Matbaa Osmanlı’ya Ne Zaman Geldi?

...Yazımız iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Islam dünyasındaki hoca merkezli eğitim metodunun, batıdaki kitap merkezli eğitim metoduna olan üstünlüğü anlatılıyor, böylece niçin Osmanlı Devleti’nde matbaaya ihtiyaç duyulmadığı daha iyi anlaşılacaktır.

Ikinci bölümde ise birkaç alt bölüme yer verdik. Bu bölümde matbaanın ulema, yani alimlerden ötürü geciktiğine yönelik iddiaya günümüz kitaplarından, hatta 18. ve 17. yüzyıllarda yayınlanmış kitaplardan cevap veriliyor. Osmanlı aydınlarının bile matbaayı tavsiye etmediğini ve zaten halkın da basma kitaplara rağbet göstermediğini yine bu ikinci bölümde okuyacaksınız. Ayrıca kemalistlerin neden Osmanlı’yı kötüledikleri hakkında kısaca bilgi vermeyi de lüzumlu gördük.

*

Resimleri orjinal boyutunda görmek için üzerlerine tıklayınız



Ibrahim Müteferrika’nın terekesi. (KAYNAK: Istanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi, Kısmet-i Askeri Mahkemesi, nr. 98, vr. 39a.)

***

Evvela “ilk Türk matbaası” tabirini açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Ibrahim Müteferrika matbaası, genelde ilk Türk matbaası ifadesiyle tarif edilir. Muhtemelen bu ifadenin en ayrıntılı ve doğru izahatı Hidayet Nuhoğlu tarafından verilir ki, burada onu aynen aktarıyoruz:

“Neyin ilki olduğunu doğru olarak ortaya koyarsak, ‘Türk-Osmanlı coğrafyasında, bir Müslüman devletin (Osmanlı Devleti), kendi kültürüne ait ve kendi kültürü için ihtiyaç duyulan eserleri basmak üzere, **devletin himayesinde** kurulan ilk matbaa’ tarifi daha doğru bir tarif olacaktır.”[1]

***

Islam Dünyasında Eğitim Metodu

Müslümanlar, insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmamıştır. Bilgisayar kullanmayı bir kitaptan mı öğrenmek isterdiniz, yoksa birebir uzmandan mı? Elbette çoğunluk ikinci şıkkı tercih edecektir. Bir insanın bilgiyi doğrudan bilenden alması; bilenin kitabından almasından çok daha faidelidir. Insan varlığının düşüncelerinden oluşan bir metin, o varlıktan açığa çıkabilecek manaların üstünde olamaz.

Kitapta yer alan bilgileri “ölü bilgiler” olarak niteleyebiliriz, zira sizinle konuşmaz, suallerinize cevap vermez, oradaki bilgiyi alsanız dahi nerede ve nasıl kullanacağınızı size göstermez. Ağız – kulak yoluyla hocadan talebeye aktarılan bilgi otokontrol sağlıyor. Ehil olmayan bir kimsenın araya sızmasını imkansız kılıyor, böylece ilmin kalitesi ilk günkü gibi berrak kalıyor. Fakat matbaalarda ehil olmayanlar tarafından basılan ve çarşı – pazarda çorap misali satılan kitaplar ile ilim ayağa düşüyor. Özellikle 99 doğrunun yanına -kasten veya suhulen- bir yanlışın ilave edildiği kitaplar, okuyanı yanlış bilgilendirmekle kalmıyor, ilmin yok olmasına da sebep oluyor. Takdir edersiniz ki, en öldürücü yalan, doğruya en yakın olanıdır.

Dinsiz olan Karl Marx bile, Paris Komünü’ne ilişkin bir yazısında; “Şimdiye kadar, Roma Imparatorluğu zamanında Hıristiyanlığın bu kadar çok efsane yaratması matbaanın henüz keşfedilmemiş olmasına yorulurdu. Oysa, bunun tam tersi doğrudur. Bugün günlük basın ve telgrafın bir günde yarattığı efsane, eskiden bir yüzyılda yaratılandan daha fazladır”[2] diyor.

Dolayısıyla ilmi birebir alimlerden almak, kafa karışıklığını da önlüyor. Her insanın seviyesi bir değildir… Alimin himayesinde ağız – kulak yöntemiyle alınan ilimde hoca talebesinin meşrebine, ruh haline, kıvamına, anlayışına, seviyesine göre bir yol haritası çizer ve ondan sonra bilgiyi aktarır. Belirli bir süreç içerisinde evvela bilinmesi gereken temel konuları, ardından derece derece mühim zevaidi aşama aşama öğretir. Ancak kitap merkezli bilgi edinme yönteminde herkes tarafından ulaşılabilen tam veya eksik bilgi ihtiva eden kitaplar faydadan çok zarar getirmektedir. Daha baştan sona Kur’ân-ı Kerim’in tefsirini veya bir Ilmihal okumamış, alt yapısı zayıf kimseler kolayca ulaşabildikleri felsefi kitapları okuyorlar. Hatta birçok insanın ilk okuma tecrübesi bu kitaplarla başlıyor ama sonra başları da dönmeye başlıyor. Neticede depresyona giriyorlar, hayattan kopuyorlar vs. Bu tür felsefi kitaplardaki yanlış bilgiler konumuzun dışındadır. Ayrıca Avrupa’daki bilgiler yaz boz tahtası gibidir. Bir kitap yazılır, okuyan buna endekslenir ve tasavvuru bu kitaptakine göre olur, diğer bilim adamı ise bunu yalanlar. Dolayısıyla ilim metin bolluğu içinde kaybolmuştur veya kasten kaybettirilmiştir.

Kitap merkezli ile Hoca merkezli bilgi aktarımındaki en önemli farklardan bir tanesine daha temas etmek istiyorum. Kitaplardaki bilgi çoğu zaman ayıklanmış bilgi değildir ve takdir edersiniz ki, bilgiyi ayıklamada 30 veya 40 yılını ilme adamış alimler, 5-10 yıl araştırma yapmış olan insanlara nazaran doğal olarak daha başarılıdırlar.

Kitaplardaki bilgi nazari bilgidir, bu yüzden kitap okurken bazen yazarın kastetmediği şeyleri anlayabiliyoruz, bazı cümleler bizde farklı çağrışımlar yapabiliyor ve bu durumda satır arası boşluklar oluşabiliyor, ki satır arası boşluklar okur için aynı zamanda bir tuzaktır ve hedefe ulaşmayı engellemektedir. Alim ise pratiğini yapar, yanlış anlaşılmaları giderir.

Elbette Müslüman toplumlarda da kitaba değer verilir, fakat Islam aleminde ilmi yazmak; öğrenmek için değil, muhafaza etmek içindir. Zaten Kur’ân “ezberden okumak” anlamına geliyor, Müslümanların, Kur’ân’ı, içerdiği manayı ve kutsallığı hissetmeleri için bu metni ezberlemeleri, içselleştirmeleri ve bu şekilde okumaları gerekir. Kur’ân’ın yazılmasının tek amacı da hafızaya ve Kur’ân’ın “olması gerektiği gibi” sözlü aktarımına yardımcı olmaktır zaten.[3]

Her Ramazan’da Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin o seneye kadar inen ayetleri Cebrail (aleyhisselam) ile okuyup karşılaştırdığı biliniyor. “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz halkın huzurunda baştan sonra kadar tilavet etmek itiyadındaydı. Etrafında toplanan Ashab, beraberinde Kur’ân nüshalarını getirirler ve bunlarla O’nun okuduklarını mukabele ederler ve icabında ellerindekileri düzeltirlerdi. Hayatının son Ramazan ayı esnasında[4] bunu iki defa tekrarladı. Bu tarz “mukabeleler” ve halk huzurunda tilavet etmeler Arza (takdim) adını alır ve bunların işaret ettiğimiz en sonuncusu Arza Ahira, Kur’ân tarihinde unutulmaz olarak kalmıştır.”[5]

Bilindiği gibi, Akabe biatlarında Müslüman olan Medinelilerin Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizden Kur’ân öğreticisi istemeleri üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) oraya Mus’ab b. Umeyr’i (radıyallahu anh) öğretmen olarak göndermiştir.[6] Medine’ye gelindiğinde de bir çok çevreye Kur’ân öğretmeni gönderilmişti.[7]

Alın size Kur’ân’dan metin, okuyun ve öğrenin denmemiş, aksine, bir öğretici gönderilmiştir.

Kur’ân’ın sözlü aktarımı Islamî eğitim sisteminin belkemiğidir diyebiliriz. Bu yüzden küçük yaştaki çocukların Kur’ân’ı ezberleyip hafız olmalarına çok önem verilir ve bu coşkuyla kutlanır. Kur’ân’ı, ilmi, bilgiyi korumanın yolu, ezberlemek, yani hafızaya almaktan geçer, zira Arapça’da hafız, hafıza, muhafız, muhafaza kelimelerinin hepsi aynı kökten, yani “korumak” mastarından türerler.[8]

Mesela Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin Medine’ye hicretinden sonra inşa edilen Mescid-i Nebevî’nin yanına yapılan Suffa, Islâm tarihinin ilk kudsî medresesidir. Suffa’da kalanlar özel bir eğitim ve öğretime tâbi tutuluyorlardı ve burası Kur’ân’ın ezberletilip, ahkâmının öğrenildiği bir medrese idi.[9] Burada Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bizzat kendisi ders veriyor, Kur’ân ayetlerini ve Islâmî hükümleri insanlara öğretiyordu.[10]

Hicri 4. yılda meydana gelen Bi’r-i Meûne vak’asında 70 kadar hafız sahabinin[11]; hicri 11. yılda gerçekleşen Yemame Savaşı’nda şehit edilen beş yüz kişi içinde pek çok hafız sahabinin bulunması hafız sahabilerin ne kadar çok olduğu ve dolayısıyla ezberlemenin önemi hakkında bize bir fikir vermektedir.[12]

Nakledildiğine göre Hz. Ömer (radıyallahu anh), hafızlığı özendirmiş ve teşvik etmiş ve çeşitli şehirlere maaşlı Kur’ân öğretmenleri tayin etmiştir. Hz. Ömer’in (radıyallahu anh), hafızlara bir süre maaş bağladığı bilinmektedir. Ebu Musa el-Eş’ari (radıyallahu anh), Halife Hz. Ömer’e (rh.a.) bir mektup yazarak Basra’da birçok kimsenin Kur’ân’ı ezberlediğini bildirince, O da cevaben, onlara maaş bağlamasını emretmişti.[13]

Ayrıca unutulmamalıdır ki, Batı’da matbaada hatalarla dolu Kur’ân-ı kerimler basılmıştı.[14] Hiç kuşkusuz bu hataları farkedenler hafızlarımızdı.

Hal böyle olunca batıdaki bilgi aktarımının aksine matbaa; Islami bilgi aktarım sisteminin özüne yönelik bir saldırı oluşturuyor. Çünkü bilgiyi güvenilir ve değerli kılan unsurları tahrip edici niteliktedir.[15] Avrupa’nın bilgi aktarımı, bilgilendirmekten ziyade bilgi kirliliğine sebep oluyor.

Müslüman toplumlarda ise kitap üretimini sözlü aktarıma uyduran bir yöntem olarak “icazet” kullanılmaktadır. Islam’ın ilk zamanlarında kitap üretiminin nasıl geliştiğini izah etmeye çalışalım. Yazar, evvela ezberinden veya kendi kopyasından eseri yazıcıya dikte ettiriyor, yazıcı ise dikte ettirilen metni yüksek sesle kamuya açık bir yerde yazara geri okuyordu. Böylece yazar bu aşamada ekleme/düzelteme yapabilme imkanına da sahip oluyordu ve bu işlem bir – iki defa tekrarlanabilirdi. En nihayetinde yazar kitabın tam olduğuna kanaat getirdiğinde yazıcıya icazet verirdi. Bu aynı zamanda bilginin onun aracılığıyla başkasına aktarılabileceğine dair bir izindir. Böylece çıkartılan diğer nüshaların geçerlilik kazanması yine aynı şekilde yazara veya yazardan icazet alana okunmasıyla mümkün olabiliyordu.[16]

Daha sonraki yüzyıllarda bir kitap medrese müfredatına girdiğinde de aynı yol takip ediliyordu; hocalar kitapları öğrencilere yazdırıyor ya da ezberlermelerine yardımcı oluyordu ve sonradan onlardan kitabı ve eğer varsa bu kitaba ait şerhlerle birlikte geri anlatmalarını bekliyorlardı. Ezbere ve hatırlamaya yardımcı olacak şekilde kafiyeli cümleler şeklinde de yazılabilen kitabı içselleştirdiğine, buradaki bilgiyi kendinin bir parçası haline getirdiğine inanılan öğrenciye icazet verilirdi.[17]

Örneğin Islam eğitim tarihinde medrese, yani şimdiki manasıyla Üniveriste denilince ilk akla gelen müessese 1067 yılında Bağdat’ta kurulan Imam Gazzali’nin de (rahmetullahi aleyh) hocalık yaptığı Nizamiyye Medresesidir.

Bu medresedeki eğitim metodu hakkında şu malumat veriliyor:

“…öğrenciler kaynak teşkil eden metinlerden oluşan birçok nüshalarının kopyalarını azar azar istinsah ediyorlardı. Metin yüksek sesle okunuyor, hoca met­nin izahlarını yapıyor ve metnin düzeltmelerini veriyordu.[18] Öğretim metodunda, hoca ve talebe işbirliği, karşılıklı olarak sorulan sorular daima mühim bir rol oynuyordu.”[19]

Görüldüğü üzere müslüman toplumlarda kitap, yalnızca sözlü birikime yardımcı bir araçtır ve bu kitaplar da yine sözlü süreçlerden geçerek yazılmıştır. Islam aleminde alimlere gösterilen saygının gerisinde de bu yatar. Alim; ilmi, bilgiyi bizzat kendinde taşıyandır, başka bir ifadeyle Alim; vücut bulmuş bilgidir.[20]

1332-1406 (Hicrî 732 / 808) yılları arasında yaşamış astronom, iktisatçı, tarihçi, matematikçi, sosyal bilimci ve Islam bilgini Ibni Haldun da yazılı metinlerin fikirlere ulaşma gayretindeki talebelerin önüne fazladan engeller çıkardığını belirtmektedir. Ibni Haldun bu konuda mealen şöyle diyor:

“Dil dimağdaki fikirlerin yorumudur. (…) Kelimeler ve anlatım ise fikirler arasındaki araç ve perdedir. Fikir talebeleri bu fikirleri anlatılan kelimelerden bulup çıkarmalıdır. (…) Ancak bir talebe kitaplar ve yazılı metinler üzerinden hareket ediyor ve bilimsel soruları kitaplardaki yazılı kelimelerden anlamaya çalışıyorsa; yazıdaki kelimeleri hayalindeki sözlü kelimeden ayıran bir başka perdeyle karşılaşır.”[21]

O halde bilgiyi Alimin gözetiminde almak daha müspet bir netice verecektir.

Demek ki en iyi yöntem budur, zira yazılı metinlerin fikirleri yansıtması yetersizdir. Bilgiye ulaşmaktaki en iyi seçenek bileni bizzat dinlemektir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin; “Ilim Çin’de de olsa, gidip alın”[22] Hadis-i şerifi de bunu teyid etmektedir.

Ibni Haldun, bu konuya muhtasar ve hususi bir fasılda yer vermiştir ki, biz onun metnini aynen nakletmeyi uygun bulduk: “Ilimleri öğrenmek için seyahat ve ileri gelen üstadlarla buluşma, öğretimde kemali artırıcı bir unsurdur.”[23]

Bilgi amaçlı olarak uzun seyahatler yapmayan hemen hiçbir büyük müslüman alim yok denebilir. Bazıları onlarca bilim merkezini dolaşmış; buralarda çok sayıda alimle tanıştıktan, mümkün olduğu kadar bilgi topladıktan, öğrenim gördükten sonra başka merkezlere gitmişler; ömürlerini bu şekilde öğrenim ve öğretim seyahatleriyle geçirmişlerdir. Ana yurdundan binlerce kilometre uzaklara giderek oralara yerleşenler olmuştur. Mesela filozof Ebû Nasr el-Fârâbî aslen Türkistanlı olup muhtemelen kırklı yaşlarında ilim seyahatine çıkmış; Irak ve Suriye bölgelerinde dolaşmıştır. 1041 (1632) yılında Mağrib’deki Tilimsân’da doğan Ahmed b. Muhammed el-Makkarî Fas, Merakeş, Tunus, Iskenderiye, Kahire, Hicaz, Kudüs, Şam ve Gazze gibi merkezlere ilmî seyahatler yapmış; bu sayede Nefhu’t-tîb isimli ansiklopedik eserinde 280’den fazla alimi tanıtmıştır.

Pek çok alimin en önemli eserleri bu tür seyahatlerin ürünüdür. Mesela Imam Gazzâlî Ihyâu ulûmi’d’dîn adlı ölümsüz eserini yaklaşık on yıllık seyahati sırasında hazırlamıştır.[24] Hakikaten, eskiden, “hangi kitapları okudun?” diye değil de, “kimden okudun?” diye sorarlarmış.

Bu yüzden geçmişte olduğu gibi bugün de zengin ve asil aileler çocukları için özel ve meşhur hocalar tutarlar. Adetullah da böyle değil midir? Allahu Teala gökten herkesin evine Kur’ân-ı Kerim yağdırmaya kadir değil midir de Peygamber göndermiştir? Oysa, “Alın size Kitap, okuyun ve uygulayın” denebilirdi. Nahl Suresi’ndeki şu ayet meali de adeta bu konuyu özetlemektedir:

“Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik *ki, insanlara vahyedileni açıklayasın.* Belki onlar da düşünürler.”[25]

Allahu Teala bir Melek değil de, bizim gibi etten – kemikten bir insanı Peygamber göndererek bizden, Ona bakarak, Onu dinleyerek, meselelerin nasıl anlaşılması ve uygulanması gerektiğini öğrenmemizi istemiştir. Nitekim Ahzap Suresi’nin 21’inci ayetinde mealen şöyle buyuruluyor: “Şanım hakkı için muhakkak ki *size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır.* Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”[26]

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz; “Yüce Allah ilmi insanların arasından bir çırpıda çekip çıkararak almaz. Ancak onu ulemâyı (alimleri) almak suretiyle kabzeder.”[27] buyurarak, ilmin en önemli vasıtasının Alimler olduğuna işaret etmiştir.

Avrupa’nın göbeğinde büyük bir Medeniyet kurmuş Endülüs Islam Devleti’nin büyük alimlerinden Imam Şâtıbî, bir fıkıh usulü şaheseri olan Muvâfakât isimli eserinin “On Ikinci Mukaddimesi”nde şu sözü naklediyor;

“Ilim, insanların göğüslerinde idi. Sonra kitaplara intikal etti, fakat ilmin anahtarları hep alimlerin ellerinde kaldı.”

Ve aynı eserinin “Ilim tahsilinin iki yolu vardır” faslında ise şu yorumu yapıyor: “Kitaplar yalnız başlarına öğrenciye hiçbir şey vermezler; mutlaka hocaların onları açmaları, talebeyi elin­den tutarak onların içine sokmaları gerekmektedir. Bu husus müşâhade ile sabit bulunmaktadır.”[28]

Kemalistlerin sürekli öne sürdükleri Kur’ân-ı Kerim’deki “OKU” ayetine gelecek olursak, bu ayetten sadece yazı okumak anlaşılmamalıdır, ve zaten bu ayetle “Ümmî”[29] yani okuma – yazma bilmeyen Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimize hitap edilmiştir. Allahu Teala, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in okur – yazar olmadığını pekâlâ biliyordu, bu durumda okuma bilmeyen birisine “OKU” demek muhaldir, Allahu Teala da muhal olan bir şey yapmaktan münezzehtir. Demek ki burdaki “OKU” ; alemi, kainatı, evreni veya kendini “OKU” olarak da anlaşılabilir. Esasen bu ayetin tamamı şöyledir: “Ikra’bismi rabbikellezî halak”, yani Türkçe mealen şöyledir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Nasıl okuyacak mışız? Yaratan Rabbimizin adıyla…

M. Kemal Atatürk’ün bu ayet hakkında haşa “safsata” dediğini; “Müslümanım ama atatürkçüyüm” diyen gaflet uykusundaki kardeşlerimiz bilmiyorlar sanırım. Bizzat M. Kemal Atatürk’ün el yazısından görmek isteyenler şu bağlantıya tıklayabilirler:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/05/04/m-kemal-ataturk-ikre-bismi-rabbi-safsatasi-hasa/

Neyse, konumuza dönelim…

Yabancı dil öğreniminde de bu böyle değil midir? Ingilizceyi kitaptan öğrenen birisi ile, çok iyi bilenlerin arasında bulunarak onlardan öğrenen birisinin ingilizcesi aynı kalitede olmadığı gibi; ilmi, kitaptan öğrenmeye çalışanlarla, ilim erbabının meclisinde bulunarak edinmek aynı kalitede olamaz.

Insanların dosdoğru yolda olmasını öğütleyen Allahu Teala’nın, “Ey iman edenler! Allah’dan korkun ve *doğrularla beraber olun*.”[30] buyruğu üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir.

1950’li yıllardan sonra Stanford Üniversitesi’nde çalışan, 20. ve 21. Yüzyılın önde gelen psikologlarından olan ve Amerikan Psikoloji Derneği (American Psychological Association) başkanlığına atanan birçok ödül sahibi Kanadalı Profesör Albert Bandura, çocukların, ahlakı başkalarının davranışını taklit ederek ve gözlemleyerek öğrendikleri teorisini ortaya koymuştur.[31]

Doğrularla olursanız, doğruların ahlakı ile ahlaklanırsınız, Alimlerin yanında bulunursanız, ilim sahibi olursunuz…

Sakın bu yazdıklarımızdan matbaaya karşı olduğumuz sanılmasın, matbaadan da istifade edilir, ancak ağız-kulak yoluyla bilgi aktarımın daha istifade edilebilir bir yöntem olması hasebiyle ve daha başka faktörlerden dolayı, -ülkeye girmiş olmasına rağmen- matbaanın kullanılmaması; asla gericilik değildir.

Kitaplar ne kadar çoğalırsa çoğalsın, ilim öğrenmede hocanın fonksiyonu azalmayacaktır. Onlar bazen bir cümleyle koca bir kitabın ifade ettiği manayı ifade edebilecekler ve kitaptan anlaşılmayan pek çok mesele de onların izahı sayesinde anlaşılır hale gelecektir. Yani Imam Şâtıbî’nin de ifade ettiği gibi, “Yazı hiçbir zaman hocanın yerini tutmayacaktır.”[32] Böylece bilginin saflığı muhafaza edilmiş ve ömür israfı olan zaman kaybı da önlenmiş olacaktır.

Son olarak Tevbe Suresi’ndeki bir ayet mealine daha yer veriyor ve bu bahsi kapatıyoruz:

“Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekün savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah’ın azabından sakınırlar.”[33]

***

Matbaa Osmanlıya Geç mi Geldi?

osmanliya matbaa gecikmis midir ibrahim müteferrikanin dilekcesi

Ibrahim Müteferrika’nın Dilekçesi

***

Matbaa’nın Osmanlı’ya girişinin gecikmesi kemalistlerin iddia ettikleri gibi 300 yıl da değildir. Matbaa, Gutenberg’in icadından 33 yıl sonra Osmanlı’ya girmiştir ve bu da o dönemin şartları göz önüne alındığında gayet normal sayılabilir. O dönemin şartlarını gözetmeden, üstelik abartılı rakamlarla Osmanlı’ya yüklenen kemalistlerin, “ilerici, yenilikçi” olarak niteledikleri Türkiye Cumhuriyeti’ne Televizyon ve Internet’in 20 yıl gecikmeyle girmiş olmasına hiç değinmemeleri oldukça dikkat çekicidir.

Kemalistlerin iddialarının aksine, Osmanlı’da, Padişah’tan alınan müsaade fermanı ile kitaplar 1488’de basılmaya başlanmıştır. Hatta bu basılmış eserlerin kapağında “Sultan II. Bayezid Han’ın gölgesinde basılmıştır” ibaresinin olması, bazı kaynaklardaki, matbaaya Osmanlı padişahlarının cephe aldıklarına dair ileri sürülen fikirlerini çürütmektedir.[34] Özellikle II. Bayezid’in “Kim matbaa ile uğraşırsa idam ederim” şeklindeki bir buyruğu olduğu ifade edilmektedir. Halbuki II. Bayezid zamanında 19, I. Selim zamanında ise 33 kitap basılmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in de matbaacılıkla ilgilendiği belirtilmektedir. Tarihçi Mustafa Nuri Paşa’nın (Netayicü’lvuku’at’ta) ifadelerinde de IV. Murad zamanında bir matbaa için izin istenir ve izin alınır. Bundan da anlaşılacağı üzere kitap basma işine ve matbaanın kurulmasına ve gelişmesine Osmanlı Padişahlarının karşı değil bilakis yardımcı oldukları anlaşılmaktadır.[35]

Görüldüğü gibi, 1488’de Osmanlı Devleti’nde kitaplar basılmıştır. Istanbul’da ilk matbaanın açılış tarihi hakkında Adıvar 1493, Ersoy 1494, Berkes 1495 tarihlerini vermektedirler. Lewis[36] ise, “Ilk Yahudi matbaası 1493 veya 1494 sıralarında Istanbul’da açıldı” demektedir. Ardından Edirne ve Izmir gibi bazı şehirlerde birçok matbaa kurulmuş ve çeşitli kitaplar basılmıştır.[37] Matbaa’yı kuranın yahudi olması bir şey ifade etmez, önemli olan Osmanlı sınırları dahilinde matbaanın açılmış olmasıdır.

***

Halbuki o dönem Osmanlı’nın matbaaya ihtiyacı bile yoktu…

Müteferrika matbaası hakkında 2002 yılında çıkan monografinin müellifi Hüseyin Gazi Topdemir, tarih yazıcılığında kabul edilen bazı tezleri reddedip, matbaanın geç girişinin sebepleri üzerinde teferruatlı bir şekilde durur. Topdemir, dinsel tutuculuğun matbaanın gecikmesine neden olduğunu reddeder. Yazar, matbaanın Osmanlı’ya girişini bir gereksinim olarak görmez, dolayısıyla matbaanın geç mi yoksa erken mi geldiği yönündeki bir sorunun anlamsız kalacağını belirtir.[38] Kemal Beydilli’nin, “Bekleyen yolcusu olmayan durağa, otobüsün geç veya erken gelmesi ne ifade eder ki?” retorik sorusu bu görüşü güzel bir şekilde destekler.[39]

Hele kemalist kalemşörlerin matbaa konusunda hocaların bir alakası olduğu yönündeki asılsız iddialarına ne demeli?



Avrupalı tüccarların matbaada basılan kitaplarının Osmanlı Devleti sınırları dahilinde satışına izin verildiğine dair 1588 yılında Istanbul’da yazılan Sultan Üçüncü Murad’ın fermanı. Bu ferman, Osmanlı’nın matbaaya karşı olmadığını açık bir surette göstermektedir. Bu ferman Islam bilgini Nasiruddin Tusi’nin (1201–1273–74) Tahrîru Usûlü’l-Hendese isimli geometriye dair eserinin baş tarafına basılmıştır.

***

Oysa bu yeniliğe tepki haklı olarak meslek ve geçimlerini kaybetmek korkusuyla sadece hattalardan gelmiştir.[40] Araştırmacılar[41] bu tepkinin, dini taassuptan ziyade hattatların matbaa ile rekabet edemeyerek işlerini kaybetme endişesinden kaynaklandığı konusunda hemfikirdirler.

Eserinden iktibaslar yaptığımız Orlin Sabev, Osmanlı ulemasının (alimlerinin) düşünüldüğünden farklı olarak matbaa düşmanı olmadığını yazar ve nedenini de şöyle açıklar:

“Çünkü birçok ulema mensubu gerek Batıda basılan Arapça kitapları, gerek Müteferrika baskılarını evlerinde bulundurur, başta Şeyhülislam olmak üzere önde gelen alimler de gerek neşriyat projelerinde, gerek tashihlerde Müteferrika’ya yardımcı olurlardı.”[42]

Ismet Binark da birkaç makalesinde matbaanın uzun zaman kullanılmamasında dini toplumun taasubu söz konusu olamaz demektedir.[43]

Yediyıldız ise dini taassubun matbaanın geç gelişine sebep olduğuna dair hiçbir belgesel delil olmadığını vurgular.[44]

Atatürkçü Orhan Koloğlu, matbaanın Osmanlı’ya gecikme sebepleri üzerine özel bir monografi yazmıştır. Yazısında dindarlığın bu sebeplerden biri olduğunu redderken, bizim de yazımızın başında belirttiğimiz gibi Islam dünyasında yüksek seviyede gelişmiş sözlü geleneğe dikkat çeker. Koloğlu, hattatların direnişine de değinir.[45]

Orhan Koloğlu’nun bu görüşlerini kısmen Francis Robinson da paylaşır. Ona göre, Islam dünyasında sözlü gelenek yazı geleneğinden daha gelişmiştir. Müslümanlar arasında bilgi genelde yazı-göz değil, ağız-kulak yoluyla aktanlır. Kur’ân-ı Kerim okutulurken esas amaç metin olarak okunması değil, ezberden söylenmesidir. Yazılı metinler ise sırf okunmak için değil, ezberlemeyi kolaylaştırmak için kullanılır. Robinson’a göre Batı Hırıstiyanları arasında yazı, duyulan sözden daha güvenilirken, Müslümanlar yazıların yeterince doğru yazıldığından şüphe duyarak insandan insana, ya da öğretmenden öğrenciye veya bilenden bilmeyene aktarılan sözlü bilgiye daha çok güvenirler. Bu bakımdan Müslüman topluluklarında bilgi ağız-kulak yoluyla dolaştığı için kitapların basma teknolojisi yoluyla çoğaltılmasına uzun zaman ihtiyaç duyulmaz ve ancak dinini muhafaza etmek zorunda kaldıklan dönemde matbaanın gerçek gücünü keşfederler.[46]

17. ve 18. yüzyılda Istanbul’u ziyaret eden birçok Batılı gözlemci de, matbaanın kullanılmamasının esas nedeni olarak, hattat ve yazıcıların direnişiyle izah ederler. Ingiliz büyükelçisinin sekreteri olarak 1661’de Istanbul’u ziyaret eden Paul Ricaut, Osmanlı Devleti’nde matbaanın kullanılmamasının nedeni hakkında 1668 yılında basılan kitabında hattatların çıkarlarını korumak olduğunu yazar.[47]

1679-1680 yıllarında ve ikinci defa 1692’de Istanbul’da bulunan Italyan asıllı Comte de Marsigli, 1732’de basılan kitabında yasaklandığından ya da baskıya değer olmadığından değil, ancak doksan bin (abartılmış rakam) sayıda olan hattatlar geçiminden mahrum kalmamaları için Osmanlıların kitap basmadıklarını kaydeder.[48]

Mouradgea d’Ohsson da 1780’li yıllarda basılan kitabında Osmanlı matbaacılığının gecikmesini hattatlara bağlı olduğunu dile getirir.[49]

Hidayet Nuhoğlu ise Osmanlı Imparatorluğu’nda kitap ihtiyacının yeterli derecede hattat ve sahaflar tarafından karşılandığı ve bu spesifik durumdan dolayı basılı kitaplara fazla ihtiyaç duyulmadığını belirtir.[50]

El yazmalarının yeterli olmasına karşın basılı kitaplara fazla ihtiyaç duyulmadığını Prof. Dr. Ilber Ortaylı da ifade etmiştir.[51]



[51] no’lu dipnota dair… Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın mütaalası Milliyet Gazetesi’nde böyle yayınlanmıştı

***

Ortaylı’nın şu sözleri, kemalistlere cevap mahiyetindedir:

“Yobazlar matbaaya karşıymış. Peki ama, yeterince okuyan olsa, kitaplar Venedik’te basılır gelir (Viyana ve Venedik’te o zaman Arap harfli matbaalar var ve Türkçe kitap bası­lıyor). Nitekim Ermeni Mehitaristleri Arapça İncil basıyorlar; Türkçe İncil basıyorlar eski harflerle, getirilip buraya dağıtılıyor. O gelir de başka kitap gelmez mi? Mesele o değil. Mesele, kitap okunmuyor zaten; el yazması yetiyor, bir eserden 50 kopya olsa -en yüksek talep de odur-oradan oraya dolaşıp bir kişi okuyup, 50 kişi dinliyor ve maksat hasıl oluyor. O toplumda her eve kütüphane kurup, kitap doldurmak diye bir hastalık yok bugünkü gibi. Yahudiler, Ermeniler matbaa kurmuş da bir şey mi olmuş; parlak bir netice mi hasıl olmuş? 200-300 senede birkaç dua kitabı ve edebi kitapla yetinmişler. Bastıkları kitabın kaç kalem ve kaç adet olduğuna bakmalı… Nitekim Rusya’ya matbaa 16. asırda girdi; ama ne basıldı? Asıl kitap basıp okuma 18. yüzyılın işidir. Demek ki kitaba karşı talep yoktu.”[52]

J. S. Szyliowicz de bir makalede hattatların matbaaya karşı direndiklerini yazar.[53]

Rifaat Ali Abou-el-Haj, Osmanlı’yla Avrupa arasında yeni fikir alışverişini önleyen bir “demir perdenin” hiçbir zaman olmadığını, ancak Osmanlı’nın Avrupa’da gözlenen yenilikleri kendi ihtiyaçlarına göre benimsediğini belirtir.[54] Ekmeleddin Ihsanoğlu da, Osmanlıların Avrupa’nın yeni teknolojilerinden haberdar oldukları, ancak bunların benimsenmesinde ihtiyaçlarına göre seçici bir tavır sergilediklerini kaydeder.[55]

Yine Ekmeleddin Ihsanoğlu’nun belirttiği gibi, Osmanlı uleması (alimleri) genelde Batı Avrupa’dan gelen yeni bilgi ve fikirlere karşı olmayıp, yararlı görünenleri benimsemeye çalışır.[56]

Binaenaleyh, Orlin Sabev’in de dediği gibi: “Osmanlı uleması, (alimleri) matbaa düşmanı olarak değerlendirilemez.”[57]

Zaten Müteferrika’nın matbaası Şeyhülislam’dan alınan fetva ile kurulabilmiştir.[58]

Şeyhülislam’dan alınan fetva dışında yüksek seviyeli ulemadan 16 kişinin matbaanın kurulmasını ve topluma yararını tasdik eden takrizleri de alınır.[59]

Osmanlıca olarak yazılan Şeyhülislam’ın fetvası ve Arapça olarak yazılan bu takrizler ve Padişah fermanının metinleri Ibrahim Müteferrika’nın Vankulu Lügati’nin başında aynen yayımlanmıştır.[60]



[60] no’lu dipnotta sözü edilen Tercümetü’s-Sihâh-i Cevheri [Lugat-i Vânkûlu], vr. 1b.

***

Burada Adil Şen’in vurguladığı düşünceyi de ekleyebiliriz. Ona göre sonuçta matbaa girişimi Şeyhülislam, sabık ve dönemin Anadolu ve Rumeli kazaskerleri, Istanbul ve diğer önemli semtlerin kadıları gibi üst seviyeli ulemanın da desteğini görür ve bütün bu gerçekler, matbaanın açılışı sırasında din adamları tarafından engelleme yaratıldığı doğrultusundaki bilgilerin asılsız olduğunu ortaya koyar.[61]

Şimdi bir parantez açıyoruz zira “neden Fetva?” diye soranlar olabilir… Fetva lazım, çünkü girişilen işlerin Islam’a uygun olup olmadığına bakılmalıdır. Herşeyde ölçümüz Islam olmalıdır. Kur’ân (ve Sünnet), Onunla yönetilmemiz için indirilmedi mi? Avrupalılar ve maalesef yaklaşık bir asırdır bizim başımızdakiler bir işe girişirken kendi yaptıkları beşeri kanunlara uygun mu değil mi diye bakıyorlar da, biz Allahu Teala’nın bizim için öngördüğü ve uyulmasını emrettiği kanunlara uygun mu değil mi diye neden bakmayalım?

Nisa Suresi

59 – “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer *herhangi bir şeyde* anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu *Allah ve Resulüne arz edin*. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”

Fetva ile ilgili yazacaklarımız bundan ibaret.

***

Osmanlı Aydınları bile gerek görmedi

Peçevi Ibrahim Efendi (1574-1649’dan önce) “Peçevi Tarihi” diye bilinen tarih eserinde Avrupa matbaacılığının doğuşu ve gelişmesi hakkında bilgi verdiği halde bu teknolojiyi Osmanlılar’a tavsiye etmez.[62]

Orhan Koloğlu’nun işaret ettiği gibi, Katip Çelebi (1607-1657) de matbaayı anlatırken, bunu Osmanlı’ya hiçbir yerde önermez.[63] Ancak aynı zamanda matbaayı da kınamazlar. Bundan da matbaanın Osmanlı ortamına tamamen faydasız olduğu ve bu yüzden kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Üstelik bu, iki Osmanlı aydınının görüşüdür, yani bunlar hoca değil; aydındır.

***

Matbaa açıldı da ne oldu?

Ibrahim Müteferrika’nın matbaası, Padişah’tan ferman ve Şeyhülislam’dan fetva almasına rağmen daha sonra kapanmıştır. Yabancı gözlemciler bunu Osmanlı toplumunun matbaadan hoşnut olmadığına bağlar. Örneğin Ingiliz Elias Abesci, Osmanlı Imparatorluğu’nun durumu hakkında 1784’te baskıdan çıkan kitabında birkaç yıl önce kurulan matbaanın, kırk bin hattatın geçimi için endişeler yarattığından dolayı kapatıldığını yazar.[64]

Abbe Vincent Mignot, 1771’de basılan “Historie de l’Empire Ottoman” (Osmanlı Imparatorluğu Tarihi) başlıklı kitabında[65] ve Francois Baron de Tott[66], 1784’te basılan Türkler’e ve Tatarlara dair hatıralarında aynı şeyi öne sürerler.[67] Franz Babinger bu görüşün doğru olduğunu az çok kabul eder.[68]

Nitekim Müteferrika matbaasının kuruluşundan sonra 1729’dan 1875 yılına kadar, yani 146 yılda basılan kitap sayısı 2900’de kalmıştır.[69] Dolayısıyla talep olmayan bir yerde matbaanın kurulmaması veya -kemalistlere göre- “geç gelmesi” ne ifade eder ki?



[69] no’lu dipnot ile ilgili… Prof. Dr. Jale Baysal “Müteferrika’dan Birinci Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar” isimli eserinde 1729-1875 tarihleri arası dönemi Osmanlı matbaacı­lığında konu ve yazı türü istatistikleri bakımından gelişmeleri hakkında bir değerlendirme yapıp, bu dönemi tabloda gösterilen sekiz zaman dilimine ya da safhaya ayırarak, her zaman diliminde toplam ve ortalama olarak basılan kitapların sayısını aktarıyor.

***

Talep olmamasının nedeni ise, Müslümanların daha pahalı da olsa el yazmaları tercih etmeleridir.[70]

Bu gerçeği 1787 tarihinde Imparatorluk Türkiyesi’nin Isveç Sefiri olan Mouradgea d’Ohsson da belirtmektedir. Mouradgea d’Ohsson, yazma kitapların alım satımının sayısız denecek kadar hattat ortaya çıkardığını, bunların devamlı surette kitap istinsahı ile meşgul olduklarını, bu arada pek çok kitapçı dükkanının doğduğunu, sahhaf denilen bu dükkanların Imparatorluğun bütün şehirlerinde ticaret yaptıklarını, sahhaflardan ayrı olarak müstakil gezici esnafın, hanları, konakları, şehrin çeşitli mahallelerini durup dinlenmeden gezerek kitap sattıklarını, yazma eserlerin çokluğu ve matbaa karşısında müstensihlerin birden bire dilenecek hale gelmeleri korkusunun, Osmanlılarda matbaacılığın gecikmesine en büyük sebep olduğunu yazar.[71]



***



Böyle muhteşem el yazmaları varken, basma kitapları kim alır? O dönemin basma kitapları, bugünün “Çin malı”ydı diyebiliriz…

***

Peki daha sonra neden ihtiyaç duyuldu?

Batı’da gerçekleştirilen, örneğin Kur’ân ve Ibn Sina’nın Kanun Fi’t-Tıb’ı baskılarının imla ve gramer hatalarıyla dolu olduğunun altını çizmemiz gerekir.[72]

Ibrahim Müteferrika’nın matbaa kurmak için Sadrazam’a sunduğu Vesiletü’t-Tıbaa[73] adlı layihada (tasarıda) da görüleceği üzere, Avrupa’da Türkçe, Arapça ve Farsça kitapların -muhtemelen kasten- hatalarla dolu basılmasının, Osmanlı’da “Devletin himayesinde bir matbaa” kurulmasında etkili olduğu söylenebilir.

***
Kim Yobaz?

Fransa’da matbaacıların sayısı hızla artınca, Paris Parlamentosuna şikayet edilen matbaacılar hapse atılmış ve basılan kitapları da müsadere edilmişti.[74]

Kemalistlerin aslında Fransızlara yobaz/gerici demeleri gerekmez mi? Aksine, bizim kemalistler, matbaacıların Parlamento kararı ile hapse atıldığı Fransa’dan “Laikliği” aldılar.

Batı’da matbaa fikrine başlangıçta karşı koyulduğuna dair Svend Dahl’in 1958 yılında New York’da yayınlanan “History of the book” isimli kitabında tafsilat bulmak mumkündür.

***

Kemalistler neden Osmanlı’yı kötülüyor?

Osmanlı’ya matbaanın ulema (alimler) yüzünden geç girdiği gibi absürd uydurmaların kökeninde “Türk Tarih Tezi”nin yattığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Tarih kaynaklarına değil de, tamamen mantık ile dokulu düşünceye dayanan Türk Tarih Tezi, Türkçülüğe önem verip, bilimsel yaklaşımdan ziyade siyasi ve ideolojik unsurlara dayanır.[75]

Türk Tarih Kurumu tarafından organize edilen Birinci Türk Tarih Kongresi’nin ilan ettiği Türk Tarih Tezi hakkında Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Şefik Taylan Akman, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının Ideolojik ve Politik Karakteri” adlı makalesinin önsözünde şunları yazıyor:

“…Cumhuriyetin yönetici kadroları tarafından doğrudan desteklenen bu tarih yazım projesi aynı zamanda yeni ulus devlet inşasının da temel bileşenlerinden birisi haline gelmiştir. Tez aracılığıyla, bir taraftan Osmanlı ve Islam kimliğine ilişkin hatıralar ortadan kaldırılmaya çalışılırken diğer taraftan kutsallaştırılmış bir Türklük kavramıyla beslenen itaatkâr ve milliyetçi bir yurttaşlık bilincinin oluşturulması hedefleniyordu.”[76]

Zafer Çetin ise bu konuda; “Devlet destekli tarihin yeniden yazımında Türklerin devlet olmaklığına ve Türk kültürel mirasının antikitesine (antik devir) özel bir vurgu söz konusuydu. Söz konusu tarih yazımının ve dönemin Türk milliyetçiliğinin temel tartışması Osmanlı öncesi geçmişi ululamaya ve Islâm’ı geri kalmışlığa sebep olarak göstermeye dayanıyordu”[77] diyerek, Türk Tarih Kurumu ve destekçilerinin Islam’a savaş açtıklarını açık bir surette ortaya koymaktadır.

Daha başka bir şey ilave etmeme lüzum var mı bilemiyorum.

Hakikaten artık kemalistlerin uydurmalarına şaşırmıyorum…

M. Kemal Atatürk’ün icadı “Güneş Dil Teorisi”nde Güney Amerika’da bulunan “Amazon” nehrinin, adını, Türklerin “Amma Uzun” sözünden ve Kuzey Amerika’nın doğusunda bulunan “Niagara” şelalesinin de adını, Türklerin “Ne Yaygara! Ne Yaygara!” sözünden aldığı belirtiliyor.

Bu tür safsata ve uydurmalar üreten bir rejimin, gittiği yere ilim, irfan ve medeniyet götüren Osmanlı Devleti’ni kötülemesinden daha doğal ne olabilir?

Bu yüzden artık şaşırmıyorum… Fakat son olarak kemalistlere bir sual sormak istiyorum:

Şimdi Matbaa var da ne oldu? Ay’a mı çıktınız?

***

NOT:

“Güneş Dil Teorisi” ile ilgili konumuza buradan bağlanabilirsiniz, ancak gülmekten kalp krizi geçirenler olursa sorumluluk kabul etmiyoruz:

http://belgelerlegercektarih.wordpress.com/2012/08/30/ataturkun-gunes-dil-teorisi-kalp-krizi-gecirenler-olursa-sorumluluk-kabul-etmiyorum/

**********

KAYNAKLAR:

[1] Hidayet Nuhoğlu,”Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar”, Osmanlı (ed. G. Eren), Yeni Türkiye, Ankara 1999, cild 7, sayfa 223.

Ayrıca bakınız; Hidayet Nuhoğlu, “Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 215.

[2] L. Kugelman’a 27 Temmuz 1871 tarihli mektup. (Aktaran: Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 29.)

[3] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 234.

[4] Her Ramazan’da Hz. Rasulallah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) o seneye kadar inen ayetleri Cebrail (aleyhisselam) ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır. ( ez-Zerkani, I,234, Ebu Şehbe, s.236). M. Halil Çiçek, 20. Asırda Ku’ran Ilimleri Çalışmaları, Istanbul 1996, sayfa 179-189. (http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?tur=usr&oku=12721 son erişim tarihi 30 Ağustos 2012.)

[5] Dr. Muhammed Hamidullah, Resulullah Muhammed, Kur’an Tarihi, (tercüme eden: Salih Tuğ), Istanbul 1993 (66) sayfa 197.

[6] Ibn Hişam, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Dâru Ibn Kesir, Tah., M. Es-Saka, İ. El-Ebyari, A. Şebli, ts., 1/434. (Bilal Ünsal, Dünden Bugüne Hâfızlık Ve Kur’an Eğitimi, Yeni Ümit Dergisi, Nisan – Mayıs – Haziran 2009, http://www.yeniumit.com.tr son erişim tarihi 30 Ağustos 2012.)

[7] Ebû Dâvud, Ekdiyye, 11; Tirmizî, Sünen, Ahkâm, 3; Müsned, 230-236; Ibn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-Ilm, II, 56; Zeylaî, Nasbu’r-Raye, I, 23; Ibn Sa’d, Tabâkât, III, 164.

[8] Nadia Al-Bagdadi, “From Heaven to Dust: Metamorphosis of the Book in Premodern Arap Culture”, The Medieval History Journal, 8, 1, 2005, sayfa 104.

[9] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Istanbul, 1935, 2/940 – 941.

[10] Idris Şengül, Hz. Osman Döneminde Kur’ân-ı Kerîm’in Istinsahı, Çoğaltılıp Neşredilmesi, Kur’ân’ın Mucizevi Korunması, Işık Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 129.

[11] Ibn Hişam, Es-Siretü’n-Nebeviyye, Dâru Ibn Kesir, Tah., M. Es-Saka, İ. El-Ebyari, A. Şebli, ts., sayfa 184.

[12] Halife b. Hayyat, Tarihu Halife bin Hayyat, (tercüme eden: Abdulhalik Bakır), Ankara 2001, sayfa 138.

[13] Dr. Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerîm Tarihi, (tercüme eden: Salih Tuğ), İFAV Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 37 – 38.

[14] Muhsin Mahdi, From the Manuscript Age to the Age of Printed Books, The Book in the Islamic World: The Written Word and Communication in the Middle East (ed. George N. Atiyeh), Albany: State University of New York Press, 1995, sayfa 1 – 15.

[15] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 234.

[16] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 235.

[17] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 236.

[18] Yakut, Mu’cemu’l-Udebâ = Irşâd, Kahire 1323, cild 1, sayfa 255.

[19] Encyclopedie de l’Islam, Leyde-Paris 1908, cild 3, sayfa 413.

[20] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 238.

[21] Ibni Haldun’dan aktaran Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 237.

[22] Beyhaki, Şuabu’l Iman,II,254; Fethul-Kebir 1/193.

[23] Ibni Haldun, Mukaddime, Mısır, 1348,1930. 34 fasıl (Birinci kitaptan altıncı faslın kısımlarındandı.) sayfa 478. (http://www.sadabat.net/?title=makaleler&menuid=3&mk=20 Son erişim tarihi 28 Ağustos 2012.)

[24] Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Islam Kültüründe Seyahat, Din ve Hayat Dergisi: http://www.dinvehayatdergisi.com/eski/seyahatyazi1.html (son erişim tarihi 28 Ağustos 2012.)

[25] Kur’ân-ı Kerîm, Nahl Suresi 44.

[26] Kur’ân-ı Kerîm, Ahzap Suresi 21.

[27] Buhârî, Ilim 34; Müslim, Ilim 13.

[28] Tafsilat için bakınız; Ebû Ishak Eş-Şâtibî, el-Muvâfakât fî Usûl’uş-Şerîa, Türkçe’ye 4 cild halinde “Islâmî Ilimler Metodolojisi” adıyla tercüme eden Mehmet Erdoğan; esas: Abdullah Dıraz, Iz Yayıncılık, Istanbul 1990.

[29] Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin “Ümmi” olduğunu bildiren birkaç Ayet için bakınız; Ankebut Suresi 48, A’raf Suresi 157, Cum’a Suresi 2.

[30] Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Suresi 119.

[31] Albert Bandura, Social Learning Theory, (New York: General Learning Press, 1971); ve A. Bandura, D. Ross ve S. Ross, Transmission of Aggression Through Imitation of Aggression Models, Journal of Abnormal and Social Psychology 63 (1961), sayfa 375 – 382.

[32] Ebû Ishak Eş-Şâtibî, el-Muvâfakât fî Usûl’uş-Şerîa, Türkçe’ye 4 cild halinde “Islâmî Ilimler Metodolojisi” adıyla tercüme eden Mehmet Erdoğan; esas: Abdullah Dıraz, Iz Yayıncılık, Istanbul 1990, sayfa 87.

[33] Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Suresi 122.

[34] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken Iflası, (tercüme eden: Ziyad Ebüzziya), Istanbul 1982, sayfa 119.

[35] Ali Berberoğlu – Ismail Kutlu, Kütüphane Bilgisi, Türk Kütüphaneciler Derneği Kütahya Şubesi, Kütahya 1977, sayfa 11 – 17.

[36] Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (tercüme eden: Metin Kıratlı), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1984, sayfa 51.

[37] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Bilgi Yayınevi, Ankara 1971, sayfa 55.

Ayrıca bakınız; Ercüment Kuran, Osmanlı Imparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1976, sayfa 1003.

 Osman Ersoy, Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve Ilk Basılan Eserler, Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi, Ankara 1959, sayfa 18, 19.

[38] Hüseyin Gazi Topdemir, Ibrahim Müteferrika ve Türk Matbaacılığı, T.C. Kültür Bakanlığı, Ankara 2002, sayfa 27 – 39.

[39] Kemal Beydilli, Müteferrika ve Osmanlı Matbaası, 18. Yüzyılda Istanbulda Kitabiyat, Toplumsal Tarih, sayı 128, Ağustos 2004, sayfa 51.

[40] Server Iskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Devlet Basımevi, Istanbul 1939, sayfa 7.

Ayrıca bakınız; Jale Baysal, Müteferrika’dan 1. Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar, Edebiyat Fakültesi Basımevi, Istanbul 1968, sayfa 13.

[41] Yaşar Tonta, “Ahmed Rasim’in Ibrahim Müteferrika ve Matbaacılık Üzerine Yazdıklarının Incelenmesi” Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, cild 3, sayı 1, 1985, sayfa 165.

[42] Orlin Sabev, Ibrahim Müteferrika ya da Ilk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726 – 1746), Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 343.

[43] Ismet Binark, Türkiye’ye Mabaanın Geç Girişinin Sebepleri, Türk Kütüphaneciler Derneği, Basım ve Yayıncılığımızın 250.Yılı Bilimsel Toplantısı, 10-11 Aralık 1979, Ankara 1980.

Ayrıca bakınız; Ismet Binark, Türkiyeye Matbaanın Geç Girişinin Sosyal-Psikolojik Sebepleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, cild 26, sayı 1, 1977, sayfa 23 – 47.

[44] Mustafa Asım Yediyıldız, Ibrahim Müteferrika (1670-1674/1745), Vakıflar Dergisi, sayı 22, sayfa 441-447, Lale Ofset, Ankara 1991.

[45] Orhan Koloğlu, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, Istanbul Gazeteciler Cemiyeti, Istanbul 1987, sayfa 8 – 55.

[46] Francis Robinson, “Technology and Religious Change: Islam and the Impact of Print”, Modern Asian Studies, cild 27, no: 1, 1993, sayfa 229 – 251.

[47] Paul Ricaut, Türklerin Siyasi Düsturları, (tercüme eden: Reşat Uzmen), Ad Yayıncılık, Istanbul 1996, sayfa 45.

[48] Signore conte di Marsigli, Stato militare dell’Impero Ottomanno incremento e decremento del medesimo/L’Etat militaire de l’Empire Ottoman, ses progres et sa decadence, Haga/Amsterdam, 1732, sayfa 40. Krş. Gyula Kaldy-Nagy, “Beginnings of the Arabic-Letter Printing”, sayfa 204, 205.

Ayrıca bakınız; Meral Alpay, Harf Devriminin Kütüphanelerde Yansıması, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Istanbul 1976, sayfa 31.

 Ismet Binark, Türkiye’ye Matbaanın Geç Girişinin Sebepleri Üzerine, Türk Kültürü, sayı 65, 1968, sayfa 300.

 Ismet Binark, Matbaanın Türkiye’ye Geç Girişinin Sebepleri, Yeni Türkiye, sayı 12, 1996, sayfa 1610.

 Ekmeleddin Ihsanoğlu, “Ottoman Science in the Classical Period and Early Contacts with European Science and Technology”, Transfer of Modern Science & Technology to the Muslim World, Proceedings of the International Symposium on “Modern Sciences and the Muslim World” Science and Technology Transfer from the West to the Muslim World from the Renaissance to the Beginning of the XIXth Century (Istanbul 2-4 September 1987) (ed. E. Ihsanoğlu), Istanbul: İRCİCA, 1992, sayfa 8 – 10.

[49] Ignace Mouradgea d’Ohsson, Tableau general de l’Empire Othoman, cild 1, Paris 1787, sayfa 298.

[50] Hidayet Nuhoğlu, “Müteferrika Matbaası ve Bazı Mulahazalar”, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 211 – 225.

[51] Prof. Dr. Ilber Ortaylı’nın mütalaası için bakınız; Milliyet Gazetesi, sayı 20, 9 Ağustos 2001, sayfa 2. Ilber Ortaylı aynı görüşünü Mustafa Armağan’la bir sohbetinde de paylaşır. Bakınız; Mustafa Armağan, Prof. Dr. Ilber Ortaylı ile Konuşma: Bir Kabuk Değiştirme Dönemi, Istanbul Armağanı, 4. Lale Devri (ed. Armağan), Istanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Işleri Daire Başkanlığı Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 72.

[52] Ilber Ortaylı, Avrupa ve Biz, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2007, sayfa 31, 32.

[53] J. S. Szyliowicz, “Functional Perspectives on Technolojy: The Case of the Printing Press in the Ottoman Empire”, Archivum Ottomanicum, XI, 1986 [1988], sayfa 249 – 259.

[54] Rifaat Ali Abou-el-Haj, Formation of the Modern State: The Ottoman Empire Sixteenth to Eighteenth Centuries, Albany: State University of New York Press, 1991, sayfa 68.

[55] Ekmeleddin Ihsanoğlu, “Ottoman Science in the Classical Period and Early Contacts with European Science and Technology”, Transfer of Modern Science & Technology to the Muslim World, Proceedings of the International Symposium on “Modern Sciences and the Muslim World” Science and Technology Transfer from the West to the Muslim World from the Renaissance to the Beginning of the XIXth Century (Istanbul 2-4 September 1987) (ed. E. Ihsanoğlu), Istanbul: İRCİCA, 1992, sayfa 25, 29.

[56] Ekmeleddin Ihsanoğlu, Some Critical Notes on the Introduction of Modern Sciences to the Ottoman State and the Relation between Science and Religion up to the End of the Nineteenth Century, Comité International d’Études pré-ottomanes et ottomans sixth Symposium, Cambridge, 1 – 4 July 1984, Proceedings (ed. J.-L. Bacqué-Grammont, E. van Donzel), Istanbul-Paris-Leiden: Institut Francais d’études anatoliennes; Éditions Divit, 1987, sayfa 251.

[57] Orlin Sabev, Ibrahim Müteferrika ya da Ilk Osmanlı Matbaa Serüveni (1726 – 1746), Yeditepe Yayınevi, Istanbul 2006, sayfa 334.

[58] Fetvanın Latince transkripsiyonu için bakınız; Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 56.

[59] Bu şahısların adları için bakınız; Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 59.

[60] Tercümetü’s-Sihah-i Cevheri [Lugat-i Vankulu], Kostantiniye (Istanbul), 1141 [1729], sayfa 4-15.

[61] Adil Şen, Ibrahim Müteferrika ve Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem, TDV, Ankara 1995, sayfa 60, dipnot 101.

[62] Peçevi Ibrahim Efendi, Peçevi Tarihi, cild 1 (ed. B. S. Baykal), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, sayfa 83.

[63] Orhan Koloğlu, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sonuçları, Istanbul Gazeteciler Cemiyeti, Istanbul 1987, sayfa 30.

[64] Elias Abesci, État actuel de l’Empire Ottoman (tercüme eden: Fontanelle), cild 1, Paris 1792, sayfa 151, 152.

[65] Raia Zaimova, Pıtyat kım “drugata” Evropa: Iz frensko-osmanskite kulturni obştuvaniya, 16 – 18 vek (Öteki Avrupa’ya Yol. Fransız-Osmanlı Kültür Iletişiminden Kesitler, 16 – 18 yüzyıl), Sofya: Kralitsa Mab, 2004, sayfa 216’dan naklen: Abbé Vincent Mignot, Historie de l’Empire Ottoman depuis son origine jusqu’à la paix de Belgrade en 1740, cild 1-4, Paris: Le Clerc, 1771.

[66] Hakkında bakınız; Géza Dávid, Francois Baron de Tott, Islam Ansiklopedisi, cild 5, TDV, Istanbul 1992, sayfa 83, 84.

[67] Baron de Tott, Mémoires du Baron de Tott sur les Turcs et les Tartares, Nouvelle éditions revue, corrigée & augmentée, kısım 1, Maestricht 1786, sayfa 117, 118; Baron de Tott, Türkler ve Tatarlara dair Hatıralar (Mémoires sur les Turcs et les Tartares, Amsterdam 1784), s. 1. a., sayfa 76.

[68] Franz Babinger, 18. Yüzyılda Istanbul’da Kitabiyat, (çev., ed. N. Kuran-Burçoğlu), Müteferrika ve Osmanlı Matbaası, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 32.

[69] Jale Baysal, Müteferrika’dan Birinci Meşrutiyete Kadar Osmanlı Türklerinin Bastıkları Kitaplar, Edebiyat Fakültesi, Istanbul 1968, sayfa 29 – 45.

[70] Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı, 1. Müteferrika Matbaası, MFV, Istanbul 1939, sayfa 18, 19.

Ayrıca bakınız; Alpay Kabacalı, Türk Kitap Tarihi, 1. Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar, Cem Yayınevi, Istanbul 1989, sayfa 13.

 Ismet Binark, Türk Kitapçılık Tarihinde Hat Sanatı Ve Kütüphanecilik, Türk Kültürü, yıl 4, sayı 41, Ekim 1966, sayfa 470 – 485.

Bu konuda şu esere de müracaat edilebilir; Antoine Galland, Istanbul’a Ait Günlük Hatıralar (1672-1673) (ed. C. Schefer, terüme eden: N. S. Örik), Türk Tarih Kurumu, Ankara 1949.

[71] Mouradgea d’Ohsson, 1170 yıl önce Istanbul’da Umumi Kütüphaneleri), (terc. ed. Şahap Nazmi Coşkunlar), Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni, cild 6, sayı 3, 1957, sayfa 54.

[72] Muhsin Mahdi, From the Manuscript Age to the Age of Printed Books, The Book in the Islamic World: The Written Word and Communication in the Middle East (ed. George N. Atiyeh), Albany: State University of New York Press, 1995, sayfa 1 – 15.

[73] Server Iskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, Maarif Vekilliği, Istanbul 1939, sayfa 5.

Ayrıca bakınız; Selim Nüzhet Gerçek, Türk Matbaacılığı, 1. Müteferrika Matbaası, MFV, Istanbul 1939, sayfa 51.

[74] Hasan Refik Ertuğ, Basın Ve Yayın Hareketleri Tarihi, cild 1, Istanbul 1970, sayfa 34.

Batı’da matbaa fikrine başlangıçta karşı koyulduğuna dair Svend Dahl’in 1958 yılında New York’da yayınlanan “History of the book” isimli kitabında tafsilat bulmak mumkündür.

[75] Tarih yazıcılığı ve okul tarih kitaplarında savunulan “Türk Tarih Tezi” hakkında geniş bilgi için bakınız; Büşra Ersanlı, Iktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin Oluşumu (1929-1939), AFA, Istanbul 1992.

 Büşra Ersanlı, Turkish History Thesis and Its Aftermat A Story of Modus Operandi, Asien Afrika Latein Amerika, cild 29, 2001, sayfa 7 – 29.

 Etienne Copeaux, Tarih Ders Kitaplarında (1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-Islam Sentezine (tercüme eden A. Berktay), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998.

[76] Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Ögretim Üyesi Şefik Taylan Akman, “Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının Ideolojik ve Politik Karakteri”, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, cild 1, sayı 1, 2011, sayfa 80 – 109.

[77] M. Zafer Çetin, “Tales of Past, Present, and Future: Mythma -king and Nationalist Discourse in Turkish Politics”, Journal of Muslim Minority Affairs, Vol. 24, No. 2, October 2004, sayfa 354.

**********

Kadir Çandarlıoğlu

**********

Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com
Devamını Oku »

Kapitalizme Karşı İslami Hayat



Batı medeniyeti, modernizm, Aydınlanma önemli iddialarla kendi toplumunu dönüştürdü. Bir kere modernizmi ya da Aydınlanma değerlerini devrim olarak algılamamak gerekir; başta teolojik olmak üzere din – devlet ilişkileri esasına dayalı iktidar biçimi Batı toplumlarında çıkmaza girdi. Hristiyan değerleriyle İslam toplumlarını geçmenin, aşmanın imkan dahilinde olmadığı ortaya çıktı. Üstelik Gazali sonrasında İslam aleminin en parlak döneminin kurulması, Batının, kıta Avrupası’na sıkışması, çıkmak için Haçlı Seferleri’ne sarılması, Türklerin Haçlıları geldikleri yere göndermeleri, Batılıların en başta din anlayışlarını sorgulamalarına itti.

Klasik Hristiyanlıktaki Kilise etkisi en aza indirilirken varlık felsefesi, aleme bakış, doğa ve Tanrı-insan ilişkileri yeniden tanımlandı. Batı medeniyeti kıstırıldığı Avrupa coğrafyasından çıkabilmek için “küfrü gavurluğa” kadar götürdü.

Terakki için, bilimin tüm sınırlarını aştılar, doğayı yani Tanrısal olanı hükümranlıklarına almaya yöneldiler... ve elbette emperyalizm... Batı medeniyetini İslam toplumlarının üzerine sömürgecilikleri çıkarır. Ne kadar bilimde ilerleme, teknolojik gelişim olursa olsun Batı medeniyeti kapsayıcı bir sistem kuramazdı, başta Amerika’nın keşfedilmesi, altın, gümüş akışı Avrupa insanını medeniyet seviyesini belirleyecek duruma getirdi.

İslam’ın buna cevabı sadece savunma oldu. Çünkü Modernizm bir ideoloji İslam ise bir din idi; Hristiyan yoğun Ortaçağ’da, Yeniçağ’da, İslam öndeydi. Terakki kavramı, pozitivizm, rasyonalizm İslam düşüncesini sıkıştırdı...

Müslümanlar tedafüi mantıkla, sadece kendilerini sorgulamaya hatta suçlamaya başladılar. Batı medeniyetine güç yetiremeyince, pozitivizmin, rasyonalizmin, bilim-teknolojinin karşısında kendi geleneğini, Müslümanları, tarihi birikimi suçlamaya başladı.

Öncelikle tevekkül, bidat, hurafe üzerinden İslam itikadı, çalışmama, miskinlik üzerinden tarihi birikim, tarikat-tasavvuf, klasik kurumlar, hukuk üzerinden gaza-fetih anlayışı sorgulanmaya başlandı.

Suçlu Batı medeniyeti değildi hatta onlar “aynen bir Müslüman gibi yaşıyor”du. Çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle, gayretiyle Batı insanı üste çıkmıştı. Fakat burada emperyalizm, kapitalizm dikkate alınmadı; kâr temerküzü, sömürgecilik, faiz, sanayileşme, gayrı insani çalışma koşulları... bu ortamda sorgulanmadı. Bunların İslam’a ne kadar uyabileceği tartışılmadı, toplu katliamlara varan savaşların, ölüm makinelerinin İslam, varoluş karşısındaki meşruiyeti üzerinde durulmadı.

Kalkınma, yükselme, ilerleme, sanayileşme, teknoloji üretme bugün bile hala çok canlı... Ama mesela dönemi itibariyle Osmanlı devlet adamı zor durumdayken bile bize özgü devlet anlayışını değiştirmedi.

Biz Türkler, Osmanlı eliyle kapitalizmi 400 yıl gerileten bir İslami nizam kurduk, bu nizam bilindik manada pek çok İslamcının Fransız medeniyet anlayışından devşirerek söylediği gibi medeniyet değildi...

Osmanlı sisteminde feodalizme geçit verilmedi, devlet “kul hakkı” yemekten imtina etti, kimsenin para, toprak, güç toplamasına izin vermedi. Modernitenin gelişi, Sanayi İnkılabı sonrasında da yine bu tavrını devam ettirdi, yine toprağın, sanayinin, imalathanelerin, ticaretin bir kaç kişi veya ailenin eline geçmesine, köylünün topraksız kalmasına müsaade etmedi. Dolayısıyla bir yandan düşünürlerimiz uygulamanın tam tersi fikirleri serdederken devlet adamları klasik kapitalizm dışı nizamı en azından ellerinden geldiğince sürdürdü.

İslam alemi kendini kapitalist, modernist olamamakla savunurken esasında daha derinlerde klasik düzen akmaya devam etti. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerindeki tüm müdahalelere rağmen milletin uhdesinde Malazgirt sonrası kurduğumuz nizam ve anlayış akmaya devam etti.

Birileri milli ekonomi adı altında kapitalistleştirilirken, milli eğitim, milli savunma adı altında 1000 yıllık omurgamız çökertilirken, İslam düşüncesine, Türk düşüncesine eşlik eden fikir adamları modernitenin tezlerini medeniyet başlığı altında savunurken millet bağında bizi biz yapan değerler sürdü.

Modernizm öncelikle gündelik hayatı değiştirdi, bugün Müslümanlar 20. yüzyılın başında da canlı olageldiği gibi hayat algılarını, felsefelerini, gündelik hayatlarını dönüştürmenin eşiğinde. Neoliberalizm dünya sisteminin paylaşımına Müslümanları da katarak bu değişimi gerçekleştirme imkanı verdi.

Bugün Müslümanlar modern dünyaya cevabı gündelik hayatlarını modernize ederek veriyor! Kapitalist ilişki biçimlerinin hepsini uygulayıp, modernitenin bilhassa kültürel boyutlarına eleştiriler getirerek Müslümanca tavır alabildiklerini zannediyor.

Halbuki aslolan medeniyet kavramı etrafındaki gündelik hayat, iktisadi zihniyettir. Biz Türkler İslam, ehli sünnet, gaza etrafında kurduğumuz omurgayı bugün korumanın çabası içindeyiz, Batı medeniyetine cevap vermekten ziyade, bu omurgayı muhafaza etmekle işe başlayabiliriz. Bu omurganın inşa ettiği kapitalizm dışı, küfür dışı nizamı, gündelik hayatı yaşayarak, dünya sisteminin, küresel medeniyetin tekliflerini reddederek kendiliğimizi güncelleyebiliriz.

İslam aynı zamanda yaşanarak gösterilebilen, var kılınan bir dindir, iddiaları zaten aktüel olana içkindir. Bizim modern dünyaya teklifimiz, Kur’an ve Sünnet’te belirlenen ve Müslüman olmayı gerektiren, küçük ve büyük günahları def edebilecek hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı sonuna kadar siyasal, sonuna kadar ideolojik, iktisadi, felsefidir.

Ercan Yıldırım

http://ercanyldrm.blogspot.com.tr/2017/08/kapitalizme-kars-islami-hayat.html?m=1
Devamını Oku »

Medyatik Oryantalizm: Kültürel sömürgecilik



Modernliğin bütün dünyaya çeki düzen vermeye başladığı üç yüzyıldan bu yana başka bir dünyanın eşiğine fırlatıldık. Bütün insanlık olarak.

Batı uygarlığının modernlikle birlikte geliştirdiği meydan okuma, medeniyetlerin, dinlerin, toplumların, hatta bir toplum içindeki etnik azınlıkların birbirleriyle ilişkilerini alt üst etti. Sadece birbirleriyle değil, birbirlerinin zihinleriyle, kültürleriyle, hatta kendileriyle, kendi kültürleriyle ilişkilerini de tepe taklak etti.

Yaşayan en büyük tarihçi, William McNeill’in medeniyetlerin tarih boyunca birbirleriyle karşılaşma-buluşma biçimlerini incelerken, ilk kez Batı tecrübesiyle birlikte medeniyetler arasındaki ilişkilerin mahiyet değiştirdiğine dikkat çeker. Batı tecrübesi’nin ilk “küresel” örneği olarak Grek tecrübesini görür. Ve yaptığı tespit bu yazıda söyleyeceğimiz her şeyin şimdiden neden tartışılması gerektiğini de gösteren, gözler önüne seren bir tespittir. Şöyle der McNeill: Greklerin dünya sahnesine çıkmaları, dünyanın dengesini değiştirmiştir.

İşte her türlü oryantalizm biçimlerinin kökenleri, pagan uygarlığın biricik örneğini oluşturan Grek ve Roma tecrübelerinin başka kültürlerle, dinlerle ve medeniyetlerle kurdukları ilişki biçimlerinde bulabiliriz.

KISA BİR MEDENİYETLER TİPOLOJİSİ

Geliştirdiğim üçlü medeniyetler tipolojisinin üçüncüsünü oluşturan pagan uygarlığın tarih sahnesine çıkış biçimi ve diğer medeniyetlerle karşılaşma biçimleri, hem genelde Batı uygarlığının diğer medeniyetlerle neden yıkıcı ilişkiler kurduğu meselesinin hem de özelde oryantalizm sorununun anlaşılmasında önemli ipuçları sunabilir bize.

1-VAHİY MEDENİYETİ

Çok özlü bir şekilde özetlemek gerekirse, birinci tip medeniyetler, vahiy medeniyetleridir: Hz. Âdem’den Hz. Peygamber’e (sav) kadar süregelen vahiy medeniyetinin yolculuğu, iki temel sütun üzerinde/n yükselir: Birincisi asıl / yaratıcı ruh; ikincisi de usûl / kurucu iradedir.

Medeniyetimizin bu iki kurucu ilkesini hem tevhid akidemizin iki temel sütununda görebiliriz: Ulûhiyet Sütunu ve Nübüvvet Sütunu. Bu iki sütun, Fussilet Sûresinin 53. âyetinde zikredilen enfüs ve âfâk yolculuklarında nefis bir şekilde karşılığını bulur.

Asıl / yaratıcı ruh, vahiy tarafından oluşturulur ve dikey eksene denk gelir. Dikey eksen, hakikatin özünü sunar bize. Dikey eksen eşittir enfüs’tür.

Usûl / kurucu irade ise, peygamberler tarafından oluşturulur ve yatay eksene denk gelir. Yatay eksen eşittir âfâk’tır.

Ancak usûl’ün kaynağı, asıl’dır. Asıl yani vahiy, hakikatin özüne nasıl ulaşabileceğimizin ilkelerini sunarken; usûl yani bizatihî Hz. Peygamber (sav), hakikatin özünün nasıl söze ve hayata dökülebileceğinin yöntemini sunar bize.

Vahiy / asıl, hakikatin dil’ini; usûl / Hz. Peygamber de hakikatin hayat hâline gelmesini mümkün kılacak üstdili oluşturur. Dil, din’in hayat sunması; üstdil ise dinin hayat olması ve herkese hayat sunmasıdır. Başka bir ifadeyle, din’in dayandığı “dil”, hayat’ın hakikatinin ve hakikatin hayatının hayat kaynağıdır. Üstdil / Hz. Peygamber (dolayısıyla Sünnet-i Seniyye) ise, dinin hayatiyet kaynağıdır.

Özetle, Vahiy, Mekke sürecinde Müslüman “dil”i, şahsiyeti, idraki, kısaca çağrı’yı inşa eder; Medine süreci’nde yer’ini bulur, çağ’ını kurar. İkisinin toplam bize medeniyeti verir. Medeniyet, Sünnet-i Seniyye’de tezahür eder, ete kemiğe bürünür.

Hayatiyetini yani üstdilini, usûlünü, yer’ini, Medine’sini yitiren bir din, hayat’ını, dil’ini, idrakini, çağrı’sını, Mekke’sini de yitirmekten kurtulamaz.

2-KADÎM MEDENİYET/LER

İkinci tür medeniyet tipi, “hikmet” geleneklerine dayalı kadîm medeniyet tipidir: Dünyanın doğu coğrafyasında Hinduizm, Budizm, Taoizm, Şintoizm ve Konfüçyanizm; Batı coğrafyasında ise kadim Afrika ve Amerika medeniyetleri bu ikinci tür medeniyetlerin başlıca örnekleridir.

Bu medeniyetler, yalnızca kozmos’u, fizikötesi dünyayı / dikey ekseni eksene alırlar ve fizik dünyayı / yatay ekseni ihmal ederler. Yani hikmet geleneklerine dayalı medeniyetler tek boyutludur.

3-PAGAN UYGARLIK/LAR

Üçüncü tip “medeniyet”ler pagan uygarlıklardır. Bunlar da, fizik dünyayı / yatay ekseni eksene alırlar ve fizikötesi dünyayı, insanın iç dünyasını, ruhunu imha ederler. Bu uygarlıklar da tek boyutludur.

Pagan tecrübeler, ifrat / abartı (bu dünyanın abartılması); hikmet tecrübeleri ise tefrit / göz ardı (bu dünyanın göz ardı edilmesi) ekseninde var olmaya çalışırlar.

Oysa vahiy medeniyetleri, hem fizik, hem de fizikötesi dünyayı mezceden, çok boyutlu medeniyetlerdir. O yüzden vahiy medeniyetleri kozmos fikrine dayanır ve denge esastır. Bu dünya ile öte dünya arasında, fizik dünya ile fizikötesi dünya arasında, ruh ile beden arasında, öz ile söz arasında, dil ile üstdil, enfüs ile âfâk arasında, dikey eksen’le yatay eksen arasında, çağrı ile çağ arasında “Mekke süreci” ile “Medine süreci” arasında dengeli ilişkiler kurulur. Biri ötekini yok etmez. Aksine, birinin varlığı ötekinin de teminatıdır. Nasıl ruh olmadan beden olmazsa, aynı şekilde fizik olmadan da metafizik olmaz, var olamaz.

ORYANTALİZMİN KÖKENLERİ…

İşte pagan uygarlıkların bu temel yapılarından ötürü, diğer medeniyetlerle kurduğu ilişkiler, aslında oryantalizmin de kaynağını oluşturmuştur.

Pagan uygarlıkların yapıları, salt epistemolojiye yani kuru bilgi’ye ve bilgilenmeye; dolayısıyla çatışmaya; hikmet geleneklerinin yapıları salt fenomenolojiye / şahsî tecrübeye; yani “hiçliğe”; vahiy medeniyetinin yapıları ise “varoluş”a (hakk-al-yakîn’e / ontolojiye) dayalıdır.

Pagan uygarlıklar, salt fizik gerçekliği eksene aldıkları için, pagan toplumların oluşum süreci oryantalizmin tarihî ve kültürel kökenlerini anlamak bakımından oldukça önemlidir.

Burada üstad Bediüzzaman’ın imajinatif terminolojisini kullanarak tartışmayı sürdürecek olursak…

Pagan toplumlar, mülk âlemi üzerinde verilen mücadelenin sonucudur. Önce ekonomik mülk ele geçirilir; sonra bu ekonomik mülk, askerî mülk’e dönüştürülür. Antik Yunan’da kolonilerin, antik Roma’da ise garnizonların kurulması bu şekilde gerçekleşmiştir. Askerî mülkü ele geçiren koloniler, diğer kolonilerle çatışırlar ve onlar üzeriden egemenlik / melik’lik kurarlar.

Girit’te Mikenler ve Minoslarla başlayan, Greklerde kıvamını bulan pagan uygarlığın diğer medeniyetlerle ilişki biçimi iki temel strateji üzerinden işleyegelmiştir: Önce asimilasyon / eritme; sonra da eğer asimilasyon başarısızlıkla sonuçlanırsa eliminasyon’a / yok etme’ye başvurma. Greklerde, Romalılarda, Avrupalılarda ve en son Amerikan tecrübesinde gördüğümüz başkalarıyla ilişki kurma biçimi sırasıyla bu iki strateji üzerinden gerçekleşegelmiştir.

ORYANTALİZMİN GÖRÜNÜMLERİ

Buradan oryantalizme giriş yapabiliriz yavaş yavaş. Oryantalizm, bir öteki icat ederek, kendi varlığını meşrûlatırma, böylelikle kendi kimliğini öteki üzerinden icat etme çabasıdır. Oryantalizmin zihninin dili, Avrupa-merkezciliktir: Her şeye, Avrupa-dışındaki bir olguya ya da dünyalara, dinlere, kültürlere ve medeniyetlere de yalnızca Avrupalı gözlüklerle, perspektiflerle bakma çabasıdır bu.

Daha masumane görünen oryantalizm tanımı şöyledir: Başka kültürleri inceleyerek, o kültürlerin bilgisine ve birikimlerine ulaşmak; o kültürleri Avrupa-merkezci zihin kalıplarıyla silbaştan kodlamak, formatlamak; böylelikle tanınamaz hâle getirmektir oryantalizm.

Başka bir deyişle, bir öteki icat etmek ve bu öteki’ni, neyse o olarak değil, Avrupalıların işine nasıl geliyorsa öyle resmetmek, tasvir ve tarif etmek, dolayısıyla büsbütün tahrif edilmiş, tamamıyla hayal mahsulü bir öteki olarak icat etmektir.

Burada oryantalizmin mantığı ikili karşıtlıklar üzerinden işler / işletilir: Merkez-çevre; uygar-barbar; Batı-diğerleri; efendi-köle; gelişmiş-gelişmemiş; ileri-gerikalmış vesaire.

Önce sözümona akademide başlayan oryantalizm, daha sonra başta resim sanatı olmak üzere bütün sanatlara ve bu arada sinema, gazete ve televizyona da aynen sirayet etmiştir.

Oryantalizm, Cemil Meriç’in deyişle, sömürgeciliğin keşif kolu değildir sadece; aynı zamanda, keşfedilmemiş kıtaların, dünyaların, hakikatlerin üzerinin de ayartıcı yöntemlerle sonsuza dek örtülmesi çabasıdır.

Batı’daki oryantalizm projesi, yalnızca diğer kültürlerin ve medeniyetlerin kontrol ve kolonize edilmesinde önemli bir öncükolu işlevi görmekle kalmamış; daha önemlisi de, bütün diğer dinlerin ve medeniyetlerin hakikatlerinin neyse o olarak görülebilme, neyse o olarak keşfedilebilme ve neyse o olarak yeni koridorlar açabilme imkânlarını da iptal etmiştir.

Bu açıdan, sömürgeciliğin keşif kolu olma çabası, aslında masumane bir çaba olarak bile görülebilir. Oryantalizm projesinin asıl tehlikeli yanını, başka kültürleri Avrupa-merkezci, dolayısıyla seküler perspektiflerle tahrif etme, tarumar etme, tanınamaz hâle getirme yanını göremiyoruz maalesef.

Oryantalist proje, başka dinlere, medeniyetlere ve kültürlere sahici, sahih şekillerde nüfûz edebilme imkânları berhava etmiş, yok etmiştir. Eğer oryantalizm iyi tanınamaz ve tuzakları iyi görülemezse, başka dinlerin ve medeniyetlerin insanlığa kendi aslî dinamikleri ve kendi özgün usûlleri açısından esaslı şeyler sunabilme imkânları hiçbir zaman mümkün olmaz, olamaz.

MEDYATİK PRYANTALİZM: YENİ-SÖMÜRGECİLİK

Oryantalizm, günümüzde klasik / akademik evresini çoktan tamamladı: Şu an medyatik oryantalizm olarak adlandırdığım, birincisinden daha tehlikeli, birincisine rahmet okutacak ürpertici bir dil kullanan yeni bir oryantalizmle karşı karşıyayız.

Klasik oryantalizm, açık sömürgecilik ve açık-emperyalizm döneminin çocuğuydu. Şu an açık-sömürgecilik de, açık-emperyalizm de fiilen bitti. Yeni-sömürgecilik ve yeni-emperyalizm olarak adlandırabileceğimiz yeni bir oryantalizm biçiminin tam ortasındayız.

Yeni-oryantalizm, kültürel sömürgecilik veya kültürel emperyalizm biçiminin motorudur. Ve başlıca araçları da gazete, televizyon ve sinema gibi kitlesel ve küresel “iletişim” araçlarıdır. Bu araçlar, gerçekte iletişim araçları değil, iletişimi imkânsızlaştıran, buharlaştıran, insanlık tarihinde en büyük iletişimsizlik sorununun yaşanmasına yol açan güç ve hâkimiyet kurma; kurulan hâkimiyeti pekiştirme ve yayma araçlarıdır.

İşte yeni-oryantalizm, bu noktada, bu araçlar / medyalar vasıtasıyla, eski sömürgeciliğin ve eski emperyalizmin gördüğü işlevleri, daha örtük, daha görünmez, daha ayartıcı ve bütün bu nedenlerden ötürü de daha tehlikeli şekillerde Batı uygarlığının, Batılı seküler duyma, düşünme, yaşama biçimlerinin kodlarını küreselleştirmekte ve derinlemesine yaymakta tam anlamıyla “gizli silahlar” olarak kullanılıyor.

Bu gerçeği cins bilim felsefecisi Paul Feyerabend, özlü bir dille çok güzel özetlemiştir: “Batı uygarlığı, dünya üzerinde kurduğu hâkimiyet iki şeye borçludur: Reklam / medya ve silah.”

SONUÇ: MEDYATİK ORYANTALİZMLE NASIL MÜCADELE EDİLMELİ?

Medyatik oryantalizm olarak tarif ettiğim yeni-oryantalizmle mücadele edebilmek klasik oryantalizmle mücadele etmekten daha da zorlaşmıştır. Ama yeni-oryantalizmle başa çıkabilmek için iki temel öneride bulunmak istiyorum.

Birincisi, mevcut bütün medyalarda toplumun bütün kesimlerine ve bütün dünyaya hitap edebilecek ölçekte varlık gösterebilmek.

Özellikle sinema ve televizyonda bu anlamda çok büyük boşluk var hem Türkiye’de, hem de İslâm dünyasında.

Medyada varlık gösteremediğimiz, ardından bu medyaları dönüştüremediğimiz sürece bu dünyada varlık gösteremeyeceğimizi, varlığımızı sürdürmekte bile zorlanacağımızı henüz tam anlamıyla idrak edebildiğimizi söyleyemeyiz.

İşin ilginç tarafı şu: Medyada varlık göstermek ve medyayı kendi aslî dinamiklerimiz / dilimiz ve usûllerimiz / üstdilimiz doğrultusunda dönüştürmek arızî bir çabadır. Sadece medyada yapılacak işlere bel bağlayamayız: Çünkü medyanın diline, seküler Batı uygarlığının çatışmacı, nesneleştirici, hiçleştirici, narkoz etkisi yapıcı, uyuşturucu dili hükümfermâdır.

Asıl yapılması gereken iş, ikinci “iş”tir: Dünyaya vahyin ekseninde işleyen kendi medeniyet fikrimizi sunabilmektir. Din, hayat kaynağıysa; medeniyet, dinin hayatiyet kaynağıdır. Hayatiyetini yitirmiş bir dinin, hayat’ını idame ettirebildiğinden söz edilemez.

Dolayısıyla, medya bir medeniyet meselesidir. Her medeniyet kendi medyasını kendi dünya ve hayat tasavvuru çerçevesinde geliştirir. Bizim de yeni-sömürgecilik olarak tanımladığım medyatik oryantalizmle mücadele edebilmemizin ve kendi medeniyet dünyamızın inşasına doğru sahici bir şekilde yol alabilmemizin yolu, kendi asıl’larımız doğrultusunda kendi medyalarımızı, medyalarımızın dilini kurmaktan geçer. Mevcut çatışmacı, seküler medyalarla bir yere gidemeyiz. Kendi ayağımıza kurşun sıkmış oluruz sadece.

Irfan mektebi dergisi,100.sayı

http://irfanmektebi.com/2015/03/01/medyatik-oryantalizm-kulturel-somurgecilik/
Devamını Oku »

İslamcılık:Tercihi Olmayan Bir İmtihan Hasılası-2



Müslüman muhayyileyi derinden yaralayan, yaşadığı kı­rılganlığı bu güne kadar tamir etmesine müsaade etmedi­ği gibi fırsatta tanımayan bu travmatik karşılaşma ve ya­rattığı değişim, Müslüman için kökleri derinlere uzanan biri epistemolojik, biri de siyasi olmak üzere iki yeni ve önemli meseleyi beraberinde getirmiştir. Bunlardan biri, modernite bağlamında "İslâm'ın anlaşılması”, diğeri de, yine bununla alakalı olan modernite bağlamında İslâm'ın hayata yeniden nasıl hâkim kılınacağı meselesidir. Bu iki meseleyi çözüme kavuşturmanın yolunu Müslüman mu­hayyile “öz'e” dönüş şeklinde ifade etmiş olsa da nihayette yapılan öneri, aslında söz konusu muhayyilenin giriştiği yeni “tasarıma” kurucu imkân olacak bir meşru hareket noktası bulma çabasından başka bir şey sayılmaz. Kuru­cu imkânla başlayan bu süreçlerde, İslâmcılığın modern olanın her alanda ve her düzeyde İslâm'daki muadilini arama/bulma faaliyetine dayalı bir “ütopya” arayışına şa­hit oluyoruz. Yaşanmasını giderek ikinci dereceye düşü­ren, buna karşılık İslâm'ı sadece ütopyalaştırmakla meş­gul olan bu zihniyetin başlangıç noktasında “Asrı Saadet” yer alır; fakat buna rağmen ütopyanın kurallarını yine de modern olan koymaktadır. İslâmcı düşünce tasarımı­nın gerçekleşebilmesi için bu yüzden Kur'an ve Sünnete dönmek isterken; onun yanında içtihat kapısının açılma­sı ve Müslümanların bidat ve hurafelerden temizlenmesi gibi taleplerde bulunur.

Başlangıçta modern dünya bir “öteki'ydi; karşısın­dakini öteki şeklinde değerlendiren İslâmcı muhayyile İslâm'dan sözünü ettiğimiz taleplerde bulunurken; ev­vela yaşanan durumun geçici olduğuna, batı karşısın­da artık sıkça dile getirilen “geri kalmışlık” sebebinin İslâm'da aranmaması gerektiğine, imanın sabır telkin eden kararlılığı ve gücünün yettiği nispette vurgu yapar. Ona göre İslâm modern batıyla her zaman boy ölçüşe­bilecek potansiyel bir kuvvet sahibidir. Kurduğu mantık içinde zaten aksini düşünmek neredeyse imkânsızdır; zira İslâm'da modern dünyada olan her şeyin muadilini arayarak İslâm'ı bu yarış içinde tasarladığından, aksinin düşünülmesi halinde İslâm'ın yetersiz olduğu neticesi çıkacağından bunu şiddetle reddeder. Buna karşılık çö­züm için ileri sürdüğü teze göre Müslümanların yüz yüze bulunduğu bu fevkalade karmaşık ve o nispette de zor meselenin esas sebebini başka bir yerde değil, İslâm'ın iyi anlaşılamamış olmasında aramamız gerektiğini söy­ler. Eğer İslâm ona göre hakkıyla anlaşılmış olsaydı bu­gün batının karşısında bu hale düşmez, yenik durumda olmazdık.

Modern dünyaya karşı tasarladığı başarıyı elde etmek üzere İslâmcı düşünce Kur'an ve Sünnet yanında aynı zamanda inşada bulunmak için kendi düşüncesine te­mel veya hareket noktası yaptığı Asrı Saadete döner. Bir metafor olarak Asrı Saadete; şimdiye kadar iyi anlaşıla­madığından İslâm'ı hakkıyla anlamak ve oradan bugüne dönerek modern dünya karşısında en azından onunla boy ölçüşebilecek eşit konumdaki bir İslâm toplumunu yeniden kurabilmek için baş vurur. Yeni kurulacak toplu­mun meşruiyeti için bu gereklidir. Ne var ki önceliği Asrı Saadete dönüşe verirken İslâmcı düşünce bize maalesef nasıl bir muhayyile, hangi entelektüel araçlar, amaçlar ve usulle oraya “gidip-geleceğini” çok farkında olmadığı veya önemsemediğinden söylemez; yâda bunu bir mese­le olarak görmez. Onun kurduğu mantık üzerinden gi­dersek İslâm'ın neredeyse Asrı Saadetten sonra hakkıyla anlaşılamadığı gibi bir netice çıkarmanın zor olmadığı­nı söyleyebiliriz.

İslâmcı düşünce bu sebepten, ama bil­hassa 1960'lardan itibaren uğradığı kırılmayla beraber kazandığı yeni nitelikle günümüzün lslâmcı düşüncesi, Müslümanların tarihteki tecrübelerini "gelenek” ve "hurafe sayarak cimri bir insafla eleştiri konusu yapmakta tereddüt etmez. Bu da onun çok zaman düşünce adına geçmişi eleştiri konusu yaparak ikrah ettirecek kadar kendini tekrar etmesine sebep olur. Ancak şu da var ki İslamcılık Asrı Saadete dönüşü, açıkça anlaşılacağı gibi yalnız Müslümanların Kuran ve Sünnet’ten uzaklaşmış olmalarından dolayı değil, esas gayesi olan geri kalmışlık­tan kurtulmak ve modern güçlerle hesaplaşmada bulu­nabilmek üzere ister. Zaten aslında kendine ait bir amaç, mantık ve bağlamın hâsılası olan, ama İslâmcı muhayyi­leye yapmak istedikleri hususunda onay vermediğinden ona kapalı gibi görünen içtihat kapısının açılması çağrı­sında bulunduran da, yine onun izlediği mantıkta içkin olan bu amaçtır.

İçtihat kapısının kapalı olması; onun bilhassa bugün bariz bir şekilde pratiklerini gördüğü­müz modern taleplerine, söz gelimi kapitalizme, faize, borsaya, kadın-erkek eşitliğine, iktidar odaklı kamusal alandaki statü arayışına, tüketim arzusuna İslâm'la meş­ruiyet kazandırmasını, diğer bir ifadeyle bunlar gibi daha birçok şeyin “dinileştirmesini” imkânsız hale getirmiş ol­masıdır. Kur’an ve Sünnet’e dönüş bu sebeple şartlarını ve amacını modern olanın belirlediği bir “yeniden inşa” için İslâm’ı yine İslâm’ın öngördüğü sosyal paradigmanın bağlamı içinde değil, hâlihazırdaki mevcut şartların oluş­turduğu yeni tarihsel bağlamın içinde “hakkıyla” anlaya­bilmeyi içeren çaba özelliği taşır. İslâm iyi anlaşıldığında sorun çözülecek, geri kalmışlıkta terakki sayesinde ortadan kalkacak ve modern batıyla eşit konuma gelinmiş olunacaktır.

İslâmcılık kendi dünyasındaki tasarımı içinde mesele­yi, karşısındaki batıyı üstün konuma getiren teknolojik/ iktisadi araçlarla yine batının temsil ettiği modern dünya görüşünü mümkünmüş gibi birbirlerinden kolayca ay- rıştırılabileceğini varsayarak değerlendirmeye tabi tutar. Bu yüzden batının teknolojisini alırken ahlakını/kültürü­nü kolayca, kendisine ait siyasi bir proje olmadığı halde, ulus devletin gümrük kapılarından içeri girmesine mani olabileceğine inanır. Ne var ki süreç içinde bunun müm­kün olamayacağını, bizi zihnimize ve dokularımıza ka­dar uzanan, çözücü bir tecrübe olarak yaşayarak gördük. Ama buna rağmen varsayalım ki bu başarılmış olsaydı; peki sonra! Yani ne vaat taşıdığını bilmediği bu “geleceği” Müslüman'ın kendisi için tasarrufta bulunma veya belir­leyebilirle imkânı olabilecek miydi? Bu sorunun cevabını dünün değil, ama bugünün Müslüman'ı için dünya gene­linde yaşanmış olan tecrübeden çıkarabiliriz. Hayır; asla olamayacaktı.

XII

İslâmcı düşünce batı karşısındaki geri kalışın temel sebebi olarak ileri sürdüğü tezle başlangıçtan itibaren karşımıza bir “anlama” meselesi koymuştur. Ancak bunun tarihselciliğin dediği anlamdaki “anlama” meselesiyle uzaktan yakından bir ilişkisinin olmadığını belirtmeliyiz. Açtığı bunca travmatik sıkıntıya rağmen Müslümanların mo­dern olanla yaşadığı sorunların hepsini basitçe bir anla­ma mesesine indirgemiş olan bu tez, aynı zamanda Müs­lümanları tarihleri içinde asla düşünmedikleri “İslâm'ın anlaşılması" veya “eksik/yanlış anlaşılması” gibi, oldukça yeni ve o nispette modern olan bir sorunla birlikte ya­şamak mecburiyetinde bırakmıştır. İslâmcı düşünce ileri sürdüğü bu tezle aslında moderniteden hareketle İslâm'a ait olmayan pozitivist nitelikli bir zaman/tarih algısını kendi yorumuna temel aldığını, dönemi içinde haklı sayı­lacak sebeplerden dolayı, ihmal ederek üzerinde düşün­mek ihtiyacı duymaz. Oysa bu tez evvela İslâm'la Müs­lümanların yaşadığı tarihi birbirlerinden ayırmasından dolayı bir yandan İslâm'a ait yaklaşık on üç asırlık tarihin okunma tarzını değiştirmiş, diğer yandan da uzun bir ta­rihsel dönemi “gelenek” kategorisine alarak, istemediği halde artık ders çıkartılması mümkün olmayan değersiz bir tecrübeye dönüştürmüştür.

Bunun derinlerde yatan bir sebebi vardır; çünkü modernite karşısındaki İslâmcılığın muhayyilesinde tarih, çok farkında olmadığı bir “geç kalma/gecikme” meselesi olarak yer alır. Başa gelen bütün kötülükleri, batı karşı­sında uğranılan yenilginin sebebini bu yüzden İslâm'ın “zamanında” iyi anlaşılamamış olmasına bağlar. Modern güçler gibi olmayı bir geç kalma, bir zamansal mesele şeklinde algılamasıyla İslâmcı muhayyile aslında kendi­sine özel bir konum biçtiği “Asrı Saadeti” hariç tutarak Müslümanlara ait bütün tarihi, maksadı o olmadığı hal­de, ilerlemeci zaman/tarih anlayışının karanlık kuyusuna attığının farkında olmaz. Batı karşısında içine düşülen bu kötü durumdan İslâm'ı tenzih etmek üzere sürekli olarak Müslümanların İslâm'ı hakkıyla anlayamadıklarını sebep gösterir. Bunun mantıksal neticesi ortaya İslâm'ın “anla­şılması” gibi yeni bir sorun çıkardığından, İslâm yaşan­ması değil de bir türlü hakkıyla anlaşılamayan, bu yüz­den de evvela iyi anlaşılması gereken bir din olarak artık Müslümanların gündeminde yer tutmaya başlar.

Bu yüzden Müslüman'ın gündemindeki mesele gide­rek İslâm'ın yaşanması cehdi olmaktan çıkar, modern dünya karşısında İslâm'ın nasıl anlaşılacağı meselesi ha­lini almış olur. Müslümanların Müslümanlıklarını yaşa­masının ötesine uzanan bu sorun aynı zamanda Müslü­manların geçmişte asla yaşamadıkları yeni bir şüpheciliği de beraberinde getirmiştir. Kaynağı itibariyle modern olan bu şüphe Müslüman'ı bir türlü emin olamadığı, bu yüzden de sürekli şekilde İslâm'ı anlayıp anlayamama arasında gidip gelen kararsız bir konuma yerleştirir. Bu­rada modern dönemden itibaren bilhassa Müslümanla­rın yaşadığı yaygın modernleşmeye koşut olarak sayıları geçmişe nispetle hızla artan tefsir faaliyetlerinde sözünü ettiğimiz "anlama” meselesiyle ilgili kaygının motive edici bir işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Her tefsir aşağı yukarı daha iyi anlaşılmış bir tefsir olarak entelektüel gündemde yer tutar. Ne var ki Islâm'ın anlaşılmasını, “Allah'ın rızası” kadar modern dünyayla olan ilişkisinde kurmuş olan bu tez, bir defa modern dünyanın iç dinamikleriyle yaşadığı değişimlere elinde olmadan bağımlı kaldığından, kendini usulden bağımsızlaştıran “İslâm'ı anlama” çabası da bu nedenle bir türlü nihai hedefine doğal olarak varamaz.

Öte yandan İslâmcılığın sözünü ettiğimiz bu geç kal­mışlık sendromu kendi karşıtı olarak “ilerlemeyi” iktisadi cihetten batılı olmayı gündeme getirse de, son tahlilde Müslüman muhayyileyi neticesi kestirilemez bir yanlış­lığa sevk etmiştir diyebiliriz. Çünkü geri kalmışlığın kar­şıtı olan “ ilerleme” kendine has bir zaman/tarih tasavvu­ruyla beraber gelmiş ve Müslüman muhayyileyi kendine ait tarihin bütün bağlamlarından çözmüştür. Bir yandan kendi tarihine “hariçten” bakan yeni bir tarih okumasını masum bir şekilde Müslüman'a benimsetmiş, diğer yan­dan da Müslüman'ın sadece tarihini değil, aynı zamanda düşünce/entelektüel tarihini de temel bir sorun haline getirmiştir. Neticede İslâm'ı/Müslümanları kendilerine ait tarihsel muhayyileden koparıp Avrupa merkezli mo­dern tarihin kıyısında yer alan tamamlayıcı bir parçaya dönüştürmüştür.

.....

XIV

'Kur'an “ilim” derken kastettiği vahiydir. İlim bu temel üzerinde kavramsallaştırılır ve İslâm'ın ilim geleneğinin kökleri buna dayanır. Vahyin tabiatından kaynaklanan İslâmî bilginin ayırıcı vasfı herhangi bir şahsın veya ku­rumun inhisarında olmamasıdır. “İslâmî bilginin” “teo­rik” özelliği de zaten böyle bir inhisara imkân tanımaz. Medrese bu ilim geleneğinin Müslümanların gayretiyle oluşmuş “kurumsal” yapısını temsil eder. İlmin öğrenil­diği ve öğretildiği, vahyin referansında bilginin yeniden hâsıl edildiği, yani epistemolojik bir faaliyet olarak tefsir ve içtihatta bulunacak ilim ehlinin yetiştiği müessesedir. Ancak onu bu kadarla sınırlandırmak mümkün değildir. Medreseyi, medrese olarak önemli kılan temel özelliği kendine has bir “bilgi” ve yine kendine has bir “usul” için­de; hakikati, sosyal ve fiziki gerçekliği tefekkür etme ve onlarla alakalı kendine has format içinde bilgi hâsıl et­menin “mekânı” olmasıdır. Medrese bilgiye, üniversitenin yaptığı gibi, sadece bir anlam yükleyerek hâsıl etmez, aynı zamanda kendine has bir amaçla içeriklendirerek hâsıl eder. Vahyin referansındaki bilginin kendine ait an­lam dünyasının harici müdahale ile deforme olmasına; anlam kırılmasına uğramadan hâsıl edilmesini ve aktarıl­masını da bu özelliğine dâhil edebiliriz.

Medrese bize “hakikati” kendi geleneği içinde nasıl düşüneceğimizi, kavrayacağımızı ve onun bilgisini nasıl ve hangi kavramsal araçlarla elde edebileceğimizi öğre­tir. Bu müesseseye ait ilmin temsilcisi olarak âlimi, âlim yapan muhayyile her şeyden önce farklı bir epistemolojik kaynağa ve farklı bir düşünme sistematiğine sahip olma­sıdır. Bu yüzden ister geleneksel, isterse modern dönem­de olsun sunduğu kulluk ve dindarlık modeli geçmişten tevarüs edip gelen bir devamlılığı temsil eder. Bu mü­essese Allah'ın mübarek elçisine Cebrail'in öğretmenlik yaptığı sağlam temellere dayalı talim ve terbiyeyi kendi­ne hareket noktası yaparak vücut bulmuştur. Geçmişinde Allah'ın lütfedip insana kalemle öğretmenlik yaptığı bir “tarih” yer alır. Onun dünyada tek bir amacı vardır; nasıl iyi bir kul olunacağını, insan ve bir ümmetin beşer için­deki tarihsel akışının sevk ve idaresini sağlayacak bilgiyi ve onun kaynaklarını yine insana öğretmektir.

Bu neden­le İslâm'daki eğitimin amacı; ne kadim Çin'de görüldüğü gibi sadece yönetici sınıfın, ne de Hıristiyanlıkta olduğu gibi sadece ruhban sınıfının eğitiminin sağlanması değil­dir. İslâm’daki eğitimin temel amacı ilmin “insana” akta­rılmasıdır; insana sonsuz mutluluk veren ve onu özgür kılan kul olma bilincine varmak ve bu bilincin yükseltil­mesini sağlamaktır.

İslâmcılık batı karşısındaki yenilgiden hareketle med­reseye muhtemelen o gün için tabii kabul etmemiz ge­reken, buna rağmen meşruiyeti sorgulanmamış sorular sormuştur. Üstelik yanlışlığına zaman içinde daha açık bir şekilde şahit olduğunuz aynı soruları bu günde sor­maya devam ettiğinden kendisinin medreseye yöneltti­ği bu eleştirileriyle bir tekrara düştüğünü görmek iste­memektedir. Buna rağmen ona göre medrese çağa ayak uyduramamıştır, dinamizmini kaybetmiştir, Müslüman­ların sorunlarına cevap verememektedir; daha önemlisi terakkinin zihniyet kalıplarıyla bakıldığından, medrese kendini tekrar etmektedir. Gerçekte medrese kendini tekrar mı etmekteydi; yoksa insanla alakalı, karşılığını onun değişmez fıtratında bulan ezeli ve ebedi hakikatleri mi bir “nasihat” olarak tekrarlamaktaydı.

Aslında çok açıktan dile getirilmeyen, temelde yatan esas sorun şuydu; İslâmcılık eleştirilerini yaparken med­reseden akademik bir işlev beklemiştir. Diğer bir ifadeyle içine düşülen teknolojik yenilgiden kurtuluş için medre­seden “mühendishane” olmasını ister. Tabii ki âlimi de ilk dönemlerinde bir “mühendis”; daha sonraları da bir sos­yolog, felsefeci, iktisatçı ve nihayet son dönemlerinde “te­olog” olarak karşısında bulmak isteyişi, ona göre sorunun çözümü anlamına geliyordu. Oysa burada esas ihmal edi­len önemli husus medresenin öncelikli görevinin bu ol­madığıdır. Meşgul olduğu bilginin niteliği ve temsil ettiği rol göz önüne alındığında medresenin varoluş misyonu­nun Müslüman'ın ve Müslüman toplumun zamanın akışı içinde sevk ve idaresini sağlayacak bilgiyle alakalı olduğu görülür. Müslüman bir topluluğun tarih içindeki seyri­ni, Müslüman kalmasını sağlayacak bilgisel şartlarının oluşturulmasını ve sürdürülmesinin temel dayanakları­nın muhafazası sürekli gözlemi gerektirdiği gibi, dinamik bir üretim olarak içtihadı da elzem kılar.

Bir görev olarak medrese bütün tarihi boyunca bunu yapmaya çalışmıştır. Üstelik meseleyi biraz daha anlaşılır kılmak için, tarihsel süreç içinde üstlendikleri misyon cihetinden benzer bir durumu batının eski ve meşhur üniversiteleri içinde söz konusu edebiliriz. Batıda isim yapmış “kadim” üniversi­te geleneğine, üniversiteye ve bunların temel meşguliyet alanlarına baktığımızda, söz konusu ettiğimiz misyon bağlamında, medreseyle olan benzerlikleri dikkat çe­ker. Bu üniversitelerin ayırıcı vasıfları bütünüyle beşeri bilimleri kendileri için esas meşguliyet alanı seçmeleri ve beşeri bilimlerin değişik alanlarında yoğunlaşmış ol­malarıdır.

Üniversite kurulduğundan beri beşeri olanın, yani toplumun, sanattan iktisada kadar uzanan bütün ih­tiyaçlarını olduğu kadar, ferdi kabiliyetleri geliştirmede, hayat için gerekli olan farklı dalları kendisi için meşgu­liyet alanı seçmiş; toplumun sevk ve idaresiyle ilgili her şeyden kendini sorumlu görmüştür. Batıda üniversitenin kendini “mühendisliğe açması” daha çok endüstri devrimiyle birlikte gerçekleşmeye başlıyor. Bilim toplulukları­nın oluşumu tabiatla ilgili bilim akademilerinin kuruluşu başlangıçta üniversite dışında doğup gelişme gösteriyor.

Bu hususta açık olan bir şey var ki, o da bilgi meselesin­de medreseye hâkim “usul” ile akademyaya hâkim “me­tot” arasında bütünüyle bir mahiyet farkının olmasıdır. Bunun yanında ilave etmemiz gereken önemli bir husus­ta bu iki farklı zihniyet yapısının ve düşünme geleneğinin kendilerine has kuralları, amaçları ve ideallerinin bulun­masıdır. Bu yüzden biri "ilmin” biri de “bilimin” bu iki kurumsal temsilcisi kendi tarihleri içinde bilgiye, benzer­likleri yanında farklı anlamlar ve işlevler yüklemişlerdir.

‘Eğer Müslümanlar için Müslüman’ca düşünmek hakikat­te dini bir mecburiyet ve akidevi bir mesele olarak kabul ediliyorsa, Müslümanlar bilmelidirler ki Müslüman’ca düşünmenin imkânını akademik düşüncenin dünyasın­da aramak boşuna bir gayret olacaktır. “Teoloji mekteplerinde” İslâmî düşünce hâsıl etmek imkânsızdır. Günü­müzde kendisi için bir iktidar alanı oluşturmaya çalışan akademik zihniyet, İslâmî düşünceyi kendi bağlamından kopartarak çarpıtan, buna rağmen İslâm düşüncesi üze­rinde tekelci bir temsiliyet aramasıyla ciddi bir sorun ha­lini almış durumdadır. Akademik düşünce formatı içinde bilgi hâsıl etme faaliyeti evrensellik adına Müslüman ile Müslüman olmayan muhayyile arasındaki farkı ortadan kaldırmaya çalışan özelliğiyle, her şeyden evvel bilginin imanla olan ilişkisinin kolayca göz ardı edilebilmesine se­bebiyet vermektedir.

Bu gün Müslüman'ca düşünmeyi zorlaştıran önem­li hususlardan biri, modern bilgi olduğu kadar eğitimin aracılığı ile bu bilgi tarafından şekillendirilen Müslüman muhayyilenin edindiği mantıktır. İkincisi de içinde ya­şanan modern hayat tarzı ve bu hayat tarzının zihnimiz üzerindeki dönüştürücü ve yönlendirici iğvasıdır. Mo­dern eğitimin Müslüman muhayyilesine nakşettiği dü­şünme tarzı, örneğini İslâm'ın ilim geleneğinde bulduğu­muz düşünme tarzından köken olarak farklıdır. Modern bilgiyle tanışan ve modern eğitimden geçen Müslüman muhayyilede “değer alanları” birbirlerinden ayrışmış hal almaktadır; bu da Müslüman muhayyileyi sosyal bilim­lerin yönlendirici özellik taşıyan kavram, kalıp ve açık­lama modellerine açık hale getirmektedir.

Günümüzün Müslüman'ı, muhayyilesinin bir kısmıyla İslâm'ın emirle­rini yerine getirir ve yaşarken, geri kalanıyla da bu format içinde kalarak entelektüel faaliyette bulunmaktadır. Müs­lüman bu haliyle İslâm'ın öngördüğü bütünlükten mah­rum, parçalanmış bir muhayyilenin taşıyıcısı durumuna düşmüştür. Bu hal İslâmcı düşüncenin özlemini çektiği Müslüman'ı mühendis yâda entelektüel yapabilmekte, ama onun bir fakih, bir müçtehit olmasına asla imkân vermemektedir.

Buna rağmen İslamcılığın bilinçaltında taşıya geldiği bu isteğine yaklaşık 1960'lardan itibaren kavuşmaya baş­ladığını ve muradına erdiğini söyleyebiliriz. Süreç için­de sentez gerçekleşmiş Abdulhamidizmin rüyası olarak hem dindar hem de mühendis olunabileceğinin, diğer bir ifadeyle kalbi eğer yer kalabilmişse dini ilimle, aklı da pozitif bilimle dolu “küvez” kökenli birçok numune nihayet ortaya çıkmıştır. Dindar aydınların/entelektüel­lerin, muhafazakârlıkta selamet bulacaklarına inananlar için diyelim ki münevverlerin çok geçmeden iktidar his­terisi içinde toplumsal önderliği ele geçirmiş olmalarını sürpriz saymasak bile, bunun İslâm tarihi içinde bir "ilk” olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bu sebeple bugünün Müslümanları cihetinden toplumsal önderlik ve “aydın” ciddi şekilde sorunludur ve artık bunun farkında olma­mız gerekiyor. İslâmcılığın önderliği, aydınlara geçtiğin­den beri İslâmcılık bir parti olarak, bir sivil toplum ola­rak, bir örgüt olarak parçalı şekilde olmuş, ama bunlar ne yazık ki birer “cemaat” olamamışlardır. İslâmcılık her şeyden evvel bugün ister epistemolojik isterse toplumsal önderliğin anlamını anlamakta fazlasıyla yoksullaşmıştır.

....

Abdurrahman Arslan - Sabra Davet Eden Hakikat,Pınar yay.,syf:13-15;21-26;32-33;45-54;63-72

Özgün Düşünce,2009,sayı:1



Devamını Oku »

İslamcılık:Tercihi Olmayan Bir İmtihan Hasılası-1



İslâm ümmetinin bütün tecrübesi şüphe yok ki yine ona ait tarihin kendisi olarak bulunur. Ümmet kavramından eğer kapsamı ve tanımı gereği homojen bir bütünü değil, İslâm hakikatinin temel olduğu paradigmadan neşet eden pratiklerin toplamını anlıyorsak, ümmeti yine onun tarihsel tecrübesinde bulabiliriz. “Hakikatin”dil, anlam ve düşünceyle ilgili oynadığı hayli temel rol ne kültürden kültüre, ne coğrafyadan coğrafyaya, ne de kavimden kavime çeşitlilik gösterir; her zaman ve her yerde aynıdır. Bu rolü iyi kavramadan ümmetin “çeşitliliğinin” kendisini de kavramamız mümkün olmaz. Yok, eğer onu farklı coğrafyalarda, farklı etnik temellere ayırarak bu parçalardan her birinin tarihsel tecrübesini esas alıyor ve kendimizi bu parçalardan birine ait kılarak söz konusu tarihi “okumaya” tabi tutuyorsak, bu indirgemeci okuma tarzı bize peşinde olduğumuz “doğru”nun bilgisini asla vermeyecektir. Zira bu tarihsel tecrübenin toplamı ne bir Arap'a, ne bir Türk'e, ne bir Kürt'e, ne bir Acem'e ya da ne bir Hintliye/Malaya ait kılınamayacak kadar İslâm'ın “malıdır.” Bu kavimlere aidiyeti olanlar, sadece bu ümmet tecrübesi içindeki bir parçadır; bu tecrübe içinde gerçekleştirilmiş kavimlere ait her şey istemeseler de anlamı­nı ümmetin bütünlüğü içinde aramak/bulmak gibi bir kaderi paylaşır. Onların yaptıkları ümmetin tecrübesini oluşturmaz; tersine, onların katkıları ümmetin tecrübe­sinin oluşturduğudur.

Bu yüzden Müslümanların yaşadığı her “zaman” dili­mi, her “coğrafi” bölge aynı zamanda bu ümmetin tarih­sel tecrübesinin parçası olmaktan istese bile kurtulamaz; her kim ki bundan kurtulmak isterse 21. asrın postmodern dünyasında akıbetinin hüsran olacağını söyleyebili­riz. Bugün bu bütünden kurtulmayı içeriklendirmiş bü­tün “okuma tarzları'nı ırkçı, dolayısıyla tarihin modern biçimi olarak tanımlıyoruz. Bu okuma tarzının kendinde içkin özelliği sadece hüsran değil, aynı zamanda bu oku­mayı yaparak kendi ırkı için paye çıkarmaya çalışanlar cihetinden de zayıflıkla doludur. Hangi tonda ve hangi nüansları taşırsa taşısın; ister olumlu, isterse olumsuz ta­nımlansın, neticede bu tarih okuma tarzı kendinde içe­riklendirmiş olduğu ırkçı yönünü bir gün mutlaka dışa vurmak mecburiyetinde kalmaktadır. Bu durum çok za­man önerilen toplumsal projenin veya tarih okuma tar­zının kavramsal düzlemden toplumsal alana taşınmasıyla kendini kaçınılmaz bir şekilde saklayamaz hale gelmekte.

“Bütün”e ait tarihsel bir tecrübenin; örneğini bugü­nün Müslüman muhayyilesinde bütün açıklığıyla gör­düğümüz gibi zihinlerin daha yeni tanıştığı/öğrendiği başkalarına ait bir okuma tarzı aracılığıyla, kırılmaya uğratılmasıyla, aynı zamanda sürdürmeye çalışan üm­metin günümüzdeki perişan hali arasındaki benzerlik göz ardı edilecek gibi değildir. Bu yüzden İslâm ümme­tinin tecrübesini Endülüs, Osmanlı veya İran ile niha­yete ermiş kabul ederek, bunlarla ne sınırlandırmak ne de sonlandırmak asla mümkün olamaz. Bunları Allahın arzı üzerindeki yine ümmetin gücünün uzanabildiği coğ­rafyalardaki tecrübesi olarak değerlendirme kabiliyeti kazandığımızda, içinde “helak” barındıran tarihin modernist okuma biçiminden kurtulma imkânını elde ede­biliriz.

Bu yüzden binlerce yıl sürmüş tarihsel bir birikimi daha iki asırlık geçmişi bile olmayan adına “coğrafya” ve yine aynı şekilde sentetik özellikli “ulus” denilen ve onun kendi tekeline aldığı tecrübeyle okumaya kalkmak, nasipli bir akla ve İslâm’ın muteber gördüğü bir zihniyete göre fazla anlamlı sayılamaz. Üstelik bu tarih okumasını kendisine nirengi noktası kılarak okumaya tabi tuttuğu ulus kadar, kendine coğrafyayı temel alarak onunla be­şerin ve ümmetin binlerce yıllık tecrübesini anlamlan­dırmaya çalışan yine bu tarih okuma tarzının kullandığı veya okumaya aracı kıldığı bu iki kavrama ait zaman ve mekân tahayyülü, İslâm’a fazlasıyla yabancıdır. Nihayette ikisi de ulus devlete uzanan belirli bir tarihsel tecrübe ve dünya görüşünün özelliklerini taşıdıkları gibi, yine onlar tarafından inşa edildiklerini hatırda tutmakta fayda var.

.....



IV

Beşerin  modernite ile karşı karşıya gelişini iki farklı di­nin, dünya görüşünün, toplumun bildik karşılaşması şek­linde değerlendirip anlamaya çalışmak yanıltıcı olur. Ta­rihte ilk defa bütün beşer, moderniteyle beraber, kendini başka insan topluluklarına uygulanabilir hazır proje hali­ne getiren, dolayısıyla ihraç edilebilir bir dünya görüşüyle karşı karşıya gelmiştir. Bu karşılaşmada hiçbir topluluk kendisi olarak kalmasına asla müsaade etmeyecek olan yeni bir bilgi, teknoloji, iktisat anlayışıyla karşılaştığını doğal olarak başlangıçta anlayamamıştır. Her şeyi altüst eden dilini ve ruhunu bilmedikleri bu gerçeklik karşısın­da bütün topluluklar nasıl bir tavır alınacağını bilememe­nin sersemletici tereddüdünü yaşadılar.

Karşılıklı etkileşimin kendi tabii mecrası içinde cere­yan eden karşılaşmalardan farklı olarak; moderniteyle karşılaşma, bir tarafın sıradan etkilenişimi değil, tersine diğer tarafın da kaybetmeyi göze aldığı ve kabul etmek zorunda kaldığı bir karşılaşmadır. Öyle görünmüş olsa bile aslında bu sadece askeri/teknolojik savaş aygıtıyla sınırlı olan bir karşılaşma da değildir; bu fiziki ve beşeri varoluşun anlam dünyasını kökten değiştirme özelliğine sahip bir karşılaşma olmuştur. Bütün toplumlarda insa­nın ve eşyanın ait olduğu toplumun anlam dünyasında sahip oldukları yer bu karşılaşmayla beraber değişmiştir. Bütün toplumlar geleceklerini modernitenin kavram ve kalıplarına dökerek şekillendirmeye ve anlamlandırmaya çalışmışlardır. Bir taklit ve tüketim ilişkisi içinde cereyan eden bu hadise, sonuçta yeryüzünün bütün toplumları için batının bugününü kendilerinin istikbali yapmanın trajik çabası olma özelliği taşımış; süreç fiziki ve beşeri olarak giderek bütün dünyayı batının bir simulacrumu haline getirmiştir.

Modernite nihayetinde batının iç dinamikleriyle ken­di dini, tarihsel, toplumsal şartlarında hâsıl olmuş bir "şey”di; batı dışındaki toplumlar için bir karşılığının oldu­ğu söylenemezdi. Dışarıdan geliyordu, uygulama gördü­ğünde de sürekli toplumsal gerilimlerle çatışmalar yarat­maktaydı. Üstelik hangi dinden, hangi sınıftan ve hangi kavimden olursa olsun taşıyıcılarını seçkin bir zümre ha­line getirmekteydi. Batı dışı ve tabii ki İslâm dünyasında da görüldüğü gibi modernleşme başından itibaren ciddi şekilde sorun olmuş, tepki görmüştür. Acaba bu tepkiyi nasıl değerlendireceğiz; bir toplumun bağnazlığı ve yeni­liğe direnci mi, yoksa bir "uygarlığın” başka bir uygarlık karşısındaki nefsi müdafaası mı?

Aslında istilacı hegemonik bir askeri güç olarak modernite batı dışındaki toplumların karşısına dikildiğinde onlar için bir "öteki"ydi. Eğer tek bir sebebi hariç tutarsak; insanların niçin modernitenin öngördüğü zaman zaman ölümcül sayılabilecek değişimlere, "yersiz-yurtsuz" kalmalarına, yabancılaşmalara boyun eğmiştir ve eğmektedir sorusuna verilebilecek meşru bir cevap bulunmaz. Bütün bunların sebebi modern dünyanın muazzam savaş aygıtları, sömürü mekanizmaları ve istila planlarıyla bu toplumların önüne dikilmiş olmasıdır. Acaba bu durumda, söz konusu toplumlar geleneğin "değişmeyen" dünyasında sonsuz bir atalet içinde yaşayacaklardı diyebilir miyiz? Peki, geleneğin dünyasının değişmez olduğunu, onun ataleti esas alan bir hayat önerdiğini kim söylüyordu? Daha moderniteyle karşılaşmadan geleneğe böyle bir yargıda bulunmak tabii olarak imkansızdır. Eğer bunu yine modernite söylüyorsa ona niçin inanmalıyız? Bu istilacı güçleri, insanların yaşadığı topraklara gönderen yine bizzat kendisi değil miydi?

Bunun yanında bir taraftan kendi hayat alanlarını muhafaza etmek, bir taraftan da meydan okuyan batıyla boy ölçüşebilmek için yoğun çaba içindeki batı dışı top-lumlarla karşılaşan modernite, bir "öteki” olarak bütün toplumlara aşağı yukarı aynı soruyu sordurmuştur: Biz neden geri kaldık? Hayatı farklı kuran bir dünya görüşüy­le karşı karşıya geliş, mecburi olarak her zaman kendine has bir âlem görüşünü temsil eden dinin öne çıkmasına ve tartışma konusu yapılmasına sebep olur. Bu karşılaş­mada da aynı şey olmuş, bütün toplumlarda dinin geri kalmadaki rolü gibi yeni bir tartışma söz konusu olmuştur. Daha sağ ve sol, laik ve dindar gibi ayrışmaların söz konusu olmadığı bu aşamada Budistler, Taoistler, Şin- toistler gibi Müslümanlar da din ile kalkınmanın/ilerle­menin, yani batı gibi olabilmenin mümkün olup olma- yacağı sorusuna cevap bulmaya çalışarak batı karşısında bir “tutunma” yolu aradılar.

Söz konusu ettiğimiz Uzak Doğu'nun bu dini geleneklerinin hepsinde de insanlar, Müslümanlar gibi ikiye bölündüler. Bu karşılaşma hayat kurucu özellik taşıyan iki varlık anlayışının, iki zihniyet dünyasının karşı karşıya gelmesi olduğundan, bir kısmı dinin bir kenara bırakılarak ilerleme/kalkınma yolunda çaba sarf edilmesini savunurken, bir kısmı da bu “yü­rüyüşte” dinin yeni bir yorumunun yapılarak yanlarına alınmasının gerektiğini savundular. Hinduizm de, Taoizm de, Şintoizm de yeniden yoruma tabi kılınmaktan kurtulamadığı gibi, İslâm da Müslümanların elinde yeni­den yoruma tabi tutulmuş oldu.

Batının bilim ve teknolojisini alma hususunda aşağı yukarı hepsi de hemfikirdir. Ancak bu toplumlar bunları alırken kendilerine ait dini anlayışlarının, kurulu sosyal düzenlerinin, mevcut hayat telakkilerinin değişmeden kalacağına ve onu eskisi gibi sürdürebileceklerine inan­mışlardır. Bütün modernleşme hareketlerinde bu yüzden başlangıçta; batıyı güçlü kılan “araçları” elde etme niye­tinin arkasında bu toplumların kendileri olarak kalmak, modernleşme öncesi kendi sosyal/siyasal dünyalarını ye­niden kurmak ve batıya rağmen yaşatmak gibi derin bir istek yatar. Ancak batının sahip olduğu ama kendilerinin mağlubiyetine sebep olan teknolojiye sahip olmak için çaba sarf ederken, teknoloji onları batılı toplumlarla aynı kaderi paylaştıracak iki tür ilişki biçiminin de içinde bu­lunmaya mecbur edecektir. Bunlardan biri batılı/modern şekilde bilgi üretmek, diğeri de tabiatla sürdürmekte oldukları kadim ilişki biçimlerini terk ederek, aydınlan­manın öngördüğü pozitivist bir ilişkiye girmeye mecbur kalmak. Bu bilgi ve ilişki biçimi süreç içinde sahibi olduk­ları zihniyet dünyasını da kaçınılmaz şekilde dönüşüme uğratacaktır.

Meseleyi bu bağlam içinde kalarak ele almayı sürdür­düğümüzde, aslında daha işin başından itibaren, yani modernite ve sözünü ettiğimiz dinlerle olan ilişkisinden önce, modernite ve tektanrılı dinler arasındaki ilişkinin irdelenmesinin ufuk açıcı olacağını söyleyebiliriz. Zira Uzak Doğulu toplumların moderniteyi içselleştirme ve bu meselede başarılı, hatta modern “nesneleri” kusursuz bir taklitle yeniden üretmekte gösterdikleri olağanüstü başarılarıyla, bu toplumlara hâkim din/kültür anlayışı arasında ihmal edilmeyecek bir ilişki olduğunu gözden ırak tutamayız. Bizim için Japonya başta olmak üzere bütün Uzak Doğu toplumlarının örnek sayılan modern­leşmesi bu hususta ufuk açıcı ve bilgi verici özellikler ta­şıyor.

Uzak Doğu’lu toplumların sahip oldukları dünya görüşü esas alındığında, onların modern dünya karşısın­da takındıkları tavrı, kendi dünya görüşlerinin “ötekiyle” ilişki kurma biçimini göz önüne alarak değerlendirmemi­zin daha bilgi verici ve doğru olacağını söyleyebiliriz. Ni­tekim benzer bir durumun İslâm'ın Uzak Doğu'daki yayı­lışı sırasında da cereyan ettiğini görürüz. Bu kültürlerin karşı karşıya geldiklerinden itibaren “ötekiyle” kurdukları ilişkiye baktığımızda, bunun bir ret veya çatışma ilişkisi olmaktan çok “içselleştirme”ye dayalı bir ilişki hususiyeti taşıdığına şahit oluyoruz. Bu dünya görüşü ve kültürde ötekini zararsız hale getirmek, çatışmayla değil onu iç­selleştirerek bünyeye dâhil ettikten sonra öteki olmaktan çıkarmak gibi bir “mantık” hâkimdir. Ötekinin zararsız hale gelmesi için bünyeye dâhil edilmesi ise bugün göz­lemleyebildiğimiz gibi onu taklit ederek aşma şeklinde cereyan etmektedir.

Taklit ederek aşma bu mantığın ge­reği olarak ötekini, öteki olmaktan çıkarmanın biricik yoludur. Uzak Doğu toplumlarının batının ürettiği her şeyi kusursuz sayılacak şekilde taklit ederek bitmez bir enerjiyle üretimde bulunması; bir cihetten dini bir faali­yet, bir cihetten de ötekini aşma, onu yenilgiye uğratmak isteyen dini nitelikli derin bir arzuyu ifade eder. Bura­daki muhtemelen aşılması imkânsız çelişki, bu çabanın neticesinde kendisinin de dönüşmekte olduğunu ihmal etmiş olmasıdır diyebilir miyiz? Zira Uzak Doğu dinle­rinin varlık telakkisine göre, cereyan eden değişim şekli yüzeydedir ama “öz” değişmeden kalır; bu yüzden kendi hakikat telakkileriyle ilgili bir mahzur içermediğine inan­dıklarından yaşanan değişimi tabii karşılayabilmektedir­ler. Ne var ki modernite hem özü değişime zorlamakta hem de yarattığı değişim mantığıyla bütün hayatı tabiatla olan ilişkiyi değişime zorlayarak altüst etmektedir. Bu­nun açık örneği, Uzak Doğu insanının uyumu temel alan tabiatla ilişkisinin giderek çatışmacı bir ilişki ve kültürün yaratılmasına doğru evrilmesidir.

.....

VI

......

Moderniteyi diğer toplumlar gibi Müslümanlar da başlangıçta içselleştirmek, onunla kendilerini anlamlan­dırmak, onun öngördüğü yaşama biçimini kurmak üzere peşinde koştukları bir “ideal" olarak görmemiş, daha çok araçsal Özellik atfedilen bir mesele şeklinde ele almışlar­dır. Buna rağmen diğer batı dışı toplumlar gibi Müslü­manlar da batının başarısının sırrını tabii olarak aramak­tan geri durmamışlardır. Bu süreçlerde Müslümanların modern dünyayı anlama, anlamlandırma ve kendi hayat kürelerine aktarma çabalarını daha çok “analoji” yoluy­la gerçekleştirdiklerini görüyoruz. Bu da modernitenin dünyası içinde toplum ve siyasetle alakalı olan her şeyin İslâm'da da muadilinin olduğu ve bulunabileceği inan­cına dayalı bir sürecin başlangıcı olmuştur. Bu yüzden günümüzdeki kavranış biçimiyle, işaret ettiği alan için­de Kuranın beşerle ilgili öngördüğü kendi muradı olan sosyal/siyasal gerçekliğini yeniden anlayıp tahkim etmek ve yaşamaktan çok, İslâm'ın modern dünyaya ait hayat ve siyasetle ilgili her şeyin kendisinde aranıp bulunacağı, her defasında modern olana uyarlanmaya meşruiyet sağ­layan bir kaynağa dönüşmüş olduğunu görüyoruz.

Bu kabulden dolayı zorunlu bir ihtiyaç olarak görülen bütün tefsir/yorum gayretleri Kur'an'ı eğer deyim yerin­deyse, “kendisi olarak” anlamaktan çok bugüne taşıma amacına içkin özellik taşımıştır. İslâm düşüncesinin vur­gu yaptığı Kur'an'ın anlaşılması meselesi, kendisi açıkça dillendirmese de aslında Kur'an'ın, güzergâhını ve nihai amacını modernitenin belirlediği doğrultuda anlama meselesi olarak bugün karşımıza çıkmaktadır. Yani Müs­lümanları batı karşısında “geri” bıraktırdığına -ancak bu “geriliğin” nasıl bir okuma tarzı ve sorun olduğu üzerinde yeteri kadar tefekkür edildiği söylenemez- inandığı “gele­neksel” diyebileceğimiz anlama şeklinin yanlış olduğuna inanmış; buna karşılık aradaki geri kalmışlığı kapatacak şekilde Müslümanları batıyla onun belirlediği alan üzerinde boy ölçüşecek bir yarışa girmeye imkân verecek şekilde Kur anın yeni bir anlama/anlaşılma tarzını meş­ru kabul etmiştir.

Ne var ki giderek genel bir “alışkanlık” haline dönüşen İslâm düşüncesinin bu Müslüman mu­hayyilesi, moderniteden hareketle İslâm’da muadilini aradığı her kavram ve gerçekliğin aynı zamanda İslâm’a ait bağlam ve ruhtan da koparıldığını fark etmekte ge­cikmiştir. Aslında dün için tabii ve geçerli sayılabilecek, fakat bugün meşru kabul edilmeyecek bu anlayış “öteki” üzerinden İslâm’ı anlamayı esas almış, buyüzdende Müs­lümanların tarihinde ilk defa vuku bulan bir anlama/tefsir çabası olarak kendi amacını, daha sonra da anlaşıldığı gibi “yöntem- bağımsız” bir yöntemi kendisiyle beraber getirmiştir. Sürekli olarak kendini “ötekinin” üzerinden kurmaya alışmış bu Müslüman muhayyile bir yandan farkında olmadan herkesi kendisinin fakihi yapmış, di­ğer yandan da bunu yaparken hem moderniteye yeni bir ruh vermiş hem de kendi elleriyle İslâm’ın, modernitenin siyasal/kurumsal dünyasının kavram ve kalıpları içinde yeniden şekillenmesine meşruiyet sağlamıştır.,

.........

XX

'Müslümanlar modern dünyayla karşılaştıklarında uzun bir tarih içinde tanıyıp bildikleri ve sürekli ilişkide bu­lundukları batı, artık kendini Hıristiyanlıkla değil, mo­dern olanla tanımlamaya başlayan “yeni” bir dünyadır. Bildikleri bir dünyanın yerini şimdi kullandığı dili çöz­mekte zorlandıkları, bu yüzdende anlaşılması uzun za­man alacak bilmedikleri yeni bir dünya ve onun eksenin­de cereyan eden, geçmiştekine göre niteliği farklı yeni bir değişim süreci almaktaydı. İçinden çıktığı kendine ait toplumsal bünyeyi her şeyiyle altüst eden bu değişim dalgası Müslüman muhayyileyi toplum, siyaset, devlet, bilgi, ahlak ve en önemlisi “terakki” gibi muhtevası yeni anlamlar ve amaçlarla yüklenmiş entelektüel meselelerin tamamı karşısında İslâm'ı yeniden düşünmek ve onları esas alarak yeniden yorumlamak mecburiyetinde bırak­mış oldu.

Yeni süreçlerin dayatmasıyla beraber Müslümanların kendi paradigmaları dışından edindikleri cevabı ilk ara­nan soru şu olmuştu: “Biz niçin geri kaldık, onlar niçin ilerledi?” Muhtevasında İslâm'ın kabul edemeyeceği yeni ve farklı bir zaman/tarih algısı taşıyan bu sorunun do­ğurduğu önemli meseleleri daha sonraya bırakırsak, “geri kalmışlık” sorusuna verilen birçok cevap içinde zihinleri en çok meşgul eden, buna rağmen “ne”liği üzerinde mu­tabakat sağlandığı söylenemeyecek en önemli cevabın “terakki” kavramı üzerinde yoğunlaştığını görürüz. Zira mesele başından itibaren “dinin dünyası”ın temsil eden İslâm'ın terakkiye mani bir din olup olmadığı üzerinde sürdürülen bir tartışma olarak ortaya çıkmıştır.

Tartış­maya müdahil olanların çoğunluğunun “İslâm terakki­ye mani değildir” dediği bilinir. Ancak savunucularının inşacı tarih anlayışıyla yüklü bu aydınlanmacı kavramın neye karşılık geldiği, muhteva ve kapsamı hususunda yeterli malumat sahibi oldukları ve sebep olacağı yeni açılımlar üzerinde yeteri kadar tartıştıkları şüphelidir. Bunun yanında öyle olmadığı halde İslâm'ın terakkiye mani olmadığını savunan Müslümanların terakki fikri­nin doğuracağı istenmeyen açılımları ihmal ederek bunu neredeyse bütünüyle teknolojik/iktisadi bir meseleye in­dirgeyerek ele almayı tercih ettikleri görülür. Karşılaşılan hadiseyle ilgili bu tartışmalar cereyan ederken, baştan itibaren ikisi de aynı hedefi paylaşmış, bu ortak hedefe varmak için müthiş gayret saf etmiş olmalarına rağmen birtakım ayrılıklar meydana gelmiştir. Söz konusu soruya "mani değildir" diyen grup daha sonraları "İslâmcı”, “manidir diyen diğer grup ise "laik" kesimi temsil eden iki farklı akım olarak günümüze kadar gelmişlerdir.

Fakat belirtmemiz gerekir ki bu soru sadece İslâm dünyasında sorulmuş bir soru değildir. Müslüman dün­yanın dışındaki diğer dinlerin müntesipleri de bu mese­leyle ilgili olarak bizdeki gibi iki farklı zihniyetin yorum­ladığı cevapla, moderniteyle karşılaşmanın travmatik hâsılası olarak aşağı yukarı iki ayrı cepheye ayrılmışlar­dır. Müslümanlarda olduğu gibi Budist, Taocu, Hindu gibi din mensuplarının arasında bugün de devam eden ihtilafa göre, cephelerden biri geri kalmışlığı yapısal bir sorun olarak dine bağlamakta tereddüt etmemiştir.

Bu kabule göre geri kalmışlık dinin, İslâm’ı söz konusu ede­rek konuşursak bir din olarak İslâm’ın kendi içinde saklı­dır; bu durumda geri kalmışlıktan kurtulmak ve modern dünyaya karşı mücadele edebilmek için İslâm’ın bir ke­nara bırakılması gerekir. İkinci cephenin temsilcileri de dinin terakkiye asla mani olmadığını sabır ve ısrarla sa­vunmuş, meselenin aslında İslâm’dan değil, Müslüman­ların İslâm’ı iyi anlayamadıklarından kaynaklandığını söylemişlerdir. Söz konusu ettiğimiz gibi daha sonraları “İslâmcı” olarak isimlendirilecek olan bu cephenin iddia­sına göre eğer İslâm hakkıyla anlaşılmış olsaydı böyle bir geri kalmışlık asla olmayacaktı; bu yüzden vakit kaybet­meden güzergâhını terakkinin belirlediği yolda İslâm’la birlikte bu süreçlere bir an önce katılmak gerekmektedir. Ancak İslâmcılara göre bunun olabilmesi için yapılması gereken evvela İslâm'ın hurafelerden temizlenerek bir ye­nileme (tecdit) hareketine başlamaktır. İslâm'ı bu şekilde yeniden ihya etmek, hatta terakki etmiş batılı toplumları geçmek bile mümkündür.

Bu eğilim batının teknik/teknolojik araçlarını elde etmeye çalışırken modern olanın imkânlarını bütün iyi niyetiyle İslâm'da aramıştır. Maddi ve entelektüel düz­lemde modern olanın muadilini İslâm'dan türetmek/ çıkarmak isterken tasarladığı siyasal/sosyal proje ola­rak İttihadı İslâm'la kendini ete kemiğe büründürmeye çalışmıştır. Diğer ikinci eğilim ise pozitivist ideolojinin imkânlarıyla toplumu başta batının bilgisi olmak üzere kavram, kalıp ve kurumlarına olduğu gibi uyarlamaya ça­lışmış; totaliter özellikli ulusal/milliyetçi siyasal bir proje olarak Cumhuriyet dönemi tecrübesiyle başından itiba­ren kendine kolayca uygulama imkânı bulmuştur. Aslın­da iki tarafında hedefi başlangıçtan itibaren aynıdır; sa­dece biri modernleşme yolculuğuna dinle beraber, diğeri de din olmaksızın çıkmak istemiştir.

Biri modernleştir­mek istediği toplumun tarihsel tecrübesini ve birikimini önemsediğinden seçici ve utangaç bir muhafazakârlıkla modern dünyayı güçlü kılan unsurları bir taklit ve tüke­tim ilişkisi içinde İslâm'la meşrulaştırmaya çalışarak ken­di bünyesinde yeniden hâsıl etmek ve sahibi olmak için derin bir arzu taşımıştır. Yenilgisine sebep gördüğünden bu kesimin hak ettiğinden fazla değer atfederek gözünde yücelttiği, başından beri beslediği gizli hayranlık batının teknolojisinedir. Diğer kesimde tersine toplumun geç­miş tarihsel tecrübesini yok sayarak batıda gördüğü her şeyi kendi bünyesine taşıyıp başta zihniyet ve davranış olmak üzere toplumu bütünüyle yeniden şekillendirmek ve batılı gibi olmasını istemiştir. Seçtiği modernleşme yöntemi nedeniyle baskıcılığı temsil eden bu kesimin duyduğu hayranlık ise batının kültürünedir. Laik kesim Kemalizm'in rehberliğindeki "Köy Enstitüsü” eğitimiyle, İslâmcılık ta İslâm'ın rehberliğindeki “İmam Hatip” eği­timiyle terakkiyi sağlayıp geri kalmışlığın makûs talihini yenmek istedi. Ne yazık ki beslenen bütün ümitlere rağ­men bu ikisi de sonu başarısızlıkla biten tecrübeler ol­maktan kurtulamadılar.

Abdurrahman Arslan - Sabra Davet Eden Hakikat

Devamı için bkn:

http://ilimcephesi.com/islamciliktercihi-olmayan-bir-imtihan-hasilasi-2/
Devamını Oku »