Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti AdlıEserinden 'Alıntılar'

Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden 'Alıntılar'




İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması



 İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya'kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu halifeler şunlardır: Mehdi, Hâdi, Haran Reşid. İlk kez Kâdîl-Kudât (Kadılar Kadı­sı) diye isimlendirilen kimse odur. Kendisine ayrıca Kâdı Kudâti’d-Dunyâ (Tüm Dünya Kadılarının Kadısı) denirdi.

İşte bu büyük âlim hayatının son deminde, nefesini ve­rip dünyasını değiştirirken bile, kendisini ziyarete gelen ziyaretçisiyle fıkhi bir meseleyi, bir kimsenin istifade et­mesi veya bir talibin öğrenmesi gayesiyle müzakere etmiş­ti. Hayatının son zaman dilimini dahi ilmi müzakere yapmadan, bildiğini aktarmadan ve de karşıdakinden istifade
etmeden geçirmemişti:

Öğrencisi Kâdî îbrâhim ibn Cerrâh el-Kûfî Sümme’l- Mısrî anlatıyor:

Ebû Yûsuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdi­ğimde baygın hâlde buldum. Ayılıp kendisine gelince, “Ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi. Ben ise, “Bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz?” deyince, şöyle de­di: “Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilme­yen bir kimse öğrenip kurtulur.”

Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasi- kinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yok­sa binekli olarak mı?” Ben, “Binekli olanı.” dedim. “Hata ettin.” dedi. “Yürüyerek.” dedim. Yine “Hata ettin.” dedi. “Allah sizden razı olsun, o hâlde siz söyleyin.” dedim. O da şöyle açıkladı:

“Dua için durulan cemrelerde efdal olan yürüyerek taş­ları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerde ise efdal olan binekli olarak atmaktır.” Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anla­dım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”



Müfessir Taberi’nin Vaktini Düzenlemesi

işte size müfessirlerin, muhaddislerin ve tarihçilerin pi­ri, büyük müçtehid, İmam İbn Cerir Taberi. Allah kendi­lerine rahmet etsin. O, akitten istifade etmek, öğretmek, öğrenmek, yazmak veya telif etmek suretiyle zamanı de­ğerlendirmek açısından örnek alınacak kimselerden biri­si idi. Öyle ki ciddiyetle ve araştırmak suretiyle yazmasına rağmen eserlerinin sayısı ilginç bir rakama ulaşmıştır.

Allame Yâkût el-Hamevî Mu'cemu’l-Udebâ' adlı eserinde İmam İbn Cerir Taberi için bir terceme-i hâl yazar ki bu terceme-i hâl 56 sayfadır. Keza Hatib-i Bağdâdî de Târihul Bağdâd'da onun terceme-i hâlini vermiştir. Şimdi sizlere büyük imamın terceme-i hâlinden bazı bölümler aktara­cağım. Dolayısıyla burada her iki müellifin sözü birbirine katılmış olmaktadır. Evet bu iki zat şöyle demişlerdir:

Alî ibn Ubeydullâh el-Lugavî es-Simsimî, Kâdî Ebû Ömer Ubeydullâh ibn Ahmed es-Simsâr ve Ebûl-Kâsım ibn Akıl el-Verrâk’tan rivayet eder: Ebû Ca’fer Taberî arka­daşlarına der ki: “(Size) Kur’an tefsiri (yazdırmamı) ister misiniz?” Onlar da Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar. “Altı bin sayfa olur.” deyince, “Bunu tamamlamadan insanın ömrü biter derler Bunun üzerine o da tefsir çalış­masını altı bin kadar sayfada özetler ve yedi yılda yazdırır. Bu yazdırma 283/896’dan 290/903 yılına kadar sürer.

Daha sonra onlara sorar: “Âdem'den günümüze kadarki cihan tarihini ister misiniz?" “Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar O da tefsir için zikrettiği kadar bir miktar söyle­yince aynı cevabı verirler O da: “innâ liliâh! Artık insan­larda ilme iştiyak kalmamış.” der. Daha sonra tefsiri gibi bunu da yaklaşık aynı miktar sayfada ihtisar eder Yeniden tasnifi ile kendisine kıraat edilmesi 303/915 yılı Rebiulahir ayının bitmesine üç gün kala, Çarşamba günü sona erer. Kitabı nihayete erdirip söylenecek sözleri noktalama­yı ise 302/914 yılının sonunda bitirmiştir.

Hatib diyor ki: “Simsimt’den dinledim: İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı, öğrencisi Ebû Muhammed Abdullâh ibn Ahmed ibn Ca’fer el-Fergâni, Târihu ibn Cerir'e eklediği ve Sile diye maruf olan eserinde şöyle der: İbn Cerir’in talebelerinden bir grup buluğdan vefatına ka­dar yaşadığı günleri hesap ettiler. Ömrünün tamamı 86 yıl idi. Daha sonra eserlerinin sayfalarını bu ömre taksim et­tiler. Her güne 28 sayfa düşmekteydi. Bu, Hâlık’ın yardı­mı olmaksızın bir insanın yapabileceği bir şey değildir.” Allah ne yücedir, insanların gayretleri kendilerini nerelere vardırıyor! İşte görüyorsunuz!

İbn Cerir 224/839 yılında dünyaya gelip 310/922 yılın­da vefat etmiştir. 86 yıl hayat sürmüşlerdir.

Buluğdan önceki dönemi çıkardığımızda, -bunu 14 yıl olarak hesap edelim- geriye 72 yıl kalmaktadır. Bu dö­nem zarfında her gününe 28 sayfa düşmektedir. Bu du­rumda, 72 yılın günlerini hesap edip her gün için 28 say­fa takdir ettiğimizde, İbn Cerir’in tüm eserlerinin yekûnu 718000 sayfa etmektedir.

Bunu hesaplarken hem Târihini hem de Tefsirini yaklaşık 6000’er sayfa olarak saymışlardır. Bu durumda her iki kitabın toplamı yaklaşık 14000 sayfa veya yaklaşık 16000 sayfa etmektedir. Târihi matbu olarak, 11 büyük cüz hâlinde elimizdedir Tefsîri de 30 büyük cüzdür. Bun­ların her bir cüzü bir cilt kitap tutacak çaptadır.

İmamın eserlerinin kaç tane olduğunu artık var sen he­sap et. Çünkü yukarıdaki rakam çıktığında, geriye 702000 sayfa kalmaktadır.

Gerçekten de o, sahip olduğu bilgilerle, pek çok ilmi içinde barındıran bir akademi, pek çok eseri sebebiyle de âdeta bir yayınevi gibidir. O her şeyiyle benzeri olmayan eşsiz bir insandır. Kendi eliyle kâğıda bizzat yazarak telif etmiş ve böylece imbikten süzülmüş düşüncelerini ve fi­kirlerini insanlara sunmuştur. Eğer vakti değerlendirmeyi ve ondan nasıl istifade edip telif ile dolduracağını bilmeseydi, tüm bunları yapması mümkün olmazdı.

İbn Cerîrin talebesi ve arkadaşı Kâdî Ebû Bekr ibn Kâ­mil, İbn Cerîr in (Allah ona rahmet etsin) vaktinin ve işi­nin ne kadar düzenli olduğunu şu şekilde izah ediyor: “Yemeğini yedikten sonra sandal ağacı yaprağı ve gül suyuyla boyanmış, kolları kısa, hayş gömleğiyle uyurdu.

Daha sonra kalkardı. Öğle namazını kılar, ikindiye ka­dar eser yazardı.

Peşinden dışarı çıkar, ikindiyi kılardı. Namazdan sonra insanlara faydalı olmak için oturur, akşama kadar okut­turur veya kendisine okunurdu. Akşam ile yatsı arasında da fıkıh ve kendi çalışmaları için otururdu. Daha sonra da evine giderdi. Aziz ve Celil olan Allah’ın muvaffak kıldığı gibi, gece ve gündüzlerini kendisine, dinine ve insanlara faydalı olmak için taksim etmişti.”

Üstat Muhammed Kurdeali Kunüzül-Ecdûd adlı eserinde İmanı İbn Cerir Taberi’nin terceme-i hâlinde şöyle der: “İlim aktarmak veya ilim almak dışında hayatının bir da­kikasını bile başka şekilde sarf ettiği rivayet edilmemiştir.

Muâfâ ibn Zekeriyyâ sika bir zattan rivayet eder: “Ken­disi vefatından önce Ebû Ca’fer Taberinin (Allah kendisi­ne rahmet etsin) yanında idi. Bu ziyaretinden yaklaşık bir saat veya daha az bir müddet sonra vefat etti. Bu ziyaret esnasında Ca’fer ibn Muhammed’den gelen bir dua ken­disine zikredilince, bir divitle kâğıt istedi ve duayı hemen yazdı. ‘Bu hâlde de bununla mı iştigal edeceksin?’ denin­ce şöyle cevap verdi: İnsanın ölene kadar ilim elde etmeyi bırakmaması gerekir.” (Kunuz-ul Ecdad,syf;123)Allah Teala kendisine rahmet et­sin. İlme, dine, İslam’a ve Müslümanlara olan faydaları se­bebiyle ecrini kat kat versin. Âmin.

Ebû Hilâl Askeri, el-Hass alâ Talebil-İlm ve’l-İctihâd fi Cem'ih adlı eserinde şöyle der: "Ebû Bekr ibn en-Hayyât en-Nahvt (Allah kendisine rahmet etsin), tüm vakitlerin­de hatta yolda bile mütalaa ederdi. Bu sebeple bazen bir çukura düşer, bazen de bir hayvan kendisine çarpardı.”(agd-s.77)



Bîrûninin Senenin İki Günü Hariç Sürekli İlimle Meşgul Olması

  'Yâkût el-Hamevî’nin Mu’cemu’l-Udebâ' adlı eserinde, 362/ 973 yılında dünyaya gelip, 440/1048 yılında vefat eden astronomi âlimi, matematikçi, eşsiz bilge, tarihçi, filo­log, edip, üstün insan, pek çok ilmi kendisinde topla­yan Ebû’r-Reyhân Bîrûnî’nin (Muhammed ibn Ahmed el- Havârizmî’nin) (Allah kendisine rahmet etsin) terceme-i hâlinde şöyle denir:

“Ebû’r-Reyhân inşaat tekniğinde geniş bilgiye vâkıftı. Her konuda üstün malumata sahipti. Kendisini ilim tahsi­line vermişti. Kitap telifiyle iştigal ederdi. Yaşamında ihti­yaç duyduğu iaşeyi temin için senede iki gün, yani Nevrûz (21 Mart) ve Mihricân (bayram) günleri hariç ilimlerin ka­pılarını açar, benzeri ve yakın meseleleri ihata eder (kapa­lı ve gizli yönleri yakalar), neredeyse eli kalemden, gözü tetkikten, kalbi tefekkürden ayrı kalmazdı. Bu iki günde yetecek kadar yiyecek ve maişeti temin ederdi. Senenin diğer geri kalan günlerinde ise müşkilat perdesini yüzün­den kaldıran ve kapalı meseleleri kendisine açan ilim, onu bu tip işlerle meşgul olmaktan uzaklaştırıyordu.

Fakih Ebû’l-Hasan Alî ibn Isa el-Velvâlicî anlatıyor:

Nefsi gidip gelip can çekişirken, göğsü iyice daralmış­ken (78 yaşına ulaşmıştı) Ebû’r Reyhân’ın yanına vardım. Bu hâlde bile bana şunu sordu:

“Geçen gün, (anne tarafından) ninelerin fasid miras he­sabı hususunda bana ne söylemiştiniz?”

Ben de kendisine merhamet ederek, “Bu durumda bunu mu konuşacağız? dedim. O ise: “Efendi! Dünyadan bu meseleyi bildiğim hâlde ayrılmak istiyorum. Bu, meşelenin cahili olarak ayrılmamdan daha hayırlı değil midir?

Bunun üzerine açıklamalarımı tekrarladım, o da söylediklerimi ezberledi ve bana daha önceden vaat etmiş olduğu şeyi öğretti. Ardından yanından ayrıldım. Yolda giderken (vefatı sebebiyle) yapılan ağlaşmaları duyuyordum.”

Bu dâhi imam Arapça, Süryanice, Sanskritçe, Farsça ve Hintçeyi çok iyi biliyordu. Ardında uzay,tıp, matematik, edebiyat, filoloji, tarih ve diğer ilim dallarında olmak üzere 120’den fazla eser bırakmıştır. Büyük müsteşrik Karl Edward Sachau onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O, tarihin tanıdığı en büyük akıldır.”

Meşhur müsteşrik George Sarton da onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bîrûnî İslam âleminin en önde gelenlerin­den ve dünya âlimlerinin en büyüklerinden birisiydi.”



Yatıp Uzanırken Bile Tefekkür Ederlerdi

 İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî (Ali ibn Akıl el-Bağdâdî) hakkında Hafız İbn Receb el-Hanbelî Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile adlı eserinde bu zatın yüklü ve zengin terceme-i hâlini anlatırken özetle şöyle der:

“431/1039 yılında dünyaya geldi ve 513/1118 yılında vefat etti. Âlemdeki faziletli zevattan, Âdemoğullarının ze­kilerinden biri, üstün kapasiteli ve ilim dallarında geniş bilgi sahibi bir insandı.

O şöyle diyordu: ‘Ömrümden bir saati bile boşa zayi et­mem helal olmaz Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şey­leri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme kar­şı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok bulu­yorum.

Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyo-rum. Çünku ikisi arasında çiğnem farkı vardır. Bunu da elde edemediğim bir bilgiyi mütalaa etmeye veya yazmaya daha çok vakit ayırmak için yapıyorum.Çünkü âlimlerin hepsinin ortak kanaati şudur: Akıllı insanların elde etmek için uğraşması gereken en değerli şey vakittir. Vakit bir ganimettir ve içindeki inşatlar servet bilinmeli, kapılma­ya çalışılmalıdır. Hayatta sıkıntılar çoktur ama vakitler de Hızlı geçip gitmektedir,’

Üstat İbnu’l-Cevzi der ki: İmam İbn Akıl daima ilimle meşgul olurdu. Üstün düşünme kabiliyeti, kapalı ve ince meseleleri araştırma hasleti vardı. Funûn adlı eserini dü­şüncelerine ve başından geçen olaylara tahsis etmiştir.’ Çeşitli ilim dallarına ait pek çok eseri vardır. Bunlar yir­mi kadardır. En büyük eseri Funûn adlı eseri olup ger­çekten büyük bir kitaptır. Bunda çok kıymetli ve faydalı vaaz, tefsir, fıkıh, usûlül-fıkh, kelam, nahiv, dil, şiir, tarih, hikâye tarzında bilgiler vardır. Bu eserde aynı zamanda, başından geçen münazara ve toplantılar ile düşünceleri ve düşüncelerinin vardığı neticeler vardır. Bunları da eserine katmıştır.

Hafız Zehebî der ki: ‘Dünyada bundan daha büyük bir kitap yazılmadı. Bunu kitabın 400’üncü cildinden sonra­ki bir cildini gören kimse bana haber verdi.’ İbn Receb diyor ki: Âlimlerden bazıları bunun 800 cilt olduğunu söylemişlerdir. ” (Zeylu Tabakâtil Hanabile, I, 142-62; ibnu’l-Cevzi, Muntazam, IX/92. 212- 15.)Allah rahmet etsin, işte o, Funûn adlı eserinin matbu olan kısmının giriş bölümünde şöyle diyen insandır: “İmdi, vaktin kendisiyle harcandığı, nefsin meşgul edil­diği ve kudreti yüce olan rabbe yaklaştırarak en güzel şey ilim talep etmektir. Bu, insanı cehalet zulmetinden dinin nuruna çıkarır. Benim nefsimin meşgul olduğu ve vaktimi kendisiyle geçirdiğim şey işte budur, ilimdir.

Âlimlerin sözlerinden, kitapların içlerinden ve ulemanın meclislerinden, faziletlilerin toplantılarından ortaya saçı­lan anlık güzel düşünceleri kapmak suretiyle elde edip istifade ettiğim bilgileri yazmaya devam ediyorum. Bunu yaparken, arzum, ilmin bir parçasının bana bulaşmasıdır. Çünkü böyle yapa yapa cehaletten uzaklaşıyorum. Belki de böyle devam ede ede benden öncekilerin ulaştığı bazı seviyelere ben de ulaşabileceğim.

İlim, kendisiyle iştigal eden insana hemen faydalar sağ­lamasa bile; vaktin kendisiyle ölüp gittiği boş şeylerden alakayı kesip atması bile yeterlidir. Allah Teala’dan bizleri sırat-ı müstakimden ayırmamasını dilerim. O bana yeter.

O ne güzel vekildir.”

İbnu’l-Cevzi diyor ki: İmam Ebû’l-Vefâ ibn Akîl’e ölüm yaklaşıp vefat alametleri baş gösterince, kadınlar ağlaşma­ya başladılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: 'Elli yıl Al­lah adına fetva verip imzaladım. Bırakın beni de O’na kavuşacağım için sevineyim.”’

Bu büyük imam dünyadan ayrılırken, kitapları ve giydi­ği elbiselerinin dışında bir şey bırakmadı. Bıraktığı elbise­ler sadece kefenine yetip borcunu ödeyecek kadardı. İlme olan hayırlı hizmetlerinden dolayı Allah ona rahmet etsin ve en güzel şekilde mükâfatlandırsın.

Muhterem okuyucu!

Görüldüğü gibi aklı çalıştırmak, vakti değerlendirmek, nefsi hayır ve ilme alıştırmak nasıl neticeler verdiriyor? Bu vesileyle elde edilen neticeler akılla kabul edilemeyecek kadar büyük rakamlara ulaşıyor. Oysa akü kabul etmese bık hakikat böyledir. Evet bu azim, 800 cilt kitabı ortaya çıkartıyor. Hem de dünyadaki en büyük kitap! insanlar­dan sadece bir fert, evet sadece Ebû’l-Vefâ ibn Akîl kendi başına bu kadarlık bir kitabı telif etmiş. Hem de bunla­rın yamada sayısı yirmiye ulaşan başka çalışmaları da var. Bunların bir kısmı ise onar ciltten meydana gelmektedir.

698/1299 yılında vefat eden İmam Bahâuddin ıbnun- Nehhâs el-Halebi en-Nahvî (Muhammed ibn İbrahim) ne kadar güzel, ne kadar doğru söylemiştir. (Allah ona rah­met etsin). Aşağıda zikredeceğimiz şiiriyle, sürekli olarak az şeyi başka az bir şey üzerine eklemek suretiyle son de­rece büyük bir yekûnun meydana geleceğini beyan et­mektedir. Ebû’l-Vefâ ibn Akil de görüldüğü gibi, durum aynıyla budur. Çünkü onun eserleri 800 cilttir.

Evet, Suyûtînin Buğyetu’l-Vuât adlı eserinde Bahâuddin ibnu’n-Nehhâs el-Halebi’nin terceme-i hâli verilirken şu şiiri de zikredilir:

İlim, oradan buradan toplanan,

Bir şey üstüne bir şey koymaktır.

Böyle devam eden bir insan,

Bir gün hikmete ulaşacaktır.

Çünkü sel kocamandır, lâkin Damlalardan oluşmaktadır.



Bin Fasikül Kitap Yazdı

Tezkire tu’l-Huffâz da, 541/1146 yılında dünyaya teşrif edip 600/1203 yılında vefat eden Hafız Abdulğanî Makdisînin (Allah kendisine rahmet etsin), terceme-i hâlinde şöyle geçer;

“İmam, Muhaddisu-l İslam, Takiyyuddin  Ebu Muhammed Abdulğani ibn Abdulvâhid el-Makdisi el Cemmâilî sümme’d Dımaşki es-Sâlihi el-Hanbelî. Pek çok eserin sahibi Ebü Tâhir Silefi’den 1000 cüz yazmıştır. Sa­yılamayacak kadar eser telif etmiştir. Vefat edene kadar sürekli istinsah etmekle, eser yazmakla, hadis rivayet et­mekle ve Allaha ibadet etmekle meşgul oldu.

(Öğrencisi) Ziyâ Makdisî şöyle demiştir: Zamanının hiç­bir dilimini zayi etmiyordu. Sabah namazını kıldıktan sonra, bazen Kur an-ı Kerim’in kıraat vecihlerini öğretiyor, bazen de hadis yazdırıyordu. Daha sonra kalkıp abdest alıyor ve öğlen öncesine kadar Fatiha ve Muavvizeteyn’i (Felak,Nâs surelerini) okumak suretiyle 300 rekât kılı­yordu Ardından biraz uyuyor ve öğleni kılıyordu. Peşin­den de akşama kadar hadis rivayeti ve eser yazmakla meş­gul oluyordu. Akşamleyin de oruçlu ise iftar ediyordu. Yatsıyı kıldıktan sonra gece yansına kadar veya biraz da­ha fazla uyuyordu.

Sonra abdest alıyor ve namaz kılıyordu. Ardından bir da­ha abdest alıyor ve sabah namazına yakın vakte kadar na­maz kılıyordu. Bazen yedi ve daha fazla abdest aldığı olur­du. (Böyle çok abdest alması hususunda) şöyle diyordu: 'Azalarını ıslak olunca namaz benim için daha lezzetli olu­yor.Bu ibadetten sonra, sabah namazından önce biraz kes­tiriyordu. Onun âdeti bu şekilde idi.” Geriye kırktan fazla kitap bırakmıştır. Bu eserlerde çok kıymetli bilgiler vardır.



Tefsirini Geceleri Yazdı

1217/1802 yılında doğup 1270/1854 yılında vefat eden, Bağdat müftüsü, mûfessirlerin sonuncusu, imam, müfes-sir Alûsî (Ebû’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd ibn Abdullâh el-Alûsî) el-Bağddı de şöyle der;Her an ilminin artmasına çok hırslı idi.Faydalı bilgiler elde etmekten,şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı.

Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Ge­cenin başlangıç diliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahında yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan günde 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalı­ğında da böyleydi.

Tefsiri, âlimlere göre diğer tefsirler arasında son derece güzel ve eşsizdir. Sadece bu tefsir onun imametini, fazile­tini ve ilmini ifade etmek için yeterlidir. O, tefsirini gece telif etmiştir.



Eskilerin Koca Koca KitaplarıZamanı Hiç İsraf Etmediklerini Gösterir

Burada hocamız allame Muhammed Zâhid Kevserinin (Al­lah Teala kendisine rahmet etsin) bir açıklamasını sizlere nakledeyim. Bu yazısında o, diğer ilimler dışında özellikle tefsir alanında yazılmış büyük tefsir kitaplarına değinmiş­tir Bu eserlerin büyüklüğü yazarlarının ilme ve zamanı değerlendirmeye önem verdiklerini göstermektedir. On­lar bu hacimli eserleriyle büyük insanlar olduklarını is­pat etmişlerdir. İnsan, bu kitapların kendilerini görmek bir tarafa, onlarla ilgili malumatı duymakla bile dehşete düşmektedir. Gerçekten Allah Teala’nın kullan içinde ni­ce enteresan kimseler vardır.

Hocamız Kevser'i Makâlâtul-Kevseri adlı eserinde Kur’ an-ı Kerim’e yapılan bazı hizmetlerden bahsederken şöyle der:

İlim ehlinin Kuranın yüce manalarım parlatmak için telif etmiş oldukları eserler neredeyse sayılamayacak ka­dardır Bunların hepsi de tefsirlerinde rivayet ve dirayet tarzında farklı metotlar takip etmişlerdir. Ayrıca çeşit­li Kur an ilimlerini ön planda tutmalarına, kendi zevk ve meşreplerine göre Kur'an-ı Mecıdin bir yönüne özellikle ağırlık vermek suretiyle de Kur’anı tefsir etmişlerdir.

Bu sadette ümmetin âlimlerinin bazı eserlerini zikretme­me sanırım okuyucu kardeşlerim müsamaha gösterecek­tir Bu eserler sahiplerinin onları yazarken ne kadar gayret gösterdiklerini sunması açısından güzel örneklerdir. Me­sela İmam Ebûl-Hasan el-Eş’arinin Muhtezan adlı tefsiri. Makrizı’nin Hıtafta zikrettiğine göre 70 cilt imiş. Keza Kâdî Abducebbâr Hemedâni’nin Muhit tefsiri 100 fasikül imiş.

Ebû Yûsuf Abdusselâm Kazvînînin Hadâiku Zâtu Beh-ce adlı tefsiri için söylenen en küçük rakam 300 cilt oldu­ğudur. Müellifi bunu vakfetmiş ve Bağdat’taki İmam Ebû Hanîfe Mescidine koymuştu. Daha sonra malum Moğol istilasıyla beraber, diğer pek çok eser gibi bu kıymetli eser de kaybolup gitti. Yalnız ben Hind ediplerinden birisin­den, bir kütüphanenin katalogunda bunun bir parçasının mevcut olduğunu gördüğünü duydum.

Hafız İbn Şâhinin de hadisler ışığında yazdığı 1000 cüz lük tefsiri varmış. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tefsiri Envâru'l-Fecr de 160000 sayfa civarındaymış. Bu eserin bi­zim memleketimizde (İstanbul ve Türkiye kütüphanelerin­de) mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak ben uzun arama­larıma rağmen bu esere muttali olamadım. Ebû Hayyân’ın hocalarından Ibnu’n-Nakib el-Makdisinin tefsiri de 100 cilde yakınmış. Bu eserin bazı ciltleri İstanbul kütüphane­lerinde bulunmaktadır. Bu tefsirlerden bazılarının bir kısım ciltleri bildiğim kadarıyla bazı kütüphanelerde mevcuttur.

Bugün elimizde bulunan tam ve en büyük tefsir (bildiği­miz kadarıyla) Tefsir-i Alât de denilen Fethul-Mennân tefsiridir.Eser, allame Kutbuddin eş*Şirâzi’ye aittir. 40 Cilttir. Birinci cildi Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de mevcuttur.Bu cilde bakıldığında eserinde takip ettiği metot ortaya çıkmaktadır. Eserin diğer ciltleri de İstanbul’da iki kütüphanede, Muhammed Es’ad ve (Hekimoglu) Ali Paşa’da bulunmaktadır.

el -Menhdu’s-Safi de zikredildiği gibi allame Muhammed Zâhid el-Buhâri’nin tefsiri 100 kadar ciltlik bir tefsirmiş. İslam ümmeti âlimlerinin bu geçenlerin dışında daha sa­yılamayacak kadar tefsirleri vardır. Hepsinin metotları farklıdır. Onların şükre değer bu hizmeti yanında; kitabı açıklayan, Kur’anda icmali geçen yerleri izah eden hadis­leri toplayarak yaptıkları çalışmaları da vardır.”

Allame, fakih, usul âlimi, araştırmacı Muhammed Haşan el-Hacvi el-Fâsî el-Mağribî (Allah Teala kendisine rahmet etsin) ilginç eseri el-Fikru’s-Sâmî fi Târihi’l-Fıkhil-îslâmî adlı eserinde, çok eser yazan müelliflere temas etmiştir. Bunlar arasında İbn Cerîr’i, Îbnul-Cevzî’yi ve başkalarının zikretmiştir, İçlerinde benim zikrettiklerimin bir kısmı tekrar ediliyor olsa da -ki bunun zararı yok- onun yazı­sından bir parçayı aşağıya alıyorum. O şöyle demiştir:

el-Dibâcul-Muhezzeb'de geçtiğine göre, Kâdî Ebû Bekr Muhammed ibn Tayyib el-Bâkıllânî her gece 20 rekât namaz kılardı. Hafızasından 70 sayfa yazmadan da uyumazdı.

İbn Ebid-Dunyâ geriye 1000 kitap bıraktı. İbn Asâkir de Tarih’ini 80 ciltte telif etti. Suyûtî şöyle demiştir: ‘En çok eser yazan İbn Şâhîndir. 330 eser yazmıştır. Bunlar­dan birisi olan Tefsir 1000 cüzdür, Musned 1500 cüzdür. Keza Suyûtî şunu da söyler: ‘Bu tıpkı tayy-ı mekân gibi tayy-ı zamân işidir, İsra ve Kadir gecesinden miras kalan bir berekettir.’ Bunu (Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zekeriyyâ el-Fâsî) el-Minâhu’l-Bâdiye’de nakletmiştik.

İmam Ebû Muhammed Alt ibn Hazm geriye 400 cilt eser bırakmıştır. Bunlar takriben 160000 sayfa tutmaktadır. İmam Ebû Muhammed Abdurrahmân ibn Ebî Hâtim er- Râzî de geriye pek çok eser bırakmıştır. Bunlar fıkıh, ha­dis, tarih dallarındadır. Eserlerinden birisi olan Musned 1000 cüzdür. Bunu da (Subkî) Tabakâtu ’ş-Şâfi ’iyye’sinde zikretmiştir.

Mustedrek alâs-Sahîhaynın sahibi, Ibnu’l-Beyyı diye ta­nınan Ebû Abdullah el-Hâkim de 1500 cüze varan eser bı­rakmıştır. Tahricu’s-Sahîhayn,ilel,EmâlîFevâidu’ş-ŞuyûhTârihu Neysâbûr ve diğerleri eserlerinden bazılarıdır.

İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arinin kitapları da büyük kü­çük cinsinden 50'ye ulaşmıştır. Bunların çoğu batıl fır­kalara reddiye konularındadır. Bu ise en zor eser yazılan mevzulardandır. Bu tip eserleri yazmak çok zaman ister.

Takiyyuddin ibn Teymiyye de 300 eser yazmıştır. Bu eserler çeşitli ilim dallarına aittir. Bunlar 50 kadar cilt içinde toplanmıştır. Öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye büyük-küçük eser cinsinden 50 cilt eser telif etmiştir. İmam Beyhaki de 1000 cüz eser telif etmiştir. Bunlar ben­zeri nadir bulunan cinsten kıymetli eserlerdir. Faydaları çoktur, Beyhaki 30 yıl oruç tutmuş bir insandır.

Meşhur Muhammed ibn Sahnûn el-İfrikî de fıkıh, siver tarih ve diğer ilim dallarını havi büyük eserini 100 cûz olarak bizlere miras olarak bırakmıştır. Âhkâmul-Kur’ân ve diğer kitapları da böyledir.

Fas'ta metfun, İmam Ebû Bekr ıbnu’l-Arabî el-Meâferî de büyük tefsirini 80 cüz olarak yazmıştır. Onun başka eserleri de vardır. Tirmizi, Muvatta’ şerhleri ile büyük ve küçük Ahkâmul Kur’ân kitapları gibi. Keza el-Kavâsım vel-Avâsım, el-Mahsûlfî’l-Usûl gibi. Bunlar en üst seviyede eserlerdir. Bu, az rastlanan bir durumdur.

İmam Ebû Ca fer Tahâvî de pek çok eser yazmıştır. Bir tek mesele için bile eser yazmıştır. O da şudur: Hazre-ti Peygamberin haccı, kıran mı, ifrad mı yoksa temet­tü muydu? Bu eserini iki sayfa olarak yazmıştır. İslam âleminde buna benzer nice çalışmalar vardır.

Ebû Ubeyde’nin (Ma'mer ibn Musennâ) çeşitli ilim dal­larındaki eserleri 200’e ulaşmıştır. İbn Sureyc’in eserleri de 400’e ulaşmıştır. Kadı Fâdıl’ınkiler de 100’e ulaşmış­tır. Endülüslü âlim Abdulmelik ibn Habıb’in eserleri de 1000’e varmıştır. Bunu da Nefhu’t-Tîb'de Lisânuddin Hatîb zikretmiştir.

Eserleri ciltler dolusu tutmaktaydı. Mesela Sibi ibnu’l- Cevzî’nin tarihle ilgili Mirâtuz-Zemân 40 cilt idi. Hatib’in Târihu Bağdâdi de 15 cilttir. Eğânî de 20 cilttir. İbnu’l- Esîr’in Kâmili 12 cilttir. Ebû Hanife ed-Dîneverinin Şerhu’n-Nebât'ı 60 cilde ulaşmaktadır. Arap âleminin filozofu Ya’kûb ibn İshâk el-Kindî’nin felsefe, tıp, matematik ve di­ğer pek çok ilimlere dair eserleri de 231’e varmaktadır.

Zikri geçen zevatın eserlerinin ciltleri 20 sayfadan 200 sayfaya kadar değişmektedir. Bunların yazı malzemesinin zor bulunduğu zamanlarda yazıldığı düşünülürse durum daha iyi değerlendirilip anlaşılır.

Sonrakilere gelince; yazma malzemesi ve imkânlar art­masına rağmen, önceki âlimler kadar eserleri yoktur.Mesela Fe'thul-Bari ve İsabe ve diğer eserlerin sahibi İbn Hacer, Zehebî, eserleri 400’den fazla olan Suyûtî gibi.Bunların eserlerinin çoğu iki veya dört sayfaya varıncaya kadar küçüktür.Suyûtî den daha da çok eser veren, Ebû’l-Feyd Muhib-buddin Muhammed Murtazâ el-Hûseynî el-Vâsıtî ez-Zebî-di el-Hanefi Nezîlu Mısr da böyledir.Ancak Şerhul Kâmûs, Şerhul-ihyâ adlı eserleri çalışmalarının azametine delildir.Bu iki eserin faydası çok geniş olmuş ve İslam âlemi bunlara ziyadesiyle rağbet göstermiş, üzerlerinde çalışarak yararlanmışlardır.’’

Ben de yazımı vakitlere dikkat eden, anları bile değer­lendiren, zamandan en güzel meyveleri elde etmesini bi­len âlimlerden birisi olan Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir ed- Dımaşki’nin terceme-i hâlini kısaca vererek bitirmek istiyorum. Onun hayat hikâyesinde insandaki arzu ve is­tekleri harekete geçiren, uyuyanı uyandıran taraflar var­dır. Simdi sizlere onu anlatacağım.

O Kadar Çok Eser Yazmıştır ki Hepsi Basılamıyor

Hafız Ebul-Kâsım ibn Asâkir ed-Dımaşkî (Ali ibn Ha­şan) 499/1105 yılında Şam'da doğdu ve 571/1175 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Allah Teala kendisine rahmet Yaşamında anları bile değerlendiren bir insandı. İslam kütüphanelerine o kadar çok eser ikram etti ki bugün ilmi kurumlar (akademiler) bile bunları basmaktan âciz kalmaktadır. Oysa o, bunları tek başına yazmıştı. Evet,bunları bizzat kendi eli ve kalemi ile telif etti, inceleyerek yazdı.İlk önce bunların asıl malzemelerini topladı, daha sonra bunları özetledi, düzenleyip tertip etti. Bunun ardından, çok sağlam hafızası, geniş bilgisi, eser yazmaya ve fazlaca eser telif etmeye karşı son derece gayret ve yeteneği olduğunu gösteren, yaşayan ve konuşan birer delil olan kitaplarını insanlara sundu.

Burada sizlere onun bayat hikâyesinin bir yönünü sunacağım. Anlatırken ilim için ne kadar çok yolculuk ettiğine, eserlerinin oldukça fazla olduğuna, vakitleri ve zamanını değerlendirme hususunda son derece gayretli olduğuna temas etmekle yetineceğim.

Tarihçi Kâdî ibn Hallikân Vefeyâtu’l-A'yân adlı eserinde bu zatın terceme-i hâlini verirken şöyle der:

“Zamanın Şam bölgesi muhaddisi, Şafii fıkhının önde gelen âlimlerinden idi. Daha ziyade hadis ilmiyle meşgul oldu ve bu yönüyle meşhur oldu. Hadis toplamak için son derece gayret gösterdi. Bu sebeple onun topladığı hadis kadar hadis toplamak başkasına nasip olmadı. Hadis toplamak için çok seyahatler edip, beldeler dolaştı, yollar katetti. Pek çok hadis hocası ile görüştü. Hafız Ebû Sa’d Âbdulkerîm ibnu’s Sem’ânî ile bu yolculuklarda arkadaşlık etti.

Hadis hafızı idi. Dinine son derece bağlıydı. Hadislerin metinlerini senedleriyle toplardı. Bağdat’ta (hadis hocalarından) hadis dinledi. Sonra Şam’a yöneldi. Ardından-Horasan’a gitti. Neysabur, Herat, Esbehan ve Cibal’e de gitti. Çok faydalı eserler hazırladı. Senedleriyle beraber  hadis kitapları yazdı. Hadisler hususunda çok güzel değerlendirme yapan birisiydi. Hadisleri toplamaktan ve eser yazmaktan son derece haz alıyordu. Târihu Dımaşki  yazdı. Bu 80 ciltlik bir eser olup çok kıymetli bilgilere ha­vidir. (Hatîb-i Bağdadinin) Târîhu Bağdâd’ının usulünce hazırlanmıştır.

Mısır’ın hafızı, hocamız hafız allame Zekiyyuddin Ebû Muhammed Abdulazîm el-Munziri, bu tarih kitabının bahsi geçince, bir cildini bizlere çıkarıp getirdi. Eser ve ne kadar büyük bir çalışma olduğu hususundaki konuşma uzadı da uzadı. Sonra da şöyle dedi: ‘Kanaatimce bu zat tarih kitabını buluğa erdiği günden itibaren yazmaya az­metti ve kitapla ilgili malzemeleri bu tarihten itibaren top­lamaya başladı. Ancak yine de bir insanın, ders veya hadis rivayetiyle meşgul olurken, bir taraftan da şöhrete ulaş­mışken (bu şöhret sebebiyle insanlar kendisine sürekli gi­dip gelirlerken, meselelerini arz ederlerken) böyle bir ese­ri telif etmesi bir ömre kısa gelir.’Gerçekten de doğruyu söylemiştir. Hayatını inceleyen kimse bu sözünün ne kadar doğru olduğunu anlar. Bir insanın fırsat bulup da bu hacimdeki bir eseri bu süre­de yazması mümkün müdür? Ortaya çıkan bu eser (tarih kitabı) seçtiği bilgilerdir. Esas topladığı malzemeler nere­deyse özetlenemeyecek kadar çok ve müsveddeler şeklin-de idi. Bunlardan sahih olarak seçtiklerini bir araya getirdi (ve elimizdeki eser oluştu). Bunun dışında başka güzel eserleri, faydalı cüzleri de vardır.”

Hafız Kasım ibn Asakirin eserleri 50’den fazladır. Bunlardan bir tanesi olan Târihu (Medîneti) Dımaşk, daha önce bahsedildiği gibi 80 cilttir.

Hafız Zehebî Tezkiretu ’l-Huffâz'da İbn Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der:

"'İmam, büyük (hadis) hafız(ı), Şam bölgesinin muhaddısi, ümmetin övünç kaynağı Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir. Pek çok eserin ve Tarihu Kebîrin sahibi. 499/1105 yılı­nın başlarında doğdu. 505/1111 yılında babasının ve kar­deşi Ziyâuddîn Hibetullâh’ın ilgilenmesi ile hadis dinle­meye başladı. Şam’da şu hocalardan hadis dinledi... 20 yaşında iken yolculuğa başladı. Bağdat’ta hocalardan ha­dis dinledi. Mekke'de, Kûfe’de, Neysabur’da, Esbehanda, Merv’de ve Beratta da pek çok hocadan hadis dinledi. 40 beldeden, kırk hocadan birer taneden kırk hadislik) el-Erbeûnu’l-Buldânıyyeyi hazırladı. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur tanesi de kadındır.

Kendisinden pek çok insan hadis rivayet etmiştir. Bun­lardan birisi de yolculuklarda arkadaş olan Ebû Sa’d es- Sem’âni’dır. (Zehebi daha sonra eserlerini sayar. Bunlar 50 ve yakındır). Çeşitli ilim dallarına dair bilgilerini yaz­dırmak için 480 meclis (oturum) tertip etti. (Her yazdır­ma meclisi bir eser telif etme mesabesindedir).

Oğlu muhaddis Bahâuddîn Kâsım şöyle demiştir: ‘Allah rahmet etsin, babam cemaate ve Kur’an okumaya devam eden bir insandı.. Her cuma bir hatim bitirirdi. Ramazan­da ise her günde hatim bitirirdi. (Şam Camii’nin) doğu minaresinde itıkâfa girerdi. Çok nafile ibadet eden, zikir ehli insandı. (Şaban ayının) ortasındaki geceyi ve bayram gecelerini ihya eder, ibadet ve zikir ile geçirirdi. Giden her vakit hususunda kendi nefsini muhasebeye çe­kerdi.40 yıl, yani hocaları kendisine rivayet ve hadis nakli için icazet verdiği andan itibaren sadece hadisleri bir araya getirmekle ya da rivayet etmekle meşgul oldu. Gezer­ken ve yalnızken bile bu hâl üzere idi.

Hafız Ebûl-Alâ Hemedânî de şöyle der: ‘Ebû’l-Kâsım îbn Asâkır’e, ateş gibi yanan ve son derece iyi kavrayan zekâsından dolayı “Ateş Meşalesi” denmekteydi.’ Ebû’l- Mevâhib ıbn Sasrâ da der ki: ‘Ona, ‘Efendimiz kendileri gibi bir kimse gördüler mi?’ diye sordum. Bana şöyle ce­vap verdiler:

- Böyle söyleme. Çünkü Allah Teala Kur’an’ında şöyle ferman ediyor: ‘Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın.’ Böyle deyince ben de dedim ki: ‘Fakat Allah Teala şöy­le de buyurmuştur: ‘Amma rabbinin nimetini söyleyip anlat.' Bu sefer şöyle cevap verdi: ‘Bir kişi benim gibi bir kimseyi gözlerinin görmediğini söylerse doğru söylemiş olur.’

Ebû’l-Mevâhib daha sonra şöyle der: ‘Ben de derim ki: Onun gibisini görmedim. Onda toplanan şu güzelliklerin bir başkasında toplandığını da görmedim: 40 yıl boyun­ca hep aynı yol üzere devam ederdi. Bir özür olmadık­ça sürekli birinci safta yerini alırdı. Ramazan ayında ve Zilhicce’nin 10 gününde itikâfa girerdi. Kendisinde mal ve binalar edinme yönünde bir arzu ve istek yoktu. Bu dü­şünceyi nefsinden atmıştı. İmamet ve hitabet gibi makam­lardan yüz çevirmişti. Teklif edilince de kabul etmemişti. Kendini emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munkere vermişti. Kınayanın kınaması onu Allah yolundan alıkoymazdı

3- imam Tacuddin Subkî de Tabakatuş Şafiyyetul Kubra adlı eserinde Ibni Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der;

Büyük imam, ümmetin hafızı Ebû'l-Kâsım ibn Asâkir.Dedelerinden ismi Asâkir olan birini bilmiyoruz fakat bununla meşhur olmuştur Kendileri Allah Resulünün sünnetinin yardımcısı ve hızmetçisiydi. Muasırı olan hadisçilerin  imamı, seçkin hadis hafızlarının sonuncusu, hadis talep eden öğrencilerin konaklayıp uğradığı kişi idi.

Kendisini çeşitli ilim dallarına verdi. İlim ve amel dışında bir şeyi arkadaş edinmiyordu. Nihai gayesi hep bu iki-siydi. Öyle kuvvetli bir hafızası ve zabtı vardı ki en küçük bir şeyi bile kaçırmıyordu. Elde ettiği bilgileri öyle sağlamlaştırırdı ki bu özellikleri onu kendisinden öncekilerin üzerine çıkarmasa bile aynı seviyeye taşımıştı. O kadar geniş ilmi vardı ki bununla zenginleşmiş ve tüm insanları kendisine muhtaç bırakmıştı.

Pek çok insandan hadis dinledi. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur kadından da hadis dinlemiştir. Irak’a, Mekke’ye, Medine’ye hadis talebi için yolculuklarda bulundu. Acem beldelerine de gitti ve Esbehan, Neysabur,Merv, Tebriz, Miyhene, Beyhak, Husrevcird, Bistam, Damegan, Rey, Zencan, Hemedan, Esedabad, Cey, Herat, Bven, Beğ, Buşenc, Serahs, Nukan, Simnan, Ebher, Merend, Huvçy, Cerbazekân, Muşkân, Ruvzaver, Hulvan, Erciş gibi şehirlerde hadis dinledi.

Ayrıca Enbar, Rafika (Silvan), Rahabe, Mardin, Maksin ve diğer pek çok beldede ve farklı yörelerde hadis dinledi.Bineğini hep uzak sahralarda yürütür, evinden sürekli ayrı kalırdı. Devamlı yalnız yaşardı. Kendisine dost olarak takvayı edinmişti. Öyle bir azme sahip idi ki hedeflediği bilgilere ulaşmayı büyük bir derece olarak kabul ediyordu.

' Hocası Hatîb Ebul-Fadi et-Tûsî onunla ilgili olarak şöyle demiştir: Bugün onun dışında bu lakabı hak eden birbaşka kimse bilmiyoruz,’ Bu sözüyle, (yüz bin hadisi her yönüyle bilen, hadis ilminde iyice derinleşmiş manasına gelen) hafız’ lakabını kastetmekteydi. İbnu’n-Neccâr da şöyle demektedir: ‘Zamanındaki muhaddislerinin ima­mıydı. Hıfz ve ezberlediğini sağlamlaştırmada, hadis ilim­lerini kamilen bilmede, güvenilirlikte, seçkinlikte, güzel­ce tertipli eser hazırlamada üstatlık ona aitti. Bu iş onunla son buldu.’

İbnu'n-Neccâr şunu da der: Hocamız Abdulvahhâb ibn Emin’in şöyle dediğini işittim: ‘Bir gün Hafız Ebû’l-Kasım ibn Asâkir ve Ebû Sa’d ibn es-Sem’ânî ile beraberdim. Ha­dis almak ve hadis ravilerine uğrayıp onlardan hadis işit­mek için gidiyorduk. Yolda böyle birisiyle karşılaştık. Ibnus-Sem’ânî, bir hadis cüzünü okuması için o zattan durmasını rica etti. O da çantasında işitmiş olduğu hadis­lerin bulunduğu cüzü aramaya başladı fakat bir türlü bu­lamadı. Bulamayınca da cam sıkıldı. Bunun üzerine İbn Asâkir, es-Semaniye sordu: ‘İşitmiş olduğu o cüz hangi cüzdür?’ O da İbn Ebî Dâvûd’un el-Ba’s ve’n-Nuşûr cüzü­dür. Bu zat o cüzü Ebû Nasr Zeynebî’den dinlemiş.’ dedi. Bunun üzerine İbn Asâkir, ‘Üzülme!’ dedi. Daha sonra o cüzün tamamım veya bir kısmım hıfzından es-Sem’ânî’ye okudu.

İbnu’n-Neccâr der ki: ‘Tamamını veya bir kısmım’ şek­lindeki şüphe hocamız Abdulvahhâb’dan kaynaklanmak­tadır..

Onunla ilgili olarak, Üstat Muhyiddîn en-Nevevî bizzat kendisinin yazdığı yazısında şöyle demiştir: ‘Şam bölgesi­nin hafızıdır. Hatta tüm dünyanın hafızıdır. Mutlak olarak imam, sika (güvenilir) ve sebt (sağlam) bir zattır.’

Oğlu Hafız Ebû Muhammed Kasım naklediyor: ‘Babam pek çok kitabı(n okunuşunu, kıraatini) dinlemişti. Ancak bunlardan bir kısmını yol arkadaşı Hafiz Ebû Ali ibn el-Vezir istinsah ettiğinden dolayı kendisi istinsah etmemişti. Çünkü Ibnu-l-Vezirin istinsah ettiklerini baham istinsah etmiyor, ba­bamın istinsah ettiklerini de İbnu’l-Vezir istinsah etmıyordu, Bir gece ay ışığında camide bir arkadaşıyla konuşurlarken şöyle dediğini duydum: ‘Hadis peşinde o kadar gezdim ama sanki hiç gezmemiş gibiyim, bir sürü eserlere ulaştım ama şimdi hiç ulaşmamış gibiyim. Çünkü yol arkadaşım İbnu'l- Vezir’ın benim de kıraatlerini dinlediğim Sahibul-Buhâri, Müslim, Bey bakînin kitapları ve diğer âli (birinci elden, az ravili) senedli cüzlerle buraya geleceğini hesap ediyor­dum ancak Merv e yerleşip orada ikamete başladı. Yûsuf ibn Fârevâ el-Ceyyâni ve Ebû’l-Hasan el-Murâdînin de bu­raya gelmesini ümit ediyordum. Fakat Ebû’l-Hasan bana diyor ki: ‘Belki Şam’a gelirim, oradan da ülkem Endülüs’e dönerim.’ Velhasıl bunlardan hiçbirinin Şam’a geleceğine ümidim yok. Bu durumda büyük kitapları, mühim ve âlî (birinci elden, az ravili) cüzleri tekrardan elde etmek için üçüncü kez yolculuklara çıkmam gerekecek.’

Birkaç gün geçmeden arkadaşlarından birisi çıkageldi ve kapısını çaldı. ‘Ben Ebû’l-Hasan el-Murâdîyim. Geldim.’ dedi. Babam karşılamak için dışarı çıktı, sonra buyur edip evinde misafir etti. Ebû’l-Hasan rivayetleri dinlenilmiş ki­taplarla dolu dön sepetle gelmişti. Babam buna çok sevin­di. Kıraatlerini dinlemiş olduğu eserlere, yorulmaksızın kolayca ulaştığı için Allah Teala’ya şükretti. Çıktığı yolculukların semeresi olarak bunlar ona yetti. Hemen kitaplara yöneldi. Bir kısmını kendisi istinsah etti, bir kısmını da et­tirdi, Ve nihayet maksadına ulaştı. Eline aldığı bir cüz sanki dünyanın malını elde etmiş gibi sevindiriyordu onu. Allah Teala rahmet etsin. O’ndan razı olsun.



Abdulfettah Ebu Gudde - Zamanın Kıymeti (Otto Yayınları)

Çeviri:Enbiya Yıldırım



Devamını Oku »

Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı...

Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı...


İslâmı yeni tanıyan biri İslamoğlu, Bayındır, Okuyan, Dorman, Taslaman veya Yaşar Nuri gibi birine rastlarsa ne olur...?

- Merhaba, ben İslâm ile yeni tanışacağım!

- Ehlen Vesehlen, merhaba kardeşim, ne iyi etmişsin, tam yerine geldin (!).

- Hristiyan ve Musevilerde olduğu gibi İslamda da aynı Tanrı var sanırım bir de Muhammed var, bir de Kur’ân mı? Ne yapmam gerekiyor İslâma girmek için?

- Hah evet, çok güzel araştırmışsın, ben de eksik kalanları düzeltip tamamlarım sana, mesela Tanrı değil Allah ve İslâma girmek için şehadet getirmelisin!

- Peki şehadet nedir, ne demektir?

- Eşhedu Enla İlâhe illallah Ve Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah, diyoruz, yani Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Onun Rasulu olduğuna şahitlik ederim demek.

- Peki, ama önce aklımdaki soruların cevabını bulup tatmin olmak istiyorum, olur mu?

- Elbette kardeşim, tabi ki bak çok önemli bir hususu dile getirdin (!) AKIL, aklına hakaret etmeden, uydurulmuş şeylerden uzak, indirilmiş dini anlatayım sana...

- Uydurulmuş mu, Baba Oğul gibi mi?

- Öyle sayılır, bazı insanlar şeyh evliya keramet mucize gibi şeylerin peşine düşmüşler ve TEK SAĞLAM KAYNAK olan KUR’AN'dan kopmuşlar. Biz de "Kurân müslümanlığı" diye ümmeti kurtarıyoruz...

- Kurân, İslâmın kitabı değil mi?

- Evet.

- Mucize her dinde vardı, yaratıcı kendi varlığını bizi aciz bırakan hallerle göstermiyor mu?

- Yok kardeşim, bunlar hep işte o Güya(!) keramet sahibi evliya veya şeyh'ler vasıtasıyla uydurulmuş şeyler(!) Tek Mucize Kurândır.

- Ben Kur’ânı okudum ancak, kendisi bizzat mucize haklısınız, diğer yandan içinde türlü mucizelerden bahsediyor, sadece Muhammedin değil diğer peygamberlerin de mucizelerinden bahsediyor, Süleyman ve sarayı, İbrahim ve ateşi, ve daha niceleri. Hem evliya ifadesi uydurulmuş dediniz, Kuranda geçiyor.

- A ah okudun mu? Ben sana izah ederim hepsini (!) o evliya anlatıldığı gibi değil, hem keramet ya da mucize diye birşey yok, tercüme edenler el etek öptürmek için, aklımızı kullanmayalım diye böyle yazmışlar...! Herkes okusa anlar, makamlar uydurmuşlar, AKLA HAKARET EDİYORLAR...

- Kafamdakiler çok netti, şimdi siz böyle deyince kafam çok karıştı, TEK SAĞLAM KAYNAK dediğiniz bu kitapta herşey açık.

- Evet işte ben de bunu diyorum, TEK REFERANS bu.

- Peki size bir kaç soru sorayım madem, bu Kurân'ı diğer Kitaplar gibi bozulmamasının delili nedir? 1400 yıldan beri kimler getirip taşımış?

- Kendi içinde yazıyor zaten, bu kitabın bir harfi bile bozulmaz, hem Allah’ın korumasındaki bu ayetlerin taşınmaya ihtiyacı yok ki, bizzat O'nun korumasında...

- Şimdi ben size bir kitap versem içine de yazsam; bu kitap bozulmamıştır, korunmaktadır diye (!) Akıldan bahsettiniz ya ondan soruyorum! Kitabın dışından bir delil yok mudur? Hem bu kitap havadan kendi kendine mi indi, 1400 yıl geriden buraya ışınlandı mı? Yoksa siz mi zamanda yolculuk yapıp oradan gidip aldınız? AKLA HAKARET olmasın diye tekrar sorayım dedim. Bir de bu peygamberin (S. A. V) hadisleri yani sünnet varmış, hani Kuranda diyor, "Rasûlüme uyun ki Ben de sizi seveyim" ya, "Alemlere Rahmet" olana nasıl uyacağız?

- Yahu hiç şüphe edilmez Kurandan, elbette insanlar taşımış getirmişler, ancak bu kitap Allah’ın korumasında olduğu için dokunamamışlar, ancak hadisler uydurup kendilerine makam vermişler. Peygamberimiz Kuran'ın dışında hareket etmemiş ve konuşmamış, "o hevâsından konuşmaz" ayetle sabit, o yaşayan Kurân’dır. Kurandan başkasına ihtiyaç yoktur. Kafanı karıştırma hiç, aradığın her şeyi Kuranda bulursun...

- Bu Allah, kitap olan Kuranı koruyabiliyor da yaşayan Kurân olan ve uyun dediği âlemlere rahmet olanı koruyamamış yani! Bu insanlar hem Kuranı saf ve duru ve bozmadan sadakatle taşımış, hem hadis uydurarak fitne mi çıkarmışlar yani? AKILDAN BAHSETMESENİZ HİÇ SORMAZDIM bunları...

- Kafan çok karışmış senin, Allah ile aramıza perde koymamalıyız, din ile ilgili, hayat ile ilgili her şey bu kitapta...

- Sizinle konuşana kadar çok netti aslında! Şehadet dediniz, ikinci cümlesini katlettiniz... Peki, namaz kılıyorsunuz mesela, Kurânda baktım nasıl kılınacağını tarif etmiyor, siz neye göre kılıyorsunuz?

- Kurânda olmaz olur mu, sabaha doğru, akşam, gecenin bir vakti, Güneş tepedeyken vs. ayetlerle 5 vakit yazılı, usulca tesbih edin diye de yazıyor tarif ediyor üstelik.

- Hayır, kraat, rüku, secde, kaç rekat olduğu, nasıl duracağını, hangi duaları ya da âyetleri okuyacağını yazmamış. Oysa camilerinizde 14 asırdır uygulanan bir şekli var, bunun delilini soruyorum!? Madem sadece Kurân diyorsunuz, Kurân müslümanlığı diyorsunuz, aklınıza hakaret ettirmeyin diyorsunuz, ben de delili nerede diye soruyorum? Banyoda ya da amuda kalkarak mı kılmalıyım namazı, sırt üstü ya da yüzüstü yatarak mı?

- Edeplice yaklaşın diyor Kurân, nasıl kılındığı Hz. Adem'den İbrahim'den beri hep bilinir. Biz de onlara uyuyoruz. Kaç rekat ve şekli sana kalmış, uydurulmuş şeylerden uzak durun yeter, kabul edecek olan ise Allah'tır.

- Bakın ben bir denizciyim, Kurânda binler mucize var, ancak hiç deniz görmemiş biri yani Muhammede (S. A. V) inen bu kitapta denizcilerin bile yeni öğrendiği şeyler yazılı, geleceğe yönelik haberleri vermesi bir yana, bizzat görülen mucizeler (miraç vs.) anlatılmış. Bugün nasa ayın ikiye ayrılıp birleştiği izleri bulmuş gizliyor. Dünyadaki tüm denizciler sizin bu Üsküdar'da bulunan Hüdai yolunu bilirler, korumalı bir alandır ve fırtınalar kopsa, orada rüzgar esmez, bir damla yağmur düşmez. Fizik kanunlarına aykırı şeyler keramet ise, kimsenin inkâr edemeyeceği yüzyıllardır süre gelen bir keramet değil mi bu? Aziz Mahmut Hüdai bir evliyadır o halde. Yaşayan Kurân'ı yaşamayıp, Kurândan sadece meali ile ne anlarsak onu mu yaşayacağız? Anlayamadığımız yerde uydurmak serbest mi? Mucizeye karşı çıkmanız acizliği kabul edemeyişiniz ve kibrinizden mi?

Benden önce siz şehadet getirin de, ikinci cümleyi sözde bırakmayıp hayata geçirin lütfen. Kendinizden başka herkesi makam iftirası ile yaftalarken, hepsinin üstünde bir âlim, bir hoca, bir müslüman olarak ilan ediyorsunuz. Akla hakaret diyor, ancak akla bizzat siz hakaret ediyorsunuz. Neden okuduğunuz okulda üniversitede hocanızı oturtup siz ders vermediniz? Böylesine sadık, ve sünnet ile yaşayan asil bir silsileye tavrınız, yücelere ulaşmaya çalışan cücelerinki gibi, havaya tükürüyorsunuz.

Dönüp geldiği adres belli. Hakk etmediğinizi de kimse söyleyemez herhâlde! Amman siz kimseye tebliğde bulunmayın! Ben sizi ve siz gibileri dünyaya ilan edeyim ki, başkalarının aklına da hakaret etmeyin, çarpık ve yamuk güdümlü ifadelerinizden korunsun "ümmeti davet"...

- Hep cahiller(!) beni buluyor, sen git zaten! Akıllı olan, aklını bana verip dikkatle dinleyecek olan, nasibi olan gelsin. Peh...!

- Allah ile aranıza kimseyi almayın derken, kendinizi araya sokup, 1400 yılı tarihten silip, yüzlerce hadis âlimi ve hafızlara türlü hakaretler ediyor uydurulmuş din diyorsunuz! Fizik kanunlarına karşı çıkıyor, Kurana havadan zembille inmiş muamelesi yaparak indirilmiş din diyorsunuz! Demek Sui ulema diye duyduğum hadis buymuş. Sizden önce Kuranı okuyup biraz soruşturmasam, ne uyduruk bir din bu(!) deyip dönerdim muhakkak. Allah sizden sadece ümmeti daveti değil, ümmeti icabet olan Müslümanları da korusun...

Psk Dr Hikmet Hocaoğlu
Devamını Oku »

Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?

Darb / Dövmek: Aileyi Kurtaran Tedbir mi? Ailede Huzuru Bozan Şiddet mi?


Bazı olaylar üzerinden ailede şiddet meselesi, yazılı ve gör­sel medyada çok sık şekilde ele alınmaya başlanmıştır. Özellikle vahşice katledilen kadınların hüzün bırakan hatıraları sebebiy­le hassasiyet arz eden bir konunun tartışılması, buna bir çözüm bulunması acil bir konudur. Sırf 2014 Nisan ayının ilk on günü içinde her gün bir kadın öldürülmüştür. Bunu insanlıkla bağ­daştırmaya imkân yoktur. Dolayısıyla ailede şiddet konusunun gündemde tutulması, sorunun topluma mal edilmesi açısından olumlu olmakla birlikte bunun aileyi şiddetle özdeşleştirecek biçimde sunulması bilinçli ya da bilinçsiz olarak aileden kaçışı teşvik etmekte, evlenecek genç kız ve erkekleri korku ve endişeye sevk etmektedir. Bunun dışında şiddet olgusunun daha çok aile ile sınırlandırılarak yansıtılması, toplum katmanlarındaki diğer şiddet hadiselerini perdelemektedir. Bu tutum şiddetle kapsamlı biçimde mücadelede ciddi bir engel oluşturmaktadır. Oysa ülke­mizde cahiliye toplumunu hatırlatan şiddet olaylarının çok ko­lay şekilde işlenebildiği dikkate alınırsa konuyu toplumsal sorun olarak ele almak ve ona göre tutum belirlemek bir zorunluluk olarak görülebilir.

Son zamanlarda bireysel silahlanmada, dövüş sporlarına ilgide bir artış gözlemlenmektedir. Hatta gençlerin dinlediği müzik parçalarında bile bir hayli şiddet vurgusu bulunmakta­dır. Bunun yanında basit sebeplere bağlı olarak son derece ağır ve telafi edilemez sonuçları olan şiddet olayları yazılı ve görsel medyada haber olarak yer almaktadır. Mesela tarla veya bahçe­de sınır kavgalarında, su nöbeti ile ilgili ihtilaflarda, trafikte yol verme ya da vermeme kavgasında, bir ağacın kime ait olduğu­nun belirlenmesinde, hayvan otlatma tartışmalarında, park yeri ve pazar yerini paylaşamamada, seçimlerde, öğrenci-öğretmen, hasta-hekim, memur-âmir vs. arasındaki tartışmalarda birçok insanımızı kaybettiğimiz vakalar yaşıyoruz.

Örnek kabilinden zikredilen bu tür olayları çoğaltmak müm­kündür. Bunların tekrarlanması da son derece kolay gözükmek­tedir. O zaman şiddeti sadece aile ile sınırlı tutmak yerine, onu toplumsal bir sorun olarak ele alıp sebep ve sonuçlarını tespit ederek uygun çözümler üretilebilirse sağlıklı bir sonuca varma imkânı olur. Şiddet “öğrenilen bir tepki ve saldırganlık” olduğu­na göre kaynağına inmeden, dinamiklerini analiz etmeden, onu oluşturan kültürel ortamı ele almadan çözülmesinin mümkün olmadığını da bilmek gerekir. Çünkü şiddet, bir rahatsızlık ve engellenme durumuna verilen sertliği ifade eder. Şiddete sebep olan faktörleri izah etmeden, sonuçlar üzerinden onu anlamaya çalışmak temel bir yanılgıdır. Dolayısıyla bir sonuç olarak şidde­ti gündeme almak yerine sebeplerini ele almak daha sağlıklı bir yoldur. Ancak bu sayede kalıcı ve kapsamlı bir sonuç üretilebilir.

Bugün sadece ekonomide değil bütün ilişkilere rekabetin hâkim olmasıyla şiddetin yaygınlaşmadığı ya da yürümediği alan kalmamıştır. Niçin?

“Allah’ın emir ve yasaklarına saygı, yaratıklarına şefkati” ahlakın tanımı olarak belirleyen merhamet merkezli medeni­yetin göz kamaştıran Müslüman toplumuna ne oldu da bütün ilişkilerine şiddet yön vermeye başladı?

Kış günü yiyecek bulamayan yırtıcı hayvanlara yiyecek vermek, yuvasız kuşlara yuva yapmak, yaralı hayvanları tedavi etmek, yerdeki balgamı közlü küle alıp mikrop yaymasını en­gellemek, genç kızlara çeyiz hazırlamak, yolcuya kervansaray yapmak, yolda kalmışa hakkını vermek, bardağı kıran hizmetçi kızın ev sahibesinden azar işitmemesi için onu ödemek üzere va­kıflar kuran şefkat medeniyetinin insanlarına ne oldu da şiddeti yaygınlaştırmaktadır?

Haksız şekilde kendisine savaş açan düşman askerinin esir olarak eline düştüğü hâllerde bile kendi yiyeceğini-içeceğini ve­ren, elbisesi yoksa elbise bulan, barınak sağlayan, bunları bula­mamışsa kendininkilerini veren ve bunun için bir teşekkür bile beklemeyen(İnsân (76), 8-12.) insanlar ne oldu da dünyaya sığamaz hâle geldi ve kendi kardeşlerine amansız bir düşman kesildi?

Ticari ve ekonomik hayatta neden insanlarımız vahşi bir re­kabet içine girdi? “Ben siftahımı yaptım, alacağını komşumdan satın al.” diyerek ahilik kültürünü yücelten kanaatkârlar, ne oldu da hastane karşısındaki üç dükkânı da kiralayıp birisinde ecza­cılık yapıp diğer ikisini başkası gelip kendisine rakip olmasın diye boş tutan insanlara dönüştü?

Spor müsabakaları bile neden savaş havasında cereyan et­mektedir?

Neden bütün hayatımız artık kameraların kontrolü altına girdi?

Neden kendi güvenliği için gecesini gündüzüne katan ve insanların huzuru için kendi hayatını tehlikeye atan güvenlik güçleri bile şiddete maruz kalmakta hatta kendisini koruyamaz hâle gelmekte ve daha da kötüsü bunun bir hak olduğu iddia edi­lebilmektedir?

Topluma hizmet veren araçlar, neden yakılmakta ve par­çalanmaktadır? Ya da topluma hizmet veren kamu araçlarının mesela bir belediye otobüsünün koltuğuna yazılan yazılar ya da jiletlenen koltuklar neyi ifade etmektedir? Umuma hizmet veren tuvaletlerin kapılan ve duvarları neyi anlatmaktadır?

Neden karıncayı incitmeyen bu insanlar, artık şiddeti bir ya­şam biçimi olarak benimsemektedir?

Bu sorulan çoğaltmak mümkündür. Bütün bu şiddet görün­tüleri ortada iken sadece kadına şiddet konusunu de almak so­runun çözümü için ciddi engeldir.

Toplumsal şiddetin bütün yükünü aile üzerinden tartışmak ve özellikle şiddet haberlerinin getirdiği telaşla aileyi, birbirine düş­man ve her an çatışmaya hazır kadın-erkek portresiyle tanımlanır noktaya getirmek, bütün suçu kocaya yıkmak, çözüm olarak da hukuk yoluyla ya da polisiye önlemlerle kocanın hizaya getirilme­sinin tedbirlerinin alınması gerektiğine dair bir beklenti oluştur­mak, en basit ifadesiyle insafla bağdaşır bir durum değildir.

Bu zihinsel savrulma sebebiyle nerdeyse Kur ân-ı Kerîm şid­detin kaynağı olarak suçlanır hâle geldiğinden Nisâ’ suresinin 34. ayetinde aile içi uyuşmazlıklarda tedbirlerden birisi olarak i öngörülen “darb” kelimesini anlamlandırmada zorluklar ya da zorlanmalar yaşanmakta, halk arasında son derece anlamlı olan sözler bile şiddetin referansı sayılıp eleştirilmektedir. Mesela “Kızını dövmeyen dizini döver.” sözü, “Kızım iyi yetiştiremeyen sonunda âh-vâh eder, üzülür, ona iyi terbiye vermede titiz olmak gerekir.” şeklinde anlaşılması gerekirken şiddetin referansı ola­rak görülmektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun 08.01.2010 tarih ve 01 saydı kararıyla yayınlanan ve binlerce adet basılıp (Ankara 2010) din görevlderine dağıtılan Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Din Görevlilerinin Katkısının Sağlanması El Kitabı adlı çalışmayı hazırlayan DİB uzmanlarının görüşlerinde az yukarıda tasvir edilmeye çalışılan zihinsel arka plan görül­mektedir.

Diyanet İşleri Başkanlığı bugüne kadar dinî yorum ve tu­tum bağlamında tutarlı yönteme sadâkatini, doğru istikameti­ni ve güven veren duruşunu devam ettirmektedir. O açıdan bu kurumun kadına şiddet konusundaki etkinliklerini -biri genel diğeri özel olmak üzere- iki açıdan önemsediğimizi özellikle be­lirtmemiz gerekir. Birincisi, ülkemizde toplumsal sorunlara din ile bağlantısı kurulamayan çözümlerin özelliğine göre ya işlev­selliği yoktur ya da zayıftır. İkincisi kadına şiddet, din, ahlak ve hukuk bakımından asla kabul görmemiş bir eylemdir. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hz. Peygamberin kadını yücelten, ona özel bir değer atfeden duruşunun şiddeti engelleyici bir etki yapabileceğinde asla şüphe yoktur. Bunun tek şartı, muhatabın imanının şekil­lendirdiği vicdanının devre dışı kalmamış olmasıdır. Bu açıdan Diyanet İşleri Başkanlığının konuya aktif olarak eğilmesi her türlü takdirin üzerindedir.

Ancak az önce bahse konu kitapçıkta şiddet tiplerinin Batı­lı formlara bağlı kalınarak kategorize edilip doku uyuşmazlığı dikkate alınmaksızın bunlarla mücadele için din görevlilerine bir yol haritası çizilmeye çalışılması isabetli gözükmemektedir. Avrupa Birliğinin kadını korumaya yönelik projelerinin ana fikrini oluşturan bu ifadeler yerine, toplumdaki sorunu içeriden tespit edip onlara yer vermek ve yine içeriden bir bakışla çözüm önerilerinde bulunmak daha isabetli olurdu. Eğer toplumdaki şiddetin kodlan çözülememiş ise Batılı sorunları satırlara diz­mek yerine en azından bu metinde Hz. Peygamberin “müjde­leyin”(Buhari,İlim,11..)hitabına uygun biçimde İslam’ın temel kaynaklarının kadın-erkek ya da aile ilişkileri için öngördüğü ölçüler gösterilip teşvik edici nitelikteki esaslar belirlenebilseydi hayırlı bir iş ya­pılmış olurdu. Batılı toplumlarda ortaya çıkan şiddet tiplerinin Müslüman erkeklerce de yapıldığı ön yargısıyla kadını bundan kurtarma çabasına dönük bir kampanya havasında din görevli­lerinden katkı istemek tutarlı bir yöntem değildir. Bu ifadelerden Müslüman karı-kocanın tam anlamıyla birbirlerine düşman olduğu ve ahlak dışı yollarla eşini ezen kocaya karşı dışarıdan bir güç ile onu koruma telaşı sezilmektedir.

Batı dünyasındaki standartlara göre belirlenmiş ve dört kate­goride ele alman şiddet ifadelerinin bizim toplumumuzla ne kadar uyum arz ettiğini ve bunların hangi oranda bulunduğunu okuyu­cuya bırakarak kadına şiddeti kategorize eden Diyanet işleri Baş­kanlığının bayan uzmanlarının ifadelerini aynen alıyoruz:

“Fiziksel Şiddet: İtip kakmak, tokatlamak, tartaklamak, tek­melemek, kesici ve vurucu aletlerle ya da yakıcı maddelerle bede­nine zarar vermek, sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlamak, sağ­lık hizmetlerinden yararlanmasına engel olarak bedensel zarara uğratmak, saçını çekmek, yumruklamak, kol kıvırmak, odaya-eve kilitlemek” (s. 26).

“Psikolojik/Duygusal/Sözlü Şiddet: Kadına bağırmak, haka­ret etmek, aşağılamak, başka kadınlarla kıyaslamak, korkutmak, aşırı kıskanmak, ihmal etmek, yok saymak, çirkin olduğunu söy­lemek, kadının nasıl giyineceğine, nereye gideceğine, kimlerle gö­rüşeceğine karar vermek, kadına ve çocuklarına zarar vermekle, öldürmekle tehdit etmek, diğer insanlarla ilişkilerini sınırlamak, kendini geliştirmesine engel olmak, kadını maruz kaldığı şidde­tin sorumlusu olarak görmek, kadının kültürel farklılıklarını yok ' saymak, bastırmaya çalışmak veya bu gerekçeyle kötü muamelede bulunmak” (s. 26-27).

“Cinsel Şiddet: Kadını istemediği yerde, istemediği zamanda ve istemediği biçimde cinsel ilişkiye zorlamak (tecavüz), ensest, çocuk doğurmaya ya da doğurmamaya zorlamak, kürtaja zorla­mak, fuhuşa zorlamak, cinsel organlarına zarar vermek, fiziksel özelliklerini başka kadınlarla / erkeklerle kıyaslamak” (s. 27).

“Ekonomik Şiddet: Kadının çalışmasına izin vermemek, iste­mediği bir işte zorla çalıştırmak, az para vererek çok şey beklemek, aileyi ilgilendiren ekonomik konularda kadının fikrini sormadan tek başına karar almak, kadının parasını, kişisel mallarını elinden almak, kadının kariyerini engelleyen kısıtlamalar getirmek (iş gezilerine, toplantılara, kurslara katılmasına engel olmak), kadı­nın iş bulmasını kolaylaştırıcı becerilerini geliştirecek etkinliklere katılmasını engellemek, iş yerinde olay yaratarak kadının işten atılmasına neden olmak” (s. 27).

Bu şiddet kategorilerini toplumumuzla ilişkilendiren uz­manlara bazı sorular sormak gerekir.

Müslüman Türkiye’de, gerçekten dinî açıdan günah, ahlaki açıdan ayıp ve hukuki açıdan suç kabul edilebilecek durumda olan fiziksel şiddetin oranı nedir?

Kocanın eşinin giyimi ile ilgili teklifinin; çevresi ile ilişkile­rinde dikkatli olmasını istemesinin; evini, çocuğunu, kocasını bırakıp iş gezilerine katılmasına razı olmamasının; kariyer için evini ihmal etmemesini talep etmesinin eşe yönelik bir şiddet olduğunun delili nedir?

Batılı bir kısım köktenci feministlerin aile içi şiddet, tecavüz ve cinsel taciz iddialarını(Giddens,519) alıp bizim toplumumuzun sorunu hâline getirmek ne anlam ifade eder?

Evliliğin temelinde cinsellik büyük önem arz etmesine rağ­men “eşe tecavüz” diye bir kavram geliştirmek, ailenin en mah­rem ve en özel alanına dışarıdan müdahale etmenin naslardaki dayanağı nedir?

Batılı feministlerin “evlilik içi tecavüz”(Giddens,Sosyoloji,s.281,519) tanımlaması kendi sorunları ile ilgili bir tanımlama olduğu gibi, koca eşinden red cevabı aldığında önünde birçok seçenek vardır. Giddens’in plas­tik cinsellik dediği modern seks hayatında üreme ile cinselliğin bağı koparılmıştır ve bu açıdan modern toplum bireyleri daha önce hiç olmadığı kadar cinsel seçeneğe sahiptir.(age,282-283-283)

Karı-koca arasındaki cinsel hayatı dışarıdan düzenlemeye kalkmak, ona kurallarla sınır çizmeye çalışmak ne derece müm­kündür?

Cinselliğin daha serbest yaşandığı Batı dünyasındaki insa­nın sorunu olarak gözüken bir hususu eşi dışında bir başkasıyla cinsel ilişkinin haram olduğuna inanan Müslüman kocaya uy­gulamak hangi sosyolojik gerçekliğe dayanır?

Cinsellik her zaman son derece mahrem bir konu olarak görülegelmiştir.(age,483) Bu mahrem alanı hiçbir araştırmaya bağlama­dan doğrudan şiddet iddiasıyla dışarıdan düzenlemeye kalkmak ne derece isabetlidir?

Feminist ideolojinin, cinsellik, üreme, annelik, tecavüz şek­linde şiddete başvurma gibi yöntemlerle kadın bedeninin erkek tarafından denetin altına alındığı(1) iddiasını Müslüman zihni­yeti açısından şiddetle ilişkilendirmenin delili var mıdır?

Kadına kocanın cinsel ilişki talebine direnme hakkı tanınır­ken erkeğin cinsel ihtiyacını nasıl karşılayacağına dair bir çözüm önerisinde bulunmamak erkeği yok saymak ya da sadece sorunun ondan kaynaklandığı anlamına gelmez mi? Bu durum, meseleye sadece bir taraftan bakıp ayrımcılık yapmak anlamına gelmez mi? Böyle bir direnç kocaya uygulanan pasif şiddet değil midir?

Hz. Peygamber’in şehvetin etkisine giren kocanın hemen eşine dönmesini talep eden hadisine (Müslim, “Nikâh”, 9) dayanarak evine gelen bir kocaya eşi hazır olmadığını söylediğinde önerilen çözüm nedir?

Cinsel hayatı bile hukuk üzerinden inşa edip müzakerelere bağlamanın aile hayatı ile bağlantısını nasıl kuracağız?

Kocanın eşini fuhşa zorlamasının şiddet olarak ifade edil­mesindeki tuhaflık bir yana boşadığı eşinin bir başka erkekle evlenmesine bile tahammül edemeyen insanların bulunduğu bir toplumda böyle bir ahlaksızlığı kaç Müslüman koca eşine reva görmüştür? Bu konuda istatistiksel bilgi var mıdır? Şiddetle izah edilen bu ahlaksızlığın toplumumuzdaki varlığı ne ölçüde bu­lunmaktadır?

“Sizin eşiniz üzerindeki hakkınız hoşlanmadığınız kişilere evinizi açmamasıdır.”(Müslim,Hacc,147..) hadisi dikkate alındığında bu ve benzer naslara uygun davranan koca, eşine şiddet mi uygulamaktadır?

“Doğumdan kaçınmayan ve yüksünmeyen kadınlarla evle­nin.”(Ebu Davud,Nikah,3..) hadisi Müslüman aileye yol göstermişken eşinden doğum talebinde bulunan koca, bu isteğiyle ona nasıl bir kötülük yap­maktadır ve bu talebin şiddetle bağlantısının kurulmasının anla­mı nedir? Bizim toplumumuzda böyle bir şiddet var mıdır? Varsa ne kadardır? özellikle Batı dünyasında doğumu teşvik eden poli­tikalar da psikolojik şiddet olarak değerlendirilebilir mi?

Aile tipleri ve aileden beklentiler toplumlara ve kültürlere göre değişiklik arz etse de hiç bir zaman değişmeyen işlevleri vardır. Topluma yeni üyeler kazandırmak ve cinsel hazzı belli bir düzene sokmak bunlardandır.(Erol Güngör, Müslim, “Nikâh”, 9Ahlâk Psikolojisi ve Sosyal Ahlâk, İstanbul 1995, s. 207-208.) Kur’ân-ı Kerîm kadınları “çocuk yetiştiren tarlalar”(Bakara,223) olarak nitelerken insan neslinin de­vamında kadının rolüne ve ona verilen değere işaret etmektedir. Bu ayette modern Batının cinsel hayatla doğumun bağlantısını koparan(Giddens,443) zihniyet dünyasına da bir cevap vardır. Buna rağmen doğum şiddet bağlantısının kurulması anlamsızdır.

Bugün aile yapısının çöküşünde ve doğum oranlarının düş­mesinde bu tepkisel tutumun bozduğu dengelerin bulunduğunu göz ardı ederek Türk toplumuna bunu bir sorun olarak dayat­manın ve şiddetle ilişkilendirmenin anlamı olabilir mi? Şayet kadının doğuma direnme hakkı varsa erkeğin çocuk talebini karşılayabilecek imkânları nelerdir?

Şayet kadının doğuma ya da kocasının cinsel ilişki talebine direnme hakkı varsa kocanın çocuk talebini veya cinsel ihtiyacı­nı karşılayabileceği imkânları nelerdir? Mesela burada karı-kocanın birer de sevgili edinebildikleri Amerikan patentli “açık uçlu evlilik” önerilebilir mi?

Görüldüğü üzere aileyi ve cinsel hayatı tamamen Batılı gö­züyle algılayıp, sorunu buna göre tasvir edip kadın gözünden öngörülen direnci ifade ettikten sonra aynı problemin çözümü­nü Batılı erkek açısından göstermemek sorunu gizlemek anla­mına gelmez mi? Bu durumda mesela bir Batılı erkeğin istediği kadınla anlaşıp ya da onu kiralayıp ondan özgürce çocuk sahibi olması, çocuğu olduktan sonra da o kadınla ilişkisini koparması bir çözüm olarak Müslüman erkelere de önerilebilir mi veya ev­latlık müessesesi bir çözüm olarak sunulabilir mi? Yahut taşıyıcı annelik Müslümanlar için de bir çözüm müdür? Ya da Müslü­man erkekler için çok evlilik bir çözüm olarak görülebilir mi?

Sadece bir fikir vermesi açısından bahsedilen bu şiddet tiple­rinden sonuncusunu örnek kabilinden analiz etmemiz tamamı­na bir zemin hazırlayacaktır.

Doğumla bağlantısı kurulan cinsel şiddet sorunu, aslında erkeğin kadın bedeni üzerinde kurduğu tahakkümden ve erkek denetiminden kurtarılmasını amaçlayan Batılı feminist ideolo­jinin iddiasıdır. Bu söyleme göre modern kadının özgürce kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunabilmesinin, bedeni üzerinde her türlü kararı özgürce kendisinin verebilmesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Bunun test edildiği en önemli gösterge doğum ve eşcinsel evliliklerdir. Şayet koca, eşinin hamile kalma­sında ısrar ediyor ve bunu dayatıyorsa bununla şiddet uyguluyor demektir. Bu durumda kadının doğuma direnme hakkı vardır. Çünkü o doğurmama özgürlüğüne sahiptir. Bu hakka bağlı ola­rak feminist ideoloji doğum kontrol hapları ve diğer tıbbi ope­rasyonları bu açıdan bir çözüm olarak görmektedir. Kadın, iste­mediği hâlde hamile kalmış ise kürtaj bir kadın hakkıdır. İnsan, bedeni üzerinde mutlak özgürlüğe sahipse Müslüman ilahiyatçı­lar olarak eşcinsel evliliklere ne demek gerekir?

Erkeğin kadını sömürmesine, onun üzerinde hegemonya kurmasına bir tepki olarak doğan ve erkeğe boyun eğdirmeyi hedefleyen feminist ideolojinin tezlerini alıp Müslüman toplu­ma dayatmak yerine, içeriden bir bakışla birbirlerini tamamla­yıcı rolleriyle ve birbirlerinin eşdeğeri olarak kadın-erkeği konu alan, yol gösteren, gerektiğinde bu ilkelere aykırı hatalara işaret eden bir üslup kullanmak gerekirdi.

İlgili ayetin değerlendirilmesine geçmeden önce son söz ola­rak şunu söylemeliyiz: Geleneksel aile yapısı içinde dinin özün­den değil farklı yorumundan oluşan kültürel formların oluştur­duğu bazı olumsuzlukların bulunduğunu kabul etmekle birlikte karı-kocanın kendi aralarında halledebilecekleri basit meseleleri daha büyük soruna dönüştüren ve çatıştıran, karı-koca dengesini alt üst eden modem zihnin aile huzuruna katkı sağlamada daha sorunlu olduğunu belirtmeliyiz. Ancak elimizde otantik yapısını muhafaza eden Kur’ân-ı Kerîm gibi dinamik bir metin ve sahih sünnet mevcut olduğuna göre bu kaynaklarla tutarlı bir yöntem doğrultusunda bağlantısını kurduğumuzda sorunlarımıza yaratı­lış gerçekliğine uygun çözümler bulmamız her zaman mümkün­dür. Dolayısıyla kendi geleneğimiz ve medeniyetimizin imkânla­rını görmeden doğrudan doğruya konservatif fikirleri almak daha büyük bir soruna ve çözümsüzlüğe sebep olmaktadır.

Ailenin kuruluş ve işleyişi(Rum,31) hatta sonlanması hâlinde bile(Bakara,229) Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği en temel ilke, eşlerin birbirlerine karşı sevgi (meveddet), nezaket (rahmet) ve iyilik (ihsân) göstermeleridir. Kur’ân-ı Kerîm başka bir ihtimale yol vermeyecek açıklıkta “Kadınlarınıza iyi davranın.”(Nisa,19) emriyle özellikle er­kekleri uyarırken Hz. Peygamber de her alanda olduğu gibi (Ahzâb (33), 21.) bu konuda da en güzel model olmuş, eşlerine şiddet uygulamak bir yana kötü bir söz bile söylememiştir. Bir hadisinde: “Allah ka­tında sizin en hayırlınız kadınlara karşı iyi davrananmızdır. Bu konuda en iyi örneğiniz de benim.” buyurmuştur.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 472.) Eşi Hz. Âişe de bunu tasdik ederek onun, eşlerine ve hizmetçilerine asla kötü davranmadığını açıkça ifade etmiştir.(İbn Mace,Nikah,51) Nitekim, onun kendisi­ne karşı olumsuz bir davranışı sebebiyle babası Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) cezalandırma teşebbüsüne rıza göstermeyerek bizzat engel olmuştur.(Ebu Davud,Edeb,84)

Veda hutbesinde (vefat etmeden önce, bütün insanlığa yap­tığı son konuşma) kadınların Allah’ın emaneti olduğunu belirt­miş, onlara karşı sorumluluğa dikkat çekmiştir.(Ebu Davud,Menasik,56..) Şiddetin güç kullanarak haksız şekilde tahakküm kurmak anlamına geldiği düşünülürse “kadının emanet oluşu” onun erkeğin mülkiyetin­deki bir eşya gibi değerlendirilemeyeceğini göstermesi ve şiddet­le kontrol altına alınan bir varlık olmadığını, iradesinin ipotek altına alınamayacağını, bunun, sahibi olan Allah’a karşı bir say­gısızlık olduğunu göstermesi açsından önemlidir.

“Kadının kocası üzerindeki hakkı nedir?” diye soran bir sahabiye Hz. Peygamber. “Öncelikle kendi statüsü ve imkânına göre kocanın eşin yeme-içme, giyim, mesken ihtiyacını karşıla­ması ve bu konuda kendinden farklı davranmamasıdır. Şiddet uygulamaması, aşağılama gibi onur kırıcı davranışta bulunma­ması, evi terk edip gitmemesidir.”(Ebu Davud,Nikah,41..) cevabını vermiştir.

Eşlerini dövme alışkanlığından vazgeçmeyenleri uyarmış ve şiddetin Müslümana yakışmayan bir davranış olduğunu,(bk.Müslim,Cennet,49) eşle­rine şiddet uygulayanların iyi insan olmadıklarını, kötüler (şerr) olduğunu beyan etmiştir.(İbn Mace,Nikah,51..) “Eşlerinizi döveceksiniz, sonra da utanmadan onunla aynı yatağa girecek yüzsüzlüğü gösterecek­siniz, öyle mi?” diyen bizzat Hz. Peygamberdir.(Müslim,Cennet,49)

Hz. Peygamber (s.a.s.) pasif şiddet olarak nitelenen, eşin ko­cası tarafından ihmal edilmesine, terk edilmesine de asla rıza göstermemiş ve bunu yasaklamıştır.(İbn Mace,Nikah,3) Hatta kendisini ibadete verip eşini ihmal eden bazı sahâbîlerin birbirlerini uyardığını, Hz. Peygamberin de bu hususta titiz’ davrandığını birçok kay­naktan öğreniyoruz.(msl. bk. İbn Balaban, el-İhsân bi-tertibi Sahihi Hibbân(nsr SuaybArnaût), Beyrut 1414/1993. n. 23.)

Kur’ân-ı Kerîm, eşini yüz kızartıcı bir suç olan zina hâlin­de yakaladığını ve bunu hukuken geçerli olacak bir ispat vası­tasıyla destekleyememiş bir kocaya bile şiddet kullanma izni vermemiş, uygulanacak prosedürü belirlemiştir. “Li‘ân” veya “mülâ'ane” denilen bu uygulama, karısını zina hâlinde yaka­ladığını ya da doğan çocuğun kendine ait olmadığını savunan kocanın iddiasını ispat edememesi durumunda karısıyla bir­likte hâkim huzunda lanetleşip ayrılmalarını ifade eder, ilgili ayetler şunlardır:

“Kendi hanımlarına zina isnadında bulunup bu iddialarım ispatlamak için kendilerinden başka şahitleri olmayan kimseler­den her birinin şahitliği, dört defa Allah’a yemin edip doğrulardan olduğuna Onu şahit tutmalarından ibarettir. Beşinci defa, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendi üzerine olma­sını istemeleridir. Kadının dört defa Allaha yemin edip kocasının iddiasında yalan söylediğine Allah’ı şahit getirmesi kendisinden cezayı kaldırır. Beşincisinde de, kocası iddiasında doğru olduğu takdirde, Allah’ın lanetinin kendisi üzerine olmasını ister.’(Nur-5-9)

Böyle bir uygulamadan sonra İslam hukukçularının çoğun­luğuna göre karı-koca birbirinden ayrılır ve ebediyyen birleşemezler. Mâlikıler, Şâfı‘îler ve Hanbelîler bu görüştedir. Koca ya­lan söylediğini itiraf etse bile karı-kocanın evliliklerine dönme­lerine imkân yoktur. Ebû Hanîfe ve talebesi îmâm Muhammed’e göre bu bir bâin talâk gibidir. Ebedî haramlılık meydana getir­mez. Eğer koca yalan söylediğini ve karısına iftirada bulunduğu­nu itiraf ederse kendisine kazf suçuna uygulanan seksen değnek vurulur ve tekrar evlenebilirler.

Görüldüğü gibi son derece ağır ve yüz kızartıcı namus suçu oian zina hâlinde yakalanan eşe dahi şiddet ve cinayete geçit vermeyen Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in daha basit an­laşmazlıklarda buna kapı araladığını söylemeye imkân yoktur. Kaldı ki İslam hukukuna göre ric‘î talâkta boşanan kadın iddet suresi içinde kocasının evinde kalmaktadır. Bu ortamda şiddet­ten nasıl bahsedilebilir ki! Çok ilginç olan şu diyalogda bu husus berrak bir şekilde gözükmektedir

Ebû Hureyrenin rivayet ettiğine göre: Sa‘d b. Ubâde ile Hz. Peygamber arasında şöyle bir diyalog geçer:

Sa‘d b. Ubâde: "Yâ Rasûlallah! Eşimle birlikte olan bir adamı bulduğumda dört tanık getirinceye kadar ona bir şey yapamaya­cağım, öyle mi?"

Rasûlulllah (s.a.s.): “Evet, tabii ki!”

Sa‘d: “Asla olamaz! Seni hak din ile gönderen Allaha yemin ederim ki, ben hiç beklemeden kesinlikle onu kılıçla tepelerim!”

Rasûlullah yanındaki arkadaşlarına dönerek: “Efendinize bakın, neler söylüyor! O gerçekten çok kıskanç ama ben ondan daha kıskancım, Allah ise benden de kıskanç."(Müslim,Li'an,16)

Burada Hz. Peygamber sen kıskançlığın sebebiyle eşinle zina hâlinde yakaladığın adamı öldürmek istiyorsun ama senin kıs­kanç olduğunu bilen Allah ve Peygamberi bunu yasaklıyor de­mek istemektedir.

Kur ân-ı Kerîm, cahiliye döneminde kocanın kötüye kulla­narak eşine zulmettiği îlâ\ zıhâr, talâk gibi tasarrufları ıslah edip rahmete dönüştürerek kadım zulümden kurtarmıştır.(2)

Hz. Peygamber, kız çocuklarının diri diri toprağa gömül­düğü bir ortamda(Tekvîr (81), 8-9.)iyi yetiştirilen ve kendilerine iyi davranılan kızların cennete vesile olan Allah’ın lütfettiği varlıklar okluğu­nu belirtmiştir.(Ebu Davud,Edeb,121..) Kızıyla olan ilişkileri de bu konuda en güzel örnektir. Kızı Fatıma’yı (r.a.) görünce sevinçle dolar, kendisini ayakta karşılar ve onu yanına veya kendi yerine oturturdu. Fat­ıma da kendi evine geldiğinde babasını aynı şekilde karşılayıp ağırlardı;(Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 98..) Hz. Peygamber’in sefere giderken aile fertlerinden en son vedalaştığı, seferden dönünce de ilk görüştüğü hep kızı Fâtıma olmuştur.(Ebû Dâvûd, “Teraccül”, 21.)Buna göre hiçbir koca kendi kızına yapılmasını uygun görmediği bir davranışı başkasının kızı olan eşine -ki o Allah’ın emanetidir- yapmamalıdır.

Bütün bunların yanı sıra hayvanlara bile nezaketli davranıl- masmı isteyen bir dinin(Müslim, “Sayd”, 57) kadınlara karşı şiddeti tavsiye etmiş olması asla düşünülemez. Hz. Peygamber’in hayvanların yav­ruları için yeterince süt bırakmayanları uyarması, sağmal hay­vanların memelerinin incitilmemesi için sağanların tırnaklarını kesmelerini istemesi(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 484) sadece insana değil bütün canlılara veri­len değeri ve acıya karşı duruşu ifade eder. Üzerinde bulundu­ğu devenin hırçınlığı üzerine ona kırbaç vuran eşi Hz. Âişe’yi yumuşak, nazik ve zarif olması konusunda uyarmış ve bu tutu­mun şeyi süsleyeceğini, kibarlığın gözetilmemesinin ise ona leke düşüreceğini anlatmıştır.(Buhâri, “De'avât”, 63;..)

Açık bir örnek olması kabilinden şu örneği zikredebiliriz. Abdullah b. Cafer’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber bir gün ensardan bir adamın bahçesine girdi. Bir de ne görsün, bir deve! Rasûlullah’ı (s.a.s.) görünce deve inledi, gözlerinden yaşlar aktı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.) onun yanına gelip başını okşadı ve hayvan sakinleşti. Peygamber (s.a.s.); “Bu devenin ta­bibi kimdir, kimindir bu deve?” diye sordu. Ensardan bir genç gelip “Ey Allah’ın Rasûlü o benimdir.” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de: “Allah’ın senin emrine verdiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Bak bu hayvan senin kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet etti ” buyurdu.(Ebu Davud,Cihad,44)

Zaman içinde bazı Müslümanların, Hz. Peygamberin sade­ce kadınlara değil genel anlamda canlıya bakışındaki nezaket ve zarafetinin aksi yönündeki davranışlarının bireysel hataları ol­duğunu ve dini bağlamayacağını belirtmek gerekir. Bize döşen, onların uygulamalarıyla dini ölçmek yerine, yukarıdaki verilere göre onların davranışlarını değerlendirmektir.

Şiddet, bir bencillik, bir sindirme, otoritesini güçle kurma, şiddet uyguladığı kişinin duruşunu tehdit olarak görme sonucu ortaya çıkan haksız eylem anlamına gelir. Kadınlara uygulanan şiddet ise âcizliğin ve vicdansızlığın zirve noktasıdır. Kurân-ı Kerîm’de kadınlara vurma anlamındaki ayeti nasıl anlamak ve az önce bahsedilen hadislerle nasıl uzlaştırmak gerektiğine bak­mamız lazımdır.

Kur’ân-ı Kerîm aile içinde kadından kaynaklanan haksız bir uygulamaya tedbir olmak üzere öğüt vermeyi, bu etki etmemişse yatağı ayırmayı bu da sonuç vermemişse üçüncü bir yol olarak vurmayı (darb) bir tedbir olarak öngörmüştür. Ayetin iniş se­bebi ve bizzat Hz. Peygamber’in açıklamasıyla bu anlam netlik kazanmıştır.

Hz. Peygamber’in, kocaların eşlerini dövmelerini kaldırmak istemesi ve kocasının kendisini dövdüğünden şikâyet eden bir kadın için kısasa hükmetmesi üzerine Allah Te‘âlâ: “Bir dakika, bu lazım olabilir!” anlamında bir üslupla vurmayı da kapsayan Nisâ’ suresinin 34. ayeti gelmiştir.(Taberî, Câmıul-beyân (nşr. Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1420/2000, VIII, 291...)

Ancak Hz. Peygamber bu ayette geçen vurmayı sınırlan­dırmıştır. Az ileride kısaca izah edilecektir. Burada şu kadarı­na işaret edelim ki bu ayet, ne saik olarak ne de sonuç, hedef ve uygulama açısından şiddetle yorumlanamaz, kadına zulme alet edilemez. Çünkü Allah’ın hiçbir emri ya da yasağı kullara zulüm için meşru kılınmamıştır: "Allah, kullarına zulmedici de­ğildir.”(Âl-i İmrân (3), 182; Enfâl (8), 51; Hacc (22), 10; Fussılet (41), 46; Kâf (50), 29.) İbn Kayyim el-Cevziyye’nin (ö. 751/1350) şu sözlerinde vurgulandığı üzere:

“Şeriat, özü ve muhtevası itibariyle hikmetler üzerine kuru­ludur. Kulların dünya ve ahiret maslahatlarını hedefler. O, bütü­nüyle adalet, bütünüyle rahmet, bütünüyle maslahat ve bütünüy­le hikmettir. Ne zaman bir hüküm / düşünce / yorum; adaletten zulme, rahmetten gaddarlığa, maslahattan mefsedete, hikmetten saçmalığa dönerse -te’vil yoluyla Şeriate dâhil edilse bile- asla on­dan olamaz. Buna göre İslâm Şeriati, Allah’ın kulları arasındaki adaleti, yaratıkları arasındaki rahmeti, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, kendisinin varlığına ve Rasûlünün sıdkına en güçlü ve en tutarlı şekilde delalet eden hikmetidir.”(İbn Kayyım el-Cevziyye, ilâmü’l-muvakkı'în (nşr. Abdurrauf Sad), Beyrut, ts. (Dâru’l-Cîl), III, 3.)

Öncelikle burada bahsedilen vurmanın maksadının / ama­cının, ölçüsünün / dozunun, hangi sorun için çözüm olarak ön­görüldüğünün iyi belirlenmesine ihtiyaç vardır.

Bir defa vurma durup dururken ortaya çıkan bir eylem de­ğildir. Bir şeyin karşılığıdır. Bu da kadının az yukarıda çerçevesi çizilmeye çalışılan nüşûz hâlinin aile birliğinin devamını tehdit eder hâle gelmesi, önceki iki tedbirin yetersiz kalması ve kocası­na karşı psikolojik şiddete devam etmesidir. Ailenin yıkılması, sadece karı-kocaya dokunan bir zarar değil, diğer aile bireylerini ve tüm toplumu ilgilendiren ciddi bir sorundur. Aslında boşan­mak topluma uygulanan bir şiddettir.

Vurmanın amacı, ıslah ve aile birliğini kurtarmaya yönelik bir tedbir oluşudur.

Ölçüsü ise şok etkisi yapan sembolik bir vuruştan ibarettir ve onda aranan maddi değil manevi etkisidir.

Ulaşılmak istenen hedef ise kadının kibrini kırma, kocasını ezmeye çalışmasına bir tepki veya kocasını kıskandıran tutumu­nu fark ettirme, onu çizilmiş sınırların içine çekmedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in çizdiği çerçeveye bakıldığında, kadın, haddi aşan tutumlarını fark ettikten sonra böyle bir cezayı hak ettiğini kabullenecek, böylece aile ilişkileri normalleşecektir.

Kadın, nüşûzu sonucu onur kırıcı davranışlarıyla kocaya ol­duğu kadar aileye de zarar vermektedir. Bütün bunlarla birlikte kadının kocası ile irtibatını koparmadığı, sevgisinin bulunduğu ve yaptığı davranışın ne tür ciddi sonuçlar doğuracağının çok fazla farkında olmadığı anlaşılmaktadır. İşte bu noktada Abdul­lah b. Abbas’ın açıklamasıyla diş fırçası türünden basit bir mal­zeme ya da fiske kabilinden sembolik bir vuruş(Taberî, VIII, 314-315.) evlilik önünde engel oluşturan kapalı damarları açmak amacıyla atılan neşter kabilinden bir eylemdir. İşte bu, gurur ve kibiri kıran, kadının kendisine gelmesini sağlayan bir tedbirdir. Kadının dövülmesini ifade eden bu ayette anlam Hz. Eyyûb Peygamber’in (a.s.) eşini dövmeye yemin etmesinden sonra Allah’ın bir çıkış yolu olarak gösterdiği “yüz buğday sapından oluşan bir demetle sembolik vuruşu’na(Sâd (38), 44.) benzer ölçüde bir psikolojik tedavi yöntemi olarak öne çıkmaktadır.

Hz. Peygamber’in vurmayı sınırlandıran hadisinden (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 41..)/hare­ketle İslam âlimleri bu tür bir tedbiri uygulamak zorunda kalan kocanın yüze vuramayacağı, vurmanın acıtıcı ve iz bırakıcı sert­likte olamayacağı görüşündedirler. Şiddet boyutuna varan vur­ma ise hem olumlu sonuç vermeyeceğinden hem de yetkiyi aşan özellik arz edeceğinden suç teşkil eder ve koca ta'zır kapsamına giren bir müeyyide ile karşılık görür.

Eğer bütün damarlar kapanmışsa evlilik ölmüştür. Bu du­rumda tarafların birbirlerini işkenceden kurtarmaları için Ku 'ân-ı Kerîm’in talep ettiği şekilde ihsan üzere yani güzellikle yrılma yoluna gidilecektir.(Bakara,229)

(1)-J. Pilcher, Cinsiyet ve Cinsiyet Eşitsizlikleri Üzerine Açıklamalar”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s.112.

(2)-Bu konuda bak. Saffet Köse, “Cahiliye Arap Toplumunda Kocaların Hanımlarına Yaptıkları Bazı Haksızlıklar ve İslâm’ın Getirdiği Hukuki Düzenlemeler”, Çağdaş İhtiyaçlar ve İslam Hukuku içinde, İstanbul, Rağbet Yayınlan, s. 383 vd.



Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu
Devamını Oku »

Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk

Baba Olarak Erkek-Anne Olarak Kadın: Mutlu Ailede Mutlu Çocuk


Çocuk, annenin transfer ettiği şefkat ve babanın verdiği güven ile gelen mutluluktur.

Bir toplum, değerleri doğrultusunda kültür üretir. Şiir, ede­biyat, sanat, günlük dilde klişe cümleler bu kültürün oluşma­sında ve taşınmasında etkili araçlardandır. Temel kaynaklardan beslenen bu kültürel formlar toplumsal ilişkilere derinlik ka­zandırır ve ait olduğu kaynağa gitmeden dilden dile dolaşarak değerler doğrultusunda ilişkiler ağını örer. Anadolu kültüründe aile alanında bu türden değerli sözler mevcuttur. Mesela Ana­dolu'da “intizar almak” deyimi anne-baba sorumluluğunu ifade eden âdeta birçok ayet ve hadisin hulasası olan bir sözdür. Hem sorumluluğu hem de bu sorumluluğa özen gösterilememesi hâlinde çekilecek cezayı ve başa gelecek belayı beraberce ifade eder. Bu ifade anne-babasının hoşnutluğunu almayanın dünya ve ahirette bedbaht olacağını ifade eden Türkçedeki en etkili sözlerdendir. Keza “âh almak” aynı yönde anne-baba ile sınırlı olmaksızın zulmedenin aldığı bedduanın kötü sonucunu ifade eder.

Bu gibi sözler ya da tutumlar temel kaynaklardaki veri­lerden beslenmeleri yanında tecrübeye, insanların zihninde yer bulan canlı olaylara ve yaşanan hatıralara işaret ettiği için çok güçlü bir etkiye sahiptirler. Hem olumlu davranış geliştirme de hem de olumsuzluğu engellemede eğitici bir güce sahiptirler.İşte bu bağlamda Anadolu kültüründe dilden dile dolaşan “hayırlı evlat , hayırsız evlat” ifadeleri aynı derinliğe sahip sözlerdendir Anadolu lisanında, “Hayırsız evlat ömür törpüsüdür.” sözü anne-babayı mutsuz kılan çok güçlü bir vurgudur. Tersinden bakıldığında “başarılı ve ahlaklı” çocuklar da anne-babalarının mutluluk kaynağıdır. Bu tecrübî olarak bilinen bir husus olsa da Kur’ân-ı Kerîm iyi çocukları anne-babaların mutluluğunu tamamlayan unsur olarak zikreder. Zira cennet ehlinin baba­ları, dedeleri, çocukları, hanımları ve hanımlarından sâlih amel işlemiş olanların topluca cennete girecekleri anlatılır.(Ra‘d (13), 23; Mü’min / Gâfir (40), 8.) Şayet iman bakımından atalarının izinden giden çocuklar amel ba­kımından onlardan daha geride ve bu sebeple makamları düşük ise anne-babalarından ayrı olmaları bu mutluluğa gölge düşüre­ceğinden çocukların dereceleri yükseltilerek onlara katılacak ve mutsuzlukları giderilecektir.(Tur,21) Bu da çocukların mutluluğunun aile saadetinde etkili olduğunu göstermektedir.

Ancak burada bir noktaya işaret etmek gerekir ki o da an­ne-babaların çocuklarından beklentilerini elde etmeleri ve on­larla mutlu olabilmeleri için üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmeleri gerekir. Şimdi bu hususu ele alabiliriz.

a- Çocuğa Din ve Dünya için Zarurî Bilgilerin Kazandırılması

''Bir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden / güzel ahlaktan daha değerli bir şey bağışlamamışttr” (Tirmizi, "Birr”, 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, M, 412; IV, 77,78).

Çocuklar anne-babaları için birer imtihandır,(Enfâl (8), 28; Tegâbün (64), 15.) sonucu da ya başarı ya da hüsrandır. İmtihanın konusu çocuğun dünya ve ahiret hayatına hazırlanmasıdır. Dünyevi olarak geçimini temin edeceği, kabiliyetine uygun bir eğitimle mesleğe hazırlamak ve hayatını ilgilendiren konularda temel bilgilerle donatmak, kül­türel mirası aktarmak, toplumdaki görgü kuralları ve adaba ri­ayet hususunda bilinçlendirmek; manevi olarak da dinî vecibe­lerini öğretmek, hassasiyetle ve sürekli olarak yerine getirecek bir duyarlılık kazandırmak, yüksek İslam ahlakı ile yetiştirmek en önemli görevdir. Kısaca söylemek gerekirse Hz. Peygamber’in Allah’m özel konuk olarak ağırlayacağını ve kıyamet sıkıntıları­nı yaşatmayacağını müjdelediği yedi bahtiyar sınıftan birisi olan “Allah’a kullukla büyüyen genç” (Buhârî, “Ezân”, 36, “Rikâk”, 24, “Zekât”, 16, “Hudûd”, 19..)olabilecek şekilde biçimlen­dirmektir. Bu, çocuk için en değerli sermaye, anne-baba için de en büyük saadettir.

Din ve dünya için zaruri bilginin kesiştiği önemli bir nokta vardır o da şudur: Kişisel beceri, yeti ve bu doğrultuda elde edilen maharet ahlak ile bütünleştiğinde olumlu sonuç verir. Bu da hem çocuğun hem de anne-babasının dünya ve ahiret mutluluğudur.

Çocukların hayata hazırlanması baba ve annenin müşterek görevleri olsa da özellikle erkek çocukların bir meslek ve meslek ahlakı edinmeleri için babanın, kızlara da ev işlerinin öğretil­mesi hususunda annenin sorumluluğu vardır. Geleneksel eğitim modeli bu yönde oluşmuştur. Dolayısıyla erkeğin daha çok ev geçiminden sorumlu tutulması sebebiyle meslek eğitimini baba üstlenmiş, kız da evin tertip-düzeninden mesul olduğu için an­nesi tarafından bu yönde eğitilmiştir. Bu iki hususu biraz açmak gerekirse şunlar söylenebilir:

Allah, her insanı farklı kabiliyet ve özelliklerle donatm tır.(Enam,165;İsra,21,Zuhruf,32)Her bir yeteneğe toplumun ihtiyacı vardır. Anne-babaya düşen, çocuğunu popüler meslekler doğrultusunda yönlendir­mek değil potansiyelini keşfedip işlemek, yeteneklerini geliştir mek ve o yönde hayata hazırlamaktır. Çünkü Nasîruddîn et-Tûsî (0.672/1274) gibi İslam düşünürlerinin isabetle belirttiği gibi bireysel farklılıklar ve toplumsal ihtiyaçlar açısından çocuğun eğitiminde kabiliyetlerinin merkeze alınması ve o doğrultuda eğitime tâbi tutulması esastır.(Tusi,Exlag-ı Nasıri(trc.Rahim Sultanov).Bakı 1989,s.160)Bu çaba hem nimetin takdiri ve fiilî şükrü anlamına gelir hem de çocuğa ve aynı zamanda toplu­ma yapılabilecek en büyük katkı ve iyiliği ifade eder.

Kabiliyet bakımından insan, yaratıldığı toprağa benzer. Bu açıdan her toprak farklıdır ve kendi özelliğine uygun bitkiler yetiştirir. Buğdaya uygun toprağa mısır ekmek anlamsız oldu­ğu gibi mesela sosyal bilimlere yatkın bir çocuğu fen bilimlerine yönlendirmek de o derece manasız ve sonuç olarak da verimsiz­dir. Bu, çocuğa eziyet olduğu gibi yetenek nimetinin kadr-u kıy­metini bilmeyerek nankörlük yapmak daha da önemlisi insanı taşıyamayacağı bir yükle sorumlu tutmak, toplumu da Allah’ın lütfettiği bir kabiliyetten mahrum bırakmak demektir. Bu yön­deki hatalı tercih, çocuğun başarısını olumsuz yönde etkileyece­ğinden ileride aile huzuruna olumsuz yansıyacak ilk kıvılcımdır.

Çocukları dindar ve ahlaklı yetiştirmek, anne-babanın be­raberce sorumlu oldukları alanı oluşturur. Hz. Peygamber’in bu konuda: “Bir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden / güzel ah­laktan daha değerli bir şey bağışlamamıştır.”,(Tırmızî, “Birr”, 33..) “Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel verin.”(İbn Mace,Edeb,3) şeklindeki ha­disleriyle ümmetine mesajı nettir.

İkramdan maksat helal dairesinde ve şımartmayacak ölçü­de çocukların ihtiyaçlarını gidermek, imkânlar ölçüsünde baş­kasına muhtaç etmemek, manevi anlamda da Allah’ın emir ve yasaklarına saygı bilinciyle donatmak, çevreleriyle ilişkilerinde yüksek İslam ahlakını ilke edinmelerini, Allah ve kul hakkına karrşı duyarlılıklarını temin edecek bir eğitim vermeleri anla­mına gelir. Bunun yanında çocuklara ikram anne-baba sevgisi kazandıracağı için(Bk. Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, Kahire 1356, II, 90-91;..) aileye olan bağlılıklarını da güçlendirecek etki yapar.

Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in özel olarak anne-ba­balara yüklediği en önemli görev çocuklara namaz bilincinin kazandırılmasıdır. Namaz eğitimine küçük yaşta başlanarak temyiz döneminde bu işin halledilmiş olması gerekir. Çocuklu­ğun bu devri, genellikle hayatın yedi yaş ile bülûğ çağı arasın­daki kısmını kapsar. Temel özelliği çocuğun iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı belli ölçüde ayırabilecek akli olgunluğa ulaşmış, bu yönde meleke kazanmaya başlamış olmasıdır. Bu çağda ka­zanılan namaz bilinciyle çocuk, tam mükellef olduğu âkıl-bâliğ dönemine hazır olarak adım atacak ve küçük yaşta kazandığı bu bilinç, hayatı boyunca kalıcılık arz edecektir. Bir anne-baba için çocuklarına dinî vecibelerini öğretip içselleştirmelerini, bir yaşam biçimine dönüştürmelerini, Allah’ın rızasını her şeyden daha önemli görmelerini sağlamaktan daha değerli bir şey ola­maz. Bu ise küçük yaşlarda kazandırılabilir. “Ağaç yaş iken eği­lir.” sözünün anlatmak istediği budur. İşte bunun için Hz. Pey­gamber çocuklara namaz öğretimine yedi yaşında başlanmasını istemiş ve on yaşına kadar bu sorunun halledilmesi gerektiğini bildirmiştir.(Ebû Dâvûd, “Salât”, 26.) Aile reisinin hane halkına dinî vecibelerini öğ­retmek ve hatırlatmakla, kendisi de bunları yaşayarak örnek ol­makla yükümlü olduğuna dair açık ayetler vardır:

Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun...”(Tahrim (66), 6.) şeklindeki ayetiyle genel nitelikli bir sorumluluktan bahsettikten sonra namaz özelinde konuyu ay­dınlatır:

“Aile fertlerine namaz kılmalarını emret Sen de sabırla devam et,biz senden rızık istemiyoruz, rızıklandıracak olan biziz. Güzel sonuç, Allah'ın emir ve yasaklarına içtenlikle bağlılık veren ve saygıda titiz davrananların (takva sahipleri) olacaktır.(Taha 132)

b- Anne-Babanın Çocuklara örnekliği

Aile ile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et" (Tahâ, 20/132) ayeti geldikten sonra, Hz. Peygamber da­madı Hz, Ali ve kızı Hz, Fatıma'ya sabah namazlarına kaldırmıştır.

Başkasından talep edilen ortak bir davranışın ya da yapılması istenen bir eylemin öncelikle o kişi tarafından yerine getiril­mesi tutarlılık açısından çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerîm:

“Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Böyle yapma­nız Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır. (Saff,2-3)

*İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa?(Bakara,44)şeklindeki ayetlerinde bu hususu özellikle vurgular. Do­layısıyla ortak sorumluluklarda birisinden bir şeyi talep eden kişinin istediği şeyi öncelikle kendisi uygulayarak örnek olma­sı önemli bir ahlak ilkesidir. Bu, inandırıcılık, güvenilirlik ve tutarlılık açısından olduğu kadar eğitim bakımından da hayati önemi haizdir. Bu sebeple "aile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et.” ayeti emredenin emrettiğini yapmaması hâ­linde tutarsız davranması sebebiyle talebinin karşılık görmeye­ceğine, inandırıcılığını ve güvenilirliğini kaybedeceğine, pratik olarak da sonuç alamayacağına işaret eder. Böyle bir durumda çocuk anne-babasının denetiminde bulunduğu sıralarda isteni­leni korku ya da bir başka saikle yapar, kendi başına kaldığında yapmaz, neticede istenilen yönde bir davranış ya da alışkanlık kazanmaz. En önemlisi ikiyüzlülük gibi bir şahsiyet bozukluğu geliştirmiş ve yalan söylemeyi öğrenmiş olur,.(Bk. Ebû Zehre, Zehretü 't-tefâsir, IX, 4814.)

Konunun dikkate değer bir başka boyutu daha vardır. O da çocuğun belli bir yaşa kadar anne-babasını taklit ederek bilgi kazandığı ve şahsiyetinin şekillendiği dikkate alınırsa aile bü­yüklerinin söz-davranış bütünlüğü sergilemesinin ve bu yolla küçüklere örnek olmasının ne kadar önemli olduğu kendiliğin­den ortaya çıkar.

Aile reisi çevresindekileri iyiye yönlendirmek, görevlerin ifa­sını sağlamakla yükümlüdür. Bu ise bizzat kendisinin en kâmil manada ve sürekli biçimde söylediklerine önderlik etmesi ve gü­zel örnek olmasıyla mümkündür.

Bunun içindir ki Hz. Peygamber’in cennetle müjdelenmiş olmasına rağmen “Aile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et.” ayeti geldikten sonra, damadı Hz. Ali ve kızı Hz. Fa- tıma’ya sabah namazları için seslendiği nakledilmekte,(Kurtubî, e-Câmi' li-ahkâmi’l-Kur'ân, Kahire 1384/1964, XI, 263..) bizzat Hz. Ali de bu bilgiyi teyit etmektedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1,91.)Bundan başka Hz. Pey­gamber’in sadece onları değil sabah namazına giderken yolu üstündekileri namaz için uyandırdığı bilinmektedir.(Ebû DAvûd, “Tatavvû*”, 4.)

Aile bireylerine karşı aile reisinin sorumluluklarını açıkça ifade eden ayetlerde özellikle namazın vurgulanması onun bü­tün ibadetleri bünyesinde bulundurması sebebiyle dinin dire­ği(Beyhakî, Şu'abü'l-imân, IV, 300;..) ve cennetin anahtarı(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III 330.)olarak nitelenmesinden olmalıdır. Kötülük ve çirkinliklerden alıkoyan özelliğiyle namaz(Ankebût (29). 45.) ahlakın teminatı ve dindarlığın ölçüsünü veren bir ibadettir. Bu nokta sadece Kur’ân-ı Kerim'de değil Hz Peygamber'in hadislerinde de teyit edilir. Mesela Hz, Peygamberin: “Kimi kıldığı namaz kötülük ve çirkinliklerden alıkoymuyorsa onun ancak Allah'ta,uzaklığı artmıştır.”(..Muttaki el-Hindî, Kenzü’l-ummâL, nr. 20083.) hadisi ayetle tam paralellik göstermekte­dir. Aynı yöndeki: “Nice oruç tutanlar vardır ki onun yanına kalan açlık, nice gece namazı kılanlar vardır ki onun yanına kalan uykusuzluktur.”(İbn Mace,Sıyam,21)hadisi davranışa yansımayan ibadetin içi boş, anlamsız, kuru bir şekilden ibaret olduğunu bildirmektedir. Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği amelinin namazı oluşu, namazından hesabı kolay olanın diğer amellerinin muhase­besinin de kolay geçeceği(Tirmizî, “Salât”, 188)yönündeki Nebevi bilginin verdiği me­saj namazın hemen öğretilmesi ve süreklilik kazanması için takip edilmesi yönünde aile reisinin gerekli hassasiyeti göstermesidir.

Ayetlerde, öncelikle kişinin dinî vecibeleri kendisinin öğrenip yaşaması ve bu yönüyle örnek olması, sonra ailesini eğitip-öğretmesi, “önce en yakın akrabanı uyar.(Şuara,214) düsturundan anlaşıldığı kada­rıyla da yakınlarını doğru yola ulaştırmak için çabalaması,(Cessâs, III, 466.) iyiliği emir ve kötülüğü önleme prensibi(Al-i İmrân (3), 104,110,114; A‘râf(7), 157;Tevbe(9),71,112...)gereğince de gücüyle orantılı biçimde bütün toplumla ilgilenmesi (Müslim, “İmân”, 78;..) şeklinde gittikçe genişleyen bir sorumluluk alanının bulunduğu dikkati çekmektedir.

Bütün bu anlatılanlar dikkate alındığında dünyevi ve uhrevi işlevi nedeniyle çocuğa namaz bilincinin küçük yaşlardan itibaren kazandırılması ailenin en önemli görevidir denilebilir.

Bunun anne-babaya dönen tarafı da vardır. Kendileri öldü­ğünde hayatta kalan çocukları namaz kıldığı sürece amel defterleri kapanmayacaktır. Çünkü Hz. Peygamber, öldükten sonra geride kendilerine dua eden sâlih çocuk bırakan anne-babanın amel defterinin kapanmayacağını ve sevap yazılmaya devam edileceğini haber vermiştir.(Müslim, “ Vasıyyet”, 14;..) Namaz, salih ve muttaki insan­ların ameli(Bakara (2), 2-3,177.) olduğu gibi içinde de ana-babaya hayır-dua vardır. Son oturuşta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ve dua olarak okunan şu ayette bu görülmektedir: “Rabbim! Bana, ana-babama ve bü­tün mu minlere mağfiretinle muamele et!” (ibrahim (14), 41.)

Konuyla bağlantısı bulunan Hz. Peygamber’in amcasının oğlu, tefsir ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen ve çok hadis rivayet edenler arasında sayılan büyük sahâbî Abdullah b. Abbâs’ın (Ö.68/688) bir tespitine burada yer vermemiz uygun olur. O, Kur’ân-ı Kerîm’de üç ayette üç şeyin birbirine bağlı olarak nazil olduğunu ve peşindekinin eksik bırakılması hâlinde Al­lah’ın diğerini kabul etmeyeceğini söyler:

Birincisi “Allah’a itaat edin. Rasûlüne de itaat edin” ayeti.(Nisa 59) Kim Allah’a itaat edip de Rasûlüne itaat etmezse bu ameli mak­bul değildir.

İkincisi: “Namazı kılın, zekâtı verin.” ayeti.(Bakara (2), 43,83,110; Nûr (24), 56.) Kim namazı kılar, zekâtını vermezse namazı kabul edilmez.

Üçüncüsü de “(önce) bana ve (sonra da) ana-babana şükret. ayeti.(Lokman 14) Kim Allah’a şükreder de ana-babasına teşekkür etmezse şükrünü Allah kabul etmez.(Zehebî, Kitâbü’l-Kebâir, Kahire 1355,s. 43;...)

Son kısımla ilgili olarak Süfyân b. Uyeyne (Ö.198/814) beş va­kit namazı kılan Allah’a şükretmiş, namazın sonunda da onlara dua eden onlara teşekkür etmiş olur şeklinde bir değerlendirmede bulunur.(Âlûsî, Rûhu’l-me'ânî, Beyrut, ts, (Dâru İhyâi’t- türâsi’l-Arabî), XXI, 87.)Aslında namazın sonunda teşehhüdden sonra okunan duada ana-babaya mağfiret dileği yer aldığı için (rab. benâ’ğfir lî veli-vâlideyye...)(İbrahim 41)namazını kılıp bu duayı okuyan Müslüman bu emri yerine getirmiş olmaktadır.(Âlûsî, XV, 57.)

c- Çocuk için Annenin özel Görevi: Şefkat ve Merhamet Transferi

Son dönemde yapılan araştırmalara göre doğumu takip eden özellikle ilk yılda çocuğun ruh sağlığının temelinin atılması sebebiyle bu dönemde çocukta anne ilgisi, sevgisi ve şefkatindeki eksiklik ömür boyu telafi edilemez.

Kadının annelik rolü üzerinde özel olarak durmak gerekir. Çünkü Kur’ân ve Sünnette ona özel önem verilmiş, günümüzde yapılan bazı araştırmalarda da annenin çocuk için özel konu­muna vurgu yapan tespitlere yer verilmiştir. Çünkü anneliği öne çıkaran temel bir kavram vardır ki bu şefkattir. Şefkat sevginin en ileri boyutudur, ruhsal bir enerjidir ve çocuklar açısından en değerli kaynaktır, annenin çocuğa en değerli hediyesidir. (Nevzat Tarhan, Makul Çözüm, İstanbul 2007, s. 26...)Dolayısıyla anne sevgisi çocuğun gelişiminde hissettiği en temel ihtiyaçtır.(bk. Nevzat Tarhan, Evlilik Psikolojisi, İstanbul 2010, s. 147-148)

Babanın aile içinde oluşturduğu güven duygusunun çok önemli olduğunu, bunun getirdiği eksikliğin son derece olum­suz birtakım sonuçlar doğuracağını belirtmek gerekir. Ancak özellikle annelerin üzerinde durulmasının sebebi onun yerinin bir başkası tarafından doldurulamaması, bunun doğurduğu olumsuzluğun çok daha etkili olduğu gerçeğidir.

“Biz insandan anne-babasının üstüne titremesini istedik. Hele annesi, onca sıkıntılar sonucu güçten düşmesine aldırmayarak onu rahminde taşımıştır. Süt emme için belirlenen süre iki yıldır. İşte biz insana bana şükret, anne-babana teşekkür et diye tavsiyede bu­lunduk Dikkat edin! Dönüp-dolaşıp bana geleceksiniz.”(Lokman 34) ayetinde anne-baba beraberce zikredildikten sonra bir de ayrıca anneye yer verilmiştir. Hz. Peygamber de üç defa peş peşe "İyilik etmeme en layık kimdir?” sorusuna “Annendir” şeklinde aynı cevabı vermiş, dördüncü defa tekrar sorulduğunda “Babandır” demiştir.(Buhârî, “Edeb”, 2;..)

Babadan bir adım önde oluşunun sebebi çocuk açısından annenin alternatifinin bulunmamasıdır. Onu vazgeçilmez kılan, baba ve diğerlerinde bulunmayan annelik sevgisi ve şefkatidir ki bu bakımından onun yerini bir başkası alamaz.

İslam âlimleri, Kur’ân ve Sünnetin verileri ışığında kulluğun özünü ve ahlakın temelini “Allah’ın emir ve yasaklarına saygı, varlığa şefkat”(Serahsî, el-Mebsût, Kahire 1324-31, X, 209;...) olarak belirlemişlerdir. Allah’ın kullarına, (En'âm (6), 12; Araf(7), 151; Yusuf (12), 64,92; Enbiyâ’ (21), 83; Mü’minûn (23), 109,118... )Hz. Peygamber’in ümmetine olan yaklaşımı hep şefkat ve mer­hamet kavramlarıyla ifade edilmiştir.(Tevbe (9), 128.) O zaman, “Şefkat ne­dir?” sorusuna cevap arayabiliriz.

Derinliği ve zenginliği olan kavramlar için tanım yapmak, onu sınırlandırmak ve anlamını kısırlaştırmak gibi olumsuz so­nuca yol açabileceğinden imkânlar ölçüsünde onu tasvir etmek daha sağlıklı bir yol olarak öne çıkmaktadır.

Şefkat, annenin önce rahminde sonra kollarında taşınmış, kucağında büyümüş, sütünü emmiş, ayaklarında uyumuş, ninnisini dinlemiş, salıncakta sallanmış, nefesini ve sıcaklığım his setmiş herkesin tanımlayamasa bile yaşayarak öğrendiği derin bir duygudur. O hâlde hem şefkat gören hem de şefkat gösteren açısından tasvir etmek gerekirse şefkat, Allah’ın ruhundan üfle­diği can, evreni kucaklayan, feleklere coşku veren hayat enerjisi­dir; incitmeksizin varlığa sevgiyle dokunuş, içten gelen bir tebes­sümle gönül tahtına kuruluştur, nezakettir, zarafettir, imtiyaz ve hiyerarşinin aşıldığı ilişkidir; kalbin sarmaladığı hayat iksiridir; tevazu ile yücelmenin sevincidir; vahşete meydan okuyan sığı­naktır, vahşice kükreyen güce gemdir; susuz köpeği sulamanın adıdır; Hakkın rızasına vuslat, cenneti bulmanın yoludur. Şef­kat, diğerini hissediş, onunla hâllenme, dertlenme, derdi olma, derde derman olurken derman bulmadır; zorluğu omuzlayış, acziyete meydan okuyuş, çaresizliğe çare oluş, karşılık beklemeden tutup kaldırış, sahibine mutluluk, karşısındakine hayat, güvenli sığınak, sağlam kalede ikamet, canavarları kovuş, yürekte yer kaçıştır. Şefkat, sevgi ile yoğrulanların, kalbi aklının önüne geçmiş olanların sahip olabileceği bir enerjidir.

Bu sebeple annenin çocuğuna transfer edeceği, ona üfleyeceği en değerli güçtür. Şefkat, Allah’ın anneye çocukları için lütfet­tiği çok değerli bir kaynak ve ayrıcalıktır. En vahşi hayvanların bile bu sevgi ve şefkatin etkisiyle yavrusunu korumak için ken­dini tehlikeye atması, hatta feda etmesi bu gerçekliği teyit eden bir husustur. Dolayısıyla anne-çocuk ilişkisinin zeminini oluş­turması gereken temel değer şefkattir.

İşte bütün bu tasvir edilen duyguları, tutumları kuşatan şefkatin makamı anneliktir, şefkat hissi onunla özdeştir. Yara­tılanlar içinde bu muhteşem özü taşıyan ve nakledebilen eşsiz varlık odur. Bu yüzden onun hakkı ödenemez ve cennet onların ayakları altındadır.(Kudâî, Müsneduş-şihâb, Beyrut 1407/1986, s. 102.)

Psikiyatr Sefa Saygılı ve Pedagog Ali Çankırılı, müşterek araştırmalarında doğumu takip eden özellikle ilk yılda çocuğun ruh sağlığının temelinin atılması sebebiyle bu dönemde çocukta anne sevgisi ve şefkatindeki eksikliğin ömür boyu dolduralamayağını, hiçbir zaman yeniden kazanılamayacağını ve telafi edilemeyeceğini, bu mahrumiyetin ilerleyen yıllarda birçok ruhsal hastalığı beraberinde getireceğini tespit etmişler­dir. (Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 24-26,29-31.)Modern psikiyatrinin çocuğun ana kucağından ve sevgi­sinden mahrumiyetini en temel depression sebeplerinden birisi olarak tespiti bu gerçekliğin teyididir.

Anneliğin bir kadın rolü olduğu tezini savunan John Bovvlby (1953) de şu tespitlerde bulunur:

“Eğer anne yoksa ya da çocuk annesinden küçük yaşta ayrılırsa -ki bu duruma anneden yoksunluk denir- çocuk büyük bir yeter­siz toplumsallaşma riski ile karşı karşıya kalır. Bu durum çocuğun hayatının ilerleyen dönemlerinde toplum karşıtı olması ya da psikopatik eğilimler göstermesi gibi ciddi toplumsal ve ruhsal sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Bir çocuğun refahı ve ruhsal sağlığı en iyi şekilde annesiyle kuracağı yakın ve sürekli bir kişisel ilişki yo­luyla güvence altına alınabilir. Şayet anne yerine bir başkası ikame edilecekse anne gibi olmasa da bu da bir kadın olmalıdır.”(Giddens, 515-516.)

İslam âlimlerinin varlıkla ilişkide şefkati merkeze almalarını ve İslam ahlakının özü saymalarını haklı çıkaran sebep budur.

Bütün bu açılardan Hz. Peygamberin şefkati anne ile ta­nımlaması açıklayıcı olduğu kadar da anlamlıdır. Zikredilecek şu örnekler meramı ifadeye kâfidir.

Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre kendisine getirilen bir grup esir arasında bir kadının panikle kaybettiği çocuğu­nu araması ve bulduktan sonra da onu şefkatle bağrına basıp emzirmeye başlaması Rasûlullah’ın (s.a.s.) dikkatini çekmiş ve yanındakilere: “Şu kadın hiç çocuğunu ateşe atabilir mi?” diye sormuş, onların: “Elbette atamaz yâ Rasûlallah!” cevabı üzerine: “İşte Allah, bu kadının çocuğuna olan şefkatinden kullarına çok daha şefkatli / merhametlidir.” buyurmuştur.”(Buhârî, “Edeb", 19; Müslim, “Tevbe”, 22.)

Bir kadın tandırı yakar ve ateş alevlenince de oradaki ço­cuğunu zarar görmesin diye ateşten uzaklaştırır. Sonra da ya­kınındaki Hz. Peygambere gelir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah merhametli olanların en merhametlisi değil mi?” diye sorar. Hz. Peygamber “evet” cevabını verince kadın: “Allah, kullarına bir annenin çocuğuna olan şefkatinden daha da şefkatli değil mi” diye ekler. Hz. Peygamber: “Evet” deyince bu sefer de kadın: “Bir anne çocuğunu asla ateşe atamaz, O zaman merhametli olan­ların en merhametlisi olan Allah kullarından bir kısmını nasıl ateşe atacak?” diye sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber başını önüne eğip gözleri yaşlı biçimde: Allah ancak yaratıcısını red­deden, azgın, inatçı, zorbayı ateşe atar, buyurur.(İbn Mace,Zühd,35)

Hz. Peygamber, Allah’ın rahmet ve şefkatini yüz parçaya böldüğünü doksan dokuzunu yanında tuttuğunu, bir parçasmı dünyaya indirdiğini, o bir parçayı yeryüzünün tamamına dağıt­tığını anlattıktan sonra bunun açılımını anne üzerinden yapar. Annenin çocuğuna, hayvanın yavrusuna gösterdiği şefkat ve merhamet o yüzde birden aldığı payın etkisiyledir. Allah ahiret yurdunda bütün mü’minlere yanında tuttuğu doksan dokuz ile muamele edecektir.(Buhari,Edeb,19..)

Sahabeden bir zat, ormanda seslerini işittiği kuş yavrularını alıp elbisesinin içine koyar. Anne kuş, yavrularını alan bu ada­mın başının üstünde dolaşmaya başlar. Adam tuzak olmak üze­re anneye yavrularını gösterir ve şefkatle onların üzerine kon­duğunda onu da yakalar ve elbisesine sararak bir ağacın altında arkadaşlarıyla sohbet eden Hz. Peygamber’in huzuruna gelir. Olayı anlatır. Hz. Peygamber de “Onları yere bırak!” buyurur ve bıraktığında annesinin yavrularının başından ayrılamadığını görürler. Hz. Peygamber oradaki arkadaşlarına: “Şurada gördü­ğünüz, annenin şu olağanüstü esirgeyici çabası hayranlık uyan­dıran bir tutum değil mi?” diye sorar. Onlar hep bir ağızdan: Evet Yâ Rasûlallah! Gerçekten öyle” diye cevap verirler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Beni hakkın temsilcisi olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki Allah’ın kullarına olan şefkati bu annenin yavrularına olan şefkatinden kat be kat fazladır. Şimdi 0 yavruları annesiyle birlikte götür, yuvalarına bırak.” buyurur ve adam da emri yerine getirir.(Buhari,Cenaiz,1)

Abdullah b. Mes'ud şöyle anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) ile bir seferde idik, bir ihtiyacından dolayı yanımızdan ayrılmıştı. O sı­rada iki kuş yavrusu gördük ve aldık, anneleri de gelip onların üzerine kanatlarını germeye çalışıyordu. Derken Hz. Peygamber geldi. Bir başka rivayete göre onun gelişiyle anne Hz. Peygamber’in başının üstünde dolaşıyor ve sanki ona yavrularının alın­dığını şikâyet ediyordu. Hz. Peygamber: “Yavrularından ayıra­rak bu kuşa azap çektiren kim ise hemen onları annesine versin.” buyurdu ve emri yerine getirildi.(Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 112,..)

Bir gün yoksul bir kadın Hz. Âişe’nin evine geldi. Sırtında iki çocuğu vardı. Hz. Âişe ona üç hurma verdi. O da çocukla­rına birer tane verip ötekini yemek için tam ağzına götürür­ken çocuklar onu da istedi. Kadın o hurmayı da ikiye bölüp çocukları arasında paylaştırdı. Bu yoksul kadının şefkatine hayran kalan Hz. Âişe, gördüklerini Hz. Peygamber’e anlattı. Hz. Peygamber: “Bu şefkati sebebiyle, Allah Teâlâ o kadına mutlaka ya cenneti vermiş ya da onu cehennemden âzâd et­miştir.” buyurdu.(Müslim,Birr,148..)

Şefkat, İslam kültürünün en merkezî kavramlarındandır. Geleneğimizde anne ile birlikte anılmıştır. Büyük âlim, zahid Abdullah b. Mübârek’ten az önceki hadislere paralel olarak nak­ledilen şu söz başka bir şeye hacet bırakmayacak derinliktedir: “İnsanları övgü ve yergide acele etme! Zira bugün hoşuna giden bir adam yarın hiç hoşlanmadığın birisi hâline gelebilir. İnsan­lar tonlarca günah işler, kıyamet günü geldiğinde Allah günah­ları affeder. Allah kullarına, çocuğu için bir yatak serip de eliyle yatağın üzerinde çocuğunu sokacak bir yılan var mı ya da ona batacak bir diken var mı, varsa çocuğum yerine bana gelsin diye araştıran anneden daha şefkatlidir.” (Abdullah b. Mübârek, ez-Zühd ve’r-rekâik (nşr. Habîburrahman el-A‘zamî), Beyrut, ts. (Dâru’l-Kütübi’l-îlmiyye), s. 314;..)

Sünnet ve sahabe uygulamaları doğrultusunda İslam huku­kunda şefkatin hayati önemi dikkate alınarak belirlenmiş hü­kümler mevcuttur. Bu konuda karı-kocanın herhangi bir sebeple ayrılmaları ya da boşanmaları hâlinde çocuğun yedi yaşına kadar mutlaka anneye verilmesi gerektiği konusunda İslam hukukçula­rının görüş birliği içinde olmaları (icma)(Bk. Ali Bardakoğlu, “Hidâne”, DİA, XVII, 467-468.) örnek olarak zikredile­bilir. Temelinde de az önce bahsedilen gerçeklik vardır. Bu sebeple olmalı ki ayrıldığı kocasıyla çocuk hakkında anlaşmazlığa düşen ve Hz. Peygamber e gelerek: “Ey Allah ın elçisi! Şu oğluma rahmim yuva, göğsüm pınar, kucağım kundak oldu. Şimdi ise babası beni boşadı ve çocuğu benden çekip almak istemektedir, şeklinde müra­caatta bulunan kadına Rasûlullah, Sen evlenmedikçe çocuğunda daha fazla hak sahibisin.” cevabını vermiştir.(..Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 182;)

Buna benzer bir olay da Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döne­minde meydana gelmiş, Hz. Ömer ile boşadığı karısı Ümmü Âsim arasında çocukları Âsım’m kimde kalacağı hususunda anlaşmazlık çıkmış, nihayet Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in uygulaması istikametinde çocuğun annesiyle birlikte kalmasına karar vermiş ve bu vesileyle Hz. Ömer’e şunu söylemiştir: 'Anne­nin kokusu, nefesi, okşaması ve şefkati çocuk için büyüyüp kendi tercihini kullanıncaya kadar senin yanındaki petekli baldan daha hayırlıdır.”(Abdürrezzâk, el-Musannef (nşr. Habîburrahmân el-A‘zamî), Beyrut 1403/1983, VII, 154, nr. 12601; Zeyla‘1, Nasbu’r-râye, III, 266;..)

Yedi yaşına kadar anne şefkatini, merhametini içselleştiren ço­cuk, bu aşamadan sonra hayata hazırlanması için babasına verilir.

Bütün bunlar göstermektedir ki bir annenin en önemli göre­vi ve kendisine biçilen rol çocuğuna şefkat ve merhamet trans­feridir. Kur’ân-ı Kerîm’in özellikle kadınlan çocuk yetiştiren tarlalar olarak tavsif etmesi(Bakara,223) kadın için annelik rolünün fıtrî ol­duğuna, şefkatin de bunun merkezinde bulunduğuna işaret eder.

Bir annenin topluma kazandıracağı en temel değer, şefkatli ellerinde yetiştirdiği ahlaklı, şefkatli çocuktur. Mısırlı şair Hafız İbrahim annenin çocuk yetiştirmedeki rolünü ve bunun top­lumsal hayattaki önemini çok güzel şekilde resmeder:

Anne okuldur. Onu iyi yetiştirdiğinde, temiz (ahlaklı) bir top­lum yetiştirmiş olursun.(1)

Anne bahçedir. Onun suyu hayâdan verilmişse yemyeşil bitki­leriyle coştukça coştuğunu temaşa edersin

Anne, başarıda /yiğitlikte şöhreti ufukları aşan büyük hoca­ların ilk hocasıdır.(İbrahim el-Hâşimî, Cevâhiru’l-edeb, Beyrut, ts. (Müessesetü’l- Me ârıf), II, 249.196)

Bütün bunlar anne-çocuk ilişkisinin çok derinlikli bir özel­lik taşıdığının göstergesidir. Bu sebeple annenin babaya göre daha önde olması, yerinin doldurulamayışı ve hakkının öde- nemeyişi İslam’ın temel kaynaklarında ifadesini bulan bir hu­sustur. Bunun sebepleri arasında baba ile mukayese edildiğinde annenin hem şefkat ve sevgisinin hem de çocuğuna olan bağlılığının ona göre daha çok olması ve çocuğun da buna ihtiyacının bulunması sayılmıştır.(2)

Günümüzün iş hayatında kadının aktif olarak yer almasıyla birlikte çocukla olan ilişkisinin azalması sebebiyle annenin şef­kat ve merhamet elinin çocuğun üzerinden kalkması, bir başka ifadeyle çocuğu yoğuran annenin şefkat elinin aktivitesini kay­betmesi halkın öfke toplumuna dönüşmesinde belli ölçüde et­kisinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu sebeple işten gelen ebeveynin, hususiyle annenin, çocuklarına olan sevgisini gös­termeleri, onlarla yeterince ilgilenmeleri ruh sağlığı açısından kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü ihmalin pasif şiddet anla­mına geldiğini ve bunun insan psikolojisi üzerinde olumsuz etki bıraktığını modern psikiyatri de kabul etmektedir.

d- Modern İş Hayatında Kadın: Doğumdan ve Evden Kaçış

Hz. Peygamber buyurur ki: “Sevecen ve doğumdan kaçınmayan, yüksünmeyen kadınlarla evleniniz. Çünkü kıyamet günü ben sizin çokluğunuzla övüneceğim. (Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 3; Nesâî, “Nikâh”, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 158,245). “Kadınların en hayırlı namazgahı evleri­nin köşesidir.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müs- ned, VI, 297, 301).

1980’li yılarda İslam ülkeleri ve Türkiye’de “aile planlaması” politikalarıyla doğum oranlarının düşürülmesi ve nüfus artış hızının aşağıya çekilmesi yönünde birtakım çalışmalar yapıldığını o dönemde yaşayan insanlardan hatırlamayan yoktur. Maalesef o donemde ülkemizde bazı ilahiyatçıların da Hz. Peygamber- doğurgan ve sevecen kadınlarla evlenip çoğalmayı tavsiye (den ve bu sayede kıyamet günü diğer ümmetlere karşı Muhammed ümmetinin çokluğuyla övüneceğini beyan eden hadisini(Nesai,Nikah,11..) farklı şekillerde yorumlayarak modern dünyanın İslam Alemini öğütmek için İnşa ettiği değirmene su taşıdıkları bilinen bir husustur. Bu hadisi “Hz. Peygamber'in kalitesiz, yoksul, geri kalmış insanların çokluğuyla övünemeyeceği, kastedilenin ekonomik durumu iyi, ilerlemiş, kültürlü Müslümanların çokluğuyla övü­neceği, dolayısıyla çok olup geri kalmış insanlardansa az olup ileri seviyedeki insanlara sahip olmanın daha iyi” olacağı şeklin­de yorumlayanlar olmuştu. Sosyal bir politika olarak aile plan­lamasının beklenen neticeyi vermediği söylenebilirse de gelinen noktada kariyer ve iş planlaması ya da işin araç olmaktan çıkıp amaca, bir varoluş mücadelesine dönüştürülmesinin de etkisiy­le kadınların doğumdan ve çocuktan kaçışı yönünde bir sonuç doğmuştur. Neticede ülkemizde de Batının yaşadığı sorunlara paralel biçimde nüfus yaşlanması probleminin işaretleri alınmış durumdadır. Kısa süre öncesinde % 3’lerden bugün % 13’lere gelmiş bulunan dünyadaki yaşlılık oranlarının 2050’li yıllarda dünya nüfusunun yarısına ulaşacağı dikkate alınırsa tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir.

Hz. Peygamber’in “Doğurgan kadınlarla evlenin.”(Ebu Davud,Nikah,3) hadisi­nin gerçekten mucizevi karakter arz ettiği bugün daha iyi anla­şılabilmededir. Trend bu şekilde devam ederse belli bir zaman sonra insan neslinin tehlikeye düşeceğini söylemek çok da güç değildir. Bugün, özellikle yaşlı nüfusun çoğunluğu oluşturduğu Avrupa ülkelerinde doğumun teşvik edilmesi ve doğum ücreti ödenmesi nüfusun önemine vurgu yapan uygulamalardan birisidir. Ancak ne kadar maddi imkân tanınırsa tanınsın zihinsel anlamda kadının evini işine önceleyebileceği, işini amaç değil araç olarak göreceği bir zihniyet oluşturulamadığı sürece bu so­run kolay çözülemeyecektir.

Modern iş hayatının bir varoluş mücadelesine dönüşmesi, işin araç olmaktan çıkıp amaç hâlini alması, kadınların kariyer önceli­ği, sadece doğumu sınırlandıran, geciktiren bir olgu değil doğum sonrasında da anne-çocuk ilişkisini kısırlaştırmış, çocuğa ayrılan zamanı daraltmıştır. Bencilliğin egemenliği ve fedakârlığın kay­bolması sebebiyle çocuğun ekonomik açıdan yük, iş ile kariyer önünde engel, özgürlüğü kısıtlayan ayak bağı olarak görülmesinin de bunda etkisi vardır. Yoğun iş hayatı ve değişen zihniyetin doğal sonucu olarak çocuklar, ev dışında kreş ve anaokullarında belli bir yaştan sonra da eğitim sürecinin gerektirdiği diğer resmî kurumlarda çocukluğunu tüketmekte; anneden, babadan, yuvadan mahrum büyüyen çocukların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu da çocuğun şefkat ve merhamet duygularıyla yoğrulması, ço­cukların sosyalleşmesinin temini, manevi değerlerin, kültürel bi­rikimlerin kuşaklar arasında geçişinin sağlanması ve yaşatılması gibi ailenin en temel fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemekte­dir. Bu, hemen her ailede gözlenebilen bir durumdur.

Gündüzleri kreşe giden ve akşamları da anne-babası yanın­da olmasına rağmen onların yalnızlığını çeken çocuğun ileride ebeveynine sıcak davranması ya da çevresiyle zarafet ve nezakete dayalı bir ilişki içinde olması oldukça güçtür. Bugün ailenin ço­cukla buluşma süresini en aza indirmiş olan bir hayat tarzının dayatıldığı dünyada aile dışı kurumlar sadece dışarıda değil eve geldiğinde de çocukların zamanını çalmakta ve onları ailesine bırakmamaktadır. Dolayısıyla günümüzde aile içi ilişkiler çocuk açısından olumsuz bir seyir takip etmektedir. Burada esas sorun bu yaşantının aileler nezdinde normalleşmiş olmasıdır. Çocuğu­nun ve kendilerinin mutluluğunu isteyen aileler bunun farkında olmalılar ve ona göre tedbirlerini almalıdırlar.

Aile içi ilişkiler sıcaktır, samimidir ve derinliğe sahiptir. Bu onun mutluluğuna ortak olmak yapılması gereken işlerdendir Bazı psikiyatri uzmanlarının isabetle belirttiği gibi oyun çocu­ğun işidir, oyun ise seyirci ile oynanır. (msl. bk. Mücahit öztürk, Çocuk Sorunları ve İslam Sempozyumu (İstanbul 2010)’ndaki bir tebliğin müzakeresi, s. 519.) Bu sebeple çocuklara özel odalar tahsis edip istediği bütün oyuncakları alıp onunla baş başa bırakmak çözüm değildir. Ebeveynler modern döne­min yorucu iş trafiğine rağmen çocuklarını kazanmak için ge­rekli fedakârlığı göstermek, aile içinde yalnız olarak kalmasına ve yalnızlık içinde kendisine, ailesine ve hayata küsen bir birey olarak yetişmesine fırsat vermemek, yalnızlığına çare bulmak zorundadırlar. İlgisiz çocuklar sadece aileye değil içinde yaşa­dığı topluma da büyük sıkıntıdır. Çocukla çocuk olmak, onunla çocukluğu paylaşmak, oyununu fark etmek, seyretmek, gerekti­ğinde onunla oynamak Hz. Peygamberin ifadesiyle çocukla ço­cuklaşmak en ideal çözüm yolu olarak gözükmektedir.

Bugün eskiden olduğu şekliyle büyük ve geniş ailenin ye­niden oluşturulması oldukça güç gözükmektedir. Bunun âhını çekmek yerine kendi değerlerimiz doğrultusunda yeni duruma adaptasyonun nasıl sağlanabileceğinin yollarını aramak gerekir. Bugün aile, ev içinde “çekirdek aile” konumuna gelse de evin dı­şına taşan yönüyle en azından ülkemiz açısından yine de geniş aile özelliğini korumaktadır. Bu yönüyle hâlâ Batıdan farklılığı­nı korumaktadır.

O hâlde yapılması gereken şey kadınların iş hayatının çocu­ğu ile ilgilenebilecek şekilde düzenlenmesi, aile bağlarının güç­lendirilmesine dair bir bilinç oluşturulması, geniş aile üyeleriyle ilişkilerin literatürümüzdeki ifadesiyle “sıla-i rahim” kültürünün diriltilmesiyle kurulması, bu yolla özellikle çocuk açısından iş ha­yatının eksik bırakacağı boşlukların doldurulması sağlanabilir.

Babanın aileye sağladığı güven duygusunun ya da ilgisinin yeterince oluşturulamaması da diğer bir ciddi sorundur. Burada hiçbir işin aileden daha önemli olmadığı bilinciyle baba, istis­nalar dışında işini evine taşımamalıdır. Ancak burada özellikle annelerin üzerinde durulmasının sebebi çocuk açısından mo­dern hayatın getirdiği eksikliğin bir başkası tarafından doldurulamaması, bunun doğurduğu olumsuzluğun çok daha etkili olduğu gerçeğidir.

Çalışan kadınların çocuklarına yeterli zamanı ayıramadık­ları bilinen bir gerçektir. Günün büyük bir bölümünü işinde ge­çiren ve evine yorgun hatta ortamına göre psikolojik yıpranmış- lıkla dönen kadın bir de geldiğinde ev işleriyle meşgul olmakta, şayet ev işlerini gören bir hizmetçi varsa yorgunluğunu gidermek için dinlenmeye ayırdığı zaman sebebiyle eşine ve çocuklarına yeterli ve kaliteli zamanı ayırma konusunda zorlanmaktadır.

Annesiyle yeterli zamanı geçiremeyen çocuk sıkıntı içinde büyümektedir. Çocuk ana kucağında merhamet-şefkat etkileşi­mi içindedir ve bununla yoğrulur. Daha ana kucağının tadını çı­karmadan, annesine doymadan, orada yoğrulmadan kreş, ana­okulu gibi kurumlara gönderilmesi, hem çocuk hem de toplum için sorunlu bireyin büyüyor oluşunu ifade eder. Çünkü çocuk okulda düzeni sağlamak için otoriteyi temsil eden öğretmeniyle karşılaşmakta, onu görerek yetiştiğinden belli ölçüde otoriter bir yapı kazanmaktadır. Çünkü belli dönemlerde çocuk gözleyerek, izleyerek, hayranlık duyduğu büyüklerini taklit ederek öğrenir. Bu çağdan sonra şefkatin telafisi var mıdır? Psikiyatr Sefa Saygı­lı ve Pedagog Ali Çankırılı kendilerine başvuran iş hayatındaki birçok kadının bunun ezikliğini yaşadığını ve bu sebeple de suç­luluk duygusu taşıdıklarını, sosyal hayata intibak sorunu çeken çocukların önemli bir bölümünün de çalışan annelerin çocukla­rı olduğunu tespit etmişlerdir.(Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 12*13.)Bu iki uzman, konu ile ilgili şu önemli tespitlerde bulunmaktadırlar:

Çalışan annelerin en önemli sorunu çocuk eğitimidir. An­neler, kendilerine ayıracak yeterli zamana sahip olamadığından ister istemez çocuklar yabancılar elinde büyümekte, bu da ço­cukla anne arasında sevgi ve şefkat ilişkisini kurmaya yetme­mekte, sonuçta da anne çocuğuyla sıcak bağ kuramamaktadır.

Bunu anlayamayan çocuk annesinin kendisini sevmediği gibi bir duyguya kapılabilmekte ve bu da çocukta güven duygusunun yerleşmesine mâni olmaktadır. Sevgi ve güven duygusu ise an­cak yaşanarak kazanılabilmektedir. Bu durum çocukların ruh sağlığını olumsuz olarak etkilemektedir. Bir çocuğun bakıcı eli­ne veya kreşe ne kadar erken yaşta verilirse ruh sağlığının da o kadar tehlike altında olacağı, anne kucağından, aile ocağından uzakta büyüyen çocukların ruh sağlığının ağır yaralar almış olacağı, şahsiyet kazanamayacağı da bilimsel olarak ispat edil­miş durumdadır.(Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 14*15.)

Ebeveynler modern dönemin yorucu iş trafiğine rağmen çocukları kazanmak için gerekli fedâkârlık için uygun şartla­rı oluşturmak durumundadırlar. İlgisiz çocuklar sadece aileye değil içinde yaşadığı topluma da bir sıkıntıdır. Çocukla çocuk olmak, onunla çocukluğu paylaşmak, oyununu fark etmek, seyretmek gerektiğinde onunla oynamak Hz. Peygamber’in ifade­siyle çocukla çocuklaşmak en ideal çözüm yolu olarak gözük­mektedir. Gündüzleri kreşe giden ve akşamları da anne-babası yanında olmasına rağmen onların yalnızlığını çeken çocuktan ebeveyni kendisine muhtaç hâle geldiğinde, yani yaşlandıkların­da merhametli davranmasını beklemek safdillik olur.

Çocukların merhametli oluşunun önündeki en önemli en­gellerden birisi de rekabet ortamı içinde yetişmeleridir. Bu du­rum, onların hayatları boyunca herkesi devre dışı bırakılması gereken birer rakip olarak görmelerine yol açmaktadır. Özel­likle imtihan hazırlıklarında diğer arkadaşlarını önünü kesen ve daha iyi okullarda okuyabilmesinin engeli olarak görmesine sebep olabilecek tutumlardan uzak durmak bir zorunluluktur.

(1)-Merhum Prof. Dr. Salim öğüt aile hakkında verdiği konferanslarda bu şiirin ilk mısraını sürekli okur ve anneyi bunun üzerinden anlatırdı. Kendisini rahmetle anıyorum.

(2)-İbn Atıyye, el-Muharrarul-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfı Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 348-349; Zehebî, s. 45; İbn Hacer el- Heytemî, II, 130-131; Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İstanbul 1983, X, 481. Bu konuda bk. Saffet Köse, “İslam Açısından Ebeveynin Çocukları Üzerindeki Hakları veya Çocukların Ebeveynine Karşı Vazifeleri”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, sy. 12, Konya 2008, s. 345-368.



Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu
Devamını Oku »