Allah Teala'nın Af Ve Mağfireti



Veheb demiştir ki:

"Bir abid Allah Teala'ya elli sene ibadet etti. Allah Teala, ona:

"ben seni af ve mağfiret ettim" diye bildirdi. O da:

"Ya Rabbi, benim için neyi mağfiret ettin, çünkü ben günah işlemedim" dedi.

Bunun üzerine Allah Teala, onun boynundaki bir damara emretti, o da çarpmaya başladı. O abid uyuyamadı, namaz kılamadı, sonra damarın çarpması durdu, o da uyudu. Sonra ona bir melek geldi, boynundaki damarın çarpmasından duyduğu acıyı ona şikayet etti Melek de ona dedi ki:

"Rabbin buyuruyor ki, senin elli sene yaptığın ibadet bu damarın sakin olmasına denktir."

Kaynak:

İbn Kayyum Cezviyye-Sabredenler ve Şükredenler(İnsan yay.)
Devamını Oku »

Bir Menkıbe



Bir gün Cüneyd-i Bağdadî’ye, kabiliyet ve istidatlı bir mürid gelip hizmetinde bulunmakla beraber az vakitte çok kemal tahsil edip diğer müridlere üstün gelmiş. Diğer bir kabiliyetsiz müridi hased ve kinin­den Cüneyd-i Bağdadî’ye, “Ben yirmi seneden fazla sizin hizmetiniz­de bulundum, bu yeni müridin birkaç gün zarfında kazandığı merte­beleri tahsil edemedim” deyince; Cüneyd-i Bağdadî, itiraz eden müridi aydınlatmak için yeni mürid ile eski müridine bir tavuk verip, her birine bu tavukları tenha bir yere götürüp kesin, sizden başka hiç kimse bunubilmesin diye emretmiş. Eski mürid tenha bir yer bulup tavuğu keserek şeyhin huzuruna getirmiş. Yeni mürid bir hayli etrafta dolaşıp kesmeden canlı olarak şeyhin huzuruna getirince, şeyh müri­de “Niçin bunu kesmediniz?” demiş. Mürid, “Efendim; siz bize, siz­den başka kimsenin bilmediği bir yerde kesin, diye emretmiştiniz.

Ben de tenha bir mahal bulamadım. Zira nerede kesecek olsam HakkTeâlâ biliyor ve görüyor. Yoksa emrinize muhalefet etmedim” deyin­ce, Cüneyd-i Bağdadî, eski müride dönüp “Ey nâdân, sen yirmi sene­den fazla hizmet ettin, bu kadar irfan kazanamadın. Bu mürid ise bir­kaç gün hizmetle bulunmakla sizin gibi ahmaklara üstün geldi. Kabili­yetsiz müridlere mürşid ne çare eylesin” diye cevap vermişler. Hz. İsa (a.s.), ölü cesedi ihyadan aciz değilim, ama ölü kalpli nadanı ihyadan acizim. Eğer böyle olmasaydı, enbiya ve evliya kendi zamanlarında olan ölü kalpleri irşâd ve ihya edip bu kadar zorluk çekmezlerdi.

Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü(İnsan yay.)
Devamını Oku »

33 senelik talebelikte öğrenilen 8 mesele



Şakîk, Hâtem ‘e sordu:

– Kaç senedir benim yanımdasın? Hâtem :

– Otuz üç senedir. Şakîk :

– Bu müddet zarfında benden ne öğrendin? Hâtem :

– Sekiz mes’ele öğrendim. Şâkîk :

– înnâ li’llâhi ve innâ ileyhi râci’ûn! Ömrüm seninle geçtiği hâlde benden ancak sekiz mes’ele mi öğrenebildin? Hâtem :

– Evet hocam, ben yalan konuşmayı sevmem, ancak sekiz şey öğrenebildim. Şakîk:

– Bu öğrendiğin sekiz şey nedir? Söyle dinleyelim. Hâtem :

1 – Baktım ki, herkesin ayrı ayrı bir dostu var. Fakat bütün dostlar, nihayet mezar başından geri döndüğü için ben, hiç birine güvenmedim, ancak mezarımda da bana arkadaş olacak iyi amelleri kendime dost seçtim. Şakîk:

– Çok güzel, ikincisini söyle bakalım. Hâtem:

2 – Allah’u Teâlâ’nın :

“Allah’ın azametinden korkup nefsini, arzu ve isteklerinden alıkoyanın varacağı yer Cennettir.” (79-Nâzi’at: 40, 41) mealindeki âyet-i kerîmesini düşündüm, hak olduğunu bildim ve nefsimin behîmî arzularını yenmeğe çalıştım ve bu suretle Allah’u Teâlâ’ya itaate devam ettim.

3 – Baktım ki, herkes elindeki kıymetli sermâyesini koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çâreye bağ vuruyor. Halbuki Allah’u Teâlâ’nın:

“Sizin elinizde olan her şey tükenecek, ancak Allah katında olan bakîdir. ”

âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de kaybolmaması için kıymetli kabul ettiğim bütün varlığımı Allah’a, emânet ettim-, Onun rızası uğrunda harcadım.

4 – Baktım ki, insanların her biri mâl, haseb, şeref ve neseb aramaktadır. Anladım ki bunlar bir şey değil. Allah’u Teâlâ’nın:

“Allah katında en keremliniz, en çok muttaki olanınızdır (49-Hucûrât: 13)

âyet-i celîlesine baktım da, Allah katında kerîm olmak için malı, mansabı değil, takvayı seçtim.

5 – Baktım ki, insanlar mütemadiyen birbirine saldırıyor, yekdiğerini tel’în edip duruyorlar. Sebebini, hâsed denilen çekememezlikte buldum; sonra Allah’u Teâlâ’nın:

“Biz, onların dünyâ hayâtındaki geçimlerini taksîm ettik”

âyet-i celîlesini düşündüm ve anladım ki bu taksimat, Allah’u Teâlâ’nın taksimidir, bunda kimsenin te’siri yoktur. Ben de Allah’ın taksimine razı oldum, hased hastalığını attım ve kimseye düşmanlık etmedim.

6 – İnsanların birbirine düşman olup birbirlerini öldürdüklerini gördüm. Allah’u Teâlâ’nın:

“Asıl düşmanınız şeytandır. Onu düşman tanıyın ”

âyet-i celîlesini düşündüm ve asıl düşmanın Şeytân olduğunu anlayınca, yalnız onu düşman tanıdım ve başka kimseye adavette bulunmadım.

7 – Baktım ki, insanlar şu bir lokma ekmek için helâl – haram demeden her türlü zillete katlanıyorlar. Allah’u Teâlâ’nın:

“Bütün yaratıkların rızkı Allah üzerinedir.” (11-Hûd: 6)

âyet-i kerîmesini düşündüm. Benim de bu canlı varlıklardan biri olmam hasebiyle, rızkıma Allah’u Teâlâ’nın kefil olduğunu anladım; isteklerime bakmadan, Allah’u Teâlâ’nın bende olan hakkı ile meşgul oldum.

8 – Baktım ki, insanlardan bir kısmı servetine, ticâretine; bir kısmı sıhhatine olmak üzere, kendileri gibi bir yaratık’a tevekkül etmekte [güvenmekte] ve ona bel bağlamaktadır. Allah’u Teâlâ’nın:

“Allah’a tevekkül edene [güvenene] Allah yeter.H (65 – Talâk : 3)

mealindeki âyet-i celîlesini düşündüm ve ben de (fâni olan başka şeylere değil) ancak Hazret-i Allah’a tevekkül ettim ve O’na bağlandım. O da bana yeter. İşte senden öğrendiklerim bunlardır.

Dedi. Bunun üzerine Şakîk :

– Hâtem, Allah seni muvaffak etsin; doğrusu ben, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân-ı Azîmi tedkîk ettim, bütün dîni işleri ve hayır çeşitlerini şu sekiz mes’ele üzerinde devreder gördüm. Şu sekiz esâsa riâyet eden dört kitâb’ın hükmüyle amel etmiş olur. Dedi.

İlmin bu nev’iyle meşgul olup bunu anlayanlar ancak âhiret âlimleridir. Dünyâ âlimleri ise, güçleri yettiği kadar mâl ve mansab etmekle meşgul olur da, Allah’u Teâlâ’nın Peygamberleri vasıtasıyla tebliğ ettiği âhiret ilimlerini ihmâl ederler.

İmam Gazzali, İhya, cild 1 (Bedir Yay.)
Devamını Oku »

İnsan Sadece Bedenden İbaret Değildir...



Azizim,
insan bu görülen ve algılanan heykelden ibaret değildir. Ruh denilen İlâhi sırdan ibarettir.

Nefse hakim ol ve onun faziletlerini tamamlayıp ge­liştir.

Çünkü sen bedeninle değil ruhunla insansın,

İnsanın nefsinin şuuruna sahip olması ilk olarak ka­bul edilmesi gereken apaçık hakikatlardandır. Yani bütün mülâhazalardan, bütün düşüncelerden önce gelir. İnsanın (Burada insandan maksat ruhtur) kendi varlığını inkâr etmesi, Hoca Nasreddin' merhumun gelen bir misafiri sav­mak için içeriden: Efendi oda yok, demesi gibidir.

Ruh sâde (Üzerine bir şey yazılmamış) bir levha gi­bidir. Bedenimize girdikten sonra, maddî şekiller duyular yoluyla onda nakış olunur, o da bu vasıtayla dış âlemin varlığından haberdar olur. Gönül burada bir iki söz söyle­mek isterdi. Fakat susmayı tercih etti.

Çünkü bir kabristan ziyaretinin bundan fazla söze ta­hammülü yoktur. Burada söylenecek sözler o ziyarete mu­vafık mahiyette olmalı.

Biz de ruhun diğer halleriyle ilgili sözleri bir tarafa bırakalım da makama uygun bir söz söyleyelim: Büyük babamın ziyareti bende tuhaf tuhaf fikirler hasıl etti. O fikirlerin özeli sudur :

Ruh bedenle ilgisinin kesilmesinden sonra dünyadaki fiillerini - Fakat mülâyim bir şekilde temsil ederek - ha­yal, daha doğrusu idrak edecektir. Fakat siz diyeceksiniz ki, dimağsız ruh nasıl tahayyül ve idrak edebilir? Dimağ ruha o tahayyül özelliğini vermiştir. Tahayyüle, idraka mahsus olan nitelikler ona istidat kazandırmıştır. Şu hal­de bedenle ilgisinin kesilmesinden sonra beyne ait fiilleri, beyne ihtiyacı olmaksızın yerine getirebilir. Çünkü bey­nin, ilgisinin kesilmeden önce, ruha verdiği hareketin, de­vamlı olarak, onda var olduğu düşünülebilir. Meselâ ruh dünyada işlediği iyi bir şeyin kendisinde sebep olduğu se­vinç hissini, âlem dışında hoşlandığı şeylerden birine, bir güzel çiçeğe benzeterek tahayyül eder. Bu tahayyül ken­disi için neşeye sebep olur. Bizim hayal namını verdiğimiz bir şey, devam ve istikrarından, ruhun dış âlemle olan alâ­kasının kopması sebebiyle ona fazla tesirinden dolayı, sırf hakikatten ziyade hakikat halini alır. Keza insanın fena bir fiili de yılan gibi hoşlanmadığı bir surette temsil eder ve ruhu bu sebeble sıkıntıya sokar.

Dış âlemin ruha tesiri :

Ruhun bu tasarrufları bedenden ilgisi kesilmeden, ev­vel bir dakika kendisinde vuku bulan hallerdendir. Bu­nun yazılarımız ve konuşmalarımızda tesirleri görülür. Demek ruhun kategorileri bir uygun temsil ile tahayyül etmesi ve ondan etkilenmesi kendisi için daima vuku bu­lan hallerden imiş. Bu böyle olduğu gibi hareketlerimiz­den ayrılmasına imkân olmayan hallerde daima ruhumu­za tesir icra etmekten geri kalmaz. İster fiillerimizi uygun benzetmelerle tahayyül edelim; ister o fiilin benzetmeksizin, doğrudan doğruya tesirine maruz kalalım; her iki su­rette de ruhumuzun, mâhiyetlerine göre fillerimizden et­kilenmesi zarûrî demek olur, fakat hislerin dağdağası her zaman fiillerimizi uygun temsil ile tahayyülümüze, şu halde ondan tam mânasıyla etkilenmemize mani ise de o etkilenme mâhiyetine şuurumuz, katılmaksızın nefsimiz­de hüküm fermâ olmaktan hali değildir. Mesel çoğunlukla içimizde bir sıkıntı olur. Sebebini sorsalar, bilmiyorum, diye cevap veririz. Uykuya yattığımız yani hislerin faali­yetini tatil edip dış âlemle alâkayı kestiğimiz zaman o hâ­li rüyada uygun bir temsil ile görür, ondan etkileniriz, iş­te bunlar hep nâtık nefsin kendisine has hal ve hareketlerindendir.

Burada meşhur paskal’ın bir sözü hatırıma gel­di. Diyor ki : Halktan birisi her gece kendisini rüyada pa­dişah olmuş görse, padişahlığın gereği olan safalarla meş­gul olsa, hemen bir padişah kadar mesut olmuş demektir. Bu böyle olduğu gibi padişahlardan biri de, yaşadığı müd­detçe, her gece düşünde kendisini halktan biri gibi görse, onun çektiği zahmeti, meşakkati çekse hemen onun kadar bedbaht olur. Demek ki rüyada görülen şeylerin ruha olan tesiri uyanık hallerin tesirinden az değilmiş. Fakat bunda rüyanın aynı tarzda ve devamlı olması şarttır. Değişmesi bu tesirin tamamının zuhuruna mânidir. Fiillerimizin ge­rektirdiği şeylerin, dünyada tam tesirine, dış âlemin gürültüsü (Dağdağa) nün mani olduğunu söylemiştik. Hokkabazlann gürültü ile sünnet çocuğunu avuttuğu gibi, dış âlemin çeşit çeşit hokkabazlığı da bir dereceye kadar bizim ıztırabımızı hafifletiyor.

Her gün görülen hallerdendir : Meselâ bir insan bir şeyden ziyadece etkilenirse dış âlemin gürültüsünü tabii olarak artırmak lüzumunu duyar. Meselâ saz bilirse saz çalar, sokağa çıkar, yahut ahbabıyla görüşür. Bunlar hep o etkilenmesinin şiddetini hafifletmek maksadım güden ve içgüdünün şevki ile düşünülmeden alınmış tedbirlerdir. Bu tedbirler dış gürültüleri artırıp ruhu bulunduğu nokta­dan geriletir.

Ruh bu tesirleri ancak kabirde gözden geçirir :

Fakat ne yapılırsa yapılsın, her fiilin ayrılmaz parça­sı olan bir hal bir olay vardır ki, o fiilin bizden sâdır olay­ların oluşuyla ruhda bu hal derhal tecelli eder. Ruh kendi­sinde tecelli eden hallerin, hepsini, teşbihte hata olmaz, gramofon plâğı gibi alır ve muhafaza eder. O hallerin bir tanesini bile kayb etmez. Çünkü dünyadan beraber götü­receği ancak odur. Hayat kavgası ve gürültüsü o hallerden hasıl olan tesirlerin tamamının ortaya çıkmasına mâni ol­duğu için, ruh kendisinde olan sermayeyi bilmez, yalnız onu toplamakla meşgul olur. Topladığı şeylerin nasıl şey­ler olduğunu anlamak için tenha bir yerde oturup onları birer birer gözden geçirmesi lâzımdır. İşte o tenha yer de şu sohbetin konusunu teşkil eden sükût yerindeki terke- dildiği hücredir. Orada dağdağa yoktur. Ruh kendi kendi­ne kalır. Dünyada topladığı şeyleri birer birer gözden ge­çirip ne olduklarım anlar.

Ruh dış âlemle olan ilişkisini temin eden göz, kulak, burun vesaire gibi şeylerden ayrılıp kendi kendine kaldığı, dolayısıyla kendisini meşgul eden bu kadar dağdağanın bir anda yok olduğu bir sırada cidden müşkül bir mevkide kalır. Dünyadaki mümkün olan cezaların en şiddetlisi tefrîd yani bir adamı Dışarıyla büsbütün alakasını keserek-dar bir yerde haps etmek cezasıdır. Ruh dış âlemle ilgisini kestiği dakikada tek başına kalır; artık yalnızlık hücresin­de kendi fiillerinden başka dostu , yâri bulunmaz. Başlar bunları hayal etmeğe, o hayal ettiği şeylerle has­bıhale!

İşte insan ameliyle dirilir, sözünün tafsili budur. Yu­karıdan beri nîh hakkında bir çok söz söyledik. Fakat son durağın halleri, kabir azabının hakiki mahiyetine nazaran bu sözlerde o hakikatları münasip bir temsilden başka bir şey değildir, öldükten sonra ibret nazarları önünde tecel­li edecek temaşanın hakikatini Allah’dan başka kimse bil­mez.




Ferid Kam - Dini-Felsefi Sohbetler
Devamını Oku »

Lika ve Ru'yetin Hakikati



Evet, biz ruhun varlığını ve onun bir cevher olduğunu hususî ve takribi delillerle ispat etmiştik. Bu husustaki hususî delili şöyle açıklayabiliriz: Malumdur ki ruhun zâtı zâtından ayrılmaz. Allah’ın yarattığı bir varlık bu özelliğe sahip olduğuna göre, herşeyin kendi­siyle varlığa kavuştuğu Allah’ın zâtınınzâtından ayrılması düşünü­lebilir mi? Muhakkak ki zâtı hakikat cihetiyle her sabit mtttefiktir, birdir ve kendisine işaret olunamaz.

Peki öyleyse melekut âleminin sahibi hakkında ne denilmesi gerekir? Ruh vahid-i sırf olmadığı halde onun zâtızâtından ayrıl­mazsa vahdaniyetinin semtine kesret yaklaşmayan, parçalanma ve ikilik kabul etmeyen Hakk-ı vâhidinzâtının zâtından ayrılmaması daha evlâdır. O halde O kendi zâtı ile âlimdir. O, yarattığı, icad et­tiği, varlık sahasına çıkardığı tüm mevcudattan haberdardır. O’na uyku ve uyuklama ârız olmaz. İşte Hayy isminin mânâsı budur. Çünkü Hayy,Hakk-ı vahiddir ve bizâtihi âlimdir. Biz daha önce ru­hun bir olduğunu, kemmiyet ve miktarının olmadığını söylemiştik. İşte aynı şekilde Mübdi-i Hakk’ın da kemmiyet ve miktarı yoktur.

Delillerle ispatlayıp, açıkladığımız bu izahlardan sonra, Müşebbihe fırkasının Allah hakkındaki görüşlerinin hepsinin bâtıl olduğu anlaşılmış oldu. Onlar Allah’a cihet, sûret, mekân, intikâl gibi şey­ler isnad ederler. Halbuki Allah-u Tealâ zıtları kabul eden bir cev­her olmadığı için tagayyûr etmez. Araz da olmadığı için cevherin ondan önce olması düşünülemez. Keyfiyeti olmadığı için bir şey e benzemez. Kemmiyeti olmadığı için miktarlara ve cüzlere ayrıla­maz. Muzaf olmadığı için kendisine muvazi olamaz. Bir yerde ol­madığı için O’nu birşey ihata edemez. Zamanda olmadığı için bir zamandan diğerine intikal edemez. Bir mevzide olmadığı için çeşit­li heyetleri bulunamaz, sonu ve sınırı olamaz.

Vacibü’l-vücudun zâtında, herhangi bir şekilde kesret olmadı­ğı; ve O’nun birtakım vasıflarla vasıflanması gerektiği sabit olunca, bu vasıfların kesrete sebep olmayacak şekilde sabit olması gerekir. Ayrıca O cinsi veya faslı bulunmaktan münezzehtir. Çünkü gayri ile herhangi bir iştiraki olmayanın, onu başkalarından ayıracak faslı olmaz. Böylece Allah’ın isimlerinin hepsinin —hatta Vücud’un bile tevâtu’ yoluyla değil de iştirak yoluyla olduğu anlaşılır. Allah’ın sı­fatlan, bir mahalde kaim olan renk ve zâtımız üzerine arız olan il­mimiz gibi ârazî olacak şekilde sabit olmaz. Çünkü Allah’ın sıfatla­rının ârazî olacak şekilde sabit olması tekaddüme, teahhüre ve kes­rete sebep olur.

Bu açıklamalarımız neticesinde O’nun Hayy olduğu vuzuha kavuştu. Çünkü O bizâtihi âlimdir. O Âlimdir. Çünkü O madde­den mücerredtir, vucuduzâtı içindir, Vahid olanın ve maddeden beri olanın ise zâtı kendisi için hasıl olur, dolayısıyla zâtını bilir. Zâtızâtından ayrılmaz. O’nun zâtı, zâtı üzerine zait olmadığı için, O’nun zâtını bilmesi, zâtında kesreti gerektirmez. Bu meseleyi şu şe­kilde açıklayabiliriz: Meselâ insan kendi nefsini bilince bilinen bu şey kendisinin gayri mi, yoksa kendisinin aynı mıdır? Eğer bu şey kendisinin gayri ise o nefsini değil, nefsinin gayrini bilmiş demek-

Yani kendi nefsini bilmemiş demektir. Eğer bildiği bu şey ken­disinin aynı ise, bu durumda bilen de, bilinen de onun nefsidir. Ya­ni bilen ile bilinen birdir. Dolayısıyla nefs hem bilen hem bilinen şey olmuş olur. İşte şanı yüce olan Allah’ı da buradan hareket ede­rek, bu şekilde anlamak gerekir. Nasıl âlim aynı zamanda malûm ise, aynı şekilde ilim de aynı zamanda malûmdur. Bu, hissin aynı zamanda mahsus olmasına benzer. Çünkü mahsus, hisseden şeyde tab’olmuşbirşeydir. Aynı şekilde burada ilim, malûmun kendisidir. İlim, âlim ve malûm —bu noktada— sadece kelime bakımından farklılık arzeder.

Yine, bu açıklamalarımız doğrultusunda Allah—u Tealâ’nın, mevcudatın nev’ ve cinslerinin tümünü bildiği sabit olur.Semavat- ta ve arzda zerre kadar birşcy bile O’nun ilminin dışında olamaz. Çünkü O zâtını bilir. Zâtını da olduğu gibi bilmesi gerekir. Zira O’nun zâtızâtı için mücerrettir. Ayrıca O’nun zâtı tüm mevcudatın yaratıcısıdır. O, feyyazdır ve tüm mevcudata varlık verir. O yarat­tıklarını bilir, onlar da O’na tâbi olurlar. Müteaddit ilimlerin çok­luğu, O’nun zâtında kesrete ve teaddüte sebep olmaz. Çünkü O’nun ilmi, bizim gibi mukaddimatın takdimine, fikir ve görüş te­atilerine bağlı değildir. O’nu zâtı yarattıklarına ilim fezeyan ettirir. Bu, O, mahlukâttan ilim iktisab eder anlamına gelmez. Çünkü O’nun ilmi, varlığın sebebidir; varlık ise O’nun ilminin sebebi de­ğildir. Nitekim: “Gaybın anahtarları, O’nun indindedir, onları O’ndan başkası bilmez” buyurulmuştur. O, cinsleri ve nevileri bildiği gibi hadis olan mümkinatı da bilir. Oysa ki biz bilemeyiz. Çünkü mümkin, mümkin olarak bilindiği sürece, onun vaki olup olmamasının bilinmesi muhaldir. Zira onun ancak imkân vasfı bi­linebilir. Bunun mânâsı ise, onun olması da olmaması da müm­kündür, demektir. Fakat binefsihimümkin olan herşey, sebebiyle vaciptir. Eğer onun vücudunun sebebi bilinirse, vucudu vacip olur. Eğer biz birşeyin bütün sebeplerine muttali olabilirsek, bu şeyin var olmasının gerektiğini kestirebiliriz.

Allah-u Tealâ hadiseleri ve onların sebeplerini bilir. Çünkü silsilesinde O’na yükselir. Allah-u Tealâ madem ki sebeplerin tertibini bilir, o hâlde onların hepsini sebep ve sonucuy­la birlikte bilir. Onun ilmi his, hayal, tekessür ve tagayyürden mü­nezzehtir. Allah’ın ilmini bu şekilde bilmek gerekir. Ayrıca Allah-u Teaiâ’nınmürid olduğunu; irade ve inayetinin bulunduğunu da bilmek lâzımdır. Fakat şunu belirtelim ki O’nun irade ve inayeti, zâtı üzerine zait değildir. Bunu biraz açıklayalım: Allah mürîdtir. Bilindiği gibi bir fail bir işi ya tabiatı icabı yapar —ki Allah-u Tealâ bundan münezzehtir— ya da irade ile yapar. Fail birşeyi tabiatı ica­bı yaparsa, bu durumda, yapılan şey, yapanın bilgisinden uzak bir fiildir. İşi, iradeyle yapan ise yaptığını bilir, öyleyse Allah-u Tealâ yaptıklarını ve yarattıklarını bilir. 

O, yaptığını dileyerek yapmakta­dır, yaptıklarında zorlama yoktur. İşte buna irade demek caizdir. Kısacası fiillerin bazısının bazısıyla tahassüsü ve bazısının bazısın­dan temeyyüzü iradenin varlığına bir delildir. Allahın inayeti ise, tüm mevcudatın nizamının tasavvuru ve nizamdaki en iyi ve en açık malûmatın keyfiyetidir. O’nu, irade ettiğini işlemeye zorlaya­cak bir garaz ve meyil yoktur. O’nun irade edip, meydana getirdiği birşeyden daha evlâsı olamaz. O bir fiili zemmedilmekten kurtul­mak veya medhedilmek için işlemez.

Allah-u Tealâ mürid, âlim olmasının yanısıra aynı zamanda da Kâdir’dir. Çünkü Kâdir dilediği zaman işleyen, dilemediği zaman işlemeyendir. Kâdir, mutlaka bir fiil işlemesinin gerekmesi bakı­mından değil de, dilediği fiili işlemesi bakımından Kâdir’dir. O’nun irade ettiği herşey olur, vuku bulur. İrade etmediği birşey ise olmaz, vuku bulmaz.

Allah-u Tealâ Hakim’dir. Çünkü, hikmet ya eşyanın hakikatini bilmek demektir ki, eşyanın hakikatini Allah’tan daha iyi bilen yok­tur; veya bir fiili tertipli, sağlam, kâmil ve güzel bir şekilde yapmak ekmektir ki, O’nun fillerinin bu vasıflara haiz olduğu kesindir. Ni­tekim: ",..Herşeye hilkatini verip, sonra onu hidayete erdirendir”buyurulması buna işaret eder.

O Cevad’tır. Çünkü cûd, herhangi bir garaz olmaksızın hayır ve nimet saçmaktır. Allah-u Tealâ hiçbir cimrilik etmeksizin, bir zaruret veya bir ihtiyaç olmaksızın tüm mevcudata cûd saçar. Bu bir garaz veya bir fayda için değildir. O, Cevad-ı Hak’tır ve de Veh-hab-ı Mutlaktır. Cevad ismi O’nun haricindekiler için mecazî ola­rak kullanılır.

Allah’ın ilmi, malumu, cûdu ve mevcudat üzerine olan fazlı kâmildir. Çünkü o kâmil olandır. Ayrıca madde ve maddî özellikle­rinden de münezzehtir.

Bizim marifet-i nefsten hareketle, Allah’ın zâtını ve sıfatlarını açık­lamamız, sadece meseleye delil getirmek içindir. Yoksa, şüphesiz Allah-u Tealâmahlûkâtın sıfatlarının tümünden münezzehtir, on­ların vasıflarıyla vasıflandırılmaz. Ayrıca O “celle” demekten de celîl; “azze” demekten de aziz; “ekber” demekten de kebîrdir. Söz Allah’a gelince susunuz. “Zira kimse O’nu, kendisinin övdüğü ve yücelttiği gibi övüp yüceltemez.” O kendisini vasfedenlerin vasıf­larının üstündedir. O yücelerin yücesinde, yücelerin fevkindedir — O’nun celâli her celâlin üstündedir. O’nun büyüklüğü karşısında vehimler durur. Herşey O’nda yok olur. Bunlar O’na iyi kul olan kimselerin sözleridir.

Allah-u Tealâ beşerî vasıflarla vasıflanmaktan münezzeh oldu­ğu için, O’nun fillerinin bir menfaatin temini veya bir mazarratın defi için olduğunu söylemek caiz değildir. O’nun fiili bir sürurun celbedilmesi için olamayacağı gibi, bir zevkin, neşenin, ferahlığın, aşk ve muhabbetin husulu için de olamaz. Allah-u Teala tüm fiillerinde böyle şeylerden münezzehtir. Dolayısıyla Kur’ân veya hadislerdeki bu türden lafızlar mebde ve ârızlarıyla değil de, semere ve sonuçları itibarıyla tefsir edilmelidirler.




İmam Gazali,Mearicu-l Kuds(Hakikat Bilgisine Yükseliş)İnsan Yay.
Devamını Oku »

Ruhun Bedenden Ayrıldıktan Sonrası



Ruh bedenden ayrıldıktan son­ra:


Eğer dünyada bir hak veya bir bâtıl kesbetmemiş ise kurtu­lanlardandır. O, ne azap görür, ne de nimetlere garkolur. Sâbîler ve deliler bu gruptandır.

Eğer vehmi, fasit ve hakka zıt olan inançlara saplanmış, ay­rıca şeriate muhalif ameller işlemiş ise o, elem verici bir azabın içindedir.

Eğer yakinî delillere istinad etmemekle birlikte hak bir inanca sahip olmuş ise cennet ehlindendir.

Eğer hak bir inanca sahip olmakla beraber dünyanın müzahrafatı, zevkleri ve heva ve hevesiyle iştigal etmişse azaptadır. An­cak bu azap bâkî değildir. Uzun bir müddet sonra yok olur. Çünkü bu ruh esas olan şeye yani hak itikada sahiptir.

Eğer yakini delillere dayanan hak inançlara sahipse ve ke­mâl derecelerini bilecek kadar ilmi varsa; fakat şeriat yolundan çık­mış, hayır yoluna girmemiş ve ilmi ile âmel etmemiş ise bir müddet azapta kalır, daha sonra bu azap yok olur. Bâkî kalmaz. Bu insan il­mi sebebiyle ahirette saâdet derecesine ulaşır. Çünkü bu arızî hal­ler, şehevî hislerin iktizasıdır. Bunlar ise sonunda yok olurlar.

Eğer ruha sezgi veya tefekkür yoluyla yakınî ilimler hasıl ol­muş, ahlâkını güzelleştirmiş ve o şeriatin gerektirdiği şekilde amel etmiş ise onun için saâdette yüce dereceler ve kendisinde ayrılık bulunmayan bir vuslat vardır. Bu vuslat Allah-u Tealâ’nın cemâli­ne nazar etmektir. Nitekim Allah-u TeâlaKur’ân-ı Kerim’de ; “O gün birtakım yüzler Rablerine bakıp parlayacaktır”buyurmuştur.

Aklı olan bir kimseye bu saâdeti elde etmek için çalışmak, bu saâdete engel olan şeylerden kaçınmak yaraşır.



İmam Gazali,Mearicul Kuds
Devamını Oku »

Allah, Eşyayı Kaderi ve Kazasına Bağlamıştır...



Ebû Hanîfe,el Fıkhu’l-ekber’de dedi ki: Allah, eşyayı kaderi ve kazasına bağlamıştır. Dünya ve ahirette her şey O’nun dilemesi, ilmi, kaza ve kaderi ile olur. Ebû Hanife, Ebû Yusuftan rivayette Yüce Allah’ın: “Biz herşeyi bir kader ile yarattık"1 kelâmı için şöyle demiştir: Alemde bulunan her şey bu kaderin içindedir.

Ebû Hanife el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki: Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Allah, onlardan bir kısmını hidayete şevketti, bir kısmına ise dalalet hak oldu.” “O dilediğini saptırtır, dilediğini ise hidayete ulaştırır." “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüleri kendileri ile konuşsaydı, her şeyi de onlara karşı (senin söylediklerini) kefiller olmak üzre bir araya getirip toplasaydık onlar, Allah dilemedikçe yine iman edecek değillerdi." “Eğer Rabbin dileseydi yer yüzündeki kimselerin hepsi, elbette topyekûn iman ederdi." “Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir." “Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları muhakkak ki bir tek ümmet yapardı. Onlar ihtilaf edici bir halde devam edip gideceklerdir. Rabbinin, rahmetine mazhar ettiği kimseler müstesna. (Allah) onları bunun için yaratmıştır." “Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz." 

Yani Allah takdir etmedikçe (dileyemezsiniz). Şuayb (a.s) buyurdu ki: “Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz Allah dileye." Nuh (a.s) ise şöyle demiştir: “Eğer Allah sizi helâk etmeyi dilemişse, ben sizin iyiliğinizi arzu etmiş olsam bile, bu hayırhahlığını size fayda vermez." “Biz senden sonra kavmini imtihan ettik." “İşte biz ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim diye (böyle burhan gön­derdik). Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandır."

Bana, Hammad İbrahim’den, Alkame'den, Abdullah b. Mes'ûd’dan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

Allah, sizden birinizi yaratırken, onu ana karnında kırk gün nutfe olarak, sonra bir o kadar alaka olarak, sonra aynı süre kadar et parçası (mudğa) olarak tutar. Sonra ona rızkını, ecelini, mümin mi yoksa kâfir mi olduğunu yazacak olan bir melek gönderir. Kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah’a yemin olsun ki, kişi cehennem ehlinin amelini o kadar yapar ki, kendisi ile cehennem arasında bir arşın mesafe kalır. Sonra hakkında yazılan yazı (Allah'ın takdiri) öne geçer de cennet ehlinin amellerinden bir tanesini yapar, ölür ve cennete girer. Yine kişi cennet ehlinin amelini o kadar yapar ki, cennetle kendi arasında bir arşın boyu mesafe kalır. Sonra hakkında yazılan yazı öne geçer de cehennem ehlinin amellerin-den birini yapar, ölür ve cehenneme girer.”

Ebû Hanife İmam Muhammed, Harisi ve Ensârî’nin rivayetlerine göre şöyle demiştir: Bana Nafı’, İbn Ömer'den (r.a), Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kader yoktur" diyen bir kavim gelecektir. Onlarla karşılaştığınız zaman selâm vermeyiniz, hasta olurlarsa ziyaretlerine gitmeyiniz, ölürlerse cenazelerinde bulunmayınız. Çünkü onlar, Deccal'in taraftarı ve bu ümmetin Mecusîleridirler. Onları Mecusîlere ilhak etmek Allah üzerine hak olmuştur." Bana Sâlim, babası Abdullah b. Ömer’den Hz. Peygamber’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kaderiyye’ye lanet olsun. Allah, benden önce hiçbir peygamber göndermemiştir ki, ümmetini onlardan sakındırmamış ve onlara lanet etmiş olmasın." Bunu bana, Alkame b. Mersed, Süleyman b.Büreyde’den, o babasından, o da Hz. Peygamber’den (s.a.v) naklen rivayet etmiştir. 

Bize Heysem Âmir eş-Şa’bî’den, o da Hz. Ali b. Ebû Talib’ten rivayet etti. Ali, Kûfe’de minbere çıkarak insanlara hitap etti ve dedi ki: “Kadere, onun hayrına ve şerrine inanmayan bizden değildir.” Bana Musa b. Ebû Kesir, Ömer b. Abdulaziz’in şöyle dediğini rivayet etti: “Kader ayeti Yüce Allah’ın kitabındadır, dilediği kişiler onu bildi, diledikleri ise ondan habersiz oldu. O, Cenab*ı Hakk’ın şu sözüdür: “Siz de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduklarınız da hiç şüphesiz cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.” Yine Yüce Allah’ın şu sözü: “Ne siz, ne de tapmakta olduklarınız, siz onun aleyhinde (hiçbir ferdi) fitneye sürükleyecek(bir kudrette) değilsiniz. Meğer ki kendisi cehenneme girecek kimse olsun.

Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki: Bir kimse hayır ve şerri Allah’tan başkasının takdir ettiğini iddia ederse, Allah’ı inkâr etmiş olur, O’nun tevhidi de batıl olur. Yüce Allah buyurdu ki: “İşledikleri her şey defterlerdedir. Küçük büyük her şey yazılıdır."

Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ekber’de dedi ki: Allah onu levh-i mahfuza hüküm olarak (kesin ve icbarı olarak) değil, vasıf (sebeplere bağlı- kesbî) olarak yazmıştır. el-Vasiyye’de ise şöyle dedi: Allah kaleme yazmayı emretti de kalem: “Ey Rabbim! Ne yazayım?” dedi. Yüce Allah: kıyamet gününe kadar olacak şeyleri yaz, buyurdu.

Ebû Hanîfe, İmam Muhammed, Harisi ve Ensarî’nin ri­vayetlerinde dedi ki: Bana Ebu’z-ZübeyrCabir b. Abdullah el- Ensarî’den, Süraka b. Mâlik el-Ensâri’nm şöyle dediğini rivayet etti: Ey Allah'ın Resûlü Bana, kendisi için yaratıldığımız dinimizi anlat; mukadderatın cereyan ettiği ve kalemlerin yazıp bitirdiği bir şey uğruna mı amel etmekteyiz, yoksa gelecekte oluşacak bir şey uğruna mı? Hz. Peygamber (s.a.v): “Kaderin cereyan ettiği ve kalemlerin yazıp tükettiği şey uğruna” diye buyurdu. Bunun üzerine Süraka: “O halde nenin uğruna bu çalışma?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Amel ediniz, herkes yaratıldığı şeye yöneltilmiştir* diye cevap verdi ve şu meâldeki ayeti okudu: “Artık kim verir ve sakınır, en güzeli de tasdik ederse biz de onu en kolaya hazırlarız (onda başarılı kılarız). Kim cimrilik eder, kendini müstağni sayar, en güzeli de yalanlarsa, biz de onu en zora hazırlarız.”

Bana, Abdülaziz b. Rafır’ Mus’ab b. Sa’d b. Ebû V akkas’tanbabasından, o da Hz. Peygamber’den şöyle dediğini rivayet etti: Allah, herkesin dünyaya gelişini, dünyadan çıkışını ve nelerle karşılaşacağını yazmıştır. Ensardan bir adam: Ey Allah’ın Resûlü, o halde çalışma nenin uğruna yapılmaktadır?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Amel ediniz, herkese yaratılışına uygun olan şey kolaylaştırılmıştır. Kötülere, kötülerin ameli, iyilere de iyilerin ameli kolaylaştırılmıştır.” buyurdu. Bunun üzerine Ensarı: işte şimdi amelin faydası ortaya çıktı, dedi.

Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki: Eğer Kaderiyye’ye mensup olan kişi derse ki, meşîet bana aittir; dilersem inanır, dilersem inanmam. Çünkü Cenab-ı Hak: “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin”. “Semûd’a gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.” “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenize hükmetti.” “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyuruyor. Bu kişiye cevap olarak denilir ki: Yüce Allah’ın “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” buyruğu bir vaîd (tehdit)dir. Cenab-ı Hak buyurmuştur ki: “Allah dilemedikçe öğüt almazlar”, “... Allah kişi ile kalbi arasına girer.”Yani mümin ile küfür ve kâfir ile iman arasına girer.

Yüce Allah'ın “Semûd'a gelince, onlara doğru yolu gösterdik ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler" sözüne gelince bu. “onlara gösterdik ve açıkladık" demektir. “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenize hükmetti" ayeti ise “Rabbin emretti" mânasına gelir.

Ebû Hanîfe, İmam Muhammed'in rivayetinde dedi ki: Kasâ iki türlüdür. Birincisi vahiy emri, diğeri ise yaratma emridir. Çünkü Allah küfrü onlar için kaza ve kader çerçevesine alır. Fakat onunla emretmez. Aksine ondan meneder.

Yüce Allah'ın “cin ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" sözü “beni birlesinler“ mânasına gelir.

Eğer o (kaderi) derse ki:
Allah niçin kullarını günaha zorluyor da sonra bu günah sebebiyle onlara azap ediyor? Eğer zina edecek, içki içecek veya iftira atacak olsa ona hadler uygulanır. Allah, kendisine iftira edilmesini istememiştir. Yüce Allah: Takva ve mağfiret ehli"2 olduğunu beyan ediyor. Binaenaleyh o küfür ehli olmadığı gibi onu murad edici de değildir.

Ona (cevap olarak) denilir ki:
Kul kendi nefsine zarar ve fayda vermeye muktedir midir? Eğer “hayır”, çünkü onlar, itaat ve masiyet dışındaki fayda ve zararda kadere uymak zorundadırlar" derse, bu defa ona denilir ki: Allah şerri yaratmış mıdır? Eğer “evet" derse sözünden dönmüş olur. “Hayır” derse Genab-ı Hakk’ın şu sözünü inkâr etmiş olur: “De ki: yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabb'ına sığınırım.” Bununla Allah, “şerrin yaratıcısı" olduğunu haber vermiştir. Hadler, Allah emrettiği için uygulanır. Evet Allah hadleri emretmiştir ve O’nun emrettiği şeyler terkedilemez. Nitekim Zeyd kölesinin elini kesecek olsa, bu Yüce Allah'ın dilemesi ile olmakla birlikte insanlar onu kınar. Eğer Zeyd kendisini azad edecek olsa bu defa överler. Bunların her ikisi de Yüce Allah'ın dilemesi ile vuku bulmuştur. Zeyd de, Allah'ın dilemesi ile iş görmüştür. Ne var ki Allah'ın dilemesi ile de olsa masiyet işleyen kimsenin fiilinden Cenab-ı Hak razı olmaz. Böylesi, bu tür bir fiilde adaleti de gözetmemiş olur.

“Allah, kendisine iftira edilmesini dilemedi” sözünde de ona (Kaderiyye’ye mensup olan kişiye) şöyle denilir: "Allah’a iftira* bir kelâm mıdır, değil midir? “Evet” derse, ona “kafiri kim konuşturdu?” diye sorulur. “Yüce Allah” derse, kendi görüşlerine karşı çıkmış olur. Çünkü “iftira* da kelâmdan bir türdür, Allah dilemeseydi, onlara o sözü söyletmezdi.

Eğer o (kader!) derse ki:
“Allah, kendisinin takva ve mağfiret ehli olduğunu söylüyor; Allah, küfür ehli olmadığı gibi, onu murad edici de değildir.” 

Şöyle cevap verilir: Allah dilediği taate ehildir, dilemediği masiyet de O’na ehil değildir. Eğer adam derse ki: Kişi isterse bir işi yapar, isterse yapmaz; isterse yer, isterse yemez; isterse içer, isterse içmez. Ona denilir ki: Allah İsrailoğullarına denizi geçmeyi, Firavun’a ise denizde boğulmayı takdir etti mi? Eğer “evet” derse, bu defa denilir ki: Musa’yı yakalamak için onun arkasından gitmemek ve taraftarları ile birlikte boğulmamak Firavun’un elinde miydi? Eğer “evet” derse, küfre düşmüş olur, “hayır” derse daha önceki sözünü nakzetmiş bulunur.

Ebû Hanîfe, Ebû Yusuf ve Esed b. Amr’ın rivayetlerine göre şöyle demiştir: Kaderiyye’ye mensup olan kişiye denilir ki: Allah ezelî ilminde bu şeylerin böylece olacağını biliyor muydu, bilmiyor muydu? Eğer “hayır” derse küfre düşmüş olur; “evet” derse, bu defa “Allah, bunları bildiği gibi olmasını mı yoksa bildiğinin hilafına olmasını mı diledi?” diye sorulur. “Bildiği gibi olmasını diledi* derse, Allah’ın, mümin için imanı, kafir için de inkarı irade ettiğini kabullenmiş olur; “bildiğinin aksinin oluşmasını murad etti” derse, Rabbini muradının oluşmasını temenni eden ve bunun hasretini çeken bir konumda düşünmüş olur. Çünkü biri için olmamasını istediği halde oluveren yahut da olmasını istediği halde olmayan kimse temenni ve tehassür mevkiinde kalır. Rabbini temenni ve hasret vasıfları ile niteleyen kimse ise küfre düşer.

Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ebsat’ta dedi ki: Şu delili getiren kafir olmaz. Çünkü o, ayeti inkâr etmemiş, tevilinde hata etmekle bir­likte tenzilini reddetmemiştir. Bundan dolayıdır ki bir kimse; “Bana bir musibet geldiğinde, bunun Allah’tan mı, yoksa kendi isteğimle mi olduğunu bilmiyorum, o, Allah’ın beni sınadığı bir şey değildir’ dese küfre düşmez. Çünkü Yüce Allah: “Başına gelen kö­tülük kendindendir’’ “Size isabet eden her musibet, ellerinizle ka­zandıklarınız sayesindedir* buyuruyor. Yani “günahlarınız yü­zündendir’’ve “Ben onu size takdir ettim’’ şekillerinde tevil ederse küfre düşmüş olmaz sadece tevilinde yanılmış olur.

BeyâzîzâdeAhmed Efendi,Ebu Hanife'nin İtikadi Görüşleri
M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI
Devamını Oku »

Allah'ın İlminin Kapsamı



Bil ki Allah Teâlâ, zâtı gereği Alimdir ve o, aynı anda bütün malûmatı aynı ilimle bilir ve bu ilim, değişmez. Yine bu ilim, "hudûs" ve "mümkin oluş" ile nitelendirilmeksizin, Allah'ın zâtının zorunlu niteliklerindendir. Kul, Rabbine ancak, ilk altıda birde[1]müşterektir ki, bu da ancak bilme sıfatıdır. Sonra, Kendisiyle kulları arasında müşterek olan ilim de, iki parçadan meydana gelir.

Binâenaleyh, o tüm ilmin altıda beşi ile, geriye kalan, yarısı (yani 6'dan beş buçuğu) Allah'a aittir; geriye kalan o yarım ise, bütün kullarına aittir. Kerûbiyyin ve ruhani melekler hamele-i Arş, göklerin sakinleri rahmet ve azâb meleklerinden oluşan bütün melaike ve ruhaniyet alemi, bu mahlukat içindedir.

İlkleri Hz. Adem (a.ş), sonları da Hz. Muhammed (s.a.s) olan peygamberlerin hepsi yine bu mahlukata dahildir. Zaruri, kesbi,sınai ve mesleki ilimleriyle diğer bütün insanlarda da böyledir. Yine, anlamaları, idrak etmeleri ve gıdaları hususunda kendilerine faydalı olanları alıp da zararlı olanlardan kaçınmaları hususunda bütün canlılar da böyledir.

Bu cüzden sana düşen ise, mürekkeb bir zerreden daha azdır. Sonra, buna rağmen sen o zerrecikle, O'nun ulûhiyyetinin sırlarını, vâcib, caiz ve müstakil (imkansız) olan sıfatlarını bilir ve anlarsın. Binâenaleyh sen bu zerre ile bu sırları anlayıp tanıdığına göre, O'nun (temsilen) beşbuçuk ölçek olan ilmi ya nasıl olur? O, bu ilmiyle, senin kulluğunun sırlarını bilemez mi? Bu Cenâb-ı Hakkın, "Sen sesini yükseksen de, hiç şüphesiz O, gizliyi de, gizlinin daha gizlisini de bilir" ayetinin beyan ettiği hakikattir.

Hatta, gerçek şudur ki, dinann (tüm ilmin) hepsi O'nundur. Çünkü senin öğrendiğini sen, O'nun öğretmesiyle öğrendin. Nitekim "O, onu ilmiyle indirdi" (Maide, 166) ve "O, yarattığını bilmez mi?" (Mülk, 14) buyurmuştur.

Bunun bir misali vardır ki, bu da güneştir. Çünkü onun ışığı, bütün alemi aydınlatır, fakat buna rağmen onun ışığından herhangi bir şey eksilmez. İşte, burada da böyledir. Binâenaleyh O, daha nasıl sırrı ve daha gizli olanı bilemez? Cenâb-ı Hak ağaçları ve çeşitli bitkileri öylesi bir biçimde yaratıp yönetir ki onların ağızları ve, gıda almaya yarayan başka uzuvları ve aletleri yoktur... Hiç şüphesiz o ağaçların ve bitkilerin kökleri toprağın içindedir; onlar bu kökler vasıtasıyla yerden gıda ve besinlerini alırlar ve bu gıda, dallara, dallardan damarlara, damarlardan da yapraklara geçer...

Sonra Allah Teâlâ o bitkilerin damarlarını, tıpkı sayesinde çadırın ayakta durabildiği, o çadırın ipleri gibi yapmıştır. Çadırın ayakta durabilmesi için, nasıl ki o ipleri her taraftan çekip germek gerekiyorsa, aynen bunun gibi, ağacın da ayakta durabilmesi için o damarlar her tarafa dağılarak nüfuz edip gider. Sonra sen, gıdanın o yaprağın her tarafına ulaşabilmesi ve o yaprağın maddesini besleyip kuvvetlendirebilmesi için yapraktaki, o yaygın kılcal damarlara ve yaprağa baktığında onları hemencecik seçip ayırdedemezsin...

Bunlar, bedeni kuvvetlendirmek için, canlıların bedeninde bulunan ve kanın ve canın kanalları olan damarlara benzerler. Sonra, ağaçlara bir bak. Bunların en güzel görünümlüsü, çınar ağacıyla söğüt ağacıdır. Halbuki bunların meyveleri yoktur. Onların, manzarası en kötü olan ise, incir ve üzüm ağacıdır, ama sen, birde bunların faydasına bak! Bütün bunlar ve benzerleri, göklerde ve yerde zerre miktarı herhangi birşeyin, Allah'ın ilminin dışında kalmadığını gösteriyor.

(1)-Razi daha ünce gecen altılı taksimine göre söylüyor. Eşyayı cehr,sır ve ahfâ diye üçe ayırmıştı, bu üç bölümün her birinin iki parçası düşünülmektedir, (ç.).

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 15/429-430
Devamını Oku »

Allah'ın Mahluklara İhtiyacı Yoktur



Rabbin (her şeyden) müstağnidir, rahmet sahibidir. Eğer dilerse sizi giderir, arkanızdan da yerinize dileyeceğini getirir. Nitekim sizi de, başka başka bir neslin soyundan meydana getirmişti. Hakikat, size uaadolunan şeyler, muhakkak gelip çatacaktır. Ve siz O'nun elinden kurtulamayacaksınız" (En'âm, 133-134).Bu ayetle ilgili birkaç mesele vardır:

1.Mesele

......

a) Allah Teâlâ'nın, her şeyden müstağni olduğunu beyan etmek.Bu cümleden olarak biz diyoruz ki: Allah zatı, sıfatları, fiilleri ve hükümleri hususunda kendisinin dışında kalan her şeyden müstağnidir. Zira O, muhtaç olmuş olsaydı, o fiil (yani muhtaç olduğu o şey) ile tamamlanmış ve kemale ermiş olurdu. Halbuki başkası ile mükemmelleşen, zatı gereği noksan demektir. Bu ise, Allah hakkında İmkânsızdır. Yine, farzedilen her türlü olumlu ve olumsuz şeyin gerçekleşmesi hususunda, eğer O'nun zatı kâfi gelir ve yeterli olursa, bu olumtu veya olumsuz şeyin, O'nun zâtının devam etmesi sebebiyle, devam etmesi gerekir.

Eğer O'nun zatı bu hususta yeterli olmazsa, bu durumda o durumun meydana gelip gelmemesi, ayrı bir sebebin bulun-masına veya bulunmamasına dayanır. O halde O'nun zatı, bu bulunma veya bulun-mamadan ayrılmaz. Halbuki bu bulunup bulunmama da, o ayrı sebebin varlığına veya yokluğuna dayanır. Bir şeye dayalı olana dayanan şey de, o şeye dayanmış demektir.

Bu durumda da Cenâb-ı Allah'ın zatının, başka bir şeye dayanmış olması gerekir. Halbuki başkasına dayanan şey zatı gereği mümkin varlıktır. O halde, zatı gereği vacib olan, zatı gereği mümkin varlık olmuş olur ki, bu imkânsızdır.

Böylece Cenâb-ı Hakk'ın, mutlak olarak her şeyden müstağni olduğu sabit olmuş olur.

Müstağni Olan Sadece Allah'tır

b) Bil ki "Rabbin (her şeyden) müstağnidir" ayeti bir hasr ifade eder ki, bunun manası, "Müstağni olan, sadece O'dur" demektir. Durum böyledir, çünkü zatı gereği Vacibu'l-Vücud olan tekdir. O'nun dışında kalanlar ise, zatı gereği mümkin olanlar, muhtaç varlıklardır.

Binaenaleyh, müstağni olanın sadece O olduğu sabit olmuştur. Bu sebeple de, bu kesin aklî delil ile, Allah'ın "Rabbin (her şeyden) müstağnidir" buyruğunun doğruluğu sabit olmuş olur.

Allah'ın Geniş Merhameti

Allah'ın, "rahmet sahibi" olduğunu ifade etmeye gelince, bunun delili de şudur: Varlık âleminde, ya cismanî birtakım haller, veyahut da ruhanî haller sebebiyle, birtakım hayırların, saadetlerin, lezzetlerin ve rahatlıkların bulunduğunda şüphe yoktur.

Biraz önce bahsetmiş olduğumuz aklî delil ile, Allah'ın dışında kalan her şeyin, zatı gereği mümkin varlıklar oldukları, onların, varlık alemine ancak Cenâb-ı Hakk'ın onu yaratması, icad etmesi ve var etmesi ile girdiği sabit olmuştu...

Böylece, varlık âlemine dahil olan her türlü iyilikler ve saadetlerin Allah tarafından olduğu ve O'nun var edip yaratmasıyla meydana geldikleri sabit olmuş olur. Sonra, "istikra" (iyiden iyiye inceleme ve araştırma) da, hayırların serlere galib geldiğini göstermektedir. Çünkü, hasta olanlar her ne kadar çok ise de, sağlıklı olanlar onlardan daha çok; aç olanlar her ne kadar çok ise de, tok olanlar onlardan daha çok; kör olanlar her ne kadar çok ise de, kör olmayanlar onlardan... daha çokturlar.

Böylece mutlaka, bir rahmet ve umumî rahatlığın bulunduğunu itiraf etmek gerektiği; hayırların serlerden, elemlerden ve afetlerden daha fazla olduğu ve o rahat ve hayırların hepsinin başlangıcının (kaynağının) Allah Teâlâ olmuş olduğu kesinlik kazanır. Böylece de bu aklî delil ile, Allah'ın geniş rahmet sahibi olduğu ortaya çıkmış olur.

Bil ki Allah Teâlâ'nın, "Rabbin (her şeyden) müstağnidir, rahmet sahibidir" ayeti, hasr ifade eder. Çünkü bunun manası, "...rahmet de, sadece O'ndan sudur eder" demektir. Bu böyledir. Zira, mevcudat, ya zatı gereği vacibtir veyahut da zatı gereği mümkindirler. Halbuki zatı gereği vacib olan tekdir. O halde, O'nun dışında kalan her şey O'ndandır. Rahmet de, O'nun dışında kalan şeylerin içine dahildir. O halde, rahmetin de sadece Hak Teâlâ tarafından olduğu sabit olmuş olur.

Binaenaleyh, işte bu aklî delil ile, bu hasrın doğruluğu kesinlik kazanır. Böylece de, müstağnî olanın sadece O, rahim ve merhametli olanın da sadece O olduğu anlaşılır.

Merhametli Mahlukların Merhameti de Allah'tandır

Buna göre şayet birisi, "Ebeveynin çocuğuna, efendinin kölesine karşı olan acıma duygusunu nasıl inkâr edebiliriz? Diğer rahmet çeşitleri de böyle..." derse,

buna cevaben şöyle deriz: Bütün bunlar gerçekte Allah'tandır. Bunun böyle olduğuna şunlar da delâlet eder:

a) Şayet Allah Teâlâ, o merhamet eden kimsenin kalbine rahmet duygusunu (dâî, sebep) koymasaydı, o böyle bir merhamet izhar edemezdi. Binaenaleyh,o duygunun yaratıcısı Allah olduğuna göre, rahîm olan da, (hakikatte) Allah olmuş olur. Baksana, insan bazan başka birisine karşı çok şiddetli bir kızgınlık duygusu içine düşer ve ona karşı son derece de katı katbli olur. Daha sonra bu durum, bir şefkate, merhamete ve iyilik yapma duygusuna dönüşür.

Binaenaleyh, bu kimsenin o ilk halinden bu ikinci hale geçişi, ancak o sebeplerin bu sebeplere dönüşmesiyle mümkün olmuştur. Bundan ötürü de, "Mukallibe'l-kulûb (kalbleri evirip çeviren)" olanın, teselsülü sona erdiren bu aklî delil ile, hem de Kur'ân-ı Kerim'in, "Biz, onların gönüllerini ve gözlerini çeviririz (...)" (En'âm, 110) ayetiyle, Allah olduğu kesin-leşir. Böylece, rahmetin sadece Allah'tan sâdır olmuş olduğu anlaşılır.

b) Farzet ki, o rahim, merhametli olan bir kimseye yiyecek, elbise, altın vs. verdi. Fakat o kimse bunlardan istifade edebilecek beden sağlığına ve güce sahip değil ise, evet bunlar olmazsa, verilen o şeylerden nasıl istifade edilebilir?

Binaenaleyh, o beden sağlığını ve bunlardan istifade etme imkânını ve kudretini veren, gerçekte rahîm olan (Allah)'dır.

c) Başkasına bir şey veren herkes, bunu bir bedel mukabilinde vermiştir. Bu bedel de, ya dünyada iken övgü, yahut ahiretteki mükâfaat, veyahut da, hemcinsine mukabil kalbindeki sevgi ve rikkati ortaya koymaktır. Halbuki Allah Teâlâ, kesinlikle bir karşılık bekleyerek vermez... Şu halde, rahîm ve kerîm olan, gerçek manada O olmuş Olur. Bu kesin ve yakînî delillerle de Hak Teâlâ'nın, "Müstağni ue merhametli olan sadece O'dur" manasına gelen buyurmasının, yerinde olduğu ortaya çıkar.

Allah'ın her şeyden müstağni olduğu sabit olunca da, O'nun, itaat edenlerin taatleriyle kemale ermediği; günahkârların isyanları sebebiyle de noksan (aşmadığı sabit olmuş olur. O'nun merhametli olduğu sabit olunca da, günahlara karşı azab, tâatlara karşı da mükâfaat vermesinin ancak O'nun rahmeti, fazl-u keremi, cömertliği ve ihsanı sebebiyle olduğu anlaşılır.

Nitekim Cenâb-ı Hak, bir ayette, "Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, eğer kötülük ederseniz, kendinize kötülük (etmiş olursunuz)" (Isrâ, 7) buyurmaktadır. İşte bu kısa ve toplu izah, bu konuda yeterlidir. Ama bu durumu iyice anlatıp açıklamak, bu makama münasip düşmez.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 10/194-195
Devamını Oku »

Kulların Fiillerinin Yaratılması



Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki:
Kul, fiilleri, ikrarı ve bilgisi ile beraber yaratılmıştır. Fail yaratılmış olunca, fiilleri haydi haydi yaratılmıştır. Ebû Hanîfe el-Fıkhu’L-ekber’de dedi ki: Allah yarattıklarından hiçbirini küfür ve imana icbar etmedi; hiçbir kimseyi mümin veya kafir olarak da yaratmadı. Sadece onları şahıslar olarak yarattı. İman ve küfür kulların fiilidir. Allah, kulları küfür ve imandan beri olarak yaratmış, sonra onlara hitap etmiş, emirler ve yasaklar koymuştur. Kafir olan kendi fiili, inkarı ve inadı ile kafir olmuştur. Bu, Yüce Allah’ın ona olan yardımını kesmesi ile olmaktadır. İman eden de kendi fiili, ikrarı ve tasdiki ile iman etmiştir. Bu sonuncuların hepsi Allah’ın tevfıki ve yardımı ile olmuştur. Kulların hareket ve sükun türünden olan bütün filleri, onların gerçek eylemleri (kesbleri)dir. Allah ise bu fiillerin yaratıcısıdır.

Ebû Hanîfe Yusuf b. Halid es-Semtî ve Abdülkerim el- Cûrcanî’nin rivayetine göre dedi ki: İki telâkki (cebir ve tefviz) arasında yer alan bu kanaat bizim görüşümüzdür. O, [Hz. Peygamber'den rivayet edilen haber] hangi tarafa meylederse ben de oraya yönelirim. Muhammed b. Ali’nin2 (r.a) dediği gibi ne icbar altında tutmak (cebir), ne tasarrufu tamamen kula bırakmak (tefviz) vardır ve ne de ilahi fiillerin Allah’ın iradesi dışında (bi’t- tab’) meydana gelişi (teslît) bahis konusudur. Ebû Hanîfe el-Fıkhul- ebsat’ta dedi ki: Kul, Allah’ın kendisine verdiği ve masiyette değil, itaatta kullanmasını istediği kudreti (istitaatı) harcamaktan sorumludur.

Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki: Ameller farz, fazilet ve masiyet olmak üzere üç kısımdır. Farz, Yüce Allah’ın emri, dilemesi, sevgisi, rızası, yaratması, takdiri, hükmü, ilmi, muvaf­fak kılması ve levh-i mahfûzda yazması ile sabittir. Fazilet, Allah’ın emri ile değil; dilemesi, sevgisi, rızası, kazası, kaderi, hükmü, ilmi, tevfıki, yaratması ve levh-i mahfuza yazması iledir. Masiyet ise; Allah’ın emri ile değil, meşîeti ile; rızası ile değil, ka­sası ile; muvaffak kılması ile değil, takdiri ile ve bir de hızlanı, İlmi ve levh-i mahfuza yazması iledir. Hülasa hayır ile şerrin tepsinin takdiri Allah’tandır.



BeyâzîzâdeAhmed Efendi,Ebu Hanife'nin İtikadi Görüşleri
M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI
Devamını Oku »