Domapata veya Bir Takım Sentezler

Domapata veya Bir Takım SentezlerNe müthiş bir kelime şu sentez kelimesi. Ne çok şeyler çağrıştırıyor sonra insana. Tümü de insan aklının ince yetenek­leriyle ilgili çağrışımlar. Bir takım bilgileri mahirlikle bir araya getiriyor, onlardan başka insanlar için yeni ufuklar açıcı sentez­ler kuruyorsun. Ama bu her zaman öyle olmuyor. Bazen bilgile­rin, olguların yararlı sentezi yerine ortaya bir hilkat garibesi çı-kıveriyor.

Kopenhag bir bilim adamı ömrünü vakfedercesine bir araştırma üzerinde çalışırken başına neler geleceğinden haber­sizdi. Yeni bir bitki türü bulmaya çalışıyordu. Ve şöyle düşüne­rek yola çıkmıştı:

-Acaba domatesle patatesi birleştirmeye muvaffak olsam ortaya lezzetli yeni bir bitki, bir meyve çıkar mı çıkmaz mı?

Tutmuş tam 12 yılını sırf bu araştırmaya hasretmiş. Ve ne­ticede bunlardan , domatesle patatesin bileşimi olan bir bitkiden, görünüşte onlara benzer bir ürün almış. Bu ilk meyveyi elde et­tiğinde dünyalar onun olmuş. Keyfine diyecek yokmuş. Hiç kimsenin o güne kadar görmediği, işitmediği, yemediği bu mey­veyi, davetlilere tanıtmak ve ondan ilk kez tatmak üzere bir top­lantı tertip etmiş. Basın mensupları da orada. Ve adam tabağa meyveleri koymuş, kabuğunu soymuş, dilimlemiş ve bir parça­ya çatalı batırıp fotoğrafçılara poz vermiş. Ve yemeye başlamış. Hoşuna da gitmiş hani. Bir iki derken üç dört lokma yuttuktan sonra, basın mensupları ve diğer davetlilere de ikram etmek amacıyla;

-Buyrun sîzler de tadın, bir harika, demiş.

Davetliler çatala, tabaktaki dilimlere uzandıkları bir sıra­da bilim adamı kıvranarak yere yıkılmış. Acilen hastaneye kaldı­rılan bilim adamında ağır zehirlenme belirtileri görülmüş ve za­manında müdahale ile hayata dönmüş.

Kopenhaglı bilim adamı bugün acaba şöyle düşünüyor mu?

-Domates domatestir ve patates patatestir.

Eğer bu gerçeği kavramışsa, araştırıcı kafası için sağlam bir ayak yeri de yakalamış demektir.

Biliyorum, bu hikâyeyi dinleyince sizin de aklınıza bir ta­kım zehirleyici sentezler gelmiştir.

Bu bilim adamı gibi deneyerek ve bizzat zehirlenerek de ' anlarsınız bir bileşimin, bir sentezin zehirli olduğunu, ama otur­duğunuz yerde basiretinizle de anlayabilirsiniz ve uluorta sen­tezlere kalkışmazsınız.

Bir Batı-Doğu sentezi var.

Acaba, bizim taktığımız adla, Domapata’dan daha mı az zehirleyici.

Domapata’da nasıl, ne domatese ne de patatese benzeyen, ama onların birleşiminden meydana gelmiş bir zehir meydana çıkıyorsa, öyle sentezler var ki, içinde İslâm bulunduğu halde İs­lâm’a aykırı ve din olarak insanı cehennemin en derin çukurla­rına çekici.

Hümanizmle, Batı kültürünün diğer esneklikleriyle çor­baya çevrilmiş din ve İslâm anlayışları.

Bu konuda en çok da şu zencilerdi korktum. Ameri­ka'da zenci düşmanlığına bir tepki olarak başladı hareketleri ve “beyaz adam şeytandır' sloganı ile aldı başını gitti, işte bunlar, ilahi takdir geregi, Amerika’daki beyaz adamın dinini de üzerle­rinden atmak gereğini duydular ve kendilerine bir din aradılar, Islâm’ı buldular. Güya Müslüman oldular. Yıllarca, sandalyeler ve iskemlelerle bir konferans salonundan başka bir şey olmayan “mescitlerinde toplandılar. Bir geçiş döneminden sonra yavaş yavaş Islâm’ı gerçeği ile kavramaya başladılar, mescitlerinden sandalye ve kürsüyü attılar, alınlarını secdeye koymaya başladı­lar. Belki elli yıl, isterse Müslüman olsun, bir beyazın mescitleri­ne girmelerine müsaade etmeyen bu “zenci Müslümanlar”, bun­dan sonra, Islâm’ın ne demek olduğunu, özellikle hac ziyaretle­rinde anladıktan sonra beyazları kabul etmeye, daha doğrusu beyaz bir Müslümanla siyah bir Müslümanın renginden dolayı birbirinden ayırmamaya başladılar. O beyaz Müslüman isterse Amerikalı olsun.

Korkumuz oydu ki zalim Amerikalı beyaza karşı “üstün ırk zenci ırkıdır” diye çıkan bu insanlar, bir “zenci-Müslüman” sentezi iddiası ile başımıza ve bütün dünyanın başına bela kesil­sinler. Çok şükür olmadı. Hatta onlar, biliyorsunuz, kendilerine “zenci Müslümanlar” denmesin, işin içine bir ırk kokusu karış­masın için, BILÂLÎ adını aldılar.

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

Azı Değil Çoğu Hesaba Katmak

Azı Değil Çoğu Hesaba Katmak“...Bugünün ana ve babaları eskiden olduğu gibi çocukla­rını kendi yaşlılık dönemlerinin bir güvencesi olarak görmüyor­lar. Başlıca amaçlan onları iyi eğitmek, başarılı ve sorumlu yurt­taşlar olarak toplum yaşamına katabilmektir.”

Bu cümlelerle başlayan, başvuru kitaplarının hemen hep­sinde “ecnebi” imzalar taşıyan bir kitabı okumaya başlıyorsunuz. Eser Çocuk Ruh Sağlığı adını taşıyor. Bir dönem “bilim ödülü” de almış.

“Bugünün ana ve babalan” genellemesi ile, Türkçe kaleme alınmış ve yayınlanmış bu kitapta, bir Türkiye ortalamasının söz konusu edildiğini düşünmeniz normal. Ancak “Çocuklarını kendi yaşlılık dönemlerinin bir güvencesi olarak görmüyorlar” yargısı, söz konusu ana-babaların bizdeki ana-babalar olmadığı­nı hemen gösteriyor.

Fakat bu sözlerimizden şöyle yanlış bir sonuç çıkarılabilir.

-Bizdeki ana-babalar çocuklarını yaşlılık dönemlerinin bir güvencesi olarak görmektedir.

Durum çok daha farklı. Yazarın söz konusu ettiği aşama Batı toplumu için geçerli. Bizde ise ana-babalar evlatlarının “mü­rüvvetini görmek” isterler. Bunu umarlar. Bu ise, ana-babanın yaşlılığındaki güvencesini de içine alır, ama tatlı biçimde içine alır ve o kaba maddi çağrışımlardan uzaktır.

Şu düşünceyi geliştirelim:

-Batı milletinin bugünkü refah çağında bireylerin sosyal genlikleri (gelecekleri) sağlanmıştır. Bu sebeple onlar “çocuk- lanm, yaşlılık dönemlerinde kendilerine bakacak kişiler olarak, artık görmemektedirler. Onlardan böyle maddi bir beklentileri yoktur. (Eskiden vardı!) Bu sebeple şimdi başlıca amaçlan onla­rı iyi eğitmek, başarılı ve sorumlu yurttaşlar olarak topluma ka­tabilmektir. işte artık bizde de ana-babalar benzeştikleri Batılı modellerde olduğu gibi, geleceklerini güvence altına aldıktan sonra evlatlarına geleceklerinin güvencesi gözüyle bakmamakta, onların eğitimini ve sorumlu yurttaşlar olarak topluma katılma­larını düşünmektedirler.

Buraya kadar kısmen doğru olabilir. Ama Anadolu’daki ebeveyn çoğunluğunu buradan hareketle, çocuklarına gelecekle­rinin güvencesi olarak bakıyor diye tarif etmek, yukarıda da an­lattık, yanlış bir tespit. Hazır bir şablonu, geleneksel aile düze­nimizin üzerine uydurma gayreti. Kızlarını çeyizi ile evlendiren, erkek çocuğunu geniş ve kuvvetli duygularla bir arada tutulan aile içinde evlendirip aynı evde bir oda ve döşek açan, bu aşa­madan sonra bile bir mecburiyet veya evlat tarafından bir “jest” olmadıkça onun kazancından tencere payı istemeyen ana-baba mı çocuğunu geleceğinin güvencesi olarak görmektedir. Yoksa böyle bir sonuç, böyle bir aile yapısının art niyetsiz tabii bir so­nucu mudur?..

Çocuk Ruh Sağlığının yazan uzun yıllarım Batı’da geçir­miş. Orada ailelerin çocuklarını bilimsel metotlarla yetiştirdikle­rini, ama onlar 18’ ine gelince, onlardan kazanç beklediklerini ve kız erkek aynımı yapmadan evin her türlü giderine katılmaya zorunlu tuttuklarım bilir. Bu ve çoğu buna benzeyen aile içi ana- baba-çocuk ilişkilerinin, Çocuk Ruh Sağlığı kitabının amaçlarına ters düşen sonuçlarından basit biri, Batılı çocuğun ve delikanlının ve giderek yetişkinin aşılmaz yalnızlık duygusudur, Onun için tımarhaneleri dolu, alkolikleri ve intihar edenleri çok, onun için (yalnızlık duygusundan kurtulmak ihtiyaçları ile) küçük yaşta çiftleşmeye başlıyor, ondört yaşına geldiği halde hâlâ bakire olanlara “anormal” gözüyle bakılıyor ve onun için büyüyünce de bütün dünyayı acımasızca sömürüyorlar. Bireysel yalnızlıklarını ve eksikliklerini, diğer ulusları sömürerek kurdukları hegomonyaların  kazandırdığı gururla örtbas etmeye çalışıyorlar.

Hayır, bütün eseri suçlamıyorum. Çünkü devamını okumadım. Buna rağmen eserin daha temelde, konuya yaklaşma yolu seçerken, kendi kültürümüzle ilgili öğeleri sadece bozulmuş gelenekler şeklinde ele aldığını, onların İslâmî temiz kaynaklarını tümüyle ihmal ettiğini düşünebiliyorum.

 

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

Eşit Otomatlar

Eşit OtomatlarBatıda kadınların “eşitliği”, ilerlemenin kanıtları arasında kabul edilen bir başarıdır.

Batılı bu tür başarılarda doğrusu dev adımlar atmıştır: Sokaklarda ellerini ceplerine sokmuş, ağızlarında sigara ile dolaşan kadınlara bakarak, erkekle kadın arasındaki ayırım­ların giderilmesi konusunda daha neler yapacaklarını kestirebi­lirsiniz. Batı bu konuda, “ruhların cinselliği yoktur” şeklindeki bir felsefî görüşü pratikte de gerçekleştirdiği takdirde, yapılacak­lara sonuna gelmiş olacaktır.

Fakat Batı’da da bazıları, övgüyle söz edilen bu ve benze­ri başarılara kuşkuyla bakmaya başladılar.

-Galiba yanlış yapıyoruz, diyor bir yazar.

Bir diğeri:

-“Cinsler arasındaki cinsel sevginin bu eşitlik anlayışı se­bebiyle ortadan kalktığından” şikâyetçi.

Bir başkası işe:

-Ayrı cinslerden eşit kişiler olmaları gerekirken erkekle kadınlar birbirlerinin aynı olmaktadırlar, diye yakmıyor. “Birey­sellik ortadan kalkıyor” diye, bir alarm sesiyle bağırıyor çağdaş­larına. Ona göre herkes kendi gönlüne göre davrandığını sanır­ken, aslında hepsi aynı buyruklara uymaktadırlar.

Bu sonucu doğuran olgu, tıpkı, “kitle üretiminin eşyaları tipleştirmesi gibi, toplumsal akışın da insanların tipleşmesini" is­temesidir, İşte modern anlamdaki eşitlik bu noktada netleşmek­te, yani insanların toplumsal akış doğrultusunda tipleşmesine eşitlik denmektedir.

Bu kısa özetlerden, Batı'da, bu konuda reaksiyonların or­taya çıkmaya başladığı anlaşılabilir. Nice aşamalardan, körü kö­rüne kapılıp gitmelerden sonra da olsa, Batılı düşünürler eşitlik kavramının bir olmaktan çok, aynı olmak şeklinde gerçekleşti­ğini, bunun toplumsal, özellikle ekonomik etkenleri ne olursa olsun, sonuçta, bireyler arasındaki ilişkileri, tabii dinamiklerin­den soyutladığını ve insanları önü alınmaz bir yalnızlık’a sapla­dığını kabul ediyorlar.

Televizyonun bir spor saatinde toplu bir spor gösterisi seyredenler, bu söylediklerimizi düşüneceklerdir.

Erkekli kadınlı binlerce kişilik “koşan bir topluluk”. Belki otuz, belki elli bin kişi. İçlerinde doksanlık ihtiyarlar da, dokuz on yaşındaki çocuklar da var.

İlk bakışta Batı toplumunun ne kadar kaynaşmış olduğu­nu düşündürüyor böyle bir manzara. 50 bin insan hep birlikte 10 kilometre koşacaklar. Daha on binlercesi de yol kenarlarında koşacaklar. Daha on binlercesi de yol kenarlarına dizilmiş onla­rı seyrediyor Bütün kent bütünleşmiş gibi. Akşama, bu koşu, küçük, sevimli detayları da ihmal edilmeden ekrana getirilecek.

Görünüşteki başarı mükemmel. Buradan bakarak hem birlik ve beraberliğin sağlandığını düşünecek, hem de bu insan­ların müzmin psikolojik baskılardan, vehim ve korkulardan, yalnızlık duygularından azade olduklarım sanacağız. Ancak bu gösteriyle ortaya konan başarının suni olduğunu, bu ve benzeri toplu spor faaliyetlerinin “spor malzemesi satan” büyük iş çevre­lerinin kapitalist başarısından başka bir şey olmadığını, aynı anda aynı istikamette koşan elli bin kişiye rağmen, bireylerin ağır yalnızlıklarını sürüye sürüye koştuklarını, zorluk çekmeden an­layabilirsiniz. Zira orada, bireyler, bireyselliklerini yitirmiş ola­rak, otomatlar olarak o gösterinin içindedirler. O gösteriye her­kesin kendi gönlünce katıldığım sanırken, aslında hepsi belli çevrelerden üretilen aynı buyruklara uymaktadırlar.

Bu kadarla da kalmayacak, diğer onbinlerin, milyonların otomatlaşması için birer propaganda vasıtası olarak kullanılmış da olacaklar.

 

Cahit Zarifoğlu - Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

İlişkilerde Yağlama Yıkama


İlişkilerde Yağlama YıkamaSanayi kesiminde üretimi artırmak için yönetim ve işlet­menin önemi vurgulanmıştır. Teknik üretim sorunları nasıl iyi yönetimlerle çözümlenebiliyorsa, insanlararası sorunlar da iyi yönetimlerle çözümlenebilir deniyor. Bunun için insanın eğitil­mesi gerekmektedir. Bu eğitim sonucunda insan bütün istekleri­ni karşılayabilecek, tatmine kavuşacak ve kullanılmaya hazır ha­le gelecektir.

Anamalcı kafalar için madenler, makineler, zaman, enerji ve insan bir yatırım aracıdır. Kapitalist pazarda önemli bir kalem olan insan, sorunlarını halletmiş olmalıdır. Toplumla barışık ol­malı, insanlarla ilişkileri düzenli bulunmalı ve küçüklerin ezilip gitmesiyle büyüyüp duran dev şirketlerin yöneticilerinin başarı­larında kullanılmak üzere, daima belirlenen standardını muha­faza etmelidir.

Kuvvetin yönetici sınıflar eline geçmesiyle birlikte, çok sa­yıda ve bir arada çalıştırılacak insanlar için duyulan ihtiyaç nasıl giderilecektir?

İzlenen yol insanları, öteki insanlara ve tabiata yabancılaş­tırmak, insanlararası ilişkileri otomatlaştırmaktır.

Hem diğer insanlara yabancılaşacaklar, hem de yığından kopmaya cesaret edemeyecekler.

Çağdaş uygarlığın insanı çekip getirdiği açmaz bu nokta­da. Yığma, yığın içinde çalışmaya ve eğlenmeye (maçlar, tavernalar, şenlikler, festivaller) müzik dinlemeye ve film seyretmeye rağmen yalnızlığını gideremeyen, huzursuzluk ve suçluluk duy­gusunu üzerinden atamayan insan, kişiliğini de bulamamakta­dır.

Bir yazar, kişiliğini bulamayan, kendisi aşmak ve gerçek­leştirmek konusunda özgürlüğe sahip olmayan, otomatlaşmış insanların sevemeyeceklerini, ancak bir sevgi yanılgısı içinde olacaklarım ifade ediyor. Uygar toplumun insanları çocuklarını, anne ve babalarını bile gerçek manada sevmiyorlar. Karı-kocalar da birbirlerini sevmiyorlar. Ancak anamalcı çıkarların sıkı dene­timinde ve uyumlu kişiler olmaları için gördükleri eğitimin tesi­rinde kalarak birbirlerine karşı görevlerini yapıyorlar.

İşte gerek kan kocanın birbirlerine davranışı, gerekse ana- babaların çocuklarını nasıl eğitecekleri konusunda piyasaya sü­rülmüş kılavuz kitaplar, onlara nasıl mutlu ve uyumlu olunacağını anlatıp duruyor. Cinsel teknikler öğrenilince evliler mutlu olacaktır. Birbirlerine anlayışla davranacaklardır. Çocuklarının eği­timi konusunda karşılaşacakları problemlerin çözümü için hazır reçeteler veren kılavuzlar, iş ararken, iş verirken, diğer insanlara nasıl davranılacağını, onların nasıl tartılıp ölçüleceğini anlatan kılavuz kitaplar, kişileri, şahsiyet kazanmaktan önce, bir takım kalıpları, paketleri bellemeye, gerektiğinde onları ilişki adına or­taya açmaya mecbur tutmakta.

Bütün bunlarda ön planda olan şey hesaplar, çıkarlar, uyum ve mekanik alışveriş, kapitalist çarkın takırdamadan yol almasıdır.

Ne uhrevî bir duygu, ne Allah'a karşı mevcut olan bir so­rumluluğun yerine getirilmesi, ne öte dünya korkusu. Bütün bunlar görmezlikten gelinmiştir. Böyle olunca da, inkar edilse bile doğuştan var olan manevi ihtiyaçların dikkate alınmamış olması, kişiyi başka tezahürleriyle bir hastalık gibi sarmakta, korkutmaktadır.

Huzursuzluğuna gerçek teşhis konulamayan, (zira doktorlar da, derman aranan dostlar da ellerindeki maddi paket demetleriyle çare arıyorlar) yalnızlaşan insan, kaçacak delik arıyor ve onu da eğlenmede buluyor. Huzursuzluğunu kusacak maçlar, anarşik dalgalanmalar, festivaller, filmler ve meyhaneler buluya ve oralara sığınıyor.

 

Cahit Zarifoğlu,Zengin Hayaller Peşinde
Devamını Oku »

Batı Algısı:Kapitalizmin Belirlediği ve Dayattığı Bir Yaşam Biçimi

 

Batı Algısı:Kapitalizmin Belirlediği ve Dayattığı Bir Yaşam Biçimi‘Batı' kavramına ilişkin çok yazı yazıldı, kitaplar yayımlandı, sosyolojik incelemeler yapıldı bugüne kadar. Onca yaklaşımın her biri, doğal olarak, ideolojik bir bakış açısıyla yapıldığı için; ayrışmaları, karşıtlıkları beraberinde getirmiş; içerik olarak bir çatışmayı da hep gündemde tutmuştur. Böyle bakıldığında Batı kavramının alabildiğine siyasî bir kavram olduğu rahatça söylenebilir. Bu kavram, elbette coğrafi Batı anlamına da geliyor; ama böyle olmasının 21. yüzyılda hiçbir önemi yok. Yakın geçmişte Kuzey Amerika ve Avrupa’daki komünizme karşı olan ülkelerin Batı diye tarif edilmesi, bu kavramın yaşamsal içeriğini gizlemekten başka bir işe yaramamıştı.

Aslında Batı, Batı Uygarlığı, Batı Dünyası, Özgür Dünya denilen sosyolojik olgu; kapitalist-emperyalist devletlerin, yok etmeyi amaçladıkları dünyanın diğer uygarlıkları karşısına koydukları politik bir önermedir. Bu nedenle de tarihsel ve kültüreldir. Bugün Batı deyince, her bakımdan gelişmiş, kalkınmış; şimdilerde daha çok sermaye ihraç ederek sömürüsünü sürdüren; kendi kültürünü ve yaşam biçimini dayatan devletler us’a gelmelidir. Bu devletlerin tarihine, dünya politikalarına, toplumsal kurumlarının işleyişine, kültürel yapılanmalarına, inançlarının işleyişine, kısaca maddî ve manevî kültürel yapılanmalarına bakıldığında görülen o ki Batı, dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini ele geçiren, ulusları kendine bağımlı hâle getiren, kendi inançlarını dayatan, başkalarına yaşam hakkı tanımayan, dünyanın geleceğini tüketen devletlerin örgütlü yapısından başka bir şey değildir.

Böyle olduğu için Doğu'nun, içeriği bakımından karşıt bir uygarlık, karşıt bir yaşam biçim, tarihsel ve tinsel derinliği olan bir kültür olarak varlığını sürdürüyor olması, Batı dünyasını rahatsız etmektedir. Batı, bütün anlamlarda, getirdiği onca çirkinliği egemen kılmak; İnsanî değerleri gözeten, dünyanın geleceğini önemseyen, bireysel olana saygı duyan, her türlü sömürüye karşı çıkan, bağımsızlığın ve kişisel özgürlüğün önemine vurgu yapan Doğu’mm kimyasını bozmak, onun yaşatan değerlerini yozlaştırmak için her türlü yola başvurmaktadır. Bunun için geliştirdiği ve bir hayli etkin kıldığı kültür endüstrisiyle, dünyanın her yerinde amacına uygun insan tipini oluşturmaya devam etmektedir. Ne yazık ki bunda başardı olduğu da bir gerçektir. Batı'nın sundukları doğru okunabilse, hiçbir toplum onun biçimsel izleyicisi olmaz; dayattıkları, kendini fark ettiren bir olanağa dönüştürülürdü. Ne denli geç kaimmiş olunursa olunsa, bugün yapılması gereken budur kesinlikle.

Ancak o zaman Batı, bu dünyanın sadece kendine ait olmadığını anlamak zorunda kalacaktır. Bunun için kendiliğinden bir toplum olmak yetmez; kendi için bir toplum olmak gerekir. Şimdilerde gereksinilen, bu bilince ulaşmaktır. Bu olasılığı gündeminde tutan Batı, kültürüyle, kültürel kurumlarıyla, politik refleksleriyle, ekonomik uygulamalarıyla, tarih bilincini yok edişiyle, sürekli gündemde tuttuğu inanç örgütlenmeleriyle egemenliğini pekiştirmeyi sürdürüyor. Bir yandan da başka toplumların tarihlerini, kültürlerini, inançlarını, İnsanî kavrayışlarını, politik yapılanışlarını, yaşam biçimlerini, ahlakını, ürettiklerini değersizleştirmeye çalışıyor. Bunu başardığı oranda da dünyanın tek sahibi olma yolunda dev adımlarla ilerlemiş oluyor. Batı’nın insanlığı önemseyen, hak ve hukuku gözeten, özgürlükçü, gelişmeyi önceleyen öznelere sahip olmasının; emperyalist-kapitalist işleyişi durdurabilecek bir güce dönüşmesi de çok uzak görünüyor.

Bu durumda Batı’nın insanlık için geliştirdiği bilimsel buluşlar benimsenirken, dayattığı çirkinliklerle de savaşmaktan başka çare yok. Öte yandan getirdiği modernitenin de aşılması gerekiyor. Yakın ve uzak gelecekte Batı dünyası ekonomik sömürüyü daha bir geliştirmek ve kalıcı kılmak için, şeytanın bile aklıma gelmeyecek yöntemler bulacağına hiç kuşku olmamalı. Tıkandığı yerde, ne denli gizlenirse gizlensin, dinî değerleri baz olarak kullanacağı, kalkıştığı savaşları da olageldiği üzere ekonomik nedenler ve din üzerine temellendireceğini saptamak yanlış olmaz.

Veysel Çolak/Hece Dergisi
Devamını Oku »

Atatürkçü'nün Şikayetnamesi !

Atatürkçü'nün Şikayetnamesi !(Yazar;Ali Osman Eğilmez) Geçenlerde posta kutuma bir zarf geldi. Zarfı açınca« başka yazarlara da gönderildiği anlaşılan adını vermeyen "Ataturkçünün şika yetnamesi ile karşılaştım. İşte şikayetname metni:

Kemal Tahir« Atatürk devrinde mahkûm edilmiş bir romancı-yazardır, buna rağmen sonradan ders kitapla* rina kadar sokulmuş ve böylece yüceltilmiş bir kimsedir. En Atatürkçü yayınevimiz hâlâ bu adamın kitaplarını yayınlamaya devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı ders kitaplarına ondan örnekler alıyor. Gençlerimize, masum çocuklarımıza öneriyor« tanıtıyor ve örnek gösteriyor. Bu yazar Atatürk Türkiyesinde onun kurumlarında ün kazanıyor.

Peki bu adam« böyle bir ilgiye layık mı? Bunu hiç kimse araştırmıyor« araştırıyorsa da susuyor.

Biz Atatürkçü olduğunu iddia eden« kurum ve kuruluşlarla medya mensuplarına uyan görevimizi yapmak istiyoruz.

Bu yazarın Bağlam Yayınları arasında çıkan Notlar/ÇOKUNTU adlı kitabından fotokopi edilmiş metinleri size gönderiyorum- Sizin sağduyunuza onun Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı fikirlerini havale ediyorum. Bu adamın ismi, eserlerinden alınmış parçalar ders kitaplarından ivedilikle çıkarılmalıdır. Hatta adını verdiğimiz cumhuriyet ve Atatürk düşmanı kitap yasaklanmalı ve mevcut sayılan toplanmalıdır.

Öyle yağma yok? Hem Atatürk 'İngiliz çıkarlarına hizmet etti, hatta neredeyse "İngiliz ajanıydı" de, hem de onun kurumlarında baştacı edil. Onun ülkesinde kitapları şakır şakır yayınlansın....

Ekte sunduğum fotokopilerde yer alan bazı incileri aktarmak istiyorum: 91. Sayfada İngilizlerin Vahdetdin'e karşı Mustafa Kemal'i tuttuğu, Mustafa Kemal'in ise İngiliz çıkarlarına hizmet ettiğini öne sürüyor.

İngilizler kendileri Mustafa Kemal'i destekledikleri gibi, Fransızları öne sürerek kurtuluş hareketinin İstanbula karşı meşruluğunu kabul ettirmişler.

93.Sayfada İngilizlerin halifelikten yana olduğunun yalan olduğu iddia ediliyor. 119. sayfada devrimler için "şef ve takımının oyuncak reformları" deniliyor. Padişahın ve halifeliğin dış anlaşmalara uyularak kaldırıldığı 121. sayfada yer alıyor. M. Kemal Paşa'nın Kurtuluş Savaşından sonra kadeh arkadaşları ile gündüzleri uyuyup geceleri yaşadığı alaylı bir dille iddia ediliyor.136.sayfada halkın Atatürk ilkelerini ciddiye almadığı, bu ilkelerin halka karşı olduğu, bu ilklerin arkasına saklanarak namussuz dolaplar çevrildiği yazılmaktadır. 176'da İngilizlerin Mustafa Kemal hareketini tuttuğu, geliştirdiği ve zafere ulaştırdığı savlanıyor. Mustafa Kemal'in İngiliz Entelicans servisine hizmet teklif ettiği, Anadolu'ya geçtikten sonra İngilizlerle halifeliği kaldırmak şartıyla anlaştığı 197'de söyleniyor.

Kemal Tahir, müstebit Abdülhamid'i de büyük devlet adamı sayıyor (sayfa 199). Kurtuluş Savaşı zaferinin bir 1 oyun olduğu, Yunan'a karşı kazanılmış küçük zafere karşılık büyük Osmanlı Devletinden vazgeçilmesinin sağlandığı görüşü, 261. sayfada öne sürülüyor. Emperyalistler ve bilhassa Ingilizler için hilafetin kaldırılmasının zorunluluk olduğu, bunun hıristiyan güçlerle yapılmasının, İslam dünyasında uyandıracağı tepkiden ötürü, uygun bulunmadığı, "işi içeriden kıvıracak adam arandığı" buna da "Mustafa Kemal ve arkadaşlarının talip olduğu" yazılıyor, (s. 263)

Misak-ı Milli'yi İngilizlerin hazırladığı, İngilizlerin biricik şartının laik bir devlet kurulması olduğu, 284. sayfada iddia ediliyor. 276. sayfada "Kemalistlik apaçık gericiliktir" deniliyor.

Kurtuluş Savaşında işgalci Fransızların, İtalyanların Mustafa Kemal'i desteklediği, İngilizlerin de Osmanlı mirasından ve halifelikten vazgeçmek şartıyla aynı şeyi yaptığı savunuluyor, (sayfa 283)

Kitapta daha neler neler var. Benden bu kadar özet yeter. Bu konuda sizin gereken duyarlığı göstereceğinizi bu Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı sahte ünlü yazan gereken yere göndereceğinizi umuyorum. Saygılarımla.

Bir Atatürkçü Adımı -üzülerek- yazamıyorum. Çünkü Türkiye'de Atatürkçülük resmi ideoloji olmasına rağmen, en çok sıkıntıya uğrayanlar yine Atatürkçülerdir. Zaten adım önemli değil, büyük bir hatanın düzeltilmesi benim adımla veya başka bir adla olmuş fark etmez.

Mektubu aynen aktardık. Ekleyecek bir şeyimiz yok. Kemal Tahir gerçekten yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından birisi. Kendisi "İslama, hilafetçi, şeriata, kökdendinci" vb. yaftalarla görmezden gelinebilecek birisi değildir. Marksist eğilimli bir millici ve yurtseverdi. Sanatçı kişiliği araştırmacı ve düşünür kişiliği ile iç içe geçmiş bir yazardı. Onun araştırdığı konulan kült-tabu tanımadan enine boyuna araştırdığı, doğru gördüğü ne varsa açıkça ifade ettiği biliniyor. Mektup ekine konulan kitap fotokopisinde sayfa sayfa onun görüşleri yer alıyor. Lamı cimi yok.

Ali Osman Eğilmez,TC Tarihine Giriş
Devamını Oku »

Kemalistlik,Apaçık Gericiliktir...

Kemalistlik,Apaçık Gericiliktir...Kemal Tahir bir çok Kemalist tezi reddediyor, çürütüyor. Kendine göre makul ve mantıklı delilleri var. Büyük Nutuk'un okunuşunun 70. Cumhuriyetin 75. yıldönümü kutlanırken Kemal Tahir'in şu iddialarına hangi resmi merci, hangi İnkılap Tarihi profesörü cevap verecek bakalım:

İngilizler Vahdetdin'e karşı Mustafa Kemal'i tuttu. Mustafa Kemal İngiliz çıkarlarına hizmet etti. İngilizlerin halifelikten yana olduğu yalandır.

Halifelik dış anlaşmalara uyularak kaldırıldı.

Atatürk ilkeleri halka karşı, bu ilkelerin arkasına saklanarak namussuz dolaplar çevrildi.

İngilizler Mustafa Kemal hareketini tuttu, geliştirdi ve zafere ulaştırdı. Mustafa Kemal İngiliz Entelicans servisine hizmet teklif etti, Anadoluya geçtikten sonra İngilizlerle halifeliği kaldırmak şartıyla anlaştı. Emperyalistler ve bilhassa İngilizler için hilafetin kaldırılması zorunluluktu, bunun hıristiyan güçlerle yapılması, İslam dünyasında tepki uyandıracağından uygun bulunmadı, "işi içeriden kıvıracak adam arandı" buna da "Mustafa Kemal ve arkadaşları talip oldu. Misak-ı Milli'yi İngilizler hazırladı, İngilizlerin biricik şartı laik bir devlet kurulması idi.

"Kemalistlik apaçık gericiliktir."

Kurtuluş Savaşında işgalci Fransızlar, İtalyanlar Mustafa Kemal'i destekledi, İngilizler de Osmanlı mirasından ve halifelikten vazgeçmek şartıyla aynı şeyi yaptı.

 

Ali Osman Eğilmez,TC Tarihine Giriş
Devamını Oku »

Yalnız Bir İmandan Dahi Sayısız Belirtiler ve Alâmetler Zuhur Eder...

Yalnız Bir İmandan Dahi Sayısız Belirtiler ve Alâmetler Zuhur Eder...Yalnız bir imandan dahi sayısız belirtiler ve alâmetler zuhur eder. İş onu elde etmekte. Hatta Peygamber Efendimiz Hazretleri hadisle­rinden birinde şöyle buyururlar : Bir adam Cenâb-ı Ha k’a karşı kırk gün ihlâs üzere ibadette bulunsa o ihlâsın feyzi kalbini kaplar, kalbinde hikmet pınarlarının sulan da dilinden akar. Bu hadis-i şerifin yüksek mânası pek ge­niş, pek kapsamlıdır. Yüksek manasından az bir şey dü­şünmeyle çok şeyler çıkar. Vereceğim şu misâl de bu ha­dis-i şerifin telkininin eseridir.

Üzerinde bulunduğumuz şu yer küresi, Güneş etrafın­da bütün haraketleriyle toprak kütlesi haline geldiği, fa­kat üzerinde hayvanlar ve bitkilerden eser bile bulunma­dığı zamanlarda; mümkün olup da, bize göstererek sonsuz feza boşluğunda yuvarlanıp duran şu toprak yığınından, «Bir gün gelecek karşısında duran güneşin bereketli tesi­riyle binlerce hayvan, binlerce bitki ortaya çıkacak, şöyle olacak, böyle olacak» deseydiler; arzın bugünkü tekâmülü­nü bir levhaya resmederek, buna inanmak hususunu da bizim aklî muhakememize havale etseydiler; inanır mıy­dık; inanmaz mıydık? Şüphe yok ki inanmaz, bunların bi­rine bile ihtimal vermezdik. Hatta derdik ki: Şu toprak yığınıyla şu ışık saçan cisim arasında ne gibi bir münase­bet tasavvur olunabilir? Biri karanlık diğeri aydınlık olan iki yıldızın basit bir karşılaşmasından sayılan bu kadar şeyler nasıl meydana gelebiliyor?

İşte azizim, imanla kalbin hali de tıpkı güneşle arzın hali gibidir. Güneşin şu basit ışığının bir yönelişi, arz de­diğimiz şu toprak kütlesinde milyonlarca yaratığın mey­dana gelmesine nasıl sebep olduysa ilâh!i lütuftan doğan iman güneşinin nuru da - Güneşin tozluk sahada ilk ci­simleri meydana getirmesi gibi - kalbde bir çok iyi fiil­
lerin tohumlarını meydana getirir ki bunların hepsi dinî hükümlerin teferruatı demektir. Bunların ortaya çıktığı­na şuur vâkıf olmaz. Ancak o gizli iyiliklerin cümlesi, şüp­he yok ki, o ezelî nurun feyzinin akışı ve yayılışı neticesi­dir.

Demek ki asıl sabit olunca, dal - budak kendi kendine sabit oluyor.

-Nitekim bir yere bir çekirdek dikilir, ondan bir filiz çıkar, o filiz zamanla koca bir ağaç olur, etrafa dal - budak salar, meyve verir. İşte bunun gibi kalb bah­çesine dikilen iman çekirdeklerinden de koca bir İslâm ağacı çıkıp, güzel fiillerin meyvelerini verir. O koca ağaç ile ondan çıkan meyveler nasıl bir çekirdeğin içinde po­tansiyel halde  mevcut ise, dini hükümlerin dalı - budağı olan iyi hal ve hareketler, kalbe dikilen iman çekirdekleri­nin içinde öylece potansiyel halde (Kuvve halinde) mev­cuttur.

 

Ferid Kam - Dini-Felsefi Sohbetler
Devamını Oku »

Ahmet Kabaklı - Kültür Emperyalizm Adlı Kitabından Kısa Notlar

Ahmet Kabaklı – Kültür Emperyalizm Adlı Kitabından Kısa Notlar -
''Devlet şirket ve fert olarak yapılan sömürgeci giri­şimleri, nüfusça kendilerinin yüz katı insanları ve ken­di ülkelerinden bin kat büyük topraklan keyiflerince sömürme imkânı sağlamıştı. Öte yandan Rusya ve Çin, aynı sömürgeciliği, daha ilkel usûllerle bitişiklerinde bulunan topraklara yaymışlardır. Rusların, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan gibi peyklerinde millî ve de­mokratik olan her kıpırdanışı kanla bastırmaları, ora­larda sömürmekte olduğu servetleri elden çıkarma­mak içindir. Komünizm, barış, halkların kardeşliği, sosyalizm ülküsü gibi sözler şimdi bu emperyalizmin maskeleridir.


 


--------------------


Amerikalıya kızıyoruz. Ben de kızıyorum. Amma, Amerikalıyı sopayla bu memleketin dışına atmakla mesele hallolmaz. Olamaz!.. Amerikalının şarkısına karşı gelebiliyor musunuz? Sakallı, favorili, meşin ce­ketli maymuncukları önliyebiliyor musunuz? “Ben Av­rupa’dan bunu aldım.” diye övünen Amerikan sigara­sını kaçak alıp içen kimseyi kınayabiliyor musunuz?...


İşte emperyalizm, böyle önlenir arkadaşlar.Direnme, ancak kültürle olur. Direnme, bir milleti değerlerine bağlamakla mümkün olur. Ne ile karşı çı­kacağız diye düşündüğünüz zamanda:milletinin töresiyle karşı çıkacağım. Türk milletinin folkloruyla âdetleriyle velhâsıl Türk’ün şahsiyetiyle karşı çıkaca­ğım. ”diyebiliyor musun?


Arkadaşlarım, Türkiye’ye Noel’in gelişi, Kurban bayramının gelişinden daha çok belli olmaktadır. Nü­fusun %99’u müslüman bir diyarda nasıl olur da (hiç değilse belli çevrelerde, gazetelerde, radyolarda) No­el’in gelişi, Kurban Bayramı’ndan daha çok belli olur? Ama oluyor... Demek ki siz, kültür emperyalizmine yat­mışsınız. Sokaklarda bağırmakla olmaz. Birbirinizi kırmakla olmaz. Kültür emperyalizmine teslim olmuş­sunuz!.. Bugünden karar verelim: Kültür emperyaliz­mine karşı koyacağız...


--------------------


Osmanlı tarihine bakınız: Bir tek satılmış adam yoktur. Sultan Hamit devrine kadar, 19. asır ortalarına kadar bakınız, Türkiye’de satılmış adama rastlamıyor­sunuz. Bilâkis Türkiye’ye satılmış ve buna şeref say­mış kişiler vardır, sayısız: Baron Dö Tot’lar mı ararsı­nız, Humbaracı Ahmet Paşalar mı? En büyük Frenkler gelmişlerdir, Türkiye lehinde yazılar yazmışlardır. Piyer Lotiler, Klod Farer’ler dahil olmak üzere... Buna karşılık, bir 60-70 seneden beri hele, biz katmerli hain­ler yetiştiriyoruz. Bu ise kültürden öksüz adam yetiş­tirmemizden ileri gelmektedir. Kâh Alman propagan­dasına kaptırıyoruz, kâh İngiliz, kâh Rus propaganda­sına. Kaptırmamanın bir tek yolu, millî kültürümüze, millî şahsiyetimize taassupla bağlanmaktır.


--------------------


Batılı bir sosyolog, istiklâle yeni kavuşmuş Afrika­lı kabile aydınlarına bile şu tarzda öğüt veriyor:Sosyal kurumları taklid etmeyin. Kendi yerli kurumlarınızı geliştirerek modernleşmeye hangi nokta­ya kadar elverişli olduğunu deneyin. Hatta aşîret usu­lü hükümet, kalkınmak isteyen bir ülkeyi yönetebilir mi? diye soruyorsunuz. İnanınız, kendiniz için bunu kabul etmek, İngiliz, Amerikan veya Rus sistemi bir re­jimi ithal etmekten çok daha iyidir."


Modernleşmede sırf millî, millete yatkın ve oriji­nal olsun diye aşîret usulüne bile cevaz veren Batılı bilgin bizim, bundan 700 yıl önce bile "bir aşiretten çıkmış cihangirâne devletimizi hiçe sayarak, Batı'dan usuller, metodlar, kanunlar dilendiğimizi bilseydi; kendimizi inkâr ile bu hallere düşüp tekmil müesseselerimize düşman kesildiğimizi öğrenseydi kimbilir ne kadar şaşacaktı. 20. yüzyılda, kendi aydınlarının kök­süzlüğü, ilimsizliği, sabırsızlığı ve gayretsizliği yüzün­den orta çağların gerisine düşmüş olan bu "millet-i merhume"nin bahtına ağıt mı yazılsın?


--------------------


Tanzimattan beri, Türkiye’de bir alay düzen değiştirici, kurtarıcı, inkılâpçı türemiştir. Hiçbiri en ufak fikir çilesi çekmemiş, fakat Avrupa’­nın, kendi kaynaklarından, Hristiyanlıktan öz kapita­lizminden, iş ve ilim ahlâkından geliştirerek kurduğu “asrî hayata” ağzı açık hayran olmuşlardır. Ne idüğünü hiçbir zaman anlayamadıkları yaşayış ve teknikleri olduğu gibi aktarmak sevdasına düşmüşlerdir. Birkaç büyük şehrin, birkaç köşesinde Avrupa’ya benzer ma­halleler, apartmanlar, kıyafetler ve eğlenceler kurmuş­lar, bununla hem kendilerini, hem de “Batılı olduk" di’ye milleti aldatmışlardır.


--------------------


Ayasofya Camii’ndeki muazzam ve muhteşem lâf-za-ı Celâl, Hazreti Muhammed ve Hulefa-yi Râşidin levhaları yerlerinden sökülmüş, indirilmiş, Bizans putları meydana çıkarılmış, bu putlara çeki düzen verilmişti. Muhteşem levhaları yok etmek, parçalamak için  meçhul semtlere götürmek istenmişlerse de kapılardan çıkarmak mümkün olmadığı için bu cinayeti irtikâba yol bulamamışlar, cihandeğer kıymette olan o nâdide eserleri, toz toprak içinde mahvolmak için bir kenara atmışlardı.


--------------------


Tâ Ortaasya’dan kalma bir atasözümüz: “İnsan ala­cası içten, hayvan alacası dıştan” diye söyler. Bu sözün iki mânasından biri; insanı ancak iç yüzüyle, gönlüyle, kafası, kültürü, karakteri ile değerlendirebiliriz; hay­vanı ise dış görünüşü (kıyafeti) tüyleri, rengi, sağlam­lığı, semizliği çevikliği ile...


Fakat basit yaratıklar bunu ayırdedemez; satıhta, kıyafette kalır. Başta kendisi olmak üzere hayvanla in­sanı karıştırır. Kerâmeti, kılıkta, giyinişte zanneder.


--------------------


'Sevr Muahedesi" evet yurdumuzu parça parça doğrayan, her uzvumuza zararlı böcekler musallat eden uğursuz bir belgedir. Fakat "Lozan"da millî kül­tür ve tarihî varlığımızı, yabancı zihniyet sömürücülü­ğüne çiğneten "zafer" çalımlı bir hezimet değil mi?


"Sevr paçavrası" üstümüze giyilecek elbise değildi. Nitekim millî intikamı tahrik etti. Toparlandık, savaş­tık "işgalin" son Efzun askerine" kadar hepsini denize döktük. Ama Lozan, bize alaca bulaca bir kaftan şek­linde sunulduğu için, zaferimizin altın meyvesini bu çürük meta ile pek akılsızca değiştirdik. Onu sırtımıza geçirerek. Bize ayna tutanlar:


- Aferin! İşte şimdi kuşa benzedin! dediler. Yaşşa! Avrupalı oldun gittin! diyerek halimize kıkır kıkır gül­düler... İşte hikâye Lozan'da verilmiş "gizli vaitler" ile başlıyor.

Devamını Oku »

İsmet Paşa,Said Nursi ve İmam Gazali

İsmet Paşa,Said Nursi ve İmam Gazali

Yukarıda yazdığım iki isimden Said Nursî, mer­hum İsmet Paşa'nın eski fobisi ve gözdağı idi. "İmam Gazali" ise tahminimce yeni işittiği ve "İmam" sıfatını görerek o pek düşman olduğu "Köy imamlarından" bi­ri sandığı, büyük İslâm bilgini dâhisi ve filozofudur. 23 Ocak’ta Paşa, milliyetçilerle birlikte bu iki kişiye hü­cum etmiştir.

Sayın İnönü’de nedense bir eziklik kompleksi bı­rakmış olan Said Nursî, bir politikacı, bir tarikat kuru­cusu filân değil, sadece bir Kur’ân tefsircisi ve İslâm bilginidir. Günlük hâdiselerden bile ısrarla kaçan Nursî'nin ruhunu eserlerini ve okuyucularını siyasete zor­la karıştıran İsmet Paşa ve paralelindeki gazeteler olu­yordu. Nitekim "Nur risaleleri" peşine düşüldükçe ba­sılıp okunmuş, lehte aleyhte hükümler oldukça yayıl­mıştır. Yani İsmet Paşa ve benzerleri Nurculuğun baş propagandacısı, reklâmcısı olmuşlardır.

Ayrıca înönücü radyo ve gazetelerden Allah’a sığı­nan halk kitleleri bunları kızdırdığına göre mutlaka iyi birşeydir diyerek Nurculuğa da koşmaktadır. O hal­de merhum Said Nursî ile uğraşması bir bakıma fayda­lıdır. Çünkü İnönü her kim ile uğraştı ise onu büyültmüştür. Şükredelim ki Marks, Lenin ve Mao'ya düş­man değildi. Yoksa onlar bile korkarım Türk halkında rağbet görürlerdi. Sultan Hamid'i İnönü'nün iftira ve hakaretleri daha fazla ululaştırdı. Menderes, aziz ve büyük vatan şehitleri arasına girdi.

Buna karşılık Paşa'nın övdüklerinden hiçbiri, halk­ça sevilip tutunamamıştır. Meselâ "Sizin sayenizde varız ve izindeyiz." diye mübalağalı methettiği biçare îmran Öktem'in namazı bile kılınmak istenmemiştir.

İnönü, milliyetçi gençleri zeban! gibi gösterdiği bir konuşmasında sayın Demirel ve Erbakan'ı "Mühendis efendiler" diye pek kahvemsi bir espiriyle yerdikten sonra onların "Said Nursî sloganları ve zihniyeti ile ik­tidarda kalmak, iktidara gelmek istediklerini; tam bir irtica" yaptıklarını söylüyordu.

Fakat ne imiş bu Nursî sloganları?

Korkmadan Müslümanım diyebilelim" sözü imiş.

Lâkin Nurculuk bu ise bütün Türk milleti Nurcu sayıl­maz mı? Demek Paşa'nın devr-i devletinde "Müslümanım!" denmekten korkuluyordu ve gerçekten de öyle idi. Lâkin getirmekle sık sık iftihar ettiği Demokra­si’nin ilk meselesi yurttan korkuyu kaldırmak, her Türk ve Müslümanın iman ve düşüncelerini samimiyetle söy­lemesini sağlamak değil midir? Bu ülkede korkmadan "Marksistim, sosyalistim, komünistim" denilir ve bazıla­rı bunu söyleyenlere kanat gerer de “korkmadan Müslümanım!” diyenler nasıl mahkûm edilebilir? Halk sizin dininize karışmıyor, siz de onunkine karışmazsınız olur biter. Kırk yıldır nutkunu çektikleri laiklik’in bu en sade tarifini “Nurcular” Paşa’dan daha iyi bilsin! yakışır mıydı hiç?

Hadi bu işi yaptı Paşa, İmam Gazali (1058-1111) gibi bîr filozof, kelam bilgini ve terbiyeciye sataşmak nereden aklına esti? Yoksa, onu bir tarafın “imam”mı sanıyordunuz? Bu eşsiz insanın El Munkızu Min ed Dalâl (Yanlış yoldan uyarıcı) eserinin Batı’da St. Augustin’in “İtirafları” Descartes’in “Metod Üzerinde Nutk”u kadar önemli tutulduğunu hatta onlara kaynak sayıldı­ğım duymamış mıydı?

İsterdim ki, İsmet Paşa, Gazâli’nin İhya-yı Ulumu'd Din, Kimya-i Saadet eserlerini veya hiç olmazsa Devlet Başkanlarına kitabını okumuş olaydı. Olduğundan çok başka, milletçe sevilen bir İnönü çıkabilirdi karşımıza. Sonra Batı'daki liderler, kendi kültür büyüklerine nasıl saygı gösteriyor, hatta onlar hakkında eserler yazacak değerde bulunuyorsa, Paşa da o payeye ulaşabilirdi. Ga­zali ve benzeri dâhiler için eser yazacak dereceye çık­masaydı bile, onları hafife alacak raddeye de gitmezdi.

Gazalî'ye taş atıldığını Avrupalılar, Ruslar işitse onlar ayıplardı. 900 yılı aşıp gelmiş koca Gazalî'yi dün­ya tanıdığı halde Paşa'nın bir bölük imamı sanmasını, bu hâl ile üstelik Türk eğitimine yön vermeye davran­masını... Ne talih şu benim memleketiminki Yarabbi !

 

Ahmet Kabaklı,Kültür Emperyalizmi
Devamını Oku »