Fatiha Sûresinin İslâm Dinindeki Yeri

Fatiha Sûresinin İslâm Dinindeki Yeri




Bizim kanaatimize göre Kur’an’ın anahtarını teşkil eden Fatiha sûresinin içerdiği muhteva bütün insanlar için vazgeçilmez bir konuma sahiptir. Çünkü bu muhtevada Allah’a yönelik övgü, şan ve şerefle nitelemenin yanında O’nun birliğinin dile getirilmesi, kendisinden yardım ve hidayet talep edilmesi vardır.

Bunların hepsi aklı yerinde olan insanlarının tamamı için gerekli şeylerdir. Şöyle  ki bu anlatılanların temel muhtevasında yaratıcının gerektiği şekilde tanınması ve lâyık olduğu biçimde övülmesi ilkeleri mevcuttur. Zira bütün mahlukata nimetlerini iptidaen veren O’dur, her kulun ihtiyacı ve her talep sahibinin arzı O’nun katına yöneliktir. İşte anlattığımız bu özellikleri bünye­sinde toplamış olması sebebiyledir ki Fatiha suresi Allah’ın kulları için vaz­geçilmez bir mertebeye sahip olmuştur.

Fatiha’nın namazda okunmasının konumu farz derecesinde değildir. Aslında Fatiha, zât-ı ilâhiyyeyi yaratılmışlık sıfatlarından tenzih etmeyi amaçlayan teşbihler ve O’nu yüceltmeyi hedefleyen tekbirler gibidir. Bunun yanında Fâtiha namaz ibadetine bağlı olmayarak herkese farzdır, çünkü hiçbir insan için rabbini yakışmayan sıfatlardan tenzih etmemesi ve O’nu yüceltmemesi mümkün değildir. Ne var ki bu husus Fâtiha’yı namazda oku­manın farziyetini gerektirmediği gibi mutlak farziyeti vurgulama konumunda bulunmamak şartıyla Fâtiha’nın içinde yer aldığı başka herhangi bir amelde de farz oluşunu gerektirmez. Ancak bütün bunlar sözü edilen sûrenin muhteva­sının bütün insanlar için gerekli olduğu yolunda bahis konusu ettiğim hususun dışında kalır.

Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olmadığı konusuna gelince, bu hususu birkaç yolla ispat etmek mümkündür. Birincisi namazda kıraatin farziyetine “Kur’an’ın kolayınıza gelen bir kısmını okuyunuz” meâlindeki âyet-i kerîme ile vâkıf olmuş bulunmaktayız. Bu İlâhî beyanın konumuza delil teşkil etmesi de iki açıdandır.

Birincisi, Fâtiha’nın dışındaki sûre veya âyetlerin daha kolay olmasının imkân dahilinde bulunmasıdır. İkincisi sözü edilen âyet çerçevesinde kıraatin farziyeti bu görevin hafifletilip kolaylaştırıl­ması suretiyle bizlere yönelik bir lutf-ı İlâhî biçiminde olmasıdır. Namazda mutlak mânada Kur’an okumak farz olmasaydı, okumamamız da mümkün olacağından kıraatin bizim için kolaylaştırılmasıyla Allah’a yönelik şükür borcumuz gerçekleşmezdi. Şunun da belirtilmesi gerekir ki Fâtiha’nın zaruri olarak okunması halinde bizim için seçim hakkından söz edilemez, oysa ki sayesinde kıraatin farziyetini öğrendiğimiz âyet kolay olanın tercih edilmesi konusunda seçim imkânı getirmektedir. Sonuç olarak bahis mevzuu kıraat âyetinin Fâtiha’dan başkasına da şâmil olduğu sübut bulmuştur. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

İkincisi, Resûlullah kutsî hadisinde, Cenâb-ı Hakk’ın Fâtiha’yı hamd ve senâ statüsünde kıldığını haber vermiştir ki bu, namazın ikiye taksim ediliş hadisinde yer almıştı,böylelikle Fâtiha bu makamda kıraat edilir olmuştur,gerçekte sözü edilen sureye ille de namazda okunması konumu biçilmemiş, bunun yerine dua ve sena statüsü verilmiştir Dua ve senâ ise namazın farz­larından değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Üçüncüsü, Abdullah b. Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Hazreti Peygamber bir geceyi Maide sûresinde “in tüezzibhüın” diye başlayan âyetle  ihya etmiştir; Resul-i Ekrem kıyamda iken sözü edilen âyeti okuyor, rükûda, secdede ve ka'dede de aynı âyeti tekrar ediyordu.

Şu halde namazda başka değil mutlaka Fâtiha'nın okunmasının belirginlik kazanmadığı ortaya çık­maktadır. Bir diğer husus da Resûlullah'tan nakledilen ve içinde “Geri dön ve yeniden namaz kıl. zira sen namaz kılmış sayılmazsın!” ifadesi geçen hadisin de bizim kanaatimizi desteklemesidir. Çünkü Hz. Peygamber namazın nasıl kılınacağını öğrettiği o kişiye “Kur’an'ın sana kolay gelen bir kısmını namazında oku!” demiştir. Demek ki farz olan bundan ibarettir.

Bir de Resûlullah sallâlahü aleyhi ve sellem “Fâtiha’sız namaz kılına­maz” buyurmuştur. Hz. Peygamber'den Fâtiha’nın namazdaki konumunun açıklanması da şu şekilde nakledilmeştir: İçinde Fâtiha’nın okunmadığı bir namaz eksik olup kemaline ermemiştir.” Fâsit olan bir ibadet eksik olmakla vasıflandırılamaz, hadiste zikredildiği şekilde nitelenen bir ibadet eksik olmakla beraber caiz olan ibadettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Fatiha, sonunda “âmin!” denilmesiyle özellik kazanmış bir sûredir, zira Fâtiha (namazın) “Allah ile kul arasında ikiye taksim edildiğini beyan eden hadisin zikrettiğine göre dua sûresi diye isimlendirilmiştir. Diğer bazı sûre­lerde de dua cümleleri bulunmakla birlikte onlar bu özelliğe sahip kılınma­mıştır. Bu sebeple de Fâtiha’nın sonundaki âmin âşikâre söylenmemiştir.

Burada takip edilecek yol / besmelede zikrettiğimiz gibidir. Şu da var ki besmele dua konumuna Fâtiha’dan daha elverişlidir.

Aslında bütün dualarda sünnete uygun düşen onların gizli olmasıdır. Bu konu­daki kaide şundan ibarettir: İmamın ve cemaatin iştirak ettiği her türlü zikir ve duanın sünnete- uygun şekli gizli olmasıdır, bundan sadece ihtiyaç hissedil­diğinde duyurmaya vesile olanlar istisna edilir. Bu kural Fatiha'nın sonundaki “veleddâllîn’in ardından söylenecek âmin duasını da kapsar, çünkü burada duyurma ihtiyacı yoktur, böyle yerlerde izlenecek yol gizliliktir. Mamafih âminin gizli olduğu hakkında tevâtüre varan hadisler de mevcuttur. Aşikâre söylendiğine dair haberler ise Asr-ı saâdet’te cemaatle namaz kılınmaya başlandığının ilk dönemlerine ait olmalıdır.Nitekim Resûlullah hazan kıraati­ni gündüz namazında da cemaate duyuruyordu. Hz. Peygamber’in âmin dediğine dair haber onun -gizli âşikâr yönü kastedilmeksizin- bu kelimeyi okuduğunun haber verilmesinden ibaret de olabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

* * *

Fâtiha birçok iyilik özelliğini bünyesinde toplamış bir sûredir. Onun içerdiği her bir özellik de kendi türündeki bütün hayırları ihtiva etmektedir.

Sözü edilen özelliklerden biri şudur ki Fâtiha’nın “Hamd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur” mânasına gelen “el-Hamdü lillâhi rabbilâlemîn” şek­lindeki ilk cümlesinde bütün nimetlere mukabil şükrün tevcihi ve bunların ortağı bulunmayan Allah’a nisbet edilişi vardır; ayrıca bu cümlede Cenâb-ı Hakk’a imkân dahiline giren en üst derecede övgü mevcuttur, bu da sözünü ettiğimiz gibi İlâhî nimet ve lütfün bütün yaratıklarına şâmil olmasıdır. Bundan başka Fâtiha sûresinde Allah Teâlâ’nın, mahlûkatın tamamını iptidaen yarat­ması ve onları yaşatıp geliştirmesine yönelik rübûbiyyetinde tek ve bir oluşu­nun ifadesi vardır, bu da “rabbilâlemîn” nazm-ı celîli ile sabittir. Aslında bu anlatılanların her biri dünya ve âhirete ait iyiliğin özelliklerini kendisinde barındırmakta ve içten gelen bir samimiyetle bu âyeti okuyan kimseye dünya ve âhiret selâmetini temin etmektedir.

Fâtiha’da azîz ve celîl olan Allah’ı öyle iki isimle niteleme özelliği var­dır ki, Cenâb-ı Hak, kendisinden başka herhangi birinin o isimlerin içerdiği mânalardan birine sahip bulunması veya buna kendi kendine hak kazanabil­miş olmasından münezzeh ve beridir. Bunlar da Allah ve rahman isimleri­dir. Bir de sözü edilen sûrede Allah Teâlâ’yı öyle bir rahmetle vasıflandırma mevcuttur ki kurtuluşa eren herkesin necatı ve mutluluğa kavuşanların saadeti bu rahmet sayesinde mümkün olmakta, ayrıca bütün tehlikelerden aynı rahmetin yetişmesiyle sakınılabilmektedir. Şunu da eklemek gerekir ki,Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir tecellisi de yaratıkların birbirlerine gösterdikleri şefkat ve merhameti yaratmış olması şeklindedir.

Fâtiha sûresinde ayrıca Allah’ı şan şeref ve güzel övgü ile niteleme çerçevesinde kıyamet gününe iman etme esası vardır, bu da “mâliki yevmiddin” âyetiyle sabittir.

Fâtiha’da bütün bunlardan başka, tevhid ilkesi, ibadeti O’na özgü kılmak ve bunda samimi davranmak türünden olmak üzere kullar için gerekli olan hususlar da mevcuttur. Bunun yanında her türlü yücelik ve şerefin ancak azız ve celîl olan O varlık sayesinde elde edilebileceği gerçeği, bütün ihtiyaçların O’na arzedilmesi, bunların yerine getirilmesi ve taleplerin elde edilebilmesi için O’ndan yardım istenmesinin ilkeleri vardır; hem de bütün bu dileklerin kalp huzuru ve gönül ferahlığıyla olması konumunda; çünkü İlâhî yardımın gerçekleşmesi halinde başarısızlık bahis konusu değildir, O’nun koruması durumunda haktan sapma ihtimali yoktur.

Sözü edilen sûrede bir de Allah’ın rızâsını sağlayacak yolun talep edilmesi ve tekrarlanan her zaman dilimi içinde azgınlık ve sapıklığa sebep olacak şeylerden korunmasının istenmesi vardır. Bu talep ve istekte bulunurken Allah’ın hidayet vermesi halinde kim senin yoldan sapmayacağı, ümit ve korkunun başkasından değil sadece O’ndan olacağı bilincinin de taşınması gerekmektedir. Zaten kullara ait bütün işler ve uğraşlar bu çizgi üzerinde seyreder: Tuttuğu yolu amacına ulaşması ve arzusunu gerçekleştirmesi için bir vasıta kılmasını Cenâb-ı Hak’tan ümit edip beklemek. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

İmam Maturidi,Tevilatu-l Kur'an (ensar yay.)
Devamını Oku »

Fatiha'nın Nebevi Tefsiri,Kuran'a Aykırı Mı ?

Fatiha'nın Nebevi Tefsiri,Kuran'a Aykırı Mı ?


Süleyman Ateş, Fâtiha’nın tefsiri mahiyetindeki bazı hadîsleri şöyle diyerek eleştirmektedir:

“Hz. Peygamber’e atfedilen bir tefsire göre, ‘Üzerlerine gadab edi­lenler Yahudiler; sapanlar da Hıristiyanlardır’(Tirmizi,Tefsir,2..) Biz, bu tefsirin uydur­ma olduğunda şüphe görmüyoruz. Zira Peygamber’in evinde yetişmiş olan Hz. Ali’nin ifadesine göre Fâtiha Sûresi, ilk inen sûredir. Alak Sû- resi’nin ilk beş âyetinin Fâtiha’dan önce indiği kabul edilse bile tam sû­re olarak Fâtıha’nm ilk sûrelerden olduğunda ihtilaf yoktur... Başlan­gıç devrinde hatta Mekke devrinin tâ sonlarma kadar Hz. Peygamber ile Kitâb ehli arasında bir sürtüşme olmamıştır. Bu devirde Kitâb ehli­nin Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı tutumları genelde olumlu geçmiştir... Şimdi, Kur’ân, dînin ruhuna bağlı kalan Yahudi ve Hıristiyanları böy­le överken, daha ilk inen sûresinde onları ‘üzerlerine gadab edilmiş ve sapık kimseler olarak nitelendirirse,bu çelişki olur…Nisa Suresi’nin 69.âyetinde, Allahın nimet verdiği kimselerin,peygamberler,Sıddıklar, şehidler ve Salihler olduğu bildirilmektedir.Peygamberlerden kasıt da Kur’ân’da anılan peygamberlerdir ki,Hz.İsa da dahil olmak üzre İsrailoğlu peygamberleridir. Şimdi, onların getirdiği dîn olan Yahudi­lik ve Hıristiyanlığa uyanlar neden ‘üzerlerine gadab edilmiş veya sa­pıklar’ olarak nitelendirilsinler?... Tirmizî, Simak b. Harb yoluyla nak­ledilen bu hadîse garib demiştir. Bilginler, Simak’ın ömrünün sonunda bunadığında ittifak halindedirler. Şimdi, bunak bir adamın rivâyet et­tiği, Kur’ân’ın ruhuna aykırı bu hadîse nasıl itimat edilir? Kurtubî’nin işaret ettiği üzere bunlar müşriklerdir. Esasen doğruyu kabul etmeyen, hak yoldan sapan herkes, âyetin kapsamına girer.

Süleyman Ateş’in burada hem sened hem de metin tenkîdi yaptığı görülmektedir. Önce sened tenkîdini inceleyelim.

Simak b. Harb, bazı âlimler tarafından sika, saduk, sâlih; bazıla­rı tarafından da zayıf kabul edilmiştir. Bezzâr, onun meşhur biri ol­duğunu, hiç kimsenin onu terk etmediğini ve ölümünden önce karış­tırmaya başladığını belirtmiştir. Başka âlimler de özellikle İkrime’den yaptığı rivâyederin muztarib olduğunu ifade etmiştir. Onlara göre, Şu’be, Süfyân gibi şahısların ondan işittiği şeyler sahihtir. Son olarak Nesâî, onun bazen telkin kabul ettiğini, infirad ettiğinde hüccet ola­mayacağını söyler.

Simak b. Harb’ın, bu hadîsi kendisinden rivâyet ettiği Abbâd b. Hubeyş de İbnu’l-Kattan ve Zehebî tarafından meçhul olarak ni­telendirilmiştir. Bu durumda hadîs zayıf olmaktadır; ancak İbn Ha- cer’in belirttiğine göre, îbn Merdeveyh bu hadîsi hasen bir isnâdla Ebû Zerr’den nakletmiştir.

Buna göre, Ateş’in “Bunak bir adamın rivâyet ettiği hadîse nasıl iti­mat edilir” şeklindeki sözü bir genellemeden ibaret olmaktadır. Simak, kümünden önce bunamış olsa da onu destekleyen başka rivâyetler vardır. Bu durum, en azından Simak’ın mezkûr rivâyetinin doğru olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Yukarıda söylenenleri dikkate aldığımız­da bu hadîsin en fazla zayıf olduğu söylenebilir, uydurma olduğu de­ğil, Dahası İbn Hacer’in tespitine göre, bu hadîsin Ebû Zerr’den nak­ledilen bir şâhidi de bulunmaktadır.

Şüphesiz, hadîsin zayıf olması bir yana, sahîh olması bile aynı za­manda metninin de sahîh olmasını gerektirmez. Şimdi metin tenkidi olarak ileri sürülen gerekçeleri inceleyelim.

Ateş’in metin tenkîdi olarak ileri sürdüğü gerekçelerden genel ola­rak şunlar anlaşılmaktadır: Fatiha Sûresi, ilk inen sûrelerdendir. Vah­yin başlangıcında Ehl-i Kitâb’la Hz. Peygamber’in herhangi bir prob­lemi yoktur. Hatta dînine bağlı Ehl-i Kitâb övülmektedir. Böyle iken Hz. Peygamber’in ilgili âyetleri Yahudi ve Hıristiyanlar olarak tefsîr etmesi çelişkili bir durum ortaya çıkarır. Bu âyetlerden müşrikler ve­ya daha genel anlamıyla hak yoldan sapan herkesin kastedildiği anla­şılmaktadır.

Bir kere, hadîs, bağlamından soyutlanmıştır. Bu bağlam, Adiyy b. Hatem’in müslüman oluşuyla ilgilidir. Adiyy ise hicretin 7. senesin­de Medîne’ye gelmiştir Bu, ilgili tefsîrin vahyin başlangıcında de­ğil, daha sonraları yapıldığını göstermektedir. Dolayısıyla Fatiha Sûre­si -Mekkî kabul edildiği takdirde- iner inmez bu tefsîr yapılmış değil­dir. Hatta bunu Hz. Peygamber’in bazı âyetlerden istidlal ettiğini söy­lemek de mümkündür. Yahudilerle ilgili âyet şöyledir:

“Allâh’ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıs­kandıkları için Allâh’ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötüdür! Böylece onlar gadab üstüne gadaba uğradılar”

Hıristiyanlarla ilgili âyet de şöyledir:

De ki. Ey Kitap ehli! Dîninizde haksız yere aşırılığa dalmayın. Bundan evvel hem kendileri sapmış, hem de birçok kimseyi saptırmış ve (hâlâ da) yolun doğrusundan sapmakta olan bir kavmin kevasına uymayın”.

Süheylî, bu âyetlerin hadîsi desteklediğini ileri sürer. Süleman Ateş ise, bu âyetlerde belirtilen Yahudi ve Hıristiyanların, Yahu- dilik ve Hıristiyanlığın ruhuna bağlı olan sadık, temiz, sâlih kimseler olmadığını; dîni yozlaştıran, çıkarına alet eden, şirke bulayan Yahudi ve Hıristiyanlar olduğunu ifade eder. Ona göre, Kur ân; dinin i ruhuna bağlı kalan, Allâh’a ve âhiret gününe inanıp güzel ameller işleyen Yahudi ve Hıristiyanları övmekte, onları sapık değil, sâlih ola­rak nitelemektedir.

Şüphesiz bu ifadeler, Ateş’in “Şirksiz, Allâh’a inanıp iyi amel iş­leyen Yahudi ve Hıristiyanların, Hz. Muhammed’e inanmasalar bile  cennete girebileceğine” dair görüşlerini hatırlatmaktadır. Ateş’in daha önce sunduğumuz metninde geçen “Hz. îsâ ve diğer peygamberlerin getirdiği Hıristiyanlık ve Yahudiliğe tâbi olanlar neden gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelensin?” şeklindeki ifadeler de bu gö­rüşünü te’yid etmektedir. Oysa, geçmişte bu peygamberlere inanmış olan kimselerin gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelenmesi müm­kün değildir. Bu peygamberlere inandığını söyleyip de onun yolun­dan gitmeyen, onlar hayattayken türlü türlü hilebazlıklar yapan in­sanlar kastedilmektedir. Bununla birlikte, Hz. Muhammed peygam­ber olarak geldikten sonra da, tahrif edilmiş bu kitaplara ısrarla ina­nanları bu şekilde nitelemek pekala mümkündür. Âyetler, onları bu şekilde nitelemiştir. Hz. Peygamberin sözlerinin de bu âyetler çerçe­vesinde anlaşılması gerekir.

Bunlarla birlikte, Mâide Sûresi’nin 77. âyeti de Ehl-i Kitâb’ın sapma işine devam ettiğini göstermektedir. Bu sapma işine Hz. Mu- ammed in peygamberliğini kabul etmeme de dahil olmalıdır. Ayrıca Hıristiyanların teslîs inancı da sapmaya devam ettiklerini gösterir.

Ancak, ne olursa olsun, ne âyetlerin ne de Hz. Peygamberin bir bütün olarak Yahudi ve Hıristiyanları eleştirdiğini söylemek mümkün değildir. Âyet ve hadîsler tarafından onların inanç ve davranışları dik­ite alınarak böyle bir tespit yapılmıştır. Bu inanç ve davranışlar de­vam ettiği müddetçe onlar için söylenen gadaba uğramış ve sapmış ol­ma vasıfları geçerli olacaktır.

Geriye bir problem kalmaktadır. O da şudur: Resûlullâhin bu tef­siri mutlak mıdır? Başka bir tefsir yapılamaz mı? Süleyman Ateş, bu ha­dîsin vahyin başlangıcında sadır olduğunu, o dönemde Ehl-i Kitâbla bir sürtüşme olmadığını, dolayısıyla âyetler in Ehl-i Kitâb’la değil, müşrikler­le ilgili hatta daha genel olduğunu belirtir. Böyle bir tefsiri kabul etmek için Hz. Peygamber’in tefsirini inkâr etmeye gerek var mıdır? Hz. Pey­gamberin bu hadîsi bir bağlam içinde buyurduğunu, vahyin başlangıcıy­la ilgili olmadığım söylemiştik. Bize göre, Hz. Peygamber’in tefsirinin dı­şında, ona zıt olmamak şartıyla başka tefsirler de yapmak mümkündür.

Hz. Peygamber’in bir kısım âyetler hakkında yaptığı tefsir, kati­yet ifade eder. Mesela, Allâh’ın âhirette görüleceği hakkmdaki hadîsler, rü’yeti nefyettiği intibaı veren En’âm 103 ve A’râf 143. âyetleri kat’î tefsire kavuşturmuş ve nefyin mutlak olmadığını belirtmiştir. Bu du­rumlarda ümmete düşen, Allâh’ın muradmı, olduğu gibi Hz. Peygam­berin beyanından almaktır. Fakat bazı hallerde âlimler Hz. Peygam­berin herhangi bir âyeti tefsir eden hadîsini, ilk nazarda akla gelen şek­liyle değil de, bazı izahlarda bulunarak, manasını tevcih etmek süreriyle kabul ederler. Mesela, bazı durumlarda Hz. Peygamber bir hadîs söy­ledikten sonra, “İşte Allâh’ın şu âyeti bunu ifade eder” buyurur. Bu, o âyetin başka anlama gelmeyeceğini ifade etmez. Hz. Peygamber, âyet­teki bir veya birkaç manayı belirtmiş olabilir. O âyetin başka anlamla­ra gelmesi de mümkündür.

Buna göre “gadaba uğrayanlar ve sapıklar” ifadesi umumî olması­na, yani hak yoldan sapan her çeşit fırkayı içine almasına rağmen Hz. Peygamber’in bunları “Yahudi ve Hıristiyanlar” olarak tahsis etmesi ne anlama gelmektedir? Konuyla ilgili olarak İsfahanî şöyle der: “Gada. ba uğrayanlardan murad, İslâm yolundan sapan her fırka ve mezheptir. Bazı müfessirlerin onlardan bir fırkayı tayin etmeleri, umumiyeti en meşhur ve en vazıh ferdi ile temsil etme frabındandır”.

Ismâil Cerrahoğlu da bu konuda şöyle bir yorum yapmaktadır; “Buna göre, Yahudilerin ve Hıristiyanların, Fâtiha’daki gadaba uğra- mış ve sapıtmışlardan birer misal oldukları anlaşılmaktadır. Yahudi ve Hıristiyanlar, müşrik ve sair dîn mensuplarına nazaran İslâm’a zıt ol- salar da daha yakındırlar. Burada âyetin iki gruba tahsîs edilmesindeki hikmet açıkça kendini göstermektedir. Artık, İslâm’ın yakın zıddı ola­nından kaçınılması emeredilirse, uzak zıddından kaçınılması evleviyetle sabit olacaktır”.Bu ifadelerden, Hz. Peygamber’in yaptığı tefsirden başka tefsîr yapmanın mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Buraya kadar söylediklerimizden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

a-Hadîsin senedinde geçen Simak b. Harb’in bunadığına dayana­rak hadîsin uydurma olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Olsa olsa bu hadîs zayıf sayılabilir.

b-Kur’ân’ın Ehl-i Kitâb’ı övdüğüne ve Hz. Peygamber’in vahyin başlangıcında Ehl-i Kitâb’la sürtüşmediğine dayanarak, bu ha­dîs, uydurma kabul edilemez. Zira bu hadîs, vahyin başladığı ta­rihlerde değil, büyük ihtimalle hicretten sonra söylenmiştir.

c-Hz. Peygamber’in bu tefsiri, mezkûr iki gruba hass bir tefsîr ola­bileceği gibi, daha önce kaydettiğimiz âyetlerden istidlali de ola­bilir. Her halde bu hadîsin mezkûr âyetlerle uyum içinde oldu­ğu görülmektedir.

d-Hz. Peygamber’in Yahudi ve Hıristiyanları gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelemesi umumî değildir. Yani geçmişteki her iki dîn mensubunu içine almamaktadır. Bu hadîs, peygamber­lerine asi olan, dînlerini tahrif eden, tahrif edilmiş bu dîne ina­nan ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemede di­renen insanlarla ilgili olmalıdır.

e-Hz. Peygamber’in Fâtiha Sûresi’nin ilgili âyetlerini bu şekilde­ki tefsiri, başka türlü tefsir yapılamayacağı anlamına gelmediği gibi, âyetlerin haktan sapan herkesi içerdiğini söyleyerek Ehl-i Kitâb’m kastedilmediği anlamına da gelmemektedir. Şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu tefsiri, bu iki grubun özelliklerine vurgu olarak kabul edilebilir. Böyle olmakla birlikte, ilgili âyetler, hak­tan sapan herkesi içine alabilir. Ancak, ilgili âyetlerin umumi ol­duğunu söyleyerek Ehl-i Kitâb’ı, özellikle kendi dînlerinin ge­reğini yerine getirip Hz. Muhammed’e inanmayanları dışarıda tutmak, sadece çelişki ile izah edilebilir.



 Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler

Devamını Oku »

Namaz

Namaz

Ey Aziz! Kul ile küfür arasında namazın terki vardır.” sözünden ne anladın? “Allahu ekber” niyetini işittin, şimdi de “Fâtihat-ül-kitab’ı dinle ki Muhammed Mustafa şöyle demiştir: “Fâtihasız namaz olmaz.” Ey Aziz! Hiç “Rabbime gidiyorum”a(Saffat,99)doğru yol aldın mı? Hiç “Allahu ekber” dediğinde mülk ve melekûtun varlığının yok olduğunu gördün mü? Hiç tekbirde “mahv”dan sonra “isbât”ı gördün mü? Hiç “Allah’a defalarca hamd olsun.” diye şükrettiğinde mahvdan sonra isbat nimeti hâsıl oldu mu? Hiç “Sübhânallah”ta onun tenzihini gördün mü? Hiç, “sabah”da insanların bidayetini, “akşam”da insanların nihayetini gördün mü? “Sabah ve akşam vakitlerinde Allah’ı teşbih ederim.”(Rum,17) ifadesi sana “Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın.”(Al-i İmran,27) âyetinin ne anlama geldiğini söyleyecektir.

Hiç “Veccehtü vechiye lillezî (Ben yüzümü çevirdim O na ki)”(En’am,79) âyetinin hakikati ile ihrâma girdin mi? Hiç âyette geçen “vechiye (yüzümü)”nin “yâ”sını “lillezî (O’na ki) nin ya’sında gark olmuş gördün mü? Hiç âyette geçen fetara (yarattı) fiilinde kendini kaybolmuş gördün mü? Hiç âyette geçen “es-semâvâti ve’l-arza (gökleri ve yeri)” ifadesindeki iki makama şâhit oldun mu? “Hayır, gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki... ”(Hakk’a,38-39) âyetinin hakikati budur. Hiç “millete ibrâhîme hanîfa (İbrâhim’in milletinden hanîf olarak)” ifadesinin hakikatini gördün mü ki İbrâhim şöyle dedi: “Ben müşriklerden değilim.”(En’am,79)

Burada Hz. Muhammed’e neden İbrahim'in milletine tâbi ol” dediğini bilirsin.Hiç, müslimen (Müslüman olarak)" kelimesi için istiğfar ettin mi?Hiç“Ben müşriklerden değilim" âyetini kendi fânî varlık tahtına vurup onun seni tanı kıldığını gördün mü? İşte bu durumda müşriklerden sonra sadık olursun. Kişi “Ben müşriklerden değilim’de yok olursa, müşriklik ona ne yapabilir ki? “Yeryüzünde bulunan her şey fanidir.”(Rahman,26) ayetine göre müşrik nerededir?

“Şüphesiz benim namazım da ibâdetlerim de hayatım da ölümüm de hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allah mdır”(En’am,162) hakikatini gördükten sonra vaktin nâtıkı olursun, kalbin onun dili olur. Dil sohbet etmeye ve konuşmaya başlar. “Alemlerin Rabbi" demeyi ancak taklit yoluyla görmüştün. “Lâ şerike leh”in kendisi bu sözün anlamını sana söyler. Eğer tam olarak kulak verirsen “ve bizâlike ümirtu/bu şekilde emredildim”i bilirsin ve anlarsın. “Ben müslümanların ilkiyim.” sözünün sana müslümanlığı öğret­tiğini gördün mü? Evet, “Allah’a sığınırım.” hakikati bu makam­da meydâna gelir. “Allah’ın adıyla başlarım”dan önce söylemek gereklidir. “O Rahman ve Rahimdir.” onun zâta vurulmuş sıfat mührüdür. Bu, senin kapının üstüne koyduğun işârete benzer. “Elhamdülillah” bu tertibe göre şükürdür, “er-Rahmâni’r-rahîm” Allah’tan sonradır, yâni sıfatlar ve “âlemlerin Rabbi”nin zâtı diğer bir mühür olan “Allah” ile birhkte güzel olur. “er-Rahmâni’r- rahîm” Allah ile güzel olduğu gibi, “Allah” ile “billâh” bir oldu­ğunda “er-Rahmâni’r-rahîm”in tekrârı burada zarûret olur.

Yazık ki hiç anlamayacaksın. “Din gününün mâlikidir.” dünyayı âhiret aynasında görmektir ki âhiretin dünyada bir yeri yoktur. Ey Aziz! Eğer Fâtiha Sûresi’nden birazcık şarab-ı tahûr içmiş olsaydın “Rableri onlara tertemiz bir içki sunmaktadır.”(İnsan,21) sözüyle ne demek istediğimi anlardın. Bununla sarhoş olup sonra yeniden uyansan, “Ancak sana kulluk ederiz.” hakikatini kemer gibi beline bağlaşan ve önceki hâlini hatırlasan “Yalnız senden yardım dileriz, sözünün hakikati ortaya çıkar. Sonra sende fazilet zuhur eder ve cemâli görme arzusu meydâna gelir, böylelikle “Bizi doğru yola ilet.”(Fatiha,6)dersin.

Sonra seninle bu şaraptan içen arkadaşlarını hatırlar. “Ken­dilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna.” dersin. Sonra mahrumları ve kovulmuşları kapıda kalmış görürsün. İnsan­lar dışanda, sen ise evde oturduğun hâlde “Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!”(Fatiha,7) dersin. Sonra “Fâtihasız namaz olmaz.” hadîsinin ne mânâya geldiğini öğrenirsin. Fâtiha olmaksızın namaz olmaz. Fâtiha’nın ne demek olduğunu öğrendiğin hâlde daha ne diye “Ben de namaz kılıyorum.” diye söyleniyorsun. Heyhât ki heyhât! Sakın ömrünü yabancılık rüzgârına verme, âşinalık kurmaya dikkat et!

Aynülkudat Hemedani – Temhidat (Dergah yay.)
Devamını Oku »

Hastalara Fatiha Suresi Okumak Şifadır

Fatiha_hat1Adamın birisi eş-Şa'bi'ye böğrünün ağrıdığından şikâyette bu­lundu. Ona şu cevabı verdi: Kur'ân'ın  esası olan Fâtihatü'l-Kitab'ı okuma­ya bak. Ben İbn Abbas'ı şöyle derken dinledim: Herşeyin bir esası vardır. Dün­yanın esası Mekke'dir. Çünkü dünya oradan yuvarlaklaştırılmaya başlandı. Se­manın esası Arîbâ denilen yedinci semadır. Arzın esası ise en altta yedinci arz olan Acîbâdır. Cennetlerin esası ise Adn cennetidir. Bu bütün cennetlerin gö­beğidir ve cennet onun üzerinde tesis edilmiştir. Ateşin esası ise cehennem­dir. Bu da ateşin en alt tabakası olan yedinci tabakadır. Diğer bütün tabaka­lar (derekeler) onun üzerinde tesis edilmiştir. İnsanların esası Adem'dir, Peygamberlerin esası Nuh'tur, İsrailoğullarının esası Yakub'tur, kitapların esa­sı Kur'ân'dır, Kur'ân'ın esası Fâtiha'dır, Fâtiha'nın esası Bismillahirrahmânir-rahîm'dir. O bakımdan sen hastalanır veya rahatsızlanırsan Fatiha sûresini oku­maya bak. Şifa bulursun. –

İmam Kurtubi Tefsiri,cilt:1

Devamını Oku »