Kul Mutluluğu Hakkın Takdirinde Aramalı

tumblr_n2tlmlzvco1qm1x85o1_1280


Kul mutluluğu kendi iradesinde değil, Hakk'ın iradesinde aramalıdır. Çünkü Cenab-ı Hak işlerin sonunu bilir. Başta görülen hal işin sonunu ve gerçek durumunu değiştiremedi başta kötü görülen haller, güzel ve iyi olarak ortaya çıkabildiği gibi, güzel görülen çok işlerin sonu kötü gelebilir. Bakara Suresi 216. ayeti bu hikmeti gösterir: "Hoşlanmadığınız birşey hakkında da hayır olabildiği gibi, sevdiğiniz bir şey de hakkınızda kötü olabilir.''

Ahmet Mahir - Ataullah İskenderi (Hikem-i Ataiyye Şerhi)
Devamını Oku »

Kendini Allaha Teslim Etmeyen Zeka Korkunçtur

Kendini Allah'a teslim etmeyen zekâ gerçekten korkunçtur. Kendini ebedî, hür, bir, sonsuz ve mutlak olan Allah'a adamayan zekânın açlığı korkunç bir ihtiras halindedir. İnsan zekâsını, fânî, esir parçacıkları kemmiyeti ile doyurmak mümkün değildir.

Bizce bütün mesele, insan zekâsını Allah'a teslim etmenin çaresini bulmaktır, istismarın en korkunç vasıtası Allah'a teslim olmayan yüksek zekâdır. Bu zekâ, insanlığı da, cemiyetleri de, fertleri de kendine köle edinmekten gurur ve zevk duyar.

İnsanı istismar eden, ister fert, ister toplum olsun, insanın şeref ve haysiyetini alçaltmaktadır. İnsanın maddeyi, bitkiyi, hayvanları istismar etmesine ses çıkarmıyoruz. Fakat insanı, ister fert, ister toplum olsun, bunların seviyesine indirmek demek olan istismarı haklı olarak ıstırapla karşılıyoruz. İnsan, başka bir insanın, insan grubunun ve toplumun kendine bir mal ve mülk gibi bakmasını istememektedir. Yani insan, Allah'tan gayrısına kul olmaya yanaşma maktadır.
İnsan, kendi dışında bulunan varlıklara mal ve mülk gözü ite bakar.

Onlara fert ve toplum olarak sahip çıkmak ister. Mal ve mülk ferde mi, topluma mı aittir? Biz, bu kavgayı saçma buluyoruz. Onun için biz, kendimizi ne kapitalist, ne de sosyalist hissediyoruz. Biz, varlığa, ferdin veya toplumun malı ve mülkü gözü ile bakamıyoruz. Varlığa ait bir İzafî parçanın, bütüne sahip çıkması garibimize gidiyor. Mal ve mülk, üzerinde yaşayan insanlarla beraber, ancak "Yaradana" aittir "O, sizin Rab- binızdir, mülk O'nundur."

S.Ahmed Arvasi
Devamını Oku »

Rabıta Nedir,Caiz Midir ?

Rabıta Nedir,Caiz Midir ?

FATİH KUT : Hocam sıra geldi rabıta konusuna. Çok soruyorlar ; rabıta nedir ? Buyurun Hocam

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Râbıta nedir, konusuna gelelim : En fazla itiraz edilen, çok kimsenin de kafasının almadığı, kafası almadığı için de itiraz ettiği konuya gelmiş oluyoruz. Öncelikle Râbıta nedir? Meseleye doğru yerden girmek gerekiyor. Ters taraftan girerseniz, varacağınız sonuç da ona göre ters olur, yalan olur, yanlış olur, hatta iftira olur.. Meseleye doğru yoldan, doğru yerden girerseniz doğru sonuca erersiniz. Yapacağınız îzâhlar da doğru olur. İtiraz edenler diyorlar ki ‘râbıta, ibadettir. Bir insan mürşidini, şeyhini göz önüne alarak râbıta yaptığı zaman, hâşâ ona ibadet etmekte, dolayısıyla rabıta insanı şirke götürmektedir…’. Acaba rabıta böyle mi ? Râbıta, acaba bir ibadet midir? Yoksa başka bir şey midir ? Meseleye doğru girmemiz lazım. Râbıta ibadettir diye meseleye girerseniz, hiç bir konuyu halledemezsiniz. Ortalığı da fitneye veririsiniz. Öyleyse Râbıtanın doğrusu nedir? Râbıta, feyizli bir ortamı ya da insanı hayalen canlı tutarak, hayalen hemhal olarak o hal ve kişinin nurundan ya da o yerin feyzinden, nurundan istifade etmektir. Yoksa bir insana, mekana veya mabuda… ibadet etmek değildir. Tekraren ve özellikle belirtiyorum :

Rabıta, hayalen canlandırma ve hemhal olma neticesinde feyizlenme ve nurlanmadır. Rabıta, nurlu bir insanı ya da ortamı hayalen canlı tutarak, o nurdan istifade etmek demek olunca bu defa şu soruyu soralım : Nurlu bir insan ile yüz yüze görüştüğümüz zaman, onun nuru, feyzi beriki insana geçiyor da, gıyaben hayal ettiği zaman geçer mi ? Karşımıza bu mesele çıkıyor.? Bu sorulara cevap vermekle karşı karşıyayız şimdi : Önce diyelim ki nurlu bir insanla hemhal ola ola, o nurlu insanla beraber ola ola, nurlu insandan, hemhal olan insana nur ve feyiz geçer. İlgili hadisi söyleyeyim : Müslim’in Sahih’inde Tevbe bahsi, oniki ve onüç no’lu hadis-i şerîf. Bu hadis-i şerîf Hanzala ismindeki sahabiden geliyor. Hanzala’ya Hz. Ebu Bekir rastlamış ve ona “ne var ne yok ya Hanzala” diye sormuş. O da “Sorma, Hanzala münafık oldu” demiş.

FATİH KUT: . Bu çok meşhur bir hadis-i şerîf değil mi hocam?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet meşhur ve sahih bir hadis-i şerîftir. Hz. Ebu Bekir, “O ne biçim söz” diyor. Hanzala, cevaben “Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’ın yanında iken çok güzel haller hissediyorum, manevi hallerde oluyorum”, anlamında bir şeyler söylüyor ve devamla “ama O’ndan ayrılınca bu hal benden kayboluyor. Bu herhalde münafıklığımın alametidir”, diyor. Hz. Ebu Bekir ise “Bizde de bazen böyle haller olur. Haydi gidelim Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’a soralım bunu”, diyor. Beraberce Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam’a gidiyorlar. Hanzala durumu anlattıktan sonra, Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam diyor ki, (hadisin bu kısmı çok önemli)
والذى نفسى بيده ان لو تدومون على ما تكونون عندى و فى الذكر لصافحتكم الملائكة على فرشكم وفى طرقكم ولكن يا حنظلة ساعة و ساعة (ثلاثة مرّة)
“Canımı elinde tutan Allaha yemin ederim ki siz benim yanımda bulunduğunuz hal üzere ve zikretmeye devam ederseniz sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda… musafaha ederler. Lakin Ya Hanzala bazen böyle, bazen öyle” (Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam bunu üç defa tekrarladı. Müslim,Tevbe : 12,13).
Yani “Benim yanımdaki halinizi gıyabımda da muhafaza etmiş olsaydınız, meleklerin sizinle yolda, belde, evinizin içinde, yatağınızda… musafaha ettiğini görecektiniz. Amma Ya Hanzala, bu bir andır, bazen olur, bazen olmaz., (bu münafıklık değildir)”.

Gördüğünüz gibi bu rivayetten çıkan sonuç şudur : Nurlu bir insanın yanında iken güzel manevi haller hissediyorsunuz. Ayrılınca o hal kayboluyor. Eğer gıyaben o nurlu ortamı canlı tutarsanız, o nur gelmeye devam eder. İşte râbıta budur, yoksa hâşâ birine tapmak değil.

Manevi seviyesi olan bir kişi ile manevi bağı devam ettirerek, irtibatı hayalen devam ettirerek, nurun devamlılığını sağlamaktır. Râbıtanın aslı esası budur. Peki şimdi geliyorum, bir insandan diğerine nur ve feyiz geçer mi ? Bu sorunun cevabı için de hemen şu soruyla meseleye girelim : Sahabi kimdir ? Sahabi, Peygamber Aleyhi´s Salâtu ve’s-Selam ile görüşendir. Hayatta iken Peygamberimizi hayatta görmüş olan müslümandır sahabi. Veya Peygamberimiz’in görmüş olduğu müslüman kişilere biz sahabi diyoruz. Müslüman iken mü’minken görmüştür. O imanını kaybetmeden de öylece ahirete intikal etmiştir. İşte bu kişiye sahabi diyoruz. Peki sahabi olmayan bir müslüman, tüm ömrünü ibadetle geçirse sahabi olabilir mi? Olamaz. Peki herhengi bir insan sahabeden daha faziletli olabilir mi ?

Belli ki daha üstün, daha faziletli olamaz. Sahabe en üstün tabakadır. Peki sahabe bu makamı amel ile veya ibadet ile mi elde etti. Yok. İlimle mi elde etti ? O da yok. Örnek vererek anlatayım: İmam-ı Azam’ın ilmi çok rahat söyleyebiliriz ki sahabenin yüzde doksan beşinden fazlaydı. Bunu rahat söyleyebiliriz. Ameline gelelim. İmam A’zam’ın ameli yine sahabenin pek çoğundan fazla idi. Mesela sahabenin en alt tabakasından olanlardan Vahşi’yi düşünelim. Fazilet olarak Vahşi mi üstün, İmam Azam mı üstün? Vahşi üstündür. Peki Vahşi bu üstünlüğü ibadeti ile mi elde etti ? Hayır, ibadeti İmam Azam’ınki kadar yoktu, rahat söyleyebiliriz. İlmi ile mi elde etti ? Yok, ama ilim ve amelde İmam-ı Azam’dan çok geride olmasına rağmen, fazilet olarak İmam Azam’dan önde ve üsttedir. Peki bu fazileti Vahşi ne ile elde etti ? Resûlullah Aleyhi´s Salâtu ve’s-Selam’la görüşmekle elde edildi. Başka bir sebep ve vesile yoktur.

FATİH KUT: Yani Peygamber Efendimizi bizzat görme ile, râbıta ile oldu bu iş.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet, evet bu fazilet sadece sahabinin, Peygamberimizle hemhal olmasıyla oldu. Başka bir sebep yok. Dolayısıyla bir insanın nurundan, feyzinden istifade etmek, onunla sohbetle olur. O sohbet yoksa, o kişiden nur, arzu edildiği kadar geçmez. Değerlendirme sorularına devam edelim: Tabiin kimdir? Ümmetin ikinci derecede faziletli tabakası olan tabiin nesli, sahabilerin kendisini gördüğü kişilerdir. Şimdi burada bir tarif vereceğim: Kimi hadis usulcüleri ; ‘Bir insanın tabiinden olması için sahabenin onu bir an görmesi yetmez. Tabiinden olmak için, sahabe ile biraz beraber olmak, sohbet etmek gerekir. Ama Peygamberimiz müslüman bir insanı bir an görse o kişi hemen sahabi olur. Çünkü Peygamberimizdeki nur ve feyiz kuvvetli idi, hemen geçiyordu. Ama Peygaberimize kıyasla sahabeninki zayıf olduğundan sahabenin nurunun geçmesi için, o nuru alabilmek için sahabe ile hemhal olmak gerekir. O üstünlük, o fazilet, o nurun sirayeti ile olur ‘(Suyûtî,Tedrîbu’r-Râvi, 2 / 206, Beyrut, 1985 ; Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, 3 / 123, Beyrut, 1993) diyorlar. Bu durum, bir insandan başka bir insana nurun geçtiğini, sirayet ettiğini gösterir. İşte bunun yolu canlı canlı sohbettir. Canlı canlı sohbetin olmadığı durumlarda hayalen beraberlik o nurun geçmesini temin eder. İşte bu hayalen beraberlik râbıtanın kendisidir.

FATİH KUT: Gayet güzel bir açıklaması oldu gerçekten.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Başka da izahı yok rabıtanın. Rabıta haşa insana tapınmadır deyip duranlar rabıtaya bu noktadan baksalar meseleyi çok iyi anlayacaklar. Ama meseleye bozuk niyetten dolayı ters taraftan girince iddia ettikleri gibi hem yanlış anlarlar hem de düşmanlık ve nefrete hatta iftiraya sebebiyet verirler

FATİH KUT: Ya karşı gelenler, niye karşı geliyor sayın Hocam?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Lüzumsuzluktan karşı çıkıyorlar diyebilirim. Rabıtanın fiziki îzâhını da ben salih insanlardan çok dinledim. Çok hoş fizîkî İzah şöyle: Elinize makası alınız. Toplu iğneleri çekiyor mu ? Çekmiyor. O makası, mıknatısa sürtün, sonra makası iğnelere tutun. Makas iğneleri çekmeye başlar. Makas mıknatısla hemhal oldu, temasa geçti. Dolayısıyla mıknatısın hali onu etkiledi, ona özelliği geçti ve iğneleri çekmeye başladı. Peki bir başka makası değdirin, toplu iğnelere. Çekmez. Önceki makası, bu makasa sürtün, bu ikinci makas da iğneleri çekmeye başlar. İşte esas cezbedici kaynak ile hemhal ola ola ondaki bazı özellikler buna geçer ki bu geçiş maddenin rabıtası ile olmuştur (M.Z.KOTKU, AK-RA konuşmalarından). Yine şöyle bir örnek vermişti : Demir yakmaz.. Ama demiri ateşe koy, demir ateşle hemhal ola ola öyle bir an gelir ki demir de yakar hale gelir. Dolayısı ile nur sahibi, nurlu, feyizli bir insan ile hemhal ola ola bu nur öteki insana geçer (M.Z.KOTKU, İskender Paşa Camii va’zlarından). Râbıta işte budur.


FATİH KUT: Çok güzel bir açıklaması, îzâhı oldu

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Îzâhı bu, yoksa ibadet falan değil. Yaptıkları yanlış değerlendirme fitneden ve iftiradan başka bir şey değildir. Bakın az önce ilgili hadis-i şerîfi okudum.. İnsan ne ile sahabi olur, ne ile ve nasıl tabiinden olur, anlattım bunları. Sahabi veya tabiinden… oluş ne amelle ne ilimle olur. Feyizli ve nurlu insanlarla sohbetle, beraberlikle, hemhal olmakla olur. Rabıtanın aslı bu. Rabıtanın reddedilecek bir tarafı yok, ibadet olacak tarafı da yok. Bir insanın manen yükselmesi bu durumda amel ile olmamış, ilim ile olmamışsa, başka ne ile olur. Zenginlikle mi olur? Yok, Çünkü İmam Azam zengindi. Pek çok sahabiden daha zengindi. Ama sahabe seviyesine çıkamamıştı.

FATİH KUT: Peki Peygamberimizle Râbıta kurulabilir mi?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve’s-Selam ile olur. Onu da şöyle izah edeyim : Aslında nurun kaynağı Cenâb-ı Hakk’tır. O, önce nurunu Peygamber Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a indirir. Diğer Peygamberlerden de önce O’na indirir. Peygamberimizden de insanlara dağılırken diğer Peygamberler ve ümmet-i Muhammed’in salihlerine dağılır. Onun içindir ki bu ümmetin salihleri ile diğer Peygamberler aynı anda o nuru alırlar. “Ümmetimin alimleri, salihleri Beni İsrail’in Peygamberleri gibidir” (değeri için bkz. Acluni, Keşf, No:1744) rivayetinin îzâhı da budur zaten. Ümmetin diğer ferdlerine ise bunlar kanalıyla o nur ve feyiz dağılır ki bu dağılma, o sohbet, o beraberlik, o hemhallik, o râbıta ile olur.

FATİH KUT: Nur / feyiz İnsana enerji veriyor değil mi Sayın Hocam ? Neden ?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Enerji verdiği kesindir. Onu rahatlalıkla söylüyoruz. Râbıtanın, zikrullahın, insanı feyizlendirdiği, nurlandırdığı tecrübe ile sabittir. Bu nur, insana güç, kuvvet, cevvaliyet, zindelik, dinçlik verir. O insanlar bundan dolayı sıkıntılara, zorluklara çok iyi tahammül ederler. Çok ibadet etmek onları yormaz hatta dinlendirir. Nafileleri çok işledikleri için, farzlar onlar açısından sıradanlaşır. Mesela sabah namazını, vaktinde camide cemaat ile kılmak çok sıradan bir iş halini alır. Teheccüdü, gece ibadetini kaçıracak olsalar sanki bir farzı kaçırmış gibi, bir haramı işlemiş gibi kendilerini kötü hissederler. Bir de şunu ekleyeyim ; Mesela bir oda düşününüz. Nursuz, secdesiz, namazsız, niyazsız, mendebur insanların doldurduğu bir oda. Oradaki insanlar dışarı çıksın gitsin, sonra gel o odaya, orada hiç bir manevi hava göremezsiniz. Ama o odaya bir tane salih, feyizli insan koyun. O insan kalkıp gittikten sonra girin o odaya, o manevi havayı fark edersiniz. Bu neden oldu ? İşte o insanın nurunun o odaya sirayet etmesi ile oldu. Bu durum isbat istemeyecek kadar açık, belli durur. Biraz da insan firasetle gözlemlerse, bunu görür. Ama firasetsizce olaylara bakarsa o zaman nursuz bir insan ile nurlu bir insanın farkını bile göremez.



Orhan Çeker - Tasavvufi Meseleleri Fıkhi Bakış
Devamını Oku »

Keramet Nedir ?

Keramet Nedir

FATİH KUT: Sayın Hocam Kerâmet konusuna gelelim. Kerâmeti bazı insanlar tamamen reddediyorlar. Bazı insanlar da tam tersine bir tavır alıyorlar. Bu konuda ne dersiniz?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Biz toplum olarak, ortada durmayı yani itidal üzere olmayı pek beceremiyoruz. Ya minimum noktada duruyoruz, ya maksimum noktada. İki uçta bulunuyoruz, ortada durmayı bir türlü beceremiyoruz. Metrenin ya yüz cm. noktasında ya da sıfır noktasında duruyoruz. Bunun bir de 50 noktası var diye hiç düşünmüyoruz. Mutedil olmak gerekiyor. Kur’an bize “ vasat / mutedil ümmet” (Bakara : 143) diyor. Kerâmete karşı çıkanlar hepsini siliyorlar. Kerâmete inananlar da en ufak bir tesadüfü bile kerâmet kabul ediyorlar.
Durun diyoruz her ikisine de, ayaklarınız biraz yere değsin bu işin bir ortası var. Ne çok uçmak, kaçmak, ne de her şeyi silip süpürmek. İkisi de yok, ikiniz de hatadasınız, diyoruz. Peki kerâmete niye karşı çıkılır ? Bir de o mesele var. Ben bunun temelinde, dibinde materyalizmin olduğuna inanıyorum. Diyeceksiniz ki kerâmetin inkarı ile materyalizmin ne ilgisi var. Materyalizm, biliyorsunuz, “gözümün görmediğine inanmam” felsefesine dayanır. Ve ne var ne yok hepsi laboratuvardan, fizik alemden ibarettir. Metafizik diye bir olay yok iddiasındalar.
Bizim akl-ı evveller bir zamanlar mucizeleri îzâh edemeyince materyalist aleme, mucizeleri laboratuvar verilerine göre îzâh yapmaya kalkmışlar. Hatta Mirac’ta bile ‘Peygamber Efendimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm, o kadar yere gitmemiştir. İşte şuraya gitmiş gelmiştir veya öyle bir şey olmamıştır’, şeklinde izahlar getirmeye çalıştılar. Neredeyse, ‘mucize dediğiniz şey yok, şu şekildeki fiziki bir olaydır’, demeye getirmişlerdir. İşte bu hareket devam ede ede mucizenin bir benzeri olan olağanüstü hal yani kerâmet de bundan nasibini almıştır. Yani mucizeyi fiziki şartlarda îzâh etmeye kalkışan kafa, yada materyalist kafa kerâmet için de aynı şeyleri söylemiştir. Dolayısıyla o fiziki şartlara iyice alışmış olan anlayış, mucizelere o kadar karşı çıkmasa da veya kendine göre bir takım yorumlar yapmaya kalksa da kerâmete geldi mi, tümden siliveriyor. Yok öyle bir şey diyor. Peki kerâmet ne? Kerâmet olağanüstü bir haldir.

Mahiyet olarak mucizeden farkı yoktur. Sadece mucizede bir iddia, bir meydan okuma vardır. Kerâmette ise böyle bir amaç yoktur. Ama mahiyet olarak ikisi de olağanüstü bir haldir. Kerâmette gizleme esastır. İddia ve meydan okuma yoktur. Kerâmet, isminden de anlaşılacağı üzere Allah’ın ikramıdır. Allah kuluna özel ikramda bulunur. Ona olağanüstü bir şeyler verir. Fiziki şartların ötesinde bir takım nimetler verir. İşte buna kerâmet denir. Kerâmetin örneği var mı ? Kur´ân-ı Kerîm’de gayet güzel örnekler var. Mesela Hz. Meryem’den çok güzel örnekler verilmiş.. Hz. Meryem Anamız mescidin bir köşesine çekilmiş, hücresinde ibadetle meşgulken onun yanına ALLAH katından çeşit çeşit yiyecekler geliverirdi. Zekeriya Aleyhi´s-Selâm bile peygamber iken hayret ediyor, “bunlar sana nerden geldi” diyor. O da “Allah katından geldi” cevabını veriyor. Bu bir kerâmettir. Ya da diyelim ki Ashab-ı Kehf’in veya Uzeyir a.s.in yıllarca üç yüz sene… uyuyuşu.

Ashab-ı Kehf, Bir mağaraya giriyorlar, yüzlerce sene yatıyorlar. Acıkma yok, çürüme yok, üşüme yok. Üzerlerindeki elbisenin eskimesi yok. Bir taraflarının morarması yok. Cenâb-ı Hakk onları evirip çeviriyor. Üç yüz sene uyutuyor orada, uyanma yok, yanlarındaki köpek bile uyuyup duruyor. Bu nedir peki ? Keramet değil de mucize miydi ! Ashab-ı Kehf peygamber değildi ki bu hale mu’cize diyelim. Salih insanlardı. Cenâb-ı Hakk onlara bu ikramı verdi. Kerametti yani. Daha bunun gibi pek çok örnek vardır. Kerâmet Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği kuluna verdiği olağanüstü hallerdir, ikramlardır. Bunun inkarı ile insan, bir yere varamaz. Sadece nefsini tatmin eder o kadar. Bir kitap okumuştum ; “İnanmanın yüceliğine eremiyorsanız, inkârın basitliğinden kurtulunuz” diye bir cümle kullanmış. Kerameti inkar edenlere aynı cümleyi kullanıyoruz. İnkârın basitliğine düşmeyin, diyoruz. Aksine “Cenâb-ı Hakk ikram etmiştir. Ama ben o ikrama layık değilim ki bana vermedi. Belki ilerde o güzel hal içerisinde olabilirim”, deyin ve inkar etmeyin.
Kerametin bir de şöyle bir yönü var : Bir insanın elinde keramet zuhur etmişse o keramet o insanın mensub olduğu peygamberin, hak peygamber olduğunu isbat eder. Öyle ya; keramet sahibi insan, o peygamberin yolunu takip ettiği için bu mertebeye ulaşmıştır. O yol batıl bir yol olsaydı, o yolda yürüyen insan bu ikrama nail olamazdı. Nail olduğuna göre gittiği yol, hak yoldur. Onun içindir ki keramet o yolu getiren peygamberin mu’cizesi kabilindendir.



Orhan Çeker - Tasavvufi Meseleleri Fıkhi Bakış
Devamını Oku »

Gerçek Özgürlük

"Nedir öyleyse özgürlük?

Mücerret bir istiğna halinden başka ne olabilir?

Allah ve Resulünden başka her şeye müstağni kalmaktan başka ne ile açıklayabiliriz özgürlüğü? Bir gaza için,varını yoğunu getiren, kendisine çocukları için ne bıraktığı sorulduğunda: "Allah'ı ve Resulünü bıraktım" cevabı alınan Hz. Ebu Bekir'dir özgür (hür) olan.



Kelime-i şahadet: Kişinin Allah ve Resulünden (İslâm) başkasından istiğnası.

Namaz: Bütün putlardan istiğna.

Oruç : Nefsin kendinden istiğnası.

Zekât: Kişinin malından ve malın maldan istiğnası.

Hac : Kabe dışında, bütün mekândan istiğna.



İslâm'da özgürlük, bir istiğna disiplinidir dense yeridir.



Kaynak:

Rasim Özdenören-Kafa Karıştıran Kelimeler
Devamını Oku »

İnsan'ın Kendi Nizamını Bulması

Her "nizamın" insan anlayışı başkadır. Yahut, her "nizam" insanı başka türlü tanımlamaya çalışır. İnsan, kendini bulamadıkça, "nizamını" da bulamayacaktır. İşte, bunun için, problemlerin problemi "kendini bilmektir". İnsan, kendinin ve kendi iradesi ile ilgili çilesinin etrafında dolaşan bin bir düğümlü soru yumağını tek tek çözümlemek durumundadır.

İnsan neyin ıstırabını çekmekte ve nelerden şikâyet etmektedir? İnsan, insanca yaşamak istemekte; hiçbir suretle kendine eşya, bitki ve hayvan muamelesi yapılmasını istememektedir. Hiçbir suretle köleleşmek ve başka yaratıkların karşısında boyun bükmek istememekte, kendisinin istismar edilmesini istememektedir. Adalet eşitlik, hürriyet, güvenlik... hep bu demektir

İnsan, kendisini insan bilen ve insanca idare edecek dan ""nizamın" peşindedir. Maalesef o, bu ihtiyacının da istismar edildiğini görmektedir. Tarih boyunca, insanlık, en yüce idealler ve insanca vaadlerin ardından çok acı tecrübeler geçirmiş; insanlar, bir zulüm idaresini yıkmanın sevinç çığlıkları ile sarhoşken, başlarına yeni bir zulüm idaresini geçirmiş ve pek ender olarak kısa mutluluk dönemleri yaşamışlardır.

Onun için, insanlık tarihi, "kurtarıcıların zulmü" ile doludur. Onun için, idare edilenlerle idare edenler arasında devamlı bir çatışma vardır.

 S.Ahmed Arvasi
Devamını Oku »

Sanat,Maneviyat İle Sanattır

Sanatkar, kendi dramında yaşarken daima ebediyete, sonsuzluğa, yaratıcıya, bire ve mutlak'a doğru hamle yaptığını hissederse ve bunda başarı bulursa,büyük bir saadete doğru yürüdüğünü adeta görür. Aksi halde, bunalır ve elem meyveleri verir, eserleri acı ve buruk bir tad verir. Sanat Allah'ı özletirse ve ona dogru götürürse insanı mutlu kılar. Ondan uzaklaştırırsa ıstırap verir, mutsuz eder. Onun içindir ki, insanlık en büyük eserlerini dinden çıkarmıştır. Sanat tarihini inceleyenler dinin bu yakıcı etkisini daima duyacaklardır

S.Ahmed Arvasi,İnsan ve İnsan Ötesi
Devamını Oku »

İslam Bilimlerinin Avrupa'ya Etkisi Büyük Oldu



İslam Bilimlerinin Avrupa'ya Etkisi Büyük Oldu

Prof. Dr. Fuat SEZGİN

Kıymetli Misafirler!

Tarih anlayışının yeterli bir gelişme göstermeye başladığı asırlardan itibaren birçok in­sanın zaman zaman şu veya bu aletin veya cihazın nerede ve ne zaman ortaya çık­tığı yönünde kafa yorduğu ihtimaline bir gerçek nazarıyla bakılabilir Tarih bilimi, ge­nelde ve çok uzun bir süre politik, askeri ve bir dereceye kadar da iktisadi olay ve değişmelerin toplanıp kaydedilmesinden ibaret sayıldı, bilim ve teknolojinin kazandı­ğı gelişmeler bir üvey evlat muamelesi gördü.

Bilim ve teknolojinin Yunanlılara kadar gerçekleşen gelişmesinin kademelerini takip etmek çok zor. Onlar, yani Yunanlılar bilimler tarihinde işgal ettikleri yaklaşık sekiz yüz yıllık muazzam yapıcı safhada, öncülerine dair çok az ipucu veriyorlar Kaynaklara işa­ret etme geleneği kendilerinde çok zayıf.

Onların muazzam yerlerini başlangıç olarak görmeye alışkın modem bilimler tarihi­nin üç yüz yıldan beri alışılan görüşü, Sümerlerin, Babillilerin, Asurilerin, Hititlerin, Kenanilerin, Aramilerin ve Mısırlıların kültürlerinin arkeolojik araştırma ve bulunan kita­be çözümlerinin modem bilimler tarihine getirdiği ışığa rağmen, önemli bir değişik­liğe uğramadı. Bilimler tarihinin büyük otoritelerinden Avusturyalı Otto Neugehalerin yarım yüzyıldır Yunanlıların başta değil ortada bulunduktan, onların bilim tarihin­deki önderlik bayrağını ellerine aldıklarından beri geçen 2500 yıllık devreye, geçmiş olan 2500 yıllık bir öncül devreyi daha eklemek gerektiği yolunda savunduğu tez çok az dikkat çekti. Yedinci yüzyılın ilk yansında, Yunanlıların elinde çok yüksek bir düzeye ulaşmış bilimlerin Doğu Akdeniz havzalarında ve Sasaniler İranında ağır adımlarla çok küçük mesafeler geriye bırakmakta olduğu bir sırada, İslam bu kültür merkezlerini içine alan bir kudret olarak tarih sahnesine çıktı. O kültür merkezlerinin mümessilini, hangi inançta olursa olsunlar büyük tolerans ve anlayışla entegre etti ve onların hocalığını kabul ederek, bilimlere yeni bir kıvılcım kazandırdı. Sekizinci yüzyılın ortalarında Hind kaynaklarına uzanıldı, iki yüzyıl kadar süren bir resepsiyon ve asimilas­yon safhasından sonra yaratıcılığa ulaşıldı.

Bilimlerin İslam Dünyasında ulaştığı yaratıcılık safhası bazı alanlarda daha 8. yüzyılın ikinci yansına, bazı sahalarda ise 9. yüzyılın ortalarına doğru gerçekleşmiş oldu. Bu ya­ratıcılık safhası sonraları sür'at ve kantite düşmekle beraber 800 yıl yani 16. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. Onların başarılarının bugün küçük bir kesimini biliyo­ruz. Ayrıntılı olarak saymaya kalkışmak yerine şu şekilde ifade edilebilir Onlar diğer kültür dünyalarından, özellikle Yunanlılardan aldıkları bilimleri geliştirdiler, yeni bilim­leri ortaya koydular önderlik durumuna geçerek kültür dünyasında ortaya çıkacak bazı bilimlerin yollarını döşediler. "Büyük" ve ‘Yaratıcı” diye vasıflandırdığımız bilimin 800 yıl kadar süren bu safhasında Müslümanların Arapça yazan Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarının katkısı az olmadı.

Bilimler tarihine bu yaratıcı safhada nelerin kazandırıldığının hepsini veya büyük bir kısmını bilmekten henüz çok uzak bulunuyoruz; tamamını tanımak belki hiçbir zaman mümkün olmayacaktır Ama bugün bildiklerimiz, bilimlerin en büyük birkaç safhasın­dan biri karşısında bulunduğumuzu duymamıza yetiyor Şüphesiz ki içinde bulunulan devir faktörü ve diğer birçok koşullar; öncülerle ardılların başarılarının yön, karakter ve tabiatlarını etkiliyor

Bilimler tarihçisi için, büyük safhaların kendine has temel değerlerinin belirtilmesi işi kolay olmuyor Ben şahsen yıllar boyunca İslam bilimler safhasının kendine has pren­sipleri olarak şunlara ulaşabildiğimi sanıyorum;

  • 1-Adil tenkit prensibi

  • 2-Vazıh bir tekamül kanunu düşüncesi

  • 3-Kaynak zikretmede diğer kültür dünyalarında olduğundan daha çok gösterilen gayret

  • 4-Bilim tarih yazarlığının 10. yüzyıldan itibaren ortaya çıkışı ve gelişmesi

  • 5-Tecrübe ile teori arasında bir denge kurma prensibi ve tecrübenin araştırma­da sistemli bir şekilde kullanılacak bir vasıta olarak yer alması

  • 6-Uzun süreli gözetleme prensibi; bunun sonucu olarak rasathanelerin icadı

  • 7-Bilimin sadece kitaptan değil, hocadan ve kitaptan öğrenilmesi; buna bağlı ola­rak ilk üniversitelerin ortaya çıkışı

  • Bilimler tarihinin en önemli başlangıç çizgilerinden biri şudur ki; İslam kültür dünyası­nın kitapları, aletleri ve ilaçlan 10. yüzyılın ikinci yansından itibaren ispanya üzerinden Batı Avrupa'ya yol buldular Müslümanlar 711 yılında iberYarımadası'na ayak basmak­la İslam kültür dünyası ile Avrupa arasındaki bağlantıyı kurmuş, geliştirecekleri bilimle­rin birkaç yüzyıl sonra ayn bir kültür dünyasında yayılma kaderini çizmişlerdi.

iki kültür dünyasını birbirine bağlayan yollar zamanla artmaya devam etti. Bunların en önemlileri Sicilya, İtalya ve Bizans üzerinden geçiyordu; Bahusus İslam dünyasın­daki teknolojinin Avrupa'ya ulaşmasında Haçlı Seferleri büyük bir rol oynamıştı.

Bilim ve Teknolojinin İslam dünyasından Avrupa’ya ulaşma safhası- ki bu resepsiyon ve asimilasyon diye iki kademede gerçekleşti- en azından beş yüz yıl sürdü. Avrupa’da gerçek manada 16. yüzyılda kreativite ve aynı yüzyılın ikinci yansında İslam dün­yasında bilimlerin duraklaması başladı. On yedinci yüzyılın başlarında Avrupalılar bi­limde önderlik durumuna geçtiler

Bu münasebetle bir tarihi realiteye istemeye istemeye işaret etmeyi zaruri buluyo­rum. O da şu ki Latin kültür dünyasının Arap-İslam kaynaklarından alma işi, Müslü- manların Yunanca kaynaklarından alışındaki açıklıkla olmadı. Müslümanlar Aristo’yu “Büyük Üstad” diye adlandırıyordu. Bokrat’ın, Galen’in ve diğerlerinin kitaplarından “Faziletli Bokrat”, “Faziletli Galen” diyerek alıyorlardı. Ama Arapça kitapların birço­ğunun Latince tercümelerinde gerçek müelliflerin adları kayboluyordu. Kaynak zik­retme alışkanlığı hemen hemen hiç yoktu.

Bunun sonucu olarak, Avrupalılar 17. yüzyılda önderlik durumuna nasıl geldiklerini bilmiyorlardı. Gerek Avrupalılar; gerek Müslümanlar; bunu yüzyıllardan beri gelen üs­tün bir mazinin devamı sanıyorlardı. Bunun sonucu, Avrupalılarda Müslümanlara kar­şı bir üstünlük, Müslümanlarda ise yavaş yavaş bir aşağılık duygusu gelişiyordu. Avru­palılarda doğan bu üstünlük duygusu, aradan çok büyük bir zaman geçmeden, daha doğrusu 18. yüzyılda Rönesans tabiri içinde, günümüze kadar geçerliliğini pek kay­betmemiş olan kalıplaşmış ifadesini buldu. Buna göre, bilimlerin birkaç yüzyıldan be­ri tanınan yeni safhası, Avrupa'da doğrudan doğruya Yunan bilimlerinden kaynaklanan bir kalkınmaydı.

Derin bir minnet duygusuyla anılmalı ki bu, I955’te Fransız filozofu Etienne Gilson’un “Profesörler Rönesans’ı” diye maskaraya aldığı görüşe karşı hümanist bir reaksiyon da daha aynı yüzyılda kendini göstermeye başlamıştı. Bunların arasında Fransızlardan filozof ve tarihçi Voltaire, Almanlardan Johann Gottfried Herder, Johann Wolfgang von Goethe ve Alexander von Humboldt vardı.

Kısmen bu Hümanistlerin yanı sıra, kısmen de ara sıra ortaya çıkan Avrupa merkez­li bilim tarihçiliğinin bilmezden geldiği çok önemli yeni bir hümanist cereyan vardı; o da Arpça, Farsça ve Türkçe kitaplarının Latince tercümelerine değil de asıllarına da­yanarak İslam bilimlerini araştırmak. Bu cereyan çok yavaş bile olsa, daha 17. yüzyıl­da başlamış ve 19. yüzyılda konservatif bilim tarihçiliğini bazı alanlarda tashihlere zor­layacak kadar kuvvet kazanmıştı. Felsefe alanında dinler ve felsefe tarihçisi Ernest Re­nan 1852 yılında yayımladığı “Averroes et faveroisme” isimli kitabında Endülüslü İbn Rüşd'ün Batı Avrupa ve İtalya da felsefi düşünceyi ne kadar derinden etkilediğini çok mahir bir şekilde gösterdi.

Onun çağdaşı filozof Heinrich Ritter İslam bilimlerinin Avrupa’ya felsefe dışındaki et­kisinin çok büyük olduğu, Arap felsefesinin fiziksel yönünün Hıristiyan Ortaçağ bili­minde bir değişim sağladığı tezini savunuyordu. Fransız Sedillor ve oğlu,A Sedillor 60 yılı aşan çalışmalarıyla Müslümanların astronomi alanında gösterdikleri başarının büyük bir kısmını ortaya koymakla çağdaş meslektaşlarını hayrete düşürüyorlardı.

Diğer taraftan J.T Reinaud aynı zaman içinde İslam kültür dünyasının coğrafya «ilanındaki başarılarını elli yıl kadar süren etütleriyle tanıtıyordu.

Matematik alanında hümanist Alexander von Humboldt'un Paris'te adı geçen bilgin- lerin yanında doktora yapmaya gönderdiği Franz VVoepcke başardığı kırkı geçen çok enteresan etütleriyle konservatif matematik tarihçiliğini çok ciddi tashihlere zorladı. Mesela o çağın en ünlü matematik tarihi kitabında Müslümanların cebir alanında ikin­ci derece denklemlerin ötesine geçemedikleri iddia ediliyordu. Woepcke 11. yüzyıl­da yaşayan Ömer Hayyam' ın üçüncü derece denklemin sistematik tanıtımını taşıyan Cebir kitabını yayımlayıp Fransızcaya çevirmekle, üzerinde çalıştığı alandaki eski hü­kümlerin ne kadar geçersiz olduklarının çok açık bir misalini sunmuştu.

19.yüzyılın ikinci yansı İslam bilimlerinin tanıtılması yönünde çok önemli gayretlere şahit oldu. Mesela coğrafya alanında çalışan Hollandalı Michael Jan de Goeje ve Al­man Ferdinand VVüstenfeld yanm yüzyılı aşan çalışmalarında günümüze ulaşmış olan hemen hemen bütün önemli Arapça coğrafya yazmalarını yayımlayıp kısmen de Av­rupa dillerine çevirdiler Çağdaşlan Alois Sprenger; daha 1864 yılında 10. yüzyılda ya­şayan Makdisi'yi kitabının bir yazmasını Hindistan'da bulduktan sonra "yaşamış olan en büyük coğrafyacı” olarak ilan ediyordu. Daha sonraki etüdler gerçekten insan coğrafyasının 10. yüzyıl İslam dünyasındaki düzeyine Avrupa'da ancak 19. yüzyılda rastlanabildiğim kolaylıkla gösterebildi.

1875 yılından itibaren İslam doğal bilimler tarihi araştırmalarına Erlangen şehrinden Eilhard Wiedemann adlı fizik bilgini katıldı. Bu dinlenmek bilmeyen bilginin 1928 yılına kadar yayımladığı 200’den fazla etüdü bilimler tarihinde anıtsal bir yer alıyor İslam dünyası ona ne kadar teşekkür etse azdır Onun İslam kültür dünyasının bazı aletleri­nin modellerini ilk yapan kimse olduğunu anmayı bir borç biliyorum. Öğrendiğime gö­ne, onun yaptığı modellerden birkaçı Münih Müzesi’nin arşivinde muhafaza ediliyor

Oryantalistler birkaç yüzyıllık çalışmalarıyla Müslümanların bilimler tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu göstermeye yetecek kadar önemli sonuçlara vardılar. Bu­nunla beraber bu yerin ne kadar büyük olduğunu gerçeğe yakın bir şekilde öğrene­bilmekten çok uzağız veya hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Bu yolda birkaç adım ile­riye gidebilme amacıyla 1982 yılında Frankfurt Üniversitesine bağlı bir Arap-İslam Bi­limleri tarihi Enstitüsü kurduk. Çalışmalarımız esnasında, Müslümanlar tarafından ge­liştirilen ve icad edilen aletlerin modellerini yapmak düşüncesi doğdu; böylece ora­da bir müze ortaya çıktı. O aletlerin benzerlerinin bugün açılmakta olan çok büyük bir ziyaretçi kitlesi tarafından görüleceği ümidini taşıyor, onun bilimler tarihinin bütün insanlığın müşterek malı olduğu hususundaki temel düşüncemizi yansıtmak için müs­tesna bir yer olduğuna inanıyoruz.

DİPNOT

Prof. Dr Fuat Sezginin 24 Mayıs 2008 de İstanbul İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesinin açılışında yaptığı

konuşma


Devamını Oku »

Cihad-Mücahit

Bazı İslâmî kavramların gerçek anlamında değil, fakat mecazî bir anlam yüklenerek kullanılması yanlış anlaşılmalara ve lüzumsuz ihtilâflara yol açmaktadır.

Mecazî anlamda kullanılan kelimeler arasında "cihat" (savaş !) dikkate değer bir yer işgal ediyor.

İslâm uğruna çalışan hemen herkese "mücahit" sıfatını yakıştırmak günümüzde nerdeyse salgın hale gelmiştir denebilir. Herhangi bir toplantıda kürsüdeki konuşmacıya "mücahit" çığlıklarıyla nümayiş yapıldığı görülebilmektedir. Bu hareket, o hatibe, topluluğun bir iltifatıdır diyerek müsamaha ile karşılamak mümkündür belki. Ancak, belli bir mânâyı ifade eden "mücahit" kelimesinin gerçek anlamından saptırıldığı, hiç olmazsa gerçek anlamının farkına varılmadan da olsa zayıflatıldığı aşikâr olmalıdır. Bir hatibin hitabeti, bir yazarın yazı yazma faaliyeti, görevini yerine getiren birinin bu işi "cihat" sayılır ve bu kişi de "mücahit" ilân edilirse, İslâm'ın bazı kavramları ucuzlatılmış olur.

Bu meselenin diğer bir yanı da, bizzat bu faaliyetlerin içinde bulunan kimsenin yaptığı işe "cihat" gözüyle bakmasıdır. Bir dergi çıkaran kimse, yürüttüğü bu işi cihat sayabilmektedir. Cami yaptırmak için veya Kuran okumasını öğretmek için çaba gösteren bir demek, veya parti faaliyetini yürütmek için çalışan kimse, kendini cihat yapıyor farz edebilmektedir. Böyle farz ettiği için, o faaliyetine katılmayanları "kaçak" olarak görebilmektedir. Yaptığı işi ve yalnız onu cihat olarak gördüğü için o faaliyete katılmayan herkes kolayca hainlikle, kaçaklıkla, idraksizlikle damgalanabilmektedir.

Şimdi, kendi köşesinde İlmî bir faaliyet içinde bulunan bir Müslüman ilmî faaliyette mi bulunmaktadır, cihat mı yapmaktadır? Bir dernek faaliyetini yürüten kimse dernekle ilgili bir iş mi görmektedir, yoksa cihat mı yapmaktadır? Bütün bu faaliyetler cümlesinin nihai amacı îslâmı hizmete matuf çalışma da olsa, yapılan işin adı doğru konulmayıp bunların tümüne "cihat" denirse, dernekçiler kendi üyesi olmayanlara veya bu derneğin faaliyetine katılmayanlara cihat kaçağı diye bakmakta mazur sayılır. Söz konusu faaliyetler cümlesinin genelde ibadet hükmünde olması, bu faaliyetlerin ıstılah anlamında cihat sayılmasını gerektirmez.

Cihadın îslâm hukukunun belirlediği şartlar içinde açılmış olması gerekir. Ancak bu durumda cihada katılan kimseye "mücahit" denir. Yoksa her çeşit faaliyetimize, Allah rızası için bile yapılıyor olsa, bir takım benzetmelerden hareketle cihat adım vermek yanlışlığa yol açar. Bir amelin bizatihi ibadet (veya cihat) olması durumu ile o işin ibadet (veya cihat) hükmünde sayılması arasındaki farka dikkat edilmelidir.

Kaynak:

Kafa Karıştıran Kelimele-Rasin Özdenören
Devamını Oku »

Ehli Sünnet Nedir ?






ehli sünnet

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan hususlarda aklı değil, Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine tâbı olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denilmiştir.

“Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” tabiri ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemâata tabi olmak gibi ayırıcı iki önemli özelliği vardır.

Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in söz, fiil ve takrirleri ile ahlâki ve beşerî tavırlarıdır. Ancak konumuz itibariyle, sünnetin bu anlamda sınırlarını çizmek, hangi çeşitlerinin ne derece bağlayıcı olduğunu tesbit etmek, önemli değildir.

İslâm hukukçularının, sünnetin çeşitlerinin fıkhi bağlayıcılıkları üzerindeki görüş ayrılıkları ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan farklı yaklaşım metodları, hep ehl-i sünnet çerçevesinde oluşmuş farklılıklardır. “Sünnet” daha ziyade metod, yol, izlenilmesi gerekli olan çizgi anlamıyla, toplulukların bir ayırdedici özelliği olması açısından karşımıza çıkmaktadır.

Bu duruma göre, sünnet şöyle tarif edilmiştir: Bir inanç ve âkide etrafında biraraya gelen topluluğun (ümmet), inanç sisteminin, akidesinin oluşmasını temin eden yola ve metoda sünnet denilir. İnsanların bu metodda görüş birliğine varıp, bunu uygulaması da, cemâat diye isimlendirilmiştir.[1]

Bu anlamda Kur’ân-ı Kerim’de de kullanılmıştır:
“Allah’ın nice sünnetleri gelip geçmiştir. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların âkıbetini görün” (Ali İmrân: 3/137).

“Allah’ın sünneti kesinlikle değişmez” (el-Fâtır: 35/43).

Bu âyet-i kerime’de ifade edilen sünnet, Allahu Teâlâ’nın kâinatın yaratılması ve tedbiri için takdir ettiği yol, metod anlamındadır. Allah için cebir sözkonusu olamayacağından, bu mana İslâm tefekküründe “âdet” kelimesi ile karşılanmıştır.

Sünnet: İslâm toplumunun yani ümmetin oluşması için Hz. Peygamber’in usûlünün esas alınması ve peygamberi usûlü ittifakla takip eden sahabi cemaâtının yolunun izlenmesidir. İslâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah’ın Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir.

Bunun için Allah Teâlâ, Kur’an ile birlikte Peygambere tabı olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir. “Allah, önceleri açık bir şaşkınlık içinde olan inananlara, Allah’ın âyetlerini okuyan, kötülükten arındıran, Kitabı (Kur’an) ve hikmeti (sünnet) öğreten ve size daha bilmediğiniz nice şeyleri de öğreten bir Peygamber gönderdi” (el-Bakara: 2/151). Kötülükten arındırmak (tezkiye), haram ve helâli Kur’an’dan öğrenmek ile tefsir edilmiş, hikmet ise, ittifakla “sünnet” olarak kabul edilmiştir.
Kur’an farzı, vâcibi tayin etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah’ın hükmü ile, Rasûlünün hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. “Allah ve Rasûlünün yoluna aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; “dinledik ve itaat ettik” diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar” (en-Nûr: 24/5).
Hz. Peygamber (s.a.s.), “size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin” buyurmuştur.[2] Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur’an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih boyunca bütün bid’at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet çeşididir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya çıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır. “Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size “Kur’an yeterlidir; Kur’an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin” diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur’an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir.”[3]
İmrân b. Husayn (r.a.), bize Kur’an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir: “Ahmak herif: sen Kur’an’da öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatinin gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur’an bize çok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır.”

Abdullah b. Mesud (r.a.) “Allah’ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini” haber verirken bir kadın “bunlar Kur’an da var mı?” diye sorar.

Abdullah b. Mesud şöyle der: “Var tabii, sen şu âyeti okumuyor musun”: “Rasûlullah size neyi emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız” (el-Haşr: 59/7)[4]

Hz. Peygamber sünnetine uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurmuştur. Ashâba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara benzetilmiştir. “İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sarılın. Çünkü her uydurma, bid’at; her bid’at sapıklıktır.”[5]
Kur’an-ı Kerim’de de sahâbîler hakkında şöyle buyurulur:
“İlk iman eden, en ön safta bulunan muhacirlerle ensar ve onlara iyilikle tabı olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah’dan razı oldular. Allah onlar için ebedî kalacakları, altında ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük

kurtuluş budur.” (et-Tevbe: 9/100)

.

Allah’ın sahabeleri, övmesi, sonradan gelen ümmetin onlara tabı olmasını, övülmek için onlara uyun, onlar gibi olun, manasını zımnen ifade eder. Sahabelerden sonra gelen Tabiîn cemaâtından da iyilikle sahabelere uyanların; Allahu Tealâ’nın övgüsüne dahil olduğunu görüyoruz.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde bunu şöyle açıklar:
“Ümmetimin en hayırlı dönemi, benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin dönemidir[6]

Sahâbilerin Allah ve Rasûlü tarafından övülmesi, sonrakilerin de onların yoluna iyilikle uymak kaydıyla bu övgüye dahil olması hadis-i şeriflerinde uyulması tavsiye edilen “cemaât”ın, sahâbîler ve tabiin cemaâtı olduğunu gösteriyor.

Hz. Peygamber (s.a.s.), “size ashabımı (onlara tâbı olmayı) tavsiye ederim, sonra onların peşinden gelenleri, sonra da onların peşinden gelenleri. Daha sonra yalan yaygınlaşacaktır.”
Başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmet eli cemaât ile beraberdir”[7]

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cemaatı tavsiye etmesi ve firka-ı nâciyenin (azabdan kurtulacak kesimin) cemaât olduğunu söylemesi, cemaât’ın kimlerden ibaret olduğunun belirlenmesini gerektirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan bir topluluk hariç hepsi cehennemliktir” buyurmuştur. O topluluğun kimler olduğu sorulunca “benim ve ashabımın yolunda olanlar” diye cevaplamıştır. Bir rivâyette “cemaât” denilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
“Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size ‘sevâdu’l a’zam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim”[8] Sevâdu’l-a’zam: Sırât-ı Müstakim metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk olarak tefsir

edilmiştir.[9]

Hz. Peygamber, cemaâta, sevâdu’l a’zama tabi olunmasını emretmiştir. Cemaât; ilk dönemde, sahabîler; sonraki dönemlerde ise sâlih amel sahibi bilginlerdir. Abdullah b. Mübarek’e cemaat kimlerdir? denilince “Ebû Bekr, Ömer (r.a.)dır” diye cevap vermiş, “Onlar öldü”, denilince de yine “falan ve falandır” demiştir. Onlar da öldü, denilince “İşte şu Ebû Hamza es-Sekkerî cemaâtdır” der.[10]

İmâm Tirmizî şöyle der: Âlimler, cemaâtı şöyle tarif etmişlerdir: “Ehl-i fıkıh, ehl-i ilm ve ehl-i hadis cemaâttir”[11]

Bu anlamıyla, âlimler cemaâtının sapıtması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allahu Teâlâ ümmetimi sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah’ın rahmet eli cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa; cehenneme atılacaktır”[12] diye buyurmuştur.

Şehristânî’nin tarifine göre “cemaât, bir sünnet ve metod üzerinde ittifak etmiş insanlar topluluğudur”[13]

İslâm tarihinde ilk defa cemaât kelimesinin meşhur olması, Hz. Hasan (r.a.)’ın hilafeti Hz. Muaviye (r.a.)’a devretmesi yılında olmuştur. Müslümanların birliğini temin ettiği için bu yıla “senetü’l-cemâa” (birlik yılı) denilmiştir. Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde her bakımdan emniyete alınmış, düzenli bir sosyal yapıya sahiptiler. Ancak Hz. Osman’ın şehid edilmesi (ö.35/656) sonucu ortaya çıkan olaylar müslümanların zihinlerinde bir takım yeni soruların oluşmasına yol âçtı. Sahabîler öldürülmüş, hilâfet meselesi gündeme gelmişti. Öldürülen müslümanların durumlarının ne olduğu ve bu olaylarda kaderin tesiri meselesi gibi itikâdı meseleler konuşulur oldu.

Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilâfet meselesi ve bunun sonucu ortaya çıkan savaşlardan sonra, her iki tarafın sempatizanları arasındaki siyâsi sürtüşmeler söz konusu olmaya başladı. Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin müslüman olması ve İslâm kültürüyle tanışması sonucu, onların kültürlerindeki meselelere İslâmî nassların mütekabiliyet meselesi tartışmaları başladı. Bütün bu meseleler taraflar arasında ifrat ve tefrit nedeniyle büyük uçurumlar ortaya çıkardı. Bunlara karşı sahâbîlerin çoğunluğu mutedil bir yol takip ederek cemaâtın birliğini muhafaza etmeye, siyası meselelerde aşırı taraf olmamaya çalıştılar.

Bu zümrenin ilk mümessilleri olarak, Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693); İbrahim en-Nehaî (96/714); Hasanü’l-Basrî (110/728) ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife (150/767) sayılabilir. Ortaya çıkan fırkalar hakkında görüş beyan ederek bu meseleler hakkında ilk defa merkezi zümrenin fikirlerinin temsilciliğini yapan Hasanü’l-Basri’dir. Onun ehl-i sünnetin fikrı ve itikâdı esaslarının tezahüründe önemli bir yeri vardır. Devrinin siyâsi ve itikâdı meseleleri hakkında muayyen görüşler ileri sürmüştür. Emevi idarecilerini tenkit etmiş, zâlim idareciye her konuda itaat edilmeyeceğini savunmuş ve “Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca, mahlûka itaat gerekmez”[14]

Hadisine dayanarak Allah’a karşı gelmeyi gerektirecek bir istekte bulunduğu takdirde, idareciye itaat mecburiyetinin olmayacağını açıkça ifade etmiştir.[15] Hasanu’l Basrî, iktidar mevkiinde bulunanların uyarılmasının, ve onların cehennem azabıyle korkutulmasının, müslüman bilginlerin görevi olduğunu belirtmiştir. Ancak kılıçla karşı çıkılmasını kabul etmemiş, şöyle demiştir:

Eğer zikrettiğiniz meseleler Allah’ın azâbını gerektiriyorsa insanlar, kılıçlarıyla Allah’ın cezasını döndüremezler. Eğer onlar bir gâile ise, Allah’ın hükmünü sabırla beklemelidirler.

Hasanu’l-Basrî siyası otoriteyi elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek, Peygamber (s.a.s)’in fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini dikkate alıp “Sizden olan ulû’l-Emre itaat edin” (en-Nisâ: 4/59) ayet-i kerimesinde geçen Ulû’l-Emr’i âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir. Sonraki dönemlerde İslâm ümmetinin manevi dinamiğini âlimler, İslâm hukukçuları belirlemiş, insanlar onların çevresinde toplanmıştır.[16]

Büyük günah (Kebâir) işleyenlerin âkibeti ve kader meselesinde bazı yeni görüşler ileri süren, Vâsil b. Ata’yı meclisinden “kovmuş”, haricilerin büyük günah işlediler iddiasıyle bazı sahâbîleri tekfir etmesini, bir nifak alameti saymış ve Gulât-ı Şia’yı (hulefâ-ı râşidine söven aşırı grup) reddetmiştir.

Sahâbilerin fitne çıkmadan önceki haline uyan, fitneler çıktıktan, müslümanlar fırkalara ayrıldıktan sonra da, sahabîlerin çoğunluğunun tutumunu benimseyen topluluk, kendilerini diğer bid’at fırkalarından ayırmak için, zaman zaman ehl-i sünnet, ehlü’l-hakk, “ehlu’s-sünne ve’l-İstikâme, ehlu’l-hadis, ehlu’l-cemaâ, ehlu’l-hadis ve’s-sünne ve ehlu’s-sünne ve’l-cemaâ isimlerini kullanmışlardır. Ehlu’s-Sünne terimini ilk kullanan, Muhammed b. Sirın (ö.110/728), “ehlu’l-hakk ve’l-cemâ’a” terimini ise, ilk defa kullanan Ebu’l-Leys es-Semerkandi (ö.373/898)’dir. Terim hicrî II. asır başlarından itibaren “ehlu’l-hakk ve’l-istikâme” “ehlu’s-sünne ve’n-nakl”, “ashabu’l-hadis” şekillerinde kullanılmıştır. Bu topluluk hakikatte bir fırka değil, Hz. Peygamber (s.a.s)’in ve ashabının yolunu takib eden ekseriyettir. Sonraki dönemlerde bu isimler içerisinde diğerlerindeki ortak noktalan da toplaması açısından “ehlu’s-sünne ve’l-cema’ât” ismi yaygınlaşmış ve kabul edilmiştir.

Bu kullanışa yakın bir ifadeyi Ahmed b. Hanbel (241/855) “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâ’a ve’l-âsâr” şeklinde kullanmıştır.[17] “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâ’â” şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan eserlerden Ebûl-Leys es-Semerkandî (373/898)’nin “Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber” isimli eserinde rastlanmaktadır.

“Ehlu’s-sünne”, dinde bid’atlerin ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve Ümmetin bütünlüğünün korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu’s-sünne, bid’at fırkalarına karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid’ata karşı İslâm cemaâtının tavır alma hareketidir.

Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yahudıler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bütün hepsi cehennemliktir. Ancak bir fırka kurtulur. O da cemaâttır”[18] Hâkim bu hadis için Sahihaynın şartlarına uygun bir hadistir der. Bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)’den on sahabı rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Hz Ömer (r.anhum), müslümanların böyle gruplara ayrılacağını haber vermiştir.[19] Bu hadiste bildirildiği gibi müslümanlar fırkalara ayrılmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s) din hususunda sonradan ortaya çıkan şeylerden ümmetini sakındırmış, bunların bid’at olduğunu her bid’atın da insanı cehenneme sürükleyeceğini haber vermiştir.[20] Bidat, din hususunda ashâb-ı kirâm ile tabiilerin yapmadığı ve şer’î delîlin gerektirmediği, sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir. Ehl-i sünnet akîdelerine aykırı itikatta bulunan ve fakat ehl-i kıble olan kimseye de “bid’atçı” denir.

Bunlar, Cebriye, Kaderiye, Rafıziler, Haricîler, Muattıla (Mu’tezile) ve Müşebbihedir. Bunların her biri oniki gruba ayrılmıştır. Toplam yetmişiki fırkadır.[21]

Bid’at; Peygamber (s.a.s)’den nakli meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu, inad sebebiyle değil, bir nevî şüphe ile olduğu ve bir delile dayandığı zaman bid’at kabul edilir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri, bid’at sebebiyle tekfir edilemez… Şayet yaptıkları bu inkâr, bir tevil ve şüphe neticesi ise tekfir edilmezler. Fakat bid’atçı, asla şüphe götürmeyen katî delillere karşı inad ederek bid’ata inanırsa dinden çıkar.

Mesela: Haşrı (ba’s) veya kâinatın sonradan yaratıldığını kâbul etmemek gibi. Şüphe ile tevile kalkışanın şüphesi fâsid bile olsa, onun küfürle suçlanmasına engeldir.

Meselâ: Allah Tealâ’yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin “O azamet ve Celâl’inden dolayı görülmez” demeleri gibi. Bizim kıblemize dönenlerin hiçbiri, bir şüpheye dayanan bir bid’âttan dolayı tekfir edilemezler. Ancak zarûriyât-ı diniyeden kabul edilen dini kati hükümlerden birinin inkâr edilmesi, hilâfsız küfürdür.

Meselâ: Bu âlemin sonradan meydana getirildiğine ve cesedlerin haşr edileceğine (ba’s-ı cismânı) inanmayan kimse de dinden çıkar.

Hz. Ebû Bekr ve Ömer (r.anhum)’in hilâfetlerini inkâr eden ve onlara söven kimse, bu yaptığını bir şüpheye binâen yapsa dinden çıkmaz. Hz. Ali (r.a)’ın Allah olduğunu ve Cibril’in hata ettiğini iddia edenler, dini çizginin dışına çıkar.

Çünkü bu bir şüphe ve içtihaddan dolayı değil, sırf hevâ ve heveslerinden dolayı bir inkâr niteliğindedir. Bid’atlardan sayılan Allah’ın sıfatlarının zâtı üzerinde zâid manalar olduğunu kabul etmeyen, kabir azabını, şefaati, büyük günah işleyenin cehennemden çıkacağını ve Allah’ı görmeyi inkâr eden Mu’tezile tâifesi gibi câhil bid’atçılar tekfir edilemese de sapıklıkta sayılırlar.

Çünkü Kur’an ve sahih sünnetin bu konudaki delilleri açıktır. Çünkü ehl-i kıble tekfir edilmemiştir. Diğer yandan onların şâhidliklerinin kabul edileceğine dair icmâ vâki olmuştur. Halbuki bir kâfirin müslüman aleyhine şahidliği geçerli değildir. Günahı mübah saymanın küfür olması meselesi ise, şöyle açıklanmıştır: Şayet inaddan dolayı ve delilsiz ise küfürdür. Şer’i delilden dolayı inkâr ise, ma’zur değildir. Kullarının kalblerini en iyi Allah bilir.[22]

İtikâdı konulardaki inancımız kesin delil ve naslarla tesbit edildiği için, itikad şüphe ve tereddüd mahalli değildir. Fıkhi bir mezhebe taraftar olanlar bilmeli ki, bir konuda müctehid hatalı veya isabetli, bir diğer konuda bir başka müctehid hatalı veya isabetli olabilir. Fakat itikadi meselelerde bu hüküm geçerli değildir. Bid’atçi da haklı olabilir, biz de haklı olabiliriz denilemez. İbn

Abidin bu konuyu şöyle açıklar: İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid etmeksizin her mükellefe inanılması vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız, ehlü’s-sünne ve’l-cemaât mezhebidir. Ehlü’s-sünnet; Selefiler, Eş’arîlerle Mâtûridîlerdir. Bu iki fırka itikadda genellikle bir gibidirler. Sayılı meselelerde, aralarında küçük farklar vardır. Bazıları, aralarındaki ihtilâfın genellikle lâfzı olduğunu söylemişlerdir. Hasımlarımızdan maksat, itikatları küfre varan bid’atçılarla, küfre varmayanlardır. Küfre varan bid’adlara örnek: Âlemin kadim olduğunun iddia edilmesi, Peygamberin bi’setinin inkârı gibi. Küfre varmayan bid’atlara örnek: Kur’an’ın mahlûk olduğunu ve Allah’u Teâlâ’nın kulları için kötülüğü irade etmediğinin iddia edilmesi gibi.[23]

Rafızilere ve bid’at ehline benzememeye çalışmak ve onlara muhalefet etmek gerekir. Bid’at ehline benzemek câiz değildir. Ancak onlara teşebbüh kasdıyla yapılan benzemek ve onların kötü hallerini taklid etmek uygun değildir.[24]

Bid’atçılar hakkındaki bu genel hükümlerin açıklanmasından sonra; ilk bid’at fırkalarının ortaya çıkışını ele alabiliriz: İlk çıkışları Hz. Ali (r.a.)’ın hilâfeti dönemindedir.

Şehristâni (549/1154) İslâmi fırkaları; Kaderiyye, Sıfatiyye, Hâriciyye ve Şiâ olarak dört ana gruba ayırmış, yetmişüç fırkanın bunlardan yayıldığını belirtmiştir.[25]

İbn Hazm ise, (ö.457/1065), İslâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu’tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet’i hak ehli”, onun dışındakileri ise, bâtıl ehli” olarak belirttikten sonra, ehl-i sünnet’i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar olarak tarif etmiştir.[26]

Hz. Ali (r.a.)’ın hilâfeti döneminde ortaya çıkan bid’at fırkalarının ilki olan Hâriciler başlangıçta bir siyâsi fırka olarak ortaya çıkmıştır. Şîâ ise, bir Yahûdi olan, Yemenli İbn Sebe’nin tahriki ile, Hz. Ali taraftarlığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Şîa’nın ilk ortaya çıkışında şüphesiz ki, Abdullah İbn Sebe’nin etkisi inkâr edilemez. İbn Sebe’ Yemenli bir yahudidir. İslâm’ı içten tahrip etmek için Yemen yahudilerinin planı gereği müslüman gözükerek, yahudi ve mecûsî kültüründen aktardığı sapık görüşleri İslâm’a sokmaya çalışmıştır. Velâyet, vesâyet, ric’at, ilâhı hak kavramlarını ilk defa İslâm’a sokan bu şahıstır. Şîâ âlimleri de, İbn Sebe’nin yaptığı bu tahribatı kabul ederler. Önde gelen Şiâ ulemâsından en-Nevbahtî bunlar arasındadır.

Bütün bu gelişmeler konusunda hicrî ikinci yüzyıldan itibaren İslâm ülkelerinde yaygın hale gelen siyâsi, dinî, itikâdı ve fıkhı görüşler arasında Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu savunmak için ortaya çıkan imamlar, ehl-i sünnet akîdesini sistemleştirmişler, ehl-i bid’ate karşı mücadele etmişlerdir. Hasanü’l-Basrî (110/128). Bu hareketi sistemleştirenlerin ilki sayılmaktadır. Ehl-i sünnet akîdesinin esaslarını ortaya koyması yönüyle İmam-ı Azam Ebû Hanife’yi de bu ekolün öncülerinden saymak gerekir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaât’in selefilerden farklı metotlarıyla tanınan Ebû Mansur-el-Mâturîdî (ö.333) ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (ö.324), sünnetin izleyicisi düşüncenin olgunlaşmasında özel role sahiptirler.

İslâmî fırkaların ortaya çıkmasında siyâsi ve sosyal şartların da rolü olmuştur. Tarihin belli dönemlerinde, Sünnilik, Şîa ve Mu’tezile biribirlerine üstünlük sağlamışlar, zaman zaman sırayla devletin resmi mezhebi olmuşlardır. Bu rekabet, mezhep taassuplarına, düşmanlık ve çatışmalara sebep olmuştur.

Ehl-i sünnet âlimleri arasında, zamanla bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel; Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir.

Ehl-i sünnet, önceleri; ehl-i sünnet-i hassa olarak bilinirdi. Daha sonraları Ehl-i Sünnet-i âmme adıyla şöhret buldu.

Gerçek şu ki; Kur’an ve sünnette yer verilmeyen, ashâb ve tâbiînin de üzerinde görüş beyan etmedikleri meselelere dalmayıp, dinî nasları yorumlamadan onları olduğu gibi alanlara, Ehl-i sünnet-i hassa, ehl-i tevhid veya Selefiyye denildi. Hakkında nass, Sahabe ve tâbiînin görüşü bulunmayan bazı itikâdı meseleleri de yeni bir metodla inceleyerek, gerektikçe akli yorum ve te’vile gidenlere ise ehl-i sünneti âmme adı verildi. Eş’âriyye ve Mâtûridîyye gibi.[27]

Ehl-i Sünnet âlimleri; Başta İmam Eş’ârî, İmam Mâturîdî olmak üzere, İmam Gazâlı, Fahriddün er-Râzı, Sadeddin Taftazanî, Seyyid Ali el-Cürcânî ve İbn Teymiye, ehl-i sünnet akîdesini aklı ve naklî delillerle güçlendirmişler, başta Mu’tezile ve diğer bid’at ehl-i mezhep ve fırkalarla mücadele etmişler, onların Kitap ve sünnete aykırı, görüşlerini reddetmişler, Aristo ve O’nun gibi düşünen Yunan ve Müslüman filozofların sapık, mesnedsiz ve batıl fikirlerini çürütmüşlerdir.

Kısaca ehl-i sünnet: Selefiyye ve Mâtûridîyye ve Eş’âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Yukarıda da işaret edildiği gibi selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ

İmam Malik: “Şüphesiz ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti” (el-A’râf: 7/154) âyetinin tefsirinde: “İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda soru sormak bid’attır” demiş, teşbih ve te’vile gitmemiştir.[28]

İmam Mâturîdî ve Eş’arî’nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te’vil etmişlerdir. Arş üzerinde istiva etti sözünü “Arşda hükümran oldu” Allah’ın eli sözünü Allah’ın kudreti ve rahmeti olarak te’vil etmeleri gibi.

Maturidîler ile Eş’ariler arasında da bazı lâfzi ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfları onüçten elliye kadar çıkaranlar olmuştur.[29]

Öte yandan mezhepler, siyâsi fıkhı ve itikâdı olarak birçok meselede biribirleriyle bağlantılıdırlar. Aynı mezhep içinde birçok farklı eğilimler bulunabilmektedir. Meselâ; Fıkhi, ameli konularda Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi’dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda Mâtûridî’dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların çoğu itikatta Eş’âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.

Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed b. Hanbel, Mâtûridî, Eş’âri, Ebû Bekr el-Bakıllânı, Abdulkâdir el-Bağdâdi, İmamu’l-Harameyn el-Cüveyni, İmam Gazzâli, Fahreddin er-Râzî ve Nasıruddin el-Beyzâvi gibi âlimler, ehl-i sünnetin önde gelen simâlarıdır.

İbni Teymiyye ile İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye gibi selef mesleğini tercih eden bazı âlimler son asırlarda, Selefiyye diye bilinen Ehl-i Sünnet-i Hassâ mezhebini ihya ve neşre çalışmışlardır. İslâm âleminin büyük çoğunluğu itikadda Eş’âri veya Mâtûridî diye şöhret bulan ehl-i sünnet-i Âmme mezhebi üzeredirler.

Abdulkâdir el-Bağdâdi’ye göre, ehli sünnet sekiz zümreden meydana gelmektedir:

1- Ehl-i bid’atın hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri,

2- Sevri, Evzâî, Dâvûd ez-Zahiri dahil büyük müctehid fakihler ve mensupları,

3- Muhaddisler,

4- Ehl-i bid’ate meyletmeyen sarf, nahv, lugat ve edebiyat âlimleri,

5- Ehl-i sünnet görüşüne sadık kalan kıraat imamları ve müfessirler,

6- Müteşerrî Sufiyye, yani şeriate bağlı tasavvuf ehli,

7– Ehl-i sünnet yolundan ayrılmayan müslüman mücahidler,

8- Ehl-i sünnet akîdesinin yayıldığı memleket ahalisi.[30]

İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Sünnîlik sadece bir isim, sıfat veya mezhep değil, bütünüyle bir yaşam tarzıdır ki, tamamen Kitap ve Sünnete uygun olarak İslâm’ın hayata tatbikidir.

İtikadda orta yol, ehl-i sünnetin yoludur. Ümmet-i Muhammed (s.a.s.)’in ana özelliği, itidaldir. Cenab-ı Hak, bunu şu şekilde belirtiyor: “İşte böylece biz, sizi orta (dengeli) bir ümmet yaptık” (el-Bakara: 2/143).

Câbir b. Abdullah’tan gelen sahih bir rivâyete göre, Hz. Peygamber, toprağa düz bir çizgi çizdi ve bu çizginin üstüne elini koyup, şöyle buyurdu: “İşte bu, Allah’ın yoludur.” Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi. “Bunlar da değişik tefrika yollarıdır. Herbirinin başında ona çağıran bir şeytan vardır” dedi. Bilahare şu âyeti okudu: “Bu benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse ona uyun. Sizi o’nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın” (en-En’âm: 6/153)[31] Hz. Peygamber (s.a.s.) burada dinde sağa sola sapmalara işaret etmiş, doğru yolun ortadaki ehl-i sünnet yolu olduğunu belirtmiştir.

İmam Tahâvî, ehl-i sünnet yolunu şöyle özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta’tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve’l cemaat’e muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir.[32]

---------------------------

KAYNAKLAR;

[1] Sehristânî, el-Milel ve\’n-Nihal, (el-Fisâl kenarinda), 1/47.

[2] Müslim, 412, Ibn Mâce, Mukaddime: 1.

[3] Ebû Dâvûd, Sünne: 6, Ahmed b. Hanbel, Müsned: 4/131.

[4] Abdullah b. Zeyd, Sünnetü\’r-Resûl Sakîkatu\’l-Kur\’ân, s.54).

[5] Ebû Dâvûd, Sünne: 5.

[6] Buhâri, Fedâilu\’s-Sahâbe: 1.

[7] Tirmizî, Fiten: 7.

[8] Ibn Mâce. Fiten: 8.

[9] Ibnü\’l-Esir, en-Nihâye: 2/419.

[10] Tirmizî, Fiten: 7.

[11] Tirmizî, Fiten: 7.

[12] Tirmizî, Fiten: 7.

[13] Sehristânî, el-Milel, 1/47.

[14] bk. Buhâri, Ahâd: 1; Müslim, Imâre: 39; Ebû Dâvud, Cihâd: 40, 87; Nesaî, Bia: 34; Ibn Mace, Cihad: 40; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/94, 409.

[15] Mes\’ûdî, Murücüz-Zeheb: 3/201.

[16] Ibn Kesir, Tefsiru\’l Kur\’an\’il-Azîm: 2/303.

[17] Ibn Ebi Ya\’la, Tabakatu\’l-Hanâbile, Kahire 1952, I, 31.

[18] Ebû Dâvûd, Sünne: I; Tirmizî Iman: 18; Ibn Mace, Fiten: 17; Ahmed b. Hanbel, 11, 332, 111, 145; Hakim, Müstedrek: IV,430.

[19] Bagdadi, el-Fark, s. 8.9.

[20] Ebû Dâvûd, Sünne: 5.

[21] Seyyid Serif Cürcânî, et-Ta\’rifât, s.40. 43.

[22] Ibn Abidin, Reddu\’l-Muhtar: 1/560, 561.

[23] Ibn Âbidin, Reddü\’l-Muhtar: 1/48, 49.

[24] Ibn Âbidin, Reddü\’l-Muhtar: 5/472.

[25] Sehristânî, a.g.e, 1, 15.

[26] Ibn Hazm, el-Fisal: 2/113.

[27] Izmirli Ismail Hakki, Yeni Ilmî Kelâm, s.97.

[28] Kurtubî, Tefsir: 7/217-218.

[29] Bekir Topaloglu, Kelâm Ilmi, 146.

[30] el-Bagdâdi, el-Fark beynel-Firak, s.313-318; Bekir Topaloglu, a.g.e., s.109-110.

[31] Ibn Mâce, Mukaddime: 2; Dârimî, Mukaddime: 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 1/435.

[32] Tahâvi, Serhû akiteti\’t- Tahaviyye, 586-588; Samil Islam Ansiklopedisi: 2/67-72.

Talat Koçyiğit –  Hadis Tarihi’nden Alıntılanmıştır

Devamını Oku »