Rabıta-ı Mevt: Hayatı Ölüme Bağlamak

Rabıta-ı Mevt: Hayatı Ölüme Bağlamak

Kabristan’ın kapısının üzerinde yazılan ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ âyetini bazı köşe yazarları ‘büyük bir iştahla (!) işe koşanların moralini bozan bir yazı’ olarak değerlendirmiş, üretimin önüne set çeken bu âyetin kaldırılmasını istemiş, bazıları ise âyetin moral bozacak anlamı olmadığını söyleyerek bu görüşü eleştirmişti. Bir kabre bakıp morali bozulmayan fakat kapıdaki âyeti okuduğunda morali bozulan insan var mıdır?

Modern bir insan ölüme ve kabre bakarken ne görür? İslâm şehirlerinde kabirler tabiî bir şekilde şehrin içerisine yerleştirilmiş, ‘serin serviler’ altında yatanlar şehrin sakinlerinin hamûşân kesimi sayılmışlardı. Meselenin başka bir yönü de şudur: ‘Ölüm veya ölümle ilgili âyetin insanın iştahını kapattığı ve yaşama arzusunu gemlediği’ iddiasına karşılık ‘hayır, bu âyet iştahı ve hırsı kesmez’ denilebilir mi? Bu sorunun cevabı, kesin bir şekilde ‘hayır’dır: Kimse ölümün ‘iştah’ kesmediğini, ağ- zın tadını kaçırmadığını iddia edemez. Vakıa ölüm, moral bozan bir şeydir, yaşama iştahını keser, hırsını törpüler vs. Zaten bu nedenle ölümü hatırlamak bir müslümanın hayat düsturlarından birisidir. Sûfilerin sıkça zikrettikleri bir kudsî hadiste Allah Teâlâ ‘Mümin ölümü nahoş bulur’ der.

Vakıa her insan, farklı bir derecede olsa bile ölüm hakkında bir korku taşır içinde. Hz. Peygamber bir hadisinde ölümü ‘ağız tadını kaçırtan’ diye tavsif etmiş, onu sürekli yâd etmeyi tavsiye etmiştir. Ağız tadını kaçırtan ölüm! İnsanı zahitliğe yöneltmede bundan daha etkili bir sebep düşünülebilir mi? Hayatın bitmeyecek bir şey olduğunu düşündüğümüzde ölüm araya girer ve kendisini hatırlatır bize. Ölüm fikri, hayatı ciddi ele almayı sağlayan düzenleyici bir ilke olarak yer alır müslümanların hayatlarında. Bu itibarla hayat ile ölüm -sûfilerin terimleştirmesiyle fenâ ile bekâ halleri gibi birbirini tamamlayan iki şey veya tek bir şeyin iki veçhesidir.

Bu telâzum ilişkisi sûfilerin râbıta-ı mevt, yani ‘ölüm râbıtası’ veya ‘ölümü düşünmek’ diye kavramsallaştırdıkları düşüncede kendini bulur. Râbıta-i mevt, daha çok tasavvufta işlenmiş olsa bile, hiçbir zaman tasavvufa münhasır bir düşünce olmamıştır. ‘Âhirete iman’ bütün müslümanların hayatlarında tasavvuftaki râbıta-i mevt’in işlevini yerine getiren bir âmil olarak bulunmuştur. Her müslüman öldükten sonra tekrar diriltileceğine, dünyada yaptığı hayır veya kötülüklerin karşılığını göreceğine iman eder.

Herkes hayat ne kadar uzun olursa olsun- bir gün varacağı âhireti hesaba katarak davranışlarına yön verir, aşırılıklardan uzak durur, hayırlar için çalışır vs. Sûfiler ise hayat ile ölümün irtibatını temelden değiştirmişlerdi. Bunu yaparken önce hayatın ne olduğuna bir cevap vermişlerdir. Daha doğrusu İslâm düşünürlerinin, özellikle de kelam bilginlerinin zaten vermiş oldukları bir cevabı yeniden yorumlamışlardı.

Klasik düşünce Tanrı ile âlem ilişkisini bazen zorunlu ve mümkün kavramlaştırmasıyla, bazen hâdis-kadîm kavramlaştırmasıyla ele alınmış ve incelenmiştir. Her durumda vardıkları netice varlığın mümkün varlık için kazanılmış bir hak, yani kendisinden olan bir şey değilken Kadim ve Zorunlu için bizatihi kendisinden kaynaklanan ve hatta bizzat kendisi olan bir gerçeklik olmasıdır. Ölüm ve hayat meselesinin en önemli veçhesini bu ontolojik yaklaşım ortaya koyar. Baş ka bir ifadeyle bu ontolojik tasavvur bir kez gerçekleşmiş ‘mazideki’ bir eyleme atıf yapmak yerine Tanrı-âlem ve insan ilişkilerinin her yönüne nüfuz eden dinamik ve sürekli bir anlama sahiptir. Meselenin ayrıntısına girmeden belirtilmesi gereken şudur:

Bu yaklaşım mümkünler, yani âlem ile insan için varlığı bir hak olarak değil, bir lütuf ve ihsan olarak kabul etmek demektir. Bunun anlamı var olmanın ve yaşamanın ancak bir lütuf sayesinde gerçekleşmiş olduğudur. Kelamcılar, İslâm filozoarına göre, bu konuda daha katı bir tavır içerisindedirler. Buna mukabil varlık Kadim Hak için bir ayrıcalık ve haktır. Bu nedenle herkes kendisine varlık ihsan ettiği için Allah’a ‘hamd etmelidir.’ Üstelik kelam bilginleri ki bu noktada onları sûfiler takip etmiştir- her an içerisinde ‘hayatta kalmak’ ihsanının yenilendiğini düşünerek sürekli hamd halinde kalmayı tabii bir durum olarak kabul etmişlerdir. Bu ihsanın yenilenmesinin terimsel ifadesi yaratılışın yenilenmesi anlamındaki teceddüd-i emsâl veya tecdîd-i halk teorisidir.

Bunun anlamı, bir kez var olduktan sonra hayatta kalmanın sürekli bir durum değil, her an yenilenen bir durum olmasıdır. Her varlık her nefes yeniden yaratılır ve en nihayetinde bütün hayat baştan sona kadar yeniden yaratılır. İslâm metafizikçilerinin kahir ekseriyetinin düşüncesi budur. Sûfiler bu görüşü dikkatle tahlil etmişler, var olmanın anlamını bu eksende yorumlamış, insan ile Allah arasındaki sürekli ilişkiyi bu çerçevede görmüşlerdir.

Bunu ilâhî isimler görüşüyle ele alırsak, ‘tecellide tekrar yoktur’ ve hayat sonsuz tecellilerin neticesi olarak her an yeniden ortaya çıkar. Bir şey ilâhî ismin tecellisiyle var olurken elKayyûm isminin tecellisiyle varlığını sürdürür. Hiçbir şey varlıkta iki nefes sürecinde kalmaz. Buna rağmen biz bir süreklilik gözlemleriz. İnsan için bu süreklilik ‘adet’ denilen bir durumdan kaynaklanırken adeti ortaya çıkartan ise yaratmanın sürekli aynı ilkeye göre gerçekleşmiş olmasıdır. Daha sonra kısmen değineceğimiz gibi, sufilerin ölüm ile ölüm sonrasından ürkmemelerinin sebebi bu yaratılış teorisidir. Çünkü ölümle birlikte her an hayatta gerçekleşenden başka bir şey gerçekleşmeyecektir ki! Biz zaten her an ölmekteyiz ve yeniden yaratılmaktayız.

Hal böyleyken yok olmadığımıza göre ki bu en büyük lütuftur, ölümden niçin korkalım? Sûfiler tam da böyle düşünmektedirler. Bu teoriden hareket eden İslâm ahlâkçılarının ya da sûfilerin hayat tasavvuru ‘an’a, yani şimdiki zamana odaklanmıştır. Bir sûfi için hayat mesela yetmiş yıllık bir ömür değil, içinde yaşadığımız ‘an’dan ibarettir. Burada farklı bir zaman anlayışıyla yüz yüze geliriz. Böyle bir zaman anlayışının nasıl bir hayat anlayışı ortaya çıkarttığı, insanı tembelliğe veya boş vermişliğe mi, yoksa dinamik bir hayata mı yönlendirdiği gibi sorunlar üzerinde durulmamış olması, yaklaşımın özgünlüğüne ve derinliğine halel getirmez.

Geçmiş-şimdiki-gelecek zaman diye bölünen zaman yerine ‘an’ üzerinde odaklanan bir zaman anlayışı, insan sorumluluğunun ve hayatın ciddiyetinin taşınabileceği en ileri noktadır. Çünkü geçmiş ile gelecek, ‘an’ tasavvurumuzu tezyîf eden ‘mevhum’ bir gerçeklik olarak bizi varlıktan kopartır. Başka bir ifadeyle zamanın mevhum bu iki ucu, ya- şadığımız anı tasavvufî tabiriyle en ileri derecedeki bilinç halimiz demek olan ‘huzûr’ içerisinde idraki engelleyerek bizi hayale ve vehme savurur. Sûfiler tûl-i emel, yani uzun emeller beslemeyi reddederek gelecek zamanın insanı savuran etkisini kırmak istedikleri kadar aynı zamanda amelleri ve hatta günahları- unutmayı tavsiyeyle de geç- miş zamanın etkisini ve bilhassa ‘benlik’ husûle getiren yönünden kurtulmak istemişlerdir. Bu itibarla ‘an’ı tezyif etmek ve insanı hayattan uzak tutmada geçmiş zaman ile gelecek zaman arasında bir fark yoktur: her ikisi de insanı ‘an’dan uzaklaştırır.

Geçmiş sadece bir muhasebe ve tecrübe alanı olarak insan için anlam taşırken gelecek sadece bir kasıt yönelme ve niyet ve umut alanı olarak insanı ilgilendirir. İnsanın zamanı bir ‘an’ olarak yaşadığını belirtirken sûfiler bir terim daha kullanmışlardır. O da ‘nefes’tir. ‘Hayat üç nefesten ibarettir’ cümlesi, sûfiler tarafından sıkça zikredilir. Katı bir zahitlik şeklinde anlaşılabilecek bu ifade, her insanın ilke olarak kabul edilebileceği bir düşüncedir. Kimse henüz almamış olduğu bir nefesi mutlaka alaca- ğından emin olamayacağı kadar verdiği nefesin varlıktan gitmiş olduğunu da inkâr edemez. Geçmiş ancak devam eden, yani ‘an’ içerisinde bulunan neticeleri sebebiyle ‘var’ sayılabilir. Demek ki sûfilerin hayatı bir nefes veya an olarak görmeleri, ilkesel olarak kabul edilebilen bir şeydir. Onları ayırt eden ise ilkeyi bir vakıa olarak görüp hayat ile ölüm irtibatını ona dayandırmalarıdır.

Her halükarda hayat bir nefes veya bir andan ibarettir. Sûfi de aslında her insan an anlamındaki halin veya vaktin oğludur. Herhalde tasavvufun bütün İslâm düşüncesine katmış olduğu en dinamik ilkelerden birisi bu ibnü’l-vakt prensibidir. İbnü’l-vakt, yani şimdiki zamanın oğlu olmak ki tasavvufta oğulluk vazifesiyle ilgilenen insan anlamında kullanılır- hayat ile ölüm arasına perde olarak sadece bir nefesi yerleştirmek demektir: Hayat ile ölümü ayıran şey sadece bir nefestir! Bu düşünce, bütün tasavvufun ve onun içinde ortaya çıkan başta zahitlik olmak üzere, zikir, murakabe, muhasebe, rü’yet, huzur vb. her düşünce ve kavramın ana fikridir. Böyle bir düşünce dünya ile âhireti birbirinden ayıran sınırları ‘mevhum’ sayıp gerçekten ve vakıadan uzaklaştıran bir tuzak saymak demektir. Zamanı ve hayatı- bir süreklilik şeklinde algılamamız bir yanılgıdan ibarettir.

İslâm düşünürleri bu yanılgının kaynağına ‘adet’ derler. Adet yani hayattaki her şeyi aynı şekilde görmüş olmamız, bizde bir süreklilik duygusu teşkil eder. Hâlbuki hayat sürekli bir değişimden ibarettir ve İbnü'l-Arabî’nin tabiriyle ‘sabit olan tek ilke değişimin kendisidir.’ Âhireti hayata yaklaştırırken sûfiler tayy-ı zaman ve tayy-ı mekanın gerçek anlamını bize hatırlatırlar. Dü- rülen zaman ve mekan, vehimlerimizin ortaya koyduğu bir mesafeden ibarettir. Yoksa ölüm ile hayat arasında ne kadar mesafe olabilir ki? Bu yaklaşım İslâm ahlâk anlayışı- nın gelişiminde çok önemli merhalelerden birisini teşkil eder, Çünkü artık öteye atılmış bir muhasebe kavramının yerini hemen muhasebe fikri alır.

Ahlâk için bundan daha kuvvetli bir âmil olamaz. Ancak bundan daha önemli bir mesele daha vardır. O da ölüm ve hayat tasavvurunun değişmesiyle ilgilidir. Âhiret hayatının bu kadar yakınlaş- tırılması veya âhiretin dünya hayatına taşınması tasavvuf hayatında bir korku meydana getirmemiştir. Tam aksine mümin için âhiret hayatının dünyaya taşınması demek bütün nimetleriyle birlikte dünyaya taşınması demektir. Sûfilerin ‘ölmezden önce ölmek’ ve dünyadayken Hakka ermek dedikleri budur.

Prof.Dr.Ekrem Demirli,Şair Sufiler
Devamını Oku »

Uymamız Gereken Dosdoğru Yol

Uymamız Gereken Dosdoğru Yol

Yüce Allah'ın: "Şüphesizki bu, Benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun"(En'am 153)



Bununla yüce Allah, Peygamberi Muhammed (sav) vasıtası ile açıklamış ve açmış olduğu geniş bir yol olarak teşri buyurduğu, sonu da cennete ula­şan yoluna tabi olmayı emretmektedir. Bu yoldan bir çok yollar ayrılmıştır. Kim o doğru yolu izlerse kurtulur, kim bu ayrılan yollara koyulacak olursa, bu yollar kendisini cehenneme götürür. İşte yüce Allah: "Başka yollara uy­mayın. Sonra sizi O'nun yolundan ayırırlar" uzaklaştırır, kaydırırlar diye buyurmaktadır.

Dârimî Ebu Muhammed Müsned'inde sahih bir îsnadla şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize Atvan haber verdi, bize Hammâd b. Zeyd anlattı, bi­ze, Âsim b. Behdele, Ebu Vâil'den anlattı. Ebu Vâil, Abdullah b. Mes'ud'dan dedi ki: Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu: "İş­te bu, Allah'ın yoludur.''Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solun­da da bir takım çizgiler çizdi. Sonra da şöyle buyurdu: "Bunlar da her biri­sinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır." Son­ra da bu âyet-i kerimeyi okudu. [1]

Bu hadisi, İbnMace de Sünen'inde rivayet etmiştir. Cabir b. Abdullah'tan dedi ki: Peygamber (sav)'ın yanında idik. Bir çizgi çizdi. Sonra da onun sa­ğında iki çizgi çizdi, solunda da iki çizgi çizdi. Daha sonra elini ortadaki çiz­gi üzerine koyup şöyle buyurdu: "İşte bu, Allah'ın yoludur." Sonra da şu: "Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yol­lara uymayın. Sonra sîzi onun yolundan ayırırlar" âyetini okudu. [2]

Bu ayrı yollar, yahudilîği, Hıristiyanlığı, mecusiliği, diğer din mensupları­nı fer'i meselelerde hevâlarının arkasından giden istisna olan bid'at ve da­lâlet sahiplerini de; bunların dışında kalan, tartışmalarda işi aşırıya götüren ve kelamı meselelerde olmadık şekilde dalıp gidenleri de kapsamına alır. Çün­kü, bütün bunlar, ayaklarının kaymasına maruzdurlar ve yanlış inanışlara sap­maları zannolunur. Bu açıklamaları ibnAtiyye yapmıştır.

Derim ki: Doğrusu da budur Taberî, "Kitabu Âdâbı'n-Nüfus"da şunu nakletmektedir: Bize Muhammed b. Abdulâlâ es-San'anî anlattı, dedi ki: Bi­ze Muhammed b. Sevr anlatti: Ma'mer'den, o, Eban'dan naklettiğine göre, ada­mın birisi İbn Mes'ud'a şöyle sormuş: Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) han­gisidir?

İbn Mes'ud şu cevabı verdi: Muhammed (sav) bizi onun başında bıraktı, onun bir ucu da cennetledir. Sağında bir takım yollar, solunda bir takım yol­lar vardır. O yolların başında oralardan geçenleri davet eden bir takım kim­seler vardır Her kim bu yollara koyulacak olursa, o yollar sonunda onu ce­henneme götürür. Her kim de dosdoğru yola koyulacak olursa, o da onu so­nunda cennete ulaştırır. Daha sonra İbn Mes'ud: "Şüphesiz ki, bu Benim dos­doğru yolumdur'' âyetini okudu. Abdullah b. Mes'ud ayrıca dedi ki; Kabzo-lunmadan önce ilmi öğreniniz. Kabzedilmcsi ise ilim ehlinin geçip gitmesi­dir. Gereksiz yere ince eleyip sık dokunmaya kalkışmaktan, gereksiz yere işi derinliğine kavramaya kalkışmaktan ve bid'atlerden çokça sakınınız. Size tâ İlkinden gelen kadim şeylere sarılmanızı tavsiye ediyorum. Bunu da Darimi rivayet etmiştir. [3]

Mücahid de yüce Allah'ın: "Başka yollara uymayın" buyruğunu, bid'at-lere uymayın diye açıklamıştır.

İbn Şihab da der ki; Bu da yüce Allah'ın: "Dinlerini parça parça edip fır­ka fırka ayrılanlar varya..." (el-En'âm, 6/159) buyruğuna benzemektedir. Bunlardan kaçmak gerekir, kaçmak. Kurtulmak gerekir, kurtulmak. Selet'-i sa­libin izlediği o sırat-ı müştekime, o dosdoğru yola yapışmak gerekir. İşte kâr­lı ticaret ondadır.

Hadis İmamları Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ederler: Rasululllah (sav) buyurdu ki: "Size neyi emrettiysem onu alınız. Ve size neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz." [4]

İbnMâce ve başkaları da el-trbad b. Sâriye'den şöyle dediğini nakleder­ler: Rasulullah (sav) bize öyle bir vaazda bulundu ki, ondan dolayı gözler ya­şardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi. Ey Allah'ın Rasulü dedik. Bu, âde­ta bir veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöy­le buyurdu: "Ben, sizi (hiç bir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yol­dan helak olandan başkası sapmaz. Aranızdan yaşayacak olanlar, pek çok ay­rılıklar göreceklerdir. Size, benim sünnetimden ve benden sonra hidâyet bul­muş raşit halifelerin sünnetinden bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyo­rum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma iş­lerden (bid'atlerden) de sakınınız. Çünkü, şüphesiz her bir bid'at bir sapık­lıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Ha beşli bir kö­le olsun. Şüphesiz ki mü'min, burnuna halka takılmış deveye benzer. Nere­ye çekilirse oraya gider." Bu hadisi Tirmizî de bu manada rivayet etmiş ve sahih olduğunu irade etmiştir. [5]

EbûDâvûd da şöyle bir rivayet kaydetmektedir: Bize İbn Kesir anlattı, de­di ki: Bize Sül'yan haber verdi, dedi ki: Adamın birisi, Ömer b. Abdülaziz'e mektup yazarak kader hakkında soru sordu. Ona şu cevabı yazdı: İmdi, ben sana Allah'a karşı takvalı olmayı, O'nun emrinde orta yolu izlemeyi, Rasu-lullah (sav)'ın sünnetine tabi olmayı, O'nun sünnetinin uygulana gelişinden sonra bid'atçilerin ortaya çıkardıkları şeyleri -ki, onların bu gibi şeylerle uğ­raşmalarına gerek yoktur. Ümmet buna ihtiyaç bırakmamıştır- terk etmeni tav­siye ediyorum.

Sana cemaate bağlı kalmanı tavsiye ediyorum. Çünkü, cemaat Allah'ın iz­niyle senin İçin bir koruyucudur. Hem şunu bil ki, insanlar ne kadar bid'at ortaya çıkarmışlarsa mutlaka ondan önce, ya onun aleyhine delil olacak bir şey geçmiştir veya o hususta ibret teşkil edecek bir durum. Şunu bil ki sün­neti, ona muhalefet etmekte ne kadar hata, ne kadar yanlışlık, ne kadar ah­maklık, ne kadar gereksiz yere derinlere dalmak istemenin miktarını bilen bir kimse ortaya koymuştur. O bakımdan sen de kendin için, başkalarının ken­dileri için razı oîup beğendiği şeye razı ol. Onlar, bilerek durmuşlardır. İşin özüne nüfuz eden bir basiretle de bu gibi işlere dalmaktan kurtulmuşlardır.

Üstelik onlar işleri açığa çıkarabilmekte daha güçlü idiler. Sahip oldukları lü­tuf ve fazilet dolayısıyla da buna onlar daha layıktılar.

Eğer, hidâyet sizin Üzerinde bulunduğunuz yol olsaydı, o takdirde siz bu hususta onları geride bırakmışsınız demektir. Şayet sizler, bu gibi şeyler on­lardan sonra ortaya çıkmıştır diyorsanız, şunu bilin ki, bunları ortaya çıkar­tanlar ancak onların yolundan başkasına tabi olup onlara uymaktan yüz çe­virerek nefsine uyan kimselerdir. Şüphe yok ki onlar önde gidenlerdir. Bu hususta yeteri kadar konuşmuşlardır ve rahatlatacak kadarım anlatmışlardır. Onlar bu hususta, her hangi bir kusur eksik bırakmadıkları gibi, daha da açık­lanması gereken bir şey de bırakmış değillerdir. Bazıları bu hususta onlar­dan geri kaldılar, o bakımdan hakka uzak düştüler. Bazıları da onlardan ile­ri geçmeye çalsştılar, fakat aşırıya gittiler. Onlar İse, bu ikisinin arasında ve dosdoğru bir yol üzere idiler... diyerek bundan sonra hadisin geri kalan bö-Kimünü nakletti. [6]

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî de der ki: Size, ashabın yoluna ve sünnete uy­manızı tavsiye ediyorum. Çünkü, kısa bir süre sonra Peygamber (sav)'dan ve onun bütün hallerinde ona uymaktan söz edecek bir kişi ortaya çıkarsa, (di­ğerlerinin) onu yereceklerinden, ondan uzaklaşıp gideceklerinden, onunla ilişkilerini keseceklerinden, onu zelil edeceklerinden, küçük düşüreceklerin­den korkuyorum.

Yine Sehl der ki: Şunu bilin ki bid'at, ancak ve ancak ehl-i sünnetin el­leriyle ortaya çıkmış üstünlük kazanmıştır. Çünkü onlar, bid'at ehline karşı çıktılar, onlarla konuşup tartıştılar. Böylelikle bid'atçilerin görüşleri de orta­ya çıktı ve herkes arasında yaygınlık kazandı. Bunun sonucunda onları işit­medik kimseler de işitti. Eğer onları bırakıp onlarla konuşmamış olsalardı, on­ların her birisi kalbinde sahip olduğu inançlarıyla birlikte ölür gider, ondan hiçbir şey onaya çıkmaz ve o bid'atini beraberinde kabrine taşıyıp götürmüş olurdu.

Yine Sehl der ki: Sizden her hangi birinize, İblis, bir ibadet uydurup onun­la kendisine ibadet ettirmedikçe, bir bid'at ortaya koymaz. Ancak ondan son­radır ki, İblis o kimseye bir bid'at çıkartır. Bu kişi de bid'at sözü söyleyip in­sanları ona çağırmaya başladı mı, İblis de o hususta o zilleti ondan çeker.

Yine Sehl der ki: Ben, bid'atçiler hakkında şu hadisten daha ağır bir ha­dis geldiğini bilmiyorum: "Allah, cenneti bid'at sahibine karşı perdelemiştir." Sehl der ki; Buna göre, yahudi de hristiyan da bid'atçilerden daha çok ümitvar olabilirler.

Yine Sehl der ki: Her kim dinîne ikramda bulunmak istiyor ise, sultanın huzuruna girmesin. Kadınlarla başbaşa kalmasın, heva ehli kimselerle de tar­tışmasın. [7]

Yine Sehl şöyle demiştir: Tabi olun, bid'at çıkartmayın. Çünkü ona ihti­yacınız yoktur.

Darİmî'nin Müsned'inde nakledildiğine göre Ebu Musa el-Eş'arî, Abdullah b. Mes'ud'a gelip şöyle demiş: Ey Abdurrahma'nın babası, ben az önce mescidde birşeyler gördüm. Fakat, onu yeni görüyorum. Bununla birlikte Al­lah'a andolsun ki, hayırdan başka bir şey de görmüş değilim. Abdullah, o da neymiş diye sorunca, Ebu Musa, ömrün yeterse göreceksin diyerek şunları anlattı: Ben, mescidde oturarak halka halka olmuş ve namazı bekleyen top­luluklar gördüm. Ellerinde çakıl taşlan olduğu halde, her halkada bir kişi on­lara yüz defa tekbir getirin diyor, onlar da yüz defa tekbir getiriyorlar. Yüz defa tehlil getirin diyor, onlar da tehli] getiriyorlar. Yüz defa teşbih getirin di­yor, onlar da: Yüz defa teşbih ediyorlar.

Abdullah b. Mes'ud: Peki onlara ne dedin diye sorunca, Ebu Musa, onla­ra bir şey demedim, senin görüşünü bekledim, senin vereceğin emri bekle­dim, dedi. Abdullah dedi ki: Sen bunun yerine ne diye günahlarını sayma­larını emretmedin ve hasenatlarının hiçbir şekilde zayi olmayacaklarına da­ir teminat vermedin? Sonra o da kalkıp gitti ve biz de onunla birlikte gittik. Nihayet bu halkalardan birisine vardı, başlarında durdu ve şöyle dedi: Şu yap­tığınızı gördüğüm şey nedir? Onlar: Abdurrahman'ın babası, tekbir, tehlil ve teşbihi kendileriyle saydığımız çakıl taşlandır, dediler. Bunun üzerine Abdul­lah b. Mes'ud şöyle dedi: Siz kötülüklerinizi sayınız. Ben hasenatınızdan hiç­bir şeyin zayi olmayacağına dair size teminat veriyorum. Ey Muhammed üm­meti, ne oldu size, ne kadar da çabuk helâka koştunuz? Yoksa siz, sapıklık kapılarını mı açanlarsınız? Onlar: Allah'a yemin olsun Ey Abdurı-ahman'ın ba­bası, hayırdan başka bir isteğimiz yoktu dediler. Abdullah şöyle dedi: Nice hayır isteyen vardır ki, onu bir türlü isabel ettiremez. [8]

Ömer b. Abdülaziz'den rivayete göre, adamın birisi kendisine hevâ ve bid'at ehli hakkında bir husus sormuş, o da şu cevabı vermiş: Sen, bedevî Araplar gibi küttaba giden (ilk okuma yazma öğrenmeye çalışan) küçük ço­cuk gibi dinine bağlan ve bunun dışında kalan şeylerle oyalanma.

el-Evzaî de der ki: İblis, dostlarına sordu: Siz, Ademoğullarını hangi yol­larla yaklaşıp kandırıyorsunuz? Onlar: Her yoldan, dediler. Peki, istiğfar yö­nünden onlara yaklaşabiliyor musunuz? Onlar, heyhat! Bu tevhid İle birlikte olan bir şeydir, dediler, iblis şöyle dedi: Aralarında Öyle bir şey yaygınlaş­tıracağını ki, ondan dolayı Allah'tan mağfiret dilemeyecekler. Evzaî dedi ki: O da aralarına bevaların arkasından gitmeyi yaygınlaştırdı. [9]

Mücahid de der ki: Bilemiyorum, mazhar olduğum şu iki nimetin hangi­si daha büyüktür: Allah'ın beni İslâm'a hidâyet etmesi mi, yoksa bu iıeva ve bid'atleıden beni esenliğe kavuşturmuş olması mı? [10]

Şa'bî de der ki: Bu kimselere "hevfı sahipleri" deniliş sebebi, onlann ce­hennemde uzun süre yuvarlanacak olmalarından Ötürüdür. (Hevâ ile yuvar­lanma kelimelerinin aynı kökten geldiklerine işaret ediyor). Bu rivayetlerin hepsi Darimî'den nakledilmiştir.

Sehl b. Abdullah'a, Mu'tezile'ye mensup kimseler arkasında namaz kılma­ya, onlardan kız almaya, onlara kız vermeye dair soru soruldu, şu cevabı ver­di: Hayır, bunun iyi bir taralı olamaz. Onlar kâfirdir. [11] Kur'an mahluktur, el'an yaratılmış bir cennet yoktur, yaratılmış bir ateş yoktur, Allah'ın sıratı yoktur, şefaat yoktur, mü'minlerden hiçbir kimse cehenneme girmeyecektir ve Muhammed (sav)'m günahkârlarından hiç kimse cehennemden çıkmayacaktır, kabir azabı yoktur, münker yoktur, nekir yoktur, âhirette Rabbimizin görün­mesi de, fazladan ikramda bulunması da yoktur, Allah'ın ilmi mahluktur, imam tayin etmeye gerek yoktur, cum'a yoktur diyen, buna karşılık bütün bunla­ra iman edenleri tekfir edenler nasıl mü'min olabilir?

Fudayl b. İyad dedi ki: Bid'at sahibi birisini sevenin Allah, amelini boşa çıkartır, İslâm'ın nurunu da kalbinden alır.

Onun bu kabilden sözleri ve fazlası da geçmiş bulunmaktadır.

Süfyan es-Sevrî der ki; Bid'atı İblis masiyetten daha çok sever. Çünkü,ma-siyetten tevbe sözkonusu olur. Fakat bid'atten tevbe sözkonusu olmaz.

îbn Abbas da der ki: Sünnet ehlinden olup sünnete çağıran, bid'atten de uzaklaştırmaya gayret eden bir kimseye bakmak dahi ibadetıir.

Ebu'l-Âliye der ki: Siz, ayrılığa düşmeden önce izlemekte oldukları o ilk işe yapığınız.

Âsim el-Ahvel der ki: Ben bunu el-Hasen'e naklettim, o da, o gerçekten sana güzel bir öğüt vermiştir. Allah'a yemin olsun ki, sana doğruyu söylemiş­tir, dedi.

Âl-i İmran Sûresi'nde Hz. Peygamberin: "İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır" şeklindeki hadis ve bu­nun anlam* geçmiş bulunmaktadır. (Âl-i İmran, 3/102. âyet, 2. başlıkta)

ilim adamlarından kimisi şöyle demiştir: Muhammed ümmetine faz­ladan ilave edilen bu fırka, ulemaya düşmanlık eden, fukalıaya buğzeden bir fırkadır. Böylesi bir fırka geçmiş ümmetlerde hiçbir şekilde görülmüş değil­dir.

Rafi b. Hadic'in rivayetine göre o, Rasulullah (s;ıv)'ı şöyle buyururken din­lemiş: "Ümmetim arasında farkında olmadıkları halde, yahudi ve hıristiyan-i arın kâfir oldukları gibi, Allah'a ve Kur'an'a kâfir olacak bir topluluk olacak­tır." Ben, Ey Allah'ın Rasulü, canım sana feda, bu nasıl olacak, diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bir bölümünü kabul edecekler, bir bölümünü inkâr edecek­lerdir." Canım sana feda Ey Allah'ın Rasulü dedim. Nasd bunu söyleyecek­ler? Şöyle buyurdu: "Yaratmasında, kuvvetinde, rızkında, İblis'i Allah'a denk koşacaklar ve diyecekler ki: Hayır Allah'tan, şer İblistendir." Ebu Rafv dedi ki: Peki, hem Allah'ı inkâr edecekler, hem de bunun üzerine kalkıp Allah'ın Kitabını okuyacaklar, imandan ve marifetten sonra da Kur'anı inkâr mı ede­cekler? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Ümmetimin böylelerinden görece­ği düşmanlık, kin ve tartışma (çok büyük olacaktır), İşte bunlar, bu ümme­tin zındıklarıdır" deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

en-Nisa Sûresi'ndebid'at ehli ve nevalarının arkasından giden kimseler­le oturup kalkma yasağı, onlarla oturup kalkanların hükmünün de onlarla aynı olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Çünkü yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: "Âyetlerimize dalanları gördüğün zaman... kendilerin­den yüz çevir" (el-En'âm, 6/68, âyet).

Daha sonra yüce Allah, Medine'de inmiş bulunan en-Nisa Sûresi'nde bu şekilde davranıp Allah'ın verdiği emre muhalefet edenlerin cezasını açıkla­yıp şöyle buyurmaktadır: "O, size Kur'an'da şunu indirdi...O zaman siz de onlar gibi olursunuz." (en-Nisa, 4/140) Böylelikle onlarla beraber oturup kal­kanları da onlara katmış olmaktadır.

Bu ümmetin önder imamlarından bir grup da bu görüşte olup onlarla iş­ret etmek ve onlarla içli dışlı olmak maksadıyla bid'at ehliyle beraber otu­rup kalkan kimse hakkında bu âyetler gereğince hüküm vermişlerdir ki, bun­lar arasında Ahmed b, Hanbel, el-Evzaî ve İbn Mübarek gibileri vardır. On­lar, işi bid'at ehliyle oturup kalkmak olan bir kimse hakkında şöyle demiş­lerdir: Böyle birisine onlarla beraber oturup kalkmaktan vazgeçmesi söyle­nir. Vazgeçerse mesele yok. Aksi takdirde onlar gibi değerlendirilir. Bunun­la hüküm bakımından onlar gibi değerlendirilir, demek istemektedirler.

Ömer b. Abdulaziz, içki içenlerle oturan kimselere de haddi uygulamış ve görüşüne de: "Çünkü o zaman siz de onlar gibi olursunuz"  âyetini okumuştur. Kendisine: Şöyle denildi: Bu adam, ben onlarla birlikte meseleyi onlara açıklamak ve onların yaptıklarını reddetmek için oturuyo­rum, diyor denilince, o da şu cevabı vermiş: Onlarla oturup kalkması yasak­lanır. Eğer vazgeçmeyecek olursa, o da onlara katılır.



(1)Darimî, Mukaddime 23; Müsııed, I, 435, 465.

(2)İbnMâce, Mukaddime ; Müsned, III, .197.

(3)Dârimi, Mukaddime 19, Hadis no: 1<15.



İmam Kurtubi,el-Camiul Ahkamul Kuran cilt:7





























İbn Abbas'ın da şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben, Ömer b. el-Hat-tab'ı şöyle derken dinledim: Ey insanlar, şüphesiz recm haktır. Sakın ondan yana aldanışa düşürülmeyesiniz. Bunun âyeti (alameti) de şudur: Rasulullalı (sav) recm etti, Ebu Bekrrecm etti. Biz de ikisinden sonra recm ettik. Bu üm­metten recini yalanlayacak, Deccali yalanlayacak, güneşin batıdan doğuşu­nu yalanlayacak, kabir azabını yalanlayacak, şefaati yalanlayacak ve kemik­leri görününceye kadar derileri yandıktan sonra bir topluluğun cehennem­den çıkartılmasını yalanlayacak kimseler gelecektir. Bunu, Ebû Ömer (b. Ab-di'1-Berr) zikretmiştir.İbnAbdi'l-Berr, el-ltizkâr, XXIV. 52-53.





159- Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin - onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.

Hz. Ali, şöyle derdi: Allah'a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça et­mediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.

Diğerleri ise, "re" harfini şeddeli olarak ("fe"den sonra "elif koymaksızın) okumuşlardır. Şu kadar var ki en-Nehaî bu kelimeyi; Ayırdılar," di­ye şeddesiz (ve elifsiz) oiarak okumuştur. Yani, bir bölümüne iman ettiler, bir bölümünü de inkâr ettiler demek olur.

Bu buyrukla kastedilenler, Mücahid, Katade, es-Süddî ve ed-Dalıhâk'a gö­re, yahudi ve hristiyankirdır. (Kur'ân-ı Kerim'de) ayrılık içerisinde olmakla vasfed il mislerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine kitap veri­lenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler" (el-Beyyine, 98Aİ); "Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler..." (en-Nisa, 4/150)

Bu buyrukların müşrikleri kastettiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimi­si putlara, kimisi de meleklere tapınıyorlardı.

Âyetin, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yüce Al­lah'ın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid'at utarak ortaya çıkanın da dinini parçalamış olur.

EbııHureyre (r.a) Peygamber (sav)'dan şu: "Dinlerini parça parça edip..." âyeti hakkında bunların, bu ümmetten olup bid'at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivayet etmektedir. [13][213]

Bakiyye b. d-Velid rivayet etmektedir: Bize, Şu'be b. el-Haccâc anlattı, bi­ze, Mücâlid, eş-Şa'bî'den anlattı, o, Şüreyh'ten, o, Ömer b. el-Hattab 'den rivayetine göre, Rnsulullah (sav) Hz. Âişe'ye şöyle demiştir: "Dinlerini par­ça parça edip, kendileri de fırka fırkaayrıianiar, bu ümmetin bid'at sahiple­ri, heva sahipleri ve dalâlet sahiplendir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tev-besi vardır. Bid'at sahipleriyle lıevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbele-ri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar." [13][214]

Leys b. EbiSüleym'in, Tâvus'dan rivayetine göre Ebu Hureyre, Peygam­ber <sav)'ı Dinlerinden ayrılan..." diye okuduğunu riva­yet etmekledir. [13][215]

Fırka fırka" tabiri çeşitli fırkalar, çeşitii hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara; Fırkalar" denilir.

'Senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur" buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Hz. Peygamber'in şu buyruğu ile di­le getirilmektedir: "Bizi aldatan bizden değildir." [13][216] Yani biz, böyle bir kim­seden uzağız, beriyi;:. Şair de şöyle demektedir:

"Bir aralanın günah işlemesine (ahdini bozmasına) gayret edecek olursan.

şunu bil ki, Ne ben aendenim, ne sen bendensin."

Yani, senden uzaklaşırım, seninle ilişkilerimi koparırım, demektir.

Hiçbir ilişki" kelimesi, haberde gizli bulunan zamirden hal ola­rak nasbnıahalltndedir. Bu açıklamayı Ebu Ali (el-Farisî) nakletmiştir. el-Fer-râ ise şöyle demektedir: Bu, bir muzaf'ın hazfı üzeredir.

Yani: Onlara gelecek ceza husu­sunda senin hiç bir müdahelen yoktur, sana düşen yalnızca uyarmaktan iba­rettir.

"Onların işi ancak Allah'a aittir." Bu da Peygamber (sav)'a yönelik bir teselli ifadesidir



T:ıber:ıoî, el-Evsat, I, 384; el-Heysem!,Mecmau'z-Zevâid, VII, 2ji'fle: "kivilerinin scıhilıridli olduklarını" bdirtıuekledır.

[13][214]Taburfnî. es-Sağîr, s.243; el-Heysenıî. Mecmau'z-Zevâid, I. 188de "Bakiyye ile Mücn-lîd'irız;ıyıfr;ıvilerolduklaıım' kaydetmekte, Vll, 22de de isnadının "ceyyid" okluğu­nu belirtmektedir.

[13][215]Suyutî, cd-Durnt't-Mensuı; III. 4()2.

[13][216] Müslim, İm:tn 16-î; EbüDâvûd, BtıyıV 50; Tirmizî, Buyu' 74, İbtıMâce, Tictırât 36; Dârimî, BııyıT 10: Müsned, II. 50, 242. 417, HI, 466, IV, 45.







Devamını Oku »

Hz.İbrahim'in '' Bu benim Rabbim (En'am 76) '' Demesi Hakkında

Hz.İbrahim'in '' Bu benim Rabbim (En'am 76) '' Demesi HakkındaŞöyle de açıklanmıştır: Hz. İbrahim'in "bu benim rabbim"demesi, kav­mine karşı delili ortaya koyması içindi. O, zahiren onlara uygun düşündü­ğünü göstermişti. Fakat yıldız kaybolunca delili ortaya koyup: Değişen bir şeyin Rabb olması mümkün değildir, dedi, Halbuki kavmi yıldızları ta'zim edi­yor, onlara tapınıyor ve yıldızlara göre hüküm veriyorlardı. en-Nehhâs der ki: Bu hususta söylenen en güzel açıklama, İbn Abbas'tan sahih olarak ge­len ve yüce Allah'ın: "Nur üstünde nurdur" (en-Nûr, 24/35) buyruğu hak­kındaki şu açıklamasıdır: İşte mü'minin kalbi böylece aziz ve celil olan Allah'ı'bilip tanır ve kalbiyle O'na delil getirir. O'nu bilip tanıdı mı, nuruna nur katılır.

İşte Hz. İbrahim de böyledir. Yüce Allah'ı kalbiyle bilip, diğer delillerle O'nun varlığına delil gösterince kendisinin bir Rabbi ve bir yaratıcısı oldu­ğunu kesinlikle bilmiş oldu. Yüce Allah ona kendisini tanıtınca, onun da Al­lah hakkındaki marifeti artmış ve şöyle demişti: "Beni doğru yola iletmişken benimle Allah hakkında mücadele mi ediyorsunuz?" (el-En'âm, 6/80)

Şöyle de açıklanmıştır: Bu, onların yaptıklarını reddeden bir üslupla soru ve azar anlamındadır. Yani, bu muymuş benim rabbim? Yahut bunun gibi birisi na­sıl rabb olur? anlamında olup soru edatı hazfedil mistir. Nitekim Kur'an-ı Ke­rimde bir başka yerde şöyle buyrulmaktadır: "Sen öldükten sonra onlar ebedi mi kalacaklar" (el-Enbiya, 21/34) anlamındadır. el-Hüzelî der ki:

"Beni teskin ettiler ve dediler ki: Korkma ey Huveylid O yüzleri tanımayarak dedim ki: Bunlar bunlar (mı) dır?"

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ömrün hakkı için. -her ne kadar bilip anlayan birisi isem de- bilemedim. Onlar cemreye yedi (taş mı) attılar, yoksa sekiz taş mı?"

Anlamın: "Sizin iddianıza göre benim rabbim budur" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "İd­dia ettiğiniz ortaklarım nerede?" (el-Kasas, 28/74) Bir başka yerde de şöy­le buyru i maktadır: "Tad bakalım. Çünkü sen (dünyada) aziz ve kerim idin (imişsin)?" (ed-Duhan, 44/4?) Yani sen kendi kanaatine göre böyleymişsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Sizler, bu benim de Rabbimdir di­yorsunuz. Burada "diyorsunuz" anlamındaki kelimeyi hazfetmiştir. Hazf ise Kuran-ı Kerim'de çokça görülmektedir. Anlamın: Bu benim Rabbime delil­dir, olduğu da söylenmiştir.

İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/68-71.
Devamını Oku »

Bid'at Sahiplerine Karşı Takınılması Gereken Tavırlar





Hüccet olan imamlarla onların peşinden gidenlerin, takiye olmak üzere fasıklarla beraber oturup kalkabileceklerini ve onların görüşlerinin doğrulu­ğunu ifade edebileceklerini iddia edenlere karşı bu âyet-i kerimede aziz ve celil olan Allah'ın Kitabındaki bu âyette açık bir red bulunmaktadır.

Taberî, Ebu Cafer, Muhammed b. Ali (r.a)'dan şöyle dediğini zikretmek­tedir: Çeşitli davalar ileri sürerek birbirine düşmanlık eden husumet sahibi kimselerle birlikte oturup kalkmayınız. Çünkü onlar Allah'ın âyetleri hakkın­da (bilgisizce) dalan kimselerdir.

Îbnü'l-Arabî der ki: Bu da büyük günah işleyen kimselerle oturup kalk­manın helal olmadığına delildir.

İbn-Huveyzimendad der ki: Allah'ın âyetleri hakkında dalan kimselerle otu­rup kalkmak terkedilir ve ondan uzak kalınır. İster mü'min, ister kâfir olsun. Yine şöyle demektedir: Aynı şekilde bizim mezhep alimlerimiz, düşman topraklarına, onların kilise ve havralarına girmeyi uygun görmediği gibi, kâ­firlerle ve bid'at ehli İle de oturup kalkmayı uygun görmemişlerdir. Onların (mü'minlere) sevgi gösterdiklerine inanılmaması, sözlerine kulak verilmeme­si ve onlarla tartışılmaması da gerekir,

Bid'at sahiplerinden birisi Ebu îmran en-Nehai’ye şöyle demiştir: Benim bir sözümü dinle. Ancak, Ebu İmran ondan yüz çevirmiş ve senin yarım sö­zünü dahi dinlemem, demiştir. Buna benzer bir rivayet Eyyub es-Sahtiyârenden rivayet edilmiştir.

el-Fudayl b. Iyad der ki: Bid'at sahibi birisini seven bir kimsenin Allah ame­lini boşa çıkarır. Onun kalbinden İslâm'ın nurunu çıkartır. Her kim kızını bir bid'atçi ile evlendirecek olursa kızıyla akrabalık bağını koparmış olur. Bid'at sahibi bir kimse ile oturana hikmet verilmez. Bir kimsenin bid'atçi birisine buğzederse Allah'ın da ona mağfiret edeceğini ümit ederim.

Ebû Abdullah et-Hâkim de Âişe (r.anha)'dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Her kim bid'at sahibi birisine saygı gös­terecek olursa o, İslâmın yıkılışına yardımcı olmuş olur."[1]

Bunlar, bid'at sahibi kimselerle oturup kalkmanın -onlarla beraber olan­lar kulaklarını korudukları takdirde- caiz olduğu İddiasında bulunanların gö­rüşleri çürütülmüş olur.



[1}Müstedrek'te tespit edemedik; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, VIî, 396'ta zikretmekte­dir. Hadîsin zayıf olduğu belirtilmektedir. el-Azizî, es-Sirâcu'l-Münir.,, III, 361.



İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/51-52.





Devamını Oku »

Hz Mevlana'nın Kadına Bakışı

Hz Mevlana'nın Kadına Bakışı

Müslüman toplumlarda târih boyunca kadının konu­munu belirleyen unsurlar şunlardır: Dînî kurallar, sosyal, siyâsî ve etnik çevre ve İslâm öncesinden gelen kültür mîrâsı. Bu sebeple İslâm dünyâsında, kadının her yerde ve her dönemde aynı konumda ve durumda olduğu söylene­mez.

Kur’ân-ı Kerîm’de kadının gerek yaratılış, gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkekle müsâvî konumda olduğu görülür. Kadın, Allah’ın kulu olması bakımından erkekle eşit seviyededir. Dînî hak ye sorumlulukları da aynı düzeydedir. Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik söz ve uygulamaları da benzer çerçevededir.

Hz. Peygamber 25 yıl boyunca Hz. Hatice ile tek eşli olarak yaşadı. O da kendisini dâima destekledi, ona teselli kucağını açtı. Sonraki eşi Ayşe, kızı Fatma, hem sağlıklarında, hem de sonraları toplumda çok seçkin bir yere sahip oldular. Onlar “ümmü mü’minindirler.

Ne yazık ki İslâm toplumlarındaki uygulamalar her zaman bu çizgide devam etmedi. Hz. Peygamberden sonraki dönemlerde kadının mevkii geriledi. Kökleşmiş ataerkil aile anlayışı ve erkek egemen tavır, kadın haklarını kısıtladı. Sıhhati şüpheli bâzı hadisler yaygınlık kazandı. Naslar bu istikâmette yorumlandı.


Tasavvuf ve Kadın



Tasavvuf çevrelerinde ise kadının yeri, başka alan­larda olduğundan daha ileri seviyededir. İlk önemli kadın eren Râbiat-ül-Adeviyye’nin ismi bir sembol hâline geldi. O, bu alanda tek örnek değildir.

“Bana dünyâdan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümün nûru olan namaz” hadisi, tasavvuf muhitinde daha çok tanındı, revaç buldu ve zengin yorumlarla iz bıraktı.

Bilindiği gibi tasavvuf düşüncesine göre, her şey Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellîsidir. Bu du­rumda erkeklik-dişilik gibi bir ayırım izafi kalır. İnsan olarak her iki cins, en azından müsavi olmak gerekir.

Kadının da erkeğin de kemâle ermesi asıl hedeftir. Bir kıyaslama olacaksa bunun ölçüsü “kemal”dir. Kâmil bir kadın nâkıs bir erkekten elbette üstündür. Kural her­kes için geçerlidir; ilâhı beyan şöyledir: “Allah katında en değerüniz, en müttaki olanınızdır”.

Tasavvuf hayâtı duygu yoğunlukludur. Genel olarak kadınlar daha duygusal bir yapıya sâhiptir. Bu durum tasavvufla kadın arasında ortak bir payda, ortak bir zemin saydır. Bu sebeple İslâm dünyâsında, başka dallardan çok sûfîlik kadın nev’inin gelişmesine elverişlidir denebilir.

Sûfılerin hayat hikâyelerinde “ana”lar mühim yer tutar. Menkıbelere göre birçok velînin annesi, daha hâ- mdeliğinden îtibâren dindarca ve müttaki yaşamaya önem vermiştir. Çocuklarına abdestsiz süt emzirmemeye dikkat etmişlerdir.

Abdülkâdir Geylânî’nin annesi, ne pahasına olursa olsun yalan söylememesi konusunda kendisine tenbihte bulunmuştur. Muhyiddin İbn-i Arabi’nin mânevî hayâtın­da, Fâtıma isimli ermiş bir kadının yeri mühimdir. Ona göre “Ebdâl” (Kırklar) arasında kadınlar da vardır.

Erzurumlu İbrâhim Hakkı (1703-1780)’nın İstanbul seyahatleri sırasında eşi Zeliha’ya yazdığı sevgi ve hasret yüklü mektuplar ilgi çekicidir.

Son dönem mürşidlerinden Ken’an Rifâî’de, manevî kıvılcımları ilk çaktıran kimse annesi Hatice Cenan sul­tandır. Annesi onun ilk mürşididir. Ken’an Rifâî'ye göre: “Fikir, his ve îman alışverişinde, kadın erkekten daha mü­sait bir araç, daha verimli bir zemindir.”Bütün bunlara rağmen şu bir gerçektir:

Târih içinde hemen her toplumda kadın konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Erkek egemen bir tav­rın yaygınlığı açıktır. Buna tepki olarak doğan feminist cereyanların bâzı zorlama düşünceler ileri sürdüğü de bir gerçektir.

Bütün bunların ötesinde, soğukkanlılıkla meseleye ba­kılcak olursak şunu görürüz: Kadın, yaratıkların en üstünü olan insan nev’inin bir örneğidir. Tıpkı erkekte olduğu gibi, onun da meziyetleri ve zaafları vardır. Yapı olarak  genellikle duygusal tarafı ağır bastığından, bu meziyet ve  zaafları daha belirgin şekilde ortaya çıkar.

Hz. Mevlânâ’nın kadına bakışma gelince; onda tasavvuf düşüncesindeki kadına olumlu yaklaşımın ağır bastığı açıktır. Gölpınarlı’nın belirttiği gibi, Mevlânâ’nın zaman zaman “kadınları dâima erkekten aşağı gören Orto­doks düşünceye teması, ancak bir gelenekten, herkesin söylediği sözü icap ettiği için tekrarlamaktan başka bir şey değildir.”

Bu tutum, realist oluşuyla da ilgilidir. Evet, kadın bir şeytan değildir, ama o, bir melek de değildir. Her insan gibi olumlu ve olumsuz örneklere sahiptir; kişi bazında da bâzan iyi bâzan kötü davranışlar sergileyebilir. Ne ki Mevlânâ’da kadınlailgili olumlu unsurların daha çok öne çıktığı görülür.

Kendisinin mutlu bir evlilik hayâtı olmuştur. Buna rağmen Fîhi Mâfih’in bir yerinde evlilik hakkında olum­suz ifâdelere yer verir. Ona göre kadınlarla birlikte yaşa­mak çok sabır gerektirir. Bu berâberlik insanın kendisini iyileştirip olgunlaştırması için bir vâsıtadır. Tıpkı elleri kirden temizlemek için bir havluyla silmek gibidir. Hayat­ta asıl olan, evlilik ve onun zahmetine katlanmaktır. Ama buna güç yetiremıyecek olanlar, Hz. Isa gibi bekarlığı tercih edebilirler.

Mesnevide ki  Şeyh Harakânî (Ö.425/1033) hikâyesi ilgi çekicidir: Bir müridi bu şeyhi ziyâret için bin bir sıkın­tıya katlanıp gelir. Kapıyı şeyhin karısı açar ve kocası hakkında fevkalâde kötü sözler eder. Onun bir sahtekâr ve riyakâr olduğunu söyler. Çok üzülen mürid ayrılır, ormanda Harakânî’yi aramaya koyulur. Nihayet onu bulur. Harakânî bir arslan üzerine binmiş ve elinde kamçı olarak bir yılanı tutmaktadır. Der ki: “Ben sabredip bu kadının yükünü çekmeseydim, arslan benim yükümü çe­ker miydi?”

Aynı durum kadın için de söz konusudur (Men sa-bera zafera).A’râbi’nin karısı hikâyesinde de yoksulluktan müşte­ki olan bir kadının dırdırını tasvir eder. Hikâyenin so­nunda iş tatlıya bağlanırsa da, yer yer kavga şiddedenir, koca: “Ey kadın, kavgadan çekişmeden vazgeç, vazgeç­meyeceksen benden vazgeç!” der. “Susarsan ne âlâ! Yoksa şu dakikada evi barkı terk ederim” noktasına kadar gelir. Bu arada ağlamaya başlayan kadın için şu hakîma-ne söze yer verir: “Göz yaşı kadının tuzağıdır.” Hikâyenin devamındaki şu ifâdeler ne kadar beşerî tasvirlerdir:

“Ağlamadan bile gönül çekici olan kadının, gözyaşı ve âh ü vâhı hadden aşınca; gözyaşı yağmurundan bir şimşek çakıp o merd-i vâhidin kalbine bir kıvılcım sıçradı.

Güzel yüzüyle erkeği esir eden kadın, kendine bendelik süsü verince hal ne olur?

Azametinden yüreğini oynatan, kibrinden seni tir tir titreten o, gözünün önünde ağlamaya başlarsa ne hâle gelirsin?

İstiğnası ile gönülleri kanatan o güzel, işi yalvarmaya dö­kerse ne hâle girersin?

Cevr ü cefâsının tumağına düşürmüş o dilber özür dilemeye kalkışırsa ya bizim özrümüz ne olabilir ?

Allah (Züyyine linnâs..) hükmünce kadının muhabbeti ile insanı tezyin etmiştir. Hakk'ın bu tertibinden insanlar nasıl kaçabilir ?

Zira Allah kadını erkeğin sükûn ve teselli bulması için ya­rattı. Bunun için Âdem Havvadan nasıl ayrılabilir ?

Bir kimse yiğitlikte Zaloğlu Rüstem bile olsa, ya da Hamza’dan bile ileri geçse, ferman dinlemek husûsunda yine de karısının esiridir;

Sözlerine cümle âlemin mest olduğu Hz Muhammed bile: ‘’Kellimînîyâ Hümeyrâ” derdi (Bana bir şeyler söyle ey Hümeyra).

*

Hz. Mevlânâ bu noktadan itibaren beşen-maddı ale­min üstüne çıkıp metafizik dünyâya adım atar. Önce sem­bollere başvurur; erkeği suya, kadını ateşe benzeterek derki:

(Her ne kadar su ateşe galip ve baskın ise de, bir kabın içindeyken ateş o suyu kaynatır.

Ne vakit bir kap ikisinin arasına girse (ateş) o suyu hava­ya çevirip yok eder.

Zâhiren su ateşe galip olduğu gibi, sen de kadına hâkim isen de bâtınen kadına hem mağlûp hem de tâlipsin!

Böyle bir husûsiyet ancak insanda vardır. Hayvandaki mu­habbet duygusu eksiktir. Bu da hayvanın insandan aşağı olma­sından ileri gelir.

Resûlullah Efendimiz “Kadınlar, âkıllar ve gönül sahipleri üzerine galiptir ” dedi.Diğer taraftan câhiller kadına galiptir, çünkü onlar sert ve kaba muâmeleli olurlar.Câhillerde rikkat, lutuf, muhabbet azdır. Çünkü tabiatla­rında hayvanlık galiptir.Muhabbet ve rikkat insânî sıfatlardır. Gazap ve şehvet ise hayvani sıfatlardır. ”

Ve yüce Mevlânâ son noktayı koyar:

“Kadın Hakkın nûrudur, sâdece sevgili değil, sanki hâliktır, mahlûk değil.”

İşte kadının gerçek değeri buradan gelir. O, Allah’ın yaratıcı kudretinden vasıflar taşımaktadır. Hayâtın devam­lılığında büyük vazife görmekte, böylece İlahî faaliyet ve tecellînin aziz bir rüknü olmaktadır. Belli bir irfan seviye­sine varanlara göre: “Kadına muhabbet, onların vücutlan aynasında Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edebilmektendir.”

Maneviyat âlemlerinde mesâfe kat etmiş erkeğin kadına sevgisi, bir bakıma onun vâsıtasıyla İlâhî güzelliğin vus­latını dilemek mânâsı taşır.

*

Kadını Hakk’ın nuru olarak gören ve yaratıcı vasfı­na vurgu yapan Mevlânâ kadın-erkek denkliğine, her ba­kımdan bunların birbirini tamamlayıcı olduklarına, dola­yısıyla tek kalınca ikisinin de eksik ve yarım olacağına işâret eder. Şu benzetme ne hoştur:



“Âlemde her cüz muhakkak kendi çiftini ister: Kehrüba nasîl saman çöpünü çekerse her cüz muhakkak kendi çiftini çe­ker”

Gökyüzü yere ‘Merhaba” der, “demirle mıknatıs nasılsa ben de seninle öyleyim.

Gökyüzü aklen erkektir, yer kadın. Onun verdiğini bu bes­ler yetiştirir.

Yerin harareti kalmadı mı gök hararet yollar, rutubeti bitti mi rutubet verir.

Bu yeryüzü, hanımlıklar etmekte, doğurduğu çocukları em­dirip yetiştirmektedir.

Şu halde yerle göğün de aklı var, böyle bil. Çünkü akıllıla­rın işlerini işliyorlar.

Yer olmasa güller, erguvanlar nasıl biter, gökyüzünün suyu, harareti olmasa yerden ne hâsıl olur?

Dişinin erkeğe meyli ikisinin de işi tamamlansın diyedir.

Bu birlikte âlem beka bulsun diye Tanrı erkekle kadına da birbirlerine karşı meyil verdi.

Gece de böylece gündüzle sarmaş dolaş olmuştur. Geceyle gündüz süretâ birbirine aykırıdır, ama hakikatte birdir.

*

A’râbî hikâyesine Mevlânâ kendisi yorum getirir. Bu karı kocadan maksat nefis ve akıldır. İyiyi de kötüyü de ayırt etmek için bunların ikisi de çok lâzımdır. ” Bu ikisi (akıl ve nefis) şu toprak evde (yâni bedende) gece gündüz cenkve cidalde­dir,”

Başka bir hikâyede şu benzetme yapılır: “Aklı erkek bil, nefsi ve tamahı kadın” Bunlardan biri nura öteki karan- lığa götürür. Fakat ruh doğru yolu bulunca nefisle akıl birbirini destekleyerek, hep birlikte hakikate, nura kavu­şurlar. Bu durum her iki cins için geçerlidir.

*

Düşünce dünyâsında böyle olan Hz. Mevlânânın gündelik hayâtına, tavır ve uygulamalarına bakarsak, ka­dınlara karşı çok daha sevecen ve anlayışlı olduğunu gö­rürüz.

Mevlâna tek eşli bir evlilik hayâtı yaşadı. Eşinin ölü­mündensonra bir kadın dahaaldı, kendisi ondan önce vefat etti. Evinde ayrıca câriye kullanmadı. Evlilik ku­ramımabakışını oğlu Sultan Veled’e evleneceği sırada yaptığı şu tavsiyelerde görebiliriz. Eşi olacak Fatma Ha­run’la evliliği esnasında oğluna şunları yazar: “Allah için yüzümüzü ak etmek istersen, onun hatırını aziz, ancak pek aziz tut; onunla her günü ilk gün, her geceyi gerdek gecesi say. Hani bir gün Hz. Peygamber kızı Fatma’yı hoş tutması için Hz. Ali’ye "Fatma benim bedenimin bir par­çasıdır” buyurmuştu ya. Eşin için sen de böyle düşün..”Mevlânâ’nın kadınlarla ünsiyetinin çok ileri seviyede kaldığı görülür. Bu kadınlar hem yüksek tabakaya mensup gailelerden hem de sıradan halk İçindendir. Eflâkinin Menâkıbında,ilk gruptakilerden bir kısmı ismen zikredilir.Bu eserde Mevlânâ hakkında birçok kadından rivayetler

yer alır. Mevlânâ’nın asıl ilgi gösterdiği kadınlar ise, halk tabakasından idi. Onlar Mevlânâ’yı severler, toplantılar yapıp onu evlerine çağırırlardı. Irşad için onlara gider, gelince üstüne güller saçarlardı. Gölpınarlı’nın beyânına göre onunla birlikte semâ ederlerdi.

Eflâkî’deki şu rivâyette Mevlânâ’nın kadındaki in­sanlık cevherine saygı duyarak aldığı güzel sonucun örne­ğini görürüz: O, insanların hakir gördüğü bir fâhişe kadı­nın ve maiyetindekilerin, kendisine saygı gösterisinde bu­lunmaları üzerine, onlara gönül alıcı sözler söyleyerek, tövbe edip düzgün bir hayâta dönmelerini sağlamıştır.

Schimmel, Kur’an’daki Belkıs-Süleyman kıssasına dikkâti çeker. Sâdece M evlâna’nın bu konuyu Hz. Süley­man’la Belkıs arasında cereyan eden romantik duygular ve aşk zemininde derinlemesine ele aldığını belirtir

İnsan psikolojisini iyi bilen Mevlânâ, kadın rûhunun inceliklerine dikkati çeker. Aşırı baskıların ters tepeceğini hatırlatır. Fihi Mâfîh’te kadının zorla örtülmesi konusunda hoş bir örnek vardır: .

“Kadın nedir?.. Sen nasıl bakarsan bak, ne söylersen söyle, o neyse odur. Kendi bildiğinden şaşmaz; belki çok söylemekle daha beter olur.”

“Kadına karşı: “Kendini sakla, örtün!” diye ne kadar aşırı gidersen, onda kendini gösterme arzusu o nisbette fazlalaşır. Halkta da, gizlendiğinden dolayı, o kadını görme eğilimi o kadar ziyadeleşir. Şu halde sen oturmuş, iki tarafını da görmek ve görülmek arzusunu ve isteğini artırı­yorsun.

“Meselâ bir ekmek alsan, koltuğunun altına koyup, onu herkesten saklayarak desen ki: “Bunu hiç kimseye vermeyeceğim, hattâ hiç kimseye göstermeyeceğim bile!..” Her yerde ekmek bolluğuna rağmen, sakladığın o ekmeği görebilmek için insanlar senin peşini bırakmazlar ve: “Biz o sakladığını mutlaka görmek isteriz!”diye, tuttururlar. Çünkü “insanlar yasaklandıkları şeye karşı aşın istekli olurlar.”

Ayrıca eğer o kadının özünde kötü iş yapmama eği­limi varsa, sen mâni olsan da olmasan da; o, güzel yaradı­lışına, temiz ve iyi huyuna uyacaktır. Müsterih ol ve gön­lünü bulandırma. Eğer durum bunun aksine ise, o yine kendi bildiği yolda, yaradılışına uygun şekilde hareket edecektir. Ona engel olmaya çalışmak, isteğinin şiddetini artırmaktan başka bir şeye yaramaz*



Sonuç: Hz. Mevlânâ hayâtın içinde, ayaklan yere basan, gerçekçi bir insandır. Beşeri yönüyle kadını ele alırken, onu meziyetleri ve zaaflarıyla olduğu gibi değerlendirir. Kendisi  tek eşli ve mutlu bir aile hayâtı sürdürdü. Her sınıftan ka­dınla ülfet ve ünsiyeti oldu. Onlarla sâfiyet ve samimiyet içinde ilgilendi. Öte yandan metafizik açıdan ve hakikat gözüyle bulunca kadını alabildiğine tebcil eder. Yaratıcılık ve doğurganlık özelliği dolayısıyla o sanki tanrısal bir vasfa sahiptir. Mevlânâ kadını “Hakk’ın nûru” olarak niteler.

Prof.Mehmet Demirci - Hz.Mevlana ve Mevlevi Kültürü





Devamını Oku »

"Müşrikleri Öldürün" Emrinin Mahiyeti

"Müşrikleri Öldürün" Emrinin Mahiyeti



Yüce Allah'ın: "Artık o müşrikleri... öldürün" buyruğu, bütün müşrikler hakkında umumi olmakla birlikte sünnet, bunlar arasından daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/190. âyet 1. başlıkta) açıklaması geçtiği üzere kadın, ra­hip, çocuk ve benzeri kimseleri tahsis etmiş (bu genel hükmün dışında bı-rakmıştır. Nitekim yüce Allah kitap ehli hakkında da: "Cizye verinceye ka­dar..." (et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. Ancak "müşrikler" lafzının ki­tap ehlini kapsamına almaması da mümkündür. Bu da cizyenin puta tapan­lardan ve diğerlerinden -ileride açıklanacağı üzere- alınmamasını gerektirir. Şunu bilmeli ki, yüce Allah'ın: "Müşrikleri öldürün" buyruğundaki mutlak ifade, herhangi surette olursa olsun onları öldürmenin caiz olmasını gerek­tirmektedir. Ancak, Hz. Peygamberden müsleyi yasaklayan haberler varid ol­muştur.



Bununla birlikte Ebu Bekr es-Sıddik (r.a)'ın irtidad edenleri ateşle yakma­sı, taşla öldürmesi, dağların tepelerinden atması, başaşağı kuyulara atması şek­lindeki öldürmelerine de âyetin umumi ifadesini kendisine delil almış olabilir. Aynı şekilde Ali (r.a)'ın, irtidat eden birtakım kimseleri yakarak öldür­mesini de bu görüşe meyletmesi ve lafzın genel oluşuna dayanarak bunu yap­mış olması ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[1]



  1. Müşriklerin Bulundukları Yerde Öldürülmelerinden İstisnalar:



"O müşrikleri nerede bulursanız..." buyruğu, her yer hakkında umumi­dir. Ebu Hanife -Allah ondan razı olsun- ise, dalıa önce el-Bakara Sûresi'nde (2/191-192. âyetler, 3. başlıkta) geçtiği üzere Mescid-i Haramı istisna etmiştir, Bununla birlikte (hükmün mensuh olup olmadığı hususunda) ilim adam­ları arasında görüş ayrılığı vardır. el-Hüseyn b. el-Fadl der ki: Bu âyet-İ ke­rime, Kur'an-ı Kerimde yüzçevirmekten ve düşmanların eziyetlerine sabre­dip katlanmaktan söz eden bütün âyetleri nesli etmiştir.



ed-Dalıhâk, es-Süddî ve Ata da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime yüce Allah'ın; "Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) buyruğu ile nesli edilmiştir ve hiçbir esir eli kolu bağlı öldürülmez demişlerdir. Esir ya karşılıksız serbest bırakılır, yahut fidye karşılığın­da bırakılır.



Mücahid ve Katade ise derler ki; Bilakis bu âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) buyruğunu neshetmekte ve müşrik olan esirler hakkında öldürülmelerinden başka bir uygulama caiz bulunmamakladır.



îbn Zeyd her iki âyet de muhkemdir demektedir ki, doğru olan da budur. Çünkü, karşılıksız serbest bırakmak, öldürmek ve fidye almak, müşriklerle yaptığı İlk savaş olan -önceden de geçtiği üzere- Bedir gününden itibaren uy­guladığı hükümler olagelmiştir. Yüce Allah'ın: "Onları yakalayın" buyruğu da buna delildir. Yakalamak ise esir almaktır. Esir almak da, imamın uygun göreceği tercihe göre ya öldürmek için, yahut fidye almak için veya karşı­lıksız bırakmak için olur.



"Onları alıkoyun" buyruğu ise, sizin topraklarınızda tasarrufta bulunma­larını ve yanlarınıza girmelerini engelleyin; ancak, siz onlara izin verirseniz eman ile yanınıza girebilirler, demektir.[2]





  1. Müşriklerin Geçit Yerlerini Tutmak:





"...onların bütün geçit yerlerini tutun" buyruğunda geçen ve "geçit yeri" diye meali verilen; kelimesi, kendisinde düşmanın gözetlendi­ği yer, demektir. "Filanı gözetledim, gözetlemekteyim," denilir. Buyruk, onların gözetlenebilecekleri ve gafil yakalanabilecekleri yer­lerde onlar için oturun (pusu kurun) demektir. Âmir b. et-Tufeyl der ki:



"Ben kesin olarak biliyorum ve hiç de unuttuğumu sanmayın: Genç delikanlıyı ölümün gözetleyip durduğunu,"



Şair Adiy de şöyle demektedir:



"Ey Âzile, (hanımının adı) şüphesiz ki bilgisizlik genç olanın zevkin (e düşkünlüğün) den ötürüdür Ve hiç şüphesiz nefisler için ölümler gözetlemededir."



Bu buyrukta davette bulunmadan önce müşrikleri gatîl avlamanın caiz ol­duğuna delil vardır, ": Bütün" kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. ez-Zec-câc'ın tercihi de budur. Mesela; "Bir yolda gittim denildiği" gibi, "Her yolda gittim" denilir (ve "bütün, her" anlamındaki ke­lime nasbedilir). Yahut da bu kelime cer eden kelimenin düşürülmesinden ötürü de mansub gelmiş olabilir, İfadenin takdiri şöyle olur: "Bütün geçit yerlerinde, üzerinde gözetlemede bulunun" demek olur. Böylelikle ": Geçit yerleri" kelimesi geçtikleri yolun adı kabul edilir.



Ebu Ali ise, ez-Zeccâc'ı , "yol" kelimesini zarf kabul etmekte hatalı bulur ve şöyle den Yol, ev ve mescid gibi özel bir yerin adıdır. Dolayısı ile semaî olarak hazfın varid olduğu haller müstesna, bundan cer harfinin hazfedilme-si caiz olamaz. Nitekim Sibeveyh "Şam'a girdim, eve girdim" şeklindeki kullanışları nakletmektedir. Şu mısra da buna benze­mektedir:



"Tilkinin yolda sallanarak koşması gibi..."[3]



  1. Müşriklerle Savaşmanın Hedefi:



"Eğer tevbe edip" yani, şirkten vazgeçip "namaz kılar ve zekât verirler­se, yollarını serbest bırakın" âyet-i kerimesi üzerinde dikkatle durup dü­şünmek gerekir. Çünkü yüce Allah önce öldürülme sebeplerini şirke bağlamakta, daha sonra da: "Eğer tevbe edip..." diye buyurmaktadır. Asıl kaide de şudur: Öldürme, eğer şirk dolayısıyla sözkonusu ise, şirkin zevali ile bu emir de zail olur. Bu da namazın kılınmasını, zekâtın verilmesini gözönün-de bulundurmaksızın mücerred tevbe etmekle öldürme emrinin ortadan kalkmasını gerektirir. İşte bundan dolayı, namaz vaktinden ve zekât verme zamanından önce mücerred tevbe etmek dolayısıyla öldürme hükmü de or­tadan kalkmıştır. Bu ise, bu yönüyle gayet açıkça anlaşılan bir konudur. Şu kadar var ki: Şanı yüce Allah, tevbe etmekle birlikte iki şart daha sözkonu-su etmiştir ki, bunları boşa çıkarmanın imkânı yoktur. Hz. Peygamberin şu buyruğu da buna benzemektedir; "Ben insanlarla lâ ilahe illallah deyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bunu yapacak olurlarsa, benden kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. Onun hakkı ile olması hali müstesna hesapları ise Allah'a aittir."[4]



Ebu Bekr es-Sıddik (r.a) da şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim, na­maz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle mutlaka savaşacağım. Çünkü ze­kât mahn hakkıdır." İbn Abbas da: Allah Ebu Bekir'e rahmet eylesin. O, ne kadar da fakih bir kimse idi demiştir.



İbnü'l'Arabî der ki: Böylelikle Kur'an ve Sünnet aynı gerçekleri dile ge­tirmiş olmaktadır. Namazı ve sair farzları helal kabul ederek terkedenin kâfir olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Sünnetle­ri önemsemeyerek terkeden de fasık olur. Nafileleri terkeden için ise bir ve­bal yoktur. Ancak, nafilenin faziletini inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, bu tu­tumu ile Rasûlullah (sav)'m getirip haber verdiği bir hususu reddetmiş olmak­tadır. Ancak farz olduğunu inkâr etmeksizin ve terkini de helal kabul etmek­sizin namazı terkeden kimsenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı gö­rüşleri vardır. Yunus b. Abdulalâ dedi ki: Ben, İbn Vehb'i şöyle derken din­ledim: Malik dedi ki: Allah'a iman edip, rasûlleri tasdik eden, fakat namaz kıl­mayı kabul etmeyen kimse öldürülür. Ebu Sevr de; Şafiî mezhebinin bütün alimleri bu görüştedir, der. Hammad b. Zeyd, Mekhul ve Veki'in görüşü de budur. Ebu Hanife der ki: Böyle bir kimse hapse atılır, dövülür ama öldürül­mez. Bu, İbn Şihab'ın da görüşüdür. Davud b. Ali de bu görüştedir. Bunla­rın delilleri arasında Hz. Peygamberin şu buyruğu da vardır: "Ben insanlar­la la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu diyecek olurlarsa, -onun hakkı İle olması müstesna- benden kanlarını ve mallannı korumuş olurlar."[5]

Bu görüşü kabul edenler derler ki: Onun hakkı ise, Hz. Peygamberin bir başka hadisinde şöylece dile getirilmiştir: "Müslüman bir kim­senin kanı ancak üç şeyden birisiyle helal olur: İmandan sonra kâfir olmak, yahut muhsan olduktan sonra zina etmek, ya da bir başka nefse karşılık ol­maksızın birisini öldürmek."[6]



Ashab-ı kiram ve tabiinden bir topluluğun görüşüne göre kasti olarak ve özrü bulunmaksızın vakti çıkıncaya kadar tek bir namazı terkeden ve onu eda etmeyi de kaza etmeyi de kabul etmeyip namaz kılmam, diyen bir kimsenin kâfir olduğu, kanının da malının da helal olduğu, müslüman mirasçılarının ondan miras alamayacağı ve tevbe etmesinin de istenmeyeceği görüşünde­dirler. Eğer (kendiliğinden) tevbe ederse mesele yok. Aksi takdirde öldürü­lür. Ve malının hükmü de mürtedin malı ile aynıdır. Bu, aynı zamanda İshak'ın da görüşüdür. İshak der ki: İşte Peygamber (sav)'dan şu günümüze kadar ilim ehlinin görüşü böyledir.



İbn Huveyzimendad der ki: Bizim mezhep alimlerimiz, namazı terkeden kişinin ne vakit öldürüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, na­mazın kılınması için uygun görülen vaktinin sonunda öldürülür derken, ki­misi de zaruret vaktinin sonuna kadar bırakılır demişlerdir. Bu konuda sahih olan görüş budur. Bu zaruret vakti de şöyledir: İkindi namazı vaktinden gü­neşin batacağı zamana kadar dört rekat kılabilecek bir süre, yatsı namazının çıkış vakti olan gecenin bitimine dört rekat kala, sabah namazı vaktinin bi­timi olan güneşin doğuşundan önce iki rekat kılacak kadar bir zamandır. İs­hak der ki: Vaktin gitmesinden maksat ise, öğle namazını güneşin batışına, ak­şam namazını da tan yerinin ağarması vaktine kadar ertelemesi demektir.[7]



  1. Gerçek Tevbe Ne İle Anlaşılır:



Bu âyet-i kerime "tevbe ettim" diyen kimsenin, fiilleri arasına tevbenin muhakkak olduğunu ortaya koyan hususlar da eklenmedikçe, bu sözüyle yetinilmeyeceğine delildir. Çünkü yüce Allah burada tevbe etmekle birlikte namaz kılmayı ve zekât vermeyi de şart koşmaktadır ki, bunların yerine geti­rilmesiyle tevbenin gerçekten yapıldığı ortaya çıksın. Faizi yasaklayan âyet-i kerimede de: "Şayet tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir" (el-Bakara, 2/279) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de: 'Tevbe edenler, ıslah eden­ler ve açıklayanlar müstesna..." (el-Bakara, 2/l60) diye buyurmaktadır, el-Bakara Sûresi'nde bu anlamdaki açıklamalar (2/160. ayetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.[8]



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/131-132.



[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/132.



[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/132-133.



[4] Buhâri, iman 17, Salat 28, Zekât 1, İ'tisâan 2, 28; Müslim, İman 32-36; Ebû Dâvud, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesaî, Zekât 3; İbn Mace, Fiten 1; Darimi, Siyer 10; Müs-ned, IV, 8.



[5] Buhâri, iman 17, İ'tisâm 28; Müslim, îman 34-36; Tirmizî, îman 1, Tefsir 88. sûre; Ne-sai, Cihâd 1, Tahrîmu'd-Dem 1; tbn Mâce, Fiten 1...



[6] Buhûri, Diyat 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebu Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizi, Hudûd 1.5, Diyât 10; Nesaî, Kasâme 6,14, Tahrîmu'd-Dem 5, 11, 14; İbn Mace, Hudûd 1; Dârimi, Sîyer U; Müsned, 1, 61, 63...



[7]İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/133-135.



[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/135.





Devamını Oku »

Dinlerini Parça Parça Edenler

Dinlerini Parça Parça Edenler

159- Dinlerini parça parça edip fırka fırka ayrılanlar var ya, senin - onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a aittir. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir.

Hz. Ali, şöyle derdi: Allah'a yemin ederim, onlar dinlerini parça parça et­mediler. Kendileri dinlerinden ayrıldılar.

Diğerleri ise, "re" harfini şeddeli olarak ("fe"den sonra "elif koymaksızın) okumuşlardır. Şu kadar var ki en-Nehaî bu kelimeyi; Ayırdılar," di­ye şeddesiz (ve elifsiz) oiarak okumuştur. Yani, bir bölümüne iman ettiler, bir bölümünü de inkâr ettiler demek olur.

Bu buyrukla kastedilenler, Mücahid, Katade, es-Süddî ve ed-Dalıhâk'a gö­re, yahudi ve hristiyankirdır. (Kur'ân-ı Kerim'de) ayrılık içerisinde olmakla vasfedilmislerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine kitap veri­lenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler" (el-Beyyine, 98Aİ); "Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler..." (en-Nisa, 4/150)

Bu buyrukların müşrikleri kastettiği de söylenmiştir. Çünkü onların kimi­si putlara, kimisi de meleklere tapınıyorlardı.

Âyetin, bütün kâfirler hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Yüce Al­lah'ın emretmemiş olduğu her bir şeyi uydurup bid'at olarak ortaya çıkanın da dinini parçalamış olur.

Ebu Hureyre (r.a) Peygamber (sav)'dan şu: "Dinlerini parça parça edip..." âyeti hakkında bunların, bu ümmetten olup bid'at ve şüphe ehli ile dalâlet ehli kimseler olduğunu beyan ettiğini rivayet etmektedir.

Bakiyye b. d-Velid rivayet etmektedir: Bize, Şu'be b. el-Haccâc anlattı, bi­ze, Mücâlid, eş-Şa'bî'den anlattı, o, Şüreyh'ten, o, Ömer b. el-Hattab 'den rivayetine göre, Rnsulullah (sav) Hz. Âişe'ye şöyle demiştir: "Dinlerini par­ça parça edip, kendileri de fırka fırka ayrılanlar, bu ümmetin bid'at sahiple­ri, heva sahipleri ve dalâlet sahiplendir. Ey Aişe, her günah işleyenin bir tev-besi vardır. Bid'at sahipleriyle hevâ sahipleri müstesnadır. Onların tevbele-ri yoktur. Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar."

Leys b. EbiSüleym'in, Tâvus'dan rivayetine göre Ebu Hureyre, Peygam­ber (sav)'ı Dinlerinden ayrılan..." diye okuduğunu riva­yet etmekledir.

Fırka fırka" tabiri çeşitli fırkalar, çeşitli hizipler anlamındadır. Aynı iş etrafında birleşmiş, biri diğerinin görüşüne tabi olan topluluklara; Fırkalar" denilir.

'Senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur" buyruğu ile onlardan uzak kalıp ilişkileri kesmeyi emretmektedir. Bu da Hz. Peygamber'in şu buyruğu ile di­le getirilmektedir: "Bizi aldatan bizden değildir." Yani biz, böyle bir kim­seden uzağız, beriyiz. Şair de şöyle demektedir:

"Bir aralanın günah işlemesine (ahdini bozmasına) gayret edecek olursan.

şunu bil ki, Ne ben aendenim, ne sen bendensin."



Yani, senden uzaklaşırım, seninle ilişkilerimi koparırım, demektir.

Hiçbir ilişki" kelimesi, haberde gizli bulunan zamirden hal ola­rak nasbnıahalltndedir. Bu açıklamayı Ebu Ali (el-Farisî) nakletmiştir. el-Fer-râ ise şöyle demektedir: Bu, bir muzaf'ın hazfı üzeredir.

Yani: Onlara gelecek ceza husu­sunda senin hiç bir müdahelen yoktur, sana düşen yalnızca uyarmaktan iba­rettir.

"Onların işi ancak Allah'a aittir." Bu da Peygamber (sav)'a yönelik bir teselli ifadesidir



Taberani, el-Evsat, I, 384; el-Heysemi,Mecmau'z-Zevâid, VII, 2ji'fle: "ravilerinin sıhhatliolduklarını" bildirmektedır.

Taberanî. es-Sağîr, s.243; el-Heysem. Mecmau'z-Zevâid, I. 188

Suyutî, ed-Durnt't-Mensur; III. 4(02.

Müslim, İmann 16-; Ebu Dâvûd, Büyü V 50;

İmam Kurtubi,el Camiul Ahkamul Kuran,cild:7
Devamını Oku »

Örtünmeye Dair Hükümler

Örtünmeye Dair Hükümler

Yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğulları size avret yerlerinizi örtecek bir libas...indirdik" buyruğu ile ilgili olarak çoğu ilim adamı şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime, avreti örtmenin vücubuna delildir. Çünkü yüce Allah: "Avret yer­lerinizi örtecek" diye buyurmaktadır. Kimisi de şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimede onların sözünü ettikleri hususa delil teşkil edecek bir taraf yok­tur. Aksine bunda sadece bununla Allah'ın bize nimet İhsan etmiş olduğu­na delalet vardır, o kadar.

Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Avretin örtülmesi de bu nimetlerin bir parçasıdır. Böylelikle şanı yüce Allah, Âdemoğlunun zürriyetine avretle­rini örtecek şeyleri yaratmış olduğunu beyan etmekte ve tesettürün emr olun­duğuna delâlet etmektedir. Başkalarının görmesine karşı avretin örtülmesi­nin vücubu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Ancak, avretin ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbn Ebizi'b der ki: Avret, erkekte, fercin kendisidir. Yani kubül ve dübürdür, başka da yoktur. Bu aynı zamanda Davud'un, Zahirîlerin, İbn Ebi Able'nin ve Taberî'nin de görüşüdür. Çünkü yüce Allah: "Avret yerlerinizi örtecek"; "Avret yerleri ken­dilerine göründü" (el-A'râf, 7/22) diye buyurmuştur.

Buharî'de de Enes'ten şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Rasulullah (sav) Hayber sokağında (bineğini) yürüttü -hadiste şunlar da zikredilmektedir:- Son­ra elbisesini baldırından yukarıya doğru çekti. Halta (şu anda ben) Allah'ın Peygamberinin -Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun- baldırının beyazlığı­nı görüyor gibiyim. [1]

Malik der ki: Göbek çukuru avret değildir. Bununla birlikte erkeğin, ha­nımının huzurunda baldırın açmasını hoş görmüyorum.

Ebu Hanîfe der ki: Dizkapağı avrettir. Bu, Ata'nın da görüşüdür.

Şafiî de der ki: Ne göbek çukuru, ne de dtzkapakları -sahih olan görüşe göre- avret değildir.

Ebu Hâmid et-Tirmizî'mn naklettiğine göre ise, göbek çukuru hususun­da Şafiî'nin İki görüşü vardır.

Malİk'in delili Hz. Peygamber'in Cerhed'e: "Baldırını ört. Çünkü baldır av­rettir" demiş olmasıdır." [2] Buharı, bu hadisi muallak olarak zikretmiş ve şöy­le demiştir: Enes'in rivayet ettiği hadis, sened itibariyle daha sağlamdır, Cerhed'in rivayet ettiği hadis ise daha ihtiyatlıdır. Tâ ki, kişi (bu ihtiyata ri­âyet etmek suretiyle) fukâhanın ihtilâfından kurtulmuş olsun. [3]

Cerhed'in bu hadisi de Ebu Hanife'nin dediğinin hilâfına delil teşkil etmek­tedir. Rivayete göre Ebu Hureyre, el-Hasen b. Ali'nin göbek çukurunu öp­müş ve şöyle demiş: Rasulullah (sav) seni nereden öpüyor idiyse ben de se­ni aynı yerden öpüyorum. Şayet göbek çukuru avret olsaydı, Ebu Hureyre de orayı öpmezdi, el-Hasen de ona böyle bir İmkân tanımazdı.

Hür kadına gelince; yüz ve eller müstesna her yeri avrettir. İlim ehlinin çoğunluğu da bu görüştedir. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur; "Her kim bir kadın ile evlenmek isterse, onun yüzüne ve ellerine baksın." [4]

Çünkü, ihramlı İken de açılması vacib olan azalar da bunlardır. Ebu Bekr b. Abdurrahman el-Haris b. Hişam der ki: Tırnağı da dahil ol­mak üzere kadının her şeyi avrettir.

Ahmed b. Hanbel'den de buna yakın bir görüş nakledilmiştir.

Ummu'I-Veled (efendisinden çocuğu bulunan cariye) hakkında ise el-Es-rem şöyle demektedir: Ben Onun -yani Ahmed b. Hanbel'in- Ummi Veled'in na­sıl namaz kılacağına dair sorulan soruya şu cevabı verdiğini duydum: Başı­nı ve ayaklarını örter. Çünkü, öyle bir cariye satılamaz. Ve hür bir kadının na­maz kıldığı gibi o da namaz kılar.

Cariyeye gelince, onun da göğsünün alt tarafı avrettir. O, başını ve bilek­lerim açabilir.

Erkek hükmünde olduğu söylendiği gibi, başını ve göğsünü açmasının mekruh olduğu da söylenmiştir. Hz. Ömer de cariyeleri başlarını öttükleri için vurur ve: Hür kadınlara benzemeyin, dermiş. Esbağ da der ki: Baldırı açıla­cak olursa, vakit çıkmamışsa namazını iade etmesi gerekir.

Ebu Bekr b. Abdurra liman el-Haris b. Hişam der ki: Cariyenin tırnağı da dahil olmak üzere her şeyi avrettir.

Ancak bu, fukalıanın görüşlerinin dışına çıkmaktır. Zira fuhaka, hür ka­dının farz namazı elleri ve yüzü açık olduğu halde kılabileceğini ve bu şe­kilde bunların yere değeceğini icma ile kabul etmişlerdir. Cariye hakkında hükmün böyle olması öncelikle sözkonusudur. Um Veled'in durumu ise, ca­riyeye nisbetle daha ağırdır.

Küçük çocuğun ise, avretinin hürmeti yoktur. Küçük kız, göze gelecek ve arzulanacak bir hale geldi mi, avretini örter.

Ebu Bekr b. Abdurrahman'ın deliii yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Ey Peygamber, zevcelerine, kızlarına ve mü'mirilerin kadınlarına de ki: Cilbab-larını (dış elbiselerini) üzerlerine giyinsinler..." (el-Ahzab, 33/59)

Bir diğer delili de Um Seleme yoluyla gelen şu hadis-i şeriftir: Ona: Ka­dın hangi elbiseler ile namaz kılar, diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: Kadın dış gömlek ile ayaklarının üst taraflarını dahi örten bürüyücü baş ör­tüsü içerisinde namaz kılar. [5]Bu hadis, merfu' olarak da rivayet edilmiştir. Fakat onu Ummi Seleme'den mevkuf olarak rivayet edenler daha çok ve hıfz bakımından daha ileridirler. Bunlar arasında Malik, İbn ishâk ve başkaları da vardır. [6]Ebu Davud der ki: Bu hadisi, Abdurrahman b. Abdullah b. Dinar, Muhammed b. Zeyd'den, o, annesinden, O da Um Seleme'den şöylece mer­fu' olarak rivayet etmektedir: Um Seleme Rasulullah (sav)'a sordu... [7]

Ebu Ömer der ki: Burada sözü edilen Abdurrahman, hadis alimlerince za­yıf bir ravi olarak kabul edilmiştir. Şu kadar var ki, Buharı onun hadisinin bir bölümünü de rivayet etmiştir. Ancak, bu husustaki icma, gelen bu rivayet­ten daha güçlüdür



(1)-Buharî, Salat 12; Müslim, Nikâh 84, Cilıâd 120; Müsned, III, 102.

(2)-Tirmizî, Edeb 40; Ebu Dâvûd, Hamıram 1; Müsned, I 478. 479.

(3)-Buhari, Salar 12.

Hadisi bu lafizlarla tespit edemedik. Ancak, evlenmek isteyen kimsenin, talip olduğu ha­nını:!bııkmnsını öğütleyen rivayetlerin bazıları; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 239 v.d.;İbn lineer. Bulüğu'l-Mer&m, baskı yer ve yılı yok, s.179; Mııhanuned b. tsıniıil es-Snn'ânî, Subulu's-Sel&m, Mısır 1369/1950, 111, 113 v.d.; Şevkini, Neylü'l-Evtâr, Mısır tarihsiz, Vı. 124 v.d. da görülebilir.

(4)-Muvatta, Salâtu'l-Cemaa 36.

(5)-Bk. İbnAbdi'l-Berr, el-lstiskâr, V, 441.

(6)-EbûDâvûd, Salât 83.

(7)- İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/305-307.
Devamını Oku »

Îblis'in Yanlış Kıyası

Îblis'in Yanlış Kıyası

Yüce Allah'ın: "Dedi ki; Ben ondan daha hayırlıyım" buyruğu şu demek­tir: Beni ona secde etmekten alıkoyan, ona olan üstünlüğümdür. Bu, anlam itibariyle iblis'ten cevap mahiyetindedir. Nitekim: Bu ev kimindir? diye so­rarsak, muhatabın bize, bu evin sahibi Zeyd'tir demesi de bu kabildendir. Bu, bizzat cevabın verilmesi gereken kendisi olmamakla birlikte, cevap anlamı­na raci bir sözdür.

"Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın." Böylelikle o, ateşin çamurdan daha üstün olduğu görüşüne sahip olmuştur. Buna sebep ise ateşin yükselmesi, yukarı doğru çıkması ve hafifliğidir. Ayrıca ateş, ışık sa­çan bir cevherdir.

İbn Abbas, el-Hasen ve İbnSîrin der ki: İlk kıyas yapan İblistir ve yanlış kıyas yapmıştır. Buna göre her kim dinde yalnızca kendi görüşüne dayana­rak kıyas yapacak olursa, Allah onu İblis ile birlikte koyar. İbnSîrin der ki: Güneşe ve aya da ancak kıyaslar yapılarak ibadet olunmuştur.

Hakimler şöyle demişlerdir: Allah'ın düşmanı, ateşin çamura üstünlüğü­nü iddia etmek bakımından hataya düşmüştür. Her ne kadar her ikisi de ya­ratılmış ve cansın olmak bakımından aynı derecede bulunsalar bile, çamur dört bakımdan ateşten daha üstündür:

  1. Sağlamlık, sükûn, vakar, temkin, hilm, haya ve sabır çamurun özünden gelir. İşte kendisi için takdir olunmuş mutluluktan ayrı olarak, Âdem'i tev-beye, alçak gönüllülüğe, yalvarıp yakarmaya iten sebep budur. Bunun sonu­cunda mağfirete, seçilmişlîğe ve hidayete mazhar olmuştur.

Hafiflik, serkeşlik, keskinlik, yükselmek ve kararsızlık da ateşin özünden­dir. İşte kendisi için takdir olunmuş bedbahtlıktan ayrı olarak, İblis'i büyüklenmeye ve bunda ısrar etmeye iten sebep budur. Bunun sonucunda ise o, helake, azaba, lanete ve bedbahtlığa hak kazanmıştır. Bu açıklamaları el-Kaf-fal yapmıştır.

  1. Rivayetler, cennetin toprağının hoş kokulu misk olduğunu [1] ifade et­mekle birlikte, cennette ateş bulunduğunu, cehennemde de toprak bulun­duğunu ifade etmemektedir.

  2. Ateş azaba sebeptir. Ateş, Allah'ın düşmanlarına azabıdır. Toprak ise aza­ba sebep değildir.

  3. Çamurun ateşe ihtiyacı yoktur. Ama ateşin bir mekâna ihtiyacı vardır, onun mekânı da topraktır.

Bu hususta beşinci bir sebep daha zikredilebilir, o da toprağın hem sec­de yeri, hem de temizlenme aracı olduğudur. Sahih hadiste ifade edildiği gi­bi. [2]Ateş ise, korkutma ve azap aracıdır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "İşte Allah bununla kullarını korkutuyor." (ez-Zümer, 39/161

İbn Abbas da der ki: İblis'e itaat kıyastan daha çok yakışırdı. Fakat o Rab-bine isyan etti. Sırf kendi görüşünden hareketle İlk kıyas yapan kişi odur. Nas-sa muhalefet halinde kıyas reddolunur.[3]





[1]Tirmizi, Cennet 2; Dârimî, Rikaak 100-. Müsned, II, 305, 445.

[2]-Buhâri, Teyemmüm 1, Salat 56; Müslim, Mescid 3-5; EbûDâvûd, Salât 24; Tirmizi, Mevâkıt 119: Siyer 5: Nesaî, Gusl 26; İbnMâce, Talıâre 90.

[3]-İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmil’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 7/289-290.
Devamını Oku »

Kâfirlerin Dünya Hayatındaki İyiliklerinin Ahirette Karşılığı Yoktur

Kâfirlerin Dünya Hayatındaki İyiliklerinin Ahirette Karşılığı Yoktur



Kâfirin işleri, eğer akrabalık bağlarını gözetmek, yoksulun ihtiyacını kar­şılamak, darda kalmış olanın sıkıntısını gidermek gibi iyilik türlerinden olur­sa, bunların sevabını almaz ve ahirette bunlardan faydalanmaz. Şu kadar var ki, bu iyilikleri karşılığında ona dünyada ihsanda bulunulur. Bunun delili ise Müslim'in Âişe (r.anha')'dan şöyle dediğine dair rivayetidir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. İbn Cud'an, cahiliye döneminde akrabalık bağını gözetir, yoksu­la yemek yedirirdi. Bunun kendisine bir faydası olacak mı? Peygamber şöyle buyurdu: "Bunun kendisine faydası olmayacak. Çünkü o, birgün olsun: Rabbim, din (kıyamet) günü günahımı bana bağışla dememiştir."[1]



Enes (r.a)'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Şüphesiz Allah hiçbir mü'mine (mükâfatı eksik verilmek suretiyle) bir iyiliğinde dahi zulmetmez. Dünyada da onun karşılığı ona verilir. Ahirette de ondan dolayı ona mükâfat verilir. Kâfire gelince o, dünyada Allah için yap­mış olduğu İyilikler karşılığında ona yemek yedirilir (ihsanda bulunulur). Nihayet âhirete gittiğinde, onun karşılığını görebileceği herhangi bir iyiliği kalmamış olur,"[2] İşte bu, (bu hususta) açık bir nastır.



Diğer taraftan şöyle de denilmiştir: Acaba bu doğru vaad gereğince, kâfi­rin, bu dünya hayatında iyiliklerine karşılık yedirilip ona bağışta bulunması muhakkak ve kaçınılmaz bir şey midir? Yoksa bu, şanı yüce Allah'ın: "... Biz de burada dilediğimize dileyeceğimiz şeyi çabucak veririz" (el-İsra, 17/18) buy­ruğunda sözü geçen Allah'ın dileği (meşîeti) ile mi kayıtlıdır? İkincisi bu hu­sustaki iki görüşün sahih olanıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.



Kâfirin yaptığına "hasene: güzellik, iyilik" denilmesi ise, kâfirin bu husustaki zanni dolayısıyladır. Yoksa onun Allah'a yakınlaşmak üzere yapacağı her­hangi bir ameli sahih değildir. Çünkü Allah'a yakınlaştırıcı amelin sahih ol­masının şartı olan iman bulunmamaktadır. Ya da buna "hasene" deniliş sebebi, mü'minin hasenesine şekil itibariyle benzediğinden dolayıdır. Görül­düğü gibi bu hususta da iki görüş vardır.[3]







  1. Müslüman Olmadan Önce İyilik Yapanın İyiliklerinin Durumu:





Denilse ki; Müslim'de, Hakîm b. Hizâm'dan Rasûlullah (sav)'a şöyle de­diği rivayet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, ben cahiliye döneminde iken ibadet kastıyla verdiğim sadaka yahut köle azad etmek veya akrabalık bağını gözetmek gibi bir takım hususlarda (benim için) ecir var mıdır, ne dersin? diye sorunca, Rasûlullah (sav) da şöyle buyurmuştun "Sen, geçmişinde yap­mış olduğun hayırlar üzere İslâm'a girdin."[4]



Buna şu cevabı veririz: Hz. Peygamberin: "Sen, geçmişte yaptığın hayırlar üzere İslama girdin" ifadesi konu ile ilgili aslî delillerin zahirine uygun de­ğildir. Çünkü kâfirin yüce Allah'a yakınlaşmak kastı ile yapacağı ibadetler sa­hih olamaz ki bu İtaati dolayısıyla sevap alması sözkonusu olsun. Çünkü Al­lah'a yakınlaşmak kastıyla itaatte bulunacak kimsenin kendisine yakınlaşmak istediği yüce Zatı bilip tanıması şarttır. Böyle bir şart bulunmayacak olursa, şarta bağlı olarak öngörülen hususun sıhhati de sözkonusu olamaz. Buna gö­re hadisteki mana şöyle olur: Eğer sen cahiliye döneminde güzel bir takım huylar kazanmış isen, bu huyların İslâmda da sana güzel alışkanlıklar kazandırmıştır. Çünkü Hakîm (r.a) altmışı cahiliye döneminde, altmışı da müslü-man olmak üzere yüzyirmi yıl yaşamıştı. Cahiliye döneminde yüz köle azad etmiş, yüz kişiyi de deve sırtında taşımış İdi. İslâm'da da aynı işleri yaptı. Bu, açıkça anlaşılan bir husustur.



Şöyle de açıklanmıştır: Kâfir iken işlemiş olduğu günahları müslüman ol­mak suretiyle düştüğü gibi, müslüman olması dolayısıyla (müşrik iken) yap­tıklarına karşılık Allah'ın onu mükâfatlandırması Allah'ın lütfu keremi açısından uzak bir İhtimal olarak görülemez. Asıl mükâfatını görmeyecek kişi, müslüman da olmayan, tevbe de etmeyen ve kâfir olarak ölen kişidir. Hadi­sin zarihinden anlaşılan da budur, yüce Allah'ın izniyle sahih olan görüş de bu olmalıdır. Daha önce yapmış olduğu hayırlardan sonra müslüman olup da müslüman olarak ölen kimsenin önceden yapmış olduğu hayırların mükâfatını, almaması ile ilgili olarak iman şartının bulunmadığını söylemek, hiç­bir şekilde değişmesi sözkonusu olmayan akli bir şart değildir. Şanı yüce Al­lah güzel bir şekilde İslâm'a bağlanan bir kimsenin (müslüman olmadan ön­ceki) amelini boşa çıkarmayacak kadar kerimdir. Nitekim, el-Harbî de bu ha­disi bu anlamda yorumlayarak şöyle demiştir: "Sen, geçmişte yaptıkların üzere müslüman oldun." Yani, bundan önce işlemiş oluduğun hayırlı amellerinin mükâfatı sana verilecektir. Nitekim bir kimseye: Sen bin dirhem üzere İslâm'a girdin, denileceği vakit, o bin dirhemi kendi payına eline geçirmiş ol­mak üzere İslâm'a girdiği anlaşılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[5]







  1. Ebu Talib'in Özel Durumu:





Denilse ki: Müslim, Hz. Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü dedim, Ebu Talib seni korur, sana yardımcı olurdu. Bunun ona faydası oldu mu? Hz. Peygamber: "Evet" diye buyurdu. "Ben onu her tara­fını kaplayan bir şekilde ateş içerisinde buldum da onu topuklarına kadar ate­şin ulaştığı bir yere çıkardım."[6]



Buna şöyle denilir: Kâfirin işlemiş olduğu hayırlar sebebiyle azabının bir bölümünün hafifletilmesi uzak bir ihtimal değildir. Ancak bu, Ebu Talib hak­kında varid olduğu şekilde ayrıca bir şefaatte bulunulmasını da gerektirmek­tedir. Kur'an-ı Kerim: "Artık şefaat edenlerin şefaati onlara fayda vermez" (el-Müddesir, 74/48) buyruğu ile onun dışındakilerin durumu hakkında haber ver­mektedir. Yine kâfirler hakkında: "Bizim bir şefaatçimiz yoktur ve candan, hiç­bir dostumuz da" (eş-Şuara, 26/100-101) diyecekleri de bize haber veril­mektedir. Müslim de, Ebu Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Rasûlullah (say)'ın huzurunda amcası Ebu Talib sözkonusu edilince şöy­le buyurdu: "Kıyamet gününde belki benim şefaatimin ona bir faydası olur da bu sebepten ötürü topuklarına kadar ulaşacak bir ateşe konulur ve bundan beyni kaynar."[7] Hz. Abbas'ın rivayet ettiği hadiste de: "... ve eğer ben olma­saydım hiç şüphesiz ateşin en aşağı basamağında olurdu" dediği de kayde­dilmektedir.[8] Yüce Allah'ın: "Çünkü siz, fâsıklık eden bir kavim oldunuz" kâfirler oldunuz, demektir.[9]

----------------------------------------------

[1] Müslim, İman 365; Müsned, VI, 93.



[2] Müslim, Sifâtu'l-Münafikın 56; Müsned, III, 123, 283.



[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/258-259.



[4] Buhârî, Zekât .24, Buyu' 100, Itk 12, Edeb 16; Müslim, İman 194, 195; Müsned, III, 402.



[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/259-260.



[276] Müslim, İman 358.



[7] Buharî, Menakıbu'l-Ensâr 40; Müslim, îman 360; Müsned, III, 50, 55.



[8] Buhari, Menakbu'l-Ensâr 40T Edeb 115; Müslim, İman 357; Müsned, I, 206, 210.



[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/260.
Devamını Oku »