Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ileTerbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi

Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi

Çocukların terbiyesindeki yol, işlerin en önemli olanlarındandır. Çocuk ebeveyninin yanında emanettir. Onun tertemiz kalbi nakış ve sûretten boş, berrak ve soyut bir cevherdir. Bu mübarek kalp, kendisine nakşedilen her şeye kabiliyetlidir. Ne tarafa meylettirilirse oraya meyleder.

Eğer kendisine hayrı öğretirsen, hayr üzerinde büyür. Dünya ve ahirete sahip olur, annesi ve babası da sevabında ortak olurlar. Ona edep veren ve öğreten de ortak olur.
Eğer şerre alıştırılır ihmal edilirse, şakî olup helâk olur. Günah da onun terbiyesiyle mükellef olanın üzerindedir. Onun velisi sorumludur. Nitekim Allah Teâlâ (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (Tahrîm, 6)

Mademki edep, çocuğu dünya ateşinden koruyor, onu ahiret ateşinden koruması daha evlâdır.

1- Çocuk dünyaya geldiği andan itibaren gözetim altında tutulmalı, ihmal edilmemelidir. Onu sâliha, dindar, helâl yiyen bir kadının sütüyle beslemek uygun olur. Çünkü haramdan meydana gelen sütte bereket yoktur. Haram sütle çocuk beslenen çocuğun tabiatı pisliğe meyleder!

2- Çocuğun korunması; ona edep öğretmek, ahlâkını tertemiz yapmak ve güzel ahlâkları tâlim ettirmektir. Bunun için onu kötü arkadaşlardan korumak, fazla nimetlere dalmayı kendisine âdet ettirmemek, süsü ve lüksü kendisine sevdirmemek gerekir. Çünkü böyle yetiştirilirse, büyüyünce bunların peşine düşmek sûretiyle hayatını zâyi edip, ebediyen helâk olur.

3- Çocukta aklı erme alâmetleri görüldüğü zaman, onu güzelce yetiştirmek gerekir. Bunun ilk alameti, hayâ duygusunun belirmesidir. Çocuk, utanarak bir kısım fiilleri terk etmeye başlamışsa, aklın nûru onun üzerinde doğmuş demektir. Bu Allah Teâlâ´nın çocuğa vermiş olduğu bir hediyedir. Bu durum, çocuğun ahlâkının olgunluğa döndüğünü, kalbinin saflığa kavuştuğunu gösterir ve çocuğun bülûğ çağında aklının kemâle ereceğini de müjdeler. Bu bakımdan utangaç bir çocuğu başı boş bırakmak uygun değildir. Aksine ona utanması ve utanmaması gereken şeyleri öğretmek sûretiyle onun edebine yardım etmelidir.

4- Çocuğa ilk galebe çalan sıfat, yemeğe karşı oburluktur. Çocuğun yanında çok yemeyi kötülemeli, edepli ve az yiyen bir kimseyi övmelidir. Çocuğa, yemek hususunda arkadaşını kendi nefsine tercih etmeyi sevdirmelidir. Yemek adabını öğretmelidir. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkamak, besmele ile başlamak, acele etmemek ve önünden yemek gibi… Çocuğa bazen katıksız ekmek vermeli ve basit yemek yemeye alıştırmalıdır ki, çocuk iyi yemekler yemeyi şart görmesin.

5- Çocuğa lüks kıyafetleri değil, sade elbiseleri sevdirmelidir. Zevke dalan ve israfa alışan çocuklardan çocuğunu korumalıdır. Erkek çocuğunu süslü giymekten muhafaza etmelidir.

6- Çocuğu, onun keyfine göre konuşan insanlarla oturup-kalkmayı menetmelidir. Çünkü çocuk, yetişmesinin başlangıcında ihmal edildi mi, çoğu zaman kötü ahlâklı, yalancı, hasedçi, hırslı, nemmam (kovucu), ısrarcı, fuzulî konuşan, fuzulî gülen, hilebaz ve hayâsız olur. Kişi çocuğu bu kötü ahlâktan ancak güzel terbiye ile koruyabilir.

7- Çocuk, Kur´an´ı ve bir kısım hadîsleri, iyi insanların hikâye ve hallerini öğrenmelidir ki, kalbinde sâlih kimselerin sevgisi yeşersin. Çocuk aynı zamanda hayasızlığı öven şiirlerden ve şarkılardan uzak tutulmalıdır. Çünkü böyle bir edebiyat, çocuğun kalbinde fesad tohumlarını geliştirir.

8- Ne zaman çocukta güzel bir ahlâk, iyi bir fiil görülürse, bundan dolayı çocuğu mükâfatlandırmak, çocuğa ikramda bulunmak, çocuğu sevindirecek şekilde davranmak gerekir. Onu insanlar arasında bu fiilinden dolayı övmelidir.

9- Eğer bazı durumlarda çocuk hata ederse göz yumulması uygun olur. Çocuğun hayâ perdesini yırtmamalı, ayıbını dışarıya vermemelidir. Hele çocuk bunu örtmek istediği zaman... Yoksa çocuk hataların açığa çıkmasından perva etmez olur.

10- Çocuğu sık sık azarlamak doğru olmaz. Çünkü çok azarlamak, azarlamanın tesirini yok eder. Çirkin fiillerde bulunmayı ona kolay gösterir. Konuşmanın onun kalbinde tesiri kalmaz. Baba, çocuğuyla konuşmasının heybetini korumalıdır. Bu bakımdan çocuğunu arada sırada azarlamalıdır. Anne ise, çocuğa babaya saygıyı öğreterek çirkinliklerden uzaklaştırmalıdır.

11- Çocuğu gündüz uyumaktan menetmek uygun olur. Çünkü gündüz uykusu tembelliğe sevk eder. Gece uykusundan ise mahrum etmemelidir. Çocuğu yumuşacık yataklara ve rahata alıştırmamalıdır. Günün bir kısmında yürümeye, hareketler yapmaya alıştırmalı ki çocuk tembelliğe alışmasın. Bütün bu hareketler esnasında avret yerlerini açmaya alıştırmamalıdır.

12- Çocuğu, ebeveyninin servetiyle, elbiseleriyle akranlarına karşı böbürlenmekten menetmelidir. Çocuğa, kendisiyle muaşeret edene karşı ikramda bulunmayı, tevâzu göstermeyi, onlarla beraber olduğu zaman incelik ve zerafet göstermeyi öğretmelidir. Çocuğa yüceliğin almakta değil, vermekte olduğunu öğretmelidir. Başkasından almanın çirkin, hasislik ve terbiyesizlik olduğunu söylemelidir. Kısacası çocuğuna paraya karşı tamahkârlığı çirkin gösterip, yılan ve akreplerden sakındırmaktan daha fazla bunlardan sakındırmalıdır. Çünkü tamahkârlık, çocuklar için zehirden daha zararlıdır. Büyükler için de böyledir.

13- Çocuğuna oturup kalkmayı, terbiyeyi öğretmelidir. Fazla konuşmaktan çocuğu menetmeli, bunun düşük insanların âdeti olduğunu belirtmelidir. Çocuğu -ister doğru isterse yalan olsun- yemin etmekten menetmelidir ki çocuk, küçüklüğünde böyle bir şeye alışmasın. Lânet etmek ve küfür etmekten menetmelidir. Böyle konuşanlarla oturup-kalkmaktan çocuğunu sakmdırmalıdır. Çünkü bu çirkin şeyler, şüphesiz kötü arkadaşlardan insana sirayet eder! Çocukların terbiye edilmesinin esası ve temeli, kötü arkadaşlardan korunmalarıdır. Başkası konuştuğu zaman, onu ciddiyetle dinlemeyi, eğer kendisinden yaşlı ise hürmetle kulak vermeyi çocuğuna telkin etmelidir.

14- Kendisinden yaşlı olanlar için kalkıp, yerini vermeyi ve onların huzurunda edeble oturmayı çocuğuna telkin etmelidir. Çocuğuna, öğretmenine saygı duymayı, ceza verse bile sabretmeyi, böyle yapmanın erkekliğin alâmeti olduğunu söylemelidir. Kendisinden yaşça büyük olanlara -ister yakınları olsun, ister olmasın- hürmet etmeyi, onların huzurunda ciddiyetle durmayı telkin etmelidir.

15- Çocuk mektepten dönünce, ona, oyun oynayarak mektebin yorgunluğundan kurtulması için izin verilmesi gerekir. Çünkü çocuğu daima oyundan menetmek ve hep öğrenmeye mecbur tutmak çocuğun kalbini öldürür, zekasını dumura uğratır. Hayatını altüst eder. Hatta çocuk böyle bir sıkılıktan kurtulmak için, ilmi terk etmek ister ve çeşitli hileli yolları denemeye mecbur olur.

16- Çocuk erginlik yaşına vardığı zaman, tahâreti ve namazı terk etmesine göz yummamalıdır. Mübarek Ramazan-ı Şerifin bazı günlerinde çocuğa oruç tutmayı emretmelidir. Çocuğa muhtaç olduğu şer´î sınırları öğretmeli, hırsızlıktan, haram yemekten, hainlik, yalan ve fuhşiyattan ve çirkin fiillerden sakındırmalıdır. Ne zaman ki çocuk, çocukluk devresinde bu şekilde gelişirse, bülûğ çağına yaklaştığı zaman bu işlerin sırlarını bilmesi mümkün olur.

17-Çocuğa dünyanın temelsiz olup bâki olmadığını, âhiretin daimî vatan olduğunu, akıllı bir kimsenin dünyasından çok, âhireti için azıklanan bir kimse olduğunu öğretmelidir. Böyle bir kimsenin Allah nezdinde derecesinin büyüyüp cennet nimetlerinin genişlediğini öğretmelidir.

Çocuğun gelişmesi sâlih bir şekilde olduğu zaman, bu konuşmalar çocuğun kalbine yerleşir, semere ve meyve verir. Taşın üzerine işlenen nakış gibi silinmez bir şekilde kalır.
Eğer çocuğun büyümesi bunun aksine olursa onun kalbi artık hakkı kabul etmekten kaçınır. Tıpkı duvarın kuru toprağı kabul etmediği gibi... Bu bakımdan çocuğun terbiyesine başlangıçta ihtimam göstermek gerekir. Bu bakımdan çocuğun terbiyesine başlangıçta ihtimam göstermek gerekir. Çünkü çocuk hem hayra, hem de şerre kabiliyetli olarak ya-ratılmıştır. Ancak ebeveyni onu iki taraftan birisine meylettirirler. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Her çocuk fıtrat üzere doğar. Ancak annesi-babası onu ya-hudi veya hristiyan veya ateşperest yapar.60

Sehl et-Tüsterî der ki: "Ben onüç yaşında iken gece ibâdetine kalkıyor, dayım Muhammed b. Suvar'ın namazına bakıyordum. Dayım bir gün bana dedi ki: "Seni yaratan Allah'ı anıp hatırlamaz mısın?" Ben ona 'Nasıl hatırlayayım ve anayım?' diye sorunca şöyle dedi: "Yatağına girdiğin zaman kıpırdamaksızın üç kere şöyle de: Allah benimledir. Allah beni görür. Allah şahiddir". Ben bu dersi birkaç gece tekrar ettim. Sonra kendisine haber verdim. Bu sefer bana dedi ki: "Her gece yedi defa söyle!" Bunu da tatbik ettim. Sonra haber verdim. Bana dedi ki: "Her gece onbir defa söyle!" Ben onun dediğini yapınca, bu sözlerin zevki kalbime girdi. Bir sene sonra dayım bana dedi ki: "Sana öğrettiklerimi koru ve kabre girinceye kadar onlara devam et. Bu hem dünyada ve hem ahirette sana fayda verecektir". Ben uzun seneler buna devam ettim. Bunun zevkini kalbimde gördüm. Sonra dayım bir gün bana dedi ki:

"Ey Sehl! Allah'ın beraber olduğu, baktığı, şahid olduğu kimse Allah'a isyan eder mi? O halde günahlardan uzaklaş ve sakın?" Bu bakımdan ben kendi nefsimle başbaşa kalıyordum. Beni mektebe gönderdiklerinde 'Himmetimin dağılmasından korkuyorum' dedim. Fakat yakınlarım öğretmene, benim bir saatte gidip ondan öğrenmemi, sonra dönüp gelmemi şart koştular. Böylece mektebe gittim. Kur'an'ı öğrendim. Altı veya yedi yaşındayken Kur'an'ı hıfzettim. Bütün sene oruç tutuyordum. İftarlığım da arpa ekmeğiydi ve bu da on iki sene devam etti. Ben onüç yaşında iken zor bir mesele ile karşı karşıya kaldım. Ailemden beni Basra'ya göndermelerini, bu meselemi orada bulunan âlimlerden sormama izin vermelerini istedim. Böylece Basra'ya geldim. Âlimlere meselemi sordum.

Hiçbiri bana şifâ verici bir cevap vermeyince Abadan'da bulunan ve Ebu Habib b. Ebî Abdullah Abadanî adlı bir kişiye gidip meselemi kendisine sordum. O bana gereken cevabı verdi. Ondan faydalanmak için bir müddet onun yanında kaldım. Sonra memleketim olan Tuster şehrine döndüm. Bir dirheme bir mikyal arpa alır, öğütür, pişirir, tuzsuz ve katıksız olarak her gece bir ûkiyesini yer ve bütün seneyi böyle geçirirdim... Bu dirhem bana bir sene yetiyordu. Sonra ben üç gün üst üste oruç tutup üçüncü gecede iftar etmeye başladım. Sonra beş, sonra yedi, sonra yirmişbeş güne çıkardım ve buna yirmi sene devam ettim. Sonra çıkıp yeryüzünde seyyah olarak gezdim. Sonra memleketim olan Tuster'e döndüm. Allah Teâlâ'nın dilediği zamana kadar bütün geceyi ibâdetle geçirdim".

Ahmed der ki: 'Sehl et-Tüsterî'nin ölüp Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir gece yediğini görmedim'.



İmam Gazzali,İhya,cild:3
Devamını Oku »

Güzel Ahlakın Tahsilinde Iradenin Kullanılması



"Güzel ahlakın tahsil edilmesinde azimli iradenin kullanılması üç şekildedir. Yerine göre azimle iradenin kullanılması güzel semere verir.

1 -Melekiyye kuvvetiyle azim derecesindeki iradeyi kullanmakla güzel ahlak tahsil edilir. Melekiyye kuvvet, nefs-i nâtıkanın kuvvetlerinden bir askerdir. Yerine göre nefs-i nâtıka en evvela bu kuvvetle düşünür; işini yapmakta veya terk etmekte iki taraftan bilisini tercih eder. Melekiyye kuvvetin uygun gördüğüne derhal başlamakla azim değerlendirilir. Azmi fiile geçirmekle iradenin neticesi elde edilir. Eğer terki gerekliyse o fiilin terki için subuiyye yani gazab kuvvetini tahrik etmekle nefs fiili terk eder. Fiili gerekli ise behime kuvvetinin tahrik etmesiyle işe başlanır.

Binaen aleyh riyazetten dolayı subuiyye ve behime kuvvetini yok etmek, hatta yerinde kullanmamak noksanlıktır. Bundan dolayı Seyyid Sıbğatullah Arvâsî Hazretleri: «Zina, içki ve sair büyük günahların terk edilmesinde en büyük çare, gazab kuvvetini tahrik etmektir. Yani müdrike kuvvetini kullanmakla insan, nefret arzusunu tahsil etmek için gazabiyye kuvvetini tahrik ederek günahları terk eder. Namaz ve oruç gibi büyük ibadetlerde tembelliği gidermekte en büyük çare de ahiret inancıdır. Ahiret inancının semeresi olan sevab, cennet ve nimetleri nazar-ı itibara alarak mü'min bir insan, behime kuvvetin istek ve arzusundan faydalanarak kemâlâtı kazanmaya çalışır» buyurmuştur.

Görülmez mi ki ayet-i kerîmede:*“Hem sabır (ve sebat) ile hem namazla Hakk'tan yardım isteyin. Ve hakîkaten namaz elbette büyük(ağır ve çetin bir şey)tür. Ancak Rabblerine karşılaşmayı ve O'nun huzuruna dönücü olduklarına, Rabb' terine inanarak yüksek saygı gösterenlere ağır gelmez. 0(yüksek saygı göstere)nlar ki onlar hakîkaten Rabb'lerine kavuşucu ve hakîkaten ancak O'na dönücü olduklarını bilirler (de namaziarını o vech ile kılarlar).” [El -Bakara 45-46] buyrulmuştur. Yani: "Gerek günahları terk etmekte, gerek ibadeti yapmakta gazabiyye ve behime kuvvetini kullanarak namazla Allah'tan yardımı dileyin."

Demek azmin fiile geçmesi için ve kötülükleri terk, faydaları celbetmekte, sabır ve namazla güzel ahlak tahsil edilir. Doğrusu sabırla günah terk edilir; namazla da iyiliklerin yapılması kolaylaşır. Rasûl-u Muhterem de başına bir iş geldi mi, namazı kılmakla Allah Teâlâ'ya sığınırdı. Ancak gazab ve şehvet kuvvetleri birbirine zıddır; hangisi harekete geçerse diğeri durur. Binaenaleyh şehvet ve gazabın dizginlenmesi için namaz ve sabır, azmin kullanılması için en büyük vesilelerdir.

Fahreddîn-i Râzî rahimehullah şöyle demiştir: Bu babda azmin kullanılması için iki yol vardır:

a-Müdrike kuvvetini çalıştırıp işin akıbetini düşünmekle; işin akıbeti fenalık ise gazabiyye kuvvetinin çalıştırılmasıyla iradeyi fiilin terkinde kullanmak, yok eğer işin akibeti güzellik ise behime kuvvetinin tahrikiyle azimli iradeyi fiile geçirmek gerekir.

b-Gazabiyye veya şehvet kuvvetleri fiile geçip ruhun dizginini ele almak isterlerse, mü'min bütün dikkat-i nazarını bir tek noktaya toplayarak gazab ve şehvet kuvvetlerinin arzularını hayalinde kendi nefsi aleyhinde kullanır. Şöyle düşünülür: "Eğer birisi bana zulmederek zarar vermek isterse, anneme, bacıma veya herhangi bir yakınıma kötü hislerini kullanıp tecavüzde bulunsa kabul edecek miyim?.." Böylece bir muhasebe neticesinde insan günahlarda gazabî kuvvetini kendi aleyhinde kullanır, behime kuvvetini de lehinde kulanmaya çalışır. Muhasebe mutlaka insanı güzel ahlaka sevk eder.

2-Eğer nefsi sıhhatli ise yani fıtratından ayrılmamış ise onu korumaya çalışır. Yok nefsi hastalanmış ise tedavisinin hal çaresine bakılır. Burada iradenin kullanılması, hastalığı defetmek için yine gazabiyye kuvvetinin, menfaatleri celbetmek için behime kuvvetinin çalıştırılması şarttır. Mühim olarak ilk önce bir muhasebe ile insan hislerini teşhis eder, sonra tedavi eder. İhyâu-I-Ulûm ve Sirâc-ut-Tâlibîn adlı eserlerinde İmam Gazâli şöyle demiştir: İnsanın nefsi bedeninden daha fazla terbiyeye muhtacdır. Mesela nefsin sıhhati, nefs-i nâtıkanın mutedil olmasına bağlıdır; itidalden ayrılması onun hastalığıdır.

Binaenaleyh nefs, güzel ahlakı terk, fena ahlakları yapmakla hastalanır. Normal bir beden zaman zaman yemekten içmekten, soğuktan zedelenip, mide, ciğer, böbrek gibi cihazların dengesi bozulduğu gibi, nefs de kâmil bir fıtrat üzerinde doğsa bile zaman zaman ana baba, çevre ve kötü hislerden dolayı zedelenir. Şehvet kuvveti menfaatleri celb, gazab kuvveti de zararları defeder. Bu itiş çekiş insanı fıtratından uzaklaştırır.

Binaenaleyh eğer nefs sıhhatli ise fıtratını korumaya, zedelendi ise kemâlâtı elde etmeye çalışılır. Bedeni terbiye etmekte havaya, suya, libas ve meskene ihtiyaç olduğu gibi, nefsinin terbiyesinde de insan hikmete, iffete, cesaret ve adalete muhtacdır. Her nasıl olursa olsun insan bu dâr-ı dünyaya geldikten sonra zayıf olarak doğar. Nitekim* “...Şübhesiz insan (terbiyeye muhtaç olduğu bakımından) zayıf olarak yaratılmıştır.” [En-Nisâ128] buyrulmuştur.

Bu ayet-i kerîmeye binaen bu zâfiyeti bertaraf etmek için beden ve nefsin terbiyesinde, evde anne baba, okulda muallim ve terbiyeciler, hem nefsin kemâliyetine hem bedenin sıhhatine uğraşmak mükellefiyetindedirler. Her ikisini de sıhhate ulaştırmaya çalışmak mecburiyetindedirler.

Tedavi sûreti de "Herşey zıddıyla tedavi olunur." düsturuna riayet etmekledir. Hem mesela beden sıhhate kabiliyetli, nefs de normal mizaca muvafıksa, bedenin gürbüzlüğü korunur, nefsi de mizacından uzaklaştırılmamaya çalışılır. Yok ikisinden birisi zedelenmiş ise ilaçları kullanmakla tekrar sıhhate kavuşturulması için çalışılır. Bu takdirde cehaleti ilimle, gazabı hilimle, cimriliği cömerdlikle, kibirliliği tevazu ve oburluğu da kanaatle tedavi edilir. İnsan, gayrındaki iradeyi kemiyetten keyfiyete geçirmek için şu iki yolu tatbik eder:

a-Bedenî hastalık ölümle biter. Nefsin hastalığı ise ölümden sonra daha artar diye bildiği gibi bildirmelidir. İnsan bunu idrak etti mi, nefsin zararlarını nazar-ı itibara alır. Bedeni tedavide doktorun verdiği reçete ile zorluğa katlanarak sabreder, acı dermanlara tahammül gösterir, işte bu tahammül gücü ile şehvet ve gazab kuvvetini tedavi etmekte aynı zorluğa katlanmalıdır. Fakat unutulmasın ki her bir hastalığı zıddıyla tedavi etmek lazımdır. Böylece insan fıtratını kaybetmişse de, İradenin kullanılması ile de hakîkate kavuşur.

b-Kendisindeki veya gayrındaki azim ve iradeyi fiile geçirmek için insan kendine güzel ahlak sahibi olan birisini seçer; onu ruhuna ve kalbine yardımcı kılar ve bu vesileyle içteki güzel arzularını, iradesini ve azmini kullanır. Şayet, samimi ve güzel ahlak sahibi bulamaz ise, kendisini, sevmeyenlerin sözleriyle tedavi etmesi lazımdır. Yani kınayıcıların sözlerini hasede değil nasihate çevirmeye çalışır. Böylece iradesini fiile geçirir.*“Amma kim Rabb'inin makamından korktu ve nefsini heva(ve heve- sin)dan alıkoyduysa işte muhakkak cennet, o, onun varacağı yerin ta kendisidir.” [En-Nâizat 40-41] mealindeki ayet-i kerîme de yukarıdaki manaya işaret etmektedir.

Netice-i meram, insan ya samimi arkadaşıyla yahud da sevmeyenlerin kınamasıyla içindeki güzel arzularını fiile geçirmekle güzel ve müktesibe ahlakı tahsil eder. Çünkü her bir insanın içinde yani dimağında biri güzel öbürü kötü arkadaşı vardır.

Eğer insan iyi arkadaş bulursa biri içte diğeri dışarıda olmak üzere iki hayrlı arkadaşı bulmuş olur. Hayrlı arkadaşı bulmakla hayra muvaffak olunur. Zıddı da öyledir.

Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:*“Allah'ın göndermiş olduğu hiçbir nebî veya halîfe yoktur ki, onun gizlide iki sırdaşı olmasın. Biri ona ma'rûfu (aklı selîme ve şer'i şerife uygun işleri) emreder ve onu üzerine teşvik eder. Öbürü de ona şerri emreder ve onu ona tahrik eder. Ancak masum odur ki, Allah Teâlâ onu korumuştur.”

Yani nefs-i nâtıkanın da gizlide hayra teşvikçisi ve sırdaşı mutmainne, şerre teşvikçisi emmâredir; yahud aklın melekiyye ve behime kuvvetleridir. Aklın melekiyye kuvveti, onun hayrlı arkadaşı yani müdrike kuvvetidir; şerli arkadaşı da vehmiyye kuvvetidir. Artık behime ve subuiyye kuvvetleri akla itaat ederlerse, insanın aklının güzel arkadaşları olurlar; yok vehmî kuvvetine itaat ederlerse şerli arkadaşları olurlar.

Bir insan kendine güzel arkadaş bulup cismâniyette o güzel ahlak sahibini arkadaş edinirse, mana âleminde de melekler mutmainne nefsini yahud müdrike kuvvetini tedavi ede ede vicdanını saflaştırırlar. Aksi takdirde fena kimselerle arkadaş olanın, dışta onun telkini, içte vehmî kuvvet, histeriyle birleşirler, şeytan da gizlide vehmî kuvvetine müdahale eder; nefsi esfel-i sâfilîne indirirler. Bu hikmete binaendir ki Rasûl-u Muhterem:*Kişi kendine dost edindiği kimsenin dîni ve ahlakı üzerindedir. Sizden biriniz iyice düşünsün ki kiminle sırdaş olup dostlaşıyor.” buyurmuştur.

Yani insan cismâniyet âleminde hayrlıyı sırdaş ederse hayra, şerliyi sırdaş ederse şerre meyleder; her bir arkadaş kendi hissine göre iradesini tahrik eder. Hatta Hazreti Fahr-i âlem'den sonra Hazreti Ömer kendisine Huzeyfe adlı sahabeyi sırdaş kabul etmişti. Ona: “Ey Huzeyfe, sen Rasûl-u Ekrem'in sır arkadaşı idin, münafıkları güzelce tanıyordun, Allah için de, ben de nifak var mıdır?” O da: “Hayır Vallahi, Rasûl-u Muhterem seni emin bilirdi.” cevabını verdi. Şeyh Cüneyd Bağdâdl de: "Ben edebi edebsizlerden öğrendim." derdi. Hülâsa Hazreti Ömer radıyallahu anh dostu ile, Şeyh Cüneyd kuddise sirruh da düşmanıyla, iradesini güzel ahlakın tahsiline tahrik etmiştir.

3-Bir insan hangi fenalığı terk etmek isterse o fenalığı işleyenden kaçmakla güzel ahlakı tahsil eder ve o güzel ahlak ile ahlaklananı bulup, sırdaş olmazsa bile onunla fenalıkları terk eder. Doğrusu insan ahlaksızdan ahlaklıya sığınmakla faydalıyı celb ve zararlıyı da defeder.

Nitekim*''Eğer sen mermer taşı veya bir kaya parçası olsan bile kalb erbâbına arkadaş olup ona ulaştın mı cevher olursun.” denilmiştir.*''Allah'a ve ahiret gününe imanda sebat eden hiçbir kavmin Allah'a ve Rasûlü'ne muhalefet eden kimselerle -velev ki o(muhalefet ede)nlar bunların babaları, ya oğulları, ya biraderleri, yahud soy sopları olsunlar- dostlaşacaklarını görmezsin. Onlar (öyle hakîki iman eden kimseler)dır ki Allah Teâlâ imanı kalblerine yazmış da ve ayrıca onları Nezdi'nden bir ruhla desteklemiştir. Bunları altından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır. Bunlar orada ebedî kalıcıdırlar. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Rabb'lerinden razıdırlar, işte onlar Allah fırkasıdır.
Gözünüzü açın ki Allah fırkası umduklarına erenlerin ta kendileridir.” [El-Mücadele 22] mealindeki ayet-i kerîmeden şunu anlıyoruz:

Cidden Allah Teâlâ’ya İman eden, -İçindeki burhan tezahür etsin etmesin- hakîkî bir samimiyetle fâsık ve kafir akrabasını sevemez. Tabiî olarak imana dayalı olan güzel ahlakı onları sevmeye müsaid değildir. Çünkü kalb ayna gibidir. İki cisim bir anda onda görül- mez. Binaenaleyh yukarıdaki ayetin hükmünce hakîki bir mü'min Allah ve O’nun Rasûlü'nün emri için her muhalif olanı terk eder, aksi takdirde imanı kemil bulamaz.

Soru: Bir mü'minin babası, annesi, kardeşi yahud soyu sopu kumar, içki, zina veya başka günahlara dalarlarsa nasıl hareket etmelidir?

Cevab: Bunlar müşrik de olsalar bile, yine onlara sıla-f rahm yapar; hüsn-ü muaşeretle iyilikte bulunur; ancak kalben onlara samimi olamaz ve onların günah işlemesine malıyla, gücüyle, fikriyle yardım edemez; günahlarında hiçbir sûrette onlara hizmet edemez, günah işlemeleri halinde kaçar; sair vakitlerde onlara döner ve üç şekilde muamele eder:

a-Nasihati dinlemedikleri takdirde ve günahlara teşebbüs ederken hareketlerinden kaçar, meclislerini terk eder.

b-Günahlara dalmazdan evvel onları vazgeçirmeye, hikmetli sözlerle terk ettirmeye çalışır. Kâr etmezse,

c-Günahlarını işlemelerinde onlara hiçbir yardımda bulunmaz. Mesela "Oğlum bana şu içki şişesini getir." diyen babaya oğlu şöyle cevab verir: "Babacığım, ne olur onu içme. Ben sana o zehiri vermem." Babası ısrar ederse, sükutla meclisinden kaçar. Bilahare babası ne harekette bulunursa bulunsun kendisi gayet şuur içinde bir nezaketle babasına döner ve tebliğde kusur etmez, sövmez, dövmez ve sövmelerini sarf-ı nazar eder.

Burada düstur şu hadîs-i şeriftir:* “Allah'a isyan olacak hususlarda hiçbir mahluka itaat yoktur.” Hazreti Esmâ da Rasûl-u Muhterem'e gelerek: “Ey Allah'ın Rasûlü, benim annem müşriklerdendir. Bazan benden yardım ister; ben ona yardım edebilir miyim?” diye sordu. Bunun üzerine O da ona: * “Annene sılada bulun.” buyurmuştur. Yani, günahların dışında ona yardım et demektir.
Şihâb-i Haffâcî şöyle der: Sakın, cahilin cehaleti, sefihin sefâhati senin gazab kuvvetini tahrik etmesin. Bilakis seni yok edecek yumuşaklığın, göğsüne şifa verecek gazab ve sefâhatten daha güzeldir.

Şu halde kalbî muhabbet ve samimiyet ayrıdır, yardım da ayrıdır. Binaenaleyh günah hususunda yardım etmekten kaç; onlar günahlarından boşaldıktan sonra, yumuşaklık ve nasihatle onlara yardım et. Sakın ruhunu zedeleme haa!

Ismail Çetin - Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf:39-44
Devamını Oku »

İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır



İman ve salih amelden semerelenen güzel ahlak dünyada huzuru ahirette de ebedî saadeti kazandırır. Çünkü imana dayanmayan güzel ahlak diye bir şey yoktur. Binaenaleyh iyal ve akraba ferdlerinin hatta her toplum ferdinin manevi olgunluğunu ve olgunluğunun da görüntüsü olan ilim ve güzel ahlakı huzur ve mutlulukla tabir ederiz. Kur'an ve ha­diste buna "hayat-ı tayyibe" denilmektedir. Ruh ve bedenden ibaret insana; dimağını selamet-i fikir, kalbin âkile kuvvetini zikir ve sair azaları İslamın emretmiş olduğu ahlakla terbiye etmek huzuru ve refahı ka­zandırır. Bu takdirde nefs ve bütün organların hisleri, sürür ve zevk bu­lur, huzur ve refahı elde eder. Çoğu zaman insan İslamın emrettiği şekil­de yaşadığı vakit bu sürür ve zevki madde olarak da hisseder. Çünkü ilmî ahlakın tatbikatı önce bir nev'î vehmî ve hayalîdir. Sonunda ise vic­danî ve şuhûdîdir. Bu müşahededen mahrum kimse ilmin ve güzel ah-

lakın hissinden bîhaberdir. İnsan amelî olarak şuurlandığı zaman ancak bu huzur ve mutluluğu görür. Eğer en âlî olan huzuru, en süflî olan bir misalle tarif edersek şöyle deriz: Dil tatlıyı, tuzluyu, ekşiyi; el yumuşağı, serti; tenasül azası şehveti ve bunlara bağlı his organları kendi sahala­rında zevklenip sevinç ve sürürü müşahede ediyorlarsa, öylece İslam dîninin emrettiği şeyleri yerine getiren ve yasaklarından da sakınan, yo­lunun bitiminde her bir ibadetin lezzet ve sevincini, sürür ve zevkini bü­tün asabî damarların hisleriyle kendi nefsinde müşahede eder. Hem na­sıl ki dil acılığı hissediyorsa, beden de her bir azada öylece kendisiyle yapılan günahın acısını hisseder. İşte bu iki hissin müşahedesine hayat-ı tayyibe denilir. Süflî olan nefs vehmî kuvvetiyle aleyhinde ve lehin­de bir şeyleri hissederken zevk için yahud nefret ve kaçmak için beden­deki refleksi fiile geçirebildiği gibi, tatbikatın neticesinde ruh da aleyhin­de bir şey hissettiği zaman derhal refleksi harekete geçirir, lehinde de bir şeyleri hissettiği zaman sevinç ve sürür içinde kalır. İşte aşk bu.

Kimi­si de buna cezbe dedi. Şu kadar ki nefsin hayvânî mertebesindeki ref­leks altıncı hissin seviyesine kadar tekâmül eder. İmdada yetişmek ister­se de tedbir edemez. Korkudan ve sevinçten şuur altına düşer ki buna hayret derler. Ne hayret? Şaşkınlık bu. Hayat-ı tayyibe ile şereflenmiş in­sanın vehmî kuvveti firâsete ve keşfe dönüşür. Bedendeki refleks ise burhana dönüşür. Bu takdirde dînin aleyhinde olan bir şey keşfolundu- ğu zaman altıncı hissin fevkindeki şuur ve burhan, refleksi uyarmayla birlikte tedbir de alır. Tedbiri son derece tesirli olur. İşte bu hikmete bina­endir ki, kafirin refleksi süflî ve nefsânî olduğu için kafir harbden kaçar. Mü'minin refleksi ulvî ve ruhânî olduğu için kaçmaz, daha da cesaretle­nir ve temkinle hareket eder. Kafir korkudan saldırır, mü'min ise muhab­betten saldırır. Hayat-ı tayyibeden ibaret nefs ve his organlarının zevk içerisinde kalması şübhesiz takvânın semeresidir.

Takva kemal bul­dukça bu görülmez. Nefs-i mutmainne'nin makamı da takva makamıdır. Bir çocuk erginlik çağına ulaşmadığı müddetçe şehvet lezzetini duyup sezemediği gibi bir insan da imandan sonra cehalet ve düşük ahlaktan arınmazsa hayat-ı tayyibeye kavuşup kavrayamaz. Erginlik çağındaki bir genç şehvet zevkini ve kendisindeki hisleri inkar edemediği gibi, imanı ve nefsi mutmain olan bir mü'min de hayat-ı tayyibeyi inkar edemez olur. İşte insan inkar edemez dereceye ulaştığı andan itibaren hayat-ı tayyi­beye kavuşmuş olur. Her bir emri yerine getirmekte bir zevk bulduğu gibi, her bir günahın arzusu anında da onun ızdırabını çeker, hisseder.

Bütün ashâb-ı kiram istisnasız olarak hayat-ı tayyibenin içerisinde idiler. Hayat-ı tayyibenin zirvesine ulaşanlar da vardı. Her bir maddenin içerisinde manayı görürlerdi ve bilirlerdi. Nitekim bir gün Rasûl-u Muhte­rem yıkanma eseri olan ıslaklık üzerinde bulunduğu halde bazı ashabın yanına gidip oturmuştur. O anda kendileri hayat-ı tayyibe içerisinde muazzam hoşnud ve aşk ile dolu görülünce hayat-ı tayyibe ile şeref­lenmiş olan ashab cûşa geldiler. Onlardan biri: "Ey Allah'ın Rasûlü, hali­nizi hoşnud durumda görüyoruz." demişler. *“Evet Vallahi, hamdolsun Allah'a.” buyurmuştur. Ashab sonra zenginlikten söz açtılar. Bunun üzerine Rasûl-u Muhterem şöyle buyurdu:

*“Gerçek şudur ki, Allah Teâlâ'nın emrlerini yerine getirip yasak­larından sakınan takva sahihlerine zenginlikte zarar yoktur. Fakat takva sahibine sıhhat, zenginlikten daha hayrlıdır. Nefsin hoşnut­luğu (hayat-ı tayyibe) da büyük nimetlerden sayılır.” Hadîs-i şerifteki,''tayyib-un-nefs"in manası beşeriyete nazaran, ehli ile buluş­mak, bedeni isteklerini yerine getirmekten dolayı bedende devam eden sürür ve hoşnudluktur. Ruhâniyete nazaran da İlâhî ve rûhânî aşkın lez­zetidir. Ancak bedendeki sürür gelip geçici olup suyun yüzündeki köpük gibidir. Ruhânî lezzet ise tükenmez devamlı akan su gibidir. Arada fark çok... Ezcümle ''Sizin nezdinizdeki şey (dünya lezzeti) tükenir, Allah'ın indindeki şey(cennet ve nimetleri) ise bakîdir. (Allah yolunda sefalete, kafirlerin ezalarına, dînî tekliflerin meşakkatine katlananlar ahde vefada sebatla) Sabredenlerin mükafatlarını Biz (onların) yapmakta olduklarının daha güzeliyle ve­receğiz muhakkak. Gerek erkekten ve gerek kadından kim o mü'­min olduğu halde iyi amel(ve ahlak)de bulunursa hiç şübhesiz onu dünyada hayat-ı tayyibe ile yaşattırırız (ahirette de) ve her halde (onların) yapageldiklerinden daha güzeliyle mükafatlandırırız.” [En- Nahl 96-97] buyrulan ayet-i kerîmede de bu mana apaçık tasrih olunmak­tadır.

İşte huzur ve mutluluktan ibaret hayat-ı tayyibe dünyada iman ve salih amelin mukabili olarak verilmektedir. Bu ayet-i kerîme mü'minlere birçok müjdeleri veriyor...

İsmail Çetin - Mufassal Medeni Ahlak,syf:618-621
Devamını Oku »