Vahdet-i Vücûd ve Vahdet-i Şühud Hakkında


Vahdet-i vücûd meselesine girmeden önce, bu kav­ramın tarihî seyir içerisindeki gelişmesi ve sonuçları hak­kında birkaç noktaya dikkat çekmeyi faydalı buluyoruz.

İlk sûfiler arasında yaygın olarak kullanılan "fenâ- beka", (1) ‘’vuslat" (2) “cem’u’l-cem'” (3) gibi terimler, taşıdıkları anlam itibariyle vahdet-i vücûd anlayışına in­tikal ettirecek niteliktedirler. Hatta, herkesin takdirle karşıladığı, “bizim yolumuz, her hâliyle Kitab ve sünnetle içiçedir, ” diyen Cüneyd-i Bağdâdî nin (297/909) ''tevhid” ve “ârif'' anlayışında bile aynı izleri bulmak müm­kündür. (4) Gazali (505/1111) de eserlerinde “vahdet-i vücûd" anlayışına paralel açıklamalarda  bulunmuş ama onu sistematik bir fikir şeklinde  işlememıştır.İleri sürdüğü  görüşler, "fenû fillah” çizgisinde kalmış, ancak bu çizgi , "vahdet i vücûd"a uzanabilecek bir durumda noktalanmıştır.(5)

Bütün bunlara rağmen bu anlayışın esas temsilcisi Muhyiddîn b. Arabi (638/1240; kabul edilmiştir.(6)

Ibn Arabi, bu düşünceyi, görüşlerinin temeli yapmış ve kendi sistematiği içinde işlemiştir.(7)Ancak hemen şunu ekleyelim ki, tesbitlere göre, "vahdet-i uücud diye bir te­rim ve ifade, Ibn Arabi’nin hiçbir eserinde geçmemekte­dir.(8)Bu tâbir, bu ifade şekliyle îbn Arabi’yi takip, tedkik ve tenkid edenler tarafından ortaya konmuştur.(9)

Onun, Fusûsu 'l-Hikem ve el-Futühûtu'l-Mekkiyye adlı eserlerinde: ‘’0 (Allah), vücûdun bizzat kendisidir.’’(10) ‘’Vucûdun hepsi birdir, viicûdda (âlemde) ancak Allah vardır.’’(11) gibi ifadelerinden, kendisinin vahdet d vücûd ehlinden olduğuna istidlal edilmiştir. (12) O, bu konuda, vücûd ile mevsûf olanın sadece Allah olduğunu, O’nunla birlikte mümkinattan hiçbir şeyin esasen vücûdla muttasıf olmadığını ve vücûdun kendisinin Hakk olduğunu söy­lemektedir. (13)

Sûfilere göre asıl tevhid, Cenâb-ı Hakk’ın “ma'bûd’’, ''fail'' ve “vücûd” olarak tevhid edilmesiyle gerçekleşebi­lir. Hakk’ın "vücûd'' itibariyle tevhidi, aslında birinci ve ikinci tevhidin tabiî neticesi ise de -pek çok incelikleri ve bazı ifade güçlüklerini ihtiva etmesi sebebiyle- ulemâ me­selenin üzerinde pek durmamış, sûfilerden de sadece havâss zümresi bu fikri işlemiştir.(14)

Sûfiler,’vahdet-i vücûd' anlayışı ile işlenen tevhid ilminin, sadece işitme, okuma, düşünme, aklî istidlâl ve zihnî tefekkürle elde edilemeyeceğini, bunun ancak “müşahede'', "zevk'', "hâl'' ve "fena fillah'' yoluyla elde edileceğini, bunlara ulaşmak için de bu yolları katetmiş bir insan-ı kâmilin terbiyesi ve nazarı altında, Kur'ân ve sünnet edebi içinde tedricen bir seyr u sülûkun gerekece­ğini belirtmişlerdir.(15)
Vahdet-i vücûdu müşahede edenler, Cenâb-ı Hakkı hem ‘tenzih’ hem de “teşbih” etmektedirler. Afifi nin be­lirttiği gibi İbn Arabi, "teşbihin cihetiyle her şeyin (esasen) Hakk olduğunu belirtmekte, fakat aksini, yani Al­lah’ın bütün eşyânın toplamından ibaret olduğunu söyle­memektedir. (16)

Vahdet-i vücûd ehlinin, “hakikatte Allah'tan başka mevcut yoktur, ” (lâ mevcûde illallah) sözünü, mher mev­cut Allah’tır’’şeklinde anlamamalidir. Bu iki söz arasın­da mânâ bakımından büyük fark vardır. Hamdi Yazır’ın (1358/1942) belirttiği gibi birincisi sırf tevhid, İkincisi bü­tünüyle şirktir.(17) Kanaatimizce, İbn Arabi başta ol­mak üzere hiçbir gerçek sûfî, bu şirke düşmemiştir.(18)
Sûfiler, şu düsturda müttefiktirler: “Her ne ki akla gelir, hayâl edilir; o, Allah değildir. ”(19)

Bizim de katıldığımız tesbitlere göre, vahdet-i vücûd anlayışına dayanan tevhidde, “hulûl”(20),’’ittihad(21)'', ‘’tenasüh’’(22)"ibâha” (23) bulunmadığı gibi, ''Panteist’’ anlayışı da yoktur.

Şimdi, “vahdet-i vücûd” ismiyle bilinen tevhid anla­yışını genel hatlarıyla zikredelim.

Vahdet-i vücûd, vücûdun (varlığın) birliği demektir. Bizâtihi kâim olan vücûd birdir; o da Hakk Teâlâ'nın vücûdudur. Bu vücûd, vâcib, kadîm ve ezelîdir. Taaddüd, tecezzi, tebeddül ve taksim kabul etmez. Onun şekli, sureti ve haddi yoktur. Buna “vücûd-ı mutlak’, “vücûd-ı baht ‘’da denir.

Cenâb-ı Hakk, mutlak olmaktan çıkmaksızın, asla bir değişiklik ve tebeddüle uğramaksızın,sıfat ve fiilleriyle bütün suret ve eşyada tezahür ve tecelli etmektedir.Bu cihetle eşya,O’nun aynasıdır.
Bütünüyle kainat,Hakk’ın vücuduyla kaimdir.O’nun bir ismi de ‘’Kayyum’’durBu da zâtıyla kâim ve kendisinin dışındakileri kâim eden demektir.

Taaddüd ve kesret bu vücûdun taayunatında (25) olup Cenâb-ı Hakk, bunların hepsindan münezzehtir, bu durum, ışığı bir olduğu hâlde muhtelif renklerda boyanmış camlara aksettiği zaman değişik renklerde görülen güneşin hâli gibidir. Bu birlik (ayn-ı vâhid), taayyünler den tecrid hâlinde ve mutlak durumunda bizzat Hakk'tır; taayyünât elbisesi giymesiyle halk ve alemdir. Şu halde âlem Hakk’ın zâhiri, Hakk da âlemin bâtınıdır. Bu mevcûdun hakikati, onun ezelde, İlâhi ilimdeki taayyünü ve suretinden ibarettir. Buna ehlullah “ayn-ı sâbite”, baş­kaları “mâhiyet” derler. A’yân-ı sâbite ve suvâr-ı ilmiyye (İlmî sûretler), hakiki vücûdun kokusunu bile almamıştır. Ayân-ı sâbitenin ancak resmi, alâmeti zuhûr etmektedir.

Eşyânın hakikatleri nefislerinde, kendilerinde sabit değil, Hakk’ın vücûduyla sabittir. Onların aslı, yokluktur. Onlar, daima bu asli hâlleri üzeredir. Aklı kısa, basireti kapalı olanlar, akıl ve hisleriyle vücûdun, eşyânın sıfatı olduğunu zanneder; fakat bu, bir vehimden ibarettir. Eşyâ, yani Hakk’ın vücûdunda görünen sûretler, hakikatte hayâl ve serap gibidir. Hatta dağlar, ve taşlar da böyledir. Bunların kesif, hatta mevcut görünmeleri akıl ve his­se göredir.(26)

Gözün gördüğü her bir mahlûkun ‘ayn’ı ve "zât’’  Hakk’tır, Zira Hakk, o mahlûk süretinde zâhir olmuştur.
Ancak bu inceliği göremeyen kimsenin vehim ve ona mahlûk ismini vermektedir. O suretlerde Hakk  müstetîrdir, O’nu Arifler müşâhede eder. (27)

Esasına bakılırsa, şu âlem gören de O’dur,görünen de. Bu nedenle âlem,O’nun suretidir.O ise,Alemin ruhu ve müdebbiridir.Ve kevnin hepsi(esasen) Hakk’tır.(28)

Mevcudatın vücûdu, hakikatte Hakkın vücûdun­dan gayri ve kendi başına kâim bir vücûd değildir. Kendi başına kâim olan, yalnız Cenab-ı Hakkin vücûdudur. De­mek ki, Hakk’tan başka vücûd olamaz O, zuhurdaki herşeyin aynıdır; yoksa o şeylerin bizzat aynları değildir. O, O’dur; eşyâ da eşyadır. (29)

Varlıkta her şey bir rûha sahiptir. Herhangi bir şe­yin rûhu İlâhî isimlerden bir isimdir ki Hakk, o isim ile onda zahirdir. O şeyin kâim olmasıda o ismin kayyûmıyeti iledir. Yani vucûdda kendi nefsi ile hareket eden bir şey yoktur; zira nefsi ile mevcut değildir.(30)

Mevcudattaki her ferdin Allah'a olan nısbeti, bir ki­tabın harflerinin onu yazan kaleme nisbeti gibidir. Bun­dan dolayı, vücûd birden fazla değildir; o da Allah’ın vücûdudur. Hakikatte O’nun varlığından başka (kendi nefsiyle kâim ve bizâtihi dâimi bir varlık yoktur, olması da imkansızdır.(32)

İbn Arabi ve ondan sonra vahdet-i vücûdu savu­nanların tezlerine göre, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir tezâhürü olan bu kainat, beş mertebeden (hazarât-ı ham­se) meydana gelmiştir ki bunlar:

Mutlak gizlilik mertebesi (gayb-ı mutlak),
Ceberût âlemi,
Melekût âlemi,
Şehadet âlemi,
İnsan-ı kâmil mertebesidir.(33)

Bu beş mertebenin ilk dördü gayb âleminin, beşinci mertebe ise müşâhede âleminin karşılığıdır. İlk dört âlem, Allah’ın ism-i a'zâmıdır. Bunların tamamı Allah’ın zâtım gösterir. Bu âlemlerin tamamı insanda da vardır. 0 hâlde insan-ı kâmil, bütün âlemlerin özetidir. Nasıl ki ism-i a'zâm, Allah’ın bütün isimlerini kendinde toplamışsa, insan-ı kâmil de bütün âlemleri kendinde toplamıştır. Kâinatta bulunan her şeyin insanda da bir örneği vardır.

(34) Kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarının yekûnu olduğu gibi, insan da kâinatın küçük bir örneği olarak Allah’ın isim ve sıfatlarının yekûnudur. Onun için Hz. Peygamber (s.a.v): “Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı(35) buyurmuştur. İnsanda bütün İlâhî isimler tecelli ettiğinden, yeryüzünde Hakk’ın halifesi yapılmıştır.(36)

Vahdet-i Vücûda Delâlet Eden Nasslar

Vahdet-i vücûd anlayışında olan sûfiler, bu anlayışlarına delil olarak birçok âyet-i kerîmeyi ve hadîs-i şerifi göstermişlerdir. Şimdi, bunlardan en çok üzerinde durulanları zikredeceğiz. Önce, âyet-i kerîmeleri vereceğiz.

“Doğu da Allah’ındır, batı da. Yönünüzü nereye çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır.(Bakara,2/115

“Kullarım sana benden sorarlarsa, şüphesiz ben, onlara yakınım."(Bakara,2/186)

“Biz, insana şah damarından daha yakınız.“(Kaf,50/16)

“Size rahimlerde şekil veren O’dur.9(Al-iİmran,3/6)

“Allah, her şeyi ihata edendir. (Nisa,4/126)

“Onları siz öldürmediniz; fakat Allah, onları öl­dürdü. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı."(Enfal,17)

“O, kulların tevbesini kabul eder ve sadakaları alır.(Tevbe,104))

“Yeri, gökleri ve aralarındaki herşeyi ancak hak ile yaratmışızdır.(Hicr,85)

“İşlerin hepsi O’na rücû eder, döner."(Hud,123)

“Allah yer ve göklerin nurudur. “(Nur,35)

“Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez mi­sin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz, güne şi ona de­lil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir."(Furkan,45)

"O’nun vechi hariç herşey helak olacaktır."(Kasas,88)

''Vefat ânında nefisleri Allah öldürür."(Zumer,42)

''Sana bey'at edenler ancak Allah'a bey’at etmiş­ Allah’ın eli onların elinin üstündedir.(Fetih,10)

"Yerde ve gökte olan herkes O’ndan O, her an yaratma hâlindedir."(Rahman,29)

"Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremez­"(Vakıa,85)

"O, Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir ve Bâtındır ‘’(Hadid,3)

Vahdet-i Vücûd Anlayışına Delil Olarak İleri Sürülen Hadîs-i Şerifler

Burada, vahdet-i vücûd anlayışına delil olarak kul­lanılan temel hadisleri zikredip ulaşabildiğimiz kadarıyla kaynaklarını vereceğiz ve kısaca delâlet yönlerine de işa­ret edeceğiz.

1- "Allah Teâlâ buyurur ki: Her kim, benim veli kul­larımdan birisine düşmanlık ederse, ben ona savaş aça­rım. Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha se­vimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum nâfile ibadetleri ile devamlı bana yaklaşır, nihayet onu severim.Ben  kulumu sevdiğimde onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim.(Buhari,Rikak,38;İbn Mace,Fiten,16…
Hadis,kurbiyyet(37)fena(38)velayet,manevi tasarruf,ilahi yetki ve mahfuziyet konularında delil kabul edilmiştir.(39)

2- "Dehre (zamana) sövmeyiniz. Çünkü dehr, Allah’tır.(Müslim,Elfaz,5;Ahmed B.Hanbel,Müsned,2,237-272;5,299)
Hadis, her şeyin, hakikatiyle Allah Teâlâ'ya ait ve O'nun tecellilerinin mazharı olduğu konusunda delil olarak kullanılmıştır.(40)

3- Rasûlullah (s.a.v), Tâif gününde Hz. Ali’yi çağırdı ve onunla başbaşa konuştu. Bunu gören,Resulullah(a,s) in amcasının oğlu ile konuşması uzadı," dedıler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), şöyle buyurdu:"Onunla gizli olarak konuşan ben değildim; fakat Al­lah, onunla gizlice konuştu.’’(Tirmizi,Menakıb,20(Had.No.3726);Mübarekpuri,Tuhfetu’l Ahvezi,5,169)
Hadis, "fiillerde tevhidi" "fenâ fillah" ve "zâtı  tecel­li" konusuna delil gösterilmiştir.(41)

4-‘Rabbim bana bu gece en güzel şekilde geldi(Tirmizi,Tefsir,39(Had.No.3233);Ahmed B.Hanbel,Müsned,1,368)
Hadis, hulûl ve ittihad olmaksızın, Hakk'ın halkta tecellisine delil gösterilmiştir.(42)

5-‘Allah,kıyamet gününde;Ey Ademoğlu! Ben hasta oldum da sen beni niçin ziyaret etmedin, diye so­rar. Ademoğlu:
'Yâ Rabbi! Sen Alemlerin Rabbisin, ben seni nasıl ziyaret edebilirim,der. Allah Teâlâ:
‘Falan kulumun hasta olduğunu bildiğin hâlde ni­çin onu ziyaret etmedin? Eğer onu ziyaret etteydin, beni onun yanında bulacaktın, buyurur ve yine sorar:
‘Ey insanoğlu! Senden yiyecek istedim, beni niçin doyurmadın,Kul:
Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun hâlde ben seni nasıl doyururum diye sorar. Allah Teâlâ:
‘Hatırlasana, falan kulum senden yiyecek istedi; sen onu doyurmadın. Bilmiyor musun; eğer onu doyursaydın karşılığını benim nezdimde bulacaktın diye cevap verir.
Ve tekrar:
‘Ey Âdemoğlu! Senden su istedim bana su verme­din, buyurur. Kul:
Yâ Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun hâlde ben sana nasıl su verebilirim diye sorar. Allah Teâlâ:
‘Hatırlasana, filan kulum senden su istedi, sen ver­medin. Eğer ona su verseydin bunu benim indimde bulur­dun, cevabını verir. (Müslim,Birr,43(4,1990)
Hadis, Cenâb-ı Hakk’ın, keyfiyeti bilinmeksizin kul­larıyla beraber olmasına ve onların sıfatlarını kendisine nisbet edilmesine delil gösterilmiştir.(43)

6- "Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, en alttaki dünyaya iple bir adam sarkıtmış olsanız, mutlaka Allah'ın üzerine düşer.’’ Hz. Peygamber (a.s) sonra: "O Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Bâtındır. O, her şeyi bilendir,’’ âyetini okudu.(Tirmizi,Tefsir,57(Had.No.3298);Ah.B.Hanbel,Müsned,2,370…)
Hadis, zât-ı ehadiyyenin hakikatı, Allah’ın her yer­de mevcûdiyeti, ayniyyeti ve aklın idrâkinde müstakil ol­madığı konusunda delil olarak kullanılmıştır.(44)

7- Ebû Musa el-Eş’ari anlatıyor: "Bir gün seferde Rasûlullah (a.s)’la beraberdik.Dönüşûmüzde Medine'ye yaklaştık..İnsanlar, sesli olarak tekbir gettirmeye başladı­lar. Bunun üzerine Rasûlullah a.s;
Kendinize acıyın.. Siz ne sağıra ne de gâib olana dua ediyorsunuz. Sizi gören ve işiten zâta dua ediyorsu­nuz. O, sizinle beraberdir. Dua  ettiğiniz zât, size bineğini­zin boynundan daha yakındır,’buyurdu.(Buhari,Megazi,38;Müslim,Zikir,44-45…)
Hadis, Allah Teâlâ’nın har yerde hazır ve hiçbir şey­den gâib olmadığı,(45) ilâhı yakınlık ve maiyyet konula­rında delil olarak kullanılmıştır-(46)

8-"Allah, Ademi kendi sûretinde yarattı*{Buhari,İsti’zan,1;Müslim,Cennet,28..)
Hadis, tevhid, (47)insanın Hakk’a mazhar ve ayna olması konularında delil olarak kullanılmıştır.(48)

9-Ibn Abbas anlatıyor: "Rasûlullah (a.s) 'ın terkisinde idim. Bana:‘Ey genç! Allah’ın hakkını koru ki, Allah'ı yanında bulasın. Rızâ ve yakin hâli ile Allah'a amel edebilirsen et. Hoşlanmadığın şeylere sabretmende çok hayır vardır ‘diye  buyurdu.

(Tirmizi,SıfatulKıyame,59(Had.No.2516);Ahmed,Müsned,1,293,30;Hakim,Müstedrek,3,541-42(Had.No.6303)
Hadis, kurbiyyet ve maiyyet konusunda delil olarak kullanılmıştır.(49)

10-Ebû Rezin anlatıyor; Ben Resulullah’a;’Allah,alemi yaratmadan önce nerdeydi? Diye sorduğumda Resulullah:’Altında ve üstünde hava bulunmayan ama’da(50)idi.Orada hiçbir yaratık yoktur.Rabbimizin arşı su üzerinde idi.’buyurdu.(Tirmizi,Tefsir,12(Had.No.3109);İbn Mace,Mukaddime,13(Had.No.182);Ahmed,Müsned,4,11;Kuteybe,age,262…)

Hadis, Allahın zâtının ilk durumu ile isim ve sıfat tecellilerinin mertebelerini ifade için delil gösterilmiş­tir.(A.Avni Konuk,Fusus Şerhi,1,45;2,299-300)

11- Allah, mahlükulı zulmette yarattı; sonra onlarınüzerine nûrundan saçtı, O nurdan kime isabet ederse,hidâyet bulur. Her kime isabet etmezse dalâlette kalır' (Tirmizi, İmân, 18 (Had. No. 2642); Ahmed, Mûsned, II, 176)
İbn Arabi bu hadiste geçen *zulmet’ kelimesinin  "amâ" ile aynı anlama geldiğini söyler.(İbn Arabi,el Futuhat,2,150)

Hadis, Allah’ın halka zâti tecellisi ve tevhid konusunda delil olarak kullanılmıştır.(A.Avni,Fusus Şerhi,2,220;3,181;4,212,El Mekki,İlmu-l Kulub,104)

12-"Allah mevcut idi. O'nunla beraber başka hiçbir şey mevcut değildi."(  Buhâri, Bedul-Halk, 1; Ahmed, Mûsned, IV, 431; Hâkim, Mûstedrek, II, 341 (Had. No. 3307); İbn Belbân, el-İhsân, XIV, 11 (Had. No. 6142). Hadis, bir rivâyette "Ondan başka bir şey yoktu’, diğer bir rivâyette ise “O’ndan önce hiçbir şey yoktu,” şeklinde gel­miştir. Bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 130-131.)

Hadis, Zât-ı Bâri’nin zaman, mekân ve keyfiyetten münezzeh, kendi zâtıyla kâim olması konusunda delil ola­rak kullanılmıştır.)İbn Arabi,Tedbirat-ı İlahiyye,95-96;Avni Konuk,Fusus Şerhi,1,6;2,58,77,306..).

13-"Beni gören gerçekten Hakki görmüştür."(Buhari,Ta’bir,10;Müslim,Rü’ya,11…)
Hadis, fenâ fillah, Hakk’ın kullarda zâti tecellisi ve insanın mazhar-ı Hakk, âyine-i rabbâni olmasına delil ol­maktadır.

14- "Allahin yarattığı varlıkları düşününüz. Fakat Allah'ı düşünmeyiniz. Çünkü O’nu hakkıyla takdir edemez helak olursunuz." (Hadisin benzer lafızlarla rivâyeti için bkz. Ebû Nuaym, Hilyetül Evliyâ, VI, 67; Taberânî, el-Mu'cemü’l-Vasît, VII, 172 (Had. No. 6311); Deyleml, Firdevsul-Ahbâr, II, 84 (Had. No. 2136); Beyhakî, Şuabu’I-îmân, I, 136 (Had. No. 120); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid,I, 181; Sehâvî, el-Makâsıd, 260 (Had. No, 342); Elbânî, es-Sahiha, Had. No. 1788.=

Hadis, Zât-ı Bâri’yi aklın idrak, hayâlin ihâta ede­meyeceği, kulun bundan âciz bulunduğu, İlâhî bilgilerin, âyet ve eşyâdaki tecellilerinin tefekkür yoluyla elde edile­bileceği, eşyânm ilâhı esmâya ayna, özellikle insanın mazhar-ı Hakk olduğu konularına delil olarak kullanıl­mıştır.(İbn Arabi,Tedbiratı İlahiyye,27,370…)

15-"Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever.”(Müslim,İman,147..)

Hadis, Allah’ın sıfatlarının eşyâdaki zuhûruna delil olarak kullanılmıştır.(Avni Konuk,age,1,162)

16-“Bir kişi sadaka verdiği zaman o dilencinin eli­ne ulaşmadan Allah’ın eline düşer.” Rasûlullah (a.s), sonra şu âyeti okudu: “Şüphesiz Allah, sadakaları alan ve tevheleri kabul edendir.”{ Hadisin benzer rivâyeti eri için bkz, Taberi, Câmıu’l-Beyân, Cüz: XI, 19; Ebû Nuaym, a.g.e., IV, 81; Beğavi, Meâlimü’t-Tenzîl, IV, 92; Şerhü’s-Sünne, VI, 131; Hâkim, Müstedrek, II, 333; îbn Kesir, Teftir, IV, 146.)
Hadis, Allah Teâlâ’nın her yerde hâzır ve nâzır, ku­la kendisinden daha yakın olması ve keyfiyeti bizce meç­hul bir şekilde eşyâda bulunması konusunda delil olarak kullanılmıştır.(İsmail Fenni,age,55)

17- Biriniz namaza kalkıp kıraata başladığında ancak Rabbine münâcât etmiş olur. Bilsin ki o anda Rabbi, kıble ile kendisi arasındadır. (Buhari,Salat 39..)

Hadis, önceki hadisin delâlet ettiği hususlarda delil olarak kullanılmıştır.

l.c- Tefsirlerin Yaklaşımı

Yukarıda, 'vahdet-i vücûd' anlayışına sahip olan sûfilerin görüşlerini ve bu görüşlerine delil olarak zikret­tikleri temel âyet ve hadisleri görmüş olduk. Şimdi, bu âyetlerden intikalle, konuyu meşhur tefsirlere arzedeceğiz ve özellikle "vahdet-i vücûd” anlayışının temeli duru­munda olan zâtullahın mânâsı, Allah Teâla’nın âlemi ihâtası, kullarıyla maiyyeti ve onlara takarrubu konular­ın tetkik edeceğiz. Bu arada, sûfilerin vahdet-i vücûd an­layışım bizzat ele alan tefsirlerin değerlendirmelerini de inceleyeceğiz.

Müfessirler, Kur'ân’da 'vechullah' şeklinde Allah lafzına izâfe edilen "vech"in mânâsı hakkında, âyetlerin siyak ve sibakına uygun olarak farklı görüşler ileri sür­müşlerdir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

1- “Vechullah”, Allah’ın zâtı mânâsındadır. Vech ile zâtın kasdedilmesi mecaz yoluyladır. Çünkü vech, en şe­refli bir âzâ olup vücudu temsil etmektedir. "Yönünüzü nereye çevirirseniz Allah'ın vechi oradadır'' "Onun vechi hariç herşey helak olacaktır “"Ancak azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin vechi (zâtı) bâki kalacaktır ‘’

Ayetleri bunu göstermektedir.(51)

Taberi (310/923), sonuncu âyetteki “zü'l-celali vel  ikrâm’’ kısmının, önce geçen “vechu Rabbike” deki 'vech'in sıfatı olduğunu, bunun için merfu okunduğunu, celâl ve ikram sahibi olanın vech değil, Zât-ı Bâri olduğu­nu, dolayısıyla “vech'ile zâtın kasdedildiğini belirtmiş­tir. (Bkz. Taberî, a.g.e-, Cüz: XXVII, 134; Zemahşerî, Keşşaf, IV, 46; El- malılı, Hah Dini Kur'ân Dili, VII, 375 (Sadeleştirilmiş baskı, Azim Dağıtım).)
Tesbit edebildiğimiz kadarıyla bütün işârî tefsir sa­hipleri (Örnek olarak bkz. Kuşeyrî, Letâifu’l-İşûrât, III, 508; Muhyiddin İbn Arabi, Tefsiru’I-Kur’âni’l-Kerîm, I, 80; Et, 574; Nimetullah Nahcıvânî, «Fevâtihu’l-İlâhiyye, I, 49; II, 95; Bursevi, Rûhul- Beyän. I. 212.)
ve diğer müfessirlerin birçoğu, özellikle son iki Ayetteki ’Vech’ile Allah Teâla'nın zâtının kasdedildiğini birinci Ayette ise ihtilâf olduğunu belirtmişlerdir.(52)

Kadı Beydâvi (885/1286), Allah Teâla’nın dışında- ki varlıkların esasen yokluk (adem) sıfatına sahip olduk­larını, ancak Zat-ı Bâri’nin bâki olduğunu, varlıkların Onun zâtına bakan yönüyle ve tezâhür eden tecelli ile ha­yat bulduklarını belirtir.( Bks. Beydâvi, a.g.e., II, 453.)
Tefsirin hâşiye ve şerhlerin­den de anlaşılacağı gibi bu ifade ve yaklaşım, vahdet-i vücûd anlayışının temel çizgisine paralellik arzetmektedir.
Alûsî de (1270/ 1853) Beydâvî'nin bu sözünü bir- yönden ele alarak incelemiş ve özetle, bütün varlığın, kendine bakan yönüyle hakiki bir vücûd sahibi olmadığı­nı, buna ancak mecâzen vücûd denebileceğini, hakiki vücûdun Alladı Teâlâ’ya ait olduğunu, diğer bütün varlık­ların bu vücûdun muhtelif şekillerde tezâhüründen ibaret bulunduğunu belirtmiştir. (Alusi,age,cilt:X1V,Cüz;XXV11,108-109)

Kasımi (1332/1914), helâka mâruz olan herşeyin netice itibariyle buna müsait olduğunu, çünkü onun vücûdunun kendi zâtından kaynaklanmayıp Vâcibul- Vücûd'a istinad ettiğini, 0nun vücûdunun dışındakilerin hemen hemen yok hükmünde olduğunu, çünkü her an yokluğa müsait ve mahkûm bulunduğunu belirtmiştir. (Kasımi,age,XIII,4733) Bu ifadelerde de vahdet-i vücûd anlayışındaki sûfilerin görüşlerine benzer yönler mevcuttur. Ancak bun­dan, Kâsımî’nin her yönüyle vahdet-i vücûd anlayışını benimsediği mânâsını çıkaramayız. Onun, bu konularda ağırlıkla İbn Teymiye’nin fikirlerini tasvip ettiğini hatır­latalım.

Bu âyetlerde geçen ''vech"in “zât" mânâsında alınıp her âyette aynı mânânın geçerli olması durumunda, "Mağrib de maşrık da Allah’a aittir. Yönünüzü nereye çe­virirseniz, Allah’ın vechi oradadır," âyeti, vahdet-i vücûd anlayışına açık bir delil olmaktadır. Çünkü bu an­layıştaki sûfiler, bütün eşyâda gözükenin, Hakk’ın vücûdunun tezâhürü olduğunu, O’ndan başkasının esasen hakiki bir vücûda sahip olmadığını, Ayetin buna delâlet ettiğini, çünkü vechin zât, zâtın vücûd anlamına geldiğini söylemektedirler. (Bkz. İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, I, 113; Avni Konuk, Fusûs Şerhi, II, 275, 319-320.)

2- “Vech", kendisine yönelinmesi emredilen yön, ya­ni kıble mânâsına gelmektedir.( Bkz. Taberî, a.g.e., Cüz: I, 502-503; Mâverdî, a.g.e., I, 177; İbn Atıyye, a.g.e., I, 200; Kurtûbî, a.g.e., II, 84; Âlûsî, a.g.e., Cilt: I, Cüz: 1,365; Cüz: XVII, 108.)

3-“Vech ”, ayrıca kasd ve rızâ mânâlarına da gel­mektedir. (Bkz. Taberî, a.g.e., Cüz: I, 506; İbn Atıyye, a.g.e., I, 200; Kurtûbî, a.g.e., II, 84; Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, I, 284-285.)

Allah Teâlâ’mn herşeyi ihâta etmesi, “Allah, her şe­yi ihâta edendir,” âyetiyle belirtilmektedir. Müfessirler, bu ihâtanın, O’nun ilmi, kudreti ve rahmeti ile oldu­ğunda ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberî, a.g.e., Cüz: V, 298; Beğavi, Meâlimü’t-Tenzil, II, 292; Zemahşerî, a.g.e., I, 567; ibnul-Cevzi, Zâdu’l-Mesîr, II, 213; Kurtûbî, a.g.e., II, 84, V, 402; Râzi, a.g.e., XI, 49; Beydâvt, a.g.e., I, 239; Ebu’s-Suûd, a.g.e , ÎI, 237; Âlûsî, a.g.e., Cilt: III, Cüz: V, 156; Kâsımi, a.g.e., II, 231, V, 1585; Zuhaylî, a.g.e., V, 289.)

Ancak Reşid Rızâ (1354/1935), üstadı Muhammed Abduh’un (1323/1905), bu âyete şu tefsiri yaptığım nakletmektedir: “Müfessirler, bu âyetteki ihatayı kudret ve kahır ile tefsir etmişlerdir. Halbuki bu ihatanın vücûdla olması da sahihtir. Çünkü bu mevcudatın vücûdu zâtından değildir, onu ilk olarak kendisi de icad etmemiştir. O, ancak Vâcibu’l’Vücûd’un irâde ve istimdadı ile vücûd bulmuştur. Şu halde İlâhî vücûd, bütün mevcudatı kuşatmıştır. Öyleyse bütün hal­kın tamamen O’na yönelmesi ve 0na hiçbir şeyi ortak koşmaması gerekmektedir.

Sûfileri birçok yönden tenkid etmesiyle tanınan Muhammed Abduhün, onların vahdet-i vücûd anlayışıyla tam bir benzerlik arşeden bu yaklaşımım orijinal buluyoruz.. Anladığımız kadarıyla Abduh, bununla, bütün varlıkları aslen yok hükmünde göstererek Allah Teâlâ’ya or-tak koşma yolunu kapatmak istemiştir. Aynı üstadın tale­belerinden Merâği ( 1364/1945), aynı tefsiri kendi görüşü gibi vermiştir. (Meraği,Tefsirul Meraği,2,167-168)

Allah Teâlâ’nın herşeyi ihâta etmesi konusunda işârî tefsirlerde de müfessirlerin genel yaklaşımı hâkim­dir; ancak vahdet-i vücûd anlayışına kapı açacak ifadeler de mevcuttur.(bkz;Nahcıvani,age,1,170;Bursevi,age,2,293;Alusi,age,cilt:3,cüz5,159)

Vahdet-i vücûd anlayışının temelini oluşturan Allah  Teâlâ’nın kullarıyla beraberliği “maiyyet” ve onlara ya­kınlığı “takarrûb”, tefsirlerde sûfilerden biraz farklı ele alınmıştır. “Biz, ona şah damarından daha yakınız ” “Biz, ona sizden daha yakınız; fakat siz göremezsiniz, ) âyetleri takarrubun, “Nerede olsanız O, sizinle bera­berdir. Allah, yaptıklarınızı görür’’ âyeti, maiyyetin ana fikrini vermektedir.

Müfessirler, âyetlerde geçen yakınlık ve beraberli­ğin ilim ve kudretle olacağı görüşünde müttefiktirler. İşârî tefsir sahipleri, Allah Teâlâ’nın kullarıyla ilim ve kudretiyle beraber olduğu gibi mekanî mesafeden münezzeh olarak zâtıyla da bara bar olabileceğini, ancak bun keyfiyetinin kullar için meçhul olduğunu belirtmişlerdir.(54)

Burada Kuşeyrinin (460/1072), bu konuda keşfi  değil, naassların zâhirini dikkate alarak vücûd beraberliğinden söz etmekten kaçındığını belirtmeliyiz.(55)

Hemen her mufessirin ilk müracaat kaynağı olan Câmıu ’l-Beyân da, İlâhî yakınlık ve maiyyetin ilim yönünden olduğu belirtilmiştir.( Bkz. Taberi, Câmıu l-Beyan, Cüz: XXVI, 157, Cüz: XVI, 212.)

Zemahşerî (538/1143), *Biz, ona şah damarından daha yakınız ‘’âyetindeki yakınlığın mecazî olduğunu, bununla ilmi yakınlığın ve -sanki zâtı yakınlıktaki gi­bi- herşeye vukûfiyetin kasdedildiğini, bütiln mekânlardan münezzeh olduğu hâlde, ifade olarak "Al­lah, her yerdedir,* denebileceğini belirtir. (Bkz. Zemahşerî, a.g.e., IV, 6.)

Hucvuri (685/1286) ve Ebu’s-Suûd (982/1574) da âyette mecâzi bir anlatımın bulunduğunu, zâtı yakınlık ile İlmî yakınlı­ğın kasdedildiğini, çünkü önceki halin, sonraki durumu gerektirdiğini zikretmişlerdir.( Bkz. Beydavi, Envarul Tenzil, II. 422; EbusSuûd, İrşâdu Akli’s  Selim VIII,128)

İbn Kesir (774/1373), âyetteki maiyyetle O’nun herşeye şâhid ve herşeyi bilmesinin kasdedildiğini, Rabbini bu şekilde tanıyan kulda, hadîs-i şerifte anlatılan ih­san hâlinin gerçekleşeceğini, (56) Rabbinin herşeye şâhid ve rakîb olduğunu sual ayan kulun, O’nu her yerde müşâhede hâline ve bu sayede üstün bir edebe ulaşacağı­nı zikretmiştir.( Bkz. İbn Kesir, Tefsir, VIII, 34-35)

“Biz, ona şah damarından daha yakınız’' âyetinde Zât-ı Bâri’nin değil, meleklerin yakınlığından bahsedildiğini, birçok âyetin (bkz. Hicr 15/9; Vâkıa 66/85. ) buna şâhid olduğunu zikreden ibn Kesir, bu yakınlığı ilimle te'vil edenlerin "hulûl" ve ittihad~dan kurtulmak için böyle yaptıkları­nı, esasen âyetin lafzında böyle bir tevili gerektirecek ve­ya öyle bir sonuca götürecek herhangi bir durumun olma­dığım belirtmiştir.( İbn Kesir, a.g.e., VII, 376.)

Ayetteki ifadenin mânevi yakınlık için bir temsil ol­duğunu belirterek tefsirine giren Kâsımî (1332/1914), gö­rüşünü Beydâvı şârihlerinden Şihâb’ın (1069/1650) açıklamalarıyla destekledikten sonra, “tenbîh'' başlığı ile açtığı bölümde İbn Kesîr’in yukarıdaki görüşünü vererek bunu destekler mahiyette açıklamalarda bulunmuş, bu meyanda İbn Teymiye’nin (728/1328), Allah Teâlâ’mn kullara yakınlığının şekli konusundaki geniş açıklamaları içinde, bazı sû filerin bu yakınlıkla zâtî yakınlığı anlama­sının ve bunu savunmasının tutarlı olmadığı görüşünü zikretmiştir.( Bkz. Kasımî, Mehâsüıü’t-Te’vil, XV, 5490-5495. Kâsımî, bu arada süfli erden Kâşânî’nin vahdet-i vücûdla ilgili görüşlerine yer ver­miştir.)

Kurtubî (671/1273), Cenâb-ı Hakk’ın kula yakınlı­ğının mesafe yönünden değil, ilim, kudret ve rü'yet cihe­tiyle olup, bunun kalbı bir ilim olduğunu hatırlatmış, ilâhı maiyyetin de O’nun kudreti, saltanatı ve ilmi ile ger­çekleşeceğini belirtmiştir. (Bkz. Kurtûbi, a.g.e., XVII, 9, 231. Kurtûbî, burada ilâhi yakınlığın şekillen içine *rü'yet*i de ekler ve bu arada Âmir b. Abdulkaysın: “Baktığını herşeyde Allah Teâlâ'nın ona benden daha yakın oldu­ğunu gördüm,* sözünü nakleder.)

İbn Atıyye (546/1151), Râzî (606/1210), Ebû Hayyân (745/1344), Şirbînî (977/1569) ve Âlûsî (1270/1853) gibi diğer müfessirler de Allah Teâlâ’nın kul­larına yakınlık ve onlarla maiyyetinin ilim, icâd, tekvin, kudret ve rahmetiyle olacağı, zâtıyla bir mekânda bulun­maktan, herhangi bir varlıkla ittisal ve münâsebetten münezzeh olduğu görüşü etrafında birleşmişlerdir.(57)

Ancak Râzî, tefsirinin muhtelif yerlerinde farklı açıklamalar yapmış, tasavvufun hemen her konusunda sûfilerle aynı paralelde görüşler serdetmiş, tevhid, vücûd, zât, takarrûb ve mâsivânın gölge varlığı konularında da vahdeti vücud anlayışına kapı açacak fikirler ileri sürmüştür.Meseşa Cenab-ı Hakk ın kullarla maiyyetini anlatırken şu dwğerlendirmeyi yapmıştır: ''Vacibul-Vûcûd olan Cenabı Hakkın dışındaki bütün varlıklar, mümkindir ve hepsinin varlığı zâtından değil, Vacibul- yucuddaandır. O’nsuz hayat bulmaları ve hayatta kalma­ları mümkün değildir. Esasen mâhiyetlerinin vücûd bul­ması, O’nun vasıtası ile olduğu için O, bu mâhiyetlere on­ların vücûdundan daha yakındır. Bu sırra binâen, muhakkik Arifler: ‘’gördüğüm herşeyden önce Allah'ı gördüm’’, demişlerdir. Hâl olarak onlardan bir derece aşağı olan mutavassıflar: 'Gördüğüm herşeyle birlikte Allah'ı gördüm,' derken, işin zâhirinde kalanlar: ‘Gördüğüm her­şeyden sonra Allah 'ı gördüm,' demektedirler.” (58)

Razi, mümkin varlıkların vücûdunun âriyet olduğu ve bunun fakir bir kimsenin zengin birisinden elbise al­masına benzediği konusunda, vahdet-i vücûd fikrindekilerle aynı yaklaşım içindedir.(Bks. Razi, a.g.e., XXV, 21.)

Râzî, Allah Tealâ’dan başka herşeyin esasen adem-i mahz, mutlak yokluk içinde olduğunu belirtir ve bu gerçe­ğin anlaşılması için kalbin nûr ile inşirah bulmasım, mâsivâdan kurtulmasını ve mârifetullah ile dolmasını ge­rekli görür.(59)

Razi, eşyâ hakkında kullar için mümkün olan bu marifetin, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının hakikati için mümkün olmadığını, başarın bundan Aciz bulunduğunu belirtir. (Bkz. Razi, el-Mebahisul-Meşrikiyye, II, 521-523 (Beyrut, 1990, 1.Baskı)

Vahdet-i vücûd ehli da Allah Taâla’yı hakikatiyle ancak kendilerinin tanıyacağı görüşündedirler.( Bkz. İbn Arabi, Futûsul-Hikem, 1, 55; Avni Konuk, Fusûs Şerhi,1,161,164 )

Alûsi de tefsirinin "Bâbu’l-işûrât” bölümlerinde ko­numuzla alâkalı Ayetler hakkında arifılerin yaptığı ışâri yorumları verirken, özellikle Muhyiddîn b. Arabi ve di­ğer sûfilerden, yukarıda özetlediğimiz vahdet-i vücûdla il­gili yaklaşımları nakletmıştır. ( özellikle vahdet-i vücûdla ilgili kısımlar için bkz. Alûsi, a.g.e.,Cüz: l, 366, VII, 258, XVIII, 163-165, XX, 131, XXVI, 195, XXVII,195)

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, son dönem tefsirleri içinde Bursevi ve Âlûsî’den sonra“vahdet-i vücûd’’fikri­ni ayrıntılı olarak ele alan ve üzerinde değerlendirmeler yapan Reşid Rızâ (1354/1935) ile Elmalılı Hamdi Yazır (1358/1942) olmuştur.

Reşid Rızâ, daha çok tevhidle ilgili âyetlerin tefsi­rinde "vahdet-i vücûd'' ve ''vahdet-i şuhûd'a değinerek değerlendirmelerim yapar ve ''vahdet-i şuhûd”ın, nassların delâletine ve İslâm akâidine daha uygun olduğu kana­atine varır. Her iki anlayışın “fena" hâliyle ilgisini inceler ve *vahdet-i vücûd’’u savunanların ileri gidenlerini şid­detle tenkid eder. Bu konuda İbn Teymiye nin (728/1328) ve onun talebesi İbn Kayyum’ın (751/1351) değerlendirmelerine itibar eder. Bu tür konularda geniş ve sıhhatli bilgi için ibn Kayyım‘un Medâricü’s-Sâlikîn isimli tasavvufi eserine havâle eder.

Hamdi Yazır, “vahdet i vücûd”on iyice tedkik edil­diğinde onda şirk, hulûl, ittihad ve panteist anlayışın bu­lunmadığını belirtir ve “vahdet-i vücûd”u özetle şöyle izah eder: “Önce şunu kaydedelim ki, ‘Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka hiçbir ilâh yokturr’âyetinde de açıkça belirtildiği gibi, İslâm dininde emredilen umûmi imanın konusu, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur,' şeklinde özetlenen ‘tevhid-i ulûhiyet’tir. Yoksa, ‘Allah’tan başka mevcûd yoktur,’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid-i vücûd’ değildir. Bu, olsa olsa ma rifet yolunda merhaleler kat'etmiş havass tabakası için mevzu-ı bahs olabilir. Bi­zim nazarımızda ‘tevhid-i vücûd’ ale’l-ıtlak münker değil, belki keşif yoluyla (ulaşılabilecek) müsbet bir durumdur. Fakat ‘Allah’tan başka mevcûd yoktur,’ demekle, ‘Her mevcûd Allah’tır,’ demek arasında pek büyük fark vardır. Birincisi sırf tevhid olabilir fakat İkincisi, tamamen şirk­tir.

‘Allah’tan başka mevcûd yoktur,’ dendiği zaman, Allah’tan başkasına isnad edilen varlığın gerçek olmayıp hayâlde ve vehme bağlı, şuurda akseden bir gölge mesabesinde olduğu ve gerçek vücûdun ancak Allah’a mahsus bulunduğu ikrar edilmiş, âlemin bizâtihi ve lizâtihi bir vücûda sahip olmadığı ortaya konmuş olur ki bu, ‘vahdet-i vücûd’dur. Çünkü keşif yoluyla sâbit oldu­ğuna göre biz, âlem adına ne biliyorsak hepsi, hissettikle­rimizden, hayâlimizden, zihnimizdeki şekillerden ve rûhî intıbâlarımızdan ıbârettir. Fakat 'Her mevcûd Allahtır ! dendiği zaman, vücûdda hakiki bir çokluk ve çoğalma kabul edilmiş ve hepsinin Allah olduğu iddia edilmiş oluyor ki, bunda tevhid yoktur. Tersine Allah’ı çoğaltma ve O’na ortak koşma vardır. Bu, bir ‘vahdet i vıiciıd değil,'ittihad-ı vücûd’ (varlığın birleştirilmeni) veya hulul teorisidir. Yahut, Allah'ı inkâr etmek süreliyle ancak âlemi isbattır. ‘Bir'e ‘her* demektir. Buna da 'vahdet-1 vücûd,değil, 'panteizm'denir."(Hamdi Yazır,Hak Dini,1,576-577)

Hamdı Yazır, "Biz, ona şah damarından daha ya­kınız’ Âyetinin tefsirinde de vahdet-i vücûd konusuna geniş yer vermiş, bu fikrin baş temsilcisi olan Muhyiddin b. Arabi’nin (638/1240) el-Futûhâtul-Mekkiyye adlı eserinden nakillerde bulunmuş ve en sonunda. Âlûsî’nin değindiği gibi,bu anlatılanların herkes tarafından anlatılamayacağını, bunları ancak hâl ehli olan­ların tam kavrayabileceğini, ehli olmayana ağır geleceğini belirtmiştir.

Birçok yönüyle "vahdet-i vücûd'' anlayışını tashih ettiğini anladığımız Hamdi Yazır, birçoklarının bazı ayetleri meram ve mecrâsının dışında yorumlayarak *vahdet-i vücûd’ adına hatalara düştüklerine de dikkat çekmiştir.

Vahdet-i Şuhûd

Kısaca "lû meşhûde illallah" (Allah’tan başka görü­nen yoktur) ifadesiyle özetlenen "vahdet-i şuhûd''kâinatın her zerresinde onun yaratıcısının tecellilerini seyretmek ve Allah’a ait tecellilerden başka hiçbir şey görmemektir.(Selçuk Eraydın,Tasavvuf ve Tarikatlar,295;Uludağ,Tasavvufi Terimler Sözlüğü,553..)

Bu anlayışın baş temsilcisi, ikinci bin yılın müceddi-di olarak tanınan Nakşibendî yolunun önderlerinden İmam Rabbânidir (1034/1625).
İmam Rabbânî, vahdet-i vücûd ehlinin, hayâlî, vehmî, serap hükmünde gördükleri ve "zıllî vücûd'' ismi­ni verdikleri varlıkların esasen zayıf da olsa bir vücûd sa­hibi olduklarını, ancak bu vücûdun, mümkinatın diğer va­sıfları gibi zayıf bir vücûd olduğunu, bu vücûdun Zât-ı Bâri’nin vücûdundan ayrı fakat onunla ayakta durduğu­nu, her an yokluğa itilebileceğini, fakat bu vücûdların de­vamı süresince kendilerine terettüb eden gerçek hüküm­lerin bulunduğunu, şeriatın bunları tayin ettiğini belirt­miştir. (İ.Rabbani,Mektubat,1,266.Mektub,3,67.Mektub;Ayrc bknz,H.Karaman,İ.Rabbani ve İslam Tasavvufu,33-34-259-263)

Gerçek fenâ hâlinin ancak şuhûdî tevhidle gerçekle­şeceğini belirten İmam Rabbânî, vücûdî tevhidi yakîn kabilinden, şuhûdî tevhidi ise "ayne’l-yakin' cin­sinden görür ve bunun, güneşin müşâhede edildiğinde yıl­dızların görülmemesine, fakat bunun yıldızların yok oldu­ğu mânâsına gelmeyip, belki güneşin şiddetli zuhûru kar­şısında gözden kaybolmasına benzediğini, şuhûdî tevhid sahibinin yıldızların varlığım kabul ettiğini, vücûdî tevhi­di savunanların ise yıldızları yok bildiğini, ikisi arasında pek çok farkın bulunduğunu belirtmiştir.(.Rabbani,age,1,43.Mektub)

İmam Rabbânî, bir şeyin gölgesinin onun aynı ol­madığını, “asıl ile gölge aynıdır,” denemeyeceğini, bunun gibi mümkin varlığın, vâcibin aynısı olamayacağını, mümkinin aslının yokluk olduğunu, ancak ilahî isim ve sıfatların aksetmesiyle bir vücûd bulduğunu, bu vücudların isim ve sıfatların aynı olmayıp, misal ve gölgeleri ol­duğunu, buna göre *heme ûst" (her şey O’dur) demenin doğru olmayıp “keme ez ûst” (her şey O’ndandır) anlayı­şının doğru olacağım ve mümkin varlıkta bulunan bütün hâl ve yetkilerin, Cenâb-ı Hakk tarafından ihsan edildiği­ni belirtmiştir.(İ.Rabbani,Mektubat,2,1.Mektub.;Karaman,age,263)

Vahdet-i vücûdu, vahdet-i şuhûddan aşağı bir mer­tebe olarak gören İmam Rabbâni, sülûkunun evvelinde kendisinin de bu tevhid anlayışında olduğunu fakat İlâhî lütûfla bu hâlden kurtulup şuhûdî tevhide ulaştığını,((bknz;İ.Rabbani,age,1,160.Mektub.)vücûdî tevhidi savunan Muhyiddîn b. Arabi’nin aslrnda Allah’ın velilerinden makbul bir kul olduğunu, fakat onun bazı muhâlif fikirlerini halka zararlı bulduğunu, onu ta­mamen reddedenlerin ifrata gittiği gibi, herşeyi ile kabul edenlerin de tefritten kurtulamadığını, halbuki hak ola­nın, orta yolu tutarak herkese hakkım vermek olduğunu, İbn Arabi’nin bu konudaki hatasının keşfi bir hata olup mâzur görüleceğini, içtihad hatasına düşenlerin kınanma-dığı gibi, keşif hatasına düşenlerin de kınanmayacağını, ancak o konuda peşlerinden de gidilmeyeceğini belirtmiş­tir. (Bkz. İmam Rabbâni, a.g.e., I, 266. Mek. Ayrıca bkz. Karaman a.g.e., 35.)

Değerlendirme

‘’Lâ ilahe illallah” ifadesiyle özetlenen tevhid, İslâm’ın ilk emri ve esas hedefidir. Kulun rûhuyla yapılan ilk ilâhi ahidin konusu, Allah Teâlâ’nın rubûbiyetinin ka­bulü ve ikrârıdır. (Araf,172) Konuşmaya başlayan çocuğa dini bir edeb olarak ilk defa uAllah” söyletilir. Bülûğa eren bir kula ilk emredilen “kelime-i tevhid”dir Bütün peygam­berlerin gönderiliş gayeleri “kelime-i tevhid" ile özetlenebi­lir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v), risâleti boyunca dâvet ve cihadını ‘’kelime-i tevhid” esası ve hedefi için yapmıştır.
Daha sonraki bütün cihad ve mücâhedelerin hedefi de bu olmuştur. Çünkü bütün beşeriyete verilen emir, her türlü şirkten uzak bir şekilde hâlis bir kalble Allah’a kul­luk yapmaktır.(Beyyine,5)

Sûfiler, useyr u sülük”un hedefini, bu hakiki tevhide ulaşmak şeklinde belirlemişlerdir. İmam Rabbânî’nin belirttiği gibi bütün mesele, hakiki imana ulaşmak ve rızâ makâmmda, ihsan hâlinde kulluk yapmaktır. Ancak -hadiste belirtildiği gibi- imanın yetmişi aşkın şubesi ve her bir şubenin farklı derece ve kemâlleri bulunduğu için herkesin iman adına ulaştığı nokta ve aldığı zevk de farklı olmaktadır.

Her seviyedeki insandan istenen ve "lâ ilâheillallâh" şeklinde özetlenen tevhidin gizli birçok sırrına vâkıf olduklarını belirten sûfıler, bu tevhidin özünde bu­lunduğunu söyledikleri ve ‘’la maksûde illallâh", ‘’lâ faileillallâh", ‘’la meşhûde illallâh", "lâ mevcûde illallâh" ifadeleriyle özetledikleri tevhid çeşitlerinden bahsetmiş­lerdir. Bunlar içinde ilk üç tevhid anlayışı, nasslarla bir çelişki içinde görülmediği için genelde ümmet tarafından makbul görülmüştür. Fakat ‘’vahdet-i vücûd" adıyla yayı­lan tevhid anlayışının özünü içeren ve "lâ mevcûde illallâh" şeklinde ifade edilen son tevhid anlayışı, sûfî ve âlimler arasında epeyce münakaşa konusu olmuştur.

Muhyiddîn b. Arabi (638/1240) ile sistematik şe­kilde işlenen, açıkça savunulan ve kitaba aktarılan "vahdet-i vücûd" anlayışı, özellikle İbn Teymiye (728/1328) tarafından her zeminde yüksek sesle tenkid edilmeye baş­lanmış ve  bu anlayış, ilim çevrelerinin gündemine girmiştir.
Konu, önce belli çevrelerde tartışılırken, daha sonra tefsirlerde de değerlendirmeye alınmıştır. Bunun sebebi, "vahdet-i vücûd"u savunanların, bu anlayışlarına birçok âyet ve hadisi delil göstermeleri olmuştur. Özellikle müteahhir müfessirlerin bir kısmı, ilgili âyetlerin tefsirini ya­parken, ilmî çevreleri meşgul eden bu konuya az çok de­ğinmek zorunda kalmışlardır. Bunları yukarıda özetledik. Ancak şu kadannı belirtelim ki, rivâyet ve dirâyet tefsir­lerinden hiçbirisi "vahdet-i vücûd"u takdir ve açıkça tasvib etmemiştir. Özellikle ilk tefsirler, bu konuya hiç değinmemiştir. Müfessirlerin, "vahdet-i vücûd" anlayışına delil olarak gösterilen bazı âyetlerin tefsirinde bu anlayışa paralellik arzeden açıklamaları, onu savunduklarından veya ona zemin hazırladıklarından değil, ilgili âyete mecbûren o çerçevede bir mânâ vermenin gereğindendir.

Müfessirler içinde Râzî, kendine has tefsir ve tevçi-hatları ile isim vermeden, “vahdet-i vücûd” anlayışına paralel birçok fikirler ileri sürmüştür. Alûsî, isim vererek ve Muhyiddîn b. Arabi'den nakillerde bulunarak “vahdet-i vücûd” hakkında temkinli değerlendirmeler yapmış­tır. Reşid Rızâ, konuyu isim vererek birçok defa değer­lendirmeye almış ve tenkidlerini İbn Teymiye çizgisinde yoğunlaştırmıştır. Kâsımî ve Mustafa Merâğî’yi de bu çizginin savunucuları olarak görebiliriz. Ancak ibn Tey miye’deki genel ve sert hükümler, bu zevatta, aynı genel­leme ve şiddette değildir.

Türkçe tefsirler içinde en meşhuru olarak düşündü­ğümüz Hak Dini Kur'ân Dili*nde “vahdet-i vücûd*9dan bizzat isim verilerek bahsedilmiş, diğer tefsirlere nazaran daha temkinli değerlendirilmiş ve hatta genel hatlarıyla tasvib edilmiştir.

İşârî tefsirlerde tevhid üzerinde hassasiyetle durul­muştur. Ancak Sülemî (412/1021) ve Kuşeyrî (465/1072) gibi ilk işârî tefsir örneklerini temsil eden sûfî müfessir­ler, “vahdet-i vücûd”dan hiç bahsetmeden ağırlıkla “vah­det-i kusûd” ve “vahdet-i şuhûd” anlayışına paralel açık­lama ve nakillerde bulunmuşlardır. Zaten selefin tevhid anlayışı, “lâ ilahe illallâh" tan sonra “lâ maksûde illallâh’’fikri etrafında şekillenmiştir. İşârî tefsir sahip­leri içinde “vahdet-i vücûd”u savunanların başında Muhyiddîn b. Arabi (638/1240), Sadreddîn Konevî (673/1273), Abdürrezzak Kâşânî (730/1330), Nimetul- lah Nahcıvânî (920/1514) ve İsmâil Hakkı Bursevî (1137/1724) gelmektedir.(bknz;S.Ateş,İşari Tefsir Okulu,167,vb.)

Tesbit edebildiğimiz kadarıyla, “vahdet i vücüd” anlayışı için delil gösterilen Ayetlerin bir kısmı, hiç te'vil edilmeksizin lafzî delâletleri ile ele alındığında, bu anlayı­şı savunanlara delil olacak mahiyettedir. Çoğu müfessir, bu ayetleri müteşabih kabul ederken, bazıları da zahirine hamlini sakıncalı görüp uygun bir te'vile gitmişler, buna mecbur kalmışlardır.

"Vahdet-i vücûd” anlayışında olanlar ise, Ayetin zahirî mânâsından hareket edip, lafzın en geniş medlulle­rini dikkate alarak çeşitli istidlâllerde ve keşfi içtihadlarda bulunmuşlardır. Yapılan bâtınî yorumlar ve intikaller, kendi mantığı içinde seçilen deliller muvâcehesinde tutar­lı gözükmektedir; fakat ileri safhada varılan noktada bir­çok soru ve müşkilât ortaya çıkmaktadır. Bediüzzaman’ın belirttiği gibi zayıf te'viller ve ciddi zorlamalar ile âyetler bu meşrebe uygun tefsir edilmiş ve Ayetlerin sarahatı incitilmiştir.(B.Said Nursi,Lemalar,,9.Lema,Mektubat,29.Mektub,5.Telvih;Muhakemat,117-118)

Fikir sahiplerinin: “Bu tevhid, sırf akıl ve zâhirî ilimle anlaşılamaz; ancak bir miirşid terbiyesinde seyr u sülûkla, hâl, zevk ve müşâhede yoluyla farkedilebilir,” sözleri, meseleyi biraz daha hassas hâle getirmiştir. Bu sözle, çoklarının tenkid yolu baştan kesil­miş fakat birçok Alim, meseleyi kendi zevk ve zâviyelerine göre değerlendirmekten geri durmamıştır.

Biz, bu konuda küfre varan tenkidlere katılamıyo­ruz. Bunu çok ağır ve tehlikeli buluyoruz. Açıkça küfrüne delalet eden bir sözünü işitmediğimiz ve hâlini görmediği­miz sürece, 'ben mü'minim’ diyen ve hayatı Kur'an-sün- net çizgisinde itaatla geçen hiçbir kimsenin, küfrüne hü­küm verme hakkımızın olmadığım biliyoruz. Böyle bir kimsenin müşkil sözlerini mecaz veya şatâhata, dengesiz hâllerini manevî sarhoşluk ve istiğraka, katılamadığımız fikirlerini hatalı içtihada bağlayıp durumunu Allah'a ha­vâle ederiz.

Vahdet-i vücûd konusu ve İbn Arabi üzerinde özel bir çalışma yapan İsmail Fenni Ertuğrul’un konu ile il­gili şu değerlendirmesini, bizim de kanaatimizi aksettirdiği için kısaca naklediyoruz:

*Hülâsa, vahdet-i vücûd itikadı, birtakım mülhid ve zındıkların(60) anladığı gibi değil de mutasavvıflar gibi anlaşıldığı zaman, öyle küfür ve sapıklık olması şöyle durama, aksine, dinî-aklî delillere dayanan, birçok Arif, âlim ve kâmil velilerce kabul edilmiş bir itikad olduğu or­taya çıkar. Bununla birlikte biz, bu anlayışın bütün müslimanlarca kabul edilmesi gerektiği fikrinde değiliz, in­sanların büyük bir çoğunluğu, bununla yükümlü değil­dir. Çünkü yüce peygamberler, insanları tevhide yani 'Al­lah birdir* demeye davet ettiler, vahdet-i vücûda dâvet et­mediler. Maksadımız, sadece bunu kabul edenlere dil uzatmamak, birtakım velî ve âlimleri kınayıp reddetme hatasına düşmemek, böylece ‘Benim velî kuluma eziyet eden kimseye şüphesiz ben harp ilân ederim, ’şeklin­deki kudsî hadisin mefhumunun gerektireceği İlâhî kahrı celbetmemektir.(İ.Fenni,age,102)

İzmirli İsmail Hakkı’nın da dikkat çektiği gibi, en emniyetlisi, vahdet-i vücûd anlayışı idrak ve kabul edilemiyorsa, inkâra da gitmemek, İslâm dairesinde yaşa­yan ve bu fikri savunan müminleri küfürle itham etme­den meseleyi Cenâb-ı Hakk’a havâle etmektir.

(1)-Fenâ ve beka nazariyeleri, tasavvufun en nazik, en hassas ve en ince meselelerinden biridir. Tasavvuf tarihinin ilk kaynaklarının ortaklaşa verdikleri bilgilere göre, fenâ-bekâ kelimelerini kullana­rak bu nazariyeyi ortaya atan ilk sûfı, Ebû Said Harrâz’dır (279/892). Bkz. Sülemı, Tabakâtu’s-Sûfiyye, 228; Hücviri, Keşfu’l- Mahcûb, 290. Harrâz’ın tarifi şöyledir: “Fenâ, kulun kulluğunu görmekten fâni olması, bekâ ise Allah'ın huzurunda bâki ve var ol­masıdır. Bundan sonra her sûfı, kendi anlayışına göre fenâ-beka nazariyesini işlemiş ve konuya yeni boyutlar getirmiştir. îlk za­manlar “fenâ”, kötü huy ve hareketlerden fâni olma, “bekâ” ise iyi hâl ve sıfatlarla beraber bulunma şeklinde anlaşılırken, daha son­ra bu anlayıştan İbn Arabi’nin vahdet-i vücûd çizgisine kadar uzur ve ayrıntılı bir yol izlenmiştir. Fenâ ve bekânın tarifleri için bkz Serrâc, el-Luma', 417; Kuşeyri, Risâle, I, 228-231; Hücviri, a.g e 294; Sühreverdî, Avârif, 520; Attâr, Tezklretul-Evliyâ, 482.

(2)-Cüneyd el-Bağdâdî, “Vâsıl, Rabbinin yanında bulunan insandır,’ derken Sühreverdî, hâl yoluyla sâfı yakîni elde eden kimsenin vuslat makamlarından birisine ulaştığını, vuslata erenlerin de kendi aralarında derece derece olduklarını, bazılarının, bütün kâinatta ve kulların üzerinde Allah Teâlâ'nın fiillerini görme yo­luyla O’na kavuştuğunu, bazılarının, sıfatların tecellilerine maz- har olarak Celâl ve Cemâl nurlarını müşâhede ettiklerini, bazıları­nın, bir kısım “zâtı tecellilere ulaşıp, bâtınını yakın ve müşahede nurları sararak şuhûdunda varlığını tamamen kaybetmiş bir şe­kilde fena makâmına yükseldiğini, bundan ötenin, “hakka! yakın” olup “havâss” tabakasına has olduğunu, bu hâlde, müşâhede nurunun kulun bütün varlığına sirâyet edeceğini, bunun, vuslat makamlarının en yükseği olduğunu belirtmiştir. Bkz. Sühreverdi, a.g.e., 517. Abdullah el-Herevî (481/1088), “ittisâl’i üç dereceye ayırmış, üçüncü dereceyi keyfiyeti bilinemeyecek şekilde “ittisâlul-vücûd” olarak tanıtmış, Kâşânî (730/1330) de bunu: “Ku­lun, Hakk’ın vücûdunda fâni olması” şeklinde şerh etmiştir. Bkz. el-Herevî, Menâzilü’s-Sâirîn, 43; Kâşânî, Şerhu Menâzili’s- Şâirin, 557. Görebildiğimiz kadarıyla, İbn Arabi’den (638/1240; yaklaşık 150 sene önce yaşamış olan el-Herevî’nin açıklama!arında “vahdet-i vücûd” anlayışına zemin oluşturacak birçok ifade mevcuttur.

(3)-Cem', kulun sadece her şeyde Hakk’ı müşâhede ettiği bir beraber­liktir (Sühreverdi, a.g.e., 324). Buna, her şeyin Hakk ile kâim ol­duğunu görme hâli de denir (Kuşeyrî, a.g.e., 225). Cemül-cem ise hakikat nurlarının galebesi ile fenâ fillaha ulaşıp mâsivâyı (Al­lah’tan gayri bütün eşyâyı) yok bilmedir. Bkz. Kuşeyrî, a.g.e., I, 225. Bu, Hakk’tan başka hiçbir şeyi görmeme hâli olarak da tarif edilmiştir (Bkz. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 116)

.(4)-Cüneyd el Bağdâdi (297/909), her şeyde Cenâb-ı Hakk’ın kudretini gören Arifin, nefsinden, hissinden ve irâdesinden tamamen fani olup tevhid denizinde gark olduğuna, böylece kulun ilk hâline dön­düğünü belirtir- (Bkz. Kuşeyrî, Risâle, II, 584; Ateş, Cüneyd-i Bagdâdi Hayatı, Eserleri ve Mektubları, 156. tak. 1970, Sönmez Neşr.) Yine Cüneyd el-Bağdâdî, kendisine Arifin hâli sorulunca: "Suyun rengi kabının rengidir,” diyerek Arif kulun. Maviasının boyası ile boyandığına, O’nun mazharı vs aynası olduğuna işaret et­miştir. Bkz. îbn Kayyım, Medâricü's'Sâlikin, III, 358

(5) - Gazali, Mişkûtu’l-Envâr isimli merinde şöyle der: "Vücud ikiye ay­rılır: 1-Varlığı kendi zâtından olan, 2-Varlığı başkasından olan. Varlığı başkasından olanın, varlığı kendi nefsiyle kâim değil, emanettir,ariyettir. Böyle bir varlık, zâtı yönüyle ele alınınca sırf ademden başka bir şey değildir. Onun vücûda ancak başkasına izâfetle vardır. Esasen gerçek bir varlığı yoktur. Demek ki, gerçek nûr Allah Teâlâ olduğu gibi, gerçek varlık da Allah Teâlâ’dır. Ârifler, mecaz çukurundan hakikatin zirvesine yükselip mırâcını tamamladıklarında açık bir müşâhede ile görürler ki, varlıkta aslen Allah Teâlâ’dan başka bir şey yoktur. Ve Onun vechinden başka herşey helâk olucudur. Bütün varlıklar, bir zaman içinde yok olacaktır. Başka türlü düşünmek da mümkün değildir Çünkü O’ndan başka her şey, zâtı yönüyle sırf ademdir. Onun şu andaki varlığı ve hayatı, Allah Taâlâ’nın zâtına bağlıdır. Şu halde mevcut olan yalnız Allah'ın vechidir." Bkz- Gazâli, Mışkâtul-Envûr, 29-30 (Tc. Süleyman Ateş« Bedir Yay., İst, 1994).

(6)-Bkz. Afifi, a.g.e.,176.

(7)-Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, 497.

(8)-Bkz. Avni Konuk,Fususul-Hikem Tercüme ve Şerhi. 1,47

(9)-Ibn Arabi üzerinde araştırma yapanlardan Dr, Suad Hakimin tesbitine göre, "vahdet-i vücûd" tâbirini ilk defa muhtemelen İbn Teymiyye (728/1338) kullanmıştır. Fakat diğer araştırmacılar bu tabirin,İbn Arabi’nin talebesi olan ve İbn Teymiyye’den 44 sene önce vefat eden Sadreddin Konevi tarafından kullanıldığını tesbit etmişlerdir.(bknz;Konuk,age,1,47-48)Verdiğimiz bilgiler,Mustafa Tahralı’nın ismi geçen şerhin girişindeki makalesinden alıntılanmıştır.

(10)-Bknz;İbn Arabi,Füsus,109(Afifinin talikatıyla)

(11)-Bknz;İbn Arabi,el Futuhat,1,272

(12)-Bknz;Avni Konuk,age,1,47

(13)-İbn Arabi,age,3,429;İbn Arabi burda ‘’Allah vardı-O’nunla beraber hiçbirşey yoktu’’hadisinin buna işaret ettiğini belirtmektedir.Hadis,deliller bölümünde tahriç edilmiştir.

(14)-Bknz;Avni Konuk,age,1,50

(15)-Bknz;Abdulkerim el Cili,İnsan-ı Kamil(terc.Seyyid Hüseyin Fevzi Paşa),1,127(ist.1996,Kitsan)

(16)-Bkz;Avni Konuk,age,1,52-60.(M.Tahralı’nın Fususu’l Hikem,Şerhi ve Vahdeti Vücud ile Alakalı Bazı Meseleler adlı makalesi.)

(17)-bknz;Hamdi Yazır,Hak Dini Kuran Dili,1,576,(2.Baskı,1960)

(18)-Ferid Kam’da bu tesbitimzi teyid etmiştir.Bknz;Ferid Kam,İbn Arabi’de Varlık Düşüncesi,107)İnsan Yay.,1992)

(19)-Bu cümle asırlar boyu bütün mutasavvıflar tarafından az çok değişik ifadelerle tekrar edilmiştir.Bknz;Serrac,Luma,50;Sülemi,Tabakatus Sufiyye,202;Kuşeyri,Risale,1,41;Şa’rani,el-Yevakıt ve’l Cevahir,1,7.Şarani,bu sözün bizzat İbn Arabi’ye ait olduğunu belirtir.

(20)-Hulul,Allah’ın bazı şahıs veya eşyaya girdiğini iddia etmektir.Bu anlayışın küfr olduğu açıktır.Bu Konuda geniş bilgi için;Serrac,Luma,541-542;Hucviri,Keşful Mahcub,219-311;İmam

(21)- İttihad, bir olmak, bütünleşmek mânâamdadır Kulun Allah’la bü­tünleşmesini ifade için kullanılır. Bu da bâtıl bir anlayıştır. İttiha­dın mânâsı ve sûfilerin bundan uzak olması konusunda geniş bilgi için bkz. Suyûtî, el-Havi li’l-Fetevâ, II, 304-315; Heytemi. et Fetâva’l-Hadîsiyye, 332-334; Abdulkâdir İsâ, Hakâik ani't-Tasav­vuf, 540 vd.

(22)- Tenâsüh, rûhun farklı bedenlerle tekrar tekrar yeryüzüne gelmesi, esasta aynı olmakla birlikte, çeşitli varlıkların cesetlerine girerek değişik şekiller almasıdır. Başka bir ifadeyle, ruhların zamanlar içerisinde göç etmesi demektir. Bu anlayış, ruhların ebediliği inan­cının farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. İslâm akide­sine ters olup, daha çok Hindistan’da yayılmış bir anlayıştır. Geniş bilgi için bkz. Bîrûnı, Tahkiku mâ lil-Hind, 38-44. (Haydarâbâd, 1958); Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihâl, II, 281 vd. (Beyrut, 1992, II. Baskı); îbn Kayyım, er-Rûh, 217; B. Carra de Vaux, İ.A, XII/I, 158; Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, 46-47.

(23)-İbâha, belli bir kemâl derecesinden sonra kuldan teklifin düşüp, har şeyin mübâh olduğuna iddia edenlerin görüşüdür. Bu da bâtıl bir anlayıştır. İbâhiye’nin görüşü ve teklifin ölene kadar devam et­mesi hakkında geniş bilgi için bkz. Sühreverdî, Avârifu 'l-Maârif, 78-80 (Trc. Gerçek Tasavvuf 97-101); Dilâver Selvi, İslam’da Velâyet ve Kerâmet, 56-66

(24)-Vahdet-i vücûdla Panteizm arazındaki farklar için bkz. İsmail Fenni, Vahdet i Vücûd ve îbn Arabi, 65 vd

(25)-Taayyun,zahir olma,belirme,meydana çıkma,temeyyüz manlarına gelir.Bkz;İsmail Fenni,age,21;Eraydın,age,223)

(26)Buraya kadar verdiğimiz bilgiler için bknz;İsmail Fenni,age,9-11

(27)-İbn Arabi,Füsus,1,107.Hud Fassı(Afifinin ta’lik ve tahkikiyle,Beyrud,1980)

(28)-bknz;Avni Konuk,Fususul Hikem Tercüme ve Şerhi,2,275

(29)-bknz;İbn Arabi,age,1,111

(30)-Bknz;Ferid Kam,age,93-94

(31)-bknz;Cavid Sunar,Tasavvuf Felsefesi,237(1974)

(32)-bknz;Azidüdddin Nesefi,Tasavvufta İnsan Meselesi,18,İst.,1990,Dergah Yay.

(33)-Bu mertebeler,bazı eserlerde yediye çıkarılmıştır.Bknz;İsmail Fenni,age,20-25;Eraydın,age,222;Kara,Tsavvuf ve Tarikatlar Tarihi,339

(34)-bknz;Ateş,İşari Tefsir Okulu,2662-263

(35)-Hadis,biraz sonra deliller bölümünde ele alıncaktır.

(36)-İbn Arabi,Futuhat,1,161.Ayrıca bknz;Ateş,age,263-264

(37)-İsmail Fenni Ertuğrul, hadisle ilgili olarak şöyle der: "İşitme, gör­me, dil, ayak, gibi organların zikredilip diğerlerinin zikredilmemesi, görme, işitme vs. bunların en kuvvetlisi olup diğerlerinin on­lara tâbi olmasından dolayıdır. Maksat, insan-ı kâmilin bütün kuvvet ve organlarıdır. Fakat bu uzuvların zahiri surretleri değil, bunlardaki bâtıni kuvvelerdir. İşte bu sebeple hadiste ‘onun işitti­ği kulağı, gördüğü gözü olurum’ buyurul muştur.” Bkz. î. Fenni, a.g.e., 66. İbn Arabi ise Fusus’un Adam Fass’ında: “Cenâb- Hak, insan-ı kâmilin bâtıni süretini kendi süreti yani esmâ ve sıfatı ola­rak yarattı; bunun için onun hakkında, *Ben onun görme ve işitme si olurum’ dedi, 'gözü, kulağı olurum’ demedi. Böylece iki suretin arasını tefrik etti,” demiştir. Bkz. A. Avni Konuk, Fusûs Şerhi, I, 169, II, 216, 222. Bu konudaki benzer açıklamalar için bkz. İbn Arabi,Tedbirdi ı llâhtyye, 4,169,296,417,418.

(38)-Kelebazi, "fena" hâline dalâlet ediyor dediği bu hadise şu açıkla­mayı getirmiştir: ”Fenâ halindeki kulun sevk ve idaresini bizzat Hakk üzerine almıştır. Dini vazifelerin ifâsında ve Hakk’a uyma konusunda kula yön varan Allah’tır. Bu durumda bulunan kimse, Allah'a karşı ifâ etmekle mükellef olduğu hususlarda mahfuzdur. Bu vasiyette bulunan kul için günaha giden yolların hepsi kapan­mıştır. İsmet (günahsız olma) dedikleri şey budur, ve hadis bu mânâdadır.” Kelâbâzi, Ta’arruf, 142.

(39)-Bkz. Kuşeyri, Risâle, 1,267, II, 620.

(40)-Eşref Ali, ‘Gerçekte tek varlık vardır” başlığı altında, kendi bakış açısıyla hadisi şöyle yorumlar: "Allah ve zamanın aynı şey olmadı­ğı açıktır. Fakat aynilik olmamasına rağmen burada ‘ben zamanım' ifadesiyle neyin murad edildiğini bir te'vil ile açıklayalım. Tahkik ehline göre bu te'vil şöyledir: ‘Ben zamanım’ derken, ‘Her-şey benim kudretimdedir, benim murâdım olmadan hiçbir şey olmaz,' denmek istenmektedir. Bunun açıklaması şu şekildedir Her- şey, fiilleri ve etkileriyle Allah'ın elindedir. Gerçek tasarruf eden ve devamlı varolan sadece Allah'tır. Hakikatte herşey, hiçbir şey değildir. Böylece hadisten, sufilerin bu sözünün doğruluğu ortaya çıkar. Kısaca hadisten kasdedilen, Hakkın istediği gibi kullanma yetkilerinin isbatı ve zamanın kullanımının, kendisinden (zaman­dan) olmadığıdır. Aynı şekilde bu sözde Hakkın istiklâlinin isbatı ve halkın istiklâlinin olmadığı vardır." Bkz. Eşref Ali, a.g.e., 219. ibn Kuteybe (276/889) ise cahiliyye ehlinin dehr anlayışını anlat­tıktan sonra zamanla ilgili kendi te'viliyle alâkalı misâller verir Sonra şöyle der: "Zaman içerisinde musibetler, felaketler olur. Bu musibetler, Allah'ın takdiri iledir. İnsanlar, bu musibet ve felâketler samanın içerisinde meydana geldiği için, hiç suçu olma­dığı halde zamana söverler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz. ‘Zamana sövmeyiniz. Allah samanın tâ kendisidir,' demiştir.” Bkz. ibn Kuteybe, a.g.e., 344-47.

(41)-Eşref Ali, bu hadisin açıklamasında şöyle demektedir. “Sûfîlerin bazı sözlerinde ‘fâni' ve fenâ' tabiri geçmektedir. Bunun mânâsı. müridin kendi iradesine Ye arzusuna göre değil, Allah'ın irade ve isteğine göre hareket etmesi ve yaptığı fiilleri Allah a nisbet etme sidir. Buna fiillerde tevhid’ denir. Onlar, bazen bu tabiri Allah tan başka fail yoktur/’ifadesiyle yorumlarlar. Bu hadisteki Onunla konuşan ben değilim; fakat Allah, onunla fiili olarak konuştu’ ifa­desi, fiillerin Allah a nisbeti konusunda açık bir asildir. Çünkü bu­nun illeti, böyle işlerin sâdır olmasıdır. Sebebine göre teşrii emir­ler câiz olduğu gibi, tekvin! emirleri de buna kıyas ederek aynı nis­bet sahih olabilir. Böylece (sûfiler yanında meşhur olan) 'Allah'tan başka fâil yoktur’ ifadesi de belirlenmiş olur. Kur'ân’da ‘Onları sis öldürmediniz. Fakat onları Allah öldürdü. Atarken de sen atma­dın. Fakat atan Allah idi.’ (Enfâl 8/17) âyeti düşünüldüğünde tekvini emirlerin nisbet yönünün olduğu anlaşılmaktadır. Elbette, vâcib (Allah) ile mümkünün (mahlûkat) arasında ittihad olduğuna inanmak ilhaddır (küfürdür). Aynı şekilde kulun ihtiyarını (irade-i cüz’iyesini) kabul etmemek bid’at-ı seyyiedir. Bu anlamda Cüneyd in şu sözü meşhurdur: ‘’Eğer bende bir güç varsa o zaman Al­lah'tan başka fâil yoktur diyen kişinin boynunu vuracağım. Çün­kü o kişi, Allahla kendi arasında ittihad olduğuna inanıp şeriatı iptal etmeyi kasdetmektedir.” Eşref Ali, a.g.e., 192.

(42)-Bu tür hadislerle ilgili olarak Eşref Ali Tanevî, "Hulûl ve ittihad olmaksızın Hakkın halkta tecellisi’ başlığı altında şu değerlendir­meyi yapar: “Sûfilerin kelâmında bu konuları anlatan iki ıstılah bulunmaktadır: Hulûl ve ittihad. Birincinin hakikati şudur. Hakk Teâlâ, hulûl olmaksızın kendi zât ve sıfatı ile, yazan kimsenin mektubunda ve konuşanın kendi kelâmında zuhûr ettiği gibi halk­ta zuhûr etmektedir. İşte bu mânâda Hakk, mazhardır ve zâhirdir. İkincinin yani ittihadın hakikati ise şudur: Zâhir ve mazhar ara­sında çok sağlam ilişki vardır. Mazhardan zâhirin ayrılması müm­kün değildir. Bu iki mesele akit olup verilen başlık, herkesin ilk anda kabul edebileceği cinsten değildir. Çünkü bu gibi ıstılahlar, ancak güzelce izah ve hadisi inceledikten sonra anlaşılabilir.* Bkz. Eşref Ali, Hakikatu't-Tarika tercümesi (Hadislerle Tasavvuf,204.)

(43)-I. Fenni Ertuğrul, Vahdet-i Vücûd ve îbn Arabi, 55-56. Benzer açıklamalar için bkz. Ahmed Avni Konuk, Fusûsul-Hikem Tercü­me ve Şerhi, 1,153; IV, 125; Eşref Ali, a.g.e., 205

(44)-İbn Arabi,Tedbirat-ı İlahiyye,329;Avni Konuk,age,1,128;2,280-287-303;3,108-318

(45)-İ.Fenni Ertuğrul,Vahdeti Vücud ve İbn Arabi,55

(46)-Eşref Ali Tanevi,hadise,’’Allahın kullara yakınlığı ve beraberliği’’ başlığı altında şu açıklamayı getirir;’’Allahın kullara yakınlığı ve beraberliği gerçekten keyfiyetsizdir.Buna ne ‘kurb-i zati’(Allahın sıfatıyla beraberlik),ne de kurb-i mekani(Mekani yakınlık) denilir.Bazı kelamcılar buna kurb-i ilmi’manasında (kurb-i sıfatı’derler.Fakat selefin usulü,sıfat-ı ilahiyyeyi tayin etmemektir.Onlar’Allahın müphem bıraktığı şeyler müphem kalsın’derler.Bazı büyüklerin kelamında bu kurb,takyid için değil,sadece durumu teşbih ile anlatmak için kullanılmıştır.Hadiste geçen ‘Size bineğizin boyundan daha yakındır’ifadesi,bunun cevazının delilidir.’’bknz;Eşref Ali,age,114

(47)-Avni Konuk, hadisle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Allah Teâlâ, insan-ı kâmilin zâhir sûretini hakayık-ı Alemden ve hakâyık-ı âlemin süretlerinden inşâ etti. Ve sûret-i bâtınesini de bu hadis muktezasınca Allah Teâlâ kendi sûreti üzere inşâ etti’ Bkz. Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, I, 169. Benzer izahlar için bkz. îbn Arabi, Tedbîrât-ı İlâhiyye, 19, 25, 76,79,234 263; Konuk, a.g.e., 2, 8, 48, 129, 174, 189; III, 34, 133, 154,160 IV, 37, 137, 138, 232, 334. Sadreddîn Koneviye göre Alemin her parçası, Allah’ın isim ve sıfatlarından birine delâlet eder. Allah, insan-ı kâmili, rûhu, mânâsı ve mertebeleriyle kendisine tam bir alâmet yapmıştır. İnsan, herşeyin nüshasıdır. Onda herşeye delâlet etme gücü ve mertebesi vardır. O, herşeyi muhittir. Onu tam bir bilgi ile, dolayısıyla bilir. Bkz. Süleyman Ateş, İşari Teftir Okulu, 264. (Konevî,icaz, vr. 66b ’den naklen).

(48)-Eşref Ali, hadis hakkında “Allah insanı hakka mazhar olması için yarattı" başlığı altında şunları söylemektedir: Bazı şârihlere göre hadiste geçen ‘sûretihi’ deki ‘hû’ zamiri Allah’a aittir. Bundan dola­yı bu hadis, sûfîlerin şu meşhur görüşünü isbat eder: İnsan, Allah'ın mazharıdır. Bunun kısa şerhi şöyledir: İnsan, Allah'ın çok üstün bir yaratığıdır. Yaratılandan, yaratıcının varlığı ve kemâl sı­fatları istidlâl olunur. İşte bu anlamda yaratılan, yaratıcının suhûru yani zuhûr vesilesidir. İnsan üzerinde de Allah'ın varlığı ve yüceliği zuhûr eder. Bu sebeple yaratılana ‘mazhar-ı Halik’ denilir. Bu sözün birkaç izahı daha var Bunlardan birine göre insana tam ‘Arif-i mazhar’ denilir. Çünkü insana bakmak süratiyle insan, Al- lah'ı bulabilir.” Bkz. Eşref Ali, a.g.e., 143-144.

(49)-Bkz. Eşref Ali, Hakikatu't-Tanka Mine’n-Sünneti'l-Enika Tercü­mesi {Hadislerle Tasavvuf), 248.

(50)-“İnce bulat’’ mânâsına gelen "amâ", tasavvuf ehlinin Allah’ın zâtı ve künhü ile isim ve sıfatlarının menşeini veya hazret-i ehadiyeti ifade etmek için kullandıkları bir terimdir. İlk sûfiler tarafından kullanılmayan bu terim, bilhassa İbn Arabfde bir tasavvuf ve felsefi terim hâline gelmiştir. İbn Arabi, PutûtuTHikem ’de “Hûd" ismindeki ehadiyyeti izah ederken Zât-i Bâri’nin mutlak sûrette “gayb" oluşuna “amâ’ ismini verip Allah’ın mutlak gayb olduğunu belirtirken Abdülkerim Cili , “amâ’’ için “hakikatul-hakâik' ve “zât-ı mahz’’ açıklamasını getirmiştir. Geniş bilgi için bkz. Ahmed Avni Konuk, age.. II, 299. Kâşâni, Istdâhâtu’s-Sûfiyye, 148-149; Cili, însan-ı Kâmil, I, 183 vd. ibn Kuteybe, Tevilu Muhtelefi’l- Hadis, 262; Tehânevi, Keşşâf, 10, 1061; Süleyman Uludağ, DİA, 0,563, “Amâ’ Mad.

(51)-Bkz. Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: I, 502, 506. Taberî (310/923, “Doğu da batı da Allah’a aittir. Yönünüzü nereye çevirirseniz Al­lah’ın vechi oradadır." (Bakara 2/115) Ayeti hakkında ki görüşleri verirken bazılarının, bu âyetin, kıblenin Mescid-i Haram’a çevril­mesinden önce nâzil olduğunu, mü’minlerin her yöne yönelmele­riyle Allah’a yönelmiş olacaklarını, çünkü yöneldikleri her yönde ve yerde O’nun bulunduğunu, O’ndan hâli bir mekânın bulunma­dığını söylediklerini nakletmiştir (Bkz. Taberî, a.g.e., Cüz: I, 502). Bu yaklaşımın, sûfilerin vahdet-i vücûd anlayışlarıyla aynı para­lelde olduğunu söyleyebiliriz. İbn Kesîr (774/1373), Taberî’den bu nakli yaptıktan sonra şöyle bir değerlendirme yapmıştır: “İbn Cerîr böyle dedi. Eğer o, 'Allah Teâlâ’nın hâli olduğu bir mekân yoktur,’ sözüyle, O’nun ilmini kasdediyorsa bu doğrudur. Çünkü O’nun ilmi, bütün varlıkları kuşatmıştır. Fakat bununla Cenâb-ı Hakk’ın zâtını kasdediyorsa O (c.c), yarattıklarından hiçbir varlık tarafından kuşatılamaz. Bundan yüce ve münezzehtir.” (Bkz. İbn Kesîr, Tefsiru Kur'âni ’l-Azim, I, 227. Sekiz ciltlik baskı). Şunu be­lirtelim: İbn Kesîr’in, "İbn Cerîr böyle dedi," sözü, bizce hatalıdır. Çünkü tenkide tâbi tuttuğu bu söz ve anlayış, İbn Cerîr*in bizzat kendi sözü değil, başkalarından nakildir. O, bunu ilgili âyet hak- kındaki değişik görüşlerden birisi olarak nakletmiş, tasvib veya tenkid etmemiştir.

(52)Bkz. Mâverdi, en-Nüketu ve’l-Uyûn, I, 177; Zemahşerî, Keşşaf, IV, 46. Zemahşeri, burada vech'e zat mânâsını verirken, Bakara sûresindeki ”Ne tarafa yönelirseniz orası Allah’ın vechidir,” Ayetindeki ‘vech"e aât mânâsı varmaktan kaçınmış, burada vech’e, emredilen ve rızâ gösterilen yön mânâsını vermiştir (Keşşaf, I, 307). Diğer görüşler için bks. İbn Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, I, 200; Îbnul-Cezvi, Zâdü’l-Mesir, VIII, 114; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, XXV, 22; XXIX, 93, Baydâvi, Envarul Tenzil, I, 83, II, 453; Kurtûbî, el-CAmi’, II, 83; Ebu’s-Suûd, trşâdu Akli's-Selîm, 1,150, VII, 28, VIII, 180; Şirbini, es-Sirâcu’l-Münir, IV, 164; Âlûsî, RûhuVMeAnl, Cilt: I, Cüz: I, 365, 366; Cilt: XIV, Cüz: XXVII, 106; Kâsımi, Mehâsinü't-Te'vll, XIII, 4733.

(53)-Tefsirin şârihlerinden Şihâbüddin el-Hafaci (1069 hicri), Kâdî’nin bu sözünün açıklaması sadedinde üstadı Makdisî’nin şu beyanları­nı nakleder: “Hadd-i zâtında yok olanda asıl, kendi zâtı itibariyle bulunduğu hâl üzere kalması, yani adem olmasıdır. Ancak Allah’ın sahip olduğu cihat, yani kudretiyle üstlenip feyziyle tecelli buyura­rak hayat bahşettiği cihet müstesna. Bununla şunu demek istiyo­rum: Eğer Allah Teâlâ bir şeye nazar buyurup ona varlık elbisesini giydirmese, o şey vücûd bulamaz, asıl hâli olan yokluk içinde ka­lırdı. ibn Ati (709/1309) demiştir ki: Varlık hep karanlıktır, onu ancak Cenâb-ı Hakk’ın onda zuhûru aydınlatmaktadır. Kim bu varlığa bakar da onun içinde, yanında, öncesinde, sonrasında Hakk'ı müşahede edemezse o, mârifet nûrundan yoksun, hakikat­ten perdelidir.” (Bks. Şihâbüddin el-Hafaci, İnâyetü’l-Kâdl ve Kifayetü'rRadi, VIII, 134; Elmalılı, a.g.e., VII, 375, 376. ibn Atâ’nın sözünün geniş ve güzel bir açıklaması için bknz, ibn Acibe, İkâzul'Himem fi Şerhi-Hikem, 72 vd. Kahire, 1985). İsmâil Konevi(1780) Kadının yukardaki sözüne şu açıklamayı getirir;’’Mümkün varlığın kendi zatı,varlığı ve yokluğu iktiza etmez.O,herhalde varlığının sebebi olan illete bağlıdır.Onun bir kendi zatına,bir de asıl illetine bakan iki yönü vardır.Kendine bakan yönüyle sonu adem ve fenaya,Allaha bakan yönüyle vücuda varır’’(Bkz:Konevi,Haşiyetul Konevi,V11,108-109)

(54)-Bkz. Bursevî, Rûhul Beyân, IX, 114, 299, 352. Bursevî, burada Hüseyin’in şöyle dediğini nakleder: “Hak Tealâ, (bizim bildiğimiz mânâda) varlıklara yakın da değildir, ayrı da değildir. Onlardan nasıl ayrı olsun ki, onların müridi ve muhâfızı O’dur. Yakın da de­ğildir. Kadim, hadîs olana nasıl yakın olsun ki! Bütün kâinat. O’nunla ayakta durmaktadır. Bununla birlikte O, hepsinden ayrıdır.*

(55) -Kuşeyrî, Cenâb-ı Hakk’ın kullarıyla maiyyet ve kurbiyetinin ilim, kudret, fadl ve nusretiyle olacağını belirtmiştir. Bkz. Letaiful İşârât, m, 450, 534, 551. Müellifin tasavvufla ilgili bir diğer eseri olan Risâle’de de vahdet-i vücûd anlayışı hiç işlenmemiş, sadece “vahdet-i kusûd* ve “vahdet-i şuhûd*a değinilmiş, “fena* ve “bekâ’ hâlleri nasslara uygun izah edilmiştir, İlgili değerlendirmeler için bkz. Kuşeyrî, Rısale (Has. Süleyman Uludağ), 25-26. tat, 1978,1 Baskı.

(56)-Hadiste geçtiği gibi. “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibAdet etmen, her ne kadar sen 0*nu göremezsen de, O’nun seni gördüğünü bil­mendir" Bkz. Buhâri, İman, 37; Müslim, iman, ; Ebû Dâvud, Sünnet, 16 (No. 4696); Tirmizi, İman, 4 (No. 2610); İbn Mace, Mukaddime, 9. İbn Kesir, ilgili Ayetin (Hadid/4) tefsiri sadedinde “garib” diye nitelediği bir senetle şu hadisi nakletmiştir: “îmanın en faziletlisi, nerede olsan Allah’ın seninle beraber olduğunu bil­inendir."

(57)-Bkz. İbn Atıyye, el Mukarrarul-Vücüd, V, 159, 257; Râzî, a.g.e., XXVIII, 140, XXIX, 187; Ebû Hayyân, el-Bahrul Muhid. VIII, 123, 217. Ebû Hayyan, s. 217'de "O, sizinle beraberdir,* âyetinin tehi­rinde, ümmetin, bu âyetin tâbirine göre maiyyetin zât ile olama­yacağı için onun tecilinde icma' ettiklerini, bunun gibi, zâbirine hamlinin mümkün olmadığı âyetlerde de merâme uygun şekilde te'vilin gerekli olacağını belirtmiştir. Diğer teftirler için bkz. Şirbînî, es -Siracûl-münir, IV, 88, 203; Alûsî, RûhulMeani, Cilt XIII, Cüz: XXVI, 178, Cilt: XIV, Cüz: XXVII, 168.

(58)-Bkı. Râzi, a.g e., XXIX, 187. Râzî, burada yaptığı en son değerlen­dirmede, Allah Teâla'nın bizimle maiyyetinin kudret, icâd, tekvin ve ilimle olduğunu belirtir.

(59)-Bks. RAsf, s.g.s., XXII, 39-40. Râzî, eşyânın hakikatine ulaşan mukarrabûn makamındaki Ariflerin, gerçekte Allah’tan başka hiç­bir varlığın bulunmadığı, mümkin varlıkların kendi zatları cihe­tiyle yokluktan ibaret olduğu görüşünde olduklarını belirtir (Bks. Tefsir-1 Kebir, XXXII, 179). Aynı görüşü “ilâh" kelimesini izah ederken de serdetmiş (Bks. a.g.e., 1,134) ve: "Hakikatte Allah var, Ondan başka hiçbir şey yoktur,” diyerek vahdet-i vücûd anlayışı­na zemin hazırlayacak bir hûkümle sözünü bitirmiştir (Bks. a.g.e.1,136)

60) Müellifin, burada geçen mülhid ve zındık ifadelerini kim için kul­landığını tesbit edemedik. Bu ifadelerin, İbn Arabi'ye ve vahdet-i vücûd anlayışına çokça hücüm ettiği için Şeyhülislâm İbn Teymiye hakkında söylenemeyeceği kanaatindeyiz. Bizce, lmam Rabbânî’nin belirttiği gibi, İbn Arabi keşfinde yanılmış ise İhn Teymiye de onun hakkındaki içtihadında yanılmıştır. Bununla bir­likte her ikisi de İslâm dairesinde olup iki farklı kutbu temsil eden, emsalleri az bulunan kimselerdir. Derecelerini Allah Teâiâ bilir. Hesapları O’na aittir. İbn Teymiye’nin “vahdet-i vucûd*u, Rabb ile kulun ittihadını ve kadim ile muhdesin aynı olduğunu id­dia eden bir görüş olarak tanıtması hatadır (Bkz. İbn Tcyıiye, Mecmûu'l-Fetavâ, X, 59). Durum, öyle değildir. İbn Arabi, kesin olarak Rabb ile kulu, kadim ile muhdesi birbirinden ayırmış ve ay­rı düşünmüştür. Örnek olarak şu sözlerini verebiliriz: “Hakk ile halkın zat yönünden birleşmeleri ebediyyen mümkün değildir. An­cak İlâhî sıfatların halkta tezâhürü sözkonusudur.


Varlığı vâcib ile mülakinin bir olması muhaldir. Çünkü mümkin, her yönüyle vacibe bağlıdır. Bizâtihî düşünüldüğünde ise ademe mahkumdur * (Bkz. İbn Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye, I, 41). “Rabb abd olama­yacağı gibi/ abd de Rabb olamaz. Allah’ı, kendisinden başkası (hakkıyla) tanıyamaz.” (Bkz. a.g.e., 1,366). Bu konudaki diğer gö­rüşleri için bkz, îbn Arabî, a.g.e., II, 166,111, 224, 231, 356, 371, 374,378, 397, 408, 506, 566, IV, 226,314, 338. Onun bazı sözlerin­deki mecâzî anlatım, merâma ve makâma uygun değerlendirildi­ğinde, bir müşkilat kalmamaktadır. îbn Arabiye yöneltilen tenkidlere verilecek cevaplar hakkında geniş bilgi için bkz. Şa’ranî, el- Yevâkıt ve’l-Cevâhir, I, 6-14; Aynı müellife ait el-Kibritul-Ahmer fi Beyânı Ulûmi'f-Şeyhi7-Ekber  adlı eser de zzellikle bu konuda yazılmış olup, önceki eserin kenarında basılmıştır. (Dârul-Fikr,trs)

Kur'an ve Tasavvuf - Dilaver Selvi

Devamını Oku »
II. İtaat ve Masiyetin Mahiyeti
Eş‘arî âlimlerimiz: «İtaat, tam tabi olmaktır.» dediler. Kelâmcılar, itaatin
mahiyeti konusunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir: Basralı Kaderiyeciler,
«İtaat, iradenin tam uyumudur ve başka birisinin isteğini yerine getiren her bir
kimse ona itaat etmiş olur demişlerdir.» Bu anlayışa göre Yaratıcı Allah Tealâ,
kulunun isteğini yerine getirirse, ona itaat etmiş olur ki, Ebû ‘Ali el-Cübbâ’î
bunu benimsediği için bununla ilzam edilerek ümmet tarafından tekfir
edilmiştir.
Eş‘arî âlimlerimiz: «İtaat emre uymaktır ve her kim başkasının emrini benim-
serse ona itaat etmiş olur.» demişlerdir.
Rabbimizden istekte bulunmamız kesinlikle bir emir değildir. Bundan
dolayı bizim isteğimize karşılık verse de Allah, bize itaat etmiş olmaz.
‚İsyân‛ kavramının sözlükte iki anlamı vardır. Birincisi: ‚Günah‛ anla-
mındadır ve bu, farz olan itaatten ayrılmak demektir. İkincisi ise, «Kendini
bir şeyi yapmaktan alıkoymaktır.»
‚İsyân‛, itaatin karşıtıdır. İtaat verilen emre uymak olduğu gibi isyân da
emre karşı gelmektir. İstersen şöyle de ifade edebilirsin: ‚İsyân, yasağı işle-
mektir.‛
Devamını Oku »

Kur’ân'da neden tafsilât yok?



Evvelâ: Beşerin icatçı elinden çıkan sanat eserlerinin tabiatta varlığı ne ise; iç ve dış âlemdeki en küçüğünden en büyüğüne kadar her şeyin Kur'ân’da var olması da odur. Yani doğrudan doruya Yaratıcı Kudretin sanatkârâne elinden çıkmayan, insan elinden çıkmış eserler, esası ve unsurları itibariyle nasıl tabiat âleminde mevcut ise, keşif şerefi insan olunun iftihar sebebi olan maddî ve ma­nevî hakikatlar da esası ve unsurları itibariyle öylece Kur’ân'da mevcuttur.

İnsan elinden çıkan sayısız eserleri, esasları itibariyle, tabiatta yoktur, diyebilir miyiz? Şüphe yok ki diyemeyiz. Bu böyle olduğu gibi, o ilk ana maddeleri (Unsurları), in­sanların elinde aldıkları çeşitli şekillere nazaran tabiatta aramağa kalkışmamız da garip olmaz mı? Fikrimi biraz daha izah edeyim: Şimdi meselâ bir zırhlıyı, bir treni, bir gramafonu, bir elektrik veya telgraf âletini doğrudan doğ­ruya tabiat âleminde bulamadık diye bunların /tabiattan hariç olduğunu, başka bir âlemin mahsulü bulunduğun« kabul edebilir miyiz? Bunlar hangi şekil ve surette olurlarsa olsunlar, tabiatta mevcut olan çeşitli unsurların fikir gücü ile birleştirilip düzene konmuş ve birer isimle isimlendirilmiş muhtelif suret ve şekillerinden başka bir şeydeğildirler

Nitekim bunlar yok olduktan sonra yine asıllarına dönerler. Geldikleri yere giderler, öyle ise bunların tabiat âleminde hülâsası, insan zihninde de tafsilâtı mevcutmuş,demek olur. Aklen miktarının tahdidine imkân düşünülemeyen insanın meydana getirdiği eserler, esas itibariyle tabiatta nasıl mevcut ise, bütün maddî ve manevî hakikatlarının hepsi de öylece Kur'an da mevcuttur. Şu hale göre bir âyet-i kerîme’ninmânâsı tafsili değil, icmali yani topluca ve özet halindedir. Eğer tafsili olmasını Allah murad et­seydi, elimizdeki yüce Kur'ân nüshası, hal-i hazırdaki hac­minin, en azından bin kere daha büyük olması lâzım gelir­di. Cenâb-ı Hak insanda kâinatı nasıl öz halinde bir araya getirdi ise, (1) sonsuz sayıdaki ilahi hükümlerini de öylece bir araya getirmiştir.

Nitekim «Kehif» sûresindeki: Kur’ân’daki mânâların, yüksek İlâhî hükümlerin sayfalar halinde yazılabilmesi için denizler mürekkep olsa, o ilâhî mânâlar ve hükümler bitmeden evvel, denizlerin biteceği, onların bir misli daha getirilse yine onları yazmaya ve tamamlamaya yetmiyeceği hakkındaki âyet, (No: 109), belki Kurân’ın şu tafsilata göre öz halinde ve topluca (Mücmel), fakat hakikatları bütün detayları ile ortaya çıkarmak için, müzminlerin mü­racaat edecekleri biricik ve tükenmez bir irfan hâzinesi olduğuna işarettir.

Bu âyet İlâhî ilmin tafsilâtının teker teker bildirilmediğine, bu tafsilâtın Kur’an'da ya açıkça veya delâlet yolile beyan buyrulmuş olduğuna delil olabilir.

Burada bir itiraz olabilir.
Meselâ biri çıkıp dese ki; evet mâdem ki öyledir; niçin Cenab-ı Hak bizim için bi­linmesi zarurî olan hakikatları bu hikmetli kitabında taf­silâtıyla bildirmedi?

Buna cevap olarak denebilir ki: Kur’ân’ı bu suretle gön­dermiş olan Yüce Allah, oturduğumuz evi, sırtımıza giydi­ğimiz elbiseyi, hasılı iğneden ipliğe kadar muhtaç olduğu­muz şeylerin hepsini de yaratabilirdi. Acaba bunları niçin yaratmamış da, sizin çalışmanıza ve içtihadınıza bırakmış? Evvelâ siz buna bir cevap veriniz de, ben de sizin bu suâli­nize cevap vereyim. Madem ki bunun cevabı yoktur, onun da cevabı yoktur. Yarattığı alemde kanununu bu şekilde tatbik eden Allah, kelâmında da bu tarzda icazı (Karşı­sında insanın âciz kaldığı özlü ifade) lüzumlu görmüş. Kurân’dan çıkarılacak hakikatları bizim idrakimize, içti­hadımıza bırakmış.

Bir çok âlim ve filozoflar tabiat sahasında fikir yürüt­mek suretiyle binlerce hakikati ortaya çıkardıktan gibi, bin üç yüz bu kadar yıldan beri bir çok alim ve ârif de bu kutsal sahada kafa yorup dirsek çürütmekle, nice haki kat­lara ve nice inceliklere ulaşmışlardır. Şark ve Garpda or­taya çıkan ve hakikat araştırıcılığına kendini adamış bin­lerle ilim erbabı nasıl bu keşiflere ulaşmışlarsa, bu müba­rek dinin binlerce âlimi ve ârifi (Mutasavvıfı) de Kuranın mânâlarından sayısız hakikatları ortaya çıkarmışlardır. Bizim göremiyeceğimiz sırları bize göstermişler, tabiattaki hâzinelerin gizli muhtevalarını gözümüzün önüne seren ilim erbabı gibi, bunlar da Kur'an’ın gizli mânâ hâzinele­rini meydana çıkarmışlardır.

Söz sözü açar, bu sözleri söylediğim sırada aklıma baş­ka bir fikir geldi. Pek de konu harici olmadığından bundan da baha etmek isterim: Şimdi bir münkir çıkıp da dese ki; adam sen de, Kur'ân’da keşfolunacak ha­kikat, derinliğine nüfuz edilecek incelikler nerde ki biz onlardan çıkarılan ikinci derecedeki hakikatların varlığına inanalım? Kuran’ın münderecâtını uzun uzadıya dü­şünmeğe ne hacet? Her bahsini çocuklar bile anlar, nerde kaldı ki büyükler!

İşte insanı —Sûret-i hakdan görünerek— sapıklığa sevkedebilecek yaman bir kılavuz! Bu mesele şuna ben­zer: Meselâ cahil bir adam şu sonsuz tabiat âlemine ba­kar; yerdeki ve göklerdeki İlâhî kudretin o güzel eserleri­ni görür. Fakat ümmî (Okuma - yazma bilmeyen kimse) satırlar üzerinde ne görüyorsa, o adam da ilâhı âlemin ya­zılı satırları olan yaratıcı kudretin eserlerinde zahirî bir nakıştan başka bir şey görmez. Bu harfler ve görünüşler­den hiç bir mânâ, hiç bir kavram çıkaramaz. Anasından doğdu doğalı onları gördüğü, onlarla haşır-neşir olduğu (Ülfet ettiği) İlâhî kudretin bu yüce eserlerini gayet basit gayet önemniz görür. Evet! Güneş nedir? Ay nedir? Yıldız nedir? Dağ, taş nedir? İnsan, hayvan nedir? Böyle binlerce «Nedir?» leri bir yere dizecek olursak alacağımız cevap hiçten ibaret kalır!

Fakat gökyüzüne bir astronomun (Hey’etşinas), yer­yüzüne bir jeoloji âliminin, hayvanlara ve bitkilere de o ilimlerde tek otorite olan bir dâhinin, insana bir fizyolojistin, bir anatomi âliminin gözüyle bakacak olsak, acaba bunları basit nazarlarla gören bir cahil gibi mi görürüz? Bir bitkinin dokuları, bir gözün terkibi, bir yıldızın seyri­nin tetkiki, mahiyetinin araştırılması senelerce bizi meş­gul etmez mi? Şu halde cahil bir adam için yok hükmün­de olan nice nice hakikatlar, bizim için de mi böyle olacak? İşte Kurfân-ı Kerîm de bunun gibidir. Hâşâ, bize basit gibi görünen o nurlu İlâhî satırlardan dünyalar dolusu hakikatler çıkarabilenler vardır. Bunlara ve yukarı ki ilim er­babına nisbetle bir iimmî, bir câhilne derece aşağı ise biz de Kur’ân’dan yeni hükümler ve hakikatlar çıkaran o bü­yüklere nisbetle o derece aşağı bir mertebede kalırız «Al­lah kadrini bilen ve haddi aşmayan kuluna merhamet et­sin.»


Ferid Kam,Dini- Felsefi Sohbetler

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
Devamını Oku »

Üç insan tipolojisi



 

Çok genç yaşta üç karakterde insan tipolojisi nazarlarıma takılmaya başladı. Sonraki yıllarda farklı karakterler de dikkatimi çekti ama bahsedeceğim bu üç insan tipolojinin evrensel tipolojiler olduğuna bulunduğum uluslararası ortamlarda da şahitlik ettim. Buradaki evrensellik değer atfetme manasında değil, tüm farklı ırklarda da mevcut olduğuna vurgu yapmak içindir.

Birincisi. Eleştirmeyi mizaç hâline getirmiş ve insanda sanki eleştirmek için yaşayan varlık hissi uyandıran insan tipi. Çevrelerinde pek sevilmeyen, girdikleri her ortamda niza çıkaracak konu bulmakta zorluk çekmeyen cinsten “Bay Muhalefet” kişiler.

İlk tanıştığınız insanlarla ortak noktaları keşfetmek ve müşterekler üzerinden muhatabınızı anlamaya çalışmak daha sürdürülebilir bir ilişki için önemlidir.

Bunlar ise ihtilaflı konuları tesbitle işe başlarlar. Muhataplarını zora sokmak, rencide etmek bunlara özel bir haz verir. Tartışma çıkartıp yenme psikolojisi hâkimdir. Yendik dedikleri kişileri ballandıra ballandıra anlatmayı çok severler.

Her şeye muhalefet ederek farklı ve üstün olduklarını düşünürler. Etraflarındakileri aşağılamayı bir marifet bilirler. Kendileri allame, muarızları ise bilgi ve hikmet fukarası!

Genelde indirgemeci, genellemeci ve de subjektiftirler. İnsanlar çoğu zaman bunların yaralayıcı dilinden kurtulmak için karşılarında susmayı tercih ederler. Bunlar ise yeni bir zafer kazanmanın hazzına gark olurlar.

İkincisi. Bu sınıfa giren insan karakteri ise, ortada durmayı bir değer sanan neme lazımcı tipler. Kendisini hep sağlama almaya çalışan, riskin olduğu yerde durmayan, dünyevî maslahatlarını her daim önde tutan kendilerince çok akıllı insanlar.

Doğruluğuna inandıkları bir meselede risk varsa objektif olma bahanesiyle tarafsız kalmayı tercih ederler. Bu tarafsızlık bir kanaate ulaşamamanın sonucu değil, vardığı kanaatin bedelini ödeyememenin bir gereğidir.
Bunların sabit fikirleri yoktur. Siyasi ve ideolojik olarak durdukları yeri değiştirmekte zorlanmazlar.

Reel politik, dünyanın kahrolası gerçekleri ve indi maslahat yorumları meşrulaştırılamazları meşrulaştırabilir. Hayatı ideallere göre yorumlamak ve ideallerle buluşturarak yaşamak yerine idealleri reele feda etmeyi gerçekçi olmak diye tanımlarlar.

Bunların sık kurdukları cümlelerden birisi de; “Siz hâlâ orada mısınız?”dır. Bedeli ödenmiş, muhakemesi ve muhasebesi yapılmış bir fikri dönüşüm değildir bu cümlede anlatılmak istenen. Reel olana teslim olmamanın üstünü örtme çabasıdır.

Üçüncüsü. Bu kesim insanlar ise, bal arısı gibidirler. Her biri kendi kapasitesine göre farklı çiçeklere konarak yapacakları bala öz toplarlar. Zorlukları iş yapmamaya gerekçe göstermek yerine zorluklara rağmen iş üretmeyi beceren kişilerdir bunlar. Çevrelerine güven vermeyi ve bulundukları ortamlarda sinerji üretmeyi bilirler.

Gerektiğinde eleştiren ama eleştirmeyi daha iyisini bulup amele dökmek için yapan insanlardır bunlar. Bunların sayısı azdır. Hasbidirler. Amatör ruhla profesyonel iş yaparlar. Bunlara iş verdiğinizde arkanıza dönüp bakma gereği hissetmezsiniz.

Merhum Necip Fazıl üstadın “Gençliğe Hitabe”sinde dillendirdiği bir kıvamdır bu üçüncü karakter: “Kim var!”diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

Eleştirmek kolay, tarafsız kalmak mümkün ama yol göstermek zordur. Yıkmak kolay, işten kaçmak bir tercih ve fakat inşa etmek ise zordur. Zoru başaranların kıymetini bilmek gerek..
Türkiye 16 Nisan halk oylamasıyla yeni bir merhaleye geçti. Bunun etkilerini yakında daha net göreceğiz. Sistem ne kadar iyi olursa olsun nihayetinde insan faktörüne dayanır. İnsan iyi olunca sistem çok daha iyi sonuç verir. Siyasette, eğitim ve bürokraside emanet âdil ve liyakat sahibi, kök değerlere bağlı insanlara teslim edilmelidir.

Prof.Dr.Serdar Demirel
Devamını Oku »

Şefaat Hakkında



Şefaat hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mutezile mezhebinin mensupları şöyle demiştir: Şefaat sadece günahı olmayan veya olup da tövbe eden iyilere yönelik olacaktır.Onlar bu görüşe Allah Teâlâ’nın şu beyanın­dan hareketle varmışlardır: ‘‘Arşı taşıyan ve bir de onun çevresinde bulunan melekler rablerini övgü ile tenzih eder, O’na iman ederler ve öteki müminler için bağışlanma dilerler: Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından koru!”Allah Teâlû bu âyet-i kerîmede meleklerin iman eden, tövbe yolunu tutan ve Allah yoluna uyanlar için bağışlanma talebinde bulunduklarını haber vermiştir. Dünyadaki istiğfar iman eden ve tövbeyi ihmal etmeyenlere yönelik bulunduğuna göre âhiretteki şefaatin de bu nitelikleri taşıyanlar için olacağı anlaşılmaktadır.

Bize göre ise şefaat günahkârlar için olur, çünkü günahı olmayanın şefaate ihtiyacı yoktur. Âyette geçen “tövbe edenler ve senin yoluna uyanlar” ifadesine gelince, bunlar tövbe edilmesi gereken günahlara sahip olanlardır, böylelerinin günahları meleklerin istiğfarıyla bağışlanır. Böylece bağışlanma talebinin gü­nahkârlara yönelik olduğu ortaya çıkmıştır, şefaat de aynı durumdadır.

Denilirse: Adamın biri kölesine: “Şefaate hak kazanacağı bir iş görürsen hürsün” dese, senin kanaatine göre köle, şefaate hak kazanmasına ve sonuç olarak hürriyetine kavuşmasına vesile olacak hangi ameli işlemelidir: Taat mı yapmalı, yoksa mâsiyet mi işlemeli? Bu soruya mutlaka şöyle cevap verilir: Taat yapmalıdır. İşte buna bağlı olarak şefaat de günahkârlara değil taat ve iyilik yapanlara yönelik olur.

Cevap verilir: Günahkârlar lâyık oldukları şefaate, daha önce işleyip dün­yadan göçünceye kadar zayi etmedikleri taatleri sayesinde hak kazanmışlardır çünkü müminler bazı günah ve mâsiyetler işleseler de onların gerçekleştirdikleri taatleri de vardır. Onlar bu iyilikleri sayesinde şefaate lâyık bir durumda bulunurlar, Cenâb-ı Hakk'ın ‘’iyi bir ameli kötü olan diğer bir amelle karış tırdılar»(Tevbe,102)meâlindeki beyanında olduğu gibi. Dolayısıyla müminin günahı ko­nusunda şefaatte bulunmak onun kötü hal ve amelini düzeltmesine vesile olur.

Mu'tezile mensupları şöyle bir itiraz ileri sürmüşlerdir:
Duyulur âlemde birinin diğeri hakkında iddia ettiğiniz şekilde şefaatte bulunması söz konusu değildir, çünkü şefaat birinin yanında diğer bir insanın övgüye lâyık yönleri ve meziyetlerinin anılmasından ibarettir, sadece bu kadar. Durum âhirette de farklı değildir.

Mu‘tezile’ye iki şekilde cevap verilir. Birincisi dünyada şefaat edilen ki­şinin meziyetlerinin zikredilme sebebi şefaati kabul edecek kimsenin onun durumunu bilmemesidir. Bu yüzden kişinin iyi yönleri anlatılır ki onu tanısın ve hakkındaki şefaati kabul etsin. Allah Teâlâ ise herhangi bir tanıtıma ihtiyaç olmaksızın bilendir.

İkincisi kendisi için şefaat istenen kimseye ait meziyetlerin anılmasının bir sebebi de benzer bir ihtiyacın şefaati kabul edecek kimse için de bir gün söz ko­nusu olmasıdır. Böyle bir durum özellikle âhiret planında vârit değildir. Aslında Allah Teâlâ kullarda bulunan ihtiyaçlardan münezzehtir. Bu sebeple de dünya­daki şefaatle âhiretteki şefaat birbirinden farklı konumlara sahip olmuşlardır.

Biri sorarsa:
Ayetül-kürsî’de başından sonuna kadar söz konusu edilen tevhid ilkesine ait ifadelerin hepsi iddiadan ibarettir, bu iddianın delili nedir?

Cevap verilir: Bunun delili daha önce bahis mevzuu edilen şu âyetler ola­bilir: “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka Allah yoktur. O, rahmân ve rahimdir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde... düşünen toplum için birçok delil vardır.” İkincisi evre­nin yaratıcısını inkâr eden kimse ile önce evrenin yaratılmışlığı ve bir yaratıcıya ihtiyaç hissettirdiği hususu tartışılmalıdır. Evrenin yaratılmışlığı kanıtlanınca yaratıcının varlığı ve birliği konusunda fikir yürütülür. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Biraz önce zikri geçen âyette “bir tek” mânasında yer alan vâhidin muhte-vasi sayı açısından “bir” demek değildir. Çünkü sayı dizisine giren her şeyin söylenenden daha çok veya daha az olması mümkün olduğu gibi uzun, enli, kısa, kesirli ve parçalı (hacimli) olması da muhtemeldir. Binaenaleyh Allah hakkında şöyle denmelidir: O ululuk, aşkınlık ve yücelik açısından birdir. Nitekim insanlar arasında “Filân zamanının ve içinde bulunduğu topluluğun tek adamıdır” denir ve bunu söyleyenler onun topluluk içindeki seçkinliğini, yüceliğini ve onlara yönelik hâkimiyetini kastederler, evet böyle bir söylem olağandır. Ama bu söylemi kullananlar o kişinin birey olarak tek olduğunu dile getirmiş olmazlar, çünkü bireyler sayı açısından çoktur. Nihaî gerçeği bilen Allah’tır.



İmam Maturidi,Te'vilatül Kur'an'dan Tercümeler

Çevirmen:Prof. Dr. Bekir Topaloğlu
Devamını Oku »

Ruhun Sırr'a Üflenmesi



(Kalbin Sağ ve Soldan Payı: Gaybî Bakımdan Sağ ve Sol)


Hak kulun sırrına tecelli ettiğinde, onu bütün sırlara sahip yapar, hürler’in içine katar, o kul sağ el yönünden zati tasarruf sahibi olur.

Çünkü sol elin değeri, dolaylı sağ elin şerefi doğrudandır. Ardından alt anlamlara inebilirsin: Sağ elin değeri hitaba,sol elin değeri tecelliye bağlıdır, insanın şerefi, kendi hakikatini bilmesine ve onu öğrenmesine bağlıdır ve o sol eldir. İnsan olması bakımından insanın ‘her iki eli’ sol olduğu gibi. Hakkın her iki eli de, sağ eldir.

Birlik anlamına dönüp deriz ki: Kulun iki eli de sağ eldir. Tevhide dönüp deriz ki: Onun iki elinden birisi sağ , diğeri sol eldir. Bazen cem’ halinde ve cem'ul-cem' halinde olurum, bazen, fark ve farku-l fark halinde olurum. Bütün bunlar, gelen tecellinin hükmüne bağlıdır.

Yemenliyle karşılaşırsa bir gün Yemenlidir,

Adnanlı ile karşılaştığında ise,

0 zaman da Adnan kabilesindendir,

Bunlardan birisi de şaşırma, gülme, sevinme ve öfkelenmedir. Şa­şırma, şaşılan şeyi bilmeyen bir varlıktan meydana gelebilir, sonra onu Öğrenir ve şaşar. Gülme de buna eklenir. Böyle bir şey Allah hakkında imkânsızdır. Çünkü hiçbir şey Allah’ın bilgisinin dışına çıkamaz. Var­lıkta bize göre şaşılacak bir iş vuku bulduğunda, bu şaşırma ve gülme, şaşırma ve gülmesi imkânsız olan kimseye hamledilir. Çünkü vuku bu­lan şey, bize göre şaşılacak bir durumdur. Örnek olarak, taşkınlığı ol­mayan genci verebiliriz. Böyle bir şey, şaşılacak bir durumdur. Söz ko­nusu şey, Allah katinda bizim nezdimizde şaştığımız bir şeyin yerini almıştır.

Bazen gülme ve sevinme, kabul etmek ve razı olmak anlamına ge­lebilir. Çünkü adına bir iş yaptığın ve bu nedenle sana gülümseyip se­vincini gösteren kimse yaptığın o davranışı kabul etmiş ve ondan hoş­nut olmuş demektir. Binaenaleyh Allah’ın gülmesi ve sevinmesi de bi­zim fiillerimizi kabul etmesi ve bizden hoşnut olması anlamına gelir. Nitekim O’nun öfkelenmesi de, intikam almak için kalbin kanının gale­yan etmesinden münezzehtir. Çünkü Allah cisim ve araz olmaktan mü­nezzehtir. Dolayısıyla Allah’ın öfkelenmesi, hakkında öfkelenmenin caiz olduğu kimselerden kızanın fiilini yapmayla ilgilidir. Allah’ın zalimler­den ve emrine karşı çıkan ve sınırlarını aşanlardan intikam alması budur. Allah şöyle buyurur: ‘Ona öfkelendi’ Yani kendisine kızılanın ce­zasıyla onu cezalandırdı. Buna göre, cezalandıran öfkelidir. Fiilin ortaya çıkması, kendisine öfkelenilenin ismini ona vermek demektir. Şu halde cezalandıran öfkelidir ve fiilin ortaya çıkması, ismi ona verdimi iştir.

Tebessüm de sevinmeyle aynı anlama girer. Bir rivayette şöyle bil­dirilmiştir: ‘Namaz kılmak ve zikir yapmak için mescide giden adama Allah tebessüm eder. Alem var olanlar nedeniyle Allah’tan perdelenip Allah’tan başkasıyla ilgilendiğinde, bu fiilleriyle Allah’tan gaflet içinde kalmış olurlar. Buna karşın, huzurun herhangi bir çeşidiyle Allah’a yö­nelip Allah da kendisini kullara sevdiren Hak ile sohbet, münacat ve müşahedenin hazzını kalplerine ihsan eder. Çünkü Hz. Peygamber şöy­le derdi: ‘Sizi beslediği nimetleri nedeniyle Allah’ı seviniz.’ Böylelikle Hak tarafından bu fiil tebessüm kelimesiyle ifade edilmiştir. Çünkü söz konusu fiil, sizin kendisine gelmenizle Hakkın mutluluk izhar etmesi demektir. Çünkü tebessüm, kendisine gitmenle neşelenen kimsenin ey­lemidir. Sevincinin belirtisi ise kendi katında iyilik izharı, sevinmek, nezdinde bulunan nimetleri sana göndermektir. Bu nimetler Allah ka­tından kendisine yönelen kullarına ulaştığında, Allah bu durumu tebessüm diye isimlendirmiştir.

Bunlardan birisi de unutmadır: Allah şöyle buyurur: 'Onları unutmuştur.’ el-Bari Teâlâ hakkında unutmak fiili imkânsızdır. Fakat kulla­rına ebedî azap edip rahmeti kendilerine ulaşmadığında, onlar âdeta onun katında unutulmuş, Allah ise onları unutmuş hale gelir. Bu unu­tanın ve kullarının içinde bulunduğu acı azabı hatırlamayan kimsenin eylemidir. Çünkü onlar, dünya hayatında Allah’ı unutmuş, Allah da bu nedenle kendi eylemleriyle onları cezalandırmıştır. Böylelikle Allah, (aradaki) münasebet nedeniyle kendi eylemlerini onlara iade etmiştir.

Bazen ‘Allah onları unutmuştur’ onları ertelemiştir; ‘onlar Allah’ı unutmuştur’ ifadeleri ise Allah’ın emrini ertelemiş ve onu öğrenmemiş­lerdir anlamına gelebilir. Allah, cehenneme giren başkalarını çıkarttı­ğında onları ertelemiştir. Hakkın alay etmek, tuzak kurmak ve hafife almak gibi fiillerle nitelenmesi de bu anlama yaklaşır. Allah şöyle buyurur: ‘Allah onlarla alay etmiştir.’ Başka bir ayette ise ‘Allah onlara tuzak kurmuştur’ ve ‘Allah onlarla istihza eder’ buyurur:

(Teşbih anlamı taşıyan) kelimelerden birisi de nefestir. Hz. Pey­gamber şöyle buyurur: ‘Rüzgâra sövmeyiniz, çünkü o Rahman’ın nefe-sindendir.’ Başka bir hadiste ise şöyle buyurur: ‘Rahman’ın nefesinin bana Yemen yönünden geldiğini duymaktayım.’ Bütün bu ifadeler tenfıs (nefes aldırma, rahatlatma) kelimesinden gelir. Âdeta Hz. Pey­gamber şunu demek istemiştir: Rüzgâra sövmeyiniz, çünkü rüzgâr, kendisiyle Allah’ın kullarından güçlükleri kaldırdığı şeydir. Hz. Pey­gamber şöyle buyurur: ‘Saba rüzgârıyla yardım aldım.’ Başka bir hadis­te ise ‘Ben nefesi Yemen yönünden buluyorum, başka bir ifadeyle, Rahman’ın kullarından güçlükleri kaldırmasını görüyorum demiştir. Bu güçlükler, kavminin kendisini yalanlaması ve Allah’ın emrini reddetme­leri nedeniyle Peygamberde gözüken sıkıntılardır. Bu bağlamda (yar­dımcılar anlamındaki) Ensar, yalanlayanlar kendisine sıkıntı verdiğinde Allah’ın kendileriyle peygamberinden sıkıntıları kaldırdığı kimseler ol­muştur. Çünkü Allah, soluyan kimseden çıkan hava anlamındaki nefes­ten münezzehtir. ‘Allah zalimlerin kendisine nispet ettiği’ böyle bir şey­den ‘münezzeh ve yücedir.’

Bu kelimelerden birisi de, surettir: Suret, duruma, insanlarca bili­nen bir şeye ya da başka anlamlara verilen bir kelimedir. Sahih bir ha­diste suret Allah’a izafe edilir. Buna örnek olarak Ikrime’nin rivayet et­tiği hadisi verebiliriz. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘Rabbimi bir deli­kanlı suretinde gördüm.’ Bu, Peygamberin bir halidir ve bu ifade Arap­ların deyişlerinde bilinen ve meşhur bir söyleyiştir. Hz. Peygamber’in ‘Allah Âdem’i kendi sureti üzerinde yaratmıştır’ hadisi de böyledir.

Bilinmelidir ki: Kur’an’da yer alan benzerlik aklı değil dilsel ben­zerliktir. Çünkü aklı benzerlik Allah hakkında imkânsızdır. Söz gelimi, Zeyd gücü İtibarıyla aslandır, güzelliği itibarıyla çiçektir vb. Bir varlığı bir veya iki nitelikle niteleyip, sonra da başkasını aynı özellikle niteledi­ğinde, aralarında başka hakikatler yönünden zıtlık bulunsa bile, söz ko­nusu nitelik ve onun anlamında ortaktırlar. Dolayısıyla bunlardan her birisi, söz konusu nitelikte diğerinin suretine göredir. Bunu anla, dikkat et!

Allah’a delil oluşuna bak! Acaba O’nu kendinden olandan başka bir yetkinlik niteliğiyle niteledin mi? İyice düşün! Hakkın benzeşmeden münezzehligi yönünden meseleye yaklaştığında, senin (mümkün) hak­kında caiz olan eksiklikleri O'ndan uzaklaştırmışsın demektir. Gerçi .. , hiçbir şekilde Allah’ta bulunamaz. Fakat cisimleştiriciler ve teşbihçiler bu nitelikleri kendisine izafe ettiğinde, sen onların yaptığı izafeyi selb edersin. Cisımleştiriciler ve teşbihçiler bu vehimde bulunmasaydı, (ortada bu nitelikler bulunmayacağı için) bu selbi yapmazdın. Şunu öğ­renmen gerekir: Suretin pek çok bağlamı olsa bile, bu kitapta özetle­meyi amaçladığımız için onları zikretmedik. ‘Allah hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

Bu kelimelerden birisi de zira’dır (kulaç): Bir rivayette Hz. Pey-gamber’in şöyle buyurduğu bildirilmiştir: ‘Kâfirin Cehennemde ensesi­nin genişliği Uhud kadar, derisinin kalınlığı ise el-Cebbâr’ın kulacıyla kırk kulaçtır.’ Bu bir şereflendirme tamlamasıdır: Allah’ın yaratıp ken­disine tamlama yaptığı miktar. Nitekim şöyle denilir: ‘Bu hükümdarın kulacıyla şu kadar kulaçtır.’ Bu ifadeyle hükümdarın kullandığı en bü­yük ölçüt kast edilir. Bununla birlikte söz gelişi hükümdarın kulacı -ki o bir organdır- insanların kulacıyla aynıdır. Hükümdarın bir ölçü biri­mi yaptığı kulaç ise normal ölçünün yarısı veya bir katı kadar fazladır. Şu halde o gerçek anlamda hükümdarın kulacı değildir. Hükümdarın kulacı, onun ortaya koyduğu ve sonra da failine izafe edilen bir ölçü bi­rimidir. Bunu biliniz. (Hadiste geçen) el-Cebbâr ise dilde büyük hü­kümdar demektir.

Aynı şey, kadem, yani ayak için geçerlidir. Hz. Peygamber şöyle buyurur: ‘el-Cebbar ayaklarını cehenneme koyar.’ Ayaklar, uzuvdur. Bu meyanda şöyle denilir: ‘Falancanın bu işte ayağı (kadem’i) vardır.’ ‘O işte sabittir’ demektir.

Kadem, ayrıca topluluk anlamına da gelir. Böylelikle kadem, izafe olur. Bazen el-Cebbâr’ın anlamı bir melek olabilir ve o zaman ayaklar meleğe ait olur. Çünkü organ Allah hakkında imkânsızdır. Allah böyle bir şeyden münezzehtir.

İstiva da istikrar (karar kılma), kasıt (yönelme) ve istilâ anlamına gelir. İstikrar, cisimlerin özelliklerinden birisidir, dolayısıyla Allah hak­kında kullanılması imkânsızdır. Sübût anlamında alınırsa kullanılabilir. Kast ise irade, irade ise yetkinlik özelliklerindendir. Allah şöyle buyurur:’Sonra göğe yöneldi.’Yani kast etti. ‘Ve Arş üzerinde istiva etti.’Yani Onu istilâ etti.

Rivayet ve ayetler pek çoktur. Bu rivayetlerin bir kısmı sahih? bir kısmı zayıftır. Bu gibi rivayetlerden her birisinin bir tenzih yorumu vardır. Bunu daha kolay anlamak istersen, teşbih zannı veren bir lâfza yönel, onun ne ifade ettiğini veya ruhunu veya ondan meydana şeyi al ve Allah hakkında kullan. Bu durumda başkası teşbihe düşmüşken sen tenzih derecesini elde edersin. İşte böyle hareket et ve elbiseni temizle!

Bu rivayetlerle ilgili bu kadar açıklama yeterlidir. Doğrusu, bu bö­lüm uzamıştır.

İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:1 , Litera Yay. Çev:Ekrem Demirli
Devamını Oku »

Beş Duyu ve Gerçekte İdrak Ettikleri Şeyler



(İnsanın bilme yetisi hakkında) vardığımız görüşü, insanın bütün bildiklerini beş gücünden birisiyle algılaması destekler: Birincisi, duyu gücüdür ki, beş kısma ayrılır: Koklamak, tatmak, dokunmak, işitmek ve görmek. Göz, belirli bir yakınlık ve uzaklıktaki renkleri, değişmeleri ve şahısları algılar. Gözün bir mil uzaklıktan algıladığı şey, iki mil uzaktan algıladığından farklı olduğu gibi yirmi kulaç uzaktan algıladığı şey bir mil uzaktan algıladığı şeyden farklıdır. Gözün karşısında durup eli eli­nin içindeyken algıladığı şey, yirmi arşın öteden algıladığı şey değildir.

Ya da insan mıdır, ağaç mıdır bilmeden, iki mil öteden somut olarak bir şeyi algılamak, onun insan ve belli bir boyda olduğunu bilerek bir mü uzaktan algılamak ya da beyaz veya siyah olduğunu bilerek yirmi arşın öteden algılamak ya da karşısında bulunduğunda onun sürmeli veya mavi gözlü olduğunu bilerek algılamak gibi değildir. Bütün duyu­lar, algıladıkları şeylerde bu tarz bir yakınlık ve uzaklık ilişkisine sahip­tir.

el-Bâri (Allah), duyulur bir şey değildir. Başka bir ifadeyle, O’nu bilmek istediğimizde, duyu vasıtasıyla algılanan bir şey değildir. O hal­de Allah’ı duyu yoluyla öğrenemeyiz.

Bu meyanda hayal gücüne gelince, hayal gücü, sadece duyunun ve­rilerini ya verdiği tarzda ya da bazı duyulurları diğerlerine yükleyerek düşünce gücünün verdiği tarzda zapt eder. İşte, fikir ehlinin Allah’ı bilme yöntemleri burada sona erer. Dolayısıyla bu, onların dilidir, bi­zim dilimiz değil. Gerçi onların yöntemi de doğru olsa bile, biz o yön­temi kendilerine nispet ediyoruz. Çünkü bu yöntem onlardan aktarılmıştır. Binaenaleyh hayal gücü, her nasıl idrak ederse etsin, duyudan as­la ayrılamaz. Hâlbuki bize göre duyunun Allah’a ilişemeyeceği kesin olarak sabittir. Dolayısıyla hayalin O’na ilişmesi geçersizdir.

Allah’ı bilmede müfekkire gücüne gelince, insan her zaman kendi nezdinde bulunan şeyler hakkında düşünebilir. Kendi nezdinde bulu­nan şeyleri ise duyulardan ve akün ilkelerinden öğrenmiştir. Düşünce gücünün hayal hâzinesinde bu veriler üzerindeki çalışmasından ise bu şeyler ile arasında münasebet bulunan başka bir şey hakkında bilgi ger­çekleşir. Allah ile yarattıkları arasında bir münasebet yoktur. O halde, fikir yönünden Allah’ı bilmek mümkün değildir. Bu nedenle âlimler Al­lah’ın zatı hakkında düşünmekten men edilmiştir.

Akıl kuvvetinin de Allah’ı algılaması mümkün değildir. Çünkü akıl, sadece bedîhi olarak bildiği ya da fikrin verdiği şeyi kabul edebilir. Da­ha önce, fikir gücünün Allah’ı algılayamayacağı belli olmuştu, dolayısıy­la akim fikir yönünden Allah’ı algılaması da geçersizdir. Fakat akıl ol-ması itibarıyla onun sının, kendi nezdinde meydana gelen şeyi akletmek ve zapt etmektir.

Allah akla kendisini bilmeyi ihsan etmiştir. Böylelikle akıl, ihsan edilen bilgiyi fikir gücü bakımından değil, akıl olması bakımından akleder. Bu imkânsız görmediğimiz bir durumdur. Çünkü Allah’ın di­lediği kullarına ihsan ettiği bu bilgiyi akıl, kendi başına algılayamaz. Fakat onu kabul edebilir. Dolayısıyla söz konusu bilgiye delil veya kanıt getiremez. Çünkü o bilgi, aklın algıladığı şeylerin ötesindedir.

Sonra, (Allah’a ait) bu zatî niteliklerin ifadesi de mümkün değildir. Çünkü onlar, örnekleme ve kıyasın dışındadır. Binaenaleyh Allah ‘ben­zeri olmayandır.’ Şu halde bu bilgiden kendisine her hangi bir şey açıl­mamış her akıl, bu bilginin açıldığı başka bir akla sorar (sormalıdır). Fakat kendisine sorulan bu akıl, o bilgiyi ifade edemez ve ona güç yeti-remez. Bu nedenle Hz. Ebû Bekir ‘idraki idrakten acizlik, idraktir’ de­miş. Bu sözün iki yorumu vardır. Anla!

Şu halde Allah’ı düşünce ve teorik araştırma yönünden aklıyla bil­mek isteyen, şaşırmıştır. Yapması gereken, Allah’ın bu konuda ihsan edeceği şey için hazırlanmak olmalıdır.

Hatırlama gücüne gelince, bu gücün de Allah’ın bilgisine ulaşması mümkün değildir. Çünkü hatırlama gücü, sadece akim önceden bilip unuttuğu ya da ihmal ettiği şeyi hatırlayabilir. Kendisi, onu bilmez. O halde hatırlama gücü Allah’ın bilgisine ulaşamaz.

İnsanın insan oluşu yönünden ve zatının kendisine verip içinde kendisinin bir tür çabasının bulunması itibarıyla algılayabileceği şeyler bunlardır. Geride, akim Hakkın kendisini bilmekten ihsan edeceği şeyi kabul için hazırlanması kalmıştır. O halde insan, varlığın bilgisi ve O’nun bir ve ibadet edilen olduğundan başka, delil yönünden Allah’ı asla bilemez. Çünkü idrak eden insan, bir şeyi ancak o şeyin benzeri kendisinde bulunduğunda idrak edebilir. İdrak ettiği şeyin benzeri ken­disinde yok ise onu asla idrak edemez ve bilemez. Herhangi bir şeyi o şeyin benzeri kendisinde bulunmadan bilemediğine göre, insan ancak kendisine benzer ve aynı şekle sahip bir şeyi bilebilir. Allah ise hiçbir şeye benzemez ve hiçbir şeyde O’nun benzeri bulunmaz. Dolayısıyla Allah, hiçbir zaman bilinemez.




İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:1

Litera Yay. Çev:Ekrem Demirli
Devamını Oku »

Vahdet-i Vücud Nedir ?



Vahdet-i Vücud Nedir ? ve Bununla Vücudiyye Mezhebi Arasında Ne Fark Vardır ?


Teessüf olunur ki, âlimlerimizin bir takımı mutasavvıfların kabul ettikleri vahdet i vücudu «vücûdiyye» mezheb-i batılı ile ayni şey addederek mutasavvıflara karşı ta’n ve teşnide bulu­nuyorlar.(1) Biz şer'î delillere müstenid olan vahdet-i vücu­dun hakikatini, delillerini, bir felsefi mezheb olan vücudiyye (Panthéisme) den farklarını ve aleyhinde irad edilen, itirazları «Vahdet-i Vücut ve Muhyiddîni Ârabî» adiyle yazdığı­mız eserde beyan ve izah ederek bu babdaki sûitefehhümün izâlesine çalıştık. Zannımıza göre, bunda münderiç olan iza­hat ve tafsilât her türlü şek ve tereddütlerin define kâfidir. Şimdi bu eser-i âcizânemezi mütalea etmeyen zevata şunu ihtar edelim ki; mütusavvıfenin vahdet-i vücûdiyle asıl merdud olan vücûdiye mezhebi arasında pek büyük bir fark vardır.

Vücudiye mezhebine kail olanlar, Cenab-ı Allah bu âlemin hey'et-i mecmuasından ibarettir, diyerek hâlik ile mahlûku, müessir ile eseri bişleştirirlcr. Panteistlerin ileri gelenlerinden Spinoza'ya göre, lizatihi mevcud ve gayr-i mahlûk cevherin yani Allahın bir çok sıfatları varsa da, biz bunların birisi fikir (pensée) ve ötekisi imtidad (espace) olmak üzere, yalnız iki­sini bilebiliriz diyor. Halbuki bunlar mahlûk sıfatıdır. Cenab-ı Allah bunlardan münezzehtir. Sıfat-ı ilahiyi bize Kur'an-ı Kerim bildirmiştir.

Panteistler mükevvenatta zuhur-u zarurî addederek, Ce-nab-ı Allahın irade sıfatını inkâr ediyorlar; ilel-i gâiye yoktur diyorlar.Dini merasime de hiç hacet görmüyorlar. Halbuki mutasavıflar âlem, alâmetten me'huz olup, lûgatta kendisiyle bi-linen şeyden ve ıstılahta rnâsivâullahın cümlesinden ibarettir diyorlar. Onlara göre âlem, her an tebeddül ve tegayyür ede­rek, fena bulmakta olan bir takım sûret ve şekillerden müte­şekkildir Vücud, birdir ve o da Cenab-ı Allahın vücudu, zatı­dır. Eşyanın başkaca vücûdu yoktur. Vücud, Cenab-ı Hakka nısbetle, kadim ve eşyada onda zahir olan suret ve şekiller­den ibarettir. Bu bunlarda ne kadar kemal varsa Cenab-ı Al­laha ve ne kadar uyub ve nevakıs var ise kendilerine atfolu nur. Böyle Kur an ayetlerine ve peygamberin hadislerine müstenid olan bir mezhebi büsbütün aklî olan bir felsefe mezheb ile aynı şey addetmenin pek büyük bir hata olduğu meydandadır.

Alimlerin bazıları da Muhyiddîni Arabi'yi, «Eşyayı icad eden ve onların gaybı olana teşbih ederim» dediği için, tekfir ediyorlar. Lâkin burada «aynıdır» demek -hoca efendilerin ta­biri veçhile- amen haysû hu, hu...» aynıdır; yani Allah eşyanın kendisidir, bunlar bir şeydir demek olmayıp, eşyanın büsbü­tün gayrı değil, vücud itibariyle aynıdır demektir. Çünkü müşârün-ileyh İdris faslında: «O, vücud haysiyetiyle mevcudatın aynıdır» dediği gibi «Fütuhatı Mekkiyyenin 205’inci ba­bında dahi "O, zuhurda her şeyin aynıdır. Eşyanın zevatında onların aynı değildir. Cenab-ı Allah bundan münezzeh ve âlidir. Belki Allah, Allahtır ve eşya, eşyadır» demiştir.

Şunu da ihtar edelim ki; vahdet-i vücud itikadını havsala­larına sığdıramayanlar onu kabul etmiyebilirler. Lâkin kabul edenler hakkında ta'n ve teşnide bulunmak evliyaullahtan olan tarikat pirlerini, bütün meşâyih-i kiramı, hüccetülislâm unva­nını hâiz olan İmam Gazâlî'yi, İmam Şa'rani'yi, Celâleddini Süyûti'yi ve Muhyiddi'ni Arabi'nin bir mücehhidi kâmil ve mürşidi nâhil olduğu hakkında fetva vermiş ve allâme-i rum ve ins ve cinnin müftüsü ünvanını ihraz etmiş olan İbni Kemal Paşa gibi bir takım ecille-i ülema-yi arifini fesad itikad ile itham demek olduğundan pek tehlikeli bir cürettir. Çünkü Hadis-i Kudside: «Benim bir velime ezâ eden kimseye şüphe­siz ben ilân-ı harb etmişimdir» buyurulduğu malûmdur.

Zamanımızda, ruhî hâdiseler hakkında, yapılmış olan tecrübelerden alınan neticeler de ruh-u âzâmın her yerde icra etmekte olduğu esrarlı ve hayret verici faaliyeti göster­mektedir. Tahteşşuur (şubconscience) hâdisesinden «Küçük Kitapta Büyük Mevzular» adındaki eserimizde biraz bahsetmiştik. Burada da ona dair izahat vermeğe lüzum görü­yoruz.

Dipnot:

-(1)-Biz, avam-ı nas, vücud dediğimiz vakitte bundan, muhtelif un­surlardan mürekkep olan cismi, şekil ve heyetini murad ederiz. Bunun hadis, fâni ve Allahın gayrı olduğunda şüphe yoktur. Lâkin mutasavvıfların vücuttan muradı, kendi lizatihî kaim ve bilcümle eşyanın medar-ı kıyam ve devamı olan zat-ı İlâhî ve nur-u mahazdır. Bu vücud birdir, vâcib ve ka­dimdir, bunda taaddüd yoktur.

Vahdet-i vücudu kabul etmiyen âlimler iki kısımdır: Bir takımının bundan imtinaları hüsnüniyete, yani nâsın bunu yanlış anlıyarak dalâlete düşme­lerine mahal bırakmamak maksadına mebnidir; diğer takımının reddetmeleri ise mücerredi taannüd ve taassuba ve ilmin sofiye-i kirama bir derecesine mâlik olduklarını göstererek temeyyüz ve kesb-i şöhret etmek dâiyesine müstenittir. İşte makruh yani makbul olmıyan meslek budur.

İsmail Fenni Ertuğrul - Hakikat Nurları
Devamını Oku »

Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna dair deliller


كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَاتاً فَأَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ إِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. (Bakara/28)

Bu ayet-i kerime, kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna delildir. Şöyle ki: Ayetin başında geçen “ أَمْوَات ” tabiri “ölüler” demektir. Bundan maksat ise: Kendisinde hayat olmayan ve babaların sulplerinde (belkemikleri arasında) olan menilerdir. Demek bu ifade ile insanın ilk haline dikkat çekilmiş ve babalarının sulbündeki hali nazara verilmiştir. İnsan, bu halinde ölüdür ve daha yaratılmamıştır.

Ayetin devamında gelen “ölü idiniz sizleri diriltti” ifadesindeki ‘diriltmekten’ maksat ise: Anne rahmindeki o nutfelere ruh üfleyip, sonra diri olarak dünyaya çıkarmaktır. Demek ayetin bu bölümü, dünya hayatına işaret etmektedir.

Ayetin devamındaki “sonra sizleri yine öldürecek” ifadesiyle işaret edilen ise: Ecelleri geldiğinde insanları öldürmektir. Bu öldürmek ile dünya hayatı sona erer.


Ayetin devamında gelen “sonra sizi yine diriltecek” ifadesi ise: Kabir hayatına delildir. Zira ayetin işaretiyle bu dirilme, ölümden hemen sonra ve kıyametten öncedir. Bu da ancak kabir hayatıdır.

Ayetin sonundaki “sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz” ifadesinden murad ise: İsrafil (as) tarafından Sur’a üfürüldüğünde, mahşere çıkmak üzere kabirlerden çıkıştır.

Demek ayet-i celilede geçen ثُمَّ يُمِيتُكُمْ “Sonra sizi diriltecek” ifadesi, kabir hayatına işarettir ve delildir.

Kabir hayatının hak ve gerçek olduğuna Mü’min suresi 45 ve 46. ayetler de delalet etmektedir.

Mezkûr ayetlerin meali şöyledir:

“Allah o mümini, onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun’un adamlarını ise, o kötü azap kuşattı. Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün de: “Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!” (denilecektir). (40/ 45-46)

Bu ayet-i celilede, Firavun ve avenesinin göreceği kabir azabından ve berzah hayatından bahsedilmektedir. “Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar” ifadesiyle işaret olunan hayat, berzah hayatıdır ve kabir azabıdır. Bu ifadeyi, hesaptan sonraki cehennem azabına hamletmek doğru değildir. Zira ayetin devamındaki “Kıyamet kopacağı gün de: ‘Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine tıkın!’ (denilecektir)” ifadesi, önceki azabın, kıyametten önce olduğunu ispat eder. Kıyamet günü uğrayacakları şiddetli azap ise bu azaptan sonradır.

Demek “Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar” ifadesiyle işaret edilen azap, ölüm ile kıyamet ortasındaki bir azaptır ki, bu da kabir azabı ve berzah hayatıdır.

Kabir hayatı hakkındaki bir başka ayet de Mümtehine suresi 13. ayettir.

Ayetin meali şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’ın gazabına uğrayanları ve kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi ahiretten ümit kesenleri dost edinmeyin.”

Ayet-i kerimede geçen “Kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi…” ifadesi, kabir hayatına delildir. Zira bu ayet-i kerime, kabir ehli kâfirlerin Allah’ın rahmet ve affından ümitsiz olduklarını bildirmektedir. Bu hal de ancak ve ancak onların kabirde hayat sahibi olmaları ile mümkündür. İbn-i Mesud, İmam Mücahid, İkrime, İbni Zeyd, İmam Mukatil, Kelbi ve Mansur hazretleri bu görüşte olup, mezkûr ayeti kabir hayatına delil yapmışlardır. Onlar özetle derler ki: “Kabir ehli kâfirlerin ümitlerini kesmeleri, ancak ve ancak onların kabirde hayatdar ve diri olmaları ile mümkündür. Zira ümit kesmek, hayat sahibi olanın işidir. Bu sebeple ‘Kabir ehli kâfirlerin ümit kesmeleri gibi…’ ifadesi, kabir hayatına bir delildir.”

Kabir hayatı ile ilgili bir başka ayet de Tevbe suresi 101. ayettir.

Ayetin meali şöyledir:

“Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba sevk edilirler.”

Mezkûr ayet-i kerimedeki “İki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba sevk edilirler”ifadesiyle üç azaptan bahsedilmektedir. Ayet-i kerimede geçen üç azaptan birincisi dünya azabı, ikincisi ise kabir azabıdır. İkinci azap olan kabir azabından sonra da, daha büyük bir azap vardır ki, bu da üçüncü azap olan cehennem azabıdır. İmam Azam hazretleri ve Kadı Beyzavi de, ayette geçen “iki kere azaba uğratacağız” ifadesiyle, dünya azabı ve kabir azabının kastedildiğini söylemektedir.

Kabir hayatı hakkında bir başka ayet de Nuh suresi 25. ayettir.

Ayetin meali şudur:

“(Nuh’un kavmi) Günahlarından dolayı boğuldular ve ardından da ateşe sokuldular.”

Bu ayet-i kerimede geçen “feudhilû” (sokuldular) kelimesindeki “f” harfi, Arapça’da “fe-i takibiyedir.” Yani olayın hemen olduğunu ve hiç ara verilmediğini ifade eder. Demek Hazreti Nuh’un kavmi boğulduktan hemen sonra ateşe sokulmuştur. Bu da ancak kabir hayatı dediğimiz Berzah elemindeki azap olabilir. Zira şu anda cehennem mevcud olmakla birlikte içi boştur. Cehennem, kıyametin kopması ve hesabın tamamlanmasıyla sakinlerine kavuşacaktır. O halde Hz. Nuh’un kavminin sokulduğu ateş, cehennem ateşi olamaz. Zira ifade ettiğimiz gibi cehennem şu anda boş olup sakinlerini beklemektedir. O halde bu azap kabir hayatı denilen Berzah âlemindeki azaptır.

Eğer kabir hayatı inkâr edilirse, Hazreti Nuh’un kavminin boğulduktan hemen sonra sokuldukları ateş ne ile izah edilebilir? Cehennem diyemeyiz, çünkü cehenneme giriş hesaplar görüldükten sonra olacaktır. Acaba kabir azabından başka hangi azap vardır ki, Hz. Nuh’un kavmi denizde boğulduktan hemen sonra o ateşe girmiş olsunlar?

Kabir hayatı hakkında bir başka ayet-i kerime de Al-i İmran suresi 169. ayettir.

Ayetin meali şudur:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler ve Rab’leri katında rızıklanmaktadırlar.”

Bu ayet-i kerimede, Allah yolunda ölenlerin ölü olmadığı ve Allah’ın katında rızıklandırıldığı haberi verilmektedir. Hatta İ. Şafi hazretleri bu ayeti delil getirerek şehidin yıkanmayacağı ve üzerine cenaze namazı kılınmayacağı hükmünü vermiş ve şöyle demiştir: “Şehide cenaze namazı kılınmaz. Zira cenaze namazı ölünün üzerine kılınır. Hâlbuki mezkûr ayetin ifadesiyle şehid ölü değildir ve Rabbi katında rızıklanmaktadır.”

Demek şehid ölü değildir ve Allah-u Teâlâ onlara “ölü” dememizi yasaklamıştır. Ayrıca şehid Allah’ın katında rızıklanmaktadır. İşte şehidin ölü olmaması ve hal-i hazırda rızıklanması ispat eder ki, kabir hayatı ve Berzah âlemi haktır. Zira şehidin ölü olmamasını ve hal-i hazırda rızıklanmasını ancak Berzah hayatı ile izah edebiliriz.
Kabir hayatı ile ilgili daha birçok ayet-i kerime vardır. Delil olarak daha fazla ayet-i kerimeye ihtiyacı olanlar, Taha suresi 124. ayetin, Tekasür suresi 4. ayetin, İbrahim suresi 27. ayetin ve Vakıa suresi 89. ayetin tefsirine bakabilirler. Sadece ayetlerin mealine baktığında bu ayetlerin kabir hayatına olan şehadetini anlayamayanlar, tefsir kitaplarına müracaat ettiklerinde bu ayetlerin kabir hayatına olan delaletlerini öğreneceklerdir.

Ayrıca kabir hayatı ile ilgili mevcut hadisler de büyük bir yekün teşkil etmektedir ve hususi bir kitabı oluşturabilirler. Dileyenler hadis kitaplarının ilgili bölümlerine bakarak Peygamber Efendimizin bu konudaki hadislerini de inceleyebilirler.

Dilerseniz, kabir hayatı ile ilgili ayetleri incelediğimiz bu tefsir dersimizi şöyle bir dua ile tamamlayalım: “Ya Rab! Bizleri kabir azabından koru. Kabrin karanlığından sana sığınıyoruz, kabrimizi bizim için Kuran’ın nuruyla aydınlat. Kabrin darlığından yine sana sığınıyoruz, Kuran’ın hürmetine kabrimizi genişlet. Kabrin sual melekleri olan Nekir ve Münker’in heybetinden de yine sana sığınıyoruz, Onları bize, Kuran’ın hürmetine iki munis dost eyle. Kabrin yalnızlığından da sana sığınıyoruz ya Rab! Salih amellerimizi bize dost ve arkadaş yap. Ve yaptığımız şu tefsir dersinin hürmetine, kabrimizi bir cennet bahçesi eyle ve cehennem çukuru olmaktan muhafaza et. Âmin…
ilmedavet.com


Devamını Oku »