1-Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun YollarKatetmeleri

Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri


SÖZ O'NUN (A.S.) SÖZÜ OLUNCA



Hatib el-Bağdâdî tâbiînin önde gelenlerinden Ebü’l-Âliye Rüfey’ b. Mihrân er-Riyâhî el-Basrî’den (ö. 93) şöyle rivayet etmiştir:



“Biz, Basra’da iken Resûlullah’ın ashabından gelen rivayetler dinliyorduk. Bineğimizle Medine’ye yola koyulup da hadisi bizzat sahâbenin ağzından dinlemedikçe duyduğumuza gönlümüz razı olmuyordu. ”(1)



Hâfiz b. Kesîr tâbiînin büyüğü, Medîne-i Münevvere’nin âlimi Sa’îd b. El-Müseyyeb'le (d. 13/ö.94) ilgili olarak şöyle demektedir:

“Mâlik, Yahya b. Saîd’den Sa’îd b. Müseyyeb’in şöyle dediğini aktarmaktadır:

“Yalnızca bir hadis öğrenmek için gece gündüz yolculuklar yapıyordum."(2)



Hâfiz Râmehürmüzî önde gelen tâbiîn Şa’bî (Amir b. Şerâhi) el-Kûfî el-Hemdânî’den (d. 19/ö;1o3) rivâyet ettiğine göre o; belki Nebî (s.a.v)’in ashabından birini bulurum diye kendisine zikredilen üç hadis için Kûfe’den Mekke’ye yolculuğa çıkmıştır.(3)



Hâfiz ez-Zehebî “Tezkiren ’l-Huffâz "da(4) İmam Şa’bî ile ilgili olarak aynı şekilde şunu ifade etmiştir: İ. Şübrüme der ki, Şa’bi yi şöyle söylerken işittim:

“Bu güne kadar elime kalemi alıp da yazı yazmış değilim. Kim bana bir hadis söylediyse onu ezberlemişimdir. Ayrıca birinin söylediğini bana tekrarlamasını da hoş bulmamışımdır. İlimde unuttuğum bazı şeyleri şayet biri ezberleseydi o bilgiyle âlim olurdu."



Ayrıca, Vâdi’er-Râsibî’ Şa’bî’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:

“Şiirden daha az hiçbir şey rivayet etmiyorum. İsteseydim bir ay boyunca tekrar yapmadan size şiir okuyabilirdim."

İbn Medenî şöyle demektedir: Şa’bî’ye denildi ki:

“-Bütün bu ilmini nasıl elde ettin?" O da:

“-Birine bağlanıp kalmadan şehir şehir dolaşarak, merkeb gibi sabrederek ve karga gibi en erken davranarak(5)" diye cevap verdi.



Hâfiz ed-Dârimî ve Hatib el-Bağdâdî güzide tâbiîn Ebû Kılâbe (Abdullah b. Zeyd) el-Cerml el-Basri'ye (ö. 104) ulaşan senetleriyle onun şöyle dediğini rivâyet etmektedirler(6):

"Medine’de üç gün kaldım. Orada kendisinden bana bir hadis ulaşan kişinin gelmesini beklemekten başka bir işim yoktu. O’nun geleceğini duydum. Bunun üzerine o gelip de bana hadisi rivayet edinceye kadar hiç bir yere ayrılmadım.’'

********

Hâfiz ez-Zehebî tâbiînden, Şâm ehlinin imâmı ve fakihi, Mekhûl eş-Şâmî (ö. 112) ile ilgili şunu söylemektedir(7):

“Şâm ehlinin âlimi Mekhûl, Hüzeyl’den bir kadının kölesi­dir. Abdullah b. el-‘Alâ der ki: “Mekhûl’u şöyle derken işittim:

“Sa’îd b. el-Âs’ın kölesiydim. Beni Mısır’da Hüzeyl’den bir kadına verdi. Allah da Mısır’da bana ilim nimeti ihsân etti."

Yahyâ b. Hamza Mekhul’un şöyle dediğini rivâyet eder:

“Mısır’da âzâd edildim ve bana ne gösterildiyse ona sahip olmadıkça orada ilmi bırakmadım. Sonra lrak’a gittim ve aynı şekilde,bana gösterilenlere sahip olmadıkça oradan ayrılma­dım. Ardından Medine’ye geldiğimde de aynısını yaptım. Sonra da Şam’a gittim ve buranın ilmini inceledim. Bütün bunlar için beytülmalden talepte bulunuyordum."

Yûnus b. Bükeyr Mekhûl’ün şöyle dediğini nakletmektedir:

‘’İlim öğrenmek için tüm ilim yerlerini dolaştım." Yine Sa’îd B.Abdülaziz da  Mekhûl’ün şöyle dediğini rivayet eder; “İlim için ne işittimse sadrımda muhafaza ettim ve istediğim zaman öğrendiğimi hazır buluyordum.” dediğini söyler.



DİYET Mİ HADİS Mİ?

Kadı Iyâz ve İ. Nâci, İmam Abdullah el-Fârisî el-Kayravâni’nin (d. 115/ö. 176) şunu söylediğini aktarmaktadır(8):

“Kûfe’ye geldiğimde en büyük arzum Süleymân b. Mihrân’-dan -el-Ameş- hadis almaktı. Kendisini sorduğumda bana:

“Ehli hadise kızdı ve bir müddet onlara hadis rivâyet etme­yeceğine yemin etti." cevâbı verildi. Belki kendisine ulaşırım diye sık sık kapısına gittim geldim. Ancak başaramadım. Bir gün hem gurbete çıkışım ve hem de onu dinlemekten mahrum kalışım üzerinde düşünceye dalmış bir halde kapısında oturuyordum ki bir câriye kapıyı açıp dışarı çıktı ve bana şöyle dedi:

“-Kapımızın önünde ne işin var?!" Ona buraların yabancısı olduğumu söyledim ve durumumu çınlattım. Bana:

“-Memleketin neresi?” diye sordu.

“-Afrikalıyım" dedim. Bu sefer:

“-Kayravan’ı biliyor musun?” dedi. Ben de

“-Ben oralıyım” şeklinde cevap verdim.

“-İbn Ferrûh’un evini biliyor musun?" dedi.

“ Ben oyum” dedim. Bana derin derin baktı sonra da şöyle dedi:

“-Abdullah mı yoksa!?”

“-Evet” dedim. Bir de anladım ki, bir zamanlar küçükken satmış olduğumuz câriyemiz. Hemen Âmeş’e koştu ve kendisi­ne:

“-Daha önce size bahsetmiş olduğum efendim kapıda!" dedi. O’na benim içeri girmemi buyurdu, ben de girdim. Beni evinin tam karşısında bulunan bir eve yerleştirdi. Başkalarını öğ­retimden yasaklamışken ben amacıma ulaşıncaya kadar kendi­sinden hadis aldım.



Mâliki, onun uzun sûre ilim için yolculuğa çıktığını üstâd ve fakihlerle görüştüğünü, Ebû Hanîfe'den tedvin edilenlerin dışında pek çok meseleyi dinlediğini -ki denildiğine göre bu on bin meseledir- ifade etmektedir. Yine Mâliki onun şöyle dediğini zikretmektedir:

“Ben yarımdayken Ebû Hanife’nin evinin çatısından başıma bir tuğla düştü ve başımı kanam. Bunun üzerine bana:

“-Diyet mi istersin yoksa üç yüz hadis mi?” deyince ben de:

“Hadis isterim” dedim ve o da bana hadis rivayet etti.

Şimdi, muhaddislerin seyyidi, ehl-i sünnetin imamı, zâhidlerin ve âbidlerin şeyhi İmam Ebû Abdullah b. Hanbel’den (d. 164/ö. 24i) konumuzla ilgili gelen rivayetlere geçeceğim.



AHMET B. HANBEL

Ebü’l-Yümn el-Uleymi el-Hanbelî “el-Menhecü-l Ahmed” adlı kitabına İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile başlar ve şunları söyler:

“İmam Ahmed, on altı yaşındayken hadis öğrenmiş, h. 183 senesinde Küfe’ye gitmiş ki bu onun ilk seferidir, h. 186’da Bas­ra’ya, h. 187’de Mekke’ye Süfyân Uyeyne’nin yanma gitmiş ki bu da İmam Ahmed’in ilk hac yaptığı senedir, h. 197’de de Ye­men’deki San’â’da bulunan Abdürrezzak’a yolculuk yapmış ve Yahya b. Ma’în de bu yolculuğunda kendisine refâkat etmiştir.

********************

Hafız el-Cevzî(9), Fakîh Ahmed b. Hamdân el-Hanbelî(10)ve

Hâfiz b. Kesır ’in(11) ifade ettiklerine göre İmam Ahmed şöyle demiştir:



“İlmi (hadisi) ve sünneti öğrenmek için Süğur'a, Şâmât’a, sahildeki şehirlere, Mağrib’e, Cezâir’e, Mekke'ye. Medine’ye, Hicaz’a, Yemen’e, Irakeyn’e, İran’a, Horasan’a, Cibâle, dvar şehirlere yolculuk yaptım ve sonra Bağdat'a döndüm.

Daha sonra Küfe’ye gittim. Öyle bir evde kalıyordum ki ba­şımın altında yastık yerine kerpiç tuğla vardı! Sonra hummaya tutuldum! Bunun üzerine annemin yanına -Allah kendisine rah­met etsin- döndüm. Zîra ondan izin almamıştım. Şayet yanımda doksan dirhem olsaydı Rey şehrinde bulunan Cerîr b. Abdulhamîd’in yanma, giderdim. Nitekim bazı arkadaşlarımız gittiler ancak benim için bu yolculuk mümkün olmadı. Çünkü hiçbir şeyim yoktu!"

************************************

Hâfiz b. Hacer’in “Tehzıbü’t-Tehzîb" adlı eserinde, İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile ilgili şöyle yer almaktadır:

Ahmed dedi ki:

"Beş defâ hacca gittim. Bunlardan üçünü yaya olarak yap­tım. -Beldesinin Bağdat olduğu gözünden kaçmasın- Yine yaptı­

ğım bu haclardan birinde otuz dirhem harcadım.” İbnü’l Cevzî de şunu ifade etmektedir(12):

“İmam Ahmed, Müsned’i bir araya getirinceye kadar ilim dünyasını iki kez dolaştı.”

***************************************

Hâfiz, İmam, fakih, muhaddis, İmam Ahmed’in talebesi ve fikhî meselelerdeki râvîsi Ebû Ya’kûb İshak b. Mansur el-Kevse-cü’l-Mervî (ö.251) Merv’den Bağdat’a gelmiş, İmamdan fikıh ve  hadis ilmi almış sonra Horasan’a dönmüş ve Nîsâbûr’a yerleşmişti.

Sonra İmam Ahmed’in bazı fikhî meselelerdeki görüşlerin­den rücû’ ettiği haberini alınca ondan daha önce not aldığı meselelerde re’yini te’yid etmek için Nîsâbûr’dan Bağdât’a kadar yürüyerek gitti.

İbn Ebî Yalâ, “Tabakâti'l-Hanâbile”(13) de, Zehebi “Tezkiretü’l- Huffaz’da(14), ve Uleymî da “Menhecü’l-Ahmed”(15)de şunu ifade etmelerdir:

“Ishak b. Mansur el-Kevsec, fakih ve âlimdi. Yine o İmam Ahmed’den fıkıhla ilgili bazı meseleleri tedvîn etmiştir. Hassân b. Muhammed, üstadlarının İshâk b. Mansûr hakkında şunu zik­rettiklerini söylemiştir:

“İshâk b. Mansûr, Ahmed b. Hanbei in daha önce kendi­sinden not aldığı fikhi görüşlerinden rücû’ ettiğini duydurun da bunları bir torbada toplayıp sırtına yüklenmiş ve bu yüküyle yaya olarak Bağdat’a yola çıkmış, görüşünü aldığı her bir meselede kendisinden tuttuğu notları Ahmet b.Hanbel’e arzetmiş,o da ikinci defa görüşlerini takrir etmiştir. Ahmed b. Hanbel de onun bu durumuna hayret etmiştir.”



PEYGAMBER (A.S.) AŞKIYLA

Hafız el-Erğıyânî (223/315) ile ilgili de el-İmâmu’l-Hâkim Ebû Abdullah şöyle bir haber vermektedir. (16)

“Âbid müctehidlerdendir. Takva ve samimiyet içinde ha­dis öğrenmek için sürekli yolculuk yapanlardandı. Biri dışında üstatlarımız onun “Diyarı İslâmda hadis almak için huzuruna dâhil olmadığım hiçbir kürsü kalmamıştır.” dediğini zikretmektedirler.

Ebû Alî el-Hâfiz en-Neysabûrî şöyle anlatmaktadır:

“Muhammed b. el-Müseyyib el-Erğıyânî Mısır’da yürüyordu. Elbisesinin yeninde yüz bin hadis vardı. Ebû Ali’ye bu nasıl mümkün olur? denilince o da:

“Onun cüzleri küçüktü ve ince bir hatla yazılmıştı.Her bir cüzde bin tane hadis vardı ve beraberinde yüz cüz hadis taşıyordu. Onun bu hâli meşhur olmuştur.”diye cevap verdi.

Hadis okumaya başlayıp da Resûlüllah buyurdu ki dediğin­de biz kendisine acıyıncaya kadar ağlardı! Çok ağlamaktan göz­leri görmez oldu! Allah ondan râzı olsun.



ESİR OLMAK DA VAR...

İ. Ebî Kâmil, Şam Muhaddisi Ebû'l-Hasen Hayseme (d. 250/0. 343) ile ilgili olarak onun şöyle dediğini rivayet etmektedir. (17)

"Deniz yolculuğuna çıktım. Yûsuf b. Bahr’dan hadis almak için Cebele’ye  yöneldim. Sonra Antakya’ya yola çıktım. Kar­şımıza bir gemi çıktı ve onlarla mücadeleye tutuştuk. Sonra bir grup gemimizi ön kısmından teslim aldı. Sonra bizi yakalayıp dövdüler ve isimlerimizi yazdılar. Bana dediler ki:

“-İsmin ne?" Ben de:

“-Hayseme” deyince birisi:

“-Eşek oğlu eşek diye yaz!" dedi.

İyice dövülünce kendimi kaybettim ve uyuyakaldım. Rü­yamda sanki kapısında bir grup hûrinin durduğu cennete baktı­ğımı gördüm. İçlerinden biri:

“-Ey bahtsız ne kaçırdın, biliyor musun? dedi. Diğeri de:

“-Neyi kaçırmış?” dedi. Bunun üzerine

“-Öldürülseydi hûrilerle beraber cennette olurdu." dedi. Bu kez diğeri:

‘’-Allah’ın ona İslam’ın izzeti ve şirkin zilleti uğruna şehâdet nasib etmesi onun için daha hayırlıdır" dedi ve akabinde kendime geldim.

Yine rüyâmda sanki bir kimsenin bana şöyle dediğini gör­düm:

‘’-Berâe sûresini oku.’’ Ben de ‘’yeryüzünde dört ay dolaşın.’’(Berae,2) ayetine kadar okudum.Rüyayı gördüğüm geceden itibaren dört ay saydım.Bundan sonra Allah beni esaretten kurtardı.



Yâkut el-Hamevî ve Zehebi, Ebûl-Hasen el-Kattân el-Kazvini (d. 204/ö.345) hakkında şunları söylemektedirler;(18)

"Kendisi hafiz, allâme, bilgisi engin, imam, Kazvîn muhaddisi ve âlimidir. Doksan bir sene yaşamış ve bu yaşında ilim yol­culuğuna çıkmıştır, ülkelerdeki pek çok üstattan ilim kaydetmiş­tir. Yine o, İbn Mâce'den "Sünen’ini rivayet etmiş, kendisinden de sayılamayacak kadar âlim rivayette bulunmuştur. Bunlardan biri de Ebû'l-Huseyn Ahmed b. Fâris el-Luğavî el-Kazvînîdir.

Ebû Ya’lâ el-Halîlî, onun hakkında şunu söylemektedir.(19):

“Bütün ilimlerde, tefsir, nahiv, lügat ve fıkıhta âlimdir. Dine bağlılık ve ibadet açısından bir benzeri daha yoktur. Ebû Ha­tim er-Râzî’yi duyunca üç sene onun için beldesinden ayrıldı. Kazvin, Râzî, Bağdat, Küfe, Yemen San’â, Hemedân, Hulvân ve Nihâvend’li pek çok kişiden hadis aldı. Uzun ömürlü oldu ve başından pek çok olay geçti.

Kazvîn’li üstatların “Ebû’l-Hasen, fazilet ve zühdde bir ben­zerini görmedi. Otuz sene devamlı oruç tuttu. Ekmek ve tuzla iftar ediyordu!"

İ. Fâris “Emâlî"sinde demektedir ki:

“Ebû’l Hasen el-Kattân’ın yaşı ilerleyip de güçten düştükten sonra şöyle dediğini işittim:

"İlim yolculuğuna çıktığımda yüz bin hadis ezberliyordum. Bugün ben yüz hadis ezberleyemiyorum!" Yine devamla şöyle diyordu:

'’Gözümden hastalandım! Zannediyorum ki, hadis ve ilim çıkarken kendisinden ayrıldığım gün annemin çok ağlamasından dolayı cezalandırıldım.” O'nun faziletleri sayılanlardan daha fazladır.

**************************************

Ahmed b. Mahmud, İbn Mukri’(ö. 381) ile ilgili olarak:

“Kendisi şarkı ve garbı dört defa dolaştığını söylerdi."(20) de­mektedir.

Zehebî de onunla ilgili şöyle demektedir:

İki kişi onun şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Mufaddal b. Fadâle el- Mısrî nüshası için yetmiş ayrı yere yolculuk yaptım. Bu nüsha, bir ekmek karşılığında ekmekçiye verilse kabûl etmezdi. On defâ da Beyt-i makdise gittim." O’nun beldesinin Isfahân olduğunu unutma.

***************************

Zehebî, Muhammed b. İshak (310/395) hakkında şöyle de­mektedir(21):

“Ebû Abdullah’ın hadis aldığı üstatların sayısı bin yediyüzdür.Eliyle, birkaç yüklük not tutmuştu.

Uzun yolculuktan döndüğünde yazdıkları bir kaç yüklüktü. Hatta “Yazdıkları kırk yüktü, bu ümmetten hiçbir kimsenin onun ; semâen aldığı ve bir araya getirdiği kadar hadisi dinleyip cem  ettiği bize ulaşmamıştır." denilmiştir. Hıfzı, marifeti, samimiyeti ve pek çok tasnifiyle beraber ilim için yer yer dolaşanların kanuncusu, muksirûnun(çok sayıda hadis rivayet edenlerin) yegâne kişisiydi. Ca’fer el-Müstağfirî, kendisine:

‘’-Üstatlardan semâen kaç hadis aldın? diye sordum. O da:

-Beş bin sepet dolusu diye cevap verdi." demektedir. Onun ilk yolculuğu 330’da Nîsâbur’adır. Hâkim der ki:

331 senesinde Buhârî ile görüştük bize fazlasıyla rivayette bulundu. Sonra vatanına giderken 75 senesinde Nîsâbur'a yanımıza geldi. Yirmi yaşındayken ilim yolculuğuna çıktı sonra üstat olarak vatanına dönüp altmış beş yaşındayken evlendi ve çocukları oldu. Pek çok kişiye hadis rivâyet etti.”

İbn Mende demektedir ki:

“-Şarkı ve garbı iki defâ dolaştım.” Ebû Zekeriya İ. Men­de dedi ki: “Nısâbûr yolunda amcam Abdullah’la beraber idim. Mecce kuyusuna vardığımızda amcam bana şunu anlattı:

“Babamla beraber Horasan’dan dönüyordum. Buraya gel­diğimizde elbise olduğunu zannetiğimiz kırk ağır yükümüz var­dı. Aniden küçük bir çadırın içinde bir üstat gördük. İşte o kişi senin babandı! Bir kısmımız ona:

“-Bu yükler nedir?" diye sordu. O da:

“_Bu zamanda ona rağbet eden bir kimse için az bir yüktür.Bunlar Resûlullah’ın (s.a.v) hadisidir.” diye cevap verdi. Yine bundan sonra amcam bana şunu zikretti:

“-Yirmi ağır kitap yüküyle Horasan’dan gelmekteydim. Ba­bana tabî olarak kuyunun yanında onları indirdim.

******************************

Hâkim en-Neysâbûrî (d. 321/0.405) üstâdı İ. Mihrân(22) ilgili şöy­le demektedir:

“Merv ve Mâverâünnehr’e gittim. İ. Mihrân’la görüşeme­dim. Altmış beş senesinde Hac’ta kâfileler arasında onu aradım fakat kendini gizledi. Yalnızca bir ya da birkaç hadis için orta­lıklarda görünmemeye çalışıyordu. Altmış yedi senesinde onun Mekke’de olduğu bilgisine sahipken hacca gittim. Fakat onun Bağdat’ta olduğunu söylediler. Bu durumdan çok üzüntü duydum.



Onu çok görmek istedim fakat başaramadım. Sonra Ebû Nasr-Melâhimî bana Bağdat’ta:



'Görmek istersen burada abdallardan bir üstad var." dedi. Sen da evet deyince devam etti ve beni boyacılar banma götürdü. Oradakiler çıktığını söyleyince Ebû Nasr, mescidde oturmamı onun mutlaka geleceğini söyledi. Bunun üzerine oturduk fakat Ebû Nasr üstadın kim olduğunu hiç zikretmedi.

Daha sonra Ebû Nasr ve beraberinde ridâsı içinde ince ve zayıf bir ûstad bana doğru yöneldi. O nun Ebû Müslim olduğunu zannettim. Onunla konuşurken kendisine:

‘’Üstad burada acaba akrabalarından birini mi buldu?’’diye sordum. Oda:

"-Görüşmeyi istediğim kişiler yitip gittiler’’ dedi. Bunun üzerine kardeşi İbrahim'i kastederek:

’-İbrahim geriye hiç çocuk bıraktı mı?" diye sorunca: "-Kardeşimi nereden tanıyorsun? dedi. Ben de sükût ettim. Sonra Ebû Nasr a dedi ki:

"-Kim bu kişi?” O da:

"-Filân kişidir” deyince birbirimize doğru kalktık, o bana ben de ona memnûniyet bildirdik ve müzâkereye başladık. O'nunla defalarca beraber oturduk. Sonra yola çıkacağım gün kendirine veda ederken bana şunu dedi:

"-Hac mevsiminde beraber oluruz. Gönlümde Mekke’ye fe, komşu olmak yatıyor." Daha sonra altmış sekiz senesinde haccetti ve ölünceye kadar da Mekke’ye komşu oldu.



İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN ÂLİM

Zehebi,Ebû Nasr es-Siczî (o. 444) (rahimehullah) ile ilgili şuna yer vermektedir. (23)

"Zamanının en fazla hadis ezberleyenlerindendir.Hadis öğrenmek için en uzak yerleri dolaşmıştır.”

Hâfız Ebû İshâk d-Habbâl şöyle anlatır:

“Bir gön Ebû Nasr es-Siczi’nin yanındaydım ki kapı çalındı. Kalkıp kapıyı açtım. İçeri bir kadın girdi ve içinde bin dinar olan bir kese çıkarıp onu üstadın önüne koyarak:

“-Bunu nasıl uygun görürsen infak et.'’ dedi.

O da:

“-Neyi kastediyorsun?'’ deyince kadım

“-Benimle evlenmeni istiyorum. Evliliğe ihtiyacım yok, fakat sana hizmet etmek üşüyorum.’’ dedi. Bunun üzerine ona keseyi alarak ayrılıp gitmesini emretti. Kadın gidince şöyle dedi:

“- Sicistan’dan Amin talibi olma niyetiyle yola çıktım. Ne zaman evlenirsem talebeliğim de o vakit son bulacaktır. İlim öğrenmenin sevabına başka hiçbir şeyi tercih etmem.’’



HADİS ÖĞRENİP YAZMAYAN İSLAMIN TADINA VARAMAZ

Ebû Sa‘d es-Semmân er-Râzı (o. 445), muhaddis, neseb bilgi­ni, fakih, kurrâ ve nadide âlimlerden biridir. Doğudan batıya yü­rüyerek dünyayı dolaşmıştır. Üç bin altı yüz kadar üstadı vardı.

Hâfiz d-Kuraşî, onunla ilgili şöyle demektedir. (24)

“Mutezilenin âlimi, fakîhi, mütekellimi ve muhaddisidir. Hiç tartışmasız kıraat, hadis, ricâl, ensâb, ferâiz, hesâb, şurût ve mukadderat konularında imamdı."

Kendisi (r.a.) Ebû Hanîfe fıkhında, Ebû Hanîfe ile Şâfî ara­sındaki ihtilaflı noktaları bilmede, Zeydiyye fıkhında ve kelâmda imâmdı. Haccedip Nebî (s.a.v)’in kabrini ziyâret etmişti. Beldesi doğunun en uzağındaki Horasan'ın Rey şehri olduğu halde Irak’a geldi,Şam'ı, Hicaz’ı ve Mağrib ülkelerini dolaştı. Râvi ve şeyhleri gördü. Zamanının üstatlarından üç bin altı yüz kişiye hadis okudu. Ömrünün sonunda hadis öğrenmek için İsfehan'a yöneldi. Şöyle derdi:

“Hadis öğrenip yazmayan kimse İslâmın tadına varamaz. ’ Şöyle methedilmektedir:

“O kendi gibisine şâhid olmadı. Bu güzel hasletlerle bera­ber o zâhid, müttâkî, tahammüllü, müçtehid, devamlı oruçlu, kanaatkar ve halinden razıydı. Yetmiş dört yaşına geldiği halde elini bir insanın tasma uzatmamıştı. Yine gerek hazarda ve ge­rekse seferde hiçbir kimseye yardım veya minnet borcu olma­mıştır. Uzun ömrü boyunca topladığı kitapları müslümanlara vakıf olarak bıraktı. Zamanının târihi, selef ve halefin mirasıydı. Pek çok kitap tasnif etti. Hiç evlenmeden öldü. Ayrılıktan sonra ehline koşan biri gibi ya da mülküne kavuşan melikler gibi mütebessim bir şekilde hakka yürüdü. Doğduğu yer olan Rey de vefat etti."

…………….



İLİM YOLCUSU BİR ÇOCUK

Üstad, imam, zâhid, hayra düşkün, sûfî, şeyhü’l-islâm, isnadda zamanının önde geleni, Ebû’l-Vakt es-Siczî ile ilgili olarak da Zehebî şuna yer vermektedir(25):

“457 yılında dünyaya geldi ve 465 yılında yedi yaşındayken hadis almaya başladı. Ebû’l-Hasen Abdurrahmân b. Muhammed ed-Dâvudî’den “Sahih”i, Dârimî’nin kitabını ve Buşanc’ta “Müntehabu Müsned-i Abd b. Humeyd”’ adlı kitabı dinledi. Zama­nının büyük muhaddislerinin pek çoğundan da hadis aldı.

Horasan, Isfahan, Kirman, Hemedân ve Bağdat’ta hadis rivayet etti. Pek çok talebesi oldu. Rivayet ettiği hadisler meş­hur oldu ve şöhreti de her yere yayıldı. Sened ‘âli isnâd’la’ kendisine ulaşmıştır. İ. Asâkir, Sem’ânî, İbn El-Cevzî, Yûsuf b. Ahmed eş-Şîrâzî -ki onun için Kirmân’a yolculuk yaptı-, Süfyân b. İbrâhîm b. Mende, Ebû Zer Süheyl b. Muhammed el Buşâncî ve daha sayılamayacak kadar kişi kendisinden hadis aldı.



Zekiyyûddin el-Birzâli hakkında şöyle demektedir:

“Ebû'l-Vakt, Irak’ı, Huzistan’ı dolaşmış ve Herât, Mâlîn, Bûşanc, Kirman, Yezd, Isfahan, Kere, İran ve Hemedân’da hadis rivâyet etmiştir. Hadis hafızları, vezirler önünde diz çökmüştür. Beraberinde asıl nüshalardan rivayet ettiği kitapları ve cüzleri vardı. Haddi hesabı yapılamayacak kadar kimse ondan hadis aldı."

Öğrencisi Sem’âni demektedir ki:

“O, sâlih bir şeyhtir. Üslûp ve ahlâkı güzel, cana yakın, müte­vazı, halim selim ve ağır başlı bir kişidir. Bûşanc’ta imam Abdul­lah el-Ensârî’nin sohbetinden memnunluk duydu ve bir müddet ona hizmet etti. Irak’a, Hûzistan’a ve Basra’ya yolculuk yaptı ve bana anlattığına göre Bistâmî’nin ribatına misafir oldu. Hirât ve Mâlîn’de kendisinden hadis aldım. Hadis okumakta sabırlıydı ve hadis rivayet etmeyi seviyordu. “Sahihi, “Müsnedü Abd b. Humeyd”i ve “Dârimî Süneni”ni birkaç oturumda rivayet etmiştir.

Yine öğrencisi İbn Cevzî der ki:

“Hadis kıraatında sabırlıydı. Ayrıca selef gibi çok zikredip teheccüd kılan ve çok ağlayan salih bir zattı.”

Bir başka öğrencisi Yusuf b. Ahmed eş-Şîrâzâ de eseri “Er- ba’înü’l-Büldân” da şöyle demektedir:

“Tüm ehli hadisin kendisine gittiği kişi ve asrının hadisçisi, Ebü’I-Vakr’e yolculuk yaptığımda Kirman illerinin sonuncusun­da Allah kendisine ulaşmamı takdir etti. O’nu öpüp selâm ver­dim ve önüne oturdum. Bana:

‘’Seni buraya getiren şey nedir?” diye sorunca:

‘’Amacım sana gelmekti. Allah'tan sonra güvenim sanadır. Senin rivayet ettiğin hadislerden bana ulaşanların bir kısmını yazmıştım. Nefeslerinin bereketine yetişmek ve âli isnadını elde etmek için koşarak sana geldim."

Bunun üzerine bana:

“-Allah seni ve bizi rızasına muvaffak etsin. Sayımızı onun rızası için kılsın. Niyetimizi ona yöneltsin. Sen beni hakkıyla bilmeseydin bana selâm vermez ve önüme diz çökmezdin" dedi ve sonra uzunca ağladı ve huzurunda olanları da ağlattı. Ardın­dan devamla şunları söyledi:

“-Allahım, bizim kusurlarımızı en güzel şekilde ört ve bizden razı olacağın şeyleri nasip eyle. Ey oğlum, biliyorsun ki, babam­la beraber Bûşanç’ta bulunan Dâvudî'ye aynı şekilde yürüye­rek “sahîh"i dinlemek üzere yolculuk yaptık. On yaşından daha küçüktüm ki babam ellerime iki adet taş koyuyor ve taşımamı söylüyordu. Ben de babamın kızmasından korkarak o taşlan el­lerimde tutmaya çalışıyordum. O bana dikkatle bakarken ben de yürüyordum. Yorulduğumu görünce taşlardan bir tanesini atmamı söylüyor, ben de öyle yapıyor ve yüküm hafifliyordu. Bundan sonra tekrar bende yorgunluk belirdiğinde bana yine:

“-Yoruldun mu?” diye soruyor ondan çekinerek:

“-Hayır” deyince:

“-O halde niye ağır yürüyorsun?" diyordu. Bunun üzerine ben de önünde bir saat daha seri şekilde yürüyordum ve sonun­da güçten düşüyordum. Ardından diğer taşı da alıp atıyordu. İyice bitkin bir hale geldiğimde beni alıyor ve sırtlanıyordu.(26)

Yolda çiftçilerle ve diğer bazı kişilerle karşılaştığımızda babama;

‘’-Ey Üstad İsa,bu çocuğu bize ver, hem onu ve hem de seni götürelim" diyorlardı. Babam da:

‘’-Maazallah,Resulullah’ın  hadisini öğrenmek için bineklemi gideceğiz.Bilakis yürüyeceğiz. Dayanamadığında Resûlûllahın hadisine hürmet göstermek ve  bunun sevabını kazanmak ümidiyle onu omzuma bindirdim.’’ dedi. Bu ve bunun dışındaki kitaplardan istifade etmiş olmam, işte babamın bu hüsn-ü niyetinin bir semeresidir. Benden başka emsallerimden bir kimse de kalmadı. Nitekim çeşitli beldelerden grup grup insanlar bana gelmekteler.

Sonra arkadaşımız Abdu’l-Bâkî b. Abdü’l-Cebbâr el-Herevî-ye bana tatlı ikrâm etmesi için işaret edince dedim ki:

“-Ey efendim! Ebû’l-Cehm’in cüz’ünü kıraat etmem bana tatlı yamekten daha iyidir." Bunun üzerine tebessüm etti ve:

“-Gelince taâm, gider kelâm" diyerek bir tabak tatlı ikram a    etti. Tatlıyı yeyince cüz’ü çıkardım. Ondan da aslını isteyince getirdi, cüz’ü okudum ve buna sevindim. Allah, “sahîh"i ve başka hadisleri defalarca dinlemeyi bana nasip etti. 553 senesinin Zillka’de ayının altısında Çarşamba günü Bağdat’ta vefat edinceye kadar onun sohbet ve hizmetinde bulundum. Kendisini Şûniziy-ye’ye defnettik. Bana:

“-Beni Şûniziyye’de üstatlarımızın ayaklarının ucuna defne­din.” demişti.

Ölüm vakti geldiğinde onu göğsüme dayadım. Bütün ben­liğiyle kendisini zikre vermişti. Sûfî Muhammed b. Kâsım yanına girdi ve eğilerek:

“-Efendim! Nebî (s.a.v) buyurdu ki:

“Kimin son sözü lâ ilâhe illellah olursa cennete girer." deyince ona doğru dönerek:

“Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve ihsanda bulunulanlardan eylediğini bilseydi”(Yasin,26-27) ayetini okudu. Muhammed b. Kasım ve huzurunda bulunanlar hayrete düştüler. Okumaya devam etti ve tam sureyi bitirmişti ki:

“Allah, Allah, Allah" dedi. Seccadesi üzerinde otururken vefat etmişti. Rahimehullah."



HADİS TALEBELERİNİN FAZİLETLERİ

Onlar hayatlarını pâk sünnetin hizmetine harcayan ve cim­rilik yapmayan imrenilecek insanlar. Yine onlar yeryüzünün büyük meliklerinin sıfatlarıyla vasıflanmayı, özelliklerine bürünmeyi, makamlarına ve eşiklerine oturmayı arzuladığı kişiler. Ebû Abdullah el-Hâkim en-Neysâbûrî, ashâb-ı hadis ve talebelerin faziletini zikrederken onlar hakkında şunları söyler:

“Onlar sâlihlerin yoluna sülük etmiş, geçmiş selefin izine tabi olmuş, ehl-i bid’atı ve muhalifleri Resûlullah’ın (s.a.v) sün­netleriyle mâlûb etmiş bir topluluktur.”

Çölleri ve susuz yollan katetmeyi zevk safa içinde yaşamaya tercih ettiler. İlim ehline ve hadis ilmine yakın olduklarında yolculuklardaki sıkıntıları nimet bildiler. Hadis ve rivayetlerin cem’ edildiği yerde eski elbiseye ve biraz ekmek kırıntısına kani oldu­lar. Mescitleri ev, sütunlarını dayanak, hasırlarını yatak yaptılar. Dünyayı bütünüyle arkalarına atarak yazılarını aş, semâ ve riva­yeti sohbet, müzakereyi istirâhat, mürekkeplerini misk, gece­lerini gündüz, közlerini ziyâ, taşları yastık bildiler.



Âlî-isnâdın olduğu yerde karşılaşılan tüm zorluklar onlar için rahatlıktı. İstediklerine ulaşamamalarının yanında rahatlık da onlar için sıkıntıydı! Akılları sünnetin hazzıyla dolup taşmış­tı. Gönülleri de herhallerine tam bir rıza içindeydi. Sünneti öğ­renmek onların mutluluğu, ilim meclisleri neşeleri, ehl -i sünnet bütünüyle kardeşleri, inkârcılar ve ehli bid’at da tamamıyla düşmanlarıydı.

****************



Hasen Abdurrahmân Râmehurmizî, günümüzdeki ulema ve ilim talipleri için ciddî ibretler bulunduğundan muhaddislerin hallerini kapsamlı kelimelerle vasfederek hadis tahsili için karşılaştıkları meşakkatleri, yorgunlukları, korku dolu ve tehlike­li seyahatlerini nakletmektedir.(27) Ayrıca o eserinde hicri ikinci asrın sonlarında vefat eden muhaddis, meşhur vaiz, vaazı aklı ve gönlü alıp götüren Mansur b. Ammâr el-Horasânî’ye ulaşan senediyle ve yine oğlu Süleym b. Mansûr b. Ammâr tankıyla rivayete yer vererek şunu demiştir:

Babam, bir mecliste Kur’an ehlini ve hadis ashabını vasfediyor ve şöyle diyordu:

“Nimeti bol bol veren, İslâmî bütün dinlere üstün kılan, ziyade ve noksandan onu koruyan, şeytanın hilesinden ve ehl-i küfrün ve sapmışların tahrifinden koruyan Allah’a hamdolsun.’’ Kuran hakkında uzunca kelâm ettikten sonra şöyle devam etti:

‘’Hadisi Kur’an’ın müfessiri, kavî sünneti seçerek başımızın tacı yapan ve onu öğrenip yazanları muvaffak kılan, onu koruyanlara bekçilerine güç veren, kendilerine kıraati ve tedris sevdiren, durumlarını ve yorgunluklarını, yolculuğu ve maksat­larını, malı ve nefisi fedâ etmeyi ve yolculuğun korkutucu tehli­kelerini onlara kolaylaştıran Allah’a hamdolsun.

Onlar, sâçları dağınık, elbiseleri eski, karınları aç, dudakları kuru, benizleri soluk, bedenleri bitkin halde, vadiden vadiye, beldeden beldeye ilim için yol alıyorlardı. Kendilerine bir gaye edinmişler, ilmi delil ve rehber kabul etmişlerdi. Yollarını ne açlık ve ne de susuzluk kesiyor ve yine ne yaz ne kış bu yolda onlara bıkkınlık veriyordu.

Basiretli akılları, keskin görüşleri ve hakkın şuurunda kalple­riyle rivayetlerin sahihini sakiminden, kuvvetlisini zayıfından ayı­rıyorlardı. Bu yüzdendir ki sen tahrifçilerin çarpıtmasından, mülhidlerin uydurmasından, yalancıların iftirasından güvende oldun.

Sen onları, yumuşak halılardan ve cezbeden yataklardan uzak kalarak, duyduklarım yazmak ve cemettiklerini tashih için kaim oldukları gecelerinde bir görseydin. Onları ancak uyku bastırıp uyutuyor, kalemler ellerinden düşüyor da korkuyla kendi­lerine geliyorlardı! Yorgunlukları bellerini büküyor, uykusuzluk akıllarını karıştırıyor, bedenlerini rahatlatmak için uzanıyorlardı.Uykularını kaçırmak için yattıkları yeri değiştiriyorlar, elleriyle gözlerini oğuşturuyorlar sonra da büyük bir arzu ve istekle yeni­den yazmaya koyuluyorlardı. İşte o zaman sen, onların İslâm’ın i ye her şeyi bilen ve malik olan Allah’ın (c.c.) bekçileri olduğunu iyi anlardın.

Arzu ettikleri hedeflerin bir kısmına ulaştıklarında, diyarlarına niyet ediyorlar, mescitlerin müdavimi oluyorlardı. Halim-selim bir şekilde itaat elbisesini giyerek meclislerini imar ediyorlardı. Yeryüzünde alçak gönüllülükle yürüyorlar, hiçbir komşusuna eziyet etmiyorlar, bir ayıp iş yapmıyorlar ancak biri dinde saptığında veya yoldan çıktığında İslâm’ın temellerini savunmak için aslan kesiliyorlar ve dinin şiarlarını müdafa ediyorlardı. Bu konuda bundan başka kelâm etmek sözü uzatır.”



İLİM İÇİN SEYAHAT EDENLER HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

İlim için yolculuğa çıkanlar ve seyyahlarla ilgili olarak bu bo­lümde pek çok haber geçti. Sonraki bölümlerde de onlarla ilgi aynı şekilde pek çok haber gelecektir. Rihlenin önceki âlimlerin gönlünde ilmi birikimi artırmak, bilgiye giden yolu açmak, ge­nişletmek ve ilimde derinleşmek için temel bir amaç olduğunu bilmen güzel olacaktır. Ya bedenen zayıf olanlar ya çok çocuğu olanlar yahut meteliği bile olmayanlar veya da ana babasının hakkına riayet edenler ancak rihleden geri kalmışlardır.

İşte onlar rihleyi âlimin güvenilirliğinin bir delili saydıktan için şu meşhur sözü söylediler:

“Rihle yapmayanın ilmine güvenilmez." Geçmişte Yahya b. Maîn şöyle demiştir:

"Dört kimse var ki, onlardan bir hayır ve fayda göremezsin, üçünü saydı ve dördüncü olarak şunu dedi: Hadis öğrenmek için rihle yapmayıp da beldesinde katarak okuyup yazan kim­se."(28)



Bu yüzden Hâfiz b. Salâh der ki:



“Talebe, beldesindeki en üst düzeydeki bilgileri ve mühim şeyleri aldıktan sonra başka bir yere yolculuk etsin." Evet; ifade­nin emir sîğasıyla “yolculuk etsin” şeklinde gelmesi şahsi kabili­yetlerin oluşmasında, ilmi idrakin gelişmesinde, düşünce ufku­nun genişlemesinde ve akıl ve bilgi düzeyi farklı farklı kişilerden yararlanmada rihlenin faydalı tesirleri olmasındandır. İşte onlar bundan dolayıdır ki, ilim ve tahsil yoluna giren için rihleyi za­rurî bir ihtiyaç konumunda görmüşler ve onu âlimi güvenilir saymak ve ilmine de güven duymak için bir şart olarak kabul etmişlerdir.



Böylece ilim öğrenmek, âlimlerle görüşmek, onların ilimle­rini yakından tetkik etmek ve bizzat kendilerine müracaat ede­rek birikimlerinden istifade etmek için, aileden, çocuktan, eşten ve vatandan ayrı kalan bu ilim yolcularının yıllarını atan ve çok geniş sahalara uzanan uzun yolculuklar ortaya çıktı.



Şüphesiz bu rihleler geçmiş ulema nezdinde ilmî hayatın temel bir parçası oldu. Bütün ilim dallarından âlimler hep rihlede bulundu. Müfessir, muhaddis, fakih, usulcü, lügatçı, nahivci, edip, tarihçi, zâhid, âbid, genç, yaşlı, büyük, küçük ve bebek! Hepsi bu yolculuğa çıktı. Pek çok büyük âlimin hayatında gördüğün üzere, hem kendileri rihlede bulundular ve hem de yanlarında dört yaşın altında ya da daha üstündeki küçük çocukları da yolculuklarında götürdüler. Zikri geçen Ebû Sa'd es-Sem'âni onlardan biridir.



İlim yolcuları seferlerinde zorluk ve güçlüklerle, sayılama­yacak büyük sıkıntı ve belâlarla karşılaşmışlardır. Bunlardan bazıları kayda geçirildi ve bazıları da yazıya geçirilmeden gitti. Onların rihleleriyle ilgili biyografi kitaplarında yer alan haberler yaşananların sadece bir kısmıdır, hepsi değil.



Rihle, kimilerinin ömründen iki, dört, beş, on yılını alıyordu. Çoğunun da ömrünün yirmi, otuz, ya da kırk yılını aldı. Daha önce geçtiği gibi İmam Ebû Abdullah b. Mende gibi bazısının ömrünün kırk beş senesini almıştı.

Onların çıktığı bu rihleler hakkında iyice düşünen kimse -ki bildiğimiz gibi onlar fakir, geçim sıkıntısı çeken ve sefer vasıtası bulmakta zorlanan kimselerdi- sabır ve tahammülde gayretlerini idrak eder. İlmin onların yanındaki ve kalplerindeki kıymetini  bilir. Zira ilim tahsilinde onların binekleri zorluk ve tevâzu idi. Çölleri ve susuz arazileri kat ettiler. İlim için tehlikeli yollarda ve denizlerde gittiler. Çetin zorluklar ve ürkütücü şeylerle karşılaş­tılar. Şüphesiz Allah bunu çok iyi bilmektedir. İleride geleceği üzere

Ebû Hatim er-Râzî’nin kısssası sana bu konuda yeter.



Şüphesiz bu rihleler gerçekte onlar için ders içinde ders oldu. Onları halden hale çevirdi, gönüllerini pırıl pırıl etti, ilmin kıymetini ve değerini öğretti ve ilim tahsil etmenin haz ve lezze­tini hissettirdi. Bu yüzden iyice ilim tahsiline daldılar, gece gün­düz ilinde meşgul oldular ve ilim aşkıyla yanıp tutuştular. Onun dışındakilerden, aileden, zevceden, çocuktan ve vatandan alâ­kalarını kestiler. Böyle insanların saygı ve sevgiyle kendilerine hürmet gösterdiği, itibarları,iyilikleri, ilim ve faziletlerinin çok- basiretleri ve büyük faydaları sebebiyle etraflarını sardığı birer otorite, imam ve lider durumuna geldiler.



Sahibinin ömrünün on yılını, yirmi yılını, otuz yılını veya bundan daha çok ya da azını alan bu rihlelerin hepsi, ilim tahsili, ulema ile görüşmek, meclislerine gelip derslerini dinle­mek ve onlardan istifade etmek, münakaşa ve muhakemelerin­den aydınlanmak içindi. Bunların başında bir de genel olarak rihleye çıkacak kişinin beldesinde on seneden az olmayacak bir süre tahsil yapması söz konusuydu. Şer’i ilimlerde, Arapça ve diğer İslâmî ilimlerin her birinde mahir imamları ortaya çıkaran gerçek işte budur.

-Allah yardımcın olsun-, seyyah talebeleri uzun yıllar içinde olgunlaştıran bu rihlelerin ortaya çıkardığı eğitim ile bugünkü üniversite öğrencilerimizin eğitimini sen kıyasla! Üniversitelerde dört yıl, çoğunluğu da hocanın huzuruna gelip de ilmi bizzat duymadan, münakaşa etmeden ve kanaate varmadan ferdî ve hatalı okuyorlar. Ne bir ahlâki etkileşim, ne bir hatanın düzeltil­mesi ve ne de mesleklerine göre ayrım yapma söz konusu. El­lerindeki muhtasar notlardan soru çıkması muhtemel bahisleri topluyor sonra bu notları özetlemeye ve ardından da bazı öğret­menlere yaptıkları yağcılık ve iltifatlarla, okunanlardan önemsiz buldukları bahisleri çıkarmaya çalışıyorlar. Kendilerine ancak zarar verdiği halde bazı öğretmenlerin yanında onları mutlu eden şeyi buluyorlar. Buna da çok seviniyorlar!

'Bundan sonra, boş dağarcıklarına rağmen büyük ünvanlarla yükseliyorlar, geniş propaganda yapıyorlar. Kuru ve kısır görüşleriyle asil ulemayı bilgisiz buluyorlar. İlim ve fehimleriyle ¡uygunluk arzeden şaz görüşleri destekliyorlar. Yerleşik kaideleri ve İlmî gelenekten gelen sağlam usulleri münakaşa ediyorlar. Ne ilmin ve ulemanın makamına oturuyorlar ve ne de geçmiş ulema nezdindeki tahsil idrakinin tadına varıyorlar! Fakat kendilerine bakılırsa, öncekilerden daha bilgililer!!



Bugünkü ilmi duruma bakan; üniversitelerin çoğalarak arttığına,ancak ilimde ve ilim ehlinin artışında azalmaya, anlayış ve kavramaya, ilimle âmil olmada büyük bir noksanlığa şahit olur. Bu musibetlerin en kötüsüdür! Allah’tan, İslâm beldelerinde ta'lim işleriyle ilgilenen kişilere basiretli davranmaları,kök salıp müzminleşmeden ve telâfisi imkânsız hâle gelmeden önce bu tehlikeyi engellemeleri için kendilerine mesuliyetlerini ilham etmesini niyaz ediyorum. …



Devamını Oku »

İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez





İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez



Bismillahirrahmanirrahim



(On Dokuzuncu Lem’a İktisat Risalesi'nden)



DÖRDÜNCÜ NÜKTE: “İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki لاَ يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ hadis-i şerifi sırrıyla, “iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.”


Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez.


Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:


İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar.


O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim.


Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğini bozmadı.


Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor.


Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.


Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse,



(1) اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ sırrıyla,


(2) وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.


Bediüzzaman Said Nursî


(Lem'alar-On Dokuzuncu Lem'a)



1)“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.

2)“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.






Devamını Oku »

M.İslamoğlu’nun Anlama Problemi ve Arapça’daki Zayıflığı!






M.İslamoğlu’nun Anlama Problemi ve Arapça’daki Zayıflığı!


“ANLAMA PROBLEMİ”NDEN MÜŞTEKİ BİR YAZARA HATIRLATMALAR
(M. İSLAMOĞLU’NUN ‘ÜÇ MUHAMMED’ ADLI KİTABINA TENKİD)

Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlu’nun, “anlama problemi” üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız “book review” tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu itibarla burada yapmayı tercih edeceğim şey, “anlama problemi”nin altını çizen İslamoğlu’nun bu kitabında göze çarpan “anlama problemleri” ile sınırlı bir “hatırlatma” olacak.



Anlaşıldığına göre İslamoğlu, kapağında sekizinci kere basıldığı ifade edilen bu kitabı yazdıktan sonra bir daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmemiş. Değineceğim“anlama problemleri” konusunda iki şey söylenebilir: 1) İslamoğlu bu kitabı“alelacele” kaleme almıştır; bu sebeple bahse konu problemleri fark edememiştir. 2) İslamoğlu, bu kitapta söylediği her sözden, arkasında sonuna kadar duracak denli emindir. Bu şıklardan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.

Alâ külli hal, ben üzerime düşeni yapmış olmak bakımından, kendisine aşağıdaki hususları hatırlatmayı bir “ilim borcu” olarak görüyorum. Gerisine kendisi karar verecektir…

1. “İrfanî bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, İbn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi: “Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür.” (Üç Muhammed, 79)

Diyelim ki İbn Teymiyye’nin, senedindeki Abdülazîz b. el-Hasen b. Zebâle sebebiyle bu rivayete temkinle baktığını anlatan sözleri İslamoğlu’nun dikkatinden kaçmıştır ve yine diyelim ki İbn Teymiyye, Peygamber’in sahabesine sövenin, bizzat Peygamber’e sövene verilecek cezadan çok daha ağırına çarptırılacağının söylenmesinde bir problem görmeyecek kadar bu işlerin yabancısıdır. (!) Muhal farz kaydıyla bunları anlayabiliriz. Benim anlamakta zorlandığım asıl nokta başka: İslamoğlu’nun, “celede” fiilinin meçhul formu olan “culide” kelimesine “derisi yüzülür” anlamını hangi lugattan onay alarak giydirdiği!

Eğer İbn Teymiyye (ve konuyla ilgili eser yazan Takiyyuddîn es-Sübkî gibi başkaları) tarafından bu rivayet –sağlam bir delil diye– kullanılmışsa (ki öyle olmadığı açık), onlar bakımından İslam Hukuku’nda “deri yüzmek” diye bir cezanın mevcut olup olmadığının İslamoğlu tarafından niçin merak edilmediği bir bahs-i diğer. Ama İbn Teymiyye’nin es-Sârimu’l-Meslûl’üne eli değmişken, bu eserin “Hükmü Men Sebbe Ehaden mine’s-Sahâbe” başlıklı faslına (570 vd.) bir göz atarak, hatta herhangi bir lugate başvurarak “culide”nin “duribe” anlamında olduğunu tesbit etmek son derece kolayken, başına böyle bir sıkıntıyı açmakta bir sakınca görmemiş olması düşündürücü.

“Neticede söz konusu olan, uydurma veya zayıf bir rivayet. Dolayısıyla meseleyi büyütmeye değmez” diyenler çıkabilir. Ama ilmî emanet duygusu, uydurma da olsa herhangi bir rivayete “kafamıza göre” anlam vermemize engel olmalı, değil mi? Bu rivayeti istidlal için mi, istişhad için mi kullandığına bakmaksızın İbn Teymiyye ve diğer ulemayı, “böyle bir rivayete dayanarak insanların derisinin yüzülmesine hükmeden kimseler” olarak takdim etmiş olmanın vebali de işin cabası…

2. “İbn Teymiyye bu eserinde (es-Sârimu’l-Meslûl’de, E.S.) aynen şöyle der: “Kendi sesini Peygamber’in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.” ‘Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mü’mini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan raûf ve rahîm bir peygamber, kendi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi?’ sorusu, bu türlü durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur.” (Üç Muhammed, 79)

İbn Teymiyye’ninher ne kadar metne sadık kalınmamışsa da, anlamı aksettirdiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki çeviride yer alan– bu hükmü, “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden yüksek çıkarmayın. Onunla konuşurken, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir” (49/el-Hucurât, 2) ayetine dayanır; bunu mezkûr kitabında da (59 vd.) açıkça belirtmiştir. Kur’an tefsiriyle de iştigal ettiğini bildiğimiz İslamoğlu bu ayetin mantuk ve mefhumu ve her tabakadaki müfessirlerin bu ayetten istinbat ettiği ahkâm hakkında ne düşünür bilemem, ama, eğer İbn Teymiyye’nin (ve mezkûr ayetten bu hükmü çıkaran diğer ulemanın) yaptığı “yadırgatıcı” ise, İslamoğlu’nun bu babda yaptığı “dudak uçuklatıcı”dır. Zira İbn Teymiyye’nin zikrettiği hüküm, bizzat ayetin hükmüdür.

Burada söz konusu olan, Hz. Peygamber (s.a.v)’le konuşurken O’nun sesini bastıracak tonda ve herhangi birine bağırır gibi bağırarak konuşmaktır. Kasıtlı yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygısızlık ve O’nu incitmek anlamına geleceği açıktır. Bu ayetin nüzul sebebini ve nüzulünden sonra Sahabe’nin nasıl hareket ettiğini görmek için rivayet tefsirlerine bakılabilir.
“Rasulullah’ın, etrafındakilerin çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu ünlü rivayeti örnek gösterebiliriz: “Uyeyne b. Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Rasulullah’ın odasına dalıverdi. Rasulullah Hz. Aişe ile birlikte (ev hâli rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, “O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?” diye sordu. “Ebu Bekir kızı Aişedir” dedi. Uyeyne yüzü kızarmadan: “Ben sana ondan daha iyisini getireyim” teklifini yapınca Hz. Peygamber, “Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı!” dedi.” (Üç Muhammed, 79, dpnt. 129)

   Eğer İslamoğlu’nun dediği gibi bu rivayet “ünlü” ise, ününü “problemli” oluşundan aldığı kesin. Gerek referans gösterdiği kaynaklarda, gerekse onu zikreden Hadis ve Rical kitaplarında bu rivayetin muhtelif varyantları hakkında söylenenleri tahkik ettiğinde bunu kendisi de teslim edecektir. Ancak bundan daha önemlisi İslamoğlu’nun, Efendimiz (s.a.v)’i, adeta kendisine karşı yapılan muamele ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin ve hangi kasıtla yapılırsa yapılsın daima sineye çeken, müsamaha gösteren ve karşılık vermeyen/verilmesini istemeyen bir konuma taşıma gayretidir. Evet, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine farklı şekil ve tonlarda incitici muamelede bulunan kimselere bizzat ve fiilî olarak mukabale-i bi’l-misil’de bulunmamıştır; ancak İfk hadisesinde ve daha başka vesilelerle Abdullah b. Übeyy b. Selûl hakkındaki tavrı, Mekke’nin fethinden sonra 4′ü erkek, 2′si kadın 6 kişi hakkında ölüm emri vermesi ve es-Seyfu’l-Meslûl ile es-Sârimu’l-Meslûl’de toplu halde görülebilecek diğer örnekler, O’nun, bir yanağına vurana öbürünü çevirme anlayışını çağrıştıracak bir tavrın ısrarcısı olarak gösterilmesinin asla onaylanamayacağını ortaya koymaktadır.

3. el-Hesyemî’nin Mecmau’z-Zevâid’inin ne maksatla tasnif edilmiş nasıl bir eser olduğunu, Hadis sahasıyla az-çok iştigal etmiş herkes bilir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned’leri ile et-Taberânî’nin üç Mu’cem’inde bulunup da Kütüb-i Sitte’de yer almayan rivayetleri bir araya toplamak maksadıyla oluşturulan ve “zevâid” literatürüne şüphesiz en muazzam katkıyı yapmış bulunan bu eseri, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendiren İslamoğlu (Üç Muhammed, 94) bunun tek istisnası olsa gerektir.
Ne ki burada üzerinde duracağım asıl nokta bu değil. Çünkü İslamoğlu’nun, bu eserde el-Heysemî’nin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken yaptığı tercüme hatası, Mecmau’z-Zevâid hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan mezkûr değerlendirmeyi gölgede bırakacak nitelikte.

el-Heysemî, bu eserinde (VIII, 270) zikrettiği bir et-Taberânî rivayetinin senedi hakkında –adeti olduğu üzere– kısa bir değerlendirme yapmış ve

“Ve lem era fî isnâdihî men ucmi’a alâ da’fihî” demiş.

İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: “Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim.” (Üç Muhammed, 95)

Buradan anlaşılan şu: el-Heysemî’nin bahse konu isnadın durumu hakkında ulaşabildiği yegâne bilgi, cerh-ta’dil otoritelerinin, bu isnadın zayıf olduğu noktasındaki ittifakıdır.

Oysa yukarıda okunuşunu verdiğim orijinal ifadenin doğru çevirisi şöyle olmalıdır:

“Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim.”

el-Heysemî’nin bu değerlendirmesi, hadisin senedindeki ravilerden birkaçı hakkında birtakım cerh ifadeleri olsa da, konunun otoritelerinin bu noktada görüş birliği halinde olmadığını belirtmekle, bir anlamda hadisi “tahsin”e yönelik iken, İslamoğlu’nun tercümesi, görüldüğü gibi durumu tersine çevirmiştir.

   4. “Hadislerin Tekrarsız Kaç Adet Olduğuna Dair Görüşler başlığı altında İslamoğlu şöyle diyor: “1 İbn Hacer, en-Nüket ala İbni’s-Salah’da der ki (s.992): Ebu Cafer Muhammed b. Hüseyin el-Bağdadi kendisine ait et-Temyiz adlı kitapta Şu’be, es-Sevrî, Yahya b. Said el-Kattan, İbnu’l-Mehdi ve Ahmet b. Hanbel’den aktarır: Rasulullah’a isnat edilen hadislerin tamamının sayısı (yani tekrarsız, sahih olarak) 404.000′dir…” (Üç Muhammed, 196)

Oysa İbn Hacer’in burada zikrettiği rakam 4.400 (dörtbin dörtyüz)’dür.
“Ebu Davud, İbn Mübarek’ten: Nebi’den nakledilen sünnetlerin tamamı yaklaşık 900 hadistir. Kendisine “Ebu Yusuf 1.100′dür diyor?” diye soruldu. İbn Mübarek şöyle cevap verdi: “Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır” dedi…” (Üç Muhammed, 196-7)
Son cümlenin doğru çevirisi şöyle olmalı: “Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez).” (el-Kevserî merhum, Risâletu Ebî Dâvûd’un bir diğer yazma nüshasında bu ifadenin şöyle yer aldığını belirtir: “Ebu Yusuf o belalı rivayetleri şuradan buradan alır. İbnu’l-Mübârek bu sözüyle zayıf hadisleri kasdetmiştir.”)
(Ebû Dâvûd’un İbnu’l-Mübârek’ten aktardığı bu ifade üzerinde gerekirse daha sonra dururuz.)

   5. Söz hadislerin miktarından açılmışken bu konuya devam edelim.
İslamoğlu bu konuda bir CD’den şu ifadeleri aktarıyor: “… Zehebi der ki: Bu, Ebu Abdullah’ın (Ahmed b. Hanbel, E.S) ilminin çapının genişliği konusunda sahih bir rivayettir. Onlar, bu sayıya tekrarları, eserleri, tabiin görüşlerini ve yorumlarını ve buna benzer şeyleri de katıyorlardı. (…) İmam es-Sehavi, Fethu’l-Muğis isimli eserinde İmam Buhari’nin “Sahihinden 100.000 hadis ezberledim” sözüyle alakalı olarak der ki: Bununla tekrarları, mevkufları, yine sahabe, tabiin ve diğerlerinin sözlerini ve öncekilerden sadır olan fetvaları kasdetmiştir. Bütün bunlara “hadis” denirdi…” (Üç Muhammed, 196)

Herhangi bir Usul-i Hadis kitabında kolayca görülebilecek bu ve benzeri ifadelerin anlattığı açıktır: İlk dönem alimleri, sadece Efendimiz (s.a.v)’e kesintisiz isnatla ulaşan muttasıl/merfu rivayetleri değil, sahabî ve tabiî kavillerini, hatta aynı metnin değişik isnatlarını dahi “hadis” olarak isimlendiriyordu.

Nitekim İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: 

“Hadislerin sayısı, hadisçilere göre şu iki nedenden dolayı kabarmıştır: 1) Hadis’in tanımı: Bazı hadisçiler sadece Hz. Peygamber’in söz, davranış ve takririni “hadis” olarak tanımlarken, bazıları buna sahabenin, hatta tabiininkileri de katmıştır. 2) Rivayetlerin isnad zinciri: Bir tek anlamın taşındığı her rivayet zinciri, ayrı bir “hadis” kabul edilmiştir. Aynı anlam, beş, on, yirmi, hatta elli ayrı zincir tarafından nakledilmiştir. Mesela âşûrâ hadisi rastladığım tipik bir örnektir. Buhari dahi, formları farklı da olsa hepsi de aynı anlamı taşıyan bu hadisin birçok versiyonunu nakletmiştir. Bu durumu, hadisçilerin “rivayete” karşı zaafları körüklemiştir. Muhaddis Abdurrahman b. Mehdi mest üzerine meshetme hakkındaki hepsi de aynı kişiye (Muğire) varıp dayanan on üç ayrı zinciri kastederek “Bana göre 13 hadisi vardır” demiştir.” (Üç Muhammed, 197)
Durum bizzat kendisi tarafından bu şekilde ortaya konduktan sonra İslamoğlu’nun, nasıl bir mantık işleterek aşağıdaki sözleri söylediğine şaşırmamak elde değil:

“Hadislerin sayısı aritmetik olarak değil, geometrik bir biçimde artmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi Hz. Peygamber’e ait yüzlü rakamlarla ifade edilen dinî amaçlı söz ve davranışlar hicri ikinci yüzyılda 100.000 rakamına, Buhari’nin Sahih’ini derlediği üçüncü asırda ise neredeyse 1.000.000 rakamına ulaşmıştır. (…)

“İşte hadisçilerin peygamber tasavvuru adını verdiğimiz tavır budur: Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur. Peygambere isnat edilen “hadis” sayısının binlerden milyonlara çıkışını ancak bu nedenle açıklayabiliriz. Yukarıdaki iki nedenin de arkasında yer alan daha derin neden, hadisçilerin hep konuşan peygamber tasavvurundan başka bir şey değildir…” (Üç Muhammed, 197-8)

   Hadis imamlarının, bir metnin farklı tariklerini mümkün olduğunca bir araya getirmek için sarf ettiği gayreti “zaaf” olarak niteleyen, “hadis”ten kastın ne olduğunu bizzat kendisi gayet güzel açıklanmışken, sonra dönüp bunu bir “problem” olarak takdim eden bu ifadeleri, “anlama problemi”nin şaheser bir örneği saymazsak İslamoğlu’na haksızlık olur!

6. es-Süyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ’da (II, 464) İbn Mâce’den naklen, Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim ile ilgili –senedinde mecruh bir ravi bulunan– bir rivayete yer vermiştir. İslamoğlu bu rivayet üzerinde dururken el-Aclûnî’den naklen ulemanın bu hadis hakkındaki değerlendirmeleri aktarmış: “Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir” diyen İbn Abdi’l-Berr biraz da çekinerek şöyle söyler: “Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh’un oğlu da peygamber olurdu!” (Üç Muhammed, 97)

Oysa Keşfu’l-Hafâ sahibi (II, 204) İbn Abdilberr’in, “Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Nuh (a.s)’ın da peygamber olmayan çocuğu vardı…” (el-Aclûnî, –İbn Hacer’e tabi olarak– İbn Abdilberr’in bu konudaki sözünü tam aktarmamıştır. Bununla birlikte aktardığı kısmın maksadı yansıttığı söylenebilir. Sözün tamamı için bkz. el-İstî’âb, I, 60) şeklindeki ifadesini aktardıktan ve “Fakat hafız İbn Hacer şöyle demiştir” dedikten sonra İbn Hacer el-Askalânî’nin bu itiraza karşılık şöyle dediğini nakleder: “(…) Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe’den üç kişiden gelmiştir…”
Kısacası İslamoğlu’nun burada iki hatası göze çarpıyor:

1) Konunun üç sahabîden geldiğini söyleyen İbn Hacer olmasına rağmen, bu sözü İbn Abdilberr’e ait göstermesi.

2) Yukarıda benim, “Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe’den üç kişiden gelmiştir…” şeklinde çevirdiğim cümleyi hatalı olarak “Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir” tarzında çevirmiş olması.

7. Deccal olduğu sanılan ve Hadis kitaplarında geniş yer bulan İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuu bir arada ele alındığında, adı geçen kişinin Deccal olup olmadığının netleştirilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küçük bir deneme yapıldığı kolayca anlaşılmaktadır. Bu deneme esnasında –henüz büluğ çağına ulaşmamış olan– İbn Sayyâd’ın Efendimiz (s.a.v)’e verdiği cevaplar ve Efendimiz (s.a.v)’in bu cevaplara tepkisi üzerine, orada bulunan Hz. Ömer (r.a), İbn Sayyâd’ı öldürmek için izin istemiş, ancak Efendimiz (s.a.v), –bu olayı nakleden el-Buhârî ve Müslim’in, kıssanın sonunda zikrettiği– şu cevabı vermiştir:
“İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî.”

İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: “Hadiste “Deccal” hiç geçmemesine rağmen, başta Müslim olmak üzere hadis musannifleri bu hadisi kıyamet alâmetleri ve Deccalle ilgili haberler arasında nakletmişlerdir. Yahudiler arasında popüler bir konu olan Deccal konusu, Medine’deki mü’minlerin de gündeminde ön sıralarda yer almış, yoruma müsait her haber Deccalle ister istemez ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmeyi, haberin sonunda yer alan “İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî” ibaresindeki belirsizlik cesaretlendirmiştir. Bizce burada Deccal’e açıkça delâlet eden bir anlam yoktur. Bu cümle, tekin olmadığı, gaipten haber verdiği iddia edilen bu Yahudi çocuğunun ruh hâlinin peygamber tarafından güzel bir tahlilidir ve muhtemel açılımı şöyledir: “Eğer o kendinde olarak konuşuyorsa, o bir çocuktur; aleyhinde hüküm verilmez; çünkü çocuk olduğu için cezaî ehliyeti yoktur. Yok, kendinden geçmiş, hallisünasyon ve sanrı gören biriyse, ona dokunmak yararsızdır, bu durumda da sonuç aynıdır, kimseye bir yararı olmaz.” (Üç Muhammed, 31; dpnt. 17)

   Metin kısmında verdiği tercüme ise şöyle: “Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz.” (Üç Muhammed, 31)

Ancak bu çeviride İslamoğlu’nun “atladığı” ve metinle tetabuk etmeyen birkaç “küçük” ayrıntı var:

1) “İn yekunhu felen tusallata aleyhi” cümlesinde geçen “len tusallata” ifadesindeki “len” edatı “gelecek zamanda tekitli olumsuzluk” ifade eder. Dolayısıyla İslamoğlu’nun yaklaşımına göre çeviri, “onun aleyhinde asla hüküm verilmeyecek” tarzında olmalıdır. “Len” edatının “serbest” bir çeviride geniş zaman anlamı verdiğini kabul etsek bile sorun burada bitmiyor:

2) “Sallata” ettirgen fiilinin “tusallitu” formu, “len” edatıyla birlikte (“len tusallata”) tek başına iki şekilde anlaşılabilir:

A) Müzekker (eril) muhatap için “Sen ona asla muktedir kılınmayacaksın.”

B) Müennes (dişil) üçüncü şahıs için “O (kadın) ona asla muktedir kılınmayacak.”
İmdi, İslamoğlu’nun çevirisinin doğru kabul edilebilmesi için İbn Sayyâd aleyhine hüküm verecek olan kişinin bir kadın olduğunu söylememiz gerekiyor. Fakat hitap Hz. Ömer (r.a)’edir. Öyleyse hitabın, “muhatap” kipinde anlaşılması gerekiyor. O zaman da İslamoğlu’nun çevirisi metne uymuyor. Zira bunun için ifadenin “len yusallata” olması gerekiyor.
Burada doğru çeviri şöyle olmalıdır: “Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur.” Burada parantez içinde zikrettiğim “Deccal” kelimesi, İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuunun bir arada değerlendirilmesi sonucu, onun Deccal olup olmadığı konusunda ilk anda Efendimiz (s.a.v) de dahil herkeste mevcut olduğu görülen tevakkufa dayanıyor.

İslamoğlu burada bir tek varyantla sınırladığı hadiseyi kendi anladığı şekilde ifadelendirebilmek için önce “İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî” cümlesinde bir “belirsizlik” olduğunu düşünüyor ve ardından –kendi tabiriyle– “metne işkence ederek” bu “belirsizliği” mezkûr çeviri ve açılımla ortadan kaldırıyor!
Oysa Efendimiz (s.a.v)’in Hz. Ömer (r.a)’e hitabındaki “olumsuz gelecek zaman” kipinde, Deccal’i öldürecek kişinin Hz. İsa (a.s) olduğu konusundaki Nebevî bilgi ve habere gönderme vardır. Bu gerçek ve İbn Sayyâd’la ilgili rivayetlerin ortak anlamı göz ardı edildiğinde, metnin ne dediğini anlamaya çalışmak yerine “metne anlam sipariş etmek” kaçınılmaz oluyor…

8. Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu, İbn Haldun’dan şöyle bir ifade naklediyor: “Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut anlayışları üzere kaldılar.”

Oysa İbn Haldun (Mukaddime, 439), yukarıda siyah puntoyla verdiğim çevirideki durumu şöyle anlatıyor: “… mimmâ lâ ta’alluka lehû bi’l-ahkâmi’ş-Şer’iyye”, yani “Şer’î hükümlere taalluk etmeyen hususlarda…”

   9. “Şifa sahibi Hz. Peygamber’in beşerliği konusunu ele alırken hayli ikirciklidir: “Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden berî bulunmaktadır.” (…) Bu kez içi rahat etmez ve der ki: “Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır. (…)”(Üç Muhammed, 78)

   İslamoğlu bu pasajda parantez içi üç nokta ile verdiğim yerlerde, Kadı Iyâd’ın ifadelerinin orijinalini zikretmiş. Ancak görüldüğü gibi cümleler bağlamdan kopuk verildiği için Kadı Iyâd’ın maksadı tam olarak anlaşılmıyor. İslamoğlu’nun “ikirciklilik” çıkardığı ifadeler ve bağlam aşağıda:

“Nebi ve resuller (hepsine selam olsun), Allah Teala ile mahlukatı arasındaki vasıtalardır. O’nun emir ve nehiylerini, va’d ve vaidini mahlukata tebliğ eder; Allah Teala’nın emir, yaratma, celal, saltanat, ceberut ve melekûtuyla ilgili olarak mahlukatın bilmediği şeyleri kendilerine öğretirler. Nebi ve resullerin dış varlıkları, beden ve bünyeleri, beşer özellikleriyle muttasıftır; beşere musallat olan (bedenî) arızalar, hastalıklar, ölüm, fena bulma ve (diğer) insanî özellikler onlar için de söz konusudur. Ruhları ve iç dünyaları ise, beşer özelliklerinden daha yücesiyle muttasıf olup, Mele-i A’la ile irtibatlıdır; meleklerin özelliklerine benzer, değişim ve (manevi) afetlerden salimdir. Onların iç dünyalarına ve ruhlarına, beşerî acziyet ve insanî zaafiyet genellikle arız olmaz. Zira onların iç dünyaları da dış varlıkları gibi sırf beşerî özeliklerden ibaret olsaydı, meleklerden (vahiy) almaya, onları görmeye, onlarla konuşmaya ve bir araya gelmeye, tıpkı diğer insanlar gibi güç yetiremezlerdi. (Buna mukabil) eğer onların bedenleri ve dış varlıkları meleklerin özellikleriyle ve beşer evsafına aykırı hususiyetlerle donanmış olsaydı, beşer cinsi ve kendilerine elçi olarak gönderildikleri varlıklar, onlarla bir araya gelmeye takat yetiremezdi…” (eş-Şifâ, II, 95-6)

Bu ifadelerin neresinde “ikircikli” bir durum olduğunu ben tesbit edemedim. Bilmem siz ne dersiniz…

   10. İbn Hazm’ın el-Fasl’ından bir alıntı: “Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları ‘Muhammed aleyhisselam, Allah’ın ta kendisidir’ iddiasındadırlar. Allah’ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindac’a kâtiplik yapmıştır…” (Üç Muhammed, 25)

İbn Hazm’ın adı geçen eserindeki bir baskı hatası, İslamoğlu’nun, Hz. Peygamber (s.a.v)’in (haşa) ilahlığını iddia edenlere “Eyyûh” adında bir taraftar daha kazandırmasına müncer olmuş. Oysa aslında böyle bir kişi yok. Zira İbn Hazm’ın yukarıdaki ibaresinde “Ebûh” (onun babası) olması gereken kelime (bkz. İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, I, 372), bir nokta fazlasıyla “Eyûh”a dönüşmüş. İslamoğlu’nun buraya bir “y” daha ilavesiyle de “Eyyûh” ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazm’ın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: “(el-Feyyâd’ın) babası, İshâk b. Kindâc’ın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir…” el-Fasl’ın muhakkiki, İbn Hazm’ın zikrettiği bir beytin, el-Feyyâd’ın babası Ali b. Muhammed b. el-Feyyâd’a hitaben yazıldığını da dipnotta tasrih etmiş ama…

11. Kadı Iyâd’ın eş-Şifâ’sına yazdığı haşiyede (“zeyl” değil) eş-Şumunnî’nin, “Zekera Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî şârihu’l-Kudûrî ve musannıfu’l-Kunye fî risâletihi’n-Nâsıriyye…” diye başlayıp devam eden cümlesine İslamoğlu şöyle gönderme yapmış: “Ünlü Kuduri’nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti’n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî…” (Üç Muhammed, 73)

İslamoğlu’nun bu kısa cümlede yaptığı iki hatadan biri, kullandığı eş-Şifâ nüshasındaki bir baskı hatasından kaynaklanıyor. Kaybolmaya yüz tutan “rical bilgisi”nin yerini alması beklenen “aşinalığın” bile İslamoğlu’nun semtinden uzak kalması, (tıpkı “Mahled”e “Muhalled”, “Ğunder”e “Ğander”, “Sağânî”ye “San’ani” demesine yol açması gibi) Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînî’nin, el-Kabiyye diye bir eserinin olup olmadığını tahkike ihtiyaç hissettirmemiş olabilir ve bu bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ama Üç Muhammed’e vücut veren argümentasyonun sacayaklarından “eş-Şifâ tenkidi”ni şekillendirirken bu eserin matbu ve mütedavel olan iki şerhinden müstağni hareket etmesi, sadece el-Kabiyye dediği eserin aslında el-Kunye olduğunu fark etmemesine değil, Kadı Iyâd’ı –daha önce geçtiği ve ileride de geleceği gibi– birçok noktada yanlış anlamasına/takdim etmesine müncer oluyorsa bunu mazur görmek zorlaşır.

İslamoğlu’nun yukarıdaki cümlede göze çarpan ikinci hatası ise, sadece bir “hu” zamirini atlamasından değil, “vav” bağlacını ve ardından gelen izafet terkibindeki “musannıf” kelimesini de devre dışı bırakmasından anlaşıldığına göre bayağı bir emek mahsulü!

Uzatmayalım, doğru çeviri şöyle olacak: “Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletu’n-Nâsıriyye’sinde…”

   12. Yine eş-Şifâ’dan bir nakil: “(…) Bu Şafiî’nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Şamil’inde Ebu Nasr es-Sabbağ’dan da bu görüş nakledildi. Aynı görüş, Malikî İmam Ebu Bekir b. Sabık’ın hem el-Bedi’ fi Fürui’l-Malikiyye hem de Tahric adlı eserlerinden naklen aktarıldı. Zaten onlardan da Şafiîlerin füruatında vardığı sonuç dışında bir görüş sadır olmadı.” (Üç Muhammed, 94)

Yer tutmaması için orijinal okunuşunu veremeyeceğim bu pasajda ve öncesinde Kadı Iyâd, Hz. Peygamber (s.a.v)’in küçük ve büyük abdestinin temiz olup olmadığı konusunu ele alıyor ve bu meseledeki ihtilafı zikrediyor. Bu bağlamda doğru çeviri şöyle olacak: “Bu (Hz. Peygamber (s.a.v)’in küçük ve büyük abdestinin temiz olduğu), eş-Şâfi’î’nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Bunu İmam Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, eş-Şâmil isimli eserinde zikretmiştir. Bu konudaki iki (zıt) görüşü, Ebû Bekr b. Sâbık el-Mâlikî, Mâlikî mezhebinin fer’î meseleleri ile bu mezhebin alimlerinin görüş belirtmediği hususların, Şafiî ulemanın fer’î meseleleri belirleme tarzıyla tahricine yer verdiği el-Bedî’ isimli eserinde nakletmiştir.”

13. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıl(dır)madığını bildiren bir rivayetle ilgili olarak ez-Zerkeşî’nin el-Aclûnî tarafından (Keşfu’l-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: “Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir…”(Üç Muhammed, 97)

Doğru çeviri şöyle olacak: “Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir…”

14. Hz. Peygamber (s.a.v)’in Miraç’ta Rabbini görüp görmediği konusundaki ihtilaf malum. İslamoğlu bu konuda Kadı Iyâd’ın tavrını şöyle veriyor: “Yazarımız, görme olayını böylesine sınırsız ve serbest bir yaklaşımla tartışıp kendi tezini yukarıda örneğini verdiğimiz rivayetler yardımıyla galip ilân ettikten sonra, tartışmayı görüşme platformuna taşıyor. Yani Hz. Peygamber’in Rabbini baş gözüyle gördüğü tezi yazarımıza göre isbatlanmış bir tezdir…” (Üç Muhammed, 118)

Acaba Kadı Iyâd gerçekten bu kanaatte midir? Birlikte okuyalım:
“(Allah Teala’nın) görülebilmesinin cevazı konusunda şüphe yoktur. Zira ayetlerde Allah Teala’nın görülemeyeceği konusunda nass (açık ifadeli delil) mevcut değildir. Hz. Peygamber için Allah Teala’yı görmüş olmanın gerekliliğine ve O’nun Allah Teala’yı gözleriyle gördüğünün söylenmesine gelince, bu konuda da kesin ve açık bir delil yoktur. Zira bu görüşün dayanağı, en-Necm suresinin iki ayetidir ve (fakat) bu iki ayetin delaleti konusunda ihtilaf bulunduğu nakledilmiştir. Bu iki ayetin her iki görüşe de delalet ettiğini söylemek mümkündür. Bu konuda (Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabbini gördüğü konusunda) Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilmiş kesin ve mütevatir bir rivayet de yoktur. (Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabbi’ni gördüğünü anlatan) İbn Abbâs (r.a) hadisi, İbn Abbâs’ın kanaatini haber vermektedir; İbn Abbâs bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)’e dayandırmamıştır ki, onun gereğiyle amel etmek vacip olsun! İlgili ayetin tefsiri sadedindeki Ebû Zerr rivayeti de böyledir. (Konuyla ilgili) Mu’âz hadisi ise te’vile ihtimallidir, ayrıca hem isnad, hem de metin yönünden muzdarib (çelişkili)dir. Ebû Zerr’den gelen bir diğer rivayet de ihtilaflı, te’vile ihtimalli ve problemlidir. Zira bu rivayetin bir varyantı “Nûrun ennâ erâhu” şeklinde rivayet edilmişken, bazı hocalarımız bu cümlenin “Nûrâniyyun erâhu” tarzında da rivayet edildiğini nakletmiştir. (İslamoğlu bu ifadeyi, Kadı Iyâd’ın bu ikinci rivayet şeklini benimsediği izlenimini verecek tarzda naklettikten sonra bu yazının başında yer verdiğim yoruma geçiyor. Oysa görüldüğü gibi Kadı Iyâd bu varyantı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabb’ini gördüğünü anlatan rivayetlerin problemleri meyanında gündeme getirmiştir.) Yine Ebû Zerr’in başka bir hadisinde “O’na (Rabb’ini görüp görmediğini) sordum, “Bir nur gördüm” dedi” ifadesi bulunmaktadır.

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabb’ini gördüğü kanaatinin sıhhati için bu rivayetlerden hiçbiriyle ihticac mümkün değildir. Her ne kadar “Bir nur gördüm” rivayeti sahih ise de, bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala’yı görmediğini, ancak kendisini perdeleyip Allah Teala’yı görmesine engel olan bir nur gördüğünü haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Nûrun ennâ erâhu”, yani “Gözü örtüp kaplayan nur perdesine rağmen O’nu nasıl görebilirim?” sözü de bu anlama göndermedir. “O’nun örtüsü nurdur” ve “O’nu gözümle görmedim, ancak iki kere kalbimle gördüm dedi ve “sonra yaklaştı ve sarktı” ayetini okudu” rivayetleri de böyledir.

“Allah, gözdeki idraki kalpte veya nasıl dilerse öyle yaratmaya kadirdir, O’ndan başka ilah yoktur. Eğer bu konuda açık bir hadis varit ise ona inanılır; onun bildirdiği anlama dönmek gerekir. Zira Allah Teala’nın görülmesi muhal değildir, bunun söylenmesine engel kesin bir delil de yoktur.”
Bu ifadelerden “isbatlanmış bir tez” çıkarmak için ya “özel bir husumet” veya “özel bir kabiliyet” gerektiği ortada…

15. “Hz. Cebraille ilgili olduğu tüm hâl karineleriyle sabit olan Necm Suresi’ndeki “yaklaştı ve eğildi” ayeti, bağlamından koparılarak anlam dönüşümüne tâbi tutulur. Oysaki “yaklaşma” ve “eğilme”, naklen de aklen de Allah’a, lafzi anlamında atfedilemez. Olsa olsa mecazen atfedilebilir. Fakat, müellifi ikna etmemektedir bütün bunlar. O Cebrail’in kastedildiği ayetleri Allah’a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınır. Bu, “hukuku’l-Mustafa” gereğidir. Bu tezin “hukukullaha” aykırı olup olmadığı âdeta konu haricidir.” (Üç Muhammed, 118) (Vurgular İslamoğlu’na ait.)

Bir önceki yazıda olduğu gibi burada da İslamoğlu’nun yansıttığı hava şu: Kadı Iyâd, Yüce Allah’ın Miraç’ta Hz. Peygamber (s.a.v)’e mekânsal olarak yaklaştığı kanaatini bir “önkabul” olarak benimsemiş ve ardından bu kanaati delillendirme/ispatlama yoluna gitmiştir. Oysa bir önceki yazıda Kadı Iyâd’ın tavrının (rü’yet bağlamında) “önce kanaat, sonra delil” şekinde takdim edilmesinin mümkün olmadığını gördük. Burada da aynı durum mevcut.

   53/en-Necm suresinin ilgili ayeti üzerinde dururken Kadı Iyâd önce, müfessirlerin çoğunluğunun, bu iki kelimenin anlattığı fiillerin Hz. Peygamber (s.a.v) ile Cebrail (a.s)’e veya sadece birisine ait olduğu yahut da “dünüvv” ve “tedellî”nin (o ikisinden birinin) Sidre-i Münteha’ya doğru yaptığı fiiller olduğu görüşünü benimsediklerini zikreder. (Bu görüşün müfessirlerin çoğunluğuna ait olduğunun vurgulandığına ve muhtelif görüşler arasında ilk sırada verildiğine dikkat edilmelidir.) Ardından bu fiillerin mekânsal bir muhtevada Hz. Peygamber (s.a.v)’den Allah Teala’ya doğru veya Allah Teala’dan Efendimiz (s.a.v)’e doğru sadır olduğunu anlatan nakilleri verir ve Ca’fer b. Muhammed’in (Ca’fer-i Sadık), “Allah Teala O’nu kendisine yaklaştırdı” dediğini, peşinden de “dünüvv” fiilinin Allah Teala hakkında keyfiyetsiz olarak düşünülmesi gerektiğini söylediğini belirtir.

Bunu müteakiben, “dünüvv” ve “tedelli”nin Allah Teala ile Efendimiz (s.a.v) arasında cereyan eden fiilleri anlattığını söyleyenlerin bu görüşünün nasıl anlaşılması gerektiği sadedinde şöyle der: “Bil ki burada “dünüvv” (yaklaşma) ve “kurb” (yakınlık)ın Allah Teala’dan veya O’na doğru (Efendimiz’den) sadır olan bir fiil olarak bu şekilde izafesi, mekansal veya doğrultusal bir yakınlık anlamında değildir. Aksine durum, Ca’fer b. Muhammed es-Sâdık’tan naklen zikrettiğimiz gibidir; buradaki “dünüvv” keyfiyetsizdir.” Ardından bu fiilin Allah Teala ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasında vaki olan bir durumu anlattığının söylenmesi halinde mecazi bir ifade olarak nasıl anlaşılması gerektiğini belirtir. Hatta “kaabe kavseyn” ifadesini da aynı tarzda (mecaz anlamıyla) izah eder. 

Bu durumda Kadı Iyâd’ın, “Cebrail’in kastedildiği ayetleri Allah’a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpın”makla itham edilmesi tam bir “çarpıtma” örneğidir.
Burada, “Kadı Iyâd, bu ve benzeri konularda makul ve makbul görüşü vermekle yetinmesi gerekirken, her türlü görüşü zikrettiği için hatalıdır” denebilir. Ancak bu tarz bir tariz, eş-Şifâ müellifinin, daha giriş kısmında bu eserin sistematiği konusunda verdiği ipucunu göz ardı ettiği için kusurludur. Müellif bu eserini, ısrarlı bir talep üzerine kaleme aldığını ve talep sahibinin, ele alınacak hususlarda öncekilerden gelen nakilleri de toplamasını istediğini açıkça belirtmiştir. O da, konusunda yetkin bir ilim adamı olarak büyük bir özgüven ve dirayetle bu talebi yerine getirmiştir. Dolayısıyla Kadı Iyâd’ın, bu eserinde ele aldığı konularda yer verdiği her görüşü olduğu gibi benimsediği sonucunu çıkarmak hem büyük bir yanılgı hem de haksızlık olur.

   Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed adlı çalışması ile ilgili olarak bu köşede zikrettiğim hususlar, mezkûr kitapta göze çarpan anlama problemlerinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Dile getirdiğim hususların maksadın husulüne kâfi olduğu düşüncesiyle bu konuyu burada noktalıyorum.

“Anlama problemi” nitelemesiyle burada –bana ayrılan bu sütunun kısıtlı çerçevesi sebebiyle– on yazı halinde gündeme getirdiğim hususları şöylece 4 grupta toplamak mümkün:
   

1. Tahkik eksikliğine dayanan yanlışlar. Geçen yazılarda bu konuyla ilgili –İslamoğlu’nun kullandığı nüshalardaki baskı hatalarından kaynaklanan– 2 örnek gördük: el-Kunye’nin el-Kabiyye ve Ebûh’un Eyyûh okunması. Hz. Peygamber (s.a.v)’in büyük abdestini yerin yutmasıyla ilgili rivayetin –uydurma hadisleri toplayanlar da dahil– hiçbir kaynakta yer almadığını söylemesi de (Üç Muhammed, 93) burada zikredilmeli. (Bu rivayeti nakledenler için es-Süyûtî’nin Menâhilu’s-Safâ’sına bakılabilir.)
   

2. Kasdın yanlış anlaşıldığı yerler. İbnu’l-Mübârek, İbn Teymiyye, el-Heysemî, ez-Zerkeşî, el-Aclûnî…den aktarılan ifadelerdeki çeviri hataları ile hadislerin miktarı hakkındaki yorum vb.
   

3. Müellifin tavrının çarpıtıldığı yerler. Kadı Iyâd’ın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in beşerliği, büyük ve küçük abdestinin hükmü, “rü’yet”, “dünüvv”… gibi konulardaki tavrının yanlış aktarılması vb.
   

4. Kaynaklara vukufiyet azlığından doğan hatalar. Mecmau’z-Zevâid’in “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârî’nin, Sahîh’ine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.

Bu yazılardan maksadımın bir “Üç Muhammed tanıtım ve eleştirisi” olmadığını baştan belirtmiş ve böyle bir ameliyenin teknik olarak bu köşede gerçekleştirilmesinin mümkün ve doğru olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla yazdıklarımın bu çerçeveyi aşacak bir alana taşınarak değerlendirilmesi –en azından benim maksadımla örtüşmeyeceği için– yanlış olur. Bu sebeple on yazı boyunca gündeme getirdiğim hususlarla ilgili olarak Üç Muhammed’in tamamını ilzam edici genellemeler yapmaktan kaçınmaya gösterdiğim özen dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır.
“Yazmak”, düşüncenin kalıcılaştırılmasını temin eden en önemli unsur olmakla, yazan için son derece önemli bir riski de beraberinde taşır. Eğer yazdıklarınız meyanında şu veya bu şekilde birtakım yanlışları da kalıcılaştırmışsanız, daha sonra yapacağınız düzeltmenin, o yanlışın doğurduğu sonuçları tamamen ortadan kaldıracağından hiçbir zaman emin olamazsınız. Bu, konuyla ilgili istisnasız herkesin, hepimizin ortak problemidir.
Bu “hatırlatmalar”a vereceği tepkinin tarz ve tonu, hatta tepki verip vermeyeceğinin kararı tabii ki İslamoğlu’nun belirlemesindedir. Baştan da söylediğim gibi ben sadece ilmî ve vicdanî bir sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım. Ötesi İslamoğlu’nun sorumluluk anlayışına kalıyor…

Ebubekir Sifil Hocaefendi



sapitanlar.com adlı siteden alıntıdır.
Devamını Oku »

Hased kültürü


Hased kültürü insan ilişkilerini infilaka hazır bir bomba haline getiriyor. Bu havayı soluduğumda, başkasının yücel­tmesi benim değersizleşmem anlamına geliyor. O halde onu da dedikodu, kara çalma, çelme takma gibi en adi vasıtalarla yanıma çekmeliyim ki, değersizlik hislerim beni perişan et­mesin. Bu toplum, tuhaf bir özgüven spazmı içinde, özgü­ven bazen büzüşüyor, o kadar narinleşiyor ki, her şey ve her­kes tehdit oluveriyor. Sonra birden gevşiyor, dağa taşa mey­dan okuyan sağlıksız bir ruh haline dönüşüyor. Bu psikolo­jik dinamik, insanları hemen her konuda hiç zahmet harcamaksızın otorite kılmaya yetiyor. Anlamak zahmetine hiç girmeden, üç satır okumadan, ter dökmeden üst perdeden konuşan insanların ülkesi. Okumasına ve anlamasına gerek yok, çünkü o doğuştan haklı olanlar kabilesinden.

Haset, kıskançlıktan farklı olarak, sahip olunan bir şeyi kaybetme korkusundan çok, başka birine kötülük yapma ar­zusuyla şekillenir. Bizim toplumumuzda geleneksel yapının çözülmesi, diğerkâmlık ve özgeciliğin bu yapıyla birlikte de­ğer yitimine uğraması, ‘haset kültürü’nü tırmandırıyor. Ha­yatî bir fare yarışı’ olarak tanımlayan rekabetçi anlayış, ki­şinin özgüvenini yanlış sacayakları üzerine kuruyor. Maddî güç, başkaları üzerinde iktidar kurabilme kabiliyeti, toplum­sal alanda görünürlük ve işitilirlik gibi gelgeç değerler, özgü­venin en önemli belirleyicileri oluyor. Hayat bir kez fare ya­rışı’ olarak algılanmaya başlandığında, bizden önde olduğu­nu düşündüğümüz herkes öfkemizin nesnesi oluveriyor.

Haset kültürü insanların birbiriyle konuşmasını da en­gelliyor* Bu kültürün içinden konuşanlar, insanın samimi bir ontolojik duruşa yaslanarak konuşabileceğine ihtimal vermiyor. Kendilerinden farklı düşünen herkesi İkbal avcılı­ğıyla, çıkar peşinde koşmakla itham ediyor. Baktığı her yer­de güç yarışı görenler, adeta gücü kutsuyor ve onu elde et­mek için her vasıtayı mübah sayıyor. Haset kuvvetli bir his ve ona mağlup olan kimse yok ki, iç huzuru bulabilsin. İç­ten içe insanı kemiren, sinir uçlarını her daim uyaran, İnsanı sürgit bir mutsuzluğa hapseden olumsuz bir duygu. Bütün zaferleri Pirüs zaferi, ötekinin tahrip edilmesi için sıkılan her kurşun aslında kendisini vuruyor, başkasını yok etmek için harcanan her çaba aslında kendi iç ışığını söndürüyor.

Gelin, biz bu haset kültürüne ayak direyelim. Kalemi kağıdı elimize alıp bir şükran mektubu yazalım. Hayatımız­da bize iyilik etmiş birisine, bize dünyanın güzel ve emin bir yer olduğunu göstermiş, insana ve hayata umutla bak­mamızı sağlamış, bir harf öğretmiş, bir kapı aralamış birisi­ne, ona duyduğumuz şükran ve minnettarlığı cömertçe ya­zalım, Sonra onunla buluşalım ve gözlerimiz onunkilere hiç değmeden, usulca bu mektubu okuyalım, insanın insana söyleyeceği ne çok şey var...

Kaynak:

Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var
Devamını Oku »

Narsisizmin Günahları


Hastalıklı narsisizmin günümüz kültüründe normalleşmesi, bu anlayışın, zihin ve karakterlere biçim veren kurumlar ve etkiler üzerinden çocuklara aktarılması demektir. Narsisistik / özsever imge ve değerlerle dolu bir dünyada, anne babalar sağlıklı çocuklar yetiştirmek için zorlu bir uğraş içinde. Günümüz dünyası bize var olan sınırların ve kısıtlamaların aşılmasını telkin ediyor. Çocuklara öz güven kazandırma gayreti onların dikkatini iyi şeyler yapmaktan iyi şeyler hissetmeye doğru kaydırıyor. Konuştuğum pek çok ergen ve genç, onlara kendilerini iyi hissettiren bir şeyin nasıl olup da anne babalarına ters geldiğini anlayamıyorlar.

Çocuklara dürüstlüğü, yardımseverlik ve öz denetimi öğreten karakter eğitimi fazlasıyla modası geçmiş bulunuyor. Çocuklara iç seslerine güvenmelerini telkin ediyoruz. Henüz olgunlaşma imkânı bulamamış bu seslere kulak kesilmekle yetişkin otoritesi aşındırılıyor. Okullarda öğretmenler disiplin sağlamakta zorlanıyor. Geçtiğimiz günlerde İstanbul'un saygın ortaöğretim kurumlarından birisinin müdire hanımıyla sohbet ediyordum. "Şimdiki aileler" diye yakındı, "oturacakları evi bile çocuklarına danışarak seçiyor."

Narsisistik bireyin dış bir otoriteye boyun eğme zorluğu, günümüzün kimi ideolojik ve dini yönsemeleriyle de örtüşüyor. Kişisel gelişim ideolojileri zaten benliğin ululanması üzerinden ekmek yiyor. "Tanrı senin içinde", "Yüce kudret senin ruhunda gizli" yollu, ilahi olanı insanın kendisine hasreden, Tanrı'yı kişiselleştiren ve sadece insanın içine hapseden yeni bir tür maneviyatçılık, dünyada ve ülkemizde şehirli üst sınıflarda yayılıyor. Eğer yüce kudret dediğim şey sadece Tanrı'yı oynayan Ben isem, herhangi bir ahlaki standarda bağlı kalmam gerekmiyor. Herkes bana saygı duymalı, beni onaylamalı, takdir etmeli ancak benim bunları kimseye vermem gerekmez.
Narsisistik zamanların bir alameti de doğru ve yanlış hakkında kafalarımızın bu kadar karışık olması. Kendi hatalarımızla yüzleşmektense büyüklenme ve kâdir-i mutlaklık fantezileriyle onları reddetmeyi yeğliyoruz. İşler yanlış gittiğinde, çocuklar gibi suçlayacak birilerini arıyoruz. Şiddet, rüşvet, yalan gibi sosyal kötülükleri neredeyse kişisel bir seçim olarak algılıyor ve onları meşrulaştıracak gerekçelerin ardına gizleniyoruz. İmgenin her şey olduğu bir çağda neye, nasıl, ne kadar inanacağımız şaşırıyoruz. İmgenin her şey olması gerçeğe duyduğumuz iştahı azaltıyor. Böylesi bir ortamda rekabet, öldürücü bir nitelik kazanıyor.

Günümüz toplumu hastalıklı narsisizmi besleyen bir fidelik. Dünyayı ve çocuklarımızı bu hastalıklı oluştan korumamız, onlara farkındalığı, özdenetimi, gerçekliği, sınır koyabilmeyi, nezaket ve diğerkâmlığı öğretmemiz gerek.
Ahlak, evde başlar.

Kaynak:

Kemal Sayar - Herşeyin Bir Anlamı Var

Devamını Oku »

Kaygı çağı veya Belirsizlikler çağı


Pek çok şair ve yazar, zamanımızı kaygı çağı veya belirsizlikler çağı’ olarak isimlendiriyor. Bu isimlendirmede ör­tük bir önkabul var: Biz geçmiş nesillere kıyasla daha incine­bilir durumdayız. Psikolojik anlamda, kendimizi emniyet­te hissetmiyoruz. Endişeli, gergin, nevrotiğiz. Modern bilim ve teknoloji, insanın insana yabancılaşmasını, insanın evre­ne ve Allaha yabancılaşmasını tırmandırıyor. Modern po­litika, aidiyet ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor. Kontrol edile­meyen her şey, bizim için risk oluşturuyor. İtimat duygusu zayıfladığı için sokaktaki yabancıyı hemen düşman hanesine yazıyoruz. Başımıza kötü bir şey gelecek beklentisiyle hayatı kendimize zindan ediyoruz. Demek istiyorum ki, kaygı, as­lında yaşadığımız zamanın ruhunda var.

Geleceğin istikrar­sız bir piyasa ekonomisi’ ve ilkesiz bir ‘laissez-faire ahlâkı ile biçimlendiği, bir günde binlerce insanın işsiz, evsiz ve bark­sız kalabildiği bir dünyada kaygı kaçınılmaz. Ailenin de ep­rimeye yüz tuttuğu, pek az insanın girdiği işten emekli ol­duğu, barbarın hiçbir mazeret aramaksızın kapımızın önüne kadar sokulduğu ve nihayet sığınacak liman bulmanın zor­laştığı bir dünyada, panik ve kaygı salgınlar halinde insan ruhunu dövüyor.
Yeryüzündeyiz ve bunun bir şifası yok.

Kaynak:

Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var
Devamını Oku »

Korkuyorum Anne !


'Çocukların hızla büyümeye zorlandığı, ‘çocuk masumi­yetinin kaybolduğu, buna mukabil erişkinlerin de çocuk­laşma temayülü içine girdiği tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Bugünün çocukları bilgisayardan anlıyor. Evime ilk kişisel bilgisayar girdiğinde 30 yaşımdaydım. Bugün i ki buçuk ya­şındaki afacan oğlum net üzerinde oyun oynuyor. Mouse’u kontrol etmeyi çok seviyor. En sevdiği ve ilk öğrendiği söz­cüklerden birisi, “tıkla”! Bugünün çocukları daha tüketim yönelimli; markaların farkındalar ve onları tüketmek isti­yorlar. Daha hızlı yaşıyor, duygusal, fiziksel, sosyal uğrakla­rı daha hızlı geçiyorlar. Kızlar için ilk âdet görme yaşı gün­begün düşüyor. Daha fâzla seçim yapma şansları, daha çok haklan var. Ancak bağımsızlık ve özgürlük konusunda ön­ceki nesiller kadar şanslı oldukları söylenemez. Sahip oldukları daha fâzla şeye rağmen, üzerlerinde daha fazla baskı hissediyorlar. Bir meslektaşım, sınav maratonu içinde yorulan

on yaşındaki oğlunun bir gün kendisine yaşamaktan bıktığı­nı söylediğini aktardı. Hayatın başında hayattan yorulmak...

Ne zor şey bu!

Çocuklarımızla ilgili tarifsiz korkular içindeyiz. Onla­rın çok incinebilir varlıklar olduğunu düşünüyoruz. Hayat­la başa çıkmak için yeterli düzeyde kaynaklan yok diye dü­şünüyoruz. Bu yüzden onları bir kavanozun içinde, hayata  dokunmadan, en steril ortamda yetiştirmeye çalışıyoruz. Ye­dikleri şeylerden oynadıkları oyunlara kadar her şey risk içe­riyor. Tehdit altındaki bu varlıkları korumanın bir yolunu bulmalıyız. Evet evet, en iyisi onları hiç gerçek hayada yüz­leştirmemek! Hele de erişkinler arasındaki ilişkiler bu kadar kırılganken, her iki evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyorken... Bütün duygusal yatırımımızı çocuğumuza yapmalıyız.

Ne de olsa o bizi terk edip gitmez, değil mi?

Ahlâkî düsturun açıklığını kaybettiği bir zamanda, her şeye daha fazla tahammül gösteriliyor. Cep telefonu edin­me yaşı giderek düşüyor. Hayatını nasıl sürdüreceği soru­suna artık çocuğun kendisinin bir cevap bulması gereki­yor. Önünde çok fazla seçenek var ve bu seçimin yükü ço­cuğun omuzlarına biniyor. Çocuklar giderek daha endişe­li hale geliyor, çünkü anne-babaların endişelerini adeta emi­yorlar. Anne-babalar sokaktan ve tabiattan korktukları için, çocuklar da korkuyor. Anne-babalar onların başına kötü bir şey gelmesinden korktukları için, çocuklar da kendilerini bir türlü güvende hissedemiyor. Biz korktukça, onlar bize daha bağımlı hale geliyor. Daha bağımlı olmaları da, kendi ayak­ları üzerinde duramamak gibi bir sonuç getiriyor.

Korkuyorum anne!

Kaynak:

Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var
Devamını Oku »

Bir Ruhum Var, Bak !


Ahlâk eğitimi, günübirlik etkileşimlerle, yetişkinleri göz­leyerek, hayatin içinde öğrenerek yürür. Çocuklar bizim ha­yatlarımızın tanığı olmakla bir ahlâk duygusu geliştirirler. Bir yetişkin, ancak doğru eylemlerle çocuğa ahlâk hocası olabilir. Kuru nasihat ve vaaz çocuklara sökmez. Çocuklar birbirleriyle konuşarak, çevrelerinde olup bitenleri gözleye­rek, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair bir kanaat edi­nirler. Anne-baba, nasıl önceki nesillerin değer ve ahlâk an­layışını miras aldıysa, kendi çocuklarına da bu mirası bırak­mak ister. Anne ve babayla kurulan iletişim, çocukların ‘iç ses’inin ayarlanmasına hizmet eder. Elbette, tutarlı bir ahlâk anlayışına sahip, davranışlarıyla örnek olan anne ve babalar çocuklarına bir ahlâk duygusu geçirebilirler, öte yanda, her çocuk, zaten ahlâkî olana ayarlı bir duyguyla doğar. Kültü­rel koşullar ve hatta kimileyin eğitim, bu ahlâkî iç sesi bastı­rır, onun yerine bencilce dürtüleri yerleştirir. Kültürel okur­yazarlık artarken, ahlâkî okuryazarlık azalır. Sadece çıkarla­rımız için seçimde bulunmak, bir yüzyıl önce ayıplanabilir- ken, yaşadığımız çağda ayakta kalmanın olmazsa olmaz bir düsturu olarak görülebilir. Geçmişin günahı, bugünün er­demi olur.

Türkiye tuhaf bir kötülükle tanışıyor. Annelerini vahşet­le katleden kız çocukları, bize her şeyin tersyüz olduğu bir dünyadan, ahlâkî görececiliğin kazandığı, evrensel doğru­nun kaybettiği bir başka gezegenden haberler getiriyor. Bu çocuklar hangi cangılda büyüdü? Onları hangi televizyon kanalları emzirdi? Onları ve masum anacıklarını neye kurban verdik?

Değersiz amoral,ahistorik bir kuşağın gelmekte olduğundan dört beş yıldır bahsediyorum. Küresel dünyanın bu topraklarda yarattığı yeni bir klon: köksüzlük ve anlamsız­lık salgınının pençesinde, ben tarikatının üyesi, depresif ve endişeli yeni bir kuşak. Baba ve anneleriyle göz göze gele­meyen, onlarla uzun uzun konuşamayan çocuklar. Tutunma zorluğu yaşayan, hayata anlam bulamayan, ya kendilerine ya başkalarına kıyan muzdarip ruhlar.

Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz. Ne anne-babanın çocuğa tahammülü var, ne çocuğun ebeveynlerine. Herkesin sade­ce kendisi için yaşadığı bir dünyada sosyal Darwinizm “Öl­dür ya da öl!” diyor. Yok edemeyenin yok olacağının telkin edildiği vahşi bir düzen. Kötülerin kaybetmediği bir ülke ço­cuklarına ahlâkı öğretemez. Bir ülkede hırsızlar, uğursuzlar, çeteciler, katiller, zalimler hak ettikleri cezayı bulmuyorsa, o ülkenin okullarında moral eğitim verilemez. Bir ülke hâlâ kendi içinde doğru dürüst konuşma kültürünü yeşertememişse, herkes bir diğerinin sesini kısmak için uğraşıyorsa, siyasî rekabet kafa kesme ölçüsünde vahşileşmişse sokakları Vandalların tutması kaçınılmazdır.

Çocuklarımızla konuşalım. Onların gözlerinin ta içine bakarak. Acele etmeden. Dinleyerek, anlayarak. Bu ülkede, ötekini yok ederek kendine varlık alanı açacağını düşünen herkesle konuşalım. Onların gözünün içine bakarak. Yüzü­müzün farkında olmalarını sağlayarak. Bak, ben de bir insa­nım. Bir yüzüm var, o yüzün anlattığı bir hikâyem var. Bir ruhum var, bak.

Kaynak:

Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var
Devamını Oku »

Aile hayatı için ahiret inancının faydası

Aile hayatı için ahiret inancının faydası

Bismillahirrahmanirrahim

Dördüncü delil: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadet için bir cennet, bir melce bir tahassungâh ise, aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarâne hürmet ve hakiki ve şefkatli ve fedakârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hudutsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akîdesiyle olabilir. Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü ebedî bir güzelliği var, gelecek.

Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedakârlığı ve merhameti yaparım” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa, kısacık bir iki saat sûrî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık, elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve bir mecazî merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi, başka menfaatler ve sair galip hisler, o hürmet ve merhameti mağlûp edip o dünya cennetini cehenneme çevirir.

İşte, iman-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye taallûk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faidelerinden mezkûr dört delile sairleri kıyas edilse anlaşılır ki, hakikat-ı haşriyenin tahakkuku ve vukuu, insaniyetin ulvî hakikatı ve küllî hâceti derecesinde kat’îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu, taamların vücuduna delâlet ve şehadetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyade tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakikat-ı haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayattar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukut edeceğini isbat eder.

Beşerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatı ile çok alâkadar olan içtimaiyyun ve siyasiyyun ve ahlâkiyyunun kulakları çınlasın! Gelsinler, bu boşluğu neyle doldurabilirler? Ve bu derin yaraları neyle tedavi edebilirler?

Bediüzzaman Said Nursî

(Sözler)
Devamını Oku »