Çağdaş İngiliz-Yahudî Medeniyeti ‘aile’ Mefhumu Ortadan Kaldırmıştır..

Çağdaş İngiliz-Yahudî Medeniyeti ‘aile’ Mefhumu Ortadan Kaldırmıştır..

 

İnsan-olmanın maddî ile manevî çıkış yahut hareket noktası karşı cinsi­yete mensûb iki kişinin ‘sevişme’sidir. Aile dediğimiz temel toplum katmanı bu yoldan vucut bulur. Ama beşerleştiren Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetiçin ‘aile’ mefhumu ortadan kalkmıştır. Bu mefhum ve bunun türevi olan kurumla birlikte ‘sevgi’, ‘saygı’, ‘dayanışma’ ile ‘savunma’ gaileleri de yokolmuştur. O hâlde her şey gibi, cinsiyet de serbestçe pazarlanır, satılır ve satınalınabilinir.

Bu yüzden işte, en gözde metâa cinsiyet tâcirliğidir. Bahis konusu ticârette metâa her vakit açıkça sergilenmeyebilir. Ticârî ile siyâsî yatırımları ve mâlî kaynaklan harekete geçiren, kişiyi cinsiyet alışverişine hazır hâle getirmek; çoşturmak; şeh­vete dâvet çeşidinden bellibaşlı etkenlerdir. Batakhâneler, kumarhâneler, meyhâneler, genelevler, buluşma evleri, ‘demiryolu hattı’nın son duraklarıdır. Oralara varmadan önceki ‘durak’lar, dev boyutlara erişmiş bir sanayinin kısımları gibi­dir. Nedir bu kısımlar? Öncelikle erkeği sevişmeğe, kadını da erkeği şehvetlendirmeğe teşvîk edici basın, yayın, sinema, tiyatro, roman, hikâye, müzik yollu propaganda, reklam; kamunun bakışma açık mahallerde levha yahut duvar ilânları.

Bütün bir yaşama ve davranma tarzının kökten değiştirilişi; bu değişmenin öncelikle kadının giyimi ile kuşamında kendini yansıtışı: Çıplaklığa varacak rad­dede bedenin açık saçık teşhiri. 1960'larda bu tavır deniz kenarında, kumsalda sergilenirken 1970'lerin başlarından, özellikle de 1990'ların ikinci yansından iti- bâren büyük şehirlerin kalabalık, işlek, saygın caddeleri ile mutenâ semtlerine taşınmıştır. Asırlarca bütün müstesnâ medeniyetlerce müstehcen ve müstekreh görülüp kabul olunmuş insan manzaraları artık umûru-adiyeden addolunmaktadır. Tersine, yine öncelikle kadının iffetli, ağırbaşlı davranışı ve buna koşut kapak giyim kuşamı yerilmekte ve hattâ kimi ülkelerde yasaklanmaktadır. Tasvirini sunduğumuz bu gidişin İktisâdi—ticârî nedenlerinin yanında, siyâsî sebepleri de var. Fuhuş ile zinâ, bireyin günümüzde son toplumsal dayanağı ile sığınağı olan aile kurumunu yıpratıp aşındırmakta; sonunda da çökertmektedir. Böylelikle birey, tümüyle dayanaksız ve korumasız kalmakta, sonuçta küresel sömürü karşısında dirençsiz bırakılmaktadır.

Teoman Durali - Sorun Nedir ?
Devamını Oku »

Televizyon Hakkında

Televizyon Hakkında

Çağımızın bir vizyona ihtiyacı var. Hal­buki bizler, Televizyon yüzünden, düşünemez, beyinleri yıkanmış, şartlandırılmış, görüntülere esir, aptallaştırılmış, enformasyon bombardımanına tutularak cahilleştirilmiş kitleler yarattık. Radyo, uzak cedlerimizin şifahî kültürüne benzer bir etki yapıyordu.Dinliyor ve anlamaya çalışıyorduk. Şimdi yalnızca seyrediyo­ruz, ama gözlerimizin önündekini tanımadan, ne olup bittiğini anlamadan. Dünya çevresinde uydular yerleştirme fikrinin mucidi Arthur C. Clarke’ın (Geleceğin Çehresi, İstanbul 1970, s. 152) alt­mışlı yıllarda bu işin geleceği hakkında yaptığı tahminleri ki bugün gerçek olmuştur- dinlemek ister misiniz?

“İnsanlık kendisine gökten yağacak olan bu bilgi ve eğ lence dalgalarına karşı nasıl bir tepkide bulunacak? Bunu bize ancak gelecek gösterebilir. Bir kere daha bilim, her zamanki sorum­suzluğu içinde medeniyetin kapışma haykıran bir çocuk bırakmış­tır. Çünkü nihayet bir kutuptan ötekine ince eğlenceler, mükemmel mûsikî, parlak tartışmalar, göz alıcı temsiller ve her türlü enformas­yona boğulmuş bir gezegen üzerinde çalışmak için vakit bulabi­lecek miyiz? Daha şimdiden çocuklarımızın günlük hayatlarının altıda birini televizyon başında geçirdikleri söyleniyor. Biz artık, aksiyon adamları değil, bir “seyirciler” ırkı olmak yolundayız. Daha da gelecek olan mucizeli kudretler şahsî disiplinimizi belki de çok sert sınavlardan geçirecektir. Eğer böyle olması mukadderse, o zaman ırkımızın mezar taşında şu kelimeler yazılı olacaktır; Tanrılar ! bir kimseyi mahvetmek istedikleri zaman ona bir televiz­yon vermekle işe başlarlar.

 

Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları

 
Devamını Oku »

Sanat ve Kültür

Sanat ve KültürSanat bir kültürün en hususî, açıkça belli ve kendine mahsus ifade biçimlerinden biridir. Sanatın mâhiyeti hakkında çağdaş in­sanlığın pek fazla şuurlu olmadığı ve sanatı yerli yerinde ve hakîkî gâyelerine uygun biçimde kullanamadığı kanaatindeyim. Sanat, ta en başından beri, dinden ilham almış, ekseriya dine hizmet et­miş; ve din (yahut beşeriyetin hayatı hususunda geniş bir vizyon, bir dünya görüşü) tarafından biçimlendirilmiştir. Ta ki, değerler dünyasının parçalandığı ve müşterek bir değerler felsefesinin kal­madığı, modem zamanlar dediğimiz, son üç dört asra gelinceye ka­dar. Batı dünyasında dahi vaziyet böyle idi.

Modern zamanlar, insanı bir sanayi cemiyetinin dişlileri ara­sında öğütmüş ve değerler dünyasını dahi un-ufak etmiştir. Bugün­se modern devirlerin azgın ferdiyetçiliğinden ve değersiz, inançsız “scientism”inden (bilimsici saçmalıklardan) bıkmış usanmışız ve “televizyon” marifetiyle, elimizdeki kumanda âletinden değil, “çok daha uzak mahreçlerden kumanda edilerek aktarılan sözde viz­yonların” kargaşasından aptallaşmış ve şaşkın bir vaziyette kala­kalmış bulunuyoruz.

Bu sebeple eski kültür dünyasının bazı hususiyetlerine dik­kat çekerek, sanat meseleleri için temel teşkil edecek, kısa bir giriş yapmak istiyorum. İptidâî kültürler, kültürel faaliyet alanlarının yüksek seviyeli entegrasyonu (bütünlüğü, kaynaşmışlığı) bakımın- dikkate değer bir misal teşkil ederler. Orada, bir faaliyet, aynı zamanda cemaatin ekonomisine, politikasına, tekniğine, esâtîrine,dinine ve sanatına ait olabilir. İptidâi kabilelerin âyinlerine dikkat edin. Orada dinî ritüeller, âyin ve sanat içiçe olmakla kalmazlar, ay­nı zamanda, topluluğun diğer ihtiyaçlarına dahi hizmet eden fonksiyonları vardır. Çünkü iptidaî kültürler medeniyetler gibi kozmo-polit değildirler ve beşerî faaliyetler işbölümü ile farklı kompartmanlara yerleşmemişlerdir.

Esasen, teknolojinin, ekonominin, ya­hut başka bir görünüşü ile zenaatların nerede başladığım tayin et­mek, modem zamanların fabrikasyon imalatına gelinceye kadar, son derece zor bir iştir. Toynbee’nin dediği gibi, “Sanat hiçbir in­sani ihtiyaç veya faydaya hizmet etmezse hayat da yoluna sanatsız devam eder.” Elbette sanatın karşılayacağı ihtiyaç yahut fayda, ruhî olmalıdır. Sanat çoğu zaman dine hizmet etmiş ve din­den ilham almıştır: Zira din insanın temel meşgalesidir. Dinin ol­madığı yerde vizyon da olmaz, kültür de olmaz. Bütün kültür­ler dindardır. Bu bizi medeniyetin niçin kozmopolit ve dinsiz ol­duğu meselesine getiriyor.

Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları
Devamını Oku »

Batı ve Teknoloji

Batı ve Teknoloji

Şâirin biri demiş ki:

“Eskiden Hıristiyanlar haça inanır, haça güvenirlerdi.

Şimdi elektrik dinamosunun gücüne itikad ediyorlar”

 

Demek ki bir şeye itikad etmek lâzım. Yani, sular yokuş yu­karı akmaz; seviye farkı, kanununa itaat eder; suyun yokuşa, yuka­rı tırmandığım gören var mı? Tabiî ki, tarihî gelişmeler, “tarihî ka­der” diyelim tabiri caizse, insanoğlunu bir yerlere sürükleyip götü­rüyor. Biz de nehrin içindeyiz ve biz de bir yerlere gidiyoruz; bu­lunduğumuz konumdan bakıyoruz olaylara, insanlara; yani bizim meseleler hakkındaki ve dünyadaki olaylar hakkındaki fikirlerimiz, kendi pozisyonumuzun telkin ettiği fikirlerdir; kendi görüş açımı­zın telkin ettiği fikirlerdir. Bunda modem iletişim araçlarının büyük bir rolü var.

Müslümanların da bu noktaya iyi dikkat etmelerini ben arzu ederim şahsen; yani, müslümanların ben çocukluğumdan beri şikâ­yetlerini dinliyorum;

efendim, Yahudiler şöyle,

Yahudiler böyle!

Yahudiler’in usulleri,

Yahudiler dünyayı yönetiyorlar!

Peki ama, dünyayı neyle yönetiyorlar?

Yahudiler dünyayı, bütün haberleşme araçlarına hâkim olarak yönetiyorlar. Yani, bu ülkelerin büyük tele­vizyon şirketleri, büyük yayıncılık şirketleri de Yahudiler’in kont­rolünde olduğu için, Müslümanların böyle bir faaliyeti görülmüyor; bu çapta bir faaliyeti görülmüyor en azından. (Şimdi ise bu işe el attılar ancak kendi cemaat propagandasından öteye geçmiyor.)

Bakınız, derler ki, Hitler Avusturya’yı radyo ile fethetti. Sa­dece radyo kullanarak. Bu propagandanın gücüyle… İnsanoğlu lisa­nın ve kavramların çok etkisinde kalan, kolayca beyni yıkanabilen, bir varlıktır. Buna dikkat etmek lâzım. Yani dilin dahi, en hususî varlığımız olan dilin dahi, faydalı yönleri olduğu kadar zararlı yön­leri de vardır. Dilin bazı kavramlarını ideolojik çerçeveye sokarsanız, onları tartışılmaz hedefler olarak gösterirseniz bizim bu “batı­lılaşma” çağdaşlaşma örneğinde olduğu gibi; insanların beynini öy­le yıkarsınız ki artık size karşı çıkmaya kimse cesaret edemez. Sa­vaş hâlinde bile, Hitler örneğinde işte gördüğümüz gibi, size silah çekmeye bile gerek duymadan adamcağız teslim olmuştur. Yani, iş­te Avusturya Almanya’ya teslim olmuştur, radyonun propaganda gücü sayesinde.

 

Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları
Devamını Oku »

Batı Teknolojisi ve İlmi

Batı Teknolojisi ve İlmiİlim bize her şeyi vaat ediyor; güzel! Hattâ, 19. asırda ilmin dinin yerini alacağına inanan rahipler bile vardı. Bir Fransız rahibi, Ernest Renan “ilim bütün meselelerini halledecek insanların” diye itikad ediyordu, bir papaz olduğu hâlde… Ama yine 19. asır mütefekkirlerinden birinin bir sözü var. Rus mütefekkirlerinden Tolstoy demiş ki: “İlim şarlatan bir simyagerin yaptığı bir altın çubuğa benzer(Eskiden simyagerler vardı, malum Ortaçağ’da, nesneleri altına çevirmeye çalışıyorlardı). Böyle bir şarlatan simya­cının yaptığı bir altın çubuğa benzer. Siz ilmi halka, insanlara yay­mak istersiniz; okullar açarsınız;(televizyon marifetiyle, kitle ile­tişimiyle) kitaplarla bunu yaymaya çalışırsınız. Bir de bakarsınız ki, bu altın sikkelerle sahte (kalp) paralar basmışsınız; hiçbir şe­ye yaramıyor, insanlar bunların gerçek değerini gördüğü zaman, size minnettar olmayacak, size borçluluk duymayacaklardır.”


 Birçok 20. yüzyıl mütefekkirleri bu batı teknolojisinin ve il­minin, sadece batıyı değil bütün dünyayı tehdit eden, tehlikeli bir güç hâline geldiğini farketmişlerdir. Meselâ, Cippola’nın “Ekono­mi ve Nüfus” adlı kitabı. Meselâ, Christopher Caldwell’in “Ölen Bir Kültür Üzerine Düşünceler.” Meselâ, Spengler’in “Batının Çö­küşü” veya Toynbee ’nin eserlerini “Medeniyet Yargılanıyor”u zik­retmek mümkün. Bütün tarih filozoflarının üzerinde ittifak ettikle­ri bir hususiyet vardır; o da şu: batı kültürü ölen, can çekişen bir kültürdür. Ama batı kültürü, son üç asırdan beri, bir ma’nâda si­lahların gölgesinde diyeyim, kendi üstünlüğünü zorla bütün dünya­ya kabul ettirmiş bir kültürdür.



Şahin Uçar,Kültür,Teknoloji ve Sanat Yazıları

Devamını Oku »

Sistem tamâmen değişmeli...

Sistem tamamen değişmeli...Ortaçağ’ın hoca/talebe (usta/çırak) münasebetleri yerine, endüstrializm ile birlikte, ‘kitle eğitimi’ geçmiş ve bugün alıştığımız şekli ile mektep tedrisatı teşekkül etmişti: bu usûlün mahzurları üzerinde çok çalışıldığı hâlde bunlardan kurtulmak bugüne kadar mümkün olmamıştır. Halbuki zoraki bir eğitimin faydasız olduğunu gösteren pek çok emâreler vardır. Biz insanları yarış atlan gibi imtihanlara tâbi tutarak, hiç merak etmedikleri şeyleri bile onlara zorla öğretebileceğimizi zannediyoruz. Halbuki, böyle zoraki bir tahsil, olsa olsa, klişeleşmiş, ma’nâsına nüfuz edilmeden ezberlenmiş (ve tabiî olarak imtihandan sonra, talebenin bilerek ve isteyerek unuttuğu cinsten) standard bilgiler vermekten öteye gidemez.

Böyle bir pratiğin yıllarca devam ettirilmesi hâlinde, okuyan insanların zekâlarının köreltildiği ve aptallaştırıldığı (Neyzen Tevfik’in tabiri ile ‘okutur cahili echel ederiz’) ve ‘cehaletin bu derecesinin ancak hususen tahsil ile mümkün olduğu’ deyişine hak verdiren bir şekilde; sözüm ona İlmî aslında basitleştirilmiş ve yalan yanlış klise bilgilerden ibaret malûmât verdiği ve otoriteye kesinlikle inanmayı ve kendi düşüncesini asla kullanmamayı telkin ettiği ve tenkit kabiliyetini öldürdüğü’ birçok pedagog tarafından müşahede edilmiş bir keyfiyettir. 1949’da Türk eğitim sistemini ıslah etsin diye çağırılan ve bir rapor yazıp giden John Dewey nin neler yazdığını ve tavsiyelerine ne ölçüde riayet ettiğimizi bilmek isterdim! Eğitimin ne olduğu hakkında hiç bir fikri bulunmayan insanların yaptıkları sözde reformlar, vize sayısını artırma, not birimlerini hesaplama usulleri filan gibi komik icraatlar, bu çağa hiç yakışmıyor.

Sistem tamâmen değişmeli...

 

Şahin Uçar,Kültür ve Sanat Yazıları
Devamını Oku »

Aptal Kutusu:Televizyon

Aptal Kutusu:Televizyon

Amerikalılar TV’ye ‘Aptal Kutusu’ derler: ne isabetli bir tesmiye! Hiç ihtiyacımız olmayan nesnelerin seyretmek zorunda kaldığımız reklamlarını, bitip tükenmek bilmeyenler spor yayınlarını, budalaca yarışma programlarını, ka­litesiz olduğu kadar da muzır filmleri, haber teşkil etmeyen haberleri düşününce hak vermemek mümkün değil! TV hal­ka hitap ediyor ve ekseriyetin arzusu böyle programlar’ ge­rekçesiyle, durmadan zırva neşreden bir alet... Fakat ‘Aptal Kutusu’ ismiyle müsemmâ olmasının asıl sebebi başkadır.

TV’nin başına geçip ömrünün büyükçe bir kısmını vakit öldürmekle israf eden milyonlarca insan var. Bu insanlar, pek sevmeyenler bile TV’deki her şeyi seyretmeye şartlandırılmış; birbirini takip edip duran resimleri seyredip oturuyorlar. Kitleleri hipnotize eden (ve Amerikalıların ‘mass-media’ de­dikleri aşağılık bir kitle kültürü imal eden) bu alet, insanları yaşadıkları “ân”a hapsolmaya şartlandırıyor. Böylece, çocuk­ gibi, sırf TV karşısında oturup hayatin mesuliyetlerinden kaçmaya, gördüğü her şeye inanmaya programlanan, robotlaşmış -bütün mesuliyet ve inisiyatifini budala kitleleri idare edenlere terk etmiş- iradesiz bir halk yığını için “kitle kültürü imal etmeye çalışıyoruz.

TV karşısında oturup, geçmiş ve geleceği unutup, “zur­nada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına kabilinden, sırf şimdi­ki zamanı yaşama temayülü, sadece bir kaçış değil; aynı zamanda, bir aptallaştırma prosesidir. Bu hususu izah edebilmek için beşeri idrakin üç nevine kısaca işaret etmek isterim.

Çocuklar ve iptidailer sırf “şimdiki zaman”da yaşarlar; halbuki idrakin üç nevi vardır: Tarihi, yani “geçmişe doğru bakış” (retrospection); ilmi, yani kanuniyetler ve sebep-netice rnünasebetlerini kavramak suretiyle hadiseleri önceden tah­min edebilme ve tasarruf edebilme imkanı vermesi hasebiyle, “geleceğe bakış (prospection); ve nihayet, şiiri (ruhi veya hadsi denilebilir) idrak ki sanatın usulüdür ve yaşadığımız hissi tecrübeye kıyasen hadisatı anlama gayreti olup, buna da “içebakış (introspection) diyoruz. Belki bu bakış tarzlarının hiçbiri tek başına hayatın gerçeklerini kavrayacak ölçüde tatminkâr değil; yerine göre hepsini kullanmak lâzım. Amma bizi, karşısında dünyayı unutarak israf ettiğimiz birçok saatlerin uçup giden anlarına bağlayan TV, insanları idrakin bu üç nevine de yabancılaştırır.

Her gün bir sürü saçmalığı seyrederek ve ertesi gün değilse bile ertesi hafta seyrettiklerini tamamen unutarak (hatırlanmaya değecek kadar değerli çok az şey seyrettiğimiz in­kar edilebilir mi?) Ömürlerini tüketen, ne kalbinin sesine ku­lak vermeye, ne ilmi tefekküre, ne de beşeriyetin tarihi tecrü­besini değerlendirmeye fırsat bulamayan kitleler elbette aptallaşır. Amerikalıların bu “aptal kutusu” tavsifi gayet yerin­de görünüyor; çünkü kitleler her şeyi seyretmeye ve unutma­ya ve yıllarca devam eden bu pratik sayesinde “Mangurt” gibi hafızasını kaybedip düşünememeye programlanıyor. İnsanların beyni yıkanarak (ve bir hayli de sulandırılmak suretiyle!) düşünme kabiliyeti yok edilmek mi isteniyor? TV gibi tek­nolojik bir mucizenin bu kadar menfi bir tesiri olması doğrusu çok gariptir.

Geçmişi hatırlayamayan, geleceği düşünemeyen, yaşadığı ân’a da tesahüb edemediği için kalbinin sesine dahi kulak ye­remeyen bir kitle olusturulmustur.Böyle bir kitlenin mass-media’nın oyuncağı olmasından daha tabii ne olabilir?

 

Şahin Uçar,Kültür ve Sanat Yazıları
Devamını Oku »

Tatil İntibaları

Tatil İntibalarıBüyük mütefekkir Lao Tse’nin...Lin Yutang, 1945’te Londra’da neşrettiği Between Tears and Laughters (Gözyaşları ve Kahkahalar Arasında) isimli kitabında, Modern Batı dünyasını çok sert bir tenkide tâbi tutuyordu. Lin Yutang İkinci Dünya Harbi’nin sonundaki intibalarını yazarken, “böyle giderse üçüncü savaşın da kaçınılmaz olduğunu; güçlü olma politikasını esas alan batıkların materyalist ve ahlâksız bir dünya yarattığını, fizikî açlık hakkında çok şey bildiğimiz hâlde, rûhi açlık hakkında hiçbir şey bilmediğimizi” yazıyordu. “Batı’nın içinde Tanrı olmayan bir dünya yaratması(oluşturması) sebebiyle, insanın da yapacak hiçbir ciddi işi kalmayacağını” söylerken Lin Yutang haksız mıdır? Lin Yutang “Modern ilmin ölü elinin (pençesinin) batıyı kavradığını ve naturalizm, determinizm ve materyalini yüzünden batı dünyasının tam bir dejenerasyona uğradığını; bu kültürel vasat devam ettikçe, dünyada barış diye bir şey olmayacağını” yazıyordu. Alanya’da kardeşimin evinin (o güzelim böyle bir muhitte nasıl yaşayabilirdi? Zaten, umumiyetle modern hayat şartlan içinde, Anadolu’da bile müslüman olmak artık kolay değil. Daha dün plajda üstsüz turistler gördüm.

Turist velinimetimizdir diyorlar. Turistlere ve onlara uyan insanlarımıza bakıyorum:

Bedenin ihtiyaçları ve zevkleri üzerinde bu kadar ihtimam ediyoruz, ya ruhumuz? Bütün bedenî arzularım doyurmakla beraber ruhî bir açlığın ve boşluğun pençesinde kıvranan insanları, hangi zevk, ne zamana kadar tatmin edebilir? Fakat şunu da ilâve etmek lâzım: Belki Avrupalı bu boşluğu hissediyor ve onu doldurmak için bir arayış içine de girmiştir; fakat, öyle görünüyor ki, bizim gözünü dünya zevklerine yeni yeni açan insanımız, Nasreddin Molla’nın tabiri ile ‘gözü açılmadık sığırcık yavruları’ henüz bu materialist zevklere doymuş olmaktan uzak! Ta ki Batılılar gibi, bizim insanımız da rûhunu tamâmen kaybedinceye kadar maddî ve behîmî zevklerin peşinde koşacak. Dünya böyle işte.
Devamını Oku »

Modern Kölecilik

Modern KölecilikAslında kölelerden çok daha fazla istismar edilen kitleler çıktı ortaya. Bugün bir köleden daha kötü bir vaziyette çalışan insanlar var. Kölelerin karnını doyurmak zorunda idi efendileri; modern patronlar karnını doyuracak kadar da ücret vermezler. Eski Yunan’ı hatırlayalım: Köleler çalışıyor; efendiler felsefî gevezelikler ve benzeri işlerle vakit öldürmeye çalışıyorlardı. Köleci cemiyet yapısı açıkça gayri ahlakidir ve kabul edilemez.Lakin modern dünyada eskisinden çok daha fazla terakki eden bir medeniyet sayesinde,çok daha yüksek bir alicenation ratiosu(yabancılaşma nisbeti) ve sosyal adaletsizlik var.Ancak, insan köleler yerine robot kölelerin geçtiğini hayal etmek mümkündür. Ve robotlar makinadan ibaret olduklarına göre, makinaların istismarı da bir sosyal adaletsizlik veya ahlâksızlık değildir.


Demek oluyor ki, sosyal adaletsizlik probleminin hâl çaresi olarak, humanoid robotların kölelerin yerine geçtiği bir sosyal organizasyon şeklini, yani ‘federalist ve köleci’ bir cemiyet yapısını,problemin yegâne çözümü sayıyoruz. Başkalarının emeklerine muhtaç olduğumuz ve emeği satın almak zorunda kaldığımız müddetçe, Marksist literatürdeki tabirle, “emeğin yabancılaşması” neticesinde doğan sosyal adaletsizlik ve istismar neticesinden kurtulmak mümkün değildir. Marx’ın komünizmi dahi, bütün cemiyetin köleleştirildiği ve devletin putlaştırıldığı bir sistem olarak, insan haysiyetine yakışmaz. İnsan karınca değildir; cemiyetin kölesi de olmamalıdır. Unutmayalım ki, bir tek dâhi milyonlarca şapşaldan daha değerli olabilir. Daha mutedil bir hâl çaresi olarak, anarşistlerin teklif ettiği federalizm ve meselâ Henry George’un ‘Tek vergili İktisadî sistem’i gibi sistemler dahi, sosyal adaletsizlik meselesini halledememiştir.

Şu hâlde, bu problemin yegâne ahlâkî hâl çaresi olarak robot ! teknolojisindeki gelişmelere, bir humanoidin inşa edilebilmesine intizar etmeye mecburuz. Humanoid köleleri geliştirmek ve ona göre bir sosyal organizasyon şeklini (eski köleci cemiyetlere benzeyen bir işbölümü tarzını) gerçekleştirmek zorundayız. Aksi takdirde, sosyal adaletsizlik problemi baki kalacaktır. Bu vaziyet ortadan kalkmadıkça da, ‘hukuk, iktisat, demokrasi, hürriyet* gibi mefhumlar aldatmaca, laf-ı güzaf olarak kalmaya mahkumdur. Böyle bir dünya kabul edilemez. Ve unutmayalım ki, modern teknoloji sayesinde, ‘güçlü olmak’ aldatıcı olabilmekte, bazen tek bir insan dahi bütün bir cemiyete meydan okuyabilmektedir. Böyle bir dünya ilânihâye sürüp gidemez. Çünkü sosyal adaletsizlik bir vâkıadır ve bu ortadan kalkmadıkça da, dünyanın akıbetinin ne olacağı pek belli olmaz. Bir gün bir terörist, nükleer bir bomba ele geçirirse ne olacak? Ki bugün, bunun malzemesi kaçakçılar tarafından pazarlanan bir metadır.

Prof.Şahin Uçar,Kültür ve Sanat Yazıları

Devamını Oku »

Son Peygamber yada Yeniden Bulunmuş Cennet

Son Peygamber yada Yeniden Bulunmuş Cennet

O, Cennetin bir kapısı değil, Cennet’in ta kendisidir.

Cennetin sekiz rahmet kapısıyla ilintili olarak andığımız sekiz peygamber ve onlara bağlı öbür peygamberler, birer kurtuluş kapısı olarak hep O’na açılırlar.

Hazreti Âdem, her ne kadar ilk insan ise de, gerçekte O’nun hakikatından bir tecelli idi. Bu bakımdan öncelik nur-u Muhammedi, hakikat-ı Muhammedi’de bulunuyordu. Sadece bu nur ve hakikat, yaradılış sırrı ve hikmeti gereği, Hazreti Âdemle perdelendi.

Her ne kadar, insanlığı, Hazreti Nuh, kurtuluş gemisine aldıysa da, hakikatte asıl Kurtuluş Gemisi O’nun getirdiği İslâm’dır. Nuh’un Gemisi, O’na işaret etti. Rahmet perdelerinden bir perde oldu.

Hazreti İbrahim, O’nun Milleti’ni kurdu, O’nun adına putları kırdı, O’nun sevgisi ve sevgililiği ile Allah’ın Dostu oldu; Hazreti İsmail’e bedel kurban koç, O’nun sürüsünden, gayb sürüsünden geldiğini bildi.

Hazreti Yusuf’un hükümranlığı, O’nun tedbirinden bir nişan verdi.

Hazreti Mûsa, O’nun Toplumundan, Toplum kuruculuğundan bir muştuydu. Hazreti Mûsa’ya «sen göremezsin» dendi. Bu, «O görecek» demekti.

Hazreti Süleyman, O’nun Devleti’ni Levh-i Mahfuzdan yeryüzüne indirmek ve nakşetmekle görevliydi. Peteği yerleştirmekti ödevi. Bal özünü O dolduracaktı peteğe günü gelince.

Hazreti Yahya, umutsuzluğun en kabarık bir anında O’nun sesini yükseltti. Tebliğ sesini. Kılıçtan keskin sesi. Şehadeti, O’nun zuhurundan bir haberdi. O’na inen «kalk ve korkut.» buyruğunun somutlanışıydı.

Ve O’nun muştu cephesi, Hazreti İsa’da göründü. «Muştula!» kutsal buyruğunu duymuştu Hazreti İsa. O’na yönelen buyruğun.

Her peygamber O’nun bir cephesiydi. Bütün cepheler O’nda bütünlendi. Bu yüzden, «din O’nda tamam oldu.»

Yitik Cennet, Yeniden Bulunmuş Cennet’e dönüştü O’nda.

Bu yüzden, O’nda yeniden yaratılmış oldu insan. O, İnananlar Milletini yeniden Arza getirdi. İnananlar Toplumunu ve İnananlar Devletini kurdu. Kuralları bir daha değişmeyecek şeküde ortaya koydu. Putları kırdı ve Allah’ın tekliğini, benzersizliğini ilân etti. Korkuttu ve muştuladı. Savaştı, yendi ve affetti.

Meyva O’nda olgunlaştı. Ağaç O’nunla kemale erdi.

Mükemmeliyeti O getirdi. O’na vahyedilen kitap da son Kitap oldu. Kıyamete kadar geçerli Kitap.

İyiyi, Güzeli, Doğruyu diriltti. Kötüyü, çirkini, yanlışı ve yalanı yerle bir etti

O, Dümdüz Cadde’nin, Dosdoğru Yol’un sahibiydi. Hakikat Asfaltı’nın. Bir Yol ki, «bütün dağların üstünden aşar, o dağlar ne kadar yüksek olsalar da.»
Bunun için, veliler hep O’na doğru kanat çırpan kutlu kuşlar oldular.

Dünyayı zapteden fatihler, titreten cihangirler, O’nun önünde baş eğdiler.

O, diriliş peygamberiydi. Tek Tanrı inancının dirilticisi. Peygamberler yolunun, Hakikat Uygarlığının dirilticisi.

Metafizikle fiziği yerli yerine koyuşun, altın oranda dengeleyeciliğin dirilticisi.

Sanki bütün peygamberler yanında ve beraberindeydi. Eshabından her biri bir peygamberi temsil ediyordu. Hazreti Ebû Bekir Hazreti İbrahim’i, Hazreti Ömer Hazreti Mûsa’yı, Hazreti Osman Zekeriyya Peygamberi ve Hazreti Ali Hazreti İsa’yı. Ve öbür sahabelerden her biri bir peygamberi. Bunun içindir ki : «Benim sahabelerim, Ben-i İsrail Peygamberleri gibidirler» buyurdu.

İslâm, en büyük devrim, devrimden öte bir devrim oldu. Diriliş Devrimiydi O.

Miracında bütün peygamberlerle görüştü Son Peygamber. Sonunda da kimsenin ermediğine erdi : Allah’ı gördü. Ve cenneti ve cehennemi gördü. Görülmedik her rengi, her çizgiyi gördü. Yine de «gözü aslâ kaymadı.»

Yalnız insanlar değil, görmediğimiz idrâk edemediğimiz başka varlıklar, yaratıklar da O’nun ümmetinden oldular.

Bizzat Allah, O’nun âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ilân etti. Artık aksinin olması mümkün müdür?

Kendinden öncekileri de kuşattı, kendinden sonrakileri de. Böylece, O’nun varlığı, yaradılış sırrının odak noktası, ağırlık merkezi oldu.

Cebrail’in durduğu sınırdan ileri geçti. O’nun Allah’la öyle yakınlık anları oldu ki, O anlara ne bir peygamber, ne bir melek âşinâ olabildi.

Eba Yezid-i Bestâmi’ye, verdiği sarhoşlukla akıl almaz sözler söyleten aşk, O’nun denizinden bir damlaydı.

Her peygamber ve veli, yanmış bir çıra idiyse, O yanmış çıraların ve makalelerin ormanıydı.

O geldi ve bütün kadehler kırıldı.

O geldi ve bütün gurur anıtları devrildi.

Mecusî ateşi söndü.

Sasani sarayı yıkıldı.

Onun izleyicileri Sokrat, Eflâtun, Aristo’dan kalanı aydınlığa çıkardılar.

İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Ârabi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî O’nu ululadılar, O’nun gölgesine sığındılar. Kutluluk ve mutluluk gölgesine.

O, tek tek mucizelerin değil, bütün mucizelerin olağan bir dokuda koluna güç verdiği Peygamberdi. Hira’dan başlıyordu bu gerçeklik mucizesi. Kan rengi mercan kayaların üstündeki taş dikenlerle yara bere içinde, ruh, ilerleyerek, hiç bir insanın ayak basmadığı bir bölgeye giriyordu. İlâhı kelimelerin tek tek işitildiği, Cebrail’in ufukları tuttuğu o akü üstü bölgeye. Ama, yine de dış âlem yerli yerindeydi. Döşek yerli yerinde. Kent ve yorgan yerli yerinde. Yorganın altmda da o ses devam ediyordu. «Ey örtülere bürülü peygamber! Kalk ve korkut.»

Çöl uzar, hurmalar sallanırken, o ayağa kalkmış, korkutmakta ve muştulamaktaydı. Bir işaretle ay ikiye bölünüyordu. Ama, buna da büyü diyeceklerdi.

Umutlar adetâ kayboldu ve zulüm kılıçları O’na doğru uzanırken, Hira’dan gelen levha değişecek, yeni bir perde açılacaktı : Hicret perdesi. Olağanüstü olan, bu kez, yol haline geliyordu. Hira, dağda, özdeğişimini yapmış, sır mağarasına dönüşmüştü. Bir dünya, mağarada kayboluyor, yeni bir dünya öbür ucundan Hicret yoluna çıkıyordu. Bir dünya batıyor, bir dünya doğuyordu. Kimse engel olamazdı gelen bu dünyaya.

Daralan göğüs genişliyordu. Medine, Mekke’nin karşısında yükseliyordu. Antik siteler çürümüştü. Yeni Site, İslâm Sitesi, gün ışığında, çiçeklerini açan bir ağaç gibi, bembeyazdı.

Ve atının, ya da devesinin üstünde peygamber ilerliyordu.

Her şey olağandı. Olağanüstü olağanlaşmıştı. Gözlerin kazandığı keskin ışık da, körlük de bu noktadan gerekçesini alıyordu.

Bilmiyorlardı ki, asıl bu olağan görüntüdeydi patlayış. Oluş ve diriliş bu açılımdaydı. Her şeyin anlamı değişmişse, başka ne aranabilir, istenebilirdi?

Ve Sancak, Peygamber Sancağı dikildi Yeni Sitenin tepe noktasına. Şarap küpleri devrildi. Efendi köle ayrımı kalktı. Beyaz siyah farkı kalmadı.

Adalet, dopdolu bir bardaktı içilen. Şehitlik en yüksek mevki, en yüce rütbe, en ulu memuriyetti.

Ne kapitalin ezmesi, ne ezilişin öcü, ne bâtıl inanışlar saltanatı!

Hepsi Peygamber harbesinin bir vuruşuyla devrilmişti.

Ve bütün bunlar, olağan plandan ayrılmıyordu. Her şey, çadır, at, deve, kılıç, kent, pazar ve mescit çerçevesinde olup bitiyordu.

Hira’dan, o büyük yalnızlıktan sonra köprü dönem, hicret gelmişti. Ondan sonra da, düzenlerin büyük uyum dönemi geldi. Toplum ve devlet dönemi. Medeniyeti doğuran ve yoğuran dönem.

Toplumunu kurdu Peygamber. Böyle bir toplumu dünya, dünya olalı görmemişti. Her noktasından üstün insanların fışkırdığı toplumdu bu.

Bütün insanlığın yükünü omuzlamıştı Peygamber. İnsanlar bunu hissettiler ve etrafında toplandılar. Çölden doğdu yeniden hakikat medeniyeti böylece. Bir daha batmamak üzere doğdu. Yitik Cennet bir kez daha bulundu. Ve bu uygarlık, Yeniden Bulunmuş Cennet oldu. Cennet, buradan aslına uzar oldu.

İdeal site, ütopya olmaktan çıktı, Medine’nin kimliğinde reel hale geldi. Realite ve ideal buluştu insanın kalbinde ve ordan davranışları oluşturdu.

Hakikatin eylemi erdem, Toplumun her bucağım tuttu. Şiir, bilim, tasavvuf… musiki, mimari… savaş, barış ve düzen yeni ve yüceliğe ayarlı olarak tekrar doğdu bu erdemden.

«Kalk ve korkut!», «Kalk ve muştula» çetin çileler sonunda yemişini vermişti. En şahsî olandan en toplumsal olana, en reelden en metafizik olana uzayan gök armağanı doku örülmüştü. Pandorun kutusu yeniden sıkıca kapatılmıştı, insan, meleklerle selâmlaşıyordu, insan özgürlüğü alınyazısıyla barışmıştı. «Dinde zorlama yoktu.» «Kısasta hayat vardı.» Ama af ondan üstündü. Çünkü: hayat gibi sınırlı bir levhaya nişan almıyordu. O, ebediliği kucaklıyordu.

İnsan, yenilmez gibi görünen yalnızlığı aşmıştı. Oruç, namaz, hac hep onunla birlikteydiler. Aktüel, ipekten görünmez zincirlerle bağlanmıştı. Sürekli mucize çağıydı artık çağ. Dünyanın ikindisi uzuyor, insanların gölgesi uzuyordu. Her an batacakmış gibi görünen güneş batmaz olmuştu. Bu da yaradılış sınavının bölünmez sırrıydı.

Medeniyetin ölçüsü ve ilkeleri iyice belirgin kılınmıştı. Odağı ve ekseni tayin edilmişti. Ondan uzaklaşan her kıvrım, kendini nice saklarsa saklasın, barbarlığın, yalanın ve çirkinin rölyefi idi. Ve ona yaklaşan her eğri, düzelip dümdüz, dosdoğru oluyordu. Doğru Yol, apaçık, ortada, aydınlıkta duruyordu.

Ölüm de, yaşama da, bu dirilmenin önünde dize gelmişlerdi. Gök ve yer yeniliyordu kendini. Saç yine ağarıyordu, ama sadece fizik bir zorunlulukla. Yüz yine kırışıyordu, fakat, ruh, genç ve dipdiri kalmak şartıyla. Ebedi olan ab-ı hayat akıyordu gözler önünden. Her kapı çalmışında bir parça Hızır vardı. Ya da bütün olarak Hızır.

Bütün peygamberler ve kitaplar, içiçe, sabit anlamlarını almışlardı. Kavramlar eskimezliğin aynasında boy gösteriyorlardı. Işık gölge oyunları sonsuz bir yorum ve çoğaltım kapısını aralık bırakıyordu. Ve artık geçmişin inkârı ve geleceğin mahkûmluğu olamazdı. Doğu ve Batı, yeniden zaman ve mekân devrimiyle, dirilişiyle çalkalanıyordu.

İnsanların kendi kendilerini yönetmeleri çağını bütünüyle O açtı. Peygamberleri yadsıyarak değil, onlarla ve onların getirdikleriyle bütünleşerek.

«Selâm»la, «danışma»yla, «uzlaşma ve örgütlenme »yle onlar bundan böyle göksel siteyi yaşatacaklardı.

Çabanın değeri ortaya kondu. Çabasız eriş umudunu, bu yalancı umudu O’nun kılıcı yok etti.

Ses ve söz son sınırına varıp kıyamete kadar öylece yankılanacaktı bundan böyle.

İnsan, dış çizgi uygarlığından iç âleme açıldı. Buyurucu benlik, otokritiğe kavuştu. Kendini gereğinde kınayabilecekti. Sonra Rahmanı ilhamların yatağı oldu özbenlik. Kalb, ruh, sır, gizli, gizliden gizli iç varoluş dinamiği bilindi. Bütün engeller aşılıp Tanrı’ya varış yolu yordamı bellendi. Ve Tanrı’dan razı olan, Tanrı’nın razı olduğu yüceliklere ermenin yöntemi O’nun izindeki yol işaretleriydi.

Soyut ve somut, fizik ve metafizik, insanoğlunun ruh açılımlarına iklim, konum ve şart sağladı.

Toprağın kanadı, göğün zinciri insanın eline geçti.

Medeniyet böylece bir kez daha yeniden ve bir daha soysuzlaşmazcasına O’nun elleriyle doğruldu.

Özgürlük, eşitlik bütünüyle omuzlandı. Bir yük gibi değil, bir armağan ağırlığıyla.

Medeniyet, güvercin topuklarıyla yeniden geldi.

Hint, Selçuk, Osmanlı varyasyonlarıyla, ebedî uygarlık, sınırlarım kullanıyordu.

Absürdite, bir köşeye sıkıştırıldı. Gereken köşeye, bir yabancı gibi, bir veba gibi.

Sorumluluk, aşk ve neşeyle, görev hakla barıştı. Rahm adaletle, disiplin afla ayarlı bir düzene erdi.

Uygarlık, erdem ve mükemmellik ilkeleriyle yeniden kendi öz boyutlarını aldı.

Savaş başladı. Kötü ile iyinin, doğru ile yanlışın, gerçek ile yalanın, güzel ile çirkinin savaşı.

Peygamber bu savaşın önderi ve öncüsü. Böylece, yeni zaman, Hicret’le başlar gerçekte.

Din ve dünya, İslâm düzenlemesiyle yorum ve anlamlarına kavuşturuldu.

Ahd-i Atik dünyasından, doğudan batıdan, Mısır, Yunan ve Roma uygarlıklarından pozitif envanterde ne var ne yok derleyip toparlayacak ve gerçek bütüne ekleyecek potansiyel güç, Peygamber durum alışının bir özelliğiydi.

Yeni Batı, bu uygarlığın bir yanının abartılıp soyutlanmasıyla çiçekler gibi açılacak, fakat özünden mahrum olduğu için bir gün hazanının başladığını idrak edecekti.

Ah, O’nun kutlu elinin uzanışıyla, ne kadar yol açıldı. Ne öğretiler doğdu Mutlak Öğreti’den. Birbirine uyumlu, ayarlı öğretiler.

Hukuk, tıb, edebiyat, mimarî, musiki, yazı sanatı… sonsuz bir ufuk açıldı yeniden insanın önünde.

Kentler kuruldu, yetenekli ruhların melek kanatlarının şakırtılarını işittiği.

Sular, çeşmelerin zabt-u raptında, uygarlığa katılan başlı başına bir uygarlık oldu.

Her kapının ardında Uygarlığın nabzı vuracaktı bundan böyle.

Artık, kitaplar, göğsü genişleten kozmik ışıklardı.

Bir medeniyet vardı ki, medeniyetlerin ölçüsü sayabilirsiniz onu. Ondan uzaklaşmak düşüş, cehenneme doğru gitmek demekti. Ona yaklaşmak, Diriliş ve Cennetini bulmak anlamına gelecekti, ölçü, «Yücelik»ti.

Bir medeniyetin alınyazısı, dramı veya trajedisi, Yitik Cennet Yeniden Bulunmuş Cennet karşılığında gizliydi. Bu gizli, O’nun getirdiği Uygarlık Bütünlüğü’nde açığa çıkıyor, aydınlanıyordu.

Eleştiri ve başkaldırı yerli yerine konmuştu. Uyum ve beğeni de.

İdeal çizgiler en keskin ve kesin güvenlikleriyle çekilmişti tabiat ve tarihin taştahtasına. Realitenin uyum ve direnişleri hiç unutulmadan.

Mânevî önderler, devlet adamları, bilginler, şairler… hep o çizgilerden doğacaklardı.

Ne Nietzsche, ne Marx, yıkabilir bu Uygarlığı, olsa olsa, atsineğinin koşu atına Mûsallat oluşu gibi, onu yerinde kımıldamağa zorlamak gibi bir görevi üstlenmiş olabilirlerdi bilerek bilmeyerek.

Tanrı’nın zamanı boldur. Zamana muhtaç değildir O. Şeytana, kötüye, uyumsuza, inkâra, kara renge fırsat verişi bundandır. Ama insanın zamanı dardır, zamana muhtaçtır. O Zamanı iyi kullanmak zorundadır O. Onun için, Tanrı’nın bir sınav için Mûsallat ettiği bu yarasalara özgü ruh durumlarından korunmak zorundadır.
Bir Cennet bağışlanmıştır insana. Ve Cennetinin bekçiliğini, koruyuculuğunu yapma onurundan da mahrum edilmemiştir insanoğlu. Ne büyük onurdur bu.


Yitik Cennet

 
Devamını Oku »