: Sizden önceki kitap ehli ancak alimlerinin kitaplarına yönelip Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.”

Şimdi sormak lazım, örnek verdiğiniz metinde “hadis” lafzını nereden çıkarıyorsunuz ?

Oysa sayın İslamoğlu Darimi’ye biraz daha dikkatli baksaydı ya da hadisleri reddetme merakını bir kenara koyarak bakmış olsaydı veya hadislere -kendi ifadelesiyle- hissi yaklaşmamış olsaydı, aynı kitabın aynı konusunun 483’ncü hadisinde, yine İbn Mes’ud’dan aynı meselenin şöyle açıklandığını görecekti:

“…Ebu Murra el-Kindî Şam’dan bir kitap getirdi ve onu götürüp Abdullah b. Mes’ud’a verdi. O da ona baktı sonra bir leğen istedi. Ardından su istedi ve o leğende o kitabı ıslatıp sildi. Ve şöyle dedi: ‘Sizden öncekiler ancak, kitaplara uyup kendi kitaplarını bırakmalarından dolayı helak oldular.’ Husayn dedi ki: Murra şöyle dedi: Elbetteki o, şayet Kur’an’dan veya sünnetten olsaydı (Abdullah) onu imha etmezdi. Ancak o ehli kitabın kitaplarındandır.”[29]

İnsanın bir kaynaktan işine gelenleri alıp diğerlerini görmezlikten gelmesinin bırakın ilmi olmayı, edebi izahı bile yapılamaz.

Yazılmışı Yazılmamanın Delili Görmek

Sayın İslamoğlu yine çelişki içerisinde, şu yazılmış olan hadisleri, hadislerin yazılmamasının delili olarak kullanarak şöyle diyor:

“Rasullulah kesin emirle, “Benden bir şey yazmayın, benden Kur’an dışında bir şey yazan, hemen onu imha etsin.” hadisini ve sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde, bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi, hep bu ümmetin, kitabı tahrif ederek, Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.” [30]

Sayın İslamoğlu’nun verdiği hadisler doğru, ama aynı kitaplarda şunlar da var:

“Hz. Aişe dedi ki: “Rasûlullah hastalandığında bana şöyle buyurdu: Bana Ebu Bekir ve kardeşini çağır da bir yazı yazacağım.”[31] “Getirin size bir yazı yazayım; ondan sonra sapmazsınız, buyurdular.”[32] Yazarımız Tirmizi, Kitabu’l İlim, 11. Bab, 2665 hadisini veriyor: “Biz nebi’den yazmak için izin istedik, vermedi.” Bir sonraki 12. Bab 2666, 2667 ve 2668 numaralı üç hadisi acaba neden görmüyor Oysa bunların üçü de açıkça yazmayı emretmektedir. İşte onlardan biri:

“Ensâr’dan bir adam Peygamber’in yanında oturur, Peygamber’den hadislerini dinler, hoşuna gider fakat ezberleyemezdi. Bu durumunu Rasûlullah (s.a.v.)’e şikayet etti ve, ‘Ey Allah’ın Rasûlu!’ dedi; ‘senden bir hadis işitiyorum, hoşuma gidiyor fakat ezberleyemiyorum.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): ‘Elinin yardımına müracaat et.’ buyurdu ve eliyle yazı yazmaya işaret etti.”

Diğerleri ise: Peygamber (s.a.v) Ebu Şah için (hutbeyi) yazın, demesi ve Ebu Hüreyre’nin Abdullah b. Amr’ın hadisleri yazdığını anlattığı meşhur hadistir.[33] Bu son hadis Buhârî, İlim: 17; Dârimî, Mukaddime, 27’de geçer. Şimdi size soruyorum: Aynı kitabın aynı sayfasındaki bir hadis verilir de diğerleri neden verilmez Bunun neresi ilmîliktir Ha, yazarımız belki de: “Efendim, ben kabul etmediğim hadisi niye vereyim Ben zaten o hadisleri içerisinde barındıran kitapların bir çok asıllı asılsız, Garanik türü rivayetlerle doldurulduğunu söylüyorum. Hadislerin yazılmasını gösterenler de işte bu uydurma rivayetlerdendirler. Fakat benim görüşüme uyan, yani hadislerin yazılmasını yasaklayan hadisi kabul ediyorum; benim verdiğim hadisler sahihtir; diğerleri uydurmadır” diyebilir.

O zaman da kendisine şöyle deriz: Yazılmayı yasaklayan hadisleri kabul ediyorsunuz da niçin yazılmışı delil olarak veriyorsunuz Size göre yazılan yanlış, öyleyse sizin delil getirdiğiniz de yanlış! Yanlışı neden delil diye kullanıyorsunuz Yazılan uydurmaysa neden uydurulmuşu delil olarak kullanıyorsunuz Her yazılana uydurulmuştur, demiyorum diyorsanız; öyleyse bunun ölçüsü nedir Kur´an’dır, derseniz; Kur´an yazıya karşı değildir; aksine onu teşvik etmektedir.

Recm Meselesine Yaklaşımı

Sayın İslamoğlu müslüman zinakârlara bu konuda Peygamber döneminde en az bir defa recmin uygulandığını fakat bu hükmün Tevrat’a dayanıp dayanmadığının kesin olmadığını, sorunun çözümünde a) Cezanın illetinin, gayesinin ve onunla ilgili hususi şartların tahlili, b) Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti şarttır, der.

Birinci sorunun cevabı için Maiz olayını incelendiğinde olayın sıradan bir zina vakası değil mücahitlerin ailesine tecavüz olduğunu, ikinci sorunun cevabında ise olayın sahabe zamanında bile tartışıldığını söyleyerek şu neticeye varır: Netice olarak recm Tevrat’ın bir hükmü olabilir ve muhtemeldir ki Tevrat’ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti nesh etmiş ve Kur’an bu konuda en son sözü söylemişti.

“Kur’an’ın bu konudaki hükmü inmezden önce, bu konuda Tevrat’la hükmeden Nebi eğer rivayet doğruysa daha sonra şöyle buyuracaktır: “Siz Tevrat ve İncil’le amel etmekle mükellef değilsiniz. Ancak onlara iman edip hakikatini Allah’a havale etmekle mükellefsiniz.”[34]

Buradan benim anladığım ve okuyucuların da anlayacağı şudur: Recmin delilleri o kadar kesin değildir; o halde İslam şeriatında recm cezası diye bir şey yoktur. Yazarımızın ihtimalle de olsa kabule pek yanaşmadığı belli olan bu konu gerçekten de söylediği gibi midir ?

Recm Cezası Resûlüllah (s.a.v.) Zamanında Kaç Kez Uygulanmış

1) Sayın İslamoğlu, en azından bir zina olayında recm uygulandığını kaynaklar veriyor, diyerek Maiz olayını örnek olarak gösteriyor. Oysa yine yazarımız kitabının ileriki sayfalarında şöyle demektedir: “Hz. İsa’nın bu sözü, zina suçundan recm cezasına çarptırılan Gamid’li kadının cenaze namazını kılan Rasulullah’ın, “Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım ” diyen Hz.Ömer’e söylediği şu sözüne ne kadar da benziyor: “O öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tövbesi Medine halkından 70 kişiye paylaştırılsa yine fazla gelirdi.”[35]

Burada da görüldüğü kadarıyla yazarımızın dediği gibi recm olayı en az bir değil, yazarın kendi kitabında kendisinin verdiğine göre üç oluyor. Her ne kadar en az bir recm olayının gerçekleştiğini söylüyorsa da, Sayın İslamoğlu’nun delil olarak sunduğu Müslim hadisinde Gamid’li kadın diyerek verdiği bu hadis 25. değil, 24. hadistir. Ayrıca kadın Gamidli değildir, Cüheyne kabilesindendir. Kaynak adeta Sayın İslamoğlu’nun yanılgısını haykırıyor. Çünkü Sayın İslamoğlu’nun hadis numarasını yanlış vererek iki kadının recmedildiğini göstermiş oluyor. Netice Müslim, Hudud kitabındaki hadislerden recm cezası en az dört defa uygulandığı ortaya çıkıyor. Buhârî, Kitabul Muharibin, bab:21, Hz. Ali’nin Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetiyle onu recmettiği hadisi de geçmektedir ve sayılan had cezalarına dahil değildir. Ne gariptir ki, Sayın İslamoğlu’nun Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti, deyip bunun zamanının sahabe döneminde de tartışıldığını söylediği ve sözüne delil olarak verdiği 6813 nolu hadis, bizim yukarıda verdiğimiz 6812 nolu hadisin tam da altındadır. Sayın İslamoğlu yine görmezlikten gelerek, kaynaklar recmin en az bir defa uygulanmış olduğunu göstermektedir, demektedir.

Bir sonraki yani Buhârî, 6814 nolu hadiste de şöyle geçmektedir: “Eslem’den bir adam Rasulullah’a geldi ve zina ettiğini anlattı. Dört defa da kendi aleyhine şahitlik etti. Resulullah’ın emriyle recmolundu. (Ravi) O adam “muhsandı” diyor.” Yani yazarımızın recm olayının sahabe döneminde tartışıldığının delilini verdiği Buhârî, 6813 nolu hadisin bir altındaki 6814 nolu hadis olması ve bunu yazarın görmemesi gerçekten de gariptir. Buhârî’nin aynı kitabında Hz. Ömer’den uzunca nakledilen bir hadiste şu da geçmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) recmetti, ondan sonra biz de recmettik.”[36]

2) Yazar, Maiz olayının normal bir zinadan başka, farklı boyutlarının olduğunu söylüyor ve gazilerin geride bıraktığı aileye karşı bir tecavüz olduğunu dile getiriyor. Maiz olayını Müslim’deki hadislerle incelediğimizde yazarın dediği gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kere olay tecavüz değil. Çünkü Peygamber (s.a.v) şöyle diyor: “Bunlardan biri (kadına) bir şeyler verir.”[37] Bir sonraki hadiste ise, “O, kadınlardan birine bir şeyler verir.” diye geçmektedir.[38]

İkinci olarak,Maiz dört defa kendisi zina ettiğini itiraf ediyor. Üçüncüsü; 19. hadiste Resulullah, Maiz’e: “Senin hakkında bana gelen doğru mudur ” diye sordu. O da, “Benim hakkımda sana gelen nedir ” dedi. Resûlüllah: “Bana ulaştığına göre falan oğullarının cariyesiyle cinsi temasta bulunmuşsun.” dedi. O da: “Evet” dedi ve dört defa şahitlik etti. Sonra da Resûlüllah’ın emriyle recmolundu.”[39]

Bu da gösteriyor ki,kadın gazilerden birisinin ailesi değil, cariyesiymiş. Zira kadının recmedildiğinden hiç bahsedilmiyor. Şayet bütün bu saydığım gerekçeleri yazarımız kabul etmiyor ve hala “Hayır, bu bir tecavüzdür.” diyorsa; kendisine “Peki, sizin de kitabınızda delil diye verdiğiniz “Gamid’li” kadın kime tecavüz etmiş( ) de Rasûlullah (s.a.v.) onu recmetmiş ” sorumuza ne diyeceklerdir

Resûlüllah (s.a.v.) Recmi Ne Zaman Uygulamıştır

Sayın İslamoğlu’nun ikinci sorunun cevabı dediği, sahabe ve tabiin zamanında, Resulün recmi Nur suresinden önce mi, sonra mı uyguladığı konusundaki sahabeye sorulan bu soruyu tartışma olarak sunması hiç de doğru değil.

Sayın İslamoğlu’nun “Sahabe ve tabiinin tartıştığı” şeklindeki sözüne gelince, bunun sanki gerçekten sahabe arasında böyle bir tartışma varmış gibi lanse edilmesi kesinlikle doğru değildir. Çünkü, recm olayının varlığını ispatlayan o kadar hadis arasından sadece “tabiînden” bir zatın bu sorusunu tartışma diye sunmanın hiçbir güvenilir yanı yoktur. Yok illa da vardır diyorsanız, o zaman Hz. Ömer’in minberde insanlara “Kur´an´da recm vardı, Rasûlullah (s.a.v.) uyguladı, biz de uyguladık.” sözünü niçin icmaya delil vermiyorsunuz Öyle ya Hz. Ömer bunu cemaatin içinde söylemiş ve kimse de itiraz etmemiştir. Gerçi biz Hz. Ömer’in cemaate böyle söylemesini icmaya delil getirmiyoruz. Muhtemeldir ki sayın İslamoğlu’nun savunduğu konuyu Hz. Ömer cemaatin içinde söyleseydi o, bunu da bize icma diye sunardı. Halbuki yazarın tartışma dediği bu soru hakkında İbn Hacer, şu açıklamayı vermektedir:

“Abdullah b. Ebi Evfa’nın ‘Bilmiyorum’ sözünden anlaşılan o büyük sahabeye bazı açık şeyler gizli kalmış olabilir. Hem de faziletli insanın “bilmiyorum” diye cevap vermesi, onun için bir ayıp değildir; aksine bu onun konuyu araştırıp, incelediğini gösterir ki bununla da övülür.”[40]

İmam Nevevî de şöyle der: “Bekar zaniye yüz değnek, muhsan ve dul olana da recmin vücubiyetinde ulema icma etmiştir. Bu hususta, Kadı İyâz ve diğerlerinin hikâye ettiğine göre, ehli kıbleden sadece hariciler ve Mutezile’den Nazzam gibi bazıları buna muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar recmi kabul etmezler.”[41]

Kaldı ki meseleye biraz dikkat etmek, bu sorunun cevabını ortaya çıkarmaya yeterdi. Sayın İslamoğlu’nun delil olarak verdiği sayfa 304-351’deki Müslim, Hudud hadisini rivayet edenlerden biri, özellikle yazarın “Hz. Ömer’in: Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım” diye delil olarak sunduğu hadisi rivayet eden ve bu olayın tanıklarından biri olan İmrân b. Husayn’dır. İmrân b. Husayn ise Hayber fethi yılında Müslüman olmuştur.[42] Yine aynı kaynak olan Müslim, Hudud, 16. hadisin ravisi de Ebu Hüreyre’dir. Ebu Hureyre’nin müslüman olması da Hayber´in fethi yılındadır.[43]

“Efendim, Ebu Hüreyre, önceden olmuş olan recmi bize aktarıyordur.” denemez, çünkü aynı konu Buhârî’de de şöyle gelmiştir: “Bize Ali b. Abdillah anlattı, bize Süfyan b. Uyeyne anlatıp şöyle dedi: Biz bunu Zühri’nin ağzından ezberledik; o şöyle dedi: Bana Ubeydullah haber verdi ki, kendisi Ebu Hureyre ve Zeyd b. Halid’den işitmiş. Onların ikisi de şöyle demişlerdir: “Biz peygamberin yanında bulunuyorduk. Bir adam ayağa kalkıp: “Senden Allah adına, aramızda sadece Allah’ın kitabıyla hüküm vermeni istiyorum” dedi. (arkasından da ücretle çalıştığı adamın karısıyla zina eden gencin olayı anlatılır) ve: “Ey Uneys, bu adamın karısına git, suçunu itiraf ederse onu recm et, diye emretti. Uneys kadına gitti, kadın suçunu itiraf etti. Uneys de onu recmetti.”[44]

Bu da gösteriyor ki hicretin yedinci yılına tekabül eden Hayber’in fethi yılında Müslüman olan Ebu Hureyre, recmin tatbik edildiği olayda bizzat Peygamber (s.a.v)’in yanında hazır bulunuyormuş. Demek ki recm Nur suresinin inmesinden çok sonraları da uygulanıyormuş. Sayın İslamoğlu diyor ki: “Muhtemeldir ki Tevrat’ın bu (recim) hükmünü Hendek savaşı öncesi inen Nur suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur´an en son sözü söylemişti:”[45]

Hendek savaşı Hicret’in 5. yılında olmuş ve Nur suresi de bundan önce inmiş ise demek ki Nur suresi sayın İslamoğlu’nun, “Tevrat’ın hükmü” dediği recmi kaldırmamıştır. Bu konuda İbn Hacer şöyle diyor: “Recm’in Nur suresinden sonra olduğuna dair kesin delil vardır. Çünkü Nur suresinin nüzulü ifk hadisesinden sonradır. Açıklaması geçtiği üzere onun 4, 5 veya 6. senesinde olduğu ihtilaflıdır. Recm ise bundan (suresinin nüzulünden) sonradır. Çünkü Ebu Hureyre recmde hazır bulunmuştur. Ebu Hureyre ise hicretin yedinci yılında müslüman olmuştur. İbn-i Abbas ise ancak hicretin dokuzuncu yılında annesiyle beraber Medine’ye gelmiştir.”[46]

Maiz olayını anlatan hadisin ravilerinden birisi de İbn-i Abbas’tır. İmam Müslim aynen şöyle der: “Bize Kuteybe b. Saîd ile Ebu Kâmil el-Cahderî rivayet ettiler. Lafız Kuteybe’nindir. Dediler ki: Bize Ebu Avâne, Simâk’tan o da Saîd b. Cübeyr’den o da İbn Abbas’tan naklen rivayet etti ki, Peygamber (s.a.v) Maiz b. Malik’e şöyle dedi:

“Senin hakkında bana gelen doğru mudur Maiz: Benim hakkımda duyduğun nedir dedi. Duydum ki filan oğullarının cariyesi ile cinsi münasebette bulunmuşsun, dedi. Maiz: Evet, dedi. İbn Abbas: Bunun üzerine dört defa şahadette bulundu. Sonra Rasûlullah (s.a.v.) onun hakkında emir buyurdu ve recmolundu.”[47]

Buraya kadar recmin bizzat Peygamber (s.a.v)’in hayatında, tespit edebildiğimiz kadarıyla, en az dört defa vuku bulduğunu ispatlamış, sayın İslamoğlu’nun, “Muhtemeldir ki Tevrat’ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti neshederek bu konuda Kur´an en son sözü söylemiştir.”[48] diyerek ortaya koyduğu şüphesindeki yanlışını, recmin Nur suresinin inmesinden çok sonraları da uygulandığını açıklığa kavuşturup düzeltmiş olduk.

Sayın İslamoğlu’nun kitabındaki şu satırları okuyalım:

“Kur´an´ın en büyük müfessiri olan Peygamberimiz, Fatiha’nın son ayetindeki “Gazaba uğrayan ve sapıkların yolu”nu “Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu” olarak tefsir ediyordu:”[49]

Yazar, bu sözünden sonra bu hadise Tirmizî’nin hasen garip dediğini, Hakim’in ise sahih dediğini, dolayısıyla da hadisin sahih olduğunu delillendirerek hadisin kritiğini yapar. Tamam bunlar doğru, biz de kabul ediyoruz. Ancak, recm olayında bu hassasiyetlerini göremiyoruz. Üstelik Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Rasûlullah (s.a.v.)’ın şu sözü ortada iken: “Ubade b. Samit Rasûlullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini söyler: “Benden öğrenin benden öğrenin, Allah o kadınlara çıkar yol gösterdi. Bekârla bekârın (zinasında) yüz sopayla bir sene sürgün, evliyle evlinin zinasına da yüz sopa ve recim vardır.”[50]

Neshi Kabul Eden Alimleri Tahrifçi Olarak Göstermesi

Sayın İslamoğlu, “b) Nesh” ve “tahsis” adı altında yapılan tahrifat” başlığı altında Bakara suresinin 85. ayetini veriyor ve şöyle diyor:

“Bu ayetin içerisinde bulunduğu ayetler gurubu İsrailoğulları’nın Yahudileşme sürecinden söz etmektedir. Bu ayetin tamamını göz önüne aldığımızda, Allah’ın hükümlerinin bazısını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar etmek” olarak konulmaktadır”… “Ümmeti Muhammed de “nesh” meselesinde İsrailoğulları’nın düştüğü yanlışa düştü.”[51] diyen sayın İslamoğlu, sonrasında da: “İslam şeriatında nesh vaki olmuştur. Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma ya da unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da bu görüştedir Onların nesh ayetinde ki “ev nünsiha” ibaresini nasıl tefsir ettiklerini yukarıda dipnotta verdik. Kur´an´ın iki kapağı arasında yazılı olup da hükmü geçersiz olan hiçbir ayet yoktur. Şeriatların maksatlarından biri olan “tedricilik” sünnetini göz önüne almayan bir kısım ulema, bazı ayetler arasında çelişki olduğunu zannedip bir kısmını bir kısmıyla mensuh addetmişlerdir.”[52] demektedir.

“Allah’ın hükümlerinden bazılarını tutmamanın ya da geçersiz saymanın adı kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar olarak konulmaktadır” ifadesindeki bu “geçersiz saymayı” acaba yazarımız nerden çıkarıyor Bu ayete işkence değil midir Sonra bunun “Şer’i bir hükmün sonra gelen şer’i bir hükümle kaldırılması” olan nesh ile ne alakası vardır Öyle ya, birinde bile bile Allah’ın hükümlerinin bir kısmı tatbik ediliyor, bir kısmı da tatbik edilmiyor. Diğerinde ise Allah’tan geldiği kabul edilen bir hükmün, yine Allah’tan geldiği kabul edilen bir hükmü yürürlükten kaldırdığı (nesh) kabul ediliyor.

Bu durum yukarıdaki ayetle nasıl bağdaştırılıyor Çünkü nesh konusunda, ikisinin de Allah’ın emri olduğu, Allah öyle istediği için kaldırılan ayetin hükmüyle amel etmeme vardır.

“Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kadirdir.”[53]

Ne yani, şimdi biz de bu ayeti kendimize hareket noktası yaparak, sayın İslamoğlu’nun da dediği gibi, “Kaldı ki ayet siyak- sibak ilişkisi içerisinde değerlendirildiğinde İsrailoğulları’nın Yahudileşme sürecini anlatan ayetler içerisinde gelmiştir”[54] diyerek, ve yazarımızın “Yahudiler Rasûlullah (s.a.v.)’ın peygamberliğini kabul etmemek için neshi inkar ettikleri halde Tevrat’ta neshin olduğuna dair bir çok delil vardır.”[55] ifadesine bakarak, Kur´ân´da nesh yoktur diyenleri Yahudileşmiş mi kabul edelim ? Aslına bakarsanız bu ve sonraki ayetler “neshi” kabul etmeyip ve nesh hakkında sorular soranlar hakkında gelmiştir. Yani burada bir “temayül”den bahsedilecekse “nesh”i kabul etmemek bir “Yahudileşme Temayülü”dür. Söylemek istediğimiz bundan ibaret değil. Ne ki, sayın İslamoğlu’nun adeta ayetleri işine geldiği gibi konuşturuyor olmasına dikkat çektim. Çünkü “önce benimseyip sonrada benimsenen fikre delil bulma mantığı” kişiye, olanı değil, olmasını istediği şeyleri gösterir.

Gerçekten de sayın İslamoğlu’nun ifrat görüş olarak nitelediği neshi, ümmetin büyük çoğunluğunu oluşturan Ehli Sünnet ittifakla kabul etmiştir. Kendisinin benimsediği görüşü ise Mutezile’den Ebu Müslim el-İsfahanî, (ö.322h.) kendisinden nakledilen bir görüşe göre, benimsemiştir.[56]

Bizim de benimsediğimiz bu görüş, yazarın dediği gibi ifrat değil, aksine Rabbimizin Kur´an’daki buyruğunu olduğu gibi kabul etmektir. Çünkü biz kendi kafamızdan bir kural koyup Kur´an´ı bu kurala uydurma yerine, Kur´an ne diyorsa, Rasûlullah (s.a.v.) ne söylüyorsa ve sahabeden gelen sahih rivayetlerde nasıl aktarılıyorsa öylece inanırız.

Şunu belirtelim ki, nesh adına yığınlarca ayeti mensuh kabul edenlerin görüşlerini kabul ediyor değiliz. Çünkü nesh ancak iki ayet arasında görünen çelişkili bir durumda[57] var kabul edilir.

Nitekim İmam Suyutî’nin mensuh dediği yirmi ayete bile, Dehlevî ve çağdaş araştırmacılardan Dr. Mustafa Zeyd, “Sadece beş tanesinde nesh vardır, diğerlerinde yoktur” demişlerdir.

Sayın İslamoğlu burada da meseleyi enine boyuna araştırmadan neshi kabul eden herkese tahrifçi yaftasını yapıştırmıştır. Şayet neshin ne manada kullanıldığına bakmaksızın neshi kabul etmek, İsrailoğulları’nın düştüğü tahrif yanlışına düşmekse, yazarımızın kendisi de aynı tahrif yanlışlığına düşmüştür. Çünkü şartlı da olsa kendisi de neshi kabul etmektedir.

Şimdi sayın İslamoğlu’nun, esasta “nesy” denen unutturmaya nesh adı vererek benimsediği neshe dönelim.

O şöyle diyordu:

“İslam şeriatında nesh vaki olmuştur. Ancak bu yukarıda verdiğimiz sahih rivayette görüldüğü gibi tamamen kaldırılma ya da unutturulma şeklinde gerçekleşmiştir. Sahabe ve tabiinden bir çokları da bu görüştedir. Onların nesh ayetinde ki “ev nünsiha” ibaresini nasıl tefsir ettiklerini yukarıda dipnotta verdik.”[58]

Oysa Taberi’den verdiği bu dipnotta (Bk: Taberî Camiu’l-Beyan, c.1, s. 475- 477) isimleri zikredilenlerin -sahabe ve tabiin de dahil olmak üzere- hepsi de neshi kabul etmektedirler. Ne ki sayın İslamoğlu kaynak verdiği kitaba ve ele aldığı ayete de yanlı baktığı için ne ayetin dediğini ne de kaynağın dediğini objektif olarak görebilmektedir. Çünkü Bakara 85’nci ayette iki ifade yer almaktadır; birisi unutma anlamına gelen “nesy” diğeri ise ortadan kaldırma anlamına gelen “nesh”. Haliyle büyük müfessir Taberî’de tefsirinde önce neshi sonrasında da nesy’i vermek suretiyle her ikisi hakkında sahabe ve tabinin görüşlerini açıklamıştır. İslamoğlu ise sadece -hadislere yaklaşımındaki gibi- benimsediği konuya uyan noktayı öne çıkararak diğerini görmezden gelmiştir.

Burada yazarın objektif olmadığını göstermekle yetiniyorum. İtirazlarına cevap ise daha geniş bir çalışma konusudur. Ayrıca yazarın kadı Ebu Bekir İbn Arabi’yi de yanlış anladığını belirtelim. Çünkü nesh konusunda İbn Arabi’nin sayın İslamoğlu’nun bahsettiği gibi abartılı görüşleri yoktur. Yazar kitapta çeşitli görüşleri serd eden İbn Arabi’nin ifadelerini anlamadığından olsa gerek bu görüşlerin ona ait olduğunu sanmıştır.[59]

İslamoğlu’nun Diğer Bazı Tuhaf Görüşleri:

“Kur´an´da Tevrat isminin Musa’ya izafe edildiği tek bir ayet dahi bulunmamaktadır. Fakat, her ne hikmetse, Tevrat hep Hz. Musa’ya indirilen kitap olarak şöhret bulmuştur.” “Bütün bu ayetlerden anlaşılan Kur´ân´ın “Tevrat” adını verdiği kitap, Hz. Musa’ya da verilen kitaplar başta olmak üzere Beni İsrail Peygamberlerine gönderilen tüm kitapların ortak adıdır.”[60]

Burada da sayın İslamoğlu’nda “sadukiyen” bir “temayül” gözlemliyoruz. “Her ne hikmeti” ise “recm” meselesini işlerken kaynak olarak verdiği[61] “Sahihi Müslim”de geçen Resûlüllah (s.a.v.)’ın şu sözleridir:

“Peygamber (s.a.v)’in yanına yüzü kömürle karartılmış, dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Yahudileri çağırarak: Siz zina eden kimsenin haddini (cezasını) kitabınızda böyle mi buluyorsunuz diye sordu. Evet, dediler. Ardından onların alimlerinden birini çağırdı ve:

“Sana, Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah aşkına soruyorum!…”[62]

Fıkhın İnsanca ve İslamca’sı Yerine Erkekçesi

“İslam ümmetinin klasik çağlarındaki kadına bakış açısıyla[63], Yahudi bakış açısının çakıştığı çok bariz bir biçimde görülmekte. Yahudiler adet halini bahane ederek kadını aşağıladılar. Sonraki asırlarda yer eden erkeksi fıkıh da, konuyu aynı bakış açısıyla ele aldı. Asıl Yahudileşme temayülü dediğimiz olgu işte böyle tezahür ediyordu.”[64]

Burada yazarımızdan bu konuyla alakalı bir örnek istesek, yazarımızın neyi, hangi kaynaktan örnek vereceğini doğrusu çok merak ediyorum

İslamoğlu’nun Anormal İfadeleri

“Muhammed ümmetinin Kur´ân´ı tahrifi”,[65] “tefsir ve te’vil adı altında yapılan tahrif, belki de İslam ümmetinin Yahudileşme alametlerinden birincisi olan tahrif sürecinde en büyük yeri işgal eder.”[66]

“Ümmeti Musa’nın Tevrat’a yaptığının benzerini Ümmeti Muhammed de Kur´an´a yaptı.”[67]

Ümmetin Yahudileşme Temayülüne bir örnek: Cuma suresi,[68]…“Ehli kitaplaşacaksınız,”[69]

Yukarıda bir iki tanesini örnek verdiğim bu ve benzeri ifadeleri çok rahat ve bolca kullanan sayın İslamoğlu, kendisinin de “Ümmeti Muhammed’in” bir ferdi olduğunu unutmuş gibi konuşuyor.

Sayın İslamoğlu’nun dilinden günümüzden başlayarak ta tabiine hatta sahabe’ye varana kadar bir çok İslam alimi kurtulamazken, İslam aleminde ilk defa sapık görüşlerini devlet eliyle halka zorla kabul ettirmeye çalışan ve tarihe mihne olayı diye geçen 15 senelik istibdat döneminin mucitleri olan Mutezile’ye “Dahası Mutezile, değil işgalci emperyalist bir yabancı gücü desteklemek, bazı imamları eliyle yerli yöneticilerin zulümlerine karşı mücadele vermişlerdir.”[70] diye yumuşak bakması, yine kendi ifadesiyle Müslüman bir yöneticiyi ABD başkanına şikayet edecek kadar ecnebi hayranı ve müsteşriklerden beslenen istişraki fikirleriyle Müslümanların gerçek gündemlerini saptıran Fazlurrahman’ı “ilim dünyamızın değerli ismi ve bir yanıyla reformist sayabileceğimiz,”[71] diyerek değer vermesini anlamak gerçekten zor. İnsan “acaba” demekten kendisini alamıyor.

Sadukilik

“Bu ümmetin tarihinde, Sadukiyen bir sapma tüm boyutlarıyla modern çağda ortaya çıkmıştı. Bilindiği gibi Sadukiler’in bariz özelliği Yahudi modernizmini temsil etmeleridir. İslam ümmetinin içinden çıkan bazı guruplar da aynen sadukilerin Yahudilikte yaptığını İslam’da yapmaya çaba gösterdiler. Önce hadis konusundaki tereddütten yola çıkarak, hadisi tümden reddettiler. Ardından sünneti şaibe altında bırakıcı tehlikeli bir tavır takındılar. Sadukiyen Müslümanlar, oryantalistleri, sünnete karşı savaşımlarında yanlarında buldular. Bu savaşta kullandıkları cephanenin çoğu Batı’lı müsteşriklerden geliyordu. Sadukiyen yöneliş, bu dönemde aynen Sadukiler’in gaybe ilişkin haberleri reddedişleri gibi, sünnetle sabit olanları redde, Kur´ân´la sabit olanları te’vile girişti…”[72]

Burada böyle diyen sayın İslamoğlu gerideki bölümlerde şöyle diyordu:

“Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a karşı birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.”[73] “…Bunun yerine birçok asıllı asılsız rivayet zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur´ân´ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten de kaçınmamışlardır.”[74]

Bu ifadelerin sahibi sayın yazarımız, acaba hangi “temayül” içerisindedir. Çünkü yazarımız hadislerin yazılmamasını savunuyor; fakat yeri geldikçe savunduğu düşünceye uyan hadisleri sahih olarak sunmaktan hiç de geri kalmıyor. Sayın yazarımızın en güvenilir hadis kaynakları hakkında yukarıdaki ifadeleri kullanıp ardından da hadisleri delil olarak kullanmasını en iyi kendi ifadesiyle nitelendirebiliriz: “Görüldüğü gibi, Yahudileşmiş mantık, reddettiği bir kitabın ayetini işine geldiği yerde delil olarak kullanmaktan geri durmuyordu.”[75]

Belki sayın İslamoğlu bize “Siz hangi temayüldesiniz ” diyebilir. Geçmiş ümmetlerden birisinin içerisinde bulunduğu temayülde bulunmak zorundaysak, biz şu ayetteki gibi olmayı kabul ediyoruz:

“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim´in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur´an´da) size "müslümanlar" adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah´a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevladır, ne güzel yardımcıdır!”[76]

Sonra bizler Sayın İslamoğlu’nun zaman zaman kullandığı aşırı ifadelere zaten katılmıyoruz. Ümmetin hepsinin Yahudileşme temayülüne girebileceğini kabul etmiyoruz. Çünkü Yahudileşmeye karşı bizi uyaran Peygamberimiz şöyle de buyurmuştur:

“Ümmetimden bir taife hakka yardımcı olmaktan ayrılmayacaktır. Onları yardımsız bırakan (onlara muhalefet eden)lar, onlara zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu haldeyken Allah’ın emri gelecektir.”[77]

İmam Malik’in şu muazzam tespitleriyle yazımızı noktalayalım:

“Sünnet Nuh’un gemisidir. Ona binen kurtulur, ondan geri kalan suda boğulur.”[78]

“Her kim İslam’da güzel görerek bir bid’at ortaya çıkartırsa, Muhammed (s.a.v.)’in risaleti edâ etmekte hainlik ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü yüce Allah: “Bugün sizin için dininizi tamamladım.” diye buyurmaktadır. O bakımdan o gün din olmayan hiçbir şey bugün de din olamaz.”[79]

--------------------------------------------------------------

[1] Müslim, Cuma, 43, 867, İbn Mace, Mukaddime, 42, 45, 46.

[2] Talat Koçyiğit, “Hadis Istılahları”, AÜİF Yayınları, 1985, Ankara, s.405.

[3] İbn Abdilberr, “Camiu beyani’l-ilm ve fadlihi” Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, ts. c.2, s. 91. Gerçi bu kaynakta Mücahid’in sözü olarak verilmiştir. Fakat başka kaynaklarda bu sözün İmam Malik ile şöhret bulduğu bilinmektedir. Bk. “Hadislerle Hz.Peygamberin Namaz Kılma Şekli”, M. Nasıruddin Elbanî, trc: Osman Arpaçukuru, Beka, 2004, s.77.

[4] Haşr, 10

[5] Buhârî, İ’tisâm, bab, 21, H. 7352

[6] Yahudileşme Temayülü, 172- 206

[7] Yahudileşme Temayülü, 173- 208

[8] Yahudileşme Temayülü, 174- 209

[9] Yahudileşme Temayülü, 210- 253

[10] Yahudileşme Temayülü, 29 - 36

[11] Yahudileşme Temayülü, 31- 38

[12] Yahudileşme Temayülü, 31- 38

[13] Bk: “Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişimi” Dr. Ahmet Yücel, İFAV, 1996, İstanbul, s.181; Ayrıca bk. Prof. Dr. Talat Koçyiğit, “Hadis ıstılahları”, s.130, 131.

[14] Yahudileşme Temayülü, 110, 111-133.

[15] Müslim, Cennet, 26.

[16] Ahmed b. Hanbel, 2/261.

[17] Ahmed b. Hanbel, 2/268.

[18] Yahudileşme Temayülü, 117- 137.

[19] Yahudileşme Temayülü, 101- 122 .

[20] Yahudileşme Temayülü, 35 - 43, Bk. “Fethu’l-Barî”, 6/575-576.

[21] Yahudileşme Temayülü, 74- 88

[22] Yahudileşme Temayülü, 118- 140. hadis, Buhârî, Da’vat 37,

[23] Yahudileşme Temayülü, 156- 185

[24] Yahudileşme Temayülü,12, 51 - 12, 61

[25] Yahudileşme Temayülü, 156, 158 - 187

[26] Yahudileşme Temayülü, 156- 186

[27] Vahyin cem edilmesi esnasındaki ana malzemeler için bk: Buhari, Ahkam, Bab, 37, Ahmed b. Hanbel, 5/185, Hadis no: 21663

[28] Yahudileşme Temayülü, 57- 69 Darimi 42 / 475. Yazarımız bu hadisi “Sünnetin Tahrifi” bölümünde de vermektedir. Bk.Yahudileşme Temayülü, 173, 174- 208

[29] Darimî, Mukaddime, Bab, 42, H. 483

[30] Yahudileşme Temayülü, 173- 208

[31] Müslim, Fadailu’s-Sahabe, 11, 2388.

[32] Müslim, Vasaya, 22, 1637.

[33] Tirmizî, İlim, bab, 12, 2266, 2267, 2268

[34] Yahudileşme Temayülü, 123- 146, 147

[35] Yahudileşme Temayülü, 304 - 351; Hadis: Müslim Hudud 25 2/1324

[36] Buhârî, Kitabul muharrebin, bab 31, H. 6830 Bk: Tirmizi, Hudud, 7/ 1431

[37] Müslim, Hudud 17.

[38] Müslim, Hudud 18.

[39] Müslim, Hudud, 1693

[40] Fethu’l-Bârî, c. 14, s. 139

[41] Nevevî, Minhâc, s. 189

[42] İbn Abdilber, el-İstîâb, Daru’l-Cîl, Beyrut, 1412c.3, s.1208, Madde no: 1969; İbn Hacer, el-İsabe, Daru’l-Cîl, Beyrut, 1412, c 4, s.705, no: 6014.

[43] A.g.y

[44] Buhârî, Hudud, bab, 30, Hadis, 6827, 6828

[45] Yahudileşme Temayülü, 123- 147

[46] Fethu’l-Bârî, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1416, c. 14, s. 79

[47] Müslim, Hudud, 19, H. No: 1693

[48] Yahudileşme Temayülü,123- 147

[49] Yahudileşme Temayülü, 29-36

[50] Müslim, hudud, 3/ 12, 13, 14 / 1690

[51] Yahudileşme Temayülü,164-195.

[52] Yahudileşme Temayülü, 164, 166 - 196, 198 .

[53] Bakara, 106

[54] Yahudileşme Temayülü, 165 - 197

[55] Yahudileşme Temayülü, 165 - 198

[56] Vehbe Zuhaylî, “Usulü’l-Fıkh”, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1406, c.2, s. 947; Gazalî, “el-Mustasfa” Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1403, c. 1, s. 111.

[57] Kur´ân´da neshi kabul etmeyenlerin iddialarından birisi de şudur: “Neshin varlığı ayetler arası çelişkiyi zorunlu kılar, bunu kabul etmekse Kur´ân´ ın Allah’tan gelmiş olma ilkesine aykırıdır.” Oysa Kur´ân´ da çelişkili görünen Müşkil ayetler nasıl anlaşılıyorsa Nesh de böyle anlaşılmalıdır. Kur´ân´ın Müşkil ayetleri hakkında bk. Elmalı, Hak Dini, Azim Dağıtım, c, 3, s. 35

[58] Gazetenin dağıttığı nüshada “ev nünsiha” diye geçer. Son baskı bu olduğundan bunu esas aldık. Benim elimdeki Ocak 1995 yılına ait olan nüshada burası “ما ننسخ” diye geçmektedir.

[59] Geniş bilgi için İslamoğlunun “Ahkamul Kur’an”dan kaynak gösterdiği yerlere ve yine İbn Arabi’nin “en-Nasih ve’l-Mensuh” Kahire: Mektebetü´s-Sekafeti´d-Diniyye, 1992, c. 2, s. 206’ ya bakılabilir.

[60] Yahudileşme Temayülü, 70 - 83

[61] Yahudileşme Temayülü, 121, 122 – 144, 145

[62] Müslim, Hudud, 6/28. Hadis kitaplarında on dört defa geçen bu ifade için bk. Müslim, Hudud, bab 6, H. 1700, Ebu Davud, Hudud, Recmu’l-Yehudiyeyn, H. 4436, 4438, Akdiye, Keyfe yehlifu’z-Zimmi, 3624, 3626, İbn Mace, Ahkam, 10/ Bima Yestehlifu Ehlü’l-Kitab, H. 2327, 2328, Hudud, 10/ Recmu’l-Yehudi ve’l-Yehudiyyetü, 2558, Ahmed b. Hambel, “Müsned”, 1/ 273, 278, 4/ 286, 5/ 411

[63] Sayın İslamoğlu’nun kadınlardan da peygamberler gelmiştir, diye bir bakışa sahip oluşu, bilemiyoruz bu konuyu ele alışında ne kadar etkili olmuştur. Çünkü yazarımız kadın hakkında aynen şöyle demektedir: “Tarihte kadın peygamberler göndermiştir, Cenabı Hak. Yani tartışılır falan ya, tartışmaya hiç gerek yok, göndermiştir. Beni İsrailoğullarından göndermiş. Hz. Meryem’i göndermiş, daha başkalarını göndermiş ki, Asiye bunlardan biri olabilir.” (Sayın İslamoğlu’nun Adım Prodüksiyon’un yayınladığı ve on kasetten oluşan “İslam’da Aile Hayatı” adlı çalışmasının bir numaralı kasetin ikinci yüzünde aynen yukarıda ki gibi söylüyor.)

[64] Yahudileşme Temayülü 246- 288

[65] Yahudileşme Temayülü, 156 - 186

[66] Yahudileşme Temayülü, 158 - 188

[67] Yahudileşme Temayülü 152 - 181

[68] Yahudileşme Temayülü, 44 - 51

[69] Yahudileşme Temayülü, 51- 61

[70] Yahudileşme Temayülü, 289 - 335

[71] Yahudileşme Temayülü, 298, (401’nci dip nota bak) - 339

[72] Yahudileşme Temayülü 289 - 335

[73] Yahudileşme Temayülü 156, (185)

[74] Yahudileşme Temayülü 157; 158, (187)

[75] Yahudileşme Temayülü, 225 -263

[76] Hac, 78

[77] Müslim, İmare, 53/ 1920; Buhârî, İ’tisam bi’l-K´itab, 7311

[78] Suyutî, “Miftahu’l-Cenne Fi’l-İ’tisam bi’s-Sünne” Daru’n-Neşr, Medine, 1409, s. 76,

[79] Şâtıbî, “İ’tisâm” Daru’l-Hani, Riyad, 1416, c. 1, s. 61.
Devamını Oku »

Sünnet,Kuran-ı Kerimin Tefsiridir

Sünnet,Kuran-ı Kerimin Tefsiridir

Kur'ân'da bulduğumuz İslam ne ise, sahih hadis mecmualarında bulduğumuz İslam da aynıdır,

Bu İkisi arsında hiçbir fark yoktur; bu hakikat, tefsir ve hadis ilimleriyle hakkıyla uğraşan âlimlerin malumudur.

Şurası da unutulmamalıdır ki, sahih hadis mecmua (arında tespit edilmiş Allah'ın Resulü'nün hayatı, hem Kur'ân'daki İslam'ı ortaya koymak, tavzih etmek, hem de Kur'ân'daki emirlerin uygulanabilirli-ğini ispat gibi bir fonksiyon da üstlenmektedirler.  O'nun muhafaza edilerek bize ulaşan hayatı sayesin- I dedir ki Kur'ân'daki ideal hayatın bir ütopya olmadığı anlaşılmıştır. Kur'ân'daki hayatın uygulanabilir, yaşanabilir bir hayat, saadete götüren mesut bir ( hayat olduğu anlaşılmıştır.

Bu yüzden Kur'ân'ı tavzih eden, O'nu öğreten, O'nun  anlaşılmasına yardım eden bir hayatı Islâm kavramı dışında mütalaa etmek bize akıllı ve İyi niyetli insanların işi gibi gelmemektedir. Kur'ân, Asrı saadetteki  bahtiyar müminlere ve sonraki nesillere O'nun  mukaddes hayatını örnek olarak gösteriyor ve "And olsun ki sizin için, Allah'ı çokça hatırlayanlar,  ahiret gününü ve Allah'ı ümit edenler İçin, Allah'ın Resulü'nde güzel bir örnek vardır." r (Ahzab, 33/21) diyor.

Şimdi soruyoruz: Gelecek nesillere ve çağlara ulaşma ihtimali olmayacak bir hayat, gelecek nesiller  için nasıl örnek olarak gösterilebilir? Bu abes olmaz mı? Eğer bu suale, bu ahlak yalnızca Kur'ân'da var  diye cevap verilecek olursa, hiç şüphesiz işin erbabı i bilir ki O'nun mübarek hayatı ve hayat tarzı, bütün  tafsilatı ile Kur'ân'da anlatılmamıştır. Bu yüzdendir  ki, hiç şüphe etmeden, İslam, Kur'ân ve Sünnet , bütünlüğünün adıdır, diyoruz. Yani Âlemlerin  Rabbi, Kur'ân'da tafsiline lüzum görmediği mevzuları, sevgili Resul'ü aracılığıyla kullara bildirip öğret­miştir. Kur'ân da O'na "örnek bir insan" demekle, O'nun hayat tarzındaki en küçük teferruatı bile onayladığını ihsas etmiştir.

Nitekim güneşe ve onun ışığına yemin ederek o nimetleri tebcil eden Âlemlerin Rabbi, "Senin ömrüne yemin ederim ki evet, onlar, elbette sarhoşluktan içinde şaşırıp debelenmektedirler." (Hicr,15/72) buyurarak Kur'ân'ın tefsiri olmuş bir hayata da  yemin ederek onu tebcil ediyor. O'nun ömrünün,mukaddes olduğunu, saygıya ve tazime değer olduğunu ihsas ediyor. Her akıl sahibi takdir eder ki, bütün ömür altmış üç yıllık sayısal bir ömür değildir. Bu  yemin edilen ömür O'nun sünneti ve hayat tarzıdır,

Bu yemini şöyle yorumlamak mümkündür. "Senin hayatında tecelli eden İslam'a yemin olsun ki..."

İşte iyi tetkik edilirse görülür ki bu hayat, Allah'ın aziz pir tuttuğu kıymetlere teslimiyetle geçirilmiş bir ömür. İrin dür. Sabırla, tevekkülle, rızayla, kanaatkârlıkla, aşkla, muhabbetle, en kusursuz beşeri münasebetlerle,

hakka ve adalete riayetle, İhsanla, ihlâsla, ıslahla,  hulasa salih amellerle geçirilmiş bir ömürdür. Ümmete ve bütün insanlığa örnek bir ömürdür.

Peki, maksadı kullarına örnek göstermek ve nasihat  vermek olan Allah'ın bu hayatı zayi etmiş olacağı düşünülebilir mi? Düşünülebilir misiniz ki bu hayat yazıya geçmeden, sonraki nesillere ulaşmadan daha,doğduğu bir çağda unutulup gitmiş olsun. Allah'ın lir üzerine yemin ettiği bu tertemiz ömür, elbette en sika kişiler aracılığıyla, sahih senetlerle, gelecek nesillere aktarılacaktı. "Elbette Zikri biz indirdik ve , onu koruyacak olan da biziz." (Hicr, 15/9) ayetinde  geçen "ez-Zikr" ifadesinin sahih hadisleri kapsayabileceği de akla gelebilir. Hatta hadisleri ve İslam'ın en n doğru anlaşılmış biçimi olan Ehl-i Sünnet'i bile...  Çünkü "ez-Zikr" ifadesi Kur'ân'ın çeşitli bağlamların­la da nasihat anlamına da gelmektedir. Bu pencereden I bakıldığında, İslam'ın "Muhammedsiz" (s.a.v.) ola-mayacağı anlaşılır.

İslam ilahi değerlere teslimiyet demekse, o değerle­re teslim olmuş birini ve birilerini de göstermek gerekmez mi? Evet, O'nun hayatı olmaksızın bir İslam düşünmek imkânsızdır. Çünkü Kur'ân bile O dudaklardan dökülerek tespit olunmuş. O'nun Kur'ân dediğine biz Kur'ân diye iman etmişiz.

Hulasa, Kur'ân ve Sünnet İyi tetkik edilirse görüle­cektir ki İslam bir ömürdür. Yaşanmış, yaşanabilmiş ve tatbik edilmiş bir ömür... Üzerine Kur'ân'da yemin edilerek tebcil edilmiş ve sahih hadis mecmualarıyla da bu çağlara ulaşmış bir ömür... Okundukça Kur'ân'ı hatırlatan bir ömür... Kur'ân'ın "Uyun ve örnek alın" dediği bir ömür. Kısaca İslam, O'nun mübarek ömrüdür. Ak köpüklü çağlayan sulan kadar temiz ve temizleyici, güneş ışıkları kadar aydın ve aydınlatıcı, safi hidayet olan bir ömür. Bu ömür İslam'dır, İslam da bu ömür.

(Faruk Gürbüz,Rihle Dergisi)
Devamını Oku »

Münafıklık ve Çeşitleri

Münafıklık ve Çeşitleri

"Nifak" kalpte olursa küfürdür. Eğer amellerde olursa masiyettir. Peygam­ber (sav) şöyle buyurmaktadır: "Dört şey var ki, onlar kimde bulunursa, o ki­şi katıksız münafık olur.

Kimde bunlardan bir tanesi bulunacak olursa, onu terkedinceye kadar o kimsede münafıklıktan bir haslet (özellik) bulunur: Kendisine birşey emanet verilirse hainlik eder, konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman ah­dinde durmaz ve tartıştığı zaman da haddi aşar, kötü söz söyler." Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir.[1]  Bu kelimenin türeyişi ile açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/10. ayetin tefsirinde) geçtiğinden burada onları tekrar­lamanın bir anlamı yoktur.

İlim adanılan bu hadisin te'vili hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Bir kesim şöyle demektedir: Bu hüküm yalan olduğunu bilerek bir söz söyleyen, kendisine bağlı kalması gerektiğine inanmaksızın alıidleşen ve zamanı gelin­ce hainlik etmek için emaneti bekleten kimse hakkında sözkonusudur. Bu görüşün sahipleri senet itibariyle zayıf bir hadis olan şu rivayete dayanırlar.

Ali b. Ebi Talİb, Ebu Bekir ve Ömer'le (Allah hepsinden razı olsun) Rasûlullah (sav)'ın yanından kederli bir şekilde çıkarken karşılaşmış. Hz. Ali: Ne diye sîzi böyle kederli görüyorum diye sorunca, Onlar da: Münafıkların nitelikleriyle ilgili olarak Rasûlullah (sav)'dan işittiğimiz bir hadisten dolayı. (Hadis şudur): "(Münafık) konuştuğu zaman yalan söyler, ahidleştiği zaman bozar, kendisine bir şey emanet edilirse hainlik eder, söz verirse sözünde dur­maz." Hz. Ali: Peki buna dair ona birşey sormadınız mı, diye sorunca, O­lar: Rasûlullah (sav) dan çekindik, dediler. Hz. Ali: O halde ben ona soraca­ğım, demiş ve Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girerek şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, Ebu Bekir ve Ömer yanından üzüntülü bir şekilde çıktılar. 'Daha son­ra da söylediklerini nakletmiş. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) şöyle buyur­muş: "Ben onlara bir hadis söyledim, ama onların anladıklarını kastetmedim. Ancak münafık kendi kendisine yalan söylediğini bile bile konuştuğu vakit yalan söyleyen, söz verdiğinde kendi kendisine bu sözünde durmayacağını telkin eden, kendisine emanet bırakıldığında içten içe bu emanete hainlik ede­ceğini kararlaştıran kimsedir."[2]

İbnül-Arabî der ki: Bu İşleri kasti olarak işleyenin kâfir olmayacağına da­ir açık deliller vardır. Kişi, ancak Allah'a, sıfatlarına dair hususlardaki bilgi­sizliği, yahut da O'nu yalanlaması ile ilgili bir itikad ile kâfir olur. Şanı yü­ce Allah ise cahillerin inanışlarından ve sapıkların sapmalarından yücedir, mü­nezzehtir.

Bir başka kesim şöyle demektedir: Bu husus Rasûlullah (sav)'m dönemin­deki münafıklara hastır. Onlar, bu konuda Mukatil b. Hayyân'ın, Said b. Cü-beyr'den, onun, İbn Ömer ile İbn Abbas'tan şöyle dediklerine dair rivayeti­ni delil gösterirler. İbn Ömer ile İbn Abbas dediler ki: Bir grup ashab ile bir­likte varıp dediler ki: Ey Allah'ın Rasûlü, sen şöyle buyurdun: "Üç haslet var­dır ki, onlar kimde bulunursa o kişi ister oruç tutsun, namaz kılsın ve mü'rain olduğunu iddia etsin yine münafıktır: Konuştuğu zaman yalan söy­ler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine bir emanet verildiği za­man hainlik eder. Ve her kimde bu hasletlerden birisi bulunursa, o kimse­de münafıklığın üçte biri var demektir." Biz bunlardan, yahut bunlardan bi­risinden kendimizi kurtaramayacağımız yahut da insanların çoğunun bunlar­dan uzak kalamayacağı kanaatindeyiz. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) gül­dü ve şöyle buyurdu: "Sizin bunlarla ne ilginiz var ki?

Ben bu özellikleri, yü­ce Allah'ın Kitabında münafıkları tahsis ettiği gibi münafıklara has olarak söy­ledim. Benim, konuştuğu zaman yalan söyler, şeklindeki ifadem, yüce Allah'ın: "Münafıklar sancı geldiklerinde..." (el-Münafîkun, 63/) buyruğu gibidir. Siz böyle misiniz?" Biz: Hayır deyince şöyle buyurdu: "Bundan dolayı o halde korkmayınız. Siz bundan uzaksınız. Benim, söz verdiği zaman sözünde dur­maz şeklindeki ifademe gelince; bu da yüce Allah'ın bana indirmiş olduğu şu buyruklardadır: "İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti: Eğer bize lütfundan ihsan ederse..." -diyerek üç âyeti okudu- "Siz böyle misiniz?" diye sordu, biz: Hayır dedik. Allah'a hamd olsun ki, eğer herhangi bir hususa dair Allah'a söz verecek olursak, onu yerine getiririz. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız. Ona bir şey ema­net edilirse hainlik eder şeklindeki sözüme gelince; bu da yüce Allah'ın bana İndirmiş olduğu şu buyrukta dile getirilmektedir: "Muhakkak Biz emane­ti göklerle yere ve dağlara arzettik de..." (el-Ahzab, 33/72) Buna göre her kişiye dîn emanet olarak verilmiştir. Mü'min kişi gizlide de açıkta da cünüplükten yıkanır. Münafık ise bu işi ancak açıktan açığa yapar. Siz böyle misi­niz?" Biz; Hayır dedik. Şöyle buyurdu: "O halde sizin için korkacak birşey yok, siz bundan uzaksınız."[3]

Tabiinden ve imamlardan pek çok kimse bu görüştedir.

Bir başka kesim şöyte demektedir: Bu hüküm, bu tür hasletlerin çoğunlukla kendisine galip geldiği kimseler hakkındadır. Buhârî ve ondan başka diğer ilim adamlarının görüşlerinden anlaşıldığına göre, kıyamet gününe ka­dar bu kötü hasletlere sahip olan bir kimse münafıktır.

İbnü'l-Arabî der ki: Benim görüşüme göre, bir kimseye masiyetler galip gelecek olsa bu, onun itikadını etkilemediği sürece kâfir olmaz. (Mezhebi­mize mensup) ilim adamlarımız derler ki: Hz. Yusuf'un kardeşleri babaları­na söz verdiler, fakat verdikleri sözde durmadılar. Ona birşeyler söyleyip al­dattılar, yalan söylediler. Hz. Yusuf'u onlara emanet etti, ama o emanete ha­inlik ettiler, bununla birlikte münafık olmadılar.

Ata b. Ebi Rebah der ki: Yusuf'un kardeşleri bütün bu işleri yaptıkları hal­de münafık olmadılar, aksine peygamber oldular.

el-Hasen b. Ebi'l-Hasen el-Basrî der ki: Münafıklık iki türlüdür: Yalan ile yapılan münafıklık ve amelî münafıklık. Yalan ile yapılan münafıklık Rasûlullah (sav) döneminde idi. Amelî münafıklığın ise kıyamet gününe kadar so­nu gelmeyecektir, Buhârî de Huzeyfe'den, münafıklığın Rasûlullah (sav)ın döneminde olduğu, bugün ise ancak ve ancak imandan sonra küfre düşme­nin sözkonusu olduğunu İfade ettiğini rivayet etmektedir.[4]

Yüce Allah'ın: "Onlar, gizlediklerini de fısıltılarını da Allah'in muhakkak bildiğini... bilmezler mi?" şeklindeki bu buyruğu bir azardır. O, bu du­rumlarını bildiğine göre, onları pek yakında cezalandıracaktır.[5]

--------------------

[1] Buhâri, İman 24, Mezâlim 17, Cizye 17; Müslim. İman 106; Ebû Dâvûd, Sünne 15; Nesaî, İman 20; Tirmizî, İman 14; Müsned, II, 189, 198.



[2] el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, I, 108, "senedinde: ...Ebu'n-Nu'mân, Ebu Vakkas'ın.,. diye zikredilen iki râvî, -Tirmizî'nin dediğine göre- meçhuldür (hadis kivisi olarak bi­linmemektedirler); diğer râvilerin ise sika (güvenilir) oldukları biidirilmistir" kaydıyla.



[3] Îbnul-Arabî, Ahkûmu'l-Kur'ân, II, 985-986' bu rivayeti "Mescid-i Aksâ'da Ebîl Bekr el-Fihrî'nin kendisine naklettiğini" belirttikten sonra zikretmekte ve sonunda: "Bu, se­nedi meçhul bir hadistir..." kaydını koymatadır.



[4] Buhâri, Fiten21.



[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/333-335

Devamını Oku »

73 Fırka Hadisi ve İslamoğlu

73 Fırka Hadisi ve İslamoğlu



Soru : Hocam ...İslam mezhepler tarihi dersinde sizden öğrendiğim şeylerin ayrıntılı tekrarını yapıyor gibiyim. Üstelik onların da ele alış üsluplarını sevdim fakat 73 fırka hadisinde mezheplerin genel tavrını ve buna karşılık Mevlana, Yunus Hacı Bektaş gibi mutasavvıfların anlayışlarını vermişler. Bu konuyla ilgili ya bir program izledim ya da bir şey okudum ama nerede? Beni hangi kitaba yada hangi Vahyin Penceresinden programına yönlendirebilirsiniz hocam?...dua ve sevgi ile..
M.İslamoğlu: Benim gönül gözü gören basiret sahibi talebem,..73 fırka hadisi senet olarak sahih ama metin olarak anlamaya ihtiyaç var. Bu hadis fırkaların istismarına uğramış. Eğer bu sözü hadis kabul edeceksek, şöyle anlamamız şart: Bu 73 fırkadan biri hariç diğerleri ehl-i kıble olan fırkalar değil, şu anda ümmetin ittifakıyla gayr-ı müslimlerin inançlarından oluşan fırkalardır. Zira dünyada ne kadar İslam dışı inanç varsa, hepsi de özünde birer İslam'dan sapmadır. Zira Allah indinde din İslam'dır ve Musa müslümandır, (1) Yahudilik islam'dan sapmadır, İsa müslümandır Hristiyanlık İslam'dan sapmadır.

Anlaşıldı mı? Vesselam (2)

Cevap

Soru sahibi umarım ki körü körüne taklidi bırakıp, 'olmadı ve anlaşılmadı Hocam' demeyi becerebilmiştir..Olmadı çünkü cevap hatalı :

1. İslamoğlu : Bu hadis fırkaların istismarına uğramış. Eğer bu sözü hadis kabul edeceksek, şöyle anlamamız şart: Bu 73 fırkadan biri hariç diğerleri ehl-i kıble olan fırkalar değil, şu anda ümmetin ittifakıyla gayr-ı müslimlerin inançlarından oluşan fırkalardır.


Eleştiri:


Hadisin varyantlarını hatırlayalım ;
“Dikkat ediniz! Sizden önce Ehl-i Kitap olanlar 72 fırkaya bölündüler. Kuşkusuz bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 72’si Cehennemde, biri Cennette olacaktır.”


“İsrâil oğulları 72 fırkaya ayrılmışlardır. Siz de bir o kadar fırkaya ayrılacaksınız. Biri hariç diğerleri Cehennemdedir.”


“Dikkat ediniz! Sizden önceki kitap ehli 72 fırkaya ayrıldı. Bu ümmet de 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 72’si Cehennemde, biri Cennette olacaktır. Bu da cemaattir. Ümmetimin içerisinden bir takım topluluklar çıkacaktır ki onlar, kuduz hastalığına yakalanan bir insanın, bu hastalığın tüm damar ve mafsallarına sirayet etmesi gibi, heva ve hevesleri de onlara öyle sirayet edecektir.”


“İsrail oğulları 71 fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan birisi hariç diğerleri Cehennem’e gireceklerdir. O fırka da cemaattir”


“İsrail oğulları 71 fırkaya bölündüler. Bunlardan 70’i Cehennem’e gitti ve sadece biri kurtuldu. Benim ümmetim 72 fırkaya ayrılacak ve 71’i Cehennem’e gidecek ancak biri kurtulacaktır. Dediler ki; Ey Allah’ın Resulü o kurtulanlar kimlerdir? Resulullah: Cemaattir, cemaattir, buyurdu.”


“İsrail oğullarının başına gelen benim ümmetimin de başına gelecektir. Öyle ki onlardan birisi aleni olarak annesine gelmek istese (zina etse) benim ümmetimden de bunu yapan olacaktır. İsrail oğulları 72 fırkaya bölündü.Benim ümmetim 73 fırkaya bölünecektir. Onlardan biri hariç hepsi ateştedir. Dediler ki; O tek kurtulan millet kimdir? Ben ve ashabımın bulundukları şey üzerine olanlardır.” (3)

a. Hadiste kastedilen ümmet, ümmet-i icabettir..Hadis şarihleri bunu böyle anlamıştır.. (4)


b. İslamoğlu'nun aklına uyup hadisteki ümmeti, ümmet-i davet + ümmeti icabet olarak alalım : Bu durumda hadis metninde "sizden", "benim ümmetim" kelimelerini anlamlandırmamız gerekecek..Acaba "siz" ile veya "benim ümmetim" ile kastedilene İslamoğlu'nun iddia ettiği gibi İslamiyet ve İslamiyetten sapan tüm dinler girer mi?

Eğer islamoğlu bütün gayrı müslimleri "Zira dünyada ne kadar İslam dışı inanç varsa, hepsi de özünde birer İslam'dan sapmadır. Zira Allah indinde din İslam'dır ve Musa müslümandır, Yahudilik islam'dan sapmadır, İsa müslümandır Hristiyanlık İslam'dan sapmadır" gerekçesiyle İslamdan sapma olarak kabul ederse bu genellemenin içine semavi/ilahi olmayan dinleri yerleştirmesi mümkün olmayacaktır..


c. Kendilerine peygamber gönderilen ümmetlerden iman edenler de etmeyenler de olmuştur. İman edenlere ümmet-i icabe (peygamberin davetini kabul eden ümmet/toplum), iman etmeyenlere de ümmet-i dave(imana davet edilen ümmet/toplum) denir. (5) "Siz" ile kastedilen has manada Allah Resulü'nün ümmet-i icabet'i olduğu anlaşılıyor..Ümmet-i davet Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in tebliğ ve davetine muhatap olan insan ve cin nevinden bütün varlıklar. (6) Bu topluluklar arasında Semavi olmayan (Batıl) Din mensupları da olduğu için bu ümmetten geri kalanını İslam'dan sapan dinler olarak tasnif etmek mümkün değildir: Çünkü bu dinler Allah tarafından gönderilmemiş­tir. İnsanların ve toplum­ların birbir­leri arasındaki ilişkileri düzen­le­mek için bazı insanlar, bir takım kurallar ve inanç kaideleri ortaya ko­yarlar. Bu ku­ral­ları kendi arzu, düşün­ce ve eğilimlerine göre şekillendirirler. İşte bu in­san­lar tara­fın­dan ortaya konulan kural­lara ilahi olmayan dinler de­nil­mektedir. Örneğin: Konfüçyanizm, Budhizm, Brahmanizm, Şintoizm, Şamanizm... gibi dinlerdir. Zamanımızda, tevhid inancını dışlayıp bazı insanları, fikir­leri, madde­leri ilahlaştıran fikir akım ve ku­rallarını da, ilahi olmayan dinler sınıfında saymak mümkündür. (7)

d. Yorumdan çıkan sonuca göre, İslamoğlu tüm islam fıkıh ve siyasi mezheplerini hadisteki kurtuluşa eren "cemaat" tanımı içinde ve 'Ben ve ashabımın bulundukları şey üzerine olanlar' vasfına haiz olması gerekiyor. Sapık mezhepler bir yana da acaba kendisi Resulullah'ın ve ashabının yolunda mı ? Önce kendi paçasını bir kurtarsın, vakit kalırsa diğer sapık mezheplere kurtuluş/Cennet hayal etmeye devam eder.


2. a. İslamoğlu, ehl-i kıblenin tamamını kurtuluşa eren fırkaya dahil ediyor..Bol keseden Cennet ve kurtuluş dağıtmanın Allah'a karşı saygısızlık olacağı açıktır.


Çünkü Ehl-i kıble içinde hakikatten sapan gruplar vardır..Ehl-i sünnet uleması ehl-i kıbleyi, "Kâbe'ye yönelerek namaz kılmanın farziyetini kabul edenler" diye tarif etmiştir. Ali el-Kâri (1014/1606) bunun için daha geniş bir tanım yaparak şöyle der: Ehl-i kıble zarûrât-ı diniye üzerinde ittifak eden kimselerdir" (Ali el-Karı, Şerhu'l-Fıkhı'l Ekber, 139). Ehl-i kıbleyi, ehl-i sünnet ve ehl-i bid'at şeklinde ikiye ayıran âlimler Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid'at mezheplerini de ehli kıbleden saymışlar; fakat açıkça İslâm'ın temel nasslarını değiştiren, bozan, reddeden Batınilik, Gulât-ı Şia, Hâriciye, Cehmiye, Bahaiye, Kadıyânilik, Ahmedlik, Nusayrilik, Dürzilik gibi fırka ve mezhepleri ehl-i dalaletten saymışlardır. Çünkü bunlar arasında mesela Hâricî Ezârika mezhebi gibi müslümanın kanını, malını, canını helal sayarak birçok müslümanı katletmiş olanlar bulunmaktadır. İslâm da tekfiri, ayrılığı, bölük bölük fırkalara ayrılmayı, cedeli, te'vili, inanç esaslarının tartışılmasını ehl-i bid'at mezhepleri ortaya atmışlardır. Bunların içinde de, dalalet ehli olanlar, hevâlarına uyanlar İslâm için en tehlikeli olanlardır. (8)

b. Mutezile, Şia, Kerrâmiye, Mücessime, Müşebbihe, Mürcie gibi bid'at mezheplerinin tümünü Cennetlik ve kurtulmuş cemaat olarak görmek ancak bedava Cennet dağıtan için mümkün olabilir..

Bu mezheplerden biri olan Mürcie hakkında 3 Muhammed kitabında Hoca şunları döktürür:

Mesela Mücessime, tipik indirgemeci aklın doğurduğu bir okuldu. Çünkü Allah hakkında referans metinlerde kullanılan el, yüz, göz, taht, oturmak, gelmek vs. gibi terimleri mecazî değil de lâfzî anlamıyla ele alıp, Mutlak Aşkın bir varlığı cisme indirgiyorlardı. Hasımlarının Haşeviyye (kabukçu) adını verdiği bir anlayış, sözlü bir söylem olan İlâhî Kelâmı, Hz. Peygamber'den sonra gerçekleşmiş bulunan yazılı mushafa indirgiyor, bu problem etrafında hayli gürültü kopuyordu.


Hiç kuşkusuz, ümmet tarihindeki en ilginç indirgemecilik örneği Mürcie idi. Bir ekol ismi olan Mürcie adının tarihimizde "iman"ı yalnızca vicdana indirgeyen bir fırka olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı?
Konuya girerken, eskilerin "indirgeme" sözcüğünün karşılığı olarak "irca" sözcüğünü kullandıklarını dile getirmiştik. İndirgemeci mantığın temsilcisi olan Mürcie, imanı sadece "tasdik"e indirgiyor, imanın alt yapısı olan bilgi ve bilinci (marifet), imanın dile getirilmesi olan ikrarı, imanın ürünü olan eylemi (amel) yok sayıyordu. Bu tasnife göre, Kur'ân'ın bir inanç problemi olarak üzerinde durduğu nifak ve münafık kategorisi yok sayılıyordu. Mürcie'nin indirgemeci yaklaşımında imanın tanımı şöyleydi: Allah'ı bilmek... Allah'ı bilene, yaptığı hiçbir kötülük zarar vermezdi. Bu indirgeme yöntemi, sadece ahlâkî davranışın temellerini yok etmiyor, aynı zamanda insanın en büyük imkânı olan imanı işlevsizleştiriyordu.

Aynı grup hakkında İmamlar ve Sultanlar kitabında ise şu cümleleri sarf eder:

Bir kesim daha vardı ki amelin imanla ne zatında, ne sı­fatında hiç bir ilgisi olmadığını savunuyordu. Kişi hangi gü­nahı işlerse işlesin onun imanına bunun hiç bir zararı olmaz­dı. Bunlar sonradan Mürcie olarak isimlendirilecekti.

Mürcie kulun çabasının faydasız olduğunu, dolayısıyla günahının da zararsız olduğunu söylüyordu. Hiç kimse için dünyada hüküm verilmez, iddiasıyla başta asr-ı saadettekiler olmak üzere münafık zümresini mümin addediyorlardı. Zulmedene "zalim" demeyi, fısk ve fücur içinde yüzene fasık facir demeyi Allah'ın hükmüne müdahale olarak görü­yor, "dünyada hüküm olmaz hüküm ahirettedir" tezini savu­nuyordu. Bu inançta olan bazıları imanı yalnızca Allah'ı bil­mek olarak tanımlıyordu. Tabi bu durumda küfür de Allah'ı bilmemek oluyordu. Bu tarife göre Allah'ı bildikleri gibi ona inandıklarını Kur'an'daki ayetlerden (Lokman, 25; Zuhruf, 8; Mu'minûn, 84-89) öğrendiğimiz müşriklerin bile mü'min safında olması gerekecekti.

Yine bu sapık inanış farziyeti tartışılmaz olan Emr bi'l-ma'ruf Nehy ani'l-münker'i fitne olarak görüyor, yöneticilere hakikati söylemeyi 'fitne çıkarmak' olarak niteliyordu. Zul­me başkaldıran sahabi, tabiin ve imamları "fitneci" olarak vasıflandırıyordu.

İbadetlerin toplumsal boyutlarını iptal ediyorlar; cuma, hac, bayram namazı gibi ibadetlerde tahrifat ve değişiklik yapmak için gerekirse hadis uyduruyorlardı. Zalim ve fasık yöneticilere karşı yapılan cihadı haram sayıyorlar, fitne, sa­bır, gıybet gibi İslami ıstılahları yöneticilerin işine gelir bir biçimde tahrif ediyorlardı.

Mürcie'nin sınıflarını ve inançlarını detaylarıyla anla­tan el-Milel ve'n-Nihal ve el-Fark Beyne'l-Fırak gibi kay­naklarda uzun uzadıya verilen teknik bilgileri buraya alma­ya gerek görmedik. Bize asıl lazım olan Mürcie'nin bu inançlarının sulta tarafından nasıl kullanıldığıdır...Oldukça kaypak ve eyyamcı olan bu inanış tarih boyunca her zaman müntesip bulabilmiş, bugün de yönetimlerin teşvik ve desteğiyle varlığını sürdürmektedir...Doğru.Bu kadar eyyamcı, yaltakçı bir inanışın, tüm ekollerdeki çanakçıları cezbetmesinden daha doğal ne ola­bilir? Bugün yaşayan tüm İslam mezheplerinde Mürcie'yi aratmayan tipler bol bol çıkmaktadır. Suya sabuna dokun­mayan bu tipler kendilerini hangi mezhepten gösterirlerse göstersinler temelde onların mezhebi birdir: Oportünizm. Oportünizm ise Mürcie'nin şiarıdır. Ve bu tipler gerek geç­mişte gerek günümüzde zalim ve fasık yönetimlerin en çok hoşuna giden tipler olmuştur.




**********


Dipnotlar:

(1) Kastettiği mesele şu: Vahiy geleneğine göre İslâm hem ilk hem de son dindir. Özünü Allah’ın emir ve iradesine teslimiyetin oluşturduğu ve adını da bu özelliğinden alan İslâm, son peygamberin tebliğ ettiği dinin özel ismi olmakla birlikte (el-Maide 5/3), tebliğlerinin esasını Allah’ın varlık ve birliğini tanıyıp O’nun iradesine teslim olma ilkesinin oluşturduğu daha önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin de adıdır. Nitekim Kur’an’ın bildirdiğine göre Nuh, “bana müslümanlardan olmam emrolundu” demiş (Yunus 10/72); İbrâhim’e müslüman olması emredilmiş (el-Bakara 2/131); İbrahim ve Ya‘kūb, oğullarına, “Allah sizin için bu dini seçti, o halde sadece müslümanlar olarak ölünüz” tavsiyesinde bulunmuştur (el-Bakara 2/132). Kur’an’da Benî İsrâil peygamberleri, İslâm kelimesiyle aynı kökten gelen fiil ve isimlerle Allah’a teslim olmuş kişiler olarak takdim edilmekte (el-Maide 5/44), nihayet Hz. Muhammed de kendisine, tebliğ ettiği dine inanan ilk müslüman olmasının emredildiğini ve böylece müslümanların ilki olduğunu bildirmektedir (el-En‘âm 6/14, 163; el-Mü’min 40/66). Ona ayrıca Ehl-i kitap ile ümmileri (Araplar) Allah’a teslim olmaya davet etmesi emredilmiştir (Al-i İmrân 3/20). Dolayısıyla Allah katında yegâne din İslâm’dır (Al-i İmrân 3/19) ve Hz. Âdem’den son peygambere kadar devam eden vahiy geleneğinde bütün peygamberlerin getirdiği dinin özünü İslâm, yani Allah’a teslimiyet kavramı oluşturmaktadır. Şu halde bütün peygamberler “Allah’ın dini, hak din, dosdoğru din, halis din” olarak adlandırılan İslâm’ı tebliğ etmişlerdir (Al-i İmrân 3/83; et-Tevbe 9/33, 36; ez-Zümer 39/3). Buna göre İslâm’dan başka bir din aramak anlamsız ve geçersizdir (Al-i İmrân 3/85; Taberî, III, 329-339; Fahreddin er-Râzî, VIII, 100-110).
http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=d230003(2) http://www.mustafaislamoglu.com/HD715_73-firka-hadisi.html
(3) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/05/muslumanlarn-73-frkaya-ayrlacaklarn.html







Kaynak:http://ahmednazif.blogspot.com.tr/
Devamını Oku »

Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek

Kâfirlerle İlişki ve Onlara Mağfiret Dilemek


Bu âyet-i kerime(tevbe,113), hayatta olanlarıyla, ölmüşleriyle kâfirler ile dostluk ilişkilerinin kesilmesi gereğini ihtiva etmektedir. Çünkü yüce Allah, mü'minlere, müşrikler için mağfiret dileme hakkını vermemektedir. Buna göre müş­rik bir kimseye mağfiret talebinde bulunmak caiz olmayan şeylerdendir. Denil­se ki: Peygamber (sav)ın Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaraladık­ları esnada "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" de­miştir. Peki, Hz, Peygamberin bu yaptıkları ile yüce Allah'ın Rasûlüne ve mü'minlere, müşriklere mağfiret istemelerini yasaklamasını bir arada nasıl bağ­daştıracağız?


Böyle diyene şöyle cevap verilir: Peygamber (sav)'in söylediği nakledilen bu söz, kendisinden önce geçen peygamberlerden bir nakil şeklindedir. Buna delil de Müslim'in, Abdullah (b. Mes'ud) dan şöyle dediğine dair rivayetidir: Ben, Peygamber (sav)'e kavmi tarafından kendisine vurulup da yüzünden kanları silerken ve bu arada: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur. Çünkü onlar bilmiyorlar" diyen bir peygamberin durumunu naklederken onu görür gibiyim.[1]



Buharide de şöyle denilmektedir: Peygamber (sav) kendisinden önce kav­mi tarafından başı yaralanmış bir peygamberden sözetti. Peygamber (sav) onun haberini anlatmaya koyuldu ve onun: "Allah'ım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" dediğini nakletti.[2]

Derim ki: İşte bu, Hz. Peygamber'in kendisinden önceki peygamberler­den birisini anlattığı hususunda açık bir ifadedir. Yoksa, bazılarının zannet­tiği gibi bunu Hz. Peygamber kendi durumunu anlatmak için zikretmiş değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İleride, yüce Allah'ın izniyle Hûd Sûresi'nde (11/44. âyetin tefsirinde) açık­laması da geleceği üzere, Hz. Peygamberin hakkında bu olayı zikrettiği kişi, Nûh (a.s)'dır.

Âyet-i kerimede geçen mağfiret dilemek ile cenaze namazının kastedildiği de söylenmiştir. Bir ilim adamı şöyle demiştir: Zinadan hamile kalmış Habeş-li bir kadın dahi olsa, kıble ehlinden herhangi bir kimsenin cenaze namazını terk etmem. Çünkü ben, yüce Allah'ın: "Müşriklere, Peygamberinde mü'minlerin de mağfiret dilemeleri olur şey değildir" buyruğu ile müşrik­ler dışında herhangi bir kimseye duayı (ve cenaze namazını kılmayı) yasakladığını duymuş değilim. Ata b. Ebi Rebah der ki: Müşriklere dua etmeyi yasaklayan âyet-i kerime ve burada mağfiret dilemeyi yasaklayan âyet-i kerime ile kastedilen şey (cenaze) namazıdır.

Üçüncü bir cevap da şöyledir: Hayatta bulunanlara mağfiret dilemek caizdir. Çünkü, onların iman etmeleri umulur. Güzel sözlerle onların kalp­lerini ısındırmak ve dine girmeye onları şevklendirmek mümkündür.

Pek çok ilim adamı da şöyle demektedir: Kişinin, hayatta bulundukları sürece, kâfir anne ve babasına dua etmesinde, onlar için mağfiret dilemesin­de bir mahzur yoktur. Ancak, ölenden ümit tamamıyla kesilmiş olduğundan ona dua edilmez.


İbn Abbas der kî: Müslümanlar, ölmüşlerine mağfiret diliyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu, bu sefer onlara mağfiret dilemekten uzak durdular. Ancak, ölecekleri vakte kadar hayatta olanlar için mağfiret dilemelerini de yasaklamadı.[3]

--------------

[1] Buhâri, Enbiyâ 54, İstitâbem'l-Mürteddîn 5; Müslim, Cihad 105; İbn Mace, Filen 23; Müsned, 1, 380, 427, 432, 441


[2] Buharî, belirtilen yerler; Müsned, I, 453, 456-457.


[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/422-423.



Devamını Oku »

Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah'tır

Sadakaları da Tövbeleri de Kabul Eden Allah'tır

"Sadakaları alanın ancak kendisi olduğunu..." buyruğu sadakaları alıp kabul edenin onların mükâfatını verenin ve hakkın yüce Allah'ın hakkı ol­duğunu, Peygamber (sav)'ın bu hususta bir aracı olup, vefat etmesi halinde onun yerine geçen görevlinin ondan sonraki aracı olduğunun, yüce Al­lah'ın ölmeyen, diri olduğunun açık delilidir. Bu aynı zamanda yüce Allah'ın: "Mallarından bir sadaka al" buyruğunun Peygamber (sav)'e münhasır olma­dığını da açıkça ortaya koymaktadır.



Tirmizî'nin Ebu Hureyre'den rivayetine göre o şöyle demiş: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah sadakayı kabul eder, onu sağına alır ve o sadakayı sizden herhangi biriniz için, sizden herhangi bir kimsenin kendi ta­yını besleyip büyütmesi gibi besleyip büyütür. Öyleki, sonunda bir lokma bi­le Uhud dağı gibi olur. Bunu doğrulayan ise, Allah'ın Kitabındaki: "O, kul­larından tevbeyi kabul eden, sadakaları alanın kendisidir. "Allah faizin be­reketini giderir, sadakaları ise kat kat artırır" (Tirmizi.) dedi ki: Bu, hasen, sa­hih bir hadistir.[1]



Müslim'in Sahihinde de şöyle denilmektedir: "Herhangi bir kimse helal bir kazançtan bir hurma dahi sadaka verecek olursa, mutlaka Allah onu sağına alır. -Bir rivayette:- Ve bu sadaka Rahman'in avucunda dağdan daha büyük oluncaya kadar gelişip büyür."[2]



Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz kî sadaka dilencinin avucuna düşmeden önce Rahman'ın avucuna düşer.[3]   O da sizden herhangi bir kimse kendi tayını, yahut da deve yavrusunu besle­yip büyüttüğü gibi artırıp durur. Allah dilediğine kat kat artırır."



İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- bu hadislerin te'vili olarak şöyle demişlerdir: Bu ifade sadakanın kabulü ve ona mükâfat verilmeşinden kinayedir. Nitekim şanı yüce Allah, zat-ı mukaddesi'nden kuluna atıfet yoluyle "Ey Adem oğlu, ben hastalandım sen beni ziyaret etmedin"[4]  hadisinde "hasta" diye söz etmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/143. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.



Özellikle sağ'ın ve avuç'un söz konusu edilmesine gelince, bir şeyi kabul eden her bir kimse o şeyi avucuyla ve sağıyla alır, ya da ona verilirken, bun­lara bırakılır. Burada da İnsanların alışageldikleri bir ifade kullanılmıştır. Aziz ve celil olan Allah ise azalardan münezzehtir. Zaten, Arapçada da "yemin; sağ" azadan başka bir anlamda da kullanılmıştır. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:



"Bir şan ve şeref için bir sancak yükseldi mî, Arâbe bunu sağı ile abverir."



O, şan ve şerefe ehil kimsedir, demektir. Burada şair, organ olarak sağ eli kastetmemektedir. Çünkü, şan ve şeref bir manadır. Dolayısıyla şan ve şeref sancağını alacak olan yemin (sağ) de manevi bir şey olmalıdır. İşte yüce Al­lah'ın zatı hakkında da "sağ" böyledir.



"Rahman'm avucunda gelişip büyür" İfadesinin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Bundan kasıt, amellerin tartılacağı Mizan'in kefesidir. O takdir­de bu, muzafın hazf edilmesi kabilinden bir ifade olur ve şöyle buyurulmuş gibidir: Rahman'ın mizanının kefesinde artar ve büyür.



Malik, es-Sevrî ve İbnü'l-Mübarek'ten bu ve benzeri hadislerin te'vilinde şöyle dedikleri rivayet edilmektedir: Bunları keyfiyetsiz olarak kabul ediniz. Bu ifadeleri Tirmizî ve başkaları nakletmiştir. Ehl-i Sünnet ve'1 Cemaat'ten il­im ehlinin bu konudaki görüşleri işte [5]böyledir.[6]



[1] Tirmizi, Zekât 28.



[2] Buhâri, Zekât 8; Müslim, Zekât 63; Tirmizî, Zekât 28.



[3] el-Heysemî, Mecmau't-Zevâid, III, 111. Hadisin bundan sonraki bölümleri, anlam iti­bariyle az Önceki rivayetlerde dile getirilmiştir.



[4] Müslim, Bin 43.



[5] Tirmizî, Zekat 28; 662 no'lu hadisin akabindeki ta'liki.



[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/390-391.
Devamını Oku »

Tevbe Suresi 100.Ayet Tefsiri

Tevbe Suresi 100.Ayet Tefsiri


Tevbe:100

İleriye geçen Muhacir ve Ensar İle onlara güzellikle uyanlar­dan Allah razı olmuştur. Onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. Bunlar İçin orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:[1]



1-Ashab-ı Kiram ve Ensar:

Yüce Allah, bedevî arapların çeşitlerini sözkonusu ettikten sonra Muha­cirlerle Ensarı sözkonusu etmekte ve onlar arasından kimisinin erken hicret ettiğini, kimilerinin de onlara tabi olduğunu açıklayıp onlardan övgüyle söz etmektedir. Ashab-ı Kiram'ın tabaka ve sınıflarının sayısı hususunda farklı görüşler vardır. Bizler, bu konuda yüce Allah'ın izniyle bir dereceye ka­dar açıklamalarda bulunacak ve buradaki maksadı bir dereceye kadar açıklamaya çalışacağız:

Ömer b. el-Hattab'ın, "Ensar" anlamındaki kelimeyi;  İleriye ge­çenler" kelimesine atf ile ötreli okuduğu rivayet edilmiştir.[2]  b-Ahfeş ise der ki: Uygun okuma şekli, bu kelimenin esreli okunmasıdır. Çünkü, "ileriye ge­çenler" hem Ensardan, hem de Muhacirlerdendir.

"Ensar", İslâmî bir adlandırmadır. Enes b. Malik'e şöyle sorulmuş: İnsan­ların sîzlere "Ensar" demesine ne dersin? Bu, Allah'ın size vermiş olduğu bir isim midir, yoksa cahiliye döneminde de bu isimle anılıyor muydunuz? Şu ce­vabı vermiş: Hayır o, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de bize verdiği bir isimdir. Bu rivayeti Ebu Ömer (b. Abdi'1-Berr) "el-îstizkâr" adlı eserinde nakletmektedir.[3]



2-Ensar ve Muhacirler Arasından İleriye Geçenlerin Üstünlüğü:

Kur'an-ı Kerim, Muhacirlerle Ensardan İleriye geçen (Önce müslüman olan)ların üstünlüğünü açık nass ile tesbit etmiştir. Bunlar ise, Saİd b. el-Müseyyeb ile bir kesimin görüşüne göre her iki kıbleye doğru namaz kılabilen kimselerdir. Şafiî mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüne göre ise bun­lar, Rıdvan Bey'ati olarak bilinen Hudeybiye'deki bey'atta hazır bulunanlar­dır. eş-Şa'bî de bu görüştedir.

Muhammed b. Kâ'b ile Ata b. Yesar'dan nakledilen görüşe göre ise bun­lar Bedir'e katılanlardır. Bununla birlikte kıblenin değiştirilmesinden önce hic­ret edenlerin ilk muhacirler arasında sayılacağını ittifakla kabul etmişler ve bu konuda aralarında görüş ayrılığı yoktur. Ashabın en faziletlilerine gelin­ce, bu da bir sonraki başlığın konusudur.[4]



3-Ashabın Fazilet Dereceleri:

Ebu Mansur el-Bağdadî et-Temimî der ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamları, ashabın en faziletlilerinin dört raşid halife, daha sonra da sa­yıları ona tamamlayan diğer altı kişi, sonra Bedir'e katılanlar, sonra Uhud'a katılanlar, sonra da Hudeybiye'de Rıdvan Bey'atine katılanlar olduğunu icma île kabul etmişlerdir.[5]



4-İslâm'a İlk Girenler:

Ashab-ı kiram arasında kimin İslâm'a ilk girdiği hususuna gelince; Müca-lid, eş-Şa'bi'den şöyle dediğini rivayet eder: Ben, İbn Abbas'a İnsanlar ara­sında ilk müslüman kişi kimdir diye sordum. O, Ebu Bekir'dir dedi, Sen, Has­san'in şu beyitlerini hiç İşitmedin mi:

"Güvenilir bir kardeşten hüznünü harekete geçiren bir şey hatırladığında Kardeşin Ebu Bekir'in neler yaptığını an. O ki, Peygamberden sonra insanların en hayırlıları, en takvalısı, en adil olanı idi Ve yüklendiğini en mükemmel şekilde ifa edenleridir.

İkincisi,hemen ondan sonra gelen ve hazır bulunduğu ve yaptığı işler övülen, tasanlar arasında da peygamberleri ilk tasdik edendir."

Ebu'l-Ferec el-Cevzî de, Yusuf b. Yakub b. el-Macişun'dan şöyle dediği­ni nakleder: Ben, babama, hocamız Muhammed b. el-Munkedir'e, Rabia b. Abdurrahman'a, Salih b. Keysan'a, Sa'd b. İbrahim'e, Osman b. Muhammede yetiştim. Bunların hepsi de ilk İslâm'a giren kişinin Ebu Bekir olduğunda şüphe ve tereddüt etmiyorlardı. Bu aynı zamanda İbn Abbas, Has­san, Hz. Ebu Bekir'in kızı Esma'nın da görüşüdür. İbrahim en-Nehaî de bu görüştedir.

Bir diğer görüşe göre, İslâm'a giren ilk kişi Hz. Ali'dir. Bu görüş, Zeyd b. Erkam'dan, Ebu Zer'den, el-Mikdad ve diğerlerinden de rivayet edilmiştir, el-Hakim Ebu Abdullah der ki: Ben, tarih ile ilgilenen ilim adamları arasında İs­lâm'a giren ilk kişinin Ali olduğu hususunda bir görüş ayrılığı olduğunu bil­miyorum.

Yine denildiğine göre, İslâm'a giren ilk kişi Zeyd b. Hârise'dir. Ma'mer de buna benzer bir görüşü ez-Zührf den nakletmektedir. Bu aynı zamanda Sü­leyman b. Yesar, Urve b. ez-Zübeyr ve İmran b. Ebi Enes'in de görüşüdür.

Bir başka görüşe göre; İslama ilk giren kişi mü'minlerin annesi Hadice (r.an-ha)'dır. Bu görüş ez-Zührîden de çeşitli yollardan rivayet edilmiştir. Aynı za­manda bu, Katade'nin, Muhammed b. ishak b. Yesar'in ve bir topluluğun da görüşüdür. Yine bu görüş İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. Müfessir es-Sa'le-bî de İslâm'a ilk giren kişinin Hz. Hadice olduğu hususunda ilim adamları­nın ittifak ettiklerini ve Hz. Hadice'den sonra kimin İslâm'a girdiği hususun­da görüş ayrılıklarının bulunduğunu iddia etmektedir. İshâk b. İbrahim b. Rahaveyh el Hanzalî ise, bütün bu konudaki haberleri telif eder ve şöyle der­di: Yetişkin erkeklerden İslâm'a giren ilk kişi Ebu Bekir, kadınlardan Hati­ce, genç çocuklardan Ali, azad edilmiş kölelerden Zeyd b. Harise ve köle­lerden Bilal'dır. Doğrusunu en İyi bilen de Allah'tır.

Muhammad b. Sa'd der ki: Bana Mus'ab b. Sabit haber verdi, dedi ki: Ba­na, Ebu'l-Esved, Muhammed b. Abdurrahman b. Nevfel anlatarak dedi ki: ez-Zübeyrin İslâm'a girmesi Ebu Bekir'den sonra olmuştur. ez-Zübeyr, dördün­cü veya beşinci kişi idi. el-Leys b. Sa'd da der ki; Bana Ebu'l-Esved anlata­rak dedi ki: ez-Zübeyr sekiz yaşındayken İslâm'a girdi. Hz. Ali'nin de yedi yaşındayken İslâm'a girdiği rivayet olunur, on yaşında iken müslüman oldu­ğu da söylenir.[6]



5-Sahabe Kime Denir:

Hadis ehlinin metodundan anlaşıldığına göre, Rasûlullah (sav)'ı gören her bir müslüman onun ashabı ndandır. Buhârî Sahihi'nde der ki: Peygamber (sav,)'in sohbetinde bulunan, yahut da onu gören müslüman, Hz. Peygamber'in ashabındandır.[7]

Said b. el-Müseyyeb'den rivayet edildiğine göre o, Rasûlullah (sav) ile bir­likte bir veya iki yıl ikâmet etmeyen, onunla beraber bir ya da iki gazaya ka­tılmayan kimseleri sahabi saymıyordu. Eğer bu sözü söylediği Said b. El Mü­seyyeb'den sahih olarak sabit ise; mesela, Cerir b. Abdullah el-Becelî'yi, yahut da bizim ashab-ı kiramdan sayıldığı hususunda herhangi bir görüş ayrı­lığı bulunduğunu bilmediğimiz kimselerde öngördüğü şartı zahiren taşıma­mak noktasında Cerir  ile ortak tarafı bulunan kimseleri ashab arasında say­maması gerekir.[8]



6-Muhacirlerden İlk Müslüman Olanlar ve Hz. Ebu Bekir:

Muhacirlerden öne geçen müslümanların ilkinin Ebu Bekir es-Sıddîk ol­duğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.

İbn Arabi der ki: Öne geçmek üç şeyde olur. Birisi nitelikle, bu imandır diğeri zaman, üçüncüsü mekan İle. Bu şekillerin en üstünü ise nitelikler ile önde olmaktır. Buna delil de Hz. Peygamber'in Sahih'teki şu hadistir: "Biz son­ra gelenler, ilk (ve önde) olanlarız. Ancak onlara bizden önce kitap verilmiş, bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. İşte onların hakkında ihtilafa düş­tükleri gün bu gündür. Allah hidâyeti ile bize bu günü gösterdi. Yahudilerin haftalık bayram günü) yarındır. Hristiyanlarınki ise yarından sonradır."[9]  Böylelikle Peygamber (sav) zaman itibari ile bizden önce geçen ümmetlerden iman ve yüce Allah'ın emrine uymak, O'na itaat etmek, O'nun emrine tesli­miyet gösterip yükümlülüklerine razı olmak, görevlerini taşımak sureti ile onları geçtiğimizi haber vermektedir. Biz bunların hiçbirisine itiraz etmiyor ve onun emri varken başka bir tercihe yönelmiyoruz. Kendi görüşümüze daya­narak -Kitap ehlinin yaptığı gibi- onun şeriatını değiştirmiyoruz. Bu ise yü­ce Allah'ın verdiği hükmü isabet ettirmeye muvaffak kılması, razı olduğu şey­leri yapabilmeyi kolaylaştırması ile olmuştur. Esasen Allah bizi hidâyete iletmese idi bizim kendiliğimizden hidâyet bulmamız mümkün olmazdı.[10]



7-Âyetin Belirlediği Üstünlüğün Kapsamı:

İbn Huveyzimendâd der ki: Bu âyet-i kerime erken İslâm'a girip ileri ge­çenlerin bu üstün meziyetlerinin şeriatta üstün bir meziyet olarak kabul edi­len, ilim, din, kahramanlık gibi meziyetlerden; ya da bunların dışında kalan mali bağış ve ikramlardaki ileri mertebede oluş ile elde edilen her bir üstün­lükten daha ileri olduğu gerçeğini ihtiva etmektedir. Mali atiyye ve ikram meselesinde Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer arasında görüş ayrılığı vardı. İlim adamları da İslâm'a önce giren ve ileri geçenlerin atiyye hususunda diğerle­rine üstün kılınması noktasında farklı görüşlere sahiptirler. Ebu Bekir es-Sıddîk (ra)'dan rivayet edildiğine göre o İslâm'ı öncelikle girmeyi göz önünde bulundurmak sureti ile verilecek atiyyelerde insanlar arasında farklılık gözetileceği görüşünde değildi. Hz. Ömer ise ona şöyle derdi: Sen önce İslâm'a girip ileri geçme sıfatına sahip olan kimseleri böyle olmayan kimseler gibi mi değerlendireceksin? H2. Ebu Bekir ise ona şu cevabı vermişti: Onlar Allah için amellerini işlediler. Ecirlerini vermek de Allah'a aittir. Hz. Ömer de halifeli­ği döneminde önceleri aralarında fark gözetirken daha sonra vefatı esnasın­da şöyle demiştir: Yarına kadar yaşayacak olursak hiç şüphesiz insanların en alt tabakasında bulunanlarını yukarıda olanları ile aynı seviyeye getireceğim. Ancak gece vefat etti. Bu konuda görüş ayrılığı günümüze kadar devam edegelmiştir.

Bu buyrukların"Bir de onlara güzellikle uyanlardan Allah razı olmuştur’’ bölümü ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:[11]



1-İleriye Geçenler ve Onlara Güzel Bir Şekilde Uyanlar:

Hz. Ömer -önceden de geçtiği gibi- Ensar" kelimesini ref ile okumuş, "onlar" kelimesini de "Ensar'a sıfat olmak üzere "vav"sız okumuştur.[12]  Ancak Zeyd b. Sabit ona doğru şeklini söyleyince Hz. Ömer, Ubey bin Ka'b'a başvurmuş, Ubey de Zeyd'in doğru söylediğini belirtince Hz. Ömer ona durup şöyle demiş: Biz yükseltildiğimiz bu yüce mevkiye herhangi bir kimsenin bize ortak olacağı görüşünde değildim. Bunun üzerine Ubey ona şöyle demişti: Ben bunun doğrulayıcı ifadelerini Allah'ın Kitabında görüp tesbit edebiliyorum. Cuma Sûresi'nin baş taraflarında: "Ve onlardan he­nüz kendilerine kavuşmamış olanlara da" (el-Cuma, 62/3) el-Haşr Sûresi'nde: 'Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle" (el-Haşr, 59/10) buyruğunda el-Enfal Sû-resi'nde de yüce Allah'ın: "Sonraları iman ve hicret edip de sizinle beraber cihâd edenlere gelince onlar da sizdendir" (el-Enfal, 8/75) buyruğunda bu­luyorum,

Kıraat bu suretle (Hz. Ömer için de) "vav" ile sabit olmuş oldu.

Yüce Allah'ın: "Güzellikle" buyruğu onların söz ve fiillerinden neye ta­bi olacaklarını beyan etmektedir. Bu uymanın, onlardan sadır olan yanılma ve kaymalarda sözkonusu olmayacağını göstermektedir. Çünkü onlar -Allah onlardan razı olsun- masum değillerdi.[13]



2-Tabiin ve Mertebeleri:

îlim adamları tabiîn ve mertebeleri konusunda farklı görüşlere sahiptir. Ha­fız el-Hatib (el-Bağdadî) der ki: Tabii sahabe ile sohbet ve arkadaşlığı bulu­nandır. Tabiînden tek bir kişiye tâbi' ve tabiî denir. el-Hakim Abu Addullah ve başkalarının ifadeleri ise tabiînden sayılmak için sahabeden (hadis) din­lemiş olmasının yahut da -örfen sohbet ve arkadaşlık olmasa bile- onunla kar­şılaşmış olmasının yeterli olacağı intibaını vermektedir.

Şöyle de denilmiştir: Tabiîn adı Hudeybiye'den sonra İslâm'a giren kim­seler hakkında kullanılır. Halid b. Velid, Âmr b. el-Âs ile onlara yakın (bir sü­re sonra) İslâm'a giren Mekke Fethi günü müslüman olan kimseler gibi. Çün­kü Abdurrahman b. Avfın Peygamber (sav)e Halid b. Velid'i şikâyet etmesi üzerine Hz. Peygamber'in Halid'e şöyle dediği sabittir: "Ashabımı bana bırakınız, nefsim elinde olana yemin ederim ki sizden herhangi bir kimse her gün Uhud Dağı kadar altın infak edecek olursa onlardan birisinin intak et­tiği bir müd kadarına hatta onun yansına bile ulaşamaz."[14]

Hayret edilecek bir husus da şudur ki; el-Hâkim Ebu Abdullah, tabiînden kardeş olanları sözkonusu ettiğinde Muzeyneli Mukarrin'in oğullarından olan Numan ve Suveyd'i de tabiîn arasında zikretmektedir.[15]  Halbuki bunların iki­si de bilinen iki sahabedir ve ashab arasında anılmaktadırlar. Önceden de geç­tiği üzere her ikisi de Hendek gazasında bulunmuşlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Tabiînin en büyükleri, Medinelilerden olup "fukaha-i seb'a (yedi fakih)" diye bilinen kimselerdir. Bunlar ise Said bin el-Müseyyeb, el Kasım bin Muhammed, Urve bin ez-Zübeyr, Hârice bin Zeyd, Ebu Seleme bin Abdurrah­man, Abdullah bin Utbe bin Mes'ud ve Süleyman bin Yesar'dır. Yüce zatlar­dan birisi de bunların yedisini tek bir beyitte nazım halinde bir araya geti­rip şöyle demiştir:

"İşte onların isimlerini (benden) öğren. (Bunlar) Ubeydullah (bin Abdullah bin Utbe}, Urve, Kasım, Said, Ebu Bekr (bin Abdurrahman), Süleyman ve Hatice'dirler."

Ahmed bin Hanbel dedi ki: Tabiînin en faziletlisi Said bin el Müseyyeb-dir. Ona-, ya Alkame ile el-Esved denilince, o da; Said bin el Müseyyeb, Alkarne ve e!-Esved'dir, diye cevap verdi. Yine ondan şöyle bir bilgi nakledil­mektedir: Tabiînin en faziletlisi Kays, Ebu Osman, Alkame ve Mesruk'tur. Bunlar faziletliler ve tabiînin ileri gelenlerinden İdiler. Yine şöyle demiştir: Ata Mekke'nin müftüsü, el-Hasen Basra'nın müftüsü idiler. İnsanlar bu ikisinden çokça naklettiler, demiş ancak neleri naklettiklerini müphem bırakmıştır.

Ebu Bekr bin Ebi Davud'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Tabi­înin hanımlardan efendileri Sîrîn'in kızı Hafsa ile Abdurrahman'ın kızı Am-re'dir Üçüncüleri ise -ancak onlar gibi değil- Umed-Derda (es-Suğrâ ed Dımeşkîye'dir).

Yine el-Hakim Ebu Abdullah'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bir ta­baka da vardır ki tabiînden sayılmakla birlikte bunlardan herhangi birisinin ashabdan hadis dinledikleri sahih olarak sabit olmamıştır. İbrahim bin Suveyd en-Nehai -ki fakih İbrahim bin Yezid en-Nehai değildir. - Bukeyr bin Ebi Su-meyt, Bukeyr bin Abdullah el-Eşec bunlar arasındadır. Bunlardan başka kimseleri de zikrettikten sonra şöyle der: Yine insanlar arasında ashab ile karşılaşmış olmakla birlikte- tabiinlerin tabiileri arasında sayılan bir tabaka daha vardır ki Abdullah bin Ömer ile Enes ile karşılaşmış, Ebu'z-Zinâd Ab­dullah bin Zekrân İle Abdullah bin Ömer ile Cabir bin Abdullah'ın yanına gö­türülmüş, Hişam bin Urve ile Enes bin Malik'e yetişmiş bulunan Musa bin Ukbe ve Halid bin Said'in kızı Um Halid gibileri bunlardandır.

Yine tabiîn arasında "el Muhadramûn" diye adlandırılan bir tabaka daha vardır ki bunlar hem cahiliye dönemine yetişmiş, hem Rasûlullah (sav) ha­yatta iken yaşamış ve İslâm'a girmiş bulunmakla birlikte, Hz, Peygamber ile sohbetleri bulunmayanlardır. Bu kelimenin tekili "muhadram" şeklinde gelir. Muhadram ise Hz. Peygamber'in sohbetini ve başka hususları idrak etmiş benzerlerinden ayrı bir kenarda kalmış kimse anlamına gelir. Müslim bunları sözkonusu ederek sayılarını yirmiye ulaştırmıştır. Ebu Amr eş-Şeybanî, Kin-deli Suveyd bin Gafele, Amr bin Me'mun el-Evdî, Ebu Osman en Nehdi, Ab-dulhayr bin Yezid el Hayranı -Hayran Hemdanlıların bir koludur Abdurrahman bin Mul1, Ebu'l-Halal el-Atekî, Rabia bin Zürâre... bunlar arasındadır.[16]

Müslim'in anmadığı kimseler arasında Ebu Müslim el-Havlânî, Abdullah bin Süved ile el-Ahnef bin Kays da vardır.

İşte bu açıklamalarımız, Kur'an-ı Kerimin faziletlerini açıkça ifade ettiği ashab-ı kiram ile tabiîni tanımaya dair bir nebze bilgidir. Önceden de geç­tiği üzere bize yüce Allah'ın: "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. " (Ali İmran, 3/110) buyruğu ile: "Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık."(el-Bakara, 2/143) âyeti yeterlidir.

Rasûlullah (sav) da şöyle buyurmuştur: "Keşke kardeşlerinizi görmüş ol­saydık diye candan arzu ederdim..."[17]  Hz. Peygamber bu hadisinde bizleri de kardeşleri kılmaktadır. Eğer biz Allah'tan korkar, O'nun izini takib edersek Allah bizi onunla birlikte olacakların zümresi arasında hasreder. Muhammed (sav')ın ve âlinin hakkı için, bizi onun yolundan, onun dininden ayır­masın![18]

----------------------

[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368.



[2] Buna göre bıı bölüme kad;ır buyruğun anlamı şöyle olur: Muhacirlerden ileriye geçen­ler ile Ensar ve onlara güzellikle uyanlar...

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368.

[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/368-369.

[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/369.

[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/369-370.

[7] Buhâri, Fedailu Ashabi’n-Nebiyy 1.

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/370-371.

[9] Buhârî, Cumua 1, 12, Enbiyâ 54; Müslim, Cıımıtıı 19-21; Nesât, Cumua 1; Müsned, 11. 236, 243, 249, 274...

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/371.

[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/371-372.

[12] Buna göre anlam şöyle olur; İleriye geçen Muhucirier ile onlara güzellikle uyan Ensar-dan Allah razı olmuştur.

[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/372.

[14] Buhari, Fedâilu AsMbi'n-Nebiyy 5; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 221-222; Ebû Davûd, Sünne 10; Tirmizi, Menâkıb 58; lbn Mace, Mukaddime 11; Müsned, III, 11, 54, (yakın ifa­delerle).

[15] el-Hâkim, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadis, Beyrut 1400/1980, s. 154.

[16] el-Hâkim, Ma'rifetu. Ulûmi'l-Hadis, s.41 v.d.

[17] Müslim, Tahare 39; Nesai, Tahare 110; İbn Mace, Zühd 36; Muvatta, Tahare 28; Müsned, II, 300, 408.

[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/373-375.

Devamını Oku »

Fatiha Sûresinin İslâm Dinindeki Yeri

Fatiha Sûresinin İslâm Dinindeki Yeri




Bizim kanaatimize göre Kur’an’ın anahtarını teşkil eden Fatiha sûresinin içerdiği muhteva bütün insanlar için vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Çünkü bu muhtevada Allah’a yönelik övgü, şan ve şerefle nitelemenin yanında O’nun birliğinin dile getirilmesi, kendisinden yardım ve hidayet talep edilmesi vardır.

Bunların hepsi aklı yerinde olan insanlarının tamamı için gerekli şeylerdir. Şöyle  ki bu anlatılanların temel muhtevasında yaratıcının gerektiği şekilde tanınması ve lâyık olduğu biçimde övülmesi ilkeleri mevcuttur. Zira bütün mahlukata nimetlerini iptidaen veren O’dur, her kulun ihtiyacı ve her talep sahibinin arzı O’nun katına yöneliktir. İşte anlattığımız bu özellikleri bünye­sinde toplamış olması sebebiyledir ki Fatiha suresi Allah’ın kulları için vaz­geçilmez bir mertebeye sahip olmuştur.

Fatiha’nın namazda okunmasının konumu farz derecesinde değildir. Aslında Fatiha, zât-ı ilâhiyyeyi yaratılmışlık sıfatlarından tenzih etmeyi amaçlayan teşbihler ve O’nu yüceltmeyi hedefleyen tekbirler gibidir. Bunun yanında Fâtiha namaz ibadetine bağlı olmayarak herkese farzdır, çünkü hiçbir insan için rabbini yakışmayan sıfatlardan tenzih etmemesi ve O’nu yüceltmemesi mümkün değildir. Ne var ki bu husus Fâtiha’yı namazda oku­manın farziyetini gerektirmediği gibi mutlak farziyeti vurgulama konumunda bulunmamak şartıyla Fâtiha’nın içinde yer aldığı başka herhangi bir amelde de farz oluşunu gerektirmez. Ancak bütün bunlar sözü edilen sûrenin muhteva­sının bütün insanlar için gerekli olduğu yolunda bahis konusu ettiğim hususun dışında kalır.

Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olmadığı konusuna gelince, bu hususu birkaç yolla ispat etmek mümkündür. Birincisi namazda kıraatin farziyetine “Kur’an’ın kolayınıza gelen bir kısmını okuyunuz” meâlindeki âyet-i kerîme ile vâkıf olmuş bulunmaktayız. Bu İlâhî beyanın konumuza delil teşkil etmesi de iki açıdandır.

Birincisi, Fâtiha’nın dışındaki sûre veya âyetlerin daha kolay olmasının imkân dahilinde bulunmasıdır. İkincisi sözü edilen âyet çerçevesinde kıraatin farziyeti bu görevin hafifletilip kolaylaştırıl­ması suretiyle bizlere yönelik bir lutf-ı İlâhî biçiminde olmasıdır. Namazda mutlak mânada Kur’an okumak farz olmasaydı, okumamamız da mümkün olacağından kıraatin bizim için kolaylaştırılmasıyla Allah’a yönelik şükür borcumuz gerçekleşmezdi. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Fâtiha’nın zaruri olarak okunması halinde bizim için seçim hakkından söz edilemez, oysa ki sayesinde kıraatin farziyetini öğrendiğimiz âyet kolay olanın tercih edilmesi konusunda seçim imkânı getirmektedir. Sonuç olarak bahis mevzuu kıraat âyetinin Fâtiha’dan başkasına da şâmil olduğu sübut bulmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

İkincisi, Resûlullah kutsî hadisinde, Cenâb-ı Hakk’ın Fâtiha’yı hamd ve senâ statüsünde kıldığını haber vermiştir ki bu, namazın ikiye taksim ediliş hadisinde yer almıştı,böylelikle Fâtiha bu makamda kıraat edilir olmuştur,gerçekte sözü edilen sureye ille de namazda okunması konumu biçilmemiş, bunun yerine dua ve sena statüsü verilmiştir Dua ve senâ ise namazın farz­larından değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Üçüncüsü, Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hazreti Peygamber bir geceyi Maide sûresinde “in tüezzibhüın” diye başlayan âyetle  ihya etmiştir; Resul-i Ekrem kıyamda iken sözü edilen âyeti okuyor, rükûda, secdede ve ka'dede de aynı âyeti tekrar ediyordu.

Şu halde namazda başka değil mutlaka Fâtiha'nın okunmasının belirginlik kazanmadığı ortaya çık­maktadır. Bir diğer husus da Resûlullah'tan nakledilen ve içinde “Geri dön ve yeniden namaz kıl. zira sen namaz kılmış sayılmazsın!” ifadesi geçen hadisin de bizim kanaatimizi desteklemesidir. Çünkü Hz. Peygamber namazın nasıl kılınacağını öğrettiği o kişiye “Kur’an'ın sana kolay gelen bir kısmını namazında oku!” demiştir. Demek ki farz olan bundan ibarettir.

Bir de Resûlullah sallâlahü aleyhi ve sellem “Fâtiha’sız namaz kılına­maz” buyurmuştur. Hz. Peygamber'den Fâtiha’nın namazdaki konumunun açıklanması da şu şekilde nakledilmeştir: İçinde Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz eksik olup kemaline ermemiştir.” Fâsit olan bir ibadet eksik olmakla vasıflandırılamaz, hadiste zikredildiği şekilde nitelenen bir ibadet eksik olmakla beraber caiz olan ibadettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Fatiha, sonunda “âmin!” denilmesiyle özellik kazanmış bir sûredir, zira Fâtiha (namazın) “Allah ile kul arasında ikiye taksim edildiğini beyan eden hadisin zikrettiğine göre dua sûresi diye isimlendirilmiştir. Diğer bazı sûre­lerde de dua cümleleri bulunmakla birlikte onlar bu özelliğe sahip kılınma­mıştır. Bu sebeple de Fâtiha’nın sonundaki âmin âşikâre söylenmemiştir.

Burada takip edilecek yol / besmelede zikrettiğimiz gibidir. Şu da var ki besmele dua konumuna Fâtiha’dan daha elverişlidir.

Aslında bütün dualarda sünnete uygun düşen onların gizli olmasıdır. Bu konu­daki kaide şundan ibarettir: İmamın ve cemaatin iştirak ettiği her türlü zikir ve duanın sünnete- uygun şekli gizli olmasıdır, bundan sadece ihtiyaç hissedil­diğinde duyurmaya vesile olanlar istisna edilir. Bu kural Fatiha'nın sonundaki “veleddâllîn’in ardından söylenecek âmin duasını da kapsar, çünkü burada duyurma ihtiyacı yoktur, böyle yerlerde izlenecek yol gizliliktir. Mamafih âminin gizli olduğu hakkında tevâtüre varan hadisler de mevcuttur. Aşikâre söylendiğine dair haberler ise Asr-ı saâdet’te cemaatle namaz kılınmaya başlandığının ilk dönemlerine ait olmalıdır.Nitekim Resûlullah hazan kıraati­ni gündüz namazında da cemaate duyuruyordu. Hz. Peygamber’in âmin dediğine dair haber onun -gizli âşikâr yönü kastedilmeksizin- bu kelimeyi okuduğunun haber verilmesinden ibaret de olabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

* * *

Fâtiha birçok iyilik özelliğini bünyesinde toplamış bir sûredir. Onun içerdiği her bir özellik de kendi türündeki bütün hayırları ihtiva etmektedir.

Sözü edilen özelliklerden biri şudur ki Fâtiha’nın “Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur” mânasına gelen “el-Hamdü lillâhi rabbilâlemîn” şek­lindeki ilk cümlesinde bütün nimetlere mukabil şükrün tevcihi ve bunların ortağı bulunmayan Allah’a nisbet edilişi vardır; ayrıca bu cümlede Cenâb-ı Hakk’a imkân dahiline giren en üst derecede övgü mevcuttur, bu da sözünü ettiğimiz gibi İlâhî nimet ve lütfün bütün yaratıklarına şâmil olmasıdır. Bundan başka Fâtiha sûresinde Allah Teâlâ’nın, mahlûkatın tamamını iptidaen yarat­ması ve onları yaşatıp geliştirmesine yönelik rübûbiyyetinde tek ve bir oluşu­nun ifadesi vardır, bu da “rabbilâlemîn” nazm-ı celîli ile sabittir. Aslında bu anlatılanların her biri dünya ve âhirete ait iyiliğin özelliklerini kendisinde barındırmakta ve içten gelen bir samimiyetle bu âyeti okuyan kimseye dünya ve âhiret selâmetini temin etmektedir.

Fâtiha’da azîz ve celîl olan Allah’ı öyle iki isimle niteleme özelliği var­dır ki, Cenâb-ı Hak, kendisinden başka herhangi birinin o isimlerin içerdiği mânalardan birine sahip bulunması veya buna kendi kendine hak kazanabil­miş olmasından münezzeh ve beridir. Bunlar da Allah ve rahman isimleri­dir. Bir de sözü edilen sûrede Allah Teâlâ’yı öyle bir rahmetle vasıflandırma mevcuttur ki kurtuluşa eren herkesin necatı ve mutluluğa kavuşanların saadeti bu rahmet sayesinde mümkün olmakta, ayrıca bütün tehlikelerden aynı rahmetin yetişmesiyle sakınılabilmektedir. Şunu da eklemek gerekir ki,Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir tecellisi de yaratıkların birbirlerine gösterdikleri şefkat ve merhameti yaratmış olması şeklindedir.

Fâtiha sûresinde ayrıca Allah’ı şan şeref ve güzel övgü ile niteleme çerçevesinde kıyamet gününe iman etme esası vardır, bu da “mâliki yevmiddin” âyetiyle sabittir.

Fâtiha’da bütün bunlardan başka, tevhid ilkesi, ibadeti O’na özgü kılmak ve bunda samimi davranmak türünden olmak üzere kullar için gerekli olan hususlar da mevcuttur. Bunun yanında her türlü yücelik ve şerefin ancak azız ve celîl olan O varlık sayesinde elde edilebileceği gerçeği, bütün ihtiyaçların O’na arzedilmesi, bunların yerine getirilmesi ve taleplerin elde edilebilmesi için O’ndan yardım istenmesinin ilkeleri vardır; hem de bütün bu dileklerin kalp huzuru ve gönül ferahlığıyla olması konumunda; çünkü İlâhî yardımın gerçekleşmesi halinde başarısızlık bahis konusu değildir, O’nun koruması durumunda haktan sapma ihtimali yoktur.

Sözü edilen sûrede bir de Allah’ın rızâsını sağlayacak yolun talep edilmesi ve tekrarlanan her zaman dilimi içinde azgınlık ve sapıklığa sebep olacak şeylerden korunmasının istenmesi vardır. Bu talep ve istekte bulunurken Allah’ın hidayet vermesi halinde kim senin yoldan sapmayacağı, ümit ve korkunun başkasından değil sadece O’ndan olacağı bilincinin de taşınması gerekmektedir. Zaten kullara ait bütün işler ve uğraşlar bu çizgi üzerinde seyreder: Tuttuğu yolu amacına ulaşması ve arzusunu gerçekleştirmesi için bir vasıta kılmasını Cenâb-ı Hak’tan ümit edip beklemek. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

İmam Maturidi,Tevilatu-l Kur'an (ensar yay.)
Devamını Oku »