Alet Derin Evreni Resmeden Metafizik Yoldaştır

Alet Derin Evreni Resmeden Metafizik Yoldaştır
İnsan niçin cetvel, pergel gibi aletleri icat etmiştir? Aklettiğimiz ‘doğru çizgilik’ kavramını tahayyül edip, onu aklî mükemmelliğine yakın bir şekilde, dış-dünyadaki maddî bir zemin üzerinde çizmek için cetvele ihtiyacımız var; benzer biçimde ‘dairelik’ kavramını aklî mükemmelliğine yakın çizebilmek için de pergele.

Öte yandan maddî dünyadaki şeyleri ve olayları aklî olarak tasvir ve temsil etmek için olduğu kadar, duyu organlarımızı güçlendirmek, daha derin hissetmelerini sağlamak için de aletlere ihtiyaç duyarız. Bu ihtiyaç ister uzaydaki şeylere ve aralarındaki ilişkilere ait olsun, ister cismin içine nüfuz etmek ve daha derine inmek için olsun. Kısaca duyu organlarına konu olan cisimlerin ve aralarındaki ilişkilerin [cism-i mahsus], akıl içerisindeki tasviri ve temsili için [cism-i aklî], başka bir deyişle Gerçeklik’i.

Doğru idrak için alet icat etmek ve kullanmak zorundadır insan. Bu nedenle aletler hikmet arayışındaki insanın kendisinin icat ettiği, ama kendisini aşan metafizik yardımcılarıdır.

Bu duygu ve düşüncelerle ünlü ilim tarihçisi Fuat Sezgin Hoca’nın Topkapı Sarayı Müzesi’nde İslam’da İlim ve Teknoloji adıyla açılan ilmî aletler sergisini bir grup genç arkadaşla gezdik. Gerçekte, bu serginin bir parçası olduğu, 800 aletten kurulu müzeyi, Almanya’da, Frankfurt’taki Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam İlimler Tarihi Enstitüsü’nde [Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenchaften] bizzat Fuat Sezgin’in rehberliğinde dolaşmıştım. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki sergi bu müzeden alınma küçük, ama temsili yüksek bir kesitti.

Matematik, astronomi, fizik, kimya, mekanik, ölçü-tartı, tıp, mimarî, haritacılık, harp sanatı gibi disiplinlere ait olan aletler; Musaoğulları, Ebu Sehl Kuhî, İbn Heysem, Zehravî, Birunî, Cezerî, İdrisî, İbn Macid, Cemaleddin Mardinî, Pîrî Reis, Takiyüddin Rasıd gibi onlarca âlim tarafından yapılmış; Bağdad, Kahire, Endülüs, Merağa, Semerkand, İstanbul gibi İslam medeniyetinin önemli ilmî merkezlerinde kullanılmıştı. Aletler arasında şimdiye kadar şu ya da bu şekilde bilinenleri olduğu gibi ilk defa yazma eserlerdeki tasvirlerinden hareketle tespit edilenleri de vardı: İbn Heysem’in meridyen doğrultusunu en doğru bir şekilde ölçmek için icat ettiği gözlem aleti, Cezerî’nin eserinden hareketle küre üzerine açı çizme aleti, Ebu Sehl Kuhî’nin elips, parabol ve hiperbol çizmek için icat ettiği pergel, İbn Macid’in icat ettiği en gelişmiş pusula, Kemaleddin Farisî’nin gökkuşağının güneş ışığının su damlası içerisinde iki kez kırılması, bir veya iki defa yansımasından oluştuğunu gösteren deney modeli, Takiyüddin Rasıd’ın mekanik-otomatik saatleri...

Bunlar ve diğer aletler, İbn Heysem’den itibaren İslam medeniyetinde vazgeçilmez hale gelen “var-olan’ı bilmek için aletlerin şart olduğu”na ilişkin ilkenin, sonradan gelen âlimler tarafından ne tür bir seviyeye ulaştırıldığını göstermesi açısından dikkate değer örnekler olarak görülebilirler. Mirim Çelebî’nin ifade ettiği gibi, “âlet yapımı” evrene ilişkin burhanî bilginin vazgeçilmez şartıdır.

Bu medeniyetin varisleri olan bizlere gelince, bırakınız aklî mükemmelliği resmeden ya da dış dünyayı derinlemesine bilmeyi mümkün kılan aletleri yapmayı, kanımca, kendi medeniyetimizi sağlıklı bir biçimde idrak için bile gerekli olan ‘aletlere!’ sahip olduğumuz tartışmaya açıktır.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Akıl,İlim ve İbadet

Akıl,İlim ve İbadetKanunî Sultan Süleyman döneminin büyük müderris-filozofu Taşköprülü-zade muhalled eseri Miftahu's-saade ve misbahu's-siyade adlı çalışmasında bilginin hem dünyevî hem de uhrevî mutluluk'un anahtarı ve hakimiyet'in/efendilik'in ışıkı olduğunu belirttir ve ekler: "İlim aklın ibadetidir". Seleflerimiz bu cümleyi kendilerine ilke edinerek 'bilgi'yle meşgul oldular; çalıştılar; temsil ettikleri hakikatin omuzlarına yüklediği yükü taşıdılar; bu hakikatin hem saadet cihetini hem de siyadet cihetini -gerektiğinde- beraberce ele alıp yürüttüler. Nitekim hem Şeyhu'l-ekber İbn-i Arabî hem de büyük âlim İbn Teymiyye irfan ve ilim vadisinin en ince kıvrımlarında at koştururlar iken saadet'i; Biladu'ş-Şam'da, Anadolu'da, dağlarda gençlere Moğol istilacılarına karşı savaş eğitimi vererek de siyadet'i hedefliyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki siyadet'i olmayan bir medeniyetin saadeti de olmaz, olamaz.

Aklı, ilmi ve ibadeti 'bir ve aynı' kabul eden bir medeniyet, günde yirmi dört saat çalışan mensupları sayesinde var-oldu, bundan sonra da ancak ve ancak bu şekilde var-olacak... Sözlük anlamında "yoksun olmak, bozulmak, durmak, ihmal etmek, kesilmek, hasara uğramak, felç olmak" gibi pek çok olumsuz mana bulunan tatil kavramı, hiç şüphesiz ne ilim ne akıl ne de ibadet için geçerli olur, aklını tatile gönderen bir medeniyet sürekliliğini muhafaza edemez. Kısaca, akıl'da/akletmede tatil olmaz; ibadet tatil kaldırmaz, ilim tatile çıkmaz.

Ya çıkarsa? Bu sorunun yanıtı için, uzun söze ne hacet, mevcut durumuza bakmak yeterlidir: Aklını, ilmini ve ibadetini tatil eden, siyadet'ini ve saadet'ini de tatil etmek zorunda kalır.

İhsan Fazlıoğlu - Kendini Aramak
Devamını Oku »

Kendilik Üzerine Düşünceler

Kendilik üzerine düşünceler

Büyük halk "filozofumuz" Temel ile arkadaşı Dursun, günlerden bir gün, birlikte köylerinin civarında bulunan ormanda gezintiye çıkarlar. Güzel bir ilkbahar günü, güneş ışığının bile zor girdiği ormanın derinliklerine doğru yol alırlar; doğanın tüm ihtişamıyla tezâhür ettiği ormanın içinde bir süre dolaştıktan sonra yorulur ve dinlenmek için yere uzanırlar. Bir süre sonra Dursun, birden yerinden doğrularak, "Temel! Şu ormanın güzelliğine bir bakıver!" diye seslenir. Temel başını kaldırıp bir sağına, bir soluna, bir arkasına, bir önüne bakar; bir süre sonra Dursun'a dönüp: "İyi de Dursun! Ağaçlardan bir şey göremiyorum ki..." diye yanıt verir.
İnsanlar var, tüm dikkatlerini ağaca; insanlar var, tüm dikkatlerini ormana verirler. Tek tek ağaçlara takılıp kalanlar ile ormanda kaybolanların kaderi aynıdır: Kendini kaybetmek... Ağaçların tekillikleri arasında yol bulmaya çalışan kişi ile ormanın bütünlüğüne sığınan kişinin ortak noktası, yol bulmaya çalışan ile sığınanı, kişi olarak göz ardı etmeleridir. Hem tek tek ağaçlara bakanın hem de ormanı idrak edenin kendisine ilişkin farkındalığı, kendisine dikkat kesilmesi; ağaç ile ormanın biraz da kendisi olduğunun ayırdına varması, ilkece, ağacı görmenin ve ormanı idrak etmenin zemininde kişinin kendilik bilgisinin/bilincinin bulunduğunu anlaması demektir.
Kendilik bilgisi, kendini-bilmek, dış-a-rı-dan hareketle, dışarıya yönelerek, ne tek tek ağaçları sayarak ne de ormandan dolaşarak ulaşılacak bir bilgi türü değildir. Çünkü benlik kuyusu, dışarı-dan sürekli su taşıyarak doldurulamayacak kadar derindir; yapılması gereken, benlik kuyusunun zeminindeki çer-çöple tıkanmış delikleri temizlemek (tezkiye), iç-e-ri-ye akmayı, fışkırmayı bekleyen suyun önünü açmaktır. Ancak, insan çoğun, kendinden kaçar; kendiyle yalnız kalmaktan korkar; kendini dinlemekten ürker; tersine, dışarıya, gürültüye, başkalarına, kalabalıklara sığınır; kendini beşerî ekrana göre ayarlar, tâdil eder. Yorgun argın döndüğünde ise kendine sırtını döner ve uyur; daha doğrusu uyumaya çalışır. Çünkü kadîm sûfî/irfânî kültürümüzde dile getirildiği üzere, ancak vicdânı rahat olan insanî bir uyku uyuyabilir; zira yine bu anlayışa göre, insanî uyku, bebek uykusudur; masum, derin ve huzurlu...
Ağaca ya da ormana, kısaca dış-a-rı-ya dikkat kesilen bir kişiye, bize, ağacı ya da ormanı anlatması istenilse, anlattıklarının, anlatılanın, biraz ağaç ya da orman, biraz da kendisinin olduğunun anımsatılması gerekir. Çünkü şeylerin, kişiden mutlak bağımsız durumları hakkında, bırakınız bilgiyi, bir kanaatimiz bile yoktur. Şey'in var-olması ile idrak edilmesi arasındaki ayrım yine karşımıza çıkıyor: mevcûd ne ise nedir; ancak malûm, bilinen şey ile bilen kişinin ortak ürünüdür. Söz konusu durum, insanın yalnızca bilme eyleminde ortaya çıkmaz elbette; duyumlama, algılama, sezme, sevme, âşık olma, hoşa gitme, önemseme, hatta inanma gibi öteki tüm insanî edimlerin de özelliğidir. Kısaca söylenilirse, inandıklarımız bile, inanılan şey ile inanan kişinin birleşimidir/sentezidir. Her insanın bir âlem olduğunu söyleyen kadîm sûfî/irfânî kültürümüzün, Hz. İnsan'ın âlemlere rahmet olduğunu ifade eden âyeti yorumlarken, âlem kavramını yalnızca evren anlamında değil aynı zamanda insan olarak da anlaması bu dikkatle ilgilidir.
Yunus Emre'nin "ilim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir/sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır" beyti sıkça tekrar edilir insanlar arasında. Kendini bilmenin üzerinde özellikle durulduğu bu tekrarlarda, "ilim, ilim(i) bilmektir" kısmı çoğun ihmal edilir. Öncelikle, ilmin/bilginin, "ilim nedir?"i bilmekle başladığının vurgulanmasının ne anlama geldiği açıklığa kavuşturulmalıdır ki, kendini bilmekten ne kast edildiği anlaşılabilsin. Sûfî/irfânî kültürümüzün, Evren'deki başka nesnelere teklif edilen, ancak onların kaçındığı ama insanın yüklendiği emâneti (Ahzâb/72), ilim, mârifet/bilgi olarak yorumlamasından, aslında kendini bilmenin, bir yönüyle, insan olarak yüklenilen emaneti, dolayısıyla bizâtihî insan olmaklığı bilmek demek olduğu anlaşılır. Emaneti bilmeyenin, dolayısıyla kendini, insan olmaklığını bilmeyenin, okuyup durmasının, öze ilişkin pek bir anlamı yoktur. Çünkü kendinin farkında olmayan bir kişinin, tıpkı ağaç ve orman benzetmesinde olduğu gibi, okumalarından dolanarak kendisine varması çok zordur. Ya da daha çağdaş bir dille, bir kişinin, internette depolanmış trilyonlarca enformasyon/malûmât arasında sörf yaparak, kendi benlik sahillerine ulaşması, kendini bilmesi, kendiliğinin, insanlığının farkında olması olanaksız değilse de oldukça zordur.
İlim/mârifet/bilgiye, hayatın suyu diyen sûfî/ârifler, suyun akıcılığına benzeterek, bilginin, Tanrısal seviyede, Evren'in her yanına aktığına/seyelân ettiğine işaret ettikten sonra, beşerî seviyede, hayatın suyunun yani bilginin kaynağının insanın kendinde bulunduğunu; bizâtihî insanın benliğinin derinliklerinden kaynaklandığını vurgularlar. Bu nedenle, kendini tanımayan, bilmeyen, kısaca, kendini bilmenin ilmine sahip olmayan kişi, suyun kaynağından habersiz olacağından, suyun hayattaki öteki uzantılarını da gereğince idrak edemeyecek; benlik zindanının kapısını açmak için nefis gardiyanının belindeki anahtarlara gözünü dikip bir ömür bekleyecek, sonunda da çürüyüp gidecektir.
Şimdiye değin söylenilenler, var-olanları yalnızca hissî seviyede somut/maddî, zihnî seviyede temsilî, mantıkî seviyede tasavvurî düşünenler için bir misdaka/referansa işaret etmeyebilir. Aklî seviyede, değil kendilik, gayb bile kendine bir misdak bulur; yoksa siz, Gaybı (Ğâib), kayıp bir şey olarak mı anlıyorsunuz? Kâşânî'nin dile getirdiği üzere, makul olmasın? Kayıpsa, üzerinde düşünülecek bir nesnemiz bulunmadığından işimiz kolay demektir; makul ise her şeye yeniden başlamak, her şeyi yeniden düşünmek zorunda olduğumuzu hissedebiliyor musunuz? Tekrarda yarar var, başta iman olmak üzere Gayb kümesinin öğeleri makul hâle getirilmedikçe, vicdânî/zihnî din, ahlâksızlığın kaynağı olmaya devam edecektir. Makul bir alana geçmenin ilk şartı ise akl edeni, âkil olanı tanımakla, yüklendiği emanetle yüzleşmekle ve nasıl bildiğini bilmekle başlar. Evet! Fark, fark etmekle başlar; ancak her fark ediş, bir fark edenin bir şeyi fark edişidir.
İhsan Fazlıoğlu , Kendini Aramak
Devamını Oku »

Nizam-i Âlem "İnsan" demektir

Nizam-i Âlem "İnsan" demektir

Hiç bir işaret, simge olarak bizatihi kendisini göstermez; belirli bir duruma, eyleme işaret eder. Her bir kavram da delalet ettiği nesneyi ortaya çıkarırken diğer tüm nesneleri örter. Tüm bunların nedeni ise işaret ve kavramlarla iş gören insanın nutkiyetidir [düşünen/konuşan bir canlı olmasıdır].
Bu gerekçeyle öncelikle kadim kültürümüzde kullanılan ve hala kullanılmaya devam eden 'nizam-i âlem' terkibini oluşturan nizâm ile âlem terimlerini açıklamak; daha sonra da bu terkibin delalet ettiği muhtevayı belirlemek gerekir.

Nazm sözlükte, incileri bir ipe dizmek anlamına gelir. Terim olarak ise, bir şeyi/şeyleri aklın gerektirdiği, zorunlu kıldığı başka bir şeye delalet edecek şekilde tertip etmek demektir. Âlem'in sözlük anlamı bir şeyin kendisiyle bilindiği şeydir. Terim olarak ise ALLAH'dan başka herşeydir; öyle şeyler ki onları bilmek Allah'ın var-olanlarda tecelli eden isimlerini ve sıfatlarını bilmeye götürür. Ancak nizam-i âlem terkibinde kullanılan âlem, yalnızca Allah'ın tecelligahı olan maddî âlem anlamına gelmez. Aynı zamanda varlığı ilkece insanın nutkiyetinden kaynaklanan 'sosyal gerçeklik' [ictimaî âlem] anlamına gelir.

Öyle ise elimizde iki âlem ve iki nizam var. Birincisi maddî âlem ve bunun düzeni; ikincisi ise sosyal gerçeklik ve bunun düzeni. Maddî âlemin nizamı 'ilahî' bir içeriği sahip olmasına karşın insan aklının idrak edebileceği şekilde tertip edilmiştir; ve bir bütün olarak Allah'a delâlet eder. Sosyal gerçeklik de köklerini insan nutkiyetinde bulduğundan akla uygundur; ve bir bütün olarak insana delâlet eder; başka bir deyişle bu anlamdaki nizam-i âlem bizatihi insandır.

Dikkat edilmesi gereken noktanın bir defa daha vurgulanması gerekir ise her iki nizam-ı âlemde ortak olan özellik 'akla uygun' ve dolayısıyla insan tarafından 'idrak edilebilir' olmalarıdır. Başka bir deyişle maddî âlemin nizamına ilişkin 'kurallar' Allah tarafından konmuştur ve bizatihi maddî âleme içkindir. Ancak bu kurallar maddî âlem üzerinde tefekkür eden insan tarafından -nutkiyetteki ortaklık nedeniyle- tespit edilebilir, idrak edilebilir. Fakat bu idrak de en nihayetinde insanın nutkiyetinin, dolayısıyla değer dünyasının imkanlarıyla sınırlıdır ve anlamını değer dünyasından devşirir. Sosyal gerçeklik [ictimaî nizam] ise -şeklî olarak her ne kadar maddî dünyanın imkanlarıyla sınırlı olsa da- insan tarafından inşa edildiğinden, sürekliliği de insana bağlıdır. Başka bir deyişle sosyal gerçeklik insanın nutkiyetinin ve köklerini bu nutkiyette bulan değer dünyasının cisimleşmiş hali olduğundan maddî dünyayı da belirler, anlamlandırır.

Şimdiye kadar söylenenleri başka ifadelerle dile getirmeye çalışalım. Sosyal bir gerçeklik olarak ictimaî nizam anlamında bir âlem vardır ve bu âlem varlığını insanın eylemlerinde bulur. Yani insanın nutkiyetinden kaynaklanan eylemleri aile, devlet vb. şekillerde cisimleşerek, insanın dışında, maddî gerçeklik kazanır. Bu gerçeklik bazı ilkelere göre inşa edilir ve bu ilkelere göre yürürse 'nizam'ını korur; yürümez ise bozulur. Kısaca nizamın devam etmesi insanların eylemlerine bağlıdır. Çünkü nizam verili değildir; insan gayretiyle kurulur, elde edilir; dolayısıyla devamı da yine insanın gayretine bağlıdır. Bu açıdan nizamın tesisi ve devamı insanın imkanlarıyla sınırlıdır. Öte yandan bu âlemin varlığının insanın eylemlerine bağlı olması insanı özgür ve sorumlu bir varlık kılar. Çünkü insan nizam-i âlemi oluşturur; bu nizam içerisinde hayat sürer ve bu nizamın sürdürülebilmesi yine insanın eylemlerine bağlı kalır.

Bundan dolayı tab'an medeni olan insanın toplum içerisinde kendisine en uygun işi üstlenerek yerine getirmesi kurulan nizamın devamı için elzemdir.Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Sosyal gerçeklik olarak nizam-i âlem ne tür ilkelere göre inşa edilir? Her şeyden önce sosyal gerçekliğin inşasında insanın hayvaniyet [canlılık] yanı nutkiyetine bağlı olarak şekillenir. İnsanî eylemler ahlaki ilkelerini ise mensup olduğu dünya görüşünden [köklerini nutkiyette bulan dinlerden ve ideolojilerden] alır. Dolayısıyla bir sosyal düzen kendisine göre kurulduğu, maddi bir gerçeklik kazandığı dünya görüşünün ahlakî ilkelerine göre biçimlenir. Eylemler bu ilkelere dayanırsa nizam sürer, dayanmaz ise yıkılır. Din ile ideolojiler [dinleşmiş beşerî görüşler] insana hayatın anlamına ilişkin ve bütüne yönelik küllî kavramsal bir çanak verirler.

Selçuklu-Osmanlı çizgisinde seyreden kadim felsefe-bilim anlayışımızda bir siyasî ve ictimaî yapı olarak nizam-i âlem, insanın dışında, kendi başına var-olan bir yapı değildir; tersine beşerîdir. Bu yapının kendisine göre kurulduğu temel ilkeler kaynağını, dolayısıyla meşruiyetini belirli kişilerin ya da sınıfların gücünden değil, bizzatihi haber-i sadıktan alır. Buna göre dinî (teolojik) bağlarını kaybeden bir nizam-i âlem anlayışı, zamanla ahlakî ilkelerini de kaybedeceğinden yeryüzünde nizamı tesis eden değil yokeden bir tavır kazanır; böyle bir tavır saadeti değil şekaveti hakim kılar. Bu çerçevede nizam-i âlemi yalnızca 'cihan hakimiyeti' olarak anlamak doğru değildir. Çünkü amaç cihana eldeki kurallara uygun 'bilgi' ve 'adalet'e dayanan bir düzen kazandırmaktır.

Bilgi ve adaletin hakim olduğu [nizam] bir âlemde ise insan saadeti yakalayacaktır. Çünkü mülk, 'küfr' üzere baki kalır; 'zülm' üzre baki kalmaz; ancak her iki halde de temelinde bilginin olmadığı, seyrinde bilginin bulunmadığı aleme nizam uğramaz.Öte yandan nizam-i âlem insanların eylemlerinin cisimleşmiş hali olduğundan, beşerî olduğundan eskir, değişir, başkalaşır, gelişir, yenilenir. Ancak nizamın metafizik ve ahlakî ilkeleri esas itibariyle vahye dayandığıdan sabittir. Devlet bu nizamın devamı için, yine insanların kurduğu [mülk ü millet], ancak olmaz-ise-olmaz bir şarttır ve bizatihi hem insanın tabiatının medeni olmasından hem de dininin ya da dinleşmiş ideolojinin içeriğinden kaynaklanır [din ü devlet]. Bu anlamda tarihte nizam-i âlem, 'devletin birliği' olarak da anlaşılmıştır.Selçuklu-Osmanlı çizgisinde nizam-i âlemin sahih bir şekilde kurulması ve sürdürülmesi, düşünürler [hukema], bilginler [ulema] ve ariflerin [urefa] vazifelerini yerine getirmesiyle mümkündür. Çünkü müslüman bir insanın içerisinde yaşadığı nizam-i âlemin ilkeleri 'Kitab ile Sünnet'le verilmiş; sürdürülmesi ise hukukla sağlanmıştır.

Öte yandan bilgi ve adalete dayanan bir düzen ancak bu üçlünün gayretleriyle mümkündür. Elbette bir bütün olarak nizamın ahvali ile bu nizamı kuran ve sürdüren insanların ahvali arasında karşılıklı bağlar vardır. Çünkü nizamdaki değişiklikler insana, insandaki değişiklikler de nizama tesir ederek değişime ve hatta dönüşüme neden olabilirler. Nitekim Akhisarlı Hasan Kâfî'nin işaret ettiği üzere nizam-i âlemin dört unsuru vardır: Yöneticiler, bilginler, çiftçiler ve tüccarlar. Bu dört unsurun varlığı şart olduğu gibi aralarında bir uyum olması da sağlıklı iş görmeleri açısından elzemdir. Uyum hiç şüphesiz her bir unsurun kendilerini aşan, nizamın dayandığı ahlakî ilkelere uymasıyla sağlanır.Kadim kültürümüzde yalnızca maddî alem üzerinde sosyal bir gerçeklik olarak ictimaî bir nizam kurmak yeterli değildir; bizatihi ilahî nizama uygun yaşamak da önemlidir.

İlahî nizam büyük alemde [makro kosmos] sunnetullah [tabiat], küçük alem olan insanda [mikro kosmos] da fıtrat [tab'] olarak tecessüm etmiştir. Böyle bir ilke hem çevreyi, doğayı tahrip etmeyi hem de insanın fıtratını tahrif etmeyi engeller. Bu açıdan nizam-i âlem için yalnızca 'bilmek' yetmez, 'eylemek' de gerekir. Çünkü 'eylemek' hem bir bilgi kaynağıdır [dolayısıyla bilmeyi artırır] hem de bir bilme tarzıdır. Başka bir deyişle yalnızca eyleyenler bilirler; bilenler de eylerler.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Siyasetin Nihai Amacı da İnsandır...

Siyasetin Nihai Amacı da İnsandır...Nasıl ki Evren'deki icadın, hakikatin nihai amacı insandır; siyasetin de nihai amacı insan olmalıdır; hem bir tür hem de bir birey olarak... İnsanı bir siyaset içinde var kılan, yeri, işlevi ve ilişkileridir. Bu özellikleriyle hem bir birey hem de bir toplum olarak insan bir süreç, bir örüntüdür.

Hem hakikatin hem de siyasetin bir süreç ve örüntü olması, bütün ile parçanın, sabit ile değişkenin, tümel ile tekilin birlikteliğini gösterir. İster bireysel ister toplumsal insanın hakikatini yok eden bir yaklaşim insanın siyasetini de yok eder. Elbette doğal âfetler gibi toplumsal âfetler de doğaldır, örüntü olmanın başka bir vechesidir. Ancak doğa, doğal olarak doğmaya devam eder; insanın doğuşu ise ölümünün tarzına, üslubuna bağlıdır.

 

İhsan Fazlıoğlu - Kendini Aramak
Devamını Oku »

İnsan olmak işte tüm mesele!

İnsan olmak işte tüm mesele!
Anlayış Dergisi'nde şimdiye değin kaleme aldığımız pek çok yazıda, kullandığımız kavramların, bakışımızı, görüşümüzü mümkün kılan mikroskop ve teleskop gibi âletler olduğunu belirtmiş; düşünmenin, teknik anlamıyla felsefenin bir kavram matematiği olduğunu vurgulamıştık. Vurgulaşmıştık çünkü kavramsal düşünmenin, başka bir deyişle, nedenselliğe dayalı biçimsel düşünmenin, kısaca mantıklı düşünmenin olmadığı, malumatın sıhhatinin bulunmadığı, söze içkin istikametin belirlenmediği söylemlerde bilginin doğruluğundan bahsedilemeyeceği açıktır. Bütün bu koşulların yanında, her kavramın katmanlı olduğunun ve bir yaşının bulunduğunun dikkate alınmadığı söylemlerde, kavramlardan kurulu önermelerin gerçekliğe uygun düşmeyeceği aşikardır.

Örnek olarak, günlük konuşmalarda sıkça kullanılan akıl, bilim, din gibi kavramların, hangi katmanından bahsettiğimizi ve hangi dönemdeki anlamını öne çıkardığımızı göz önünde bulundurmaz; kavramların donmuş, mutlak bir anlamı varmış gibi davranır isek, idrakimizi ikna etmeyiz; olsa olsa vicdanımızı tatmin ederiz. Bu nedenle günümüzde pek çok dinî, siyasî hatta ilmî vesileyle yapılan konuşma ve tartışmalarda kullanılan kavramların yukarıda sıralanan yapısal özelliklerine dikkat edilmediği için, sonuç, bir kavramsal kargaşa, hatta bir kavramsal bunalımdır.Öte yandan kudema, bazı kelimeleri kullanırken "şahs-i manevî'si vardır" derdi.

Örnek olarak devlet'i ele alalım; "devlet'in şahs-i manevî'si vardır" derken ne kastedilir? Şahs kelimesinin kişi anlamına geldiğini söyleyebiliriz; manevî ise anlama ilişkin demektir, yani anlamsal; ancak anlam iç-duyularda oluştuğu için vicdanla da ilişkilidir. Öyleyse "bazı kelimelerin, anlamsal kişiliği vardır" demek hem o kelimenin anlamına hem de değerine atıfta bulunur; kelimenin anlam-değer içerikli olduğunu vurgular. Kelimelerin kavramsal kişilikleri, insanların yapıp etmelerini belirleyen en önemli etmendir. Peygamber bir kişi olarak aramızda yok; ama peygamberlik kavramının şahs-i manevîsi aramızdadır; bayrak maddî açıdan bir bez parçası, ama şahs-i manevîsi anlam-değer dünyamızda tecessüm eder.

Bu durumu günlük dilimizde sıkça kullandığımız kavramlara teşmil edebiliriz. Bundan dolayıdır ki bir milletin, bir kültürün içinin boşaltılması o millet nezdinde şahs-i manevîsi olan kavramlarla oynanılmasıyla başlar. Bir kültürün anlam-değer dünyasını, kişi ister farkında olsun ister olmasın, inanç (din) veya dinleştirilmiş düşünce (ideoloji) belirler. Bu nedenledir ki kişinin manevîyat'ından yani anlam-değer dünyasından, anlamlılığından bahsedilir; manevîyatı bozuk olmak üzerine konuşulur; bir kültürün şahs-i manevîsi bulunan kavramlarına uygun davranmayan kişilere vicdansız denilir.
Şimdiye değin verilen açıklamalar ile örnekler, kavramların yalnızca idraki değil, anlam-değer dünyasıyla ilgili olduğundan vicdanı da belirlediğini gösterir. Bu nedenle bir insanın yeryüzünde başına gelebilecek en büyük musibet anlamlandırma yetisini kaybetmesidir. Bu yetiyi kaybetmek, kişiyi bunalıma sokar; bir süre sonra da kendini imhaya sürükler. Nitekim intihar eden yani kendi varoluşunu imha eden insanların söylediği en önemli cümlenin "artık yaşamanın bir anlamı kalmadı" olması boşuna değildir.

Kişilerin olduğu gibi kültürlerin, milletlerin de anlam yetilerini kaybetmeleri söz konusudur. Anlamlandırma yetisini kaybeden milletler de bir süre sonra kendilerini imha eder yani birbirlerine düşer; neticede tarihten silinir giderler. Bir kültürün kendisini imha etmesi de o kültüre organik bütünlüğünü veren anlam-değer dünyasının yani maneviyatının ortadan kalkmasıyla başlar; vicdansızlaşan kültürün bireyleri de birbirlerini yemeye, soymaya, öldürmeye, yok etmeye kalkışırlar. Bu durumu en iyi XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın şarkiyatçıları (oryantalistler) tespit etmişlerdir. Gibb, İslam dünyası için "Onların her şeyini mahvettik: Felsefelerini, dinlerini... Artık hiç bir şeye inanmıyorlar. İçlerinde sonsuz bir boşluk açıldı. Anarşinin ya da intiharın eşiğindeler" derken bu durumu kastediyordu.
Bir kişi, millet, kültür kendi anlam-değer dünyasını, bundan dolayı da anlamlandırma yeteneğini kaybetmeye başlarsa, kendi vicdanı önünde küçük düşer; aşağılık kompleksine kapılır. Bu kompleksin en önemli göstergesi, öz güvenini kaybetmek; sahip olduğu dinî, ilmî, siyasî, ahlakî, estetik, tarihî, her ne ise, bütün değerlerden önce şüpheye düşmek, sonra uzaklaşmak, en nihayetinde terk etmektir. Ancak terk edişe eşlik eden, hatta onu önceleyen; kendi değerlerini, maneviyatını, vicdanını, anlam-değer dünyasını aşağılamaktır. Aşağılamak, terk edişi kolaylaştıran bir tatmindir, bir geçiştir. Tam bu noktada kişinin mensup olduğu kültürü eleştirmesi ile aşağılaması arasında ciddi bir ayırım yapılmalıdır. Eleştiri mensubiyeti ve aidiyeti güçlendirir, zayıflatmaz; çünkü eleştiriden amaç eleştirilen şeyin daha güçlü hale getirilmesidir, zayıflatılması değil; varoluşunu daha pekiştirmektir, yok etmek değil.
Mensup olduğu kültürü her şeyiyle el-den geçiren, el-e-ş-tir-en, el-e-y-en bir kişinin aidiyeti güçleniyor; o kültürün geleceği adına bir ufuk ortaya koyuyorsa o eleştiri yapıcıdır; kırıp dökme değildir. Bu nedenle elden geçirme ile kırıp dökme, eleştiri ile hakaret birbirinden ayrılmalıdır. Ait olduğu kültürü eleştirme bir öz güven işidir; o kültürü daha ötelere taşıma, derinleştirme, zenginleştirme, sıkılaştırma, pekiştirme amaçlıdır. Hakaret ise ancak ve ancak aşağıda görülen bir şeye yöneliktir. Hiçbir insan değerli bulduğu şeye hakaret etmez; tersine ulular. İşte bundan dolayıdır ki mensubiyetini aşağılamak öncelikle kendini aşağıda görmekle başlar. Bir kişi de ait olduğu kültürün şahs-i manevîsi bulunan kavramlarını kaybetmişse, ancak o zaman o kültürü aşağılar. Bu nedenle, vicdanları terbiye etmeden yalnızca idrakleri eğiten milletler, kültürler kendi mensupları tarafından aşağılanmaya hazır olmalıdırlar.
Tarihî tecrübe ile düşüncelerinde bu tecrübeyi dikkate alan kudema, yazdıklarında ve söylediklerinde özün özünü vermeyi hedeflemiş; ayrıntıları hareket imkanı vermek için kişilere bırakmışlardır.

Bir kişinin Hz. İnsan olmasını da benzer -muhtasar ve müfit- tarzda dile getirmişlerdir: Hak ve hakikatte doğruluk (el-sıdk fi'l-hakk), eylemde iyilik (el-hayr fi'l-amel), davranışta istikamet (el-istikamet fi'l-ahval). Bu nedenle istikameti olmayan doğruluk ile iyilik tek başına bir anlam ifade etmez. Söyledikleri ve ettikleri, mensubiyetlerine içkin bir istikamet taşımıyorsa kişilerin ne eleştirileri, ne hakaretleri, ne yüceltmeleri, ne de aşağılamaları bir kıymet-i harbiye (temiz/mert bir değer) taşımaz. Düşünürümüz Mehmet Kafiyecî, bu durumu daha da özetler ve bir insanın, hak ve hakikate doğrulukla (el-sıdk maa'l-hakk), yaratılanlara da ahlakla (el-huluk maa'l-halk) davrandığında insan olabileceğini belirtir. İnsan olmak işte tüm mesele!
Devamını Oku »

Modernite'nin İndirgemeci İnsan Tasavvuru

indirgemeci insan tasavvuruTarih boyunca insana saadetini sağlamak iddiasında bulunan her yanıtın en çok zorlandığı, idealler/fikirler ile gerçekliğin en çok çatıştığı alan, hiç şüphesiz kişinin inancını/görüşünü korumadır. Çünkü ister beşerî, ister dinî her inanç ve görüş varoluşunu, büyük oranda, bir başkasının varlığını ortadan kaldırmakta görmüştür. Yanıtın –ilkece- hem kendi benimseyenlerinin, hem de katılmayanlarının inanç ve görüşlerini koruması, onun kuşatıcılığını ve derinliğini gösterir. Bu nedenle, başka yanıtlara karşı olmak, o yanıtları benimseyen insanın canına, aklına, soyuna ve malına kastediyorsa, hem kısa hem de uzun vadede insanlık için tehlike arz eder. Bir yanıt, nihayetinde kendi aleyhinde bile olsa, başka yanıtları korumakla anlam ve değer kazanır. İlkece, başka yanıtlara saldıran, onları yok etmeye çalışan, yaşama hakkı tanımayan yanıtlar, iç güvenlik sorunu taşıyan yanıtlardır. Kendinden emin olamayanlar başkalarının varlığını tehlikeli bulurlar çünkü.

Her ne olursa olsun insan denilen soru’ya verilen her yanıt, insana öngörülebilir bir hayat sunmak zorundadır. Canı, aklı, nesli, malı ve inancı koruyamayan bir yanıt, yanıt değil; yanlış yola götüren daha karmaşık bir sorudur. Sonuçta, insanın hissî, vicdanî ve aklî yapısını beraberce dikkate alan, can, akıl, nesil, mal ve inanç sınırlarını koruyan her yanıt, insanı âbid, âşık ve nâtık kabul eden itidal sahibi, mutedil bir yanıttır. Bu nazarî çerçevede, modernitenin yarattığı çağdaş ideolojilerin, çözümlerin ve yaklaşımların, -kanımızca- en önemli alamet-i farikası, insanı üç boyutlu bir var-olan olmaktan çıkartıp indirgemeci yanıtlara mahkum etmelerinde aranmalıdır.
Devamını Oku »

Aman Bir An Önce Kurtaralım !

Aman Bir An Önce Kurtaralım !Eski Anadolu kültürleri diye diye, nihayet geriye doğru 600 yıllık Osmanlıyı atlayıp, kendilerini eski Anadolu putperest kültürlerin devamı olarak gören, bunu yaygınlaştırmaya çalışan insanlar yetiştirdik. Bu insanların soyları, soplarıyla ilgili araştır­malar yapılsa, altından kim bilir neler çıkacak.

Ha babam kazıyoruz toprağı.

Toprağın üstündekilere dönüp bakmak aklımızdan geç­meksizin.

Anadolu’da geziye çıkın. Dimdik ayakta duran kervansa­raylar göreceksiniz. Bir köşede terkedilmiş. Duvarları yer yer yı­kılmış, içleri, bir zamanlar kervanların bedava olarak konakla­dıkları, ağırlandıkları, izzet ve ikram gördükleri bu aziz yapılar zibillik olmuş.

Bir de toprak altından çıkarılmış putperest devirlere ait kalıntılara bakın. Küçük bir sütun, bir duvar parçası, bir kırık heykel, bir yalanmadığı kalmış, tertemiz, bakımlı, zerresi zayi olmasın için büyük emekler verilmiş.

Şimdi de bazı kalemler, gazeteler Eskişehir’de, Seyitgazi ilçesi yakınlarındaki Midas anıtının elden çıkmasından korku­yorlar.

Değil öyle köşe bucakta, İstanbul’un göbeğindeki görkemli Osmanlı çeşmeleri kurumuş, olukları kırılmış, su yalaklarına pislenmiş olarak dururken, sen tut, falan yerdeki Midas anı­tının yasını tut. Üstelik yakınılan durum da şu:

“-Midas anıtı veya diğer adıyla Yazılı Kaya, iklim şartlârının etkisiyle çatlamış, 3 yıldan beri bu durumda imiş. Anıtın bu trajik durumu birçok ilim adamımızı çok üzüyormuş. Anıtın her yıl çatlağının 7 santim kadar büyümesini endişeyle izliyorlarmış. Onu kurtarmak için ellerinden her geleni, her fedakârlığı yapmaya hazırmışlar, ama ilgililer bir türlü ilgilenmiyorlarmış. Yani gerekli harcamayı yapmıyorlarmış. Ve koca Midas heykeli her yıl çatlağını büyüte büyüte, göz göre göre elden gidiyormuş. Aman diyorlar, aman kurtaralım heykeli.

Kurtaracaklardır.

Midas heykeline, Yunan efsanelerinden kalma bu puta il­gi duyacak, onun trajik durumuna seyirci kalmayacak çok bilim adamı var bizde.

Osmanlı arşivleri depolarda tasnif bile edilmeden çürüsün zararı yok, trajik değil bu. Kütüphanelerimizde yüzbinlerce cilt eski eseri fareler yesin bitirsin, zararı yok, trajik değil bu.

Ama Midas heykelinin çatlağının her yıl 7 santim büyü­mesi trajik, ilgililer ilgilensin, Midas heykelini kurtarsın.

Belki haksızlık ediyoruz.

Sorulabilir, hiç mi yararı yoktur bu heykellerin, eski eserlerin, mermer parçalarının. Olmaz olur mu?

Rahmetli Abdülhamid Han bunların değerini herkesten önce keşfetmişti. Bu eserlerden bulduruyor, elinin altında hazır tutuyor, Osmanlının son derece güç durumda olduğu bir za­manda, üzerimize çullanmak üzere olan devletlerin büyük elçi­lerine bunlardan birer ikişer armağan ederek, adamları şapşallaştırıyor, koca devletlerle kedinin fare ile oynadığı gibi oynu­yordu.

Ama sorarsanız şimdi Midas heykelini kurtarmak için can atanlara, Abdülhamid’in bu yaptığı da, o eserler adına trajiktir. Hem de çok trajik...

 

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

Ah Bay Kodaly

Ah Bay KodalyÇağın insanın başından şapkasını alınız. Kostümünü çı­karınız, Kravatını çözünüz. Ayakkabı ve çoraplarını alınız. Diğer giysilerini de çıkarıp atınız: işte bir çıplak. Göreceksiniz ki bu çıplakla, bir Afrika yerlisi çıplak hiç de birbirinin aynı değil. Bi­ri tabii, öteki uyduruk bir çıplak.

Modern dünyanın insanının yüz ifadelerine bakın. Şahsi­yetine bakın. Ancak modayla bir araya gelince bütünleşiyor ve ifadesini kazanıyor. Onu daha iyi anlamak için araç gereçle, elektrikli ev eşyalarıyla, araba ve sair ulaşım araçları, zevk alet­leriyle, israf aletleriyle yan yana getirmeniz gerekiyor.

Müslümansa ikisi de değil.

Ancak bu yargı idealistçe ortaya atılmıştır. Bugünün Müs­lümanıda modern dünyanın insanı. Onu da aletler ve eşyalar başının üstüne kadar doldurdu.

Bütün geç kalınmış sanılan zamanlar iyi bir gayretle kâr hanelerinin, kazanç sayfalarının açılmaya başlayacağı zamanlara tebdil edilebilir. Çünkü insan devam ediyor. Zira yeni gelenler var. Şu yüzden ki, bir hayrı başlatanlar, bir sünneti ihya edenler, onu devam ettireceklerin sevapları kadar sevap almaya devam ederler, öldükten sonra bile. Gerçek bu. Peygamber sözüyle ger­çek ve tasdikli.

Akla gelebilecek bütün hayırlarda geç kalındığını, dönül­mez bir mecrada olunduğunu söylüyoruz. Umutsuzluğun barbar girdabında, çaresizliğin kollarında bir hayıflanmaktır gidi­yor Eskileri acıyla yâd ederek, zamaneyi kötüleyerek ve kendi­mizi küçümseyerek.

Bütün hayatını insanların-ve çocukların müzik eğitimine ayırmış bir Macar müzisyen, Kodaly, bu konuda şöyle demiş: -“Eskiden çocuğun müzik eğitimi, doğumundan 9 ay ön­ce başlamalı, diye düşünürdüm. Şimdi aynı düşüncede değilim. Çocuğun müzik eğitimi annesinin doğumundan 9 ay önce baş­lamalı.”

Bu cümleler, yukarıda değindiğimiz gibi, ilk bakışta geç kalmıştık duygusu ve kuşkusu uyandırıyor. Ancak gelecekte var olacaklar için yapılabilecekleri de içeriyor.

Müzik eğitimini, yalnız müzik eğitimi için değil, eğitimi yapılacak her şey, öğrenilecek, mutluluk için edinilecek her şey için en uygun bir başlangıç, en tabii bir vasat olarak gören bu adam, ömrünü buna vakfetmiş. O böyleyken, umudun, çabanın, metodun,Allah katında en makbul başarının bü­tün bilgi ve sırları elinde olan bizler, umutsuzluk ve hayıflanma balçıkları içinde helak oluyorsak, geleceğe de kıymış oluyoruz, İslâmî eğitimin başladığı saat hangisi? Çocuk ne zaman eğitilmeye başlayacak? Ona İslâmî dinamikler, şaşmaz prensip­ler ne zaman ve ne şekilde verilecek?

Evlenmeye niyet eden bir Müslümanın, bu niyetinin özünde hangi prensiplerin bulunması gerektiğinden başlayarak, evliliği, ana-babalıgı ve evlatlılıgı düşünecek olursak, bunun o ilk niyet ile birlikte başlaması ve ölümle de bitmemesi gerektiği­ni; sonraki nesillerde de devam edip gideceğini görebiliriz

 

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

Tüccarın Oğlu Adam Olmayınca

Tüccarın Oğlu Adam OlmayıncaTüccar bir baba konuşma arasında şöyle dedi:

-Bizim oğlana dünyanın parasını harcayarak bir iş yeri kurdum. Ama işletip adam olmadı. Ben de bunun üzerine ne ha­li varsa görsün diye okula yolladım.

Suçlayalım mı bu tüccarı?

Adam olmak diye anladığı model pek mi fena? iyice maddileştirilen bir dünyada, okuyanlar yarı aç yan tok gezmeye başlayınca ne düşünür adam olmak konusunda bir tüccar? Yalnız tüccarlar mı? Memura, okumuşa kız verilmediği­ni, tahsilleri ilk’den ya da Orta’dan terk bankerlerin onbinleri il­gilendiren bir sorun olarak aylardır gündemde durduğunu gö­ren insanlar için “adam olmanın” tarifi başka nice olur?

Ve sonra bakıyor insan, okumak karın doyurmadığı gibi, bir de okuyanlar mesela cinayet işlediler mi polise nanik yapa­rak işliyor, onlara kök söktürüyorlar. En kurnaz banka soygun­ları okumuşlar eliyle oluyor. Hele ihracat-ithalat oyunlarını, mevzuatlardaki gedikleri en iyi bilenler ve vurgunlar vuranlar onlar. Yani okuyunca adam olunmuyor da ya fakir olunuyor ya da onu bunu, devleti aldatmanın ince yollarına varılıyor.

Bizim tüccar baba da bunu görüyor elbet. En iyisi diyor, oğlumu okutacağıma, onu adam etmeyi tercih edeyim daha iyi. Bunun için de eline sermayeyi verip adam olmaya giden yolu gösteriyor. Fakat çocuk kabiliyetsiz çıkmış adam olmak istemekmiş.

Çağımızdaki okumanın anlamı böylesine basit bir mizah­ tan ibaret değil elbette. Aksaklık okumaya biçilen değerde.

İslâm, ilimleri, yararlı ilimler, yararsız ilimler diye ayırdı. Kıstası da Rıza-i Bârî. Bir ilim kişiyi Allah’a yaklaştırıyor, onun takvasını artırıyorsa faydalı, bunlardan uzaklaştırıyorsa faydasız telakki edildi.

Bu ölçü dikkatten kaçırılınca, okumak, ilim tahsil etmek; para getirmesi, başkalarının nezdinde kişiye saygınlık kazandır­ması nispetinde makbul sayılmaya başlandı.

Mü’mini ilim tahsil etmeye teşvik eden âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin işaret ettiği ilimle, Batı’nın benimsediği ve bü­tün dünyaya da kabul ettirdiği ilim birbirinden ne kadar farklı.

Gazali hazretlerinin Ihyasında bunlar çok açık ve teferru­atlı olarak anlatılmıştır. Oradan yararlanarak sadece birkaç nok­tanın kafamızda tazelenmesine çalışalım:

Hazret-i Ali radıallahu anh şöyle diyor: “Ey Kümeyl, ilim maldan hayırlıdır. Çünkü malı sen koruyacaksın, fakat ilim seni korur. İlim hâkim, mal mahkumdur. Mal sarfetmekte azalır, ilim sarfiyatla çoğalır.”

Batı öyle bir ilim yolu tutturmuştur ki, hem sahibini, hem öğreteni, hem malı, hem bütün zayıfları, hem de bilgiyi mah­kum etmiş, sultasına almıştır.

İbn-i Abbas radıyalîahu anh: “Hazret-i Süleyman aleyhis-selâm mal, ilim ve hükümdarlık arasında muhayyer iken ilmi tercih etti ve bu sayede diğerlerine de malik oldu” diyor.

Batı bilgiyi maddenin emrine verdi.

Gazali hazretleri: “İnsanın diğer canlı mahlukattan ayrılığı ilmi sayesindedir. Şüphesiz ki insanın diğer mahlukattan im­tiyazlı olması, güç ve kuvvetiyle değildir, çünkü deve kendisin­den kuvvetlidir. Vücut iriliğiyle de değil, çünkü fil hepsinden büyüktür. Yiğitlikle de değil, çünkü aslan hepsinden yüreklidir. Çok yemesiyle de değil, çünkü öküzün karnı daha büyüktür. (...) Şu halde insan ancak ilim içindir.” diyor ve bağlıyor:

-“Ilimsiz kalp ölüme mahkumdur. Fakat aşırı korku yaranın acısını duyurmadığı gibi, aşırı dünya sevgisi de bu duyguyu iptal etmiştir.”

Büyüklerimizin “Alimler efendi olmaya layık kimselerdir.

Bilgisiz ululuğun sonu horluktur” diye, veya “Oku, çünkü ilim fakirlikte servet, zenginlikte ziynettir” diye tarif ettikleri ilim, ki-şiyi Rabbinden başka arzusu olmayanların katma yüceltir.

Bu idrak kaybolmuş, dünyaya meyl artmış, mal bilginin efendisi olmuşsa, adam olması istenenlerin eline ilim değil, el­bette mümkünse sermaye silahı tutuşturulacaktır...

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »