Kuran'ın Mehir Olması,Kuran'ın Gayesine Muhalif Mi?




Bir kadın, Resûlullâh’a geldi. ‘Kendimi sana hibe etmek istiyorum’ dedi. Resûlullâh ona baktı, onu süzdü ve başını öne eğdi. Kadın,Hz. Peygamber’in bir şey demediğini görünce oturdu. Ashâbdan biri geldi ve Ya Resûlallah! Sen evlenmeyeceksen bu kadınla beni evlen­dir’ dedi. Hz. Peygamber, Yanında mehir olarak bir şey var mı?’ diye sordu. Mezkûr kişi, ‘Hayır ya Resûlallah’ dedi... Adam mecliste uzun süre oturdu ve ardından gitmeye teşebbüs etti ki, Hz. Peygamber onu çağırttı. Adam gelince ona, Yanında Kur’ân’dan ne var?’ diye sordu. Adam Yanımda şu şu sûreler var’ deyip onları saydı. Resûlullâh, ‘On­ları ezberinden okuyabilir misin?’ diye sorunca, ‘evet’ cevabını aldı. Hz. Peygamber, ‘O halde git, Kur’ân’dan yanında olan sûreler karşılığı se­ni o kadınla nikâhlıyorum’ buyurdu.”(Buhari,Nikah,5087;Müslim,Nikah,3425)

Bazıları, iki açıdan bu hadîsi tenkîd etmiştir:

a-Bu, Kur’ân’ın gayesine muhaliftir. Kur’ân, hidâyet kitâbıdır, pa­zarda satılan mal değildir.

b-Bu, evliliğin amacına da aykırıdır. Amaç, hayatı idame ettirmek  için mal elde etmektir. Bu malın kaynaklarından biri de mehirdir Bu iddialar gerçekçi değildir. Şöyle ki;

Elbette Kur’ân hidâyet kitâbıdır. Bunda ihtilaf yoktur. Ancak bu durum ile Kur’ân’m mehir olması arasında bir tenakuz yoktur. Burada da bir tür hidâyet örneği vardır. Zira adam ezberinde olan Kur’ân’ı hanımına okuyacaktır, ona onu öğretecektir. Hz. Peygamber Kur’ân’ı pazarda satılan bir mal yapmadı. Bilakis Kur’ân’ı, Kur’ân’ın getirdiği en büyük amaçlardan birine vesile kıldı. Ümmet, mehir olarak Kur’ân’ı öğretme karşılığı evliliğin câiz olduğunda icmâ etmiştir. Nevevî’ye göre, bu hadîste Kur’ân öğretiminin mehir olmasının câiz olduğu vardır. Aynı şekilde, Kur’ân öğretimi karşılığı ücret almanın da cevazı vardır. Bunu Ücret almayı en çok hak ettiğiniz şey Allâh’ın Kitâbıdır” hadîsi de teyid eder. Şafi‘î, Mâlik, Atâ’, İshâk ve başkaları bu görüştedir. Kadî Iyâz, Ebû Hanîfe  dışında kahir ekseriyetin Kur’ân öğretimi karşılığı ücret almanın câiz olduğu kanaatinde olduğunu belirtir. îşin doğrusu, hallerin değişmesi, geçim meselelerinden dolayı muteahhir Hanefîler de buna cevaz vermiştir.  Hadîsle ilgili şöyle düşünülebilir: Bu, o kişiye Kur’ân’dan ezberinde olan şey sebebiyle -Kur’ân’ı öğretmese bile- bir ikramdır. Oysa başka rivâyetlerde açık bir şekilde Kur’ân öğretimiyle ilgili emir gelmiştir. Burada “....Git, seni o kadınla evlendiriyorum. Ona Kur’ân’ı öğ­ret!” ifadesi geçmektedir. Kurtubî’ye göre, burada açık bir emir vardır. Dolayısıyla ezberinde olan âyetlerden dolayı kişiye bir ikram söz konusu değildir. Hz. Peygamber, Kur’ân’ın kendisini değil, öğretimini mehir kılmıştır.

İkinci iddiaya gelince, bu, bâtıl bir iddiadır. Evliliğin amacı iktisadî değildir, mal kazanmak değildir. Evliliğin amacı, Hz. Peygamber’in  tesis ettiği malum gayelerdir. İslâm’da mehir, kocaya itâatın sembolik bir bedelidir. Koca, eşine bu bedeli verir; eş de ondan ihtiyaçlarını karşılar. Mehrin diğer hikmetlerini de şöyle sıralamak mümkündür:

a-Kadına, elbise, zinet vb. şeyleri alması için yardım.

b-Velayet, kadının ana-babasından kocaya geçtiği için kadına biri ikram.

Başka hikmetler de sayılabilir; fakat şurası bir gerçek ki, İslâm’da mehrin bizatihi kendisi gaye değildir. Nitekim mehrin az ve hafif tutulmasıyla ilgili hadîsler vârid olmuştur. Mesela “Nikâhın en hayırlısı en kolay olanıdır”(Ebu Davud,Nikah,2117); “Bereket itibarıyla kadınların en büyüğü, mehri en kolay olanıdır”.(Hakim,Müstedrek,2732) Ayrıca Hz. Peygamber de kişinin haliyle münasib olmayacak şekilde mehri zorlaştıranları hoş karşılamamıştır.(Müslim, Nikâh, hd. no. 2201) İslâm, mehrin en üst limiti şudur, diye sınır belirlememiştir; ancak, Hz. Pey­gamberin uygulamaları ortadadır. Resûlullâh’ta ümmet için örneklik vardır. Sonuç olarak söylenebilir ki, evliliğin amacı İktisadî değildir. En temel amacı, şu üç hususu gerçekleştirmektir: Huzur, sevgi ve rahmet.

Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler

Devamını Oku »

Ebu Talip Meselesi

Ebu Talip Meselesi




Önce konuyla alakalı rivâyetleri kaydedelim:

“Azâb bakımından cehennem ehlinin en hafif olanı Ebû Tâlib’dir. O, iki nalin giyecektir ki, onlardan beyni kaynayacaktır.”(Müslim,İman,91)

Abbâs b. Abdilmuttalib: “Yâ Resûlallah! Amcan Ebû Tâlib’e her­hangi bir şeyle fayda verdin, yarar sağladın mı? Çünkü o daima seni korur ve senin için düşmanlarına karşı öfkelenirdi!” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) “Evet, o şimdi topuklarına kadar dibe yakın ateşten bir çukur içindedir. Eğer ben olmasaydım, muhakkak o cehennemin derin çuku­runda olacaktı” buyurdu.(Buhari,Edeb,115)

Resûlullâh (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib’e azabının hafiflemesi için şefaat edecektir. Hz. Abbâs şöyle dedi: “Ya Resûlallah! Ebû Tâlib’e bir şeyle fayda sağladın mı? Şüphesiz o, seni daima muhafaza eder, senin için düşmanlarına karşı gazap ederdi.” Resûlullâh (s.a.v.): “Evet, o, topuklarına kadar ateş havuzunun içindedir. Ben olmasaydım muhak­kak o, ateşin en aşağı derekesinde olacaktı!’ buyurdu.” Hadîsi Müs­lim nakletmiştir.(Müslim,İman,209)

Ebû Sâid el-Hudrî anlatıyor; Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında am­cası Ebû Tâlib’in zikri geçmiş. Bunun üzerine: “Umulur ki, kıyâmet gününde benim şefâatım ona bir fayda verir de cehennemin sığ ye­rine konur. Ateş topuklarına kadar erişir, ondan beyni kaynar” bu­yurmuştur.(Müslim,İman,210)

Hadîsin buradaki rivâyetinde Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında amca­sı Ebû Tâlib’in zikri geçtiği meçhul siğası ile ifade olunmuştur. Bazıla­rı, yukarıdaki rivâyetin delâleti ile Ebû Tâlib hakkında sual soranın yi­ne Abbâs olduğunu söylemişlerse de Aynî, hadîsten bu mânanın kâfi olarak anlaşılmadığını; başkasının sormuş olması ihtimalinin de mev­cut bulunduğunu söylemiştir.

Sa^îd b. el-Müseyyeb’den: Müseyyeb b. Hazen anlatıyor: “Ebû Tâlib’in ölüm anı gelince, Resûlullâh aleyhissalâtu vesselâm yanına gel­di. Başucunda Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebî Umeyye’yi buldu. “Ey Am­cacığım! Bir kelimelik Lâ ilâhe illallah de! Onunla Allâh indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi. Ebû Cehil ve Abdullah atılarak (Ebû Tâlib’e): “Sen Abdulmuttalib’in dîninden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler.. Resûlullâh aleyhissalâtu vesselâm, (kelime-i şehadeti) ona arz etmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki bu hal Ebû Tâlib’in son söz olarak, onlara: “Ben Abdulmuttalib’in dîni üzereyim!” demesine kadar devam etti. Resûlul­lâh aleyhissalâtu vesselâm: “Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğ­far edeceğim!” dedi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu vahyi in­dirdi: “Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan son­ra, -yakınları da olsalar- Allâh’a ortak koşanlar için af dilemek ne Pey­gambere yaraşır, ne de müzminlere. (Tevbe, 113)”.(Buhari,Ensar,40-Cenaiz,81-Tefsir,Kasas,1)

Bu rivâyete Tevbe Sûresi’nin en son nâzil olan (hicretin 9. senesi) sûrelerden olduğu, Ebû Tâlib’in ise m. 619 yılında (takriben bi’setten 10 yıl sonra) öldüğü, dolayısıyla arada uzun bir zaman aralığının bu­lunduğu söylenerek itiraz edilmiştir.

Hz. Ali anlatıyor. Ben, müşrik olan anne babası için, Allâh’tan af ve mağfiret dileyen birini gördüm. Kendisine: “Sen müşrik olan anne ve baban ıçin istiğfarda mı bulunuyorsun, (olur mu bu?)” dedim. Adam bana: (Niye olmasın, Kur’ân-ı Kerîm’de) Hz. İbrâhîm (a.s.) müşrik olan ba­bası için istiğfar etmektedir” diye cevap verdi. Ben durumu Resûlullâh (a.s.)’a anlattım. Bunun üzerine şu mealdeki âyet indi: uCehennemlik ol­dukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağ­firet dilemek Peygamber’e ve mü’minlere yaraşmaz. İbrâhîm’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allâh’ındüşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı...(Tevbe, 113-114) Görüldüğü gibi, rivâyetler, Ebû Tâlib’in Müslüman olarak âhirete  intikal etmediğini gösteriyor. Bununla birlikte, Şî ilerin hepsi ve bazı Sünnî âlimler, Ebû Tâlib’in mü’min olarak öldüğü kanaatindedir. Bun­ların delillerine baktığımızda şunları görürüz:

a-Tevbe Sûresi’nin ilgili âyetlerinin Ebû Tâlib’in ölümüyle ilgisi yoktur.

b-Sa‘îd b. el-Müseyyeb, Emevî taraftarı olup Hz. Ali düşmanlığıy­la maruftur.

c- Buharı, şartlarına göre tek râvîsi bulunan kimselerden hadîs al­maz. Buna rağmen tek kanaldan gelen Sa‘îd ve Müseyyeb tarî­kinden hadîs almıştır.

d-Ebû Tâlib’in topuklarına kadar ateşte olduğunu ifade eden rivâyetlerin hepsi Muğîre b. Şu’be’ye dayanıyor. Şfîler, Muğîre’nin şahsından ve siyasi tutumundan hareketle rivâyetin kasıtlı ola­rak uydurulduğunu, Hz. Ali ve babasını aşağılamak amacı gü­düldüğünü iddia etmiştir.

e-Ebû Tâlib’in ölmeden önce şehadet getirdiğine dair bir rivâyeti Abbâs nakletmiştir. Ancak bu rivâyet sadece Şerhu Nehci’l-belâğa’da nakledilmiştir.

f-Hz. Peygamberim ataklarının hepsinin Müslüman olduğuna da­ir hadîs vardır.

g-Ahirette mü’minler cennete, kâfirler cehenneme girecektir. Ebû Tâlib kâfir ise cehenneme girecektir ve onun azabı da diğerle­ri gibi olacaktır. Kâfir olanların hepsi aynı konumdadır. Azap­larının hafifletilmesi mümkün değildir. Ebû Tâlib’in Hz. Peygamber’e destek ve yardımı sebebiyle azabının hafifletilmiş ol­ması bir bakıma onun şefâate mazhar olması anlamına gelir. Bu da en azından onun kâfir olarak ölmediği, günahkâr bir Müslü­man olarak canını teslim ettiği anlamına gelir.

h-Hz. Peygamber, Ebû Tâlib için hayrın tamammı dilemiş, onu hep hayırla anmıştır.

ı-Ebû Tâlib’in müşrik olduğuna dair herhangi bir rivâyet bulun­mamaktadır.



Konuyla ilgili müstakil bir çalışma yapan Halil İ. Bulut şu sonu­ca varmıştır:

“Ebû Tâlib’in küfür üzere öldüğünü benimseyenler, âhad tarîk ile gelen bazı rivâyetlere dayanırlar. Söz konusu rivâyetler, Buhârî ve Müs­lim gibi güvenilir kaynaklarda yer bulmasının akabinde, Ebû Tâlib’in küfrüne dair görüşün yaygınlık kazandığı anlaşılmaktadır... Kanaatimi­ze göre, Buhârî ve Müslim’in rivâyetlerini gerekçe göstererek Ebû Tâ­lib’in küfür üzere öldüğünü tartışmasız bir şekilde kabul edenler kadar, onun mü’min olduğunun tartışmasız olduğunu söyleyenler de hatalı­dır... Ebû Tâlib’in küfür üzere öldüğünü iddia edenler meseleyi tama­men haberler üzerinden tartışmışlar, aleyhindeki rivâyetleri delîl gös­tererek onun cehennemlik olduğunu ispata çalışmışlardır. Bunlar, Ebû Tâlib’in hayatına ve Allâh Resûlü için yaptıklarına ehemmiyet verme­dikleri gibi ondan nakledilen şiirlere de asla itibar etmemişler, bunla­rın güvenilir olmadığını iddia etmişlerdir... Ebû Tâlib’in îmânı konu­sunda ister lehte ister aleyhte olsun ileri sürülen nakli delillerin birbir­lerini nakzettikleri bilinmektedir. Hem âhad haberler olmaları hem de hem de teâruz içinde bulunmaları, bu nevi haberlerin zayıf ve tartışma­lı yönünü oluşturmaktadır. Sünnîler, Şfîleri, Şî‘îler Sünnîleri hadîs uy­durmakla itham eder. Hepsinin de kendine göre haklı gerekçeleri var­dır... Bu itibarla konu hakkındaki naklî delillerin yetersiz olduğu söy­lenebilir... Genel İslâmî anlayışa göre kimin kalbinde îmân, kimin de nifak olduğunu, dolayısıyla kimin îmânını kurtarabildiğini kimin îmân- sız gittiğini hakkıyla bilen sadece Allâh’tır... Doğrusu bu kitâbın mü­ellifi olarak ben, bu büyük insana saygı duyuyorum. Şüphesiz o, aşılmaz dağ gibi, Hz. Peygamber’in arkasında durmuş... bütün varlık, onu korumaya çalışmıştır. Allâh elçisine sarsılmaz bir güven besleye* şiirleriyle onu açıktan destekleyen... gerçek bir peygamber hâdimi ancak hayırla yadedilir”.

Öyle anlaşılıyor ki, müellifimiz, Ebû Tâlib hakkında kâfir veya mü’min yargısı vermekten kaçınmış, hayatına bakarak onu hayırla yad etmeyi tercih etmiştir.

Bununla birlikte, Ebû Tâlib’in kâfir olarak öldüğüne yapılan itiraz­lara bakıldığında çok da isabetli olmadıkları görülür. Belki de bu iti­razların en ciddi ikisi; Tevbe Sûresi’nin sebeb-i nuzûlüne getirilen eleş­tiri ile Ebû Tâlib cehennemde ise ona Hz. Peygamber’in nasıl şefâat edeceği ve kâfirlere af dilemenin yasaklandığı âyetle bunun nasıl bağ­daştırılacağıdır. Tevbe Sûresi’yle ilgili itiraz haklı olabilir. Zaten ora­da şefâatle ilgili bir durum da yoktur. Geriye en önemli itiraz, kâfirle­re şefâat kalmaktadır.

En doğrusunu Allâh bilir. Kanaatime göre mesele şöyle olabilir: Âyetlerde yasak edilen husus, ölen kâfir yakınlar için af dilemektir. On­lar için af dilemek onların affedilip cennete ilhak edilmelerini istemek­tir. Allâh, bunun mümkün olmayacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla Resûlü’ne “af dileme!” diye vahyetmektedir. Ancak, şefâat, yani mev­zu bahis kişiye bir fayda sağlama mümkündür. Bu fayda, cehennemdeki azabın hafifletilmesi şeklinde olabilir. Burada şefâat, onun tamamen af­fedilip cennete sokulması anlamında değildir. Burada şefâat, onun aza­bının hafifletilmesi anlamındadır. Peki, böyle bir şey mümkün müdür? Bize göre mümkündür; zira her kâfir bir değildir. Cehennemin bile ye­di derecesi vardır. Her kâfirin durumunun aynı olmaması bir yana Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’e destek olmuş, yardım etmiştir. Kâfir vardır, zâ­limdir. Kâfir vardır, insanlara faydası olmuştur. Kâfir vardır, dîne bir faydası dokunmuştur. Kâfirin de çeşitli halleri vardır. Firavun ile kendi halinde yaşayan bir kâfirin azabı da herhalde aynı olmayacaktır. Allâh âdildir ve o -en doğrusunu O bilir- her bir şeye fazlıyla, rahmetiyle tecellî eder. Dolayısıyla Ebû Tâlib elbette Yüce Peygamber’in şefâatinden fay­dalanacaktır. Belki bu ilişki, sadece Hz. Peygamber’e mahsus bir şeydir

 Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

Muğayyebat-ı Hamse,Kuran ve Hadiste Farklı Mı ?

Muğayyebat-ı Hamse,Kuran ve Hadiste Farklı Mı ?


Buhârî’nin naklettiği bir hadîse göre, Hz. Peygamber, “Gaybın anahtarları beştir, bunları Allâh’tan başkası bilmez. Yağmurun ne zaman yağacağını, rahimlerde ne olduğunu, herhangi bir nefsin yarın ne yapacağını, herhangi bir nefsin nerede öleceğini, yağmurun ne za­man yağacağını sadece Allâh bilir” buyurmuştur.(Buhari,İstiska,29)

Süleyman Ateş, Lokman Sûresi 34. âyet[1] bağlamında bu hadîsi şöyle değerlendirir:

“Biz bu hadîslerin, gerçekten Hz. Peygamber tarafından âyeti bu şekilde tefsîr amacıyla söylendiği kanısında değiliz. Ağızdan ağıza do­laşırken hadîslere Peygamberin söylemediği çok şeyler karışabilir. Çünkü âyette bu beş şeyi Allâh’tan başka kimsenin bilemeyeceği söy­lenmiyor”.

Bu değerlendirmede vurgulanan nokta, âyette bu beş şeyi bimenin

Allaha  tahsis edilmemesi, hadîste ise tahsis edilmesidir. Gerçekte' yette eş şeyi bilmek, sadece Aliâh’a tahsis edilmemiş midir?

Ayetin siyakına baktığımızda bu beş şeyi sadece Allâh’ın bildiği anlaşılmaktadır. Zira kıyametin ne zaman kopacağım, kişinin yarın ne yapacağını ve nerede öleceğini sadece Allâh biliyorsa, rahimlerde olanı da, yağmurun ne zaman yağacağını da sadece Allâh biliyor demek tir. Aksi takdirde sadece bu iki unsuru âyetin bütünlüğünden istisna et inek makul değildir.

Konuyu ele alan müfessirlerin de mezkûr âyeti, hadîsler bağlamın da ve genel olarak inceleyerek, âyette beş şeyi sadece Allâh’ın bileceği ni vurgularlar. Bu çerçevede, Hz. Peygamber’in muğayyebât-ı hamse ile ilgili hadîslerinin Lokman Sûresi’ndeki âyeti te’yid ettiği söyle­nebilir. Buhârî’nin Ibn Ömer’den naklettiği, “Hz. Peygamber ‘gaybm anahtarları beştir’ dedikten sonra Lokman Sûresi’nin son âyetini oku­muştur” şeklindeki rivayette(Buhari,Tefsir-Lokman2)bunu ortaya koymaktadır. Şüphesiz, Hz Peygamber, âyetin muradını daha iyi anlamıştır.

Burada geriye bir sorun kalmaktadır. O da bugün âyette ve hadîs­te zikredilen bazı bilinemez şeylerin bilinir hale gelmesidir. Bu duru­mun halledilmesi iki şekilde olmak zorundadır. Biri, Ateş’in yaptığı gi­bi, âyette Allâh’a tahsis olmadığım söyleyerek hadîsleri uydurma kabul etmek; diğeri ise, âyet ve hadîsi aynı anlamda düşünürek bugün sorun gibi gözüken maddeleri yorumlamaktır. Bize göre, ikinci yol daha İlmî ve isabetli gözükmektedir.

Buna göre, hadîste geçen “sadece Allâh bilir” ifadesini, “sadece mutlak olarak Allâh bilir” şeklinde anlamak mümkündür. Dolayısıy­la rahimde olanı ve yağmurun ne zaman yağacağını mutlak olarak Allâh’ın bildiğini kabul etmek durumundayız. Bu nedenle bugün meteo­roloji istasyonlarında yürütülen tahminler âyet ve hadîslerin ifade etti­ği manaya ters düşmez. Çünkü bu bilgiler ancak yağmur için belli merhaleler oluştuktan sonra edinilebilmektedir. Mesela, buralarda ancak rüzgârın esiş yönü, havadaki nem oram, buharlaşma gibi yağmur ema­releri belirdikten sonra tahmin yürütülebilmektedir. Hiçbir emaresi be­lirmemiş, gözlem alanına yaklaşmamış bir yağmurun ne zaman yağacağını ise sedece Allâh bilir.

haleler oluştuktan sonra edinilebilmektedir. Mesela, buralarda ancak rüzgârın esiş yönü, havadaki nem oram, buharlaşma gibi yağmur ema­releri belirdikten sonra tahmin yürütülebilmektedir. Hiçbir emaresi be­lirmemiş, gözlem alanına yaklaşmamış bir yağmurun ne zaman yağacağını ise sedece Allâh bilir.

Yine aynı şekilde, rahimde olanlar ile çocuğun sadece erkek veya kız olacağı yorumunun yapılması da isabetli değildir. Çünkü âyette ge­çen '"rahimlerdeki şeyhlerden kasıt, çocuğun doğumdan önce ve sonra­ki bütün halleridir. Yani saadeti, mutsuzluğu, özel kabiliyetleri, kısaca kaderidir. Bunu da, şüphe yok ki, sadece Allâh bilir.



Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler

Devamını Oku »

Fatiha'nın Nebevi Tefsiri,Kuran'a Aykırı Mı ?

Fatiha'nın Nebevi Tefsiri,Kuran'a Aykırı Mı ?


Süleyman Ateş, Fâtiha’nın tefsiri mahiyetindeki bazı hadîsleri şöyle diyerek eleştirmektedir:

“Hz. Peygamber’e atfedilen bir tefsire göre, ‘Üzerlerine gadab edi­lenler Yahudiler; sapanlar da Hıristiyanlardır’(Tirmizi,Tefsir,2..) Biz, bu tefsirin uydur­ma olduğunda şüphe görmüyoruz. Zira Peygamber’in evinde yetişmiş olan Hz. Ali’nin ifadesine göre Fâtiha Sûresi, ilk inen sûredir. Alak Sû- resi’nin ilk beş âyetinin Fâtiha’dan önce indiği kabul edilse bile tam sû­re olarak Fâtıha’nm ilk sûrelerden olduğunda ihtilaf yoktur... Başlan­gıç devrinde hatta Mekke devrinin tâ sonlarma kadar Hz. Peygamber ile Kitâb ehli arasında bir sürtüşme olmamıştır. Bu devirde Kitâb ehli­nin Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı tutumları genelde olumlu geçmiştir... Şimdi, Kur’ân, dînin ruhuna bağlı kalan Yahudi ve Hıristiyanları böy­le överken, daha ilk inen sûresinde onları ‘üzerlerine gadab edilmiş ve sapık kimseler olarak nitelendirirse,bu çelişki olur…Nisa Suresi’nin 69.âyetinde, Allahın nimet verdiği kimselerin,peygamberler,Sıddıklar, şehidler ve Salihler olduğu bildirilmektedir.Peygamberlerden kasıt da Kur’ân’da anılan peygamberlerdir ki,Hz.İsa da dahil olmak üzre İsrailoğlu peygamberleridir. Şimdi, onların getirdiği dîn olan Yahudi­lik ve Hıristiyanlığa uyanlar neden ‘üzerlerine gadab edilmiş veya sa­pıklar’ olarak nitelendirilsinler?... Tirmizî, Simak b. Harb yoluyla nak­ledilen bu hadîse garib demiştir. Bilginler, Simak’ın ömrünün sonunda bunadığında ittifak halindedirler. Şimdi, bunak bir adamın rivâyet et­tiği, Kur’ân’ın ruhuna aykırı bu hadîse nasıl itimat edilir? Kurtubî’nin işaret ettiği üzere bunlar müşriklerdir. Esasen doğruyu kabul etmeyen, hak yoldan sapan herkes, âyetin kapsamına girer.

Süleyman Ateş’in burada hem sened hem de metin tenkîdi yaptığı görülmektedir. Önce sened tenkîdini inceleyelim.

Simak b. Harb, bazı âlimler tarafından sika, saduk, sâlih; bazıla­rı tarafından da zayıf kabul edilmiştir. Bezzâr, onun meşhur biri ol­duğunu, hiç kimsenin onu terk etmediğini ve ölümünden önce karış­tırmaya başladığını belirtmiştir. Başka âlimler de özellikle İkrime’den yaptığı rivâyederin muztarib olduğunu ifade etmiştir. Onlara göre, Şu’be, Süfyân gibi şahısların ondan işittiği şeyler sahihtir. Son olarak Nesâî, onun bazen telkin kabul ettiğini, infirad ettiğinde hüccet ola­mayacağını söyler.

Simak b. Harb’ın, bu hadîsi kendisinden rivâyet ettiği Abbâd b. Hubeyş de İbnu’l-Kattan ve Zehebî tarafından meçhul olarak ni­telendirilmiştir. Bu durumda hadîs zayıf olmaktadır; ancak İbn Ha- cer’in belirttiğine göre, îbn Merdeveyh bu hadîsi hasen bir isnâdla Ebû Zerr’den nakletmiştir.

Buna göre, Ateş’in “Bunak bir adamın rivâyet ettiği hadîse nasıl iti­mat edilir” şeklindeki sözü bir genellemeden ibaret olmaktadır. Simak, kümünden önce bunamış olsa da onu destekleyen başka rivâyetler vardır. Bu durum, en azından Simak’ın mezkûr rivâyetinin doğru olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Yukarıda söylenenleri dikkate aldığımız­da bu hadîsin en fazla zayıf olduğu söylenebilir, uydurma olduğu de­ğil, Dahası İbn Hacer’in tespitine göre, bu hadîsin Ebû Zerr’den nak­ledilen bir şâhidi de bulunmaktadır.

Şüphesiz, hadîsin zayıf olması bir yana, sahîh olması bile aynı za­manda metninin de sahîh olmasını gerektirmez. Şimdi metin tenkidi olarak ileri sürülen gerekçeleri inceleyelim.

Ateş’in metin tenkîdi olarak ileri sürdüğü gerekçelerden genel ola­rak şunlar anlaşılmaktadır: Fatiha Sûresi, ilk inen sûrelerdendir. Vah­yin başlangıcında Ehl-i Kitâb’la Hz. Peygamber’in herhangi bir prob­lemi yoktur. Hatta dînine bağlı Ehl-i Kitâb övülmektedir. Böyle iken Hz. Peygamber’in ilgili âyetleri Yahudi ve Hıristiyanlar olarak tefsîr etmesi çelişkili bir durum ortaya çıkarır. Bu âyetlerden müşrikler ve­ya daha genel anlamıyla hak yoldan sapan herkesin kastedildiği anla­şılmaktadır.

Bir kere, hadîs, bağlamından soyutlanmıştır. Bu bağlam, Adiyy b. Hatem’in müslüman oluşuyla ilgilidir. Adiyy ise hicretin 7. senesin­de Medîne’ye gelmiştir Bu, ilgili tefsîrin vahyin başlangıcında de­ğil, daha sonraları yapıldığını göstermektedir. Dolayısıyla Fatiha Sûre­si -Mekkî kabul edildiği takdirde- iner inmez bu tefsîr yapılmış değil­dir. Hatta bunu Hz. Peygamber’in bazı âyetlerden istidlal ettiğini söy­lemek de mümkündür. Yahudilerle ilgili âyet şöyledir:

“Allâh’ın kullarından dilediğine peygamberlik ihsan etmesini kıs­kandıkları için Allâh’ın indirdiğini inkâr ederek kendilerini harcamaları ne kötüdür! Böylece onlar gadab üstüne gadaba uğradılar”

Hıristiyanlarla ilgili âyet de şöyledir:

De ki. Ey Kitap ehli! Dîninizde haksız yere aşırılığa dalmayın. Bundan evvel hem kendileri sapmış, hem de birçok kimseyi saptırmış ve (hâlâ da) yolun doğrusundan sapmakta olan bir kavmin kevasına uymayın”.

Süheylî, bu âyetlerin hadîsi desteklediğini ileri sürer. Süleman Ateş ise, bu âyetlerde belirtilen Yahudi ve Hıristiyanların, Yahu- dilik ve Hıristiyanlığın ruhuna bağlı olan sadık, temiz, sâlih kimseler olmadığını; dîni yozlaştıran, çıkarına alet eden, şirke bulayan Yahudi ve Hıristiyanlar olduğunu ifade eder. Ona göre, Kur ân; dinin i ruhuna bağlı kalan, Allâh’a ve âhiret gününe inanıp güzel ameller işleyen Yahudi ve Hıristiyanları övmekte, onları sapık değil, sâlih ola­rak nitelemektedir.

Şüphesiz bu ifadeler, Ateş’in “Şirksiz, Allâh’a inanıp iyi amel iş­leyen Yahudi ve Hıristiyanların, Hz. Muhammed’e inanmasalar bile  cennete girebileceğine” dair görüşlerini hatırlatmaktadır. Ateş’in daha önce sunduğumuz metninde geçen “Hz. îsâ ve diğer peygamberlerin getirdiği Hıristiyanlık ve Yahudiliğe tâbi olanlar neden gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelensin?” şeklindeki ifadeler de bu gö­rüşünü te’yid etmektedir. Oysa, geçmişte bu peygamberlere inanmış olan kimselerin gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelenmesi müm­kün değildir. Bu peygamberlere inandığını söyleyip de onun yolun­dan gitmeyen, onlar hayattayken türlü türlü hilebazlıklar yapan in­sanlar kastedilmektedir. Bununla birlikte, Hz. Muhammed peygam­ber olarak geldikten sonra da, tahrif edilmiş bu kitaplara ısrarla ina­nanları bu şekilde nitelemek pekala mümkündür. Âyetler, onları bu şekilde nitelemiştir. Hz. Peygamberin sözlerinin de bu âyetler çerçe­vesinde anlaşılması gerekir.

Bunlarla birlikte, Mâide Sûresi’nin 77. âyeti de Ehl-i Kitâb’ın sapma işine devam ettiğini göstermektedir. Bu sapma işine Hz. Mu- ammed in peygamberliğini kabul etmeme de dahil olmalıdır. Ayrıca Hıristiyanların teslîs inancı da sapmaya devam ettiklerini gösterir.

Ancak, ne olursa olsun, ne âyetlerin ne de Hz. Peygamberin bir bütün olarak Yahudi ve Hıristiyanları eleştirdiğini söylemek mümkün değildir. Âyet ve hadîsler tarafından onların inanç ve davranışları dik­ite alınarak böyle bir tespit yapılmıştır. Bu inanç ve davranışlar de­vam ettiği müddetçe onlar için söylenen gadaba uğramış ve sapmış ol­ma vasıfları geçerli olacaktır.

Geriye bir problem kalmaktadır. O da şudur: Resûlullâhin bu tef­siri mutlak mıdır? Başka bir tefsir yapılamaz mı? Süleyman Ateş, bu ha­dîsin vahyin başlangıcında sadır olduğunu, o dönemde Ehl-i Kitâbla bir sürtüşme olmadığını, dolayısıyla âyetler in Ehl-i Kitâb’la değil, müşrikler­le ilgili hatta daha genel olduğunu belirtir. Böyle bir tefsiri kabul etmek için Hz. Peygamber’in tefsirini inkâr etmeye gerek var mıdır? Hz. Pey­gamberin bu hadîsi bir bağlam içinde buyurduğunu, vahyin başlangıcıy­la ilgili olmadığım söylemiştik. Bize göre, Hz. Peygamber’in tefsirinin dı­şında, ona zıt olmamak şartıyla başka tefsirler de yapmak mümkündür.

Hz. Peygamber’in bir kısım âyetler hakkında yaptığı tefsir, kati­yet ifade eder. Mesela, Allâh’ın âhirette görüleceği hakkmdaki hadîsler, rü’yeti nefyettiği intibaı veren En’âm 103 ve A’râf 143. âyetleri kat’î tefsire kavuşturmuş ve nefyin mutlak olmadığını belirtmiştir. Bu du­rumlarda ümmete düşen, Allâh’ın muradmı, olduğu gibi Hz. Peygam­berin beyanından almaktır. Fakat bazı hallerde âlimler Hz. Peygam­berin herhangi bir âyeti tefsir eden hadîsini, ilk nazarda akla gelen şek­liyle değil de, bazı izahlarda bulunarak, manasını tevcih etmek süreriyle kabul ederler. Mesela, bazı durumlarda Hz. Peygamber bir hadîs söy­ledikten sonra, “İşte Allâh’ın şu âyeti bunu ifade eder” buyurur. Bu, o âyetin başka anlama gelmeyeceğini ifade etmez. Hz. Peygamber, âyet­teki bir veya birkaç manayı belirtmiş olabilir. O âyetin başka anlamla­ra gelmesi de mümkündür.

Buna göre “gadaba uğrayanlar ve sapıklar” ifadesi umumî olması­na, yani hak yoldan sapan her çeşit fırkayı içine almasına rağmen Hz. Peygamber’in bunları “Yahudi ve Hıristiyanlar” olarak tahsis etmesi ne anlama gelmektedir? Konuyla ilgili olarak İsfahanî şöyle der: “Gada. ba uğrayanlardan murad, İslâm yolundan sapan her fırka ve mezheptir. Bazı müfessirlerin onlardan bir fırkayı tayin etmeleri, umumiyeti en meşhur ve en vazıh ferdi ile temsil etme frabındandır”.

Ismâil Cerrahoğlu da bu konuda şöyle bir yorum yapmaktadır; “Buna göre, Yahudilerin ve Hıristiyanların, Fâtiha’daki gadaba uğra- mış ve sapıtmışlardan birer misal oldukları anlaşılmaktadır. Yahudi ve Hıristiyanlar, müşrik ve sair dîn mensuplarına nazaran İslâm’a zıt ol- salar da daha yakındırlar. Burada âyetin iki gruba tahsîs edilmesindeki hikmet açıkça kendini göstermektedir. Artık, İslâm’ın yakın zıddı ola­nından kaçınılması emeredilirse, uzak zıddından kaçınılması evleviyetle sabit olacaktır”.Bu ifadelerden, Hz. Peygamber’in yaptığı tefsirden başka tefsîr yapmanın mümkün olduğu anlaşılmaktadır.

Buraya kadar söylediklerimizden şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

a-Hadîsin senedinde geçen Simak b. Harb’in bunadığına dayana­rak hadîsin uydurma olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Olsa olsa bu hadîs zayıf sayılabilir.

b-Kur’ân’ın Ehl-i Kitâb’ı övdüğüne ve Hz. Peygamber’in vahyin başlangıcında Ehl-i Kitâb’la sürtüşmediğine dayanarak, bu ha­dîs, uydurma kabul edilemez. Zira bu hadîs, vahyin başladığı ta­rihlerde değil, büyük ihtimalle hicretten sonra söylenmiştir.

c-Hz. Peygamber’in bu tefsiri, mezkûr iki gruba hass bir tefsîr ola­bileceği gibi, daha önce kaydettiğimiz âyetlerden istidlali de ola­bilir. Her halde bu hadîsin mezkûr âyetlerle uyum içinde oldu­ğu görülmektedir.

d-Hz. Peygamber’in Yahudi ve Hıristiyanları gadaba uğramış ve sapıtmış olarak nitelemesi umumî değildir. Yani geçmişteki her iki dîn mensubunu içine almamaktadır. Bu hadîs, peygamber­lerine asi olan, dînlerini tahrif eden, tahrif edilmiş bu dîne ina­nan ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmemede di­renen insanlarla ilgili olmalıdır.

e-Hz. Peygamber’in Fâtiha Sûresi’nin ilgili âyetlerini bu şekilde­ki tefsiri, başka türlü tefsir yapılamayacağı anlamına gelmediği gibi, âyetlerin haktan sapan herkesi içerdiğini söyleyerek Ehl-i Kitâb’m kastedilmediği anlamına da gelmemektedir. Şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu tefsiri, bu iki grubun özelliklerine vurgu olarak kabul edilebilir. Böyle olmakla birlikte, ilgili âyetler, hak­tan sapan herkesi içine alabilir. Ancak, ilgili âyetlerin umumi ol­duğunu söyleyerek Ehl-i Kitâb’ı, özellikle kendi dînlerinin ge­reğini yerine getirip Hz. Muhammed’e inanmayanları dışarıda tutmak, sadece çelişki ile izah edilebilir.



 Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler

Devamını Oku »

Kadının Erkeklere Bakmasıyla İlgili Rivayetler Kuran'a Aykırı mı ?





Ümmü Seleme şöyle der: “Resûlullâh’ın yanındaydım. Yanında  Meymûne de vardı. Derken İbn Ümmü Mektûm çıkageldi. Bu ha­dise, örtü ile emrolunmamızdan sonra idi. (Onu görünce) Nebî (s.a.v.): ‘Örtünün!’ buyurdu. Biz: ‘Ey Allâh’ın Resûlü! O, âmâ değil mi? Bizi ne görebilir, ne de bilebilir!’ dedik. Bunun üzerine Nebî (s.a.v.): ‘Siz de mi âmâsınız? Siz onu görmüyor musunuz?’ buyurdu.” Bunu Ebû Dâvûd ve Tirmizî rivayet etmiş ve Tirmizî ona “Hasen-sahîh hadîstir.” (Ebû Dâvûd, Libas, 34; Tirmizî, Edeb, 29.)demiştir.

Hz. Âişe şöyle anlatıyor: “Ben, mescidde (savaş oyunları) oynayan Habeşîlere bakarken, Nebî cübbesiyle beni örtüyordu.”(Buhari,İdeyn,2-25)

Bu hadîslerden, kadının erkeğe bakmasının câiz olduğu anlaşılmak­tadır. Oysa bunlar şu âyete ayları olmalıdır:

“Mü-min kadınlara da söyle: Gözlerini (harâma bakmaktan) koru­sunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler...” (Nûr, 31)

Bu durumda, hadîslerden ne kastedilmekte, âyette neye vurgu ya­pılmaktadır? Sırasıyla, ilgili hadîsleri değerlendirmeye çalışalım.
Yûsuf Karadavî, ilk hadîsi iki açıdan tenkîd eder. Biri, hadîsin zayıf olmasıdır. Hadîsin senedinde Ümmü Seleme’nin mevlası Nebhan vardır ki kendisi meçhul olup, onu İbn Hıbbân’dan başkası sika görmemiştir. Bunun içindir ki Zehebî onu el-Muğnfdc zayıf râviler ara­sında zikretmiştir. Diğer nokta ise, kadının yabancı erkeklere bakması­nın câiz olduğuna delâlet eden Sahîhayn’dan gelen bazı haberlerle çe­lişmesidir. Mesela, yukarıda kaydedilen Hz. Âişe rivâyeti böyledir. Yi­ne Müslim’de, Fâtıma bt. Kays’tan rivâyet edilen şu hadîs de bunu des­teklemektedir: “Kocası onu üç talakla boşadığında, Nebî ona buyurdu­lar ki: ‘(Git) İbn Ümmü Mektûm’un evinde iddet bekle! Çünkü o, âmâ bir adamdır. Olur ki elbiseni çıkarırsın ve o, seni göremez.” Daha ön­ce Ümmü Şerîk’in evinde iddet beklemesini işaret etmiş, sonra da şöy­le buyurmuştur: “O, ashâbımın yanına girip çıktığı bir kadındır. Sen, İbn Ümmü Mektûm’un evinde iddet bekle...” (Müslim, Talak, 36) Ne­tice olarak, bu sahîh hadîsler varken, zayıflığı sebebiyle Ümmü Seleme hadîsine itibar edilemez.

Bu hadîslere baktığımız zaman, meselenin yabancı bir kadının erke­ğe bakmasının câiz olup olmadığında düğümlendiği görülür. Karadavî gibi şârihler de konuyu bu açıdan ele almıştır. Mesela, Nevevî, Fâtıma hadîsiyle ilgili olarak, yabancı kadının erkeğe bakmasının câiz olduğu çı­karımlarını tenkîd eder. Ona göre, hem âyet hem de Ümmü Seleme ha­dîsinin de te’yid ettiği gibi, yabancı bir kadının erkeğe bakması harâmdır. Fâtıma hadîsinde ise erkeğe bakmaya herhangi bir izin yoktur. Bi­lakis Fâtıma, İbn Ümmü Mektûm’un yanında başkalarına bakmaktan emindir. (,el-Minhâc, X, 336) Zira Fâtıma, iddet beklemektedir. Bu sü­re zarfında gözlerden ırak olmalıdır. Ümmü Şerik’in evine sahâbe gi­rip çıktığı için “bakma” veya “bakılma”dan korunmak oldukça zordur. •

Buraya kadar, mesele anlaşılmaktadır. Ancak, eğer Fâtıma, İbn Ümmü Mektûm’un evinde iddet bekleyecekse ve İbn Ümmü Mektûm da ona yabancı ise, Ümmü Seleme hadîsiyle bunu bağdaştırmak nasıl mümkün olabilir? Ümmü Seleme hadîsinde Hz. Peygamber’in hanımları, bir erkeği görmekten menediliyor. Fâtıma hadîsinde aynı erkek görülmüyor mu? Burada mesele kadının “bakması” üzerine odaklanmaktadır.

da hanımlarına erkeğin avretine bakmayı yasaklamıştır. Normal olarak gözüken yerlerine bakmakta bir mahzur yoktur. Aynı şey Fâtıma için de geçerlidir. Ibn Ummü Mektûm’un evine gönderildiğine göre onun avreti dışında normal olarak görülen yerlerinde  bakmakta bir mahzur yoktur. Bu yorum, bize göre hiç de uygun değildir. Mesele burada av­rete indirgenmektedir. Böyle bir şey düşünülemez. Burada da dikkat edilirse, meseleye “bakma” üzerinden yaklaşılmıştır. Şayet rivâyetlere, “bakma” açısından bakarsak bu sorunlar kaçınılmazdır. Elbette nor­mal şartlar altında erkek veya kadının birbirlerine şehvetle bakmaları harâmdır. Bunun yanında hayatın da birtakım gerçekleri vardır. Kadın ve erkek aynı toplumda yaşamaktadır ve bu kaçınılmazdır. Bu yönüy­le mesele biraz da sosyolojiktir. Olayı şöyle ele alalım:

Fâtıma b. Kays, ilk muhacirlerdendir. Ebû Amr b. As ile evliydi. Ebû Amr onu boşayınca iddet beklemesi için ona kalacağı bir yer bu­lunması gerekiyordu. Kocasının evinde kalamazdı. Mekkeliydi. Medi­ne’de akrabası da yoktu. Ümmü Şerik’in evi müsaitti, ancak oraya gi­rip çıkan insan çoktu. Yeni boşanan bir kadın için insanlar tarafından görülmek çok da uygun değildi. Uygun bir yer de yoktu. Akla Ibn Um­mü Mektûm’un evi geldi. Yabancı bir erkeğin evi olmazdı, ancak bir zaruret vardı. Buna en uygunu Ibn Ummü Mektûm’un evi idi. Kadının bazı ihtiyaçları vardı. Amâ bir sahâbînin yanında bu ihtiyaçları gider­mek mümkün olabilirdi.Hz. Peygamber’in hanımlarına yönelik tavsiyesine gelince, burada Kesele aslında onların Ibn Ummü Mektûm’u görmesi değildir. Belki piz onu görmüyor musunuz?” denilerek zahiren bu, dile getirildi. Fakat maksat, tesettüre vurguydu. Hicâb âyeti yeni nâzil olmuştu. Hem f kalpler hem de bedenler tesettüre iyice alıştırılmalıydı. Peygamber’in hanımlarına “örtünün!” denilerek aslında hem onlara hem de ümme­tin kadınlarına nasıl olursa olsun yabancı bir erkeğin yanında tesettürlü olunması gerektiği vurgulanmış oldu. Yabancı bir erkeğe veya kadı­na dikkatlice bakmak, onu süzmek elbette doğru değildi. Ama burada söz konusu olan Ibn Ummü Mektûm’a “bakılması” değildi. Zira nor­mal şartlar altında bir erkekle konuşulması ve bu arada ona bakılması harâm değildi. Harâm olan, kalplerdeki fitne ateşiyle “bakmak”tı. Ora­da bu durum mevzu bahis değildi. Ama tesettür konusunda hiçbir gev­şeklik gösteriimemeliydi. Âmâ da olsa bir erkeğe karşı taviz verilmemeliydi. Hz. Peygamberin hanımları da olsa tesettüre tam riayet edil- I jneliydi. İşte, Allah Resûlü’nün vurguladığı, bu husustu.

Bu yorumumuzu destekleyen bir açıklamayı Kurtubî yapmıştır. Kurtubî, önce hadîsin râvîsi Nebhânİa ilgili çekincesini ortaya koy-muş, ardından hadîsi sahîh kabul edilmesi halinde yorumlamaya çalış­mıştır. Karadavî de onun bu yorumunu nakletmiştir. Karadavî, böyle bir yorumun zorunlu olmasa da bir an zayıf rivâyetin sahîh kabul edil­mesi halinde câiz olduğunu belirtmiştir. Kısa ifadesiyle Kurtubî şöyle der: “Sahîh olduğu takdirde Nebhân hadîsindeki bu durum, Nebî’nin hanımların örtüsünde titiz olduğu gibi, onların mahremliğinde de ha­ris olmasından (tağlîz) kaynaklanmaktadır.”

Hz. Âişe hadîsine gelince; buradan, kadının erkeğe, bir ihtiyaç bu­lunduğunda veya şehvet söz konusu olmadığında bakabileceği anla­şılmaktadır. Nevevî’nin ifadesiyle; bedenine bakmaksızın erkeklerin oyunlarını seyretmek câizdir. Kadının yabancı erkeğin yüzüne bakma­sına gelince; şehvetli olursa, ittifakla harâmdır. Şehvetsiz ve avret ol­mayan yerine bakmak câizdir.

Bu durumda, bakmakla ilgili âyetteki yasağın da şehvetli bak­maya hamledilmesi gerekir. Âyette kastedilen şehvetli ve avret yeri­ne bakmaktır. Böyle bir bakış olmazsa insanların bir ihtiyaçtan dola­yı bakması mübah olur. Bu şekilde, âyetin genel hükmü tahsîs edil­miş olur. Ayrıca, âyette “min ebsarihinne” ifadesinin buna imkân ver­diği de belirtilmektedir. Zira “min” teb’iz içindir. Bakışların bazısını ifade eder, tümümünü değil. Buradan, şehvetli bakmanın harâm ol­duğu ortaya çıkar. Bununla birlikte, erkek ve kadının birbirine bak­ma meselesinin hassasiyet gerektirdiği açıktır. Şüphesiz, zorunlu hal­lerde ister istemez birbirine bakmak söz konusu olabilir. Ama bu ce­vazdan yola çıkarak her türlü bakışın kapısını aralamak için nefse yol bulmamak gerekmektedir.



Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

Peygamberlerin İsmetine Aykırı Hadisler,Kuran'a Ters Mi ?

Peygamberlerin İsmetine Aykırı Hadisler,Kuran'a Ters Mi ?


Hz. İbrâhîm’in üç yerde yalan söylediğine dair bir rivâyet Buhârî ve Müslim tarafından nakledilmiştir:

Ebû Hureyre’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyur­muştur: “Hz. İbrâhîm üç yalandan başka hiç yalan söylememiştir. (Bun­ların) ikisi Allah’ın zâtına aittir. Biri ben ‘gerçekten hastayım’; diğe­ri ‘belki bu işi büyükleri olan şu put yapmıştır’ demesidir. Bir tanesi de Sâre hakkındadır. Ibrâhîm yanında Sâre olduğu halde bir cebbarın memleketine gelmişti. Sâre insanların en güzeli idi. İbrahim ona: Bu cebbar ‘Senin benim karım olduğunu bilirse, senin için bana galebe ça­lar. Binâenaleyh sana sorarsa kendinin kız kardeşim olduğunu haber ver. Çünkü sen İslâm’da benim kız kardeşimsin. Zira yeryüzünde şen­le benden başka müşlüman bilmiyorum’ dedi..,”(Buhari,Enbiya,8)

Dikkat edilirse ilk iki husus, Kur’ân’da vardır. Sonuncusu ise burada geçmektedir. Ancak tabii ki, Kur’ân’da “yalan” ifadesi ztkredilmek- sizin bunlar geçmektedir. Şüphesiz, hadîslerde de “yalan” kelimesiyle bildiğimiz yalan kastedilmemiştir. Konuyla alakalı yorumlar şöyledir:

1-İbn Hacer, Hz. İbrâhîm’in “O, kız kardeşimdir” ifadesiyle murâdımn jjndc kız kardeşi olduğunu söylemiştir. Aynî ise, bu hadîsten şunların an- jaşılabileceğini belirtir: “Hz. İbrâhîm ‘O, kız kardeşimdir’ sözünü ta’rîz yoluyla söylemiştir ve bu ifade tarzı yalana dahil değildir. Ayrıca, hadîs­ten; zulümden kurtulmak için hile yapılabileceği, bilakis sadece yalanla kurtulanacağı anlaşıldığında açıkça yalan söylenebileceği elde edilir”. Bu ifadelerden şârihlerin iki açıdan meseleye baktıkları anlaşılmaktadır:

a-Hz. ibrâhîm, bu ifadeyle ta’rîz yoluyla Sare’nin dînde kız kar­deşi olduğunu kastetmiştir.

b-Ta’rîz değil de yalan bile olsa, zâlimin zulmünden korunmak için yalan söylemek câizdir.

Burada bir noktaya değinmek faydalı olacaktır. Bir maslahat veya  ihtiyaçtan dolayı bu tip ifadeler kullanılabilir veya işler yapılabilir. Yû­suf Sûresi’nde benzer bir olay nakledilir. Şöyle ki:

“Yûsuf’un yanma girdiklerinde öz kardeşini yanına aldı ve 'Bilesin ki ben senin kardeşinim, onların yaptıklarına üzülme' dedi. (Yûsuf) onların yükünü hazırladığt zaman maşrabayı kardeşinin yükü içine koydu! (Kafile hareket ettikten) sonra bir tellal: Ey kafile! Siz hırsızsınız! diye seslendi. ”Görüldüğü gibi kafile hırsız olmadığı halde onlara hırsız şeklinde seslenilmiş ve hırsız muamelesi yapılmıştır. Zira ortada şer’î bir masla­hat bulunmaktadır. Bu maslahat, hırsız denilenlerin de lehinedir.

Son olarak şunu diyelim: Hadîste “kizb” kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime kullanılmış, ama tamamen başka bir anlam kastedilmiştir. Kizb kelimesi kullanılarak ta’rîz sanatına başvurulmuştur. Bu, şuna benzer: Allâh Resûlü “Sadece iki kişiye hased edilir” buyurmuştur. Oysa hase­din tüm çeşitleri harâmdır. Hadîste bu iki hased istisna edilmemektedir. Hased her türlüsüyle harâmdır. O halde demek ki, hadîste harâm olan hased kastedilmemiştir. Hadîsteki hasede “gıpta” demek mümkündür. Hz. İbrâhîm olayında kullanılan “kizb” de böyle olmalıdır.

2-Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Vallâhi ben, Allâh’a yetmiş defadan fazla istiğfar ederim”. İbn Hacer ve Aynî, Resûlullah masum olduğu halde onun istiğfar etmesini problemli görmüştür. Zira onlara göre istiğfar, masiyeti çağrıştırmaktadır. Bununla ilgili olarak Aynî çe­şitli yorumlarda bulunmuştur:

a-Hz. Peygamber ibadet olsun diye istiğfar ederdi.

b-Ümmetine öğretmek için böyle yapardı.

c-Evlâ olanı terkettiği için istiğfar ederdi.

d-Tevazuundan dolayı böyle derdi.

e-Nübüvvetten önce böyle olmuştur.

Ibn Hacer ise, şu şekilde cevap vermiştir:

a-Hz. Peygamber, kalbini Allah’ın zikrinden gafil kılmamak için böyle yapardı.

b-Allâh’a karşı olan şükründe ve O’na karşı olan görevlerini eda etmede eksik kaldığı için böyle yapardı.

c-Uyumak, yemek, içmek, insanların işine bakmak, bazan düş­manlarla savaşmak ve bunların dışında onu Allâh’ı zikretmek­ten, O’nu müşahede etmekten alıkoyan dünyevî işlerden dolayı böyle istiğfar ederdi. Zira bunları yüce makamlara nisbetle gü­nah olarak kabul ediyordu.

Ümmeti için teşri’ olsun diye böyle yapardı.

Buhârî, Hz. Mûsâ’nın ölüm meleğinin yüzüne vurmasıyla ilgi- Bbir hadîs tahric etmiştir. Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Tesûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Melekü’i-Mevt (yani Azrail) lûsâ (a.s.)’a ruhunu kabzetmek için gönderilmişti. Hz. Musa’ya geldiği ¡zaman, ona tokat vurdu, bir gözünü çıkardı. Azrail Aleyhisselâm Rah­ibine döndü ve dedi ki: “Beni öyle bir kula gönderdin ki, ölümü istemi­yor'' Cenab-ı Hakk, tekrar ona gözünü iade etti ve tekrar Mûsâ’ya dön de ona: Elini bir öküzün sırtına koymasını ve elinin örttüğü her bir kı­la mukaabil bir yıl Ömür verileceğini söyle, dedi. Mûsâ, bu İlâhî bahşi­şi duyunca: “Yâ Rabbî! Bundan sonra ne olacak (ölecek miyim, yoksa daha yaşayacak mıyım)? diye sordu. Allâh: “Sonra öleceksin” buyurdu.Musa:“Öyleyse ölüm şimdi gelsin” dedi de Allâh’tan bir taş atımı mesafeye kadar kendisini Mukaddes Arz’a yaklaştırmasını (orada ölüp orada gömülmesini) diledi”.”(Buhari,Enbiya,33)

Aynî, bid’at ehli ve Cehmiyye’nin hadîsi şu şekilde eleştirdiğini nakletmiştir: "Hz. Musa, ölüm meleğini ya tanımıştır ya tanımamıştır, tanımışsa, onu alaya almış demektir. Tanımamışsa, meleğin Mûsâ’ya görünür bir şekilde geldiğine dair rivâyetin bir manası yoktur. Ayrıca, Allâh, ölüm meleğine, gözünü çıkaran tokattan dolayı kısas hakkı ver­memiştir. Allah hiç kimseye zulmetmez”.

Aynî, bunların basiretsiz bir eleştiri olduğunu söyleyerek şu cevapları vermiştir: “Allâh, Hz. İbrâhîm’e çocuğunu kurban etmeyi emretmesi gibi ölüm meleğini de Mûsâ’ya imtihan olsun diye göndermiştir.Mûsâ’ya göre tokat mübâhtır. Çünkü onu kendisine gelen ve izinsiz evine gelen bir insan olarak görmüştür. Nefsini müdafaa etmek istemiştir. Gelenin melek olduğunu bilmiyordu. Melekler, Hz. İbrâhîm’e de H gelmişti. Hz. İbrâhîm başlangıçta onları tanıyamadı. Tanısaydı, acele olarak onlara yemek takdim etmesi muhal olurdu. Çünkü melekler yemez ve içmezler. Melek Meryem’e de gelmişti. Meryem onu tanısaydı,ondan Allâha sığmmazdı. Kısasla ilgili iddia ise, cehaletlerini gösterir.

Meleklerle insan arasında kısas olmaz”.

Ayrıca, Ibn Hacer’e göre, bazıları “gözünü çıkardı” ifadesinin “hüccetini iptal etti” manasına geldiğini söylemiştir. İbn Hacer, bu manaya hadîste geçen “Allâh gözünü iade etti” ifadesinin mani olduğunu belirtmiştir.

Bununla birlikte, bu hadîsi tenkîd edenler de vardır. Şuayb el-Ar-navud’a göre, bu hadîsin metninde birtakım problemler vardır. Şöyle der: “Bir kere, Allâh hiç kimseyi ölüm hususunda muhayyer bırakma­mıştır. Bunun İsrâiliyat türü mevkuflardan olmasından korkarım. Nitekim, Buhâri de yer alan iki rivayet mevkuftur. Bununla birlikte mer-fu olarak da zikredilmiştir”.



Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

Müslüman'ın Cahiliyede Yaptığı Amelleri,Hayırlı Olarak Nitelenebilirmi ?

Müslüman'ın Cahiliyede Yaptığı Amelleri,Hayırlı Olarak Nitelenebilir mi ?


İbn Mes’ûd anlatıyor: Bazı kimseler “Yâ Resûlallah! Biz câhiliyet devrindeki yaptıklarımızdan mes’ul olacak mıyız?” diye sordular. Resû- lullâh (s.a.v.): “İslâm’da sizden kim iyi ameller işlerse câhiliyet dev­rindeki yaptıklarından dolayı sorumlu olmaz; ama kim kötülük eder­se hem câhiliyet devrindeki hem de İslâm’da yaptıklarından dolayı so­rumlu tutulur” buyurdu.(Müslim,İman,120)

Diğer rivâyette yine İbn Mes’ûd’dan Resûlullâh şöyle buyurmuş­tur; “Her kim İslâm’da iyi ameller işlerse câhiliyet devrindeki yaptık­larından dolayı sorumlu olmaz; ama kim İslâm’da kötülük işlerse hem fvvelki hem de sonraki (devirlerdeki yaptıkları) ile sorumlu tutulur.”(Müslim,İman,120)

Bu hadîsin şu âyete aykırı olduğu iddia edilmiştir: “İnkâr edenle­re söyle: ‘Eğer vazgeçerlerse geçmişte yaptıkları bağışlanır. Eğer yine dönerlerse artık öncekiler hakkında uygulanan İlâhî kanun onlara da uygulanır.”

Âyetin zahirine göre, kâfir, Müslüman olduğunda câhiliyedeki tüm günahları affedilir. Âyetin lafzı mutlak olup tevbe edilen ve edilmeyen gü­nahların arası ayırtedilmemiştir. Hadîsin zahirine göre ise kâfir câhiliye işlediği günahlardan Müslüman olduğunda tevbe etmedikçe sorumludur.

Âlimler, kâfir, Müslüman olduğu için tevbe ettiği kabul edilen küf­ründen dolayı bağışlandığı konusunda icmâ etmişlerdir. Küfür halin­de yaptığı günahlardan Müslüman olduğunda tevbe etmediğinde du­rumun ne olacağı ihtilaflıdır. Bu günahları bağışlanır mı, bağışlanmaz mı? Bu konudaki görüşler şöyledir:

1-Kâfir, Müslüman olduğunda küfür veya zenb her türlü günahı af­fedilir. Bu, muhaddislerin çoğunun görüşüdür. Bunlar, Enfal Sûresinin yukarıdaki âyetiyle istidlal etmişlerdir. Ayrıca şu hadîsi delîl almışlardır:

Resûlullâh, Anır b. Âs’a şöyle buyurur: “...İslâm, önceden işlenen­leri yok eder; hicret önceden işlenenleri yok eder; hac önceden işle­nenleri yok eder”.(Müslim,İman 121)

İslâm’ın öncekileri yok ettiğine dair icmâ’ da vardır. Bundan dola­yı İbn Mes’ûd hadîsindeki “kötülük”ten, (küfür değil de) günahın kas- tedilmesi doğru değildir. Günah kastedilmiş olsa bundan İslâm’ın ön­ceden işlenen günahları yok etmediği sonucu çıkar. Bu durumda İslâm ölümüne kadar tüm günahlardan kendini koruyan kimsenin sadece af­fedileceğini beyan etmiş olur ki, bu bâtıldır.

Bu görüşü savunanlar, İbn Mes’ûd hadîsine şöyle cevap vermiştir:

a-Hadîsteki kötülükten kasıt, küfürdür. Müslüman olduktan son­ra irtidat eden kimse bu hal üzere ölürse, İslâm’dan önce ve son­ra tüm yaptıklarından sorumlu tutulur. Bu, Buhârî, Tahâvî, Mâ- zirî, İbnu’l-Cevzî ve İbn Hacer’in görüşüdür.

b-Hadîsteki kötülükten kasıt, nifaktır. Kişi zahirde Müslüman olur da, kalbiyle tasdik etmezse, câhiliyede yaptıklarından sorumlu olur. Bu, Ebu’l-Abbâs el-Kurtubî, Kirmânî, Aynî ve Münavî’nin görüşüdür.

c- Hattabî şöyle der: Kâfir, Müslüman olduğunda geçmiş günah­ları affedilir. Müslümanken çok günah işler ve buna devam ederse meylettiği bu masiyetlerden dolayı sorguya çekilir ve kâfirken yaptığı şeylere müslümanken devam ettiği için azarlanır. Sanki ona şöyle denilir: Sen kâfir iken şöyle şöyle işler yapmadın mı? Bunları yapmana müslümanlığm bâri mâni olsa idi ya? Böyle de­nilerek kişi azarlanacaktır.”

2-Bu görüş sahipleri, günaha tevbe etmedikçe Müslüman olan bu kişinin affı hak etmediğini belirtirler. Kâfir, Müslüman olduğun­da işlediği günahlara tevbe ederse affedilir. Ama câhiliyede işlediği günahlara Müslümanken de ısrar edip devam ederse bunlardan so­rumlu olacaktır. Sadece tevbe ettiği günahları bağışlanacaktır. Bu ba­zı Mu’tezilîler ile İbn Hazm, İbn Teymiyye ve İbn Raceb’in kabul et­tiği bir görüştür.

Bu görüş sahipleri, âyeti şöyle te’vîl etmiştir: Müslüman olan ki­şi, geçmişte işlediği her ne ise ona son vermek, ondan vazgeçmek süre­tiyle bağışlanacaktır. Küfre son vermiştir. Bağışlanmıştır. Ancak âyet­te sırf küfre son vermek süreriyle -bazılarından tevbe etseler bile- di­ğer günahlarının bağışlanacağı yoktur. Bir şeyden vazgeçen, geçmişte işlediği o şeyden dolayı bağışlanır. Bu, o kişinin geçmişte işlediği baş­ka şeylerden bağışlandığını göstermez.

Amr b. As hadîsine de şöyle cevap verdiler: Amr, geçmiş günahla­rının bağışlanmasını istemiş, Resûlullâh da yukarıdaki ifadeleri buyur muştur. Malumdur ki, tevbe, tevbe edilen şeyin bağışlanmasını gerektirir. Tüm günahların bağışlanmasını gerektirmez.

Ahmed b. Abdilaziz b. Mukrin de bu ikinci görüşü tercih etmiştir, feuna göre, kâfir, Müslüman olduğunda, tevbe ettiği günahları affedilir. Câhiliyede işleyip Müslüman olduğunda da devam ettirdiği günahlara gelince, onlardan sorumlu olacaktır. Âyet ve hadîs bu manaya delâ- let edip birbirine aykırı değildir. Zira âyet mutlak olarak gelmiş, tevbe edilen ve edilmeyen günahların arasını ayırmamıştır. Hadîs ise bu Hpttlakı takyîd etmiştir. Mutlak, mukayyede hamledilir. Bu durumda ayetin manası şöyle olur: Vazgeçerlerse, geçmişte işlediklerinden tevbe edip terk ettikleri bağışlanır.

Amr b. As hadîsindeki durum da âyetle aynıdır. “İslâm, öncekileri pyok eder” ifadesinin anlamı, “tevbe ettiği sürece” demektir. Resûiuî- pâh, ifadeyi mutlak kullanmış, tafsil ve takyîd etmemiştir.

İcma’ iddiasına gelince, umumî olarak Müslüman olanlar hakkın­dadır. Yani tevbe ettiği küfürden dönüp Müslüman olanların bağışla­nacağı konusunda icmâ vardır. Ancak câhiliyede işlenen günaha devam edilmesi durumuyla alakalı bir icmâ yoktur. Hattabî ve İbn Battal’in “icmâ var” şeklinde nakli sarih değildir. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’den nakledilen şu görüş, icmâ iddiasını reddeder: Kâfir, câhiliyede işlediği günahlara Müslüman olduktan sonra da devam ediyorsa, yaptıkların­dan sorumlu olacaktır. En doğrusunu Allâh bilir.



 Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

Ölü,Dirilerin Amellerinden Faydalanabilir mi ?



Ölü,Dirilerin Amellerinden Faydalanabilir mi ?


Âişe anlatıyor: Bir adam, Peygamber (s.a.v.)’e: “Anamın canını Allâh ansızın alıverdi. Ben öyle sanıyorum ki, eğer anam konuşabilseydi sadaka yapacaktı. Şimdi ben, anam adına sadaka yapa­yım mı?” diye sordu. Peygamber: “Evet, anan adına sadaka yap!” bu­yurdu.(Buhari,Vasaya,19)

Hz. Âişe’nin naklettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: “Her kim üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse onun nâmına velisi oruç tutar”.(Müslim,Siyam,53)

İbn Abbâs anlatıyor: Sa’d b. Ubâde, Resûlullâh’tan fetva isteyip: “Annem öldü; üzerinde (ödeyemediği) adak borcu vardı?” dedi. Resûlullâh: “Sen o adağı annen adına yerine getir!” buyurdu.(Buhari,Vasaya,19)

Bu hadîslerin şu âyete aykırı olduğu ileri sürülmektedir: “İnsan için, çalıştığından başkası yoktur”.

Âyetin zahirine göre ölünün, hayatta kendi yaptığı amellerin seva­bından başka bir sevabı yoktur. Dirilerden biri, amelinin sevabım ona hediye etse ölü ondan faydalanamaz. Hadîslerin zahiri ise ölünün sada­ka, oruç ve hacla faydalanacağım göstermektedir. Dolayısıyla bu amel­lerin sevabı ölüye ulaşır. Hayatta olan, ölüye bu amellerin sevabım he­diye etse ölü ondan faydalanır.

Âlimlerin bu konudaki yorumları şöyledir:

1-Âyet ve hadîsin arası cemedilmelidir. Cem noktasında farklı gö­rüşler vardır:

a-Sadaka hadîsiyle amel edilip âyet te’vîl edilmelidir. Kendi çocu­ğu veya başka birinden olsun fark etmez, sadakanın ölüye mut­lak olarak ulaştığı konusunda icmâ hasıl olmuştur.

b-Oruç hadîsiyle amel edilip âyet te’vîl edilmelidir. Bu, Ahmed b. HanbePin görüşüdür. Kadim görüşünde Şafii de bunu tercih et­miştir. Bu görüşte olan başka âlimler de vardır. Ancak bu âlim­ler orucun nevi konusunda ihtilaf etmiştir. Bazıları mutlak ola­rak oruç ulaşır derken, bazıları bunu ölünün, hayatında nezrettiği oruca hamletmişlerdir.

c-Hacla ilgili hadîsle amel edilip, âyet te’vîl edilmelidir. Bu, bir rivayette İmâm Mâlik’in, Ebû Hanîfe, ŞâfH ve Ahmed b. Han­bePin görüşüdür. Başka âlimlerden de bu görüşü tercih edenler vardır,

Mezkûr hadîslerle amel edenler, âyeti şu şekillerde te’vîl etmiş­lerdir: -

a-Âyet, hadîslerle tahsîs edilir. Âyet, umumuyla, hiç kimsenin başkasının amellerinden faydalanamayacağına delâlet eder. Bu umumu,ölünün sadaka, oruç ve hacdan faydalanacağını göste­ren hadîsler tahsîs eder.

b-Âyet; başkasının çalışmasını, insanın mülk edinmesini nefyeder. Başkasının çalışmasından faydalanmayı nefyetmez. Zira âyette “insan sadece çalışmasından faydalanacaktır’’denilme­miştir; aksini “insan için çalıştığından başkası yoktur” buyrulmuştıır. İki durum arasındaki fark açıktır. Çünkü başkasının çalışması, amelleri ona aittir, onun mülküdür. Dilerse kendinden başkasına onu sarfeder, aktarır, böylece başkası ondan faydalanır; dilerse kendine saklı tutar, başkası ondan faydala­namaz.

c-Âyet, Hz. Ibrâhîm ve Mûsâ’nm kavmine hastır. Hz. Peygam­berin ümmetine gelince, kendi çalıştığından da başkasının ça­lıştığından da kazancı vardır. Hadîsler buna delâlet eder.

d-Âyetteki “insan” ile murâd, kâfirdir. Mü’mine gelince, kendi ça­lıştığından da, başkasının çalıştığından da kazancı vardır. Hadîs­ler buna delâlet eder.

e-Mezkûr âyet “İman edenler ve soylart da kendilerini îmânda iz­leyenler (var ya); biz onların soylarını da kendilerine katıp ekle­dik. Onların amellerinden hiçbir şeyi eksiltmedik. Her kişi, ken­di kazandığına karşılık bir rehindir.” (Tûr, 21) âyetiyle nesh edil­miştir. İbn Abbâs’a göre, Necm âyetinden sonra bu Tûr Sûre- si’nin âyeti (*Tûr Sûresi’nin bu âyeti) nâzil olmuştur. Allâh, ba­balarının iyilikleri sebebiyle oğullarını cennete sokmuştur. Bu­na “âyetlerin lafızları haber tarzında gelmiştir; haberlerde nesh olmaz” denilerek itiraz edilmiş ve İbn Abbâsın neshi kastetme­diği üzerinde durulmuştur.

f-Âyetle murâd şudur: Kâfirin, yaptığı amelden başka bir hay­rı yoktur. Dünyada bu hayırdan faydalanır. ÂJhirette ise hiçbir hayrı kalmaz.

g-Maksat şudur: İnsan için, adalet bakımından, çalıştığından baş­kası yoktur. Fazl ve lutfa gelince Allah’ın bunu dilediğine artır­ması mümkündür.

h-Âyetle amel edilip, hadîsler tahsîs edilmelidir. Şevkânî ve El- bânî’nin görüşüdür. Şevkânî, sadece, sadakanın fayda vereceği­ni ifade etmekle yetinmiş; Elbânî ise sadaka, oruç ve haccın se­vabının ölüye ulaşacağım tercih etmiştir. Sevabın ulaşması bun­larla sınırlıdır. Ayrıca, çocuğun, babası için yaptığı sevaplar ula­şır. Başkalarının başkaları için yaptığı sevaplar ulaşmaz. Elbânî, kendi çocuğu veya başkasının çocuğu olsun, yapılan iyiliklerin sevabının ölüye ulaşacağı yönünde hâsıl olan icmâyı tenkîd et­miştir. Ona göre, icmâ, “sadakanın Ölü için olacağı ve sevabı­nın ona ulaşacağı” üzerinde hasıl olmuştur. Burada, “ölü” mutlaktır. Bunu baba ile takyîd etmediler. Şayet, bu icmâ doğru ise bunu “baba” ile kayıtlamak gerekir.

i-Ayetle amel edilip, sadece hacla ilgili hadîs tahsîs edilmelidir. Buna göre, âyetle amel edilmelidir. Ölü, ister vasiyet etsin ister etmesin hiçbir şekilde başkasının haccı ölüye gitmez. O zaman, hacla ilgili hadîs, hacdan soran Cüheyneli kadına mahsustur.

İkinci görüşe göre, âyet ve hadîsler arasında tercih yapılmalıdır. Bu konudaki tercihler şöyledir:

a-Âyetle amel edilip, oruç hadîsi reddedilmelidir. İmâm Mâlik, ye­ni görüşünde Şâfi’î ve Ebû Hanîfe buna kaildir. Nevevî’ye göre bu, cumhûrun görüşüdür. Mâlikîler, bunun Medine ameline ay­kırı olduğunu ve isnadında ıztırap bulunduğunu ifade etmiştir.

b-Âyetle amel edilip, tüm hadîsler reddedilmelidir. Bu, Mu’tezi-le’nin görüşüdür. Onlara göre, hiçbir şey ölüye fayda sağlamaz. Hadîsler âhad olup, kat’î ve mütevâtir olan Kur’ân’la çelişme- leri mümkün değildir.

Tüm bu görüşleri değerlendiren Ahmed b. Abdilaziz b. Mukrin’e göre, ister kendi çocuğu ister başkasının çocuğu olsun, sadaka, oruç ve haccm sevabı mutlak olarak ölüye ulaşır. Âyete verilebilecek en güzel mana şudur: Âyet, insanın çalıştığından başkasını mülk edinmeyi nef- jreder. Başkasının çalışmasından faydalanmayı nefyetmez. Başkasının çalışması, çalışanın mülküdür. İster başkasına sarfeder, onu faydalan- Ihnr; ister kendine saklar, faydalandırmaz.

“Bu üç hususla ilgili sevap, sadece çocuktan babasına ulaşır” demek de doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber, çocuğun, babası için haccına cevaz verirken bunu babası olmasına bağlamamış, ima bile etmemiştir. Ayrıca, kendi çocuğundan başkasının hac yapabilmesinin caiz, olduğu­na dair Hz. Peygamberden hadîs nakledilmiştir. İbn Abbâs’dan rivayet olunduğuna göre, Peygamber (s.a.v.) bir adamı “Şübrüme için lebbeyk” derken işitti. Ona “Şübrüme kimdir?” diye sordu. (O adam da): “Kar­deşimdir -yahut- yakınımdır” deyince ona: “Sen kendin için hac yaptın mı? diye sordu. (O adam da): “Hayır” deyince; “Sen (önce) kendin için bir hac yap, ondan sonra Şübrüme’nin yerine hac yap” buyurdu.(Ebu Davud,Menasik 25)

Yine Hz. Âişe, “üzerinde oruç borcu olduğu halde ölen kimse­nin velisi orucu tutar” demektedir. Veli, vâris demektir. Vâris, ken­di çocuğu da,başkası da olabilir. Sırf ibadet olan oruçta bu eliz ol­duğuna göre mal ile yapılan bir ibadet olan hac için caiz olması daha evladır.

Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam'ı medihlerini bildirir

Dört büyük İmâmın ve diğerlerinin,İmâmı Azam'ı medihlerini bildirir



Hârun bin Satı, Imam-ı Şâfiiden anlatır: Ben Ebû Hanifeden fakıh bir kimse görmedim. Fıkıh öğrenmek, fakıh olmak istiyen, Ebû Hanifenin ve Eshâbının huzurunda bulunsun. Muhakkakki, bütün insanlar, fıkıhda,Ebû Hanifenin çoluk çocuğudurlar» buyurdu.

Imâm-ı Şâfinin, ben ondan fakih kimse görmedim demekten maksadı, görmek anlamında olmayıp, ondan daha fakıh kimse bilmem demektir. Çünkü Şâfiî, İmamın vefatı yılında, belki vefatı gününde dünyaya gelmiştir.



-Daymiri rivâyetinde: «Bütün insanlar, istihsan ve kıyâsta Ebû Hanlifenin ev halkı gibidirler diye gelmiştir.



-Vâkıdî der ki: imâm-ı Mâlik, çoğu zaman, İmâmın yolunda olup, onun sözünü söylerdi. Lâkin izhâr eylemezdi. Ishak bin Muhammedden bildiri­lir. Buyurdu ki: Imâm-ı Mâlik, mes’elelerin çoğunda, onun sözüne itibar eder, onun dediği gibi söylerdi. Ishak bin Ebi Fedâdan anlatılır. Buyurdu ki: Ben Mâliki gördüm. İmamın elini tutup beraberce yürürlerdi. Mescide geldiklerinde, kendisi içeri girmeden, İmâma tazim edip, onu öne geçirdi ve buyurun siz önce girin dedi. Mescide girince İmamın şu duayı okudu­ğunu duydum: «Bismilahi, hazâ mevdu’ul emân, fe âmini min azâbike ve neccini minennâr.»



-Imam-ı Şâfiî buyurur ki: Megazi ilminde (harb târihi) filim olmak ia- tiyen, Muhammed bin Ishakın iyalıdir. Fıkıhda ise, Ebû Hanifenin iyalidir. Nahivde Kisâinin, tefsirde Muhammed bin Mukatilin, Şiirde Zehirin lyalidir.



-Yine imâm-ı Şâfiî buyurur ki: İmâmın kitablarına, eserlerine bakmıyan, fıkıhda derin âlim olamaz. Yine buyurdu: İmamın sözü, öyle küçük, önemsiz ve açık bir şey ile def ve red olunamaz. Onun sözünü def ede­bilmek için, çok büyük şeylere sâhib olmak lâzımdır.



-Mâlik bin Enes buyurdu ki: Ebû Hanîfe, islâmda altmış bin mes'ele vaz etmiştir.



-imam Ebû Bekir ibni Atik der ki: İmam, beşyüz bin mes’ele vaz ey­lemiştir. Hatib-i Harezmî der ki: beyüzbin mes'ele vaz eylemiştir. Otuz sekiz bin mes’ele ibâdâtdadır. Diğerleri muamelât bilgilerindedir. İmamın irşad ve rehberliği olmasa idi, insanlar yolunu şaşırırdı.



-(Hayratül hisân)da der ki: Hatîb, Imâm-ı Şâfiîden anlatır: İmâm ı Mâ­like, Ebû Hanîfeyi gördünüz mü? diye sordular. Cevabında: Evet o öyle bir insandı ki, şu direğin altın olduğunu söylese, getirdiği, delillerle bunu isbat ederdi buyurdu.



-Abdullah ibni Mübarek anlatır: Ebû Hanîfe, Imâm-ı Mâlikin yanına gitti. Imam-ı Mâlik ayağa kalktı. Çıktıktan sonra, Imâm-ı Mâlik yanındaki­lere: «Bu zâtı tanıyor musunuz?» buyurdu. Hayır dediler. «Bu, Ebû Hanîfe Nu'man bin Sabittir. Eğer şu direk altındır derse, isbât eder’ buyurdu. Sonra Süfyân-ı Sevrî geldi. Imam-ı Mâlik onu, Ebû Hanîfeyi oturttuğu yer­den biraz daha aşağıya oturttu. Çıktıktan sonra, onun fıkıh âlimi ve vera‘ sahibi olduğunu anlattı.



Imam-ı Şâfiî der ki: ‘’Ben Imam-ı A’zamdan (rahmetullahi aleyh) fakîh bir kimse bilmiyorum. Çünkü, ondan fakih kimse idrâk olunamaz ‘’



-İbni Uyeyne: «Onun eşini, bir benzerini gözüm görmedi» buyurdu Ve yine buyurdu ki: Cihâd ve gaza hikâye ve bilgileri: Medine’de, Hac bilgileri Mekke'de, fıkıh bilgisi de Kûfe'de Ebû Hanifenin talebesindedir.



-İbni Mubârek der ki: İnsanların en fakıhı idi. Ondan fakıhını görme­dim. Yine dedi ki: O, bir âyet idi. Orada olanlar hayr için mi, şer için mi? dediler. Cevabında: «Susun!» buyurdu. Yine buyurdu: Reye ihtiyaç olsa, Mâlikin, Süfyânın ve Ebû Hanifenin reyleri esastı. En fakîhleri, en iyileri ve dikkatlisi ve fıkıh bilgisinin derinliklerine dalanlarının en önde olanı, Ebû Hanîfe idi. Yine buyurdu ki: İnsanlara karşı sü-i edebiniz ve câhilliğiniz olmasın! İlmi ve ilim sâhiblerini bir parça tamsanız, kendisine uyul­mağa, Imâm-ı A'zamdan daha lâyık kimse olmadığını anlardınız. Çünkü o, imam idi. Takvâ sahibi idi. Hâlis idi. Vera’ sâhibi idi. Âlim idi, fakih idi. İnsanların gözle göremedikleri ilimleri, şeyleri keşf ederdi. Zekâsı kuv­vetli, aklı olgun, Allahdan korkması çok idi.



-Süfyân-ı Sevrî Ebû Hanifenin yanından gelen bir kimseye: «Yeryü­zünün en büyük âliminin yanından geldin» dedi. Ve yine dedi ki: «Ebû Hanîfeye muhalefet edenler ve uymıyanların, değer ve ilim bakımından ondan yüksek olmaları icâbeder. Halbuki böyle olmak çok uzaktır.



-İbni Cerîh der ki, ilimde, vera'nın çokluğunda, dîni kayırmada, kuv­vetlendirmede kemâle geldiği zaman: «Yakında ilimde, herkesin hayret edeceği bir meziyyete sâhib olacaktır düşünüyordum. Bir gün İbni Cerîhin yanında İmâmdan bahsedildi. «Susun! o fakîhdir, elbette fakihdir, o elbette fakîhdir» buyurdu.

-Ahmed ibni Hanbel (rahmetullahi aleyh), İmam hakkında der ki: O vera’, Zühd ve îsâr sâhibi idi. Âhıret isteğinin çokluğunu, kimse anlıyacak derecede değildi.

.........
Onu sevenin, ona yüzünü dönenin Ehl-i sünnetten olduğunu, buğz edenin ise, bid'at ehli olduğunu anlarız.

-Hâfız Muhammed Ibni Meymûn der ki: Ebû Hanifenin zamanında, on­dan vera’ sâhibi, ondan zâhid, ondan ârif ve fakîh yok idi. Yemin ederim ki, onun mubârek ağzından bir kelime dinlemeğe yüzbin dinar (altın) ve­rirdim.

-Ibrâhim ibni Muaviye Darir der ki: Ebû Hanîfeyi sevmek, sünnetin tamamındandır. Ebû Hanîfe adaleti gözetir, insafla konuşur, ilmin yollarını insanlara beyan eder, herkesin müşküllerini gözerdi.

-Esed ibni Hakim der ki: Câhil ve bid’at sâhiblerinden başkası onu kötülemez.

-Ebû Süleyman der ki: Ebû Hanîfe anlaşılamıyan bir insandı. Hilkat garibesi idi. Sözünü dinlemiyenler, dediğini yapmıyanlar, onun sözünü dinleme kuvveti, hassası kendinde olmıyanlardı.

Ebû Âsim der ki: Allahü teâlâya yemin ederim ki, Ebû Hanîfe, bence, İbni Cerîhden daha büyük fıkıh âlimidir. Şu gözlerim, fıkıh ilminde, ondan daha kudretli, ondan daha salahiyetli bir kimse görmedi.

-Dâvud-i Tâînin (rahımehullah) yanında, Ebû Hanifeden konuşuldu. Bu­yurdu ki: O bir yıldızdır. Karanlıkta yolda olanlar, onunla yol bulur, hidâ­yete kavuşurlar.

-Kadı Şureyk der ki: Ebû Hanîfe az konuşur, çok düşünürdü. Fıkıhda keskin ve ince görüşü, ilimde, amelde lâtif ma'nalar çıkarışı vardır. Tale­besi fakir ise, onu doyurur, zengin ederdi. Talebesine ilim öğretirken, «En büyük zenginliğe, halâl ve haramı öğrenmekle kavuştum» derdi.

-Imâm-ı Gazâlî (ihyâ-ül ulûm) kitabının birinci cildinin yirmi yedinci sahîfesinden itibaren şöyle yazıyor: Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi. Kuv­vetli zühd sâhibi idi. Ma’rifeti tam bir ârif idi. Takvâ sâhibi olup Allahü teâlâdan çok korkardı. Dâima Allahü teâlânın rızasında bulunmağı isterdi.

-Hammâd bin Ebû Süleyman der ki: Ebû Hanîfe bütün geceyi ihyâ ederdi, önceleri gecenin yarısını ihyâ ederdi. Birgün yolda giderken, bir kimsenin yanındakine, Ebû Hanîfeyi göstererek: «Bu zât, bütün geceyi ihyâ eder» dediğini duydu ve ondan sonra bütün geceyi İhyâ eyledi, ibâ­detle geçirdi ve: «Allahü teâlâya ibâdet husûsunda, kendimde bulunmıyan bir sıfatla söylenmemi istemekte, Allahü teâlâdan utanırım» buyurdu.

-İmamlardan bazıları, Imâm-ı Mâlike, Imam-ı A’zamdan bahsederken, onu diğerlerinden çok medh ediyorsunuz dediler. Cevabında: «Evet, öy­ledir. Çünkü insanlara faydalı olmakta, ilim bakımından onun derecesi,diğerleri ile mukayese edilemez. Bunun için, ismi geçince, insanlar ona dua etsinler diye onu medh ederim» buyurdu.

-Imâm-ı Rabbani, müceddid-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendi (kuddise sirruh) buyurur ki: İmam-» Azam abdestin edeblerinden bir edebi terk ettiği için, kırk senelik namazını kaza etmiştir. Ebû Hanife takva hareket; ve sünnete uyma devlet ve saadeti ile ictihad ve istınbatta öyle bir dereceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu anlamaktan âcizdirler. İmâm-ı A’zam, ha­dis-! şerifleri ve Eshâb-ı kiramın sözünü, kendi re’yirıe takdim ederdi. Di­ğerleri ise böyle değildir.

Ebû Hanife hakkında imamlarımızın söyledikleri, bundan çok daha fazladır. Doğruyu kabul eden, iz’anlı, insaflı ve anlayışlı kimselere bu ka­darı yetişir. Yoksa

MISRA

Münkirin kulağında esrâr, esrâr değildir.

Buyurulmuştur.

Taşköprüzade Ahmed Efendi - Mevzuat-ul Ulum







Devamını Oku »

Herkesin Sevabı ve Günahı Kendine mi ?

Herkesin Sevabı ve Günahı Kendine mi ?




1-İbn Mes’ûd anlatıyor: “Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Yeryüzünde haksız yere öldürülen bir insan yoktur ki kâtilin günahın­dan bir misli, Hz. Âdem’in ilk oğluna (Kabil’e) gitmemiş olsun. Çün­kü o, öldürmeyi sünnet kılan (haksız öldürme yolunu ilk açan)dır.’ (Buhârî, Diyât 2, Enbiyâ, 1, İ’tisam 15; Müslim, Kasâme, 27; Tirmizî, İlm, 14.)

2-“Her kim İslâm’da güzel bir çığır açarsa, o çığırın ecri ile ken­disinden sonra o çığırla amel edenlerin ecirlerinden hiçbir şey noksan edilmemek şartıyla sevapları kendine aittir. Ve her kim İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o çığırın vebali ile kendisinden sonra onunla amel edenlerin vebali hiç bir noksanları olmamak üzere ona aittir.”

3-“Bir hayra öncülük yapana, onu yapan gibi ecir vardır.”

4-Buhârî’nin naklettiği rivâyete göre Hz. Peygamber, Bizans kralı Heraklius’a bir davet mektubu göndermiştir. Bu mektupta şun­lar ifade edilmiştir: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allâh’ın Resûlu Muhammed’den Rumların büyüğü Herakl’e. Hi­dâyete uyanlara selâm olsun. Ben seni İslâm’a davet ediyorum.

Müslüman ol, selâmete erersin, Allâh sana iki kat mükafaat ve­rir. Eğer dönersen halkının vebali senin boynunadır. ‘Ey Kitâb Ehli! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin, Allâh’tan başkasına tapmayalım, O’na hiçbir şey ortak koşmayalım...”. ”(Buhari,Be’dül Vahy,6)

Bütün bu hadîslerin şu âyete aykırı olduğu ileri sürülmektedir: hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. ”(isra,15)

Oysa başka âyetlerde dalâlet önderlerinin kendi günahlarını ve baş­kalarının günahlarım yüklendikleri yer almaktadır. Şu âyetler buna ör­nektir:

“İnkâr edenler îmân edenlere‘Yolumuza uyun da sizin günahları­nızı yüklenelim.'' derler. Hâlbuki onların günahlarından hiçbir şey yük­lenecek değillerdir. Şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır. And olsun, onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriyle beraber nice ağır yük­leri yükleneceklerdir. Uydurmakta oldukları şeylerden de kıyâmet günü şüphesiz, sorguya çekileceklerdir.”(Ankebut,12-13)

İbn Kesîr’e göre, “Onlar mutlaka kendi yüklerini ve kendi yükleriy­le beraber nice ağtr yükleri yükleneceklerdir” ifadesi, küfür ve dalâlete çağıranların kıyâmet günü hem kendi günahlarını hem de saptırdıkları insanlar sebebiyle başkalarının günahlarını yükleneceklerini haber ver­mektedir. Nitekim, şu âyet de bu duruma işaret etmektedir: “Böylece kıyâmet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklen­dikleri ne kötüdür.” (Nahl, 25)

İbn Kesîr’in bu görüşünü te’yid eden âyetler de vardır. Mesela: “İnkâr edip de (insanları) Allâh yolundan alıkoyanlar var ya, işte on­lara, yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız” (Nahl, 88).

Nahl Sûresindeki âyette azabın kat kat artırılmasının hikmeti, on­ların işledikleri iki ayrı isyanlarına karşılıktır. Bunların birinci suçları; Allah’ın indirdiği İlâhî vahyi inkâr edip küfre sapmalarıdır. İkincisi ise,başka insanları Allâh yolundan alıkoymalarıdır. Bu her iki suça karşı ayrı bir azap söz konusudur. Bu azaplardan birinin dünyada, diğerinin ise âhirette verilen cezalar olduğunu söyleyenler de vardır.

Dolayısıyla, yukarıda geçen “Hiçbir günahkâr, başka bir günahkâ­rın günah yükünü yüklenmez. ” âyetini başka türlü anlamamız gerekir. Buna göre, âyette, günah işleyenin başkasına sebebiyet vermediği, kötü örnek olmadığı sürece sadece kendi günahından sorumlu olduğu vurgu­lanmaktadır. Şöyle de denilebilir: Bir kişi bir suç işlemişse, suçun şah­siliği prensibi gereğince, sadece suçlu cezayı çeker. Baba, kardeş, akra­ba vs. bir başka kimse o suçtan dolayı ceza çekmez.

Bu noktada, ilginç bir âyetin üzerinde durmak istiyoruz. Bu âyet, Pey­gamberin hanımlarıyla ilgilidir. Allâh şöyle buyurur: “Ey Peygamberin hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa, onun cezası iki kat verilir. Bu, Allâh*a göre kolaydır.” (Ahzab, 30) Kötü örnek oluştan dola­yı azap iki kat artırılmaktadır. Aslında burada bir espri vardır. Aynı suçu bir başkası yapıp örnek olursa iki kat cezası vardır. Aynı suçu Peygam­ber eşi yaparsa, cezasının katmerleştiği söylenebilir. Diğer bir ifadeyle, üç katı ceza görür. Burada haşa, Allâh’ın iki kat dediğine, üç kat demek istemiyoruz. Ama aynı suçu işleyenden daha fazla ceza çekeceğini belirt­mek istiyoruz. Bu suçu -olmaz ya- Peygamber işlerse dört katı ceza gö­rür. Kişinin konumuna göre, ceza da artar. Bir günahı âlimin işlemesiyle câhilin işlemesi bir değildir. Kamuya açık, kötü örnek oluşturacak tarz­da, âlimin işlemesi durumunda cezanın katmerleşeceği açıktır. Tersi du­rumda, bunların yapacağı hayırda sevabın da katmerleşeceği bir vakıadır.

Burada son olarak bir âyet üzerinde daha durmak istiyoruz. Bu âyet, zahiriyle herkese aynı azabın verileceğini ima etmektedir: Allâh şöyle buyurur: “Allâh, şöyle der: ‘Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin’ Her topluluk (arkasından gidip sa­pıklığa düştüğü) yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada toplandığı zaman peşlerinden gidenler, kendilerine öncülük edenler için, ‘Ey Rabbimiz! Şunlar bizi sapttrdılar. Onlara bir kat daha ateş azabı ver’ derler. Allâh, der ki: fHer biriniz için bir kat daha fazla azap vardtr. Fakat bilmiyorsunuz.” (A’râf, 38)

Bu âyetten, zahiren saptıranlarla, sapanların aynı azabı hak ettikle­ri sonucu çıkar. Ancak, sapanların özelliklerine dikkat edilmelidir. Sapanlar  sadece saptıranlara kanıp inkârla yetinmemişler, saptıranları övmüşler, yüreklendirmişler, desteklemişler, onlar için mücadele vermiş­tir. Bu açıdan, tapanların da azapları iki kat olmaktadır: Bir, saptık­ları,.iki, saptıranları yüreklendirdikleri için. İnsanlık tarihi boyunca Allahın âyetlerini ve peygamberlerini yalanlayıp sapık inançlar ve ideo­lojiler türetenlerle, bunları benimseyip yaşatanlar âhirette bir araya ge­lince, artık inkarcıların kendi kendilerinin aleyhlerinde şâhidlik edecek­leri ölçüde hak ve bâtıl, iyi ve kötü apaçık ortaya çıktığı için sonraki­ler öncekilere veya inkârları ve kötülükleri yaşatanlar bunları türeten­lere, kendilerini ayartıp saptırdıkları gerekçesiyle lanet okuyup suçları­nın iki katıyla cezalandırılmalarını isterler; diğerleri de onların kendi­lerinden farklı yanlarının bulunmadığını yani onların da kendileri ka­dar suçlu olduklarım belirtirler.

Mutlak hâkim olan Allâh da buyurur ki: "Zaten hepiniz için bir kat daha azap vardır.” Çünkü iki kat suç iş­lemişlerdir; yani öncekiler ve önderler hem kötü oldukları hem de kö­tülük yollarını açtıkları için, diğerleri ise onlara uymaları yanında, fi­kirleri, malları, güçleri, mevkileri, tutum ve davranışlarıyla onları des­tekleyip yüreklendirdikleri, güçlerine güç kattıkları, bâtıl ideolojilerini yaşatıp yaydıkları ve sonrakilere kötü örnek oldukları için iki kat suç­ludurlar ve iki kat ceza göreceklerdir. Sadece saptıranlara kanıp sapan­lar, şayet inkârlarının propogandasını yapmaz, saptıranları yüreklen­dirmez ve inkârlarıyla baş başa kalıp bir hayat sürerlerse onların azabı AJlâhu a’lem diğerleri gibi iki kat olmayacaktır.

Kabil olayına gelince, şunları söylemek mümkündür: Geçmiş ulemânın ortak kanaati, Kabil’in öldürme günahından pay alacağı şek­lindedir. Onun pişman olması tevbe pişmanlığı değil, karşılığını gör­mediği ve katlanmak zorunda kaldığı vicdanî eziyettir.

Günümüzde ise bu hadîs, “Hiç kimse bir başkasının günahını yük­lenemez” ilkesince “Allâh’ın adaleti”ne aykırı görülerek tenkîd edilmiş­tir. Oysa hayra veya şerre vesile olan, bizzat o fiili yapmasa da ondan sevap veya günah alır. Burada adalete aykırı bir şey de yoktur. Ancak, yine de Kabil meselesinde izahı zor noktalar vardır. Bugün, “Kabil, öl­dürme güzel bir şey demedi, kıskançlığına mani olamadı, çığır açmak için böyle yapmadı, günah işlemiş oldu, katil olmakla insanlara katli öğretmiş değil, dolayısıyla bütün lcatl olaylarından günah alır diyeme­yiz” denilerek meseleye ihtiyatlı yaklaşanlar da vardır.

Bununla birlikte -iyi veya kötü olsun- ortada bir eylem yokken onu ilk ortaya koymanın, o eylemi deşifre etmenin bir sorumluluğu olsa gerektir. O eylemi görenler ondan esinlenir veya cesaret alır, onu yaparlar. Kabil’in öldürme olayı da böyle olmalıdır. Burada mesele, onu  öldürme olayını gören veya duyanların olup olmadığıdır. Yani Kabil Habil’i öldürmüş, onu hiç kimse görmemiş veya duymamış ise sonra- ki öldürme olaylarıyla hiçbir bağlantısı yok demektir. Bu durumda, öldürme olayı kendiyle sınırlı kalır, bir başkasından da sorumlu olmazdı. Ama tüm kutsal kitaplar, bu öldürme olayını anlatmaktadır. Dola­yısıyla, olay çok meşhurdur. Herkes bunu bilmektedir.

Burada akla şöyle bir soru gelmektedir: Kabil, tüm öldürme olay­larından mı yoksa sadece içinde kıskançlık olan öldürme olaylarından mı pay alır? Burada niyet devreye girmektedir. Öldürme olayı çeşitli niyetlerle gerçekleşebilir. Kişinin, o olaydan bir pay alması için baa­sının şekilsel olarak o olayı gerçekleştirmesi yeterli midir? Mesela ada­mın biri yaylada Allâh rızası için bir çeşşkme yaptırır. Onu gören biri “ne kadar güzel!” deyip “ben de yaptırayım, gelip geçene buradan satıp pa­ra kazanayım” dese ilk çeşme yaptırana buradan bir pay var mıdır? Ka­naatimce, çeşme ay m amaca hizmet etmedikten sonra bir pay yoktur.

Kabil’in öldürme olayına gelince; onu kıskançlığından dolayı yap­tığı açıktır. Mesela, toprak meselesinden veya ülke işgal ederek ya da haksız yere başka amaçlarla bir adam öldürüldüğünde bu öldürmeler­den Kabil pay alır mı? En doğrusunu Allâh bilir; bu öldürmelerden pay almaz. Onun pay alacağı öldürmeler, kıskançlık sebebiyle işlenen cina­yetlerdir. Bunun yanında, teorik olarak şunu da söyleyebiliriz: Kabil, öldürme olayında, ondan bir şekilde cesaret alanların, onun kötü ör­nekliğinden etkilenenlerin yaptıklarından pay alır. Zaman dilimi içe­risinde, “etkilenme”de bir kopukluk meydana gelip Kabil’in kötü ör­nekliği ortadan kalkmışsa, yine sonrakilerden pay almaz. Bu söyledik­lerimizi hadîste geçen | l*o y Jis- ” ifadesi de te’yid eder. İfadedeki ¡f teb’iz içindir, yani ba’ziyet anlamına gelir. Bu, Kabil’in tüm öldürme­lerden değil, bazılarından pay alalacağı anlamına gelir. Allâhu a’lem, yukarıda ifade ettiğimiz durumlar bu ba’ziyete dahildir.



Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler







Devamını Oku »