“Yalnız sana kulluk ederiz” Anlamı

“Yalnız sana kulluk ederiz” Anlamı


“Yalnız sana kulluk ederiz” meâlindeki İlâhî beyan iki mânaya alınabilir. Birincisi tevhiddir. İbn Abbas’ın (r.a.) «Kur’an’da yer alan bütün ibadet kav­ramları tevhid mânasına gelir» dediği rivayet edilmiştir. Diğer mâna ise bu­radaki ibadetin Allah’a kulluk edilmesine vesile olan her türlü taatten ibaret olmasıdır. Sözü edilen iki mâna son tahlilde aynı noktada toplanır. Çünkü ku­lun bütün ibadetlerinde Allah’ı tek mâbud olarak tanıması ve hiçbir kimseyi O’na ortak koşmayıp kulluk görevini Allah’a has ve münhasır kılması gerek­mektedir. Böylece kul hem ibadette hem de diğer bütün dinî davranışlarında tevhid ilkesini uygulamış olur.

Yapılan bu yoruma bağlı olarak müminin ümidini, korkusunu ve yerine ge­tirilmesini istediği bütün ihtiyaçlarım yaratıklardan uzaklaştırıp Allah Teâlâ’ya arzetmesi gerekmektedir. Bunun bir delili de şudur: “Ey insanlar! Allah’a muh­taç olan sîzsiniz. Allah ise kimseye muhtaç değildir ve övülmeye lâyık olan yegâne varlık O’dur.” Bu açıdan bakıldığında mümin Allah’tan başkasına gerçek mânada ümit bağlamaz ve ihtiyaçlarını ona arzetmez. Yine mümin her­hangi bir yaratıktan, sadece Cenâb-ı Hakk’ın takdir ettiği belâlardan birinin kendisine gelmesine O’nun tarafından sebep kılınması açısından korkar: evet, bu durumda ondan endişe eder. Ya da mümin Allah'ın kendisine lütfedeceği bir nimetine kulunu vesile kılmasını umar, bundan ötürü beklenti içinde bulunur ama kul bu davranışıyla hak yoldan sapmış olmaz. Sonuç olarak tasvir edilenbhu davranışlar çerçevesinde günahın bütün çeşitlerinden Allah'a sığınına «e bütün iyilik türlerine ulaşmayı O’ndan isteme durumu ortaya çıkar.

“Ve yalnız senden yardım dileriz.“ Bu İlâhî beyan insanın din ve diaya ile ilgili bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesi konusunda Allah Teâala'dan yar­dım dilemeyi ifade eder. Ayrıca bu İlâhi kelâmın “Yalnız sana kulluk ederiz’’ ifadesiyle oluşan Allah’a sığınmanın ardından, emrettiği kişinin yerine getirmesi ve yasakladığından korunabilmesi için O’ndan yardım dileme manasına gelmesi de mümkündür. Nitekim insanlar arasındaki yaygın uygulama da aynı çizgi üzerinde seyreder. Onlar Allah’tan başarıya ulaştırmasını, yardımın esirgememesini ve dinen yasaklanan davranışlardan korumasını niyaz ederler. İyi kulların uygulaması hep bu yolu takip edegelmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

Burada bahis konusu edilen başarı ve yardımın Cenâb-ı Hak'tan talep edilmesi Mu’tezile anlayışına göre doğru değildir. Çünkü kulun mükellef kı­lındığı şeyleri yerine getirebilmesi için gerekli olan imkânlar kendisine veril­miştir. Mu‘tezile’ye göre yükümlü tutulduğu hususları yerine gerilmesi için gerekli olan imkânlardan bir tanesi bile Allah nezdinde kaldığı takdirde kulun mükellef olması caiz değildir. Dolayısıyla insanın zaten kendisine verilmiş bulunan bir şeyi istemesi İlâhî lutfü gizlemesi anlamına gelir, bu ise nimete karşı nankörlüktür. Sonuç olarak sanki Cenâb-ı Hak, nimetlerine karşı nankör davranmayı, onları gizlemeyi ve problem çıkarmak için istemeyi emretmiş gibi olur. Allah hakkında böyle bir zan taşımaksa küfürdür.

Bir de Mutezile anlayışına göre kulun talep ettiği şey Allah nezdinde bulunmuş olabilir, fakat O, tamamını kula vermemiştir; ya da bulunmaz. İkinci durumda onu istemek Cenâb-ı Hak’la alay etme anlamına gelir. Çünkü birinden kendisinde bulunmayan bir şeyi isteyen kimse yaygın telakkiye göre onunla alay etmiş sayılır. Şu da var ki insanın talep ettiği şey; a) Ya mükellef tutmakla birlikte onu kuluna vermemesi Allah için câiz olan bir şeydir; bu durumda Mu'tezile’nin telakkisi temelinden yıkılır, çünkü onlarca din açısından kul için yararlı olan bir şeye sahip olup da onu vermediği halde kişiyi mükellef tutması Allah için mümkün görülmez, b) Ya da nezdinde bulunan imkânı ku­luna vermemesi Allah için câiz olmaz. Bu durumda kulun talepte bulunması “Allahım, bana haksızlık etme!” mânasına gelir. Rabbi hakkında bilgisi bun­dan ibaret bulunan kişiye gereken şey yeniden müslüman olmaktır. Şunu da hatırlatmak gerekir ki Allah Teâlâ'dan yardım talep eden herkes O'nun nusreti geldiği takdirde başarısız duruma düşmeyeceği ve O'nun koruması gerçekleş­tiğinde doğru yoldan ayrılmayacağı konusunda kesin bir kanaat ve gönül hu­zuru içinde olur. Ne var ki Mu‘tezile'ye göre böyle bir imkân Allah'ın katında bulunmamaktadır. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.

Hz. Peygamberden (s.a.), Fâtiha’nın ikiye taksim edildiğini haber veren hadiste şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah, 'Bu benimle kulum arasında iki kısma ayrılmıştır' buyurur.” Bu kutsi hadis çerçevesinde Fâtiha’nın “iyyâke na'büdü” dışında kalan iki kısmından her birinin Allah'a sığınmayı hedeflemiş olması mümkündür, bu sığınma Cenâb-ı Hakk'a kulluk, O'ndan yardım isteme, ihtiyacını O'na arzetme ve o yüce varlığın ihtiyaçtan müstağni oluşunu ifade etme şeklinde gerçekleşebilir. Sözü edilen bu muhteva Allah’a yönelik senayı ve her çeşit meşrû ihtiyacı O’na sunmayı içerir.

İyyâke na'büdü âyetini teşkil eden iki kısımdan birincisinin, içerdiği ibadet ve tevhid ilkeleri sebebiyle Allah’a, “ve iyyâke neste'în” kısmının da kula ait olması da ihtimal dahilindedir, / çünkü bu ikinci kısımda kulun, Allah’ın yardımını talep etmesi ve arzusunu yerine getirmesinin temennisi vardır. Nitekim sûrenin devam eden kısmının dua üslûbuna büründürülmesi bu ihtimali güç­lendirmededir. Yukarıda söz konusu edilen kutsi hadiste de azız ve çelil olan Allah “Fâtiha’nın bu kısmı kuluma aittir; kulum ne isterse kendisine verile­cektir” buyurmuştur.

İmam Maturidi,Tevilatu'l Kur'andan Tercümeler,syf;16-19

Terc.Prof.Dr.Bekir Topaloğlu



Devamını Oku »

Fatiha Suresinde Geçen 'Hidayet'Anlamı

Fatiha Suresinde Geçen 'Hidayet'Anlamı

Hidayet kavramı üç mânada kullanılır. Birincisi açıklamaktır (beyan). Bi­lindiği üzere dinî konularda açıklama Allah tarafından yapılmıştır. Bu sebeple Kitap ve Sünnet’te açıklama fonksiyonunu yerine getiren çeşitli ifadelerin var­lığı karşısında kimse âyet-i kerîmedeki ihdinâ kelimesiyle açıklama mânasını kastetmez. Ancak Mu‘tezile mezhebinin mensupları bu mânayı benimsemiştir.

İkincisi Allah Teâlâ’nın kulu doğru yola iletmesi ve hak yoldan sapmaktan korumasıdır. Bazılarının vitir namazında okudukları kunut duasının mânası da aynı şekildedir: “Allahım! Hidayete erdirdiklerinin içinde bize de daima yolu göster.”Cenâb-ı Hak bu âyetten itibaren sûrenin sonuna kadar kulların vasıflarını açıklamaktadır. Şayet âyetteki hidayet Mu‘tezile , gibi beyan mânasına gelseydi onu ifade eden kısımla “gayri’l-mağdûb» aleyhim...” kısmının aynı statüde olması gerekirdi. Şu halde Mu‘tezile’nin değil, bizim söylediğimizin isabetli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Üçüncüsü hidayeti bizim için yaratmasını isteme mânasında olmasıdır; çünkü hidayet, fiili olması açısından Allah’a nisbet edilmiştir, O’nun fiilinin eseri olan her şey bir yaratılmıştır. Bir bakıma kul şöyle demektedir. “Hidaye­timizi yarat!” Bu da hidayeti bizim kabul etmemizden ibarettir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

Allah Teâlâ’nın mümin olmayı nasip etmek suretiyle zaten hidayete erdir­diği kimsenin onu talep etmesinin iki yorumu vardır. Birincisi Allah’ın lütfet­tiği hidayetten ayrılmamayı istemektir. İmanın artmasının mânası da bu çizgi üzerinde seyreder: Daima iman hali üzere olmak.2 Bu aynı şeye bakan iki adama benzer, / bunlardan birinin bakışını başka tarafa çevirmesi halinde diğerinin bakışının artış kaydettiğini söylemek mümkündür. Diğer bir yorum ise şöyledir; Hayatın her kademesinde insanın hidayet karşıtı davranışlar sergilemesi en­dişe edilen bir husustur. Fâtiha’da yer alan bu niyaz vesilesiyle Cenâb-ı Halı kişiyi daima hidayet noktasına iletir. Bu onun için yeniden hidayeti benimsem konumu taşır, çünkü mümin her zaman dilimi içinde bir iman hamlesi yapmak suretiyle zıddı olan bir davranışı reddeder. Allah Teâlâ’nın “Ey iman edenleı Allah’a ... olan imanınızı yeni hamlelerle tazeleyin”meâlindeki beyanı ve benzeri diğer âyetler de aynı durumdadır. Bu ikinci yorum da ziyade manastı alınabilir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.

İmam Maturidi,Tevilatu'l Kuran
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

9.Mektub


Ey Azîz
Şehvete çeken şeyleri terk et. “Heva-yı nefsânîye uyma; sonra seni Âllâhın yolundan saptırır.”“Kalbini zikrimizden gâfil kimseye itaat etme” diyârı gafletinden çık”
“Allâh'ı zikretmeye karşı kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun}” kasveti (kalp katılığı) sâhiplerinın sohbetinden uzak dur.

“O geri çevrilmesi mümkün olmayan gün Allâh’tan gelmeden önce,Rabbinizin çağrışma cevap verin” münâdîsinin “Mü’minlerin kalplerinin Allâh’ın zikrine karşı haşyet duyma zamanı gelmedi mi?” nidâsına kulak ver. "Şeytan sizi Allâh ile (Allâhin rahmetiyle ümitlendirip) aldatmasın” uykusundan, “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?!” uyanıklığı ile uyan.

“Öyle erleri/yiğitler vardır ki, ne bir ticâret, ne de bir alışveriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoyar” huzûru ehlinin makamlarının haberlerini sor, soruştur.

Maksat Kâ‘be’sine baş ayağınla yürüyerek, “Tam bir tebeddül/yöneliş ile O’na yönel” inkıtâı/kesintisi içinde, “Allâh, de, sonra da onları bırak” tecrîd azığıyla, her şeyden alâkayı kesmiş bir sûrette, “Ben işlerimi Allâh’a havâle ediyorum” anlayışındaki bir yolculukla, “Sâdıklarla berâber olun” sıdkına sâhip kimselerin kâfilesi içinde sefer et. “Üzerindeki her şeyi yeryüzüne süs yaptık” dünyâsının gösterişli şehirlerini aş.

Mallarımız ve çoluk-çocuğunuz ancak birer fitnedir/imtihandır” fitnesinin tehlikeli yolundan selâmette ol. “Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar” hidâyet yollarına sülük et/gir.
“Darda kalan duâ ettiği zaman, onun duâsına yetişip de icâbet eden kim-dir? !” derdiyle, acziyet ve teslimiyetle “Bizi dosdoğru yola ilet” diyerek,“İyi biliniz ki, Allâh’ın evliyâsi/velîleri üzerine korku yoktur, onlar mahzun dahi olmayacaklardır” ezelî inâyetinin müjdecisi, ‘’Rahîm olan Rab'den selâm vardır” müjdesiyle senin karşına gelinceye kadar tazarru ve niyâza devam et.

O zaman o müjdeci seni “Allâh’tan bir yardım/zafer ve yalan bir fetih vardır” bineği üzerinde götürür. “Allâhtan nimet ve ihsanlarla döndüler” nimetleriyle dolu cennetlere (Naîm cennetlerine) davet eder. Vuslat kokusunu getiren rüzgârlar her taraftan esmeye başlar. Muhabbet şarâbıyla dolu kadehler gayb sakilerinin ellerinde “Bu sizin mükâfatınız;sizin yapaklarınız doğrusu şükrâna değer.’’ müşahedenin bolluğuyla dağıtılır. Ünsiyet münâdîsi “Muhakkak ki Allah Mûsâ ile konuşmuştur”hikâyesini anlatır. “Rabbi dağa tecellî edince, onu unufak etti”nin şerhini abartır da abartır. Basiretli gözlerin bakışları “Mûsâ baygın dûştû”nünzevkini yaşar.

Ama o gözler “O gün Rablerine bakan pırıl pırıl yüzler vardır” müşâhedenin izlerini görünce, acziyetlerini itiraf ederler ve lisân-ı hâl ile "Gözler O’nu idrâk edemez (göremez, ulaşamaz, kavrayamaz), halbuki O gözleri idrâk eder"derler.

Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma

Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma


Bil ki,

mü'minin sadâkati her hâlde denenmektedir. Nefsi belâlarla incelenmektedir. (Onun) üzerinde Allah'ın murakıbı (denetleyicisi) vardır. O hâlde,Hakk'a götüren yolda sâbit ol; çünkü sen, yardımı murâd edilensin.

Talebinde sâdık ol ki basiret ilminin vârisi olasın. (O  zaman) sana marifet pınarları açılır.Allah'ın hâlis tevfîki ile senin için seçtiği ilmi kendine ayır. Muhakkak çalışan öne geçecektir.

Haşyet, bilen kimsede,

tevekkül, güvenende,

havf ise yakın sâhibinde bulunur.

Şükredenin (nimeti) artırılır.

Bil ki,

kulun ulaşabildiği anlayış (fehm) derecesi,aklını (hevâsına) tercih etmesi, mevcût ilmi,Allah'a karşı takvâsı ve tâati ölçüsündedir.

Allah her kime akıl ihsân eder,onu îmândan sonra ilimle ihyâ eder ve kusurlarını yakin ilmiyle gösterirse,onun için artık iyilik/hayır hasletleri sıraya dizilir.

O halde;

birr'i takvâda ara,

ilmi haşyet ehlinden al,

sıdk'ı, tefekkür diyârında onu araştırarak celbet.

Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Biz İbrahim'e, yakîne erenlerden olması için göklerin ve yerin melekûtunu gös­teriyorduk.(En'âm 75)

Resûlullah da (sa): "Yakîni öğren(meye çalış)ın. (Çünkü onu) ben de öğrenmekteyim." buyurmaktadır.

Bil ki,

kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan akıl, hilekâr bir akıldır.

Tâati mâsiyete tercih etmek,

ilmi cehâlete tercih etmek,

Dîni dünyâya tercih etmek.

Kendisiyle birlikte şu üç şey bulunmayan ilim, insanın aleyhindeki delilleri artırır:

(Mâsiyete, mâlâyanîye olan) rağbeti kesip, kendine ezâ vermekten alıkoymak,

Haşyetle ameller işlemek,

Cömertlik ve rahmetle herkese insâflı davranıp elinden geleni esirgememek.

Bil ki,

hiç kimse akıl gibi bir zînetle süslenmedi ve ilimden daha güzel bir elbise giymedi. Çünkü Allah ancak akılla bi­linir ve O'na ancak ilimle itâat edilir.

Bil ki,

mârifetullah ehli, hâl(ve hareketlerinin temellerini ilmi gerçeklikler üzerine binâ etmiş ve fürû'u iyice anlamış/kavramıştır.

Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: "Kim bildiği ile amel ederse, Allah ona bilmediklerinin ilmini de verir."Bunun alâmeti, ilim ile birlikte endîşenin ve (yapabilme) kudretinin de artmasıdır. İlmi artıran her şey havfı da artırır. Ameli artıran şey de tevâzuu artırır.



(Büyüklerimizin) yolunda, üzerine başka şeyler binâ edile(bile)n temeller şunlardır:

Emri bi'l-ma'rûf ve neyhi ani'l-münkere sıdk ile sarılmak,

ilmi nefsin hazlarından üstün tutmak,

bütün yarattıklarına karşı, Allah ile müstağni olmak.



Kendisinde,

ilmin haşyeti,

amelin basireti,

aklın mârifeti artırdığı kişilerin eserlerini tercih et.Ede­binin yokluğu seni onların yolundan engelliyorsa, nefsini zemmetmeye dön. Muhlis kulların vasfı ilim ehline gizli kalmaz.

Bil ki,

her fikirde/düşüncede bir edeb vardır. Her işârette de bir ilim vardır. Bunu da yalnız Allah'ın (cc) murâdını anla­yanlar ve hitâbından yakînin ürünlerini toplayanlar ayırd edebilir.

Bunun "sâdık (insan)"daki alâmeti şudur:

Baktığı zaman ibret alır,sustuğunda tefekkür eder,konuştuğunda zikreder,verilmeyip men edildiğinde/engellendiğinde sabreder, verilince şükreder,belâya uğrayınca istircâ eder ("innâ lillah ve innâ iley- hi râciûn" âyetini okur; Allah'a sığınır),biri ona câhilce davranırsa hilmle karşılık verir,bil(gilen)diğinde tevâzu gösterir,öğrettiğinde rıfk ile,(bir şey) sorulduğu (veya istendiğinde de cömertçe davranır.

Yolda bulunan/kendisine başvuran için şifâ,(doğru) yolun gösterilmesini isteyene yardıma olur.(O,) sâdık bir müttefik ve hayırlı bir sığmaktır.Kendi hakkı söz konusuysa kolayca râzı olur;Allah Teâlâ'nın hakkı husûsunda ise endişelidir.Onun niyeti amelinden efdal, ameli ise sözünden daha beliğdir.Hak üzeredir.Sığındığı/bağlandığı hayâ,bildiği verâ',Delili/şâhidi ise güven(ilirlik)dir.

Onun nûrdan basireti vardır, onunla görür,ilimden hakikatleri vardır,onunla konuşur ve yakînden delilleri vardır,onunla (mes'eleleri) yo­rumlar.

Bu mertebeye ancak Allah Teâlâ için nefsiyle cihâd eden,tâat ederken niyeti istikamet üzere olan,gizli ve açık işlerinde Allah'tan korkan, emelini kısaltan,tehlikeden sakınmak için tetikte olan,niyaz denizinde yelken açıp,necât rüzgarını ardına alan kişi ulaşabilir.

Artık onun vakitleri ganimet, ahvâliyse emniyettir. Gurûr diyârının gösterişine kapılmaz. Onun [gurûr diyârının]  sîmâsının serâbının parıltısı, mahşer gününün hâllerini  unutturmaz.

Bil ki,

akıl sâhibinin ilmi sahih, yakîni de sâbit olduğu zaman, kendisini Rabbin(in gazâbın)dan ancak sıdk'ın kurtaracağı­nı anlar; onu elde etmek için çaba sarf eder. Ölmeden önce ihyâ olmak isteğiyle sıdk ehlinin ahlâkım araştırır ki, vefâtından sonraki ebediyet yurdu için hazırlansın ve Rabbinin: "Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını sa­tın almıştır." (9/Tevbe 111) kavlini duyduğu zaman nefsini ve malım O'na satsın.

Bundan sonra da câhilken ilim öğrenir,fakirlikten sonra zenginleşir,vahşetten ünsiyyete geçer,uzaklıktan sonra yakınlık olur,yorgunken istirâhata geçer,işleri düzelir,kaygıları cem olur/birleşir.

Artık (bu kişinin) şiârı güvenilirlik,hâli murâkabe olur.

Görmedin mi Resûlullah (sa) ne buyuruyor: "Allah'a, (sanki) O'nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor"

(Gerçek akıl ve yakîn sâhibi) sustuğu zaman, câhil onu konuşmayı beceremiyor, merâmını anlatamıyor zanneder Oysa onu susturan hikmettir.

(Konuştuğu zaman,) ahmak onu saçmalıyor sanır; hâlbuki onu Allah için nasihat etme isteği konuşturmaktadır.

(Câhil,) onu zengin zanneder; ama onun zenginliği iffetli olmak'tır.

(Bâzen de) fakir zannedilir; ancak tevâzuundan dolayı öyle görünmektedir.

Üzerine vazife olmayan şeye kalkışmaz; gerektiğinden fazla, tâkatinin üstündeki bir yükün altına girmez.Muhtâc olmadığı şeyi almaz;korumaya vekil olduğu şeyi de bırakmaz.

İnsanlar ondan yana râhattadırlar;fakat o ise nefsinden bıkmıştır.Hırsını verâ ile öldürmüştür.Takvâsı ile tamahkârlığına son vermiştir.ilim nûruyla, (nefsi) arzu ve ihtiraslarım tüketir, yok eder.

İşte sen de böyle ol!

Onlar gibilerle arkadaşlık et,

onların izlerine tâbi ol,

onların ahlâkıyla edeblen.

İşte bunlar güvenilir hazînelerdir; onları verip de dün­yâyı satın alan aklanmıştır.

Onlar, belâlara karşı hazırlıklıdır.Güvenilir dostlardır onlar.Fakir düşersen yardımcı olurlar.Rablerine duâ edince seni unutmazlar.

"İşte onlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar umduklarına erenlerin ta kendileridir." (58/Mücâdele 22)

Allah kalbini anlayış (fehm) ile genişletsin, göğsünü ilimle aydınlatsın ve niyetini/himmetini yakîn ile cem et­sin... Bil ki, ben, kalbe giren her belânın kesinlikle fuzûlî iş­lerin sonuçlarından olduğunu gördüm.

Bunun temelinde de

cehâlet ile dünyâya dalmak,

öğrendikten sonra varış yerini (meâd'ı) unutmak yatar.

Bundan kurtuluşun yolu ise,

verâ (makamın)da her şüpheliyi/bilinmeyeni terk etmek,

yakînde de her malûmu (bilineni) almak, kabul etmektir.



Ben şunu tesbît ettim ki, kalbin fesâdı dînin fesâdıdır. Resûlullah'ın (sa) şu sözünü görmez misin: "Dikkat edin! Be­dende bir et parçası var ki, eğer o doğru/sağlıklı olursa bedenin ta­mamı doğru/sağlıklı olur; eğer o bozulursa bedenin tamamı bozu­lur. Dikkat edin! Bu et parçası kalptir." buyurmuştur. "Be­den" in burada kastedilen mânâsı "dîn"dir. Çünkü organla­rın salâhı ve fesâdı dîn iledir.

Kalbin fesâdının kaynağı, nefs muhâsebesini terk et­mek ve tûl-i emel ile aldanmaktır. Eğer kalbinin salâhını is­tersen,havâtır ânında irâdenle (karşı) dur.

Allah için olan işi yap, başkasını bırak.Emelini kısaltmak ve ölümü devâmlı hatırlamak için (Allah'tan) yardım iste.

Tesbît ettim ki,

temeli ve sâiki kalp olan fuzûlî işler kulakta, gözde, li­sânda ve gıdâda tezâhür etmektedir.



Kulağın fuzûlîliği, sehve ve gaflete yol açar.

Gözün fuzûlîliği, gaflete ve kafa karışıklığına/şaşkına dönmeye yol açar.

Dilin fuzûlîliği, sözü çoğaltmaya/mübâlâğa etmeye ve bid'ate yol açar.

Gıdânın fuzûlîliği, oburluğa ve (aşırı) isteklere yol açar.

Elbisenin fuzûlîliği ise övünmeye ve kendini beğenme­ye sebep olur.



Bil ki,

âzâları korumak farzdır. Fuzûlî işleri terk etmekse fazi­lettir.

Bundan önce ise "tevbe etmek" farzdır. Onu Allah ve Resûlü farz kılmıştır. Celîl (olan Allah) şöyle buyuruyor. "Ey îmân edenler, Allah'a nasûh bir tevbe ile tevbe edin." (66/Tahrîm 8) "Nasûh"un mânâsı, kulun Rabbine tevbe et­tiği şeyi artık dönmemecesine terk etmesidir. Resûlullah da (sa) şöyle buyuruyor: "Ey insanlar! Ölmeden önce Rabbinize

tevbe edin. Meşgûl edilmeden önce sâlih amel ile Allah'a yaklaşın.’’

Tevbe ise ancak şu dört şeyle sahih olur:

1- Kalbin (işlemeyi âdet edindiği günâha) dönmekte­ki ısrârını çözmek,

2- Pişmanlık duyarak istiğfâr etmek,

3- Kul haklarını ve zulmettiklerinin hakkını iâde etmek,

4- Yedi duyudan oluşan organları korumak: (Yani) kulağı, gözü, dili, burnu, iki eli, iki ayağı ve onla­rın emîri olan kalbi ki, bedenin salâhı ve fesâdı kal­be bağlıdır.



Allah (c.c) her âzâya fariza olarak bir emir ve nehiy  yüklemiştir. İkisinin arasında (ise) bir genişlik ve mübâhlık  vardır; bunun terki dahi kul için fazilettir.

îmân ve tevbeden sonra kalbin vazifesi (farz’ı)

Allah için amellerinde ihlâslı olmak,şüphe ânında hüsn-i zan beslemek,Allah'a güvenmek,azâbından korkmak ve fazlını ümit etmektir.



"Kalb"in mânâsı hakkında birçok haber rivâyet edilmiştir. Bunlardan birinde Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor:

"Mü'minler içerisinde öyle kimseler vardır ki, kalbim kendileri  için yumuşar’’’

Yine Resûlullah (sa): "Hak, nûr üzerinde olduğu hâlde ge­lir. Öyleyse kalplerin sırlarına dikkat ediniz." buyuruyor.

İbn Mes'ûd (ra) şöyle demektedir: "Kalplerin bir 'arzulu/istekli' ve 'bahtlı' (ikbâl) hâlleri; bir de 'bezgin/gevşek' (fetret) ve 'bahtsız' (idbâr) hâlleri vardır. Arzulu ve bahtlı ânında ondan yararlanın; bezgin ve bahtsız ânında ise onu bırakın."

[Abdullah] İbnu'l-Mübârek (rh) diyor ki: "Kalp ayna gibidir; uzun süre elde durursa paslanır. Hayvan gibidir; ondan gâfil olursan sapıtır."

Hükemâdan biri de şöyle söylemiştir: "Kalp, altı kapik bir ev gibidir. (Sâhibine) denir ki, 'Sakın bu kapılardan bir şey girip de evini senin ifsâdına sebep kılmasın.’ Kalp, işte o evdir. Kapılan da gözler, dil, kulaklar, zihin (basar), eller ve ayaklardır. Ne zaman bu kapılardan biri bilgisizce açılır­sa, ev zâyi olur."



Dilin vazifesi;

rızâda da gazapta da doğru olmak (sıdk), gizlide ve açıkta ezâdan sakınmak, hayırda da şerde de sözü uzatmamak/abartıya kaçma­maktır.

Resûlullah (sa) şöyle buyurur: "Kim bana çeneleri ile ba­cakları arasındakiler husûsunda garanti verirse, ben de ona cennet husûsunda garanti veririm."

Resûlullah (sa), Muâz b. Cebel'e de (ra) şöyle demiştir: "İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıkların­dan başka bir şey midir?"

Yine Resûlullah (sa) şöyle buyurmuştur: "Sizi fuzûlî ko­nuşma husûsunda uyarırım. Her birinize ihtiyâcını karşıladığı kadarıyla söz yeter. Çünkü kişiye fuzûlî maldan (hesap) sorulaca­ğı gibi, fuzûlî konuşmalardan da (hesâp) sorulur."

"Allah, her konuşan kişinin konuşmasında hazırdır. (Öyley­se) kişi, söylediği şeyi bilmesinden dolayı Allah'tan sakınsın."



Gözün vazifesi;

harâm(a bakmak)dan korunmak, örtülü ve perdeli şeyleri araştırmayı terk etmektir. Huzeyfe (ra), Resûlullah'ın (sa) şöyle söylediğini haber verir: "(Harâma) nazar, İblîs'in oklarından bir oktur. Kim onu Allah korkusundan dolayı terk ederse, Allah ona, halâvetini kal- binde bulacağı bir îmân verir.’’

Ebû'd-Derdâ (ra) ise şöyle der: "Kim gözünü harâma bakmaktan korursa, çok sevip isteyeceği hûrilerle evlendiri­lir. Ve kim insanların evlerini, bacalarından (ve pencere gi­bi yerlerinden) gözetlerse, Allah onu kıyâmet gününde âmâ olarak haşreder."

Dâvud et-Tâî, baktığında çokça [uzun süre] bakan bir adama şöyle demiştir: "Ey kişi! Gözünü kendine çevir. Çün­kü bana ulaşan bir bilgiye göre, insan fuzûlî amelinden so­rulduğu gibi fuzûlî bakışından da sorulup hesâba çekilecek­tir."

Denilir ki, "Birinci bakış şenindir; fakat diğeri senin değil­dir."

Yâni farkında olmadan (göze çarpma şeklindeki) ilk bakış kuldan affedilir; ancak (nesneyi) algılamaya/fark et­meye (fehm'e) yol açan bir akledişle yapılan bakıştan kul muâheze edilir.



Kulağın vazîfesine gelince; kulak), konuşmaya ve ba­kışa tâbi olduğundan, bakılması yâhut konuşulması helâl



olmayan her şeyi dinlemek ve bundan tad almak/hoşlanmak da harâmdır. Senden gizlenen bir şeyi araştırman ise tecessüsdür (ki harâmdır). Lehv, şarkı ve Müslümanlara ezi­yet veren şeyleri dinlemek, lâşe ve kan (yemek) gibi harâmdır.

Abdullah b. Ömer (ra) şöyle demiştir: "Gıybetten ve onu dinlemekten de, nemime ve onu dinlemekten de nehye- dildik."

Kasım b. Muhammed [b. Ebî Bekr es-Sıddîkl'a şarkı dinlemenin hükmünü sordular; şöyle dedi: "Allah kıyâmet günü hak ile bâtılın arasım ayırdığı zaman şarkı nerede olur?" Denildi ki: "Bâtıl tarafında." O da, "Fetvâyı nefsiniz­den isteyin." dedi.

Kul için -dilden sonra- kulağından daha zararlı bir or­gan yoktur. Çünkü o kalbe giden en süratli elçidir. Fitne oluşumuna da yatkındır.

Veki' b. el-Cerrâh diyor ki: "Bir bid'atçıdan bir söz duydum, yirmi seneden beri onu kulaklarımdan atama­dım/'

Tâvûs [b. Keysân] da, yanma bir bid'atçı gelince onun sözünü duymamak için kulaklarını kapatırdı.



Burnun vazîfesi(ne gelince; burun), kulağa ve göze tâ­bidir. Bakmanın ve dinlemenin helâl olduğu şeyi koklaman da câizdir.

Ömer b. Abdülaziz'den (ra) rivâyet edildiğine göre, kendisine bir misk getirilmiş. Onu burnundan uzakta tut­muş. Bu husûs kendisine sorulduğunda şöyle demiş: "Bu­nun ancak kokusundan faydalandır, değil mi?



Ellerin ve ayakların vazifesi; onları 'mahzûrlu olana' uzatmamak ve haktan alıkoymamaktır. Mesrûk [b. Ecdâdl der ki: "Kul hiçbir adım atmaz ki, kendisine bir sevâb ya da günâh yazılmış olmasın."

Süleymân'ın kızı, Hâlid b. Ma'dân'ın kızı Abde'ye: "Beni ziyâret et" diye yazmıştı. Abde ise ona şöyle cevap yazdı: "İmdi, merhûm babam Allah'ın kefil olmadığı bir yü­rüyüşle yürümekten ve kıyâmet günü sorulduğunda bir çı­kış yolu bulamayacağı yemeği yemekten hoşlanmazdı. Bundan dolayı ben de babamın hoşlanmadığı şeyden hoş­lanmıyorum. Selâm üzerine olsun."



Birisi de, "Peki, (kurtuluşa götüren) ameller işlemenin yolu nedir?" diye sorarsa, deriz ki:

Muttaki imâmların yolundan ayrılmamak,gidişâtını bilmek için müsterşidînin âdâbına bakmak,muhasebe ile teyakkuz halinde olmak,hakkı gözeterek/adâlet ile amel etmek, eziyetten korunmak,başa kakmadan, minnet altında bırakmadan 'fazla ola­nı' vermek,hasetten uzak güzel tavır takınmak,kamufle etmekten hoşlanarak kanâat etmek,selâmet için uzunca susmak,yabancılaşmadan/ilişkilerde soğukluk oluşturmadan halka tevâzu göstermek,halvette zikir ile ünsiyyet kurmak,hizmet etmek (iştiyâkıyla dolması) için kalbini boşaltmak,niyeti/endîşeyi murâkabe ile cem etmek ve kurtuluşu istikamet yolunda aramak.



Allah (cc) şöyle buyurur: "Şüphesiz, "Rabbimiz Al- lah'tır" deyip de sonra istikamet üzere olanlara, (evet) on­lara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzûn da olmayacaklar­dır" (46/Ahkâf 13)

Süfyân b. Abdullah es-Sakafî (ra): "Yâ Resûlallah! Ba­na, kendisine tutunacağım bir iş söyle." deyince, (Resûlul-lah (sa) şöyle) buyurdu: "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğ­ru ol.’’

Ömer b. el-Hattâb (ra) diyor ki: " "İstikamet üzere (dos­doğru) oldular" demek, "Allah'a itâat edip, tilkinin (avcıdan) kaçması gibi (sağa sola saparak) kaçmadılar", demektir.' Ebû'l-Âliye er-Riyâhîy de şöyle diyor: " 'Dosdoğru oldu­lar'; (yâni) dinde, dâvette ve amelde Allah için ihlâslı oldu­lar"

İstikametin aslı üç şeydedir.

Kitâb'a tâbi olmak,

Sünnet’e tâbi olmak ve cemâatten ayrılmamak.



Bil ki,

kul için en kurtarıcı yol;

ilimle amel,havf ile korunma ve Allah (cc) ile yetinmektir.

Artık sen de hâlini (buna göre) ıslâh ile meşgûl ol.Rabbine karşı muhtaç (fakır) bulun.Şüpheli şeylerden uzak dur.İnsanlara olan ihtiyâcını azalt.



Kendin için sevdiğini onlar için de sev;

hoşlanmadığın şeylerde de aynı şekilde davran.

Örtülü bir şeyi de açma.

Bir günâhı nefsinde (içinden) bile söyleme, [veya; sakın bir günâha niyetleneyim deme.]

Hiçbir küçük günâhta ısrâr etme.

Bütün ihtiyâç/yoksunluklarda Allah'a sığın.

Her durumda, muhtâçlığın (sâdece) O’na olsun.

Her işte O'na tevekkül et.

Hevâyı bırak; nefsinin tuzak kurduğu/pusuda bekle­diği şeylere kanma.

Zikrini gizle.

Allah'a şükretmeye devâm et.

İstiğfârı çoğalt.

Düşünerek ibret al.



Acele edilecek yerlerde teenni ile,dostluklarında/arkadaşlıklarında (insanlarla olan iliş­kilerinde) hüsn-i edeble hareket et.

Nefsin için insanlara öfkelenme;

Allah için nefsine öfkelen.

Kötülük husûsunda kimseye denk olma [diğer bir ifâ­deyle; kötülüğe kötülükle karşılık verme].

Câhili yüzüne karşı methetmekten sakın;kimsenin de seni yüzüne karşı methetmesine râzı olma.

Gülmeni azalt, mizâhtan uzak dur.

Acılan gizle.

Nâmûsluluğu/iffeti izhâr et.

Güven hakkında kapsamlı bilgiye sâhip ol.



İnsanların elindekinden) ümit kesmeyi ve "güzel fa­kirliği" (kendine) şiâr edin.

Sana isâbet eden şeylere sabret.

Allah'ın sana taksim ettiği şeye râzı ol.

Allah'ın va'dine karşı yakîn,kendi yaptıkların hakkında korku üzere ol.

Kâfi derecede bulduğun zaman kendini külfete sokma.

İstemekle görevlendirildiğin şeyi zâyi etme.

(Sana yönelik) her vergi'sinde (ihsan ve ikrâmında) Allah'a muhtâc olduğunu hatırla;

kurtuluşu O’ndan iste.

Sana zulmedeni affet.

(Vermeyerek) seni mahrûm edene ver.



Sana gelmeyene Allah için git.

Seni seven kişiyi, sen de Allah için (kendine) tercih et. Kardeşlerin için canını malını fedâ et.



Dînin hakkında da Mevlâ'nın hukûkuna riâyet et.

İyilik (ma'rûf) olarak yaptığın büyük bir şey de olsa gö zünde büyütme;yaptığın bir münkeri ise küçük de olsa küçümseme.

Amel ile gururlanmaktan sakındığın gibi, ilimle de caka satmaktan sakın.

Zâhirî ilmin geçersiz kıldığı bâtınî bir usûle (edeb’e)  inanma.

İnsanlara isyân etmek gerekse de Allah'a itâat et;ancak Allah Teâlâ'ya isyân pahasına insanlara itâat etme.

Allah için gayretinden bir şey esirgeme.

Allah için (yaptığın) amellerde nefisinden hoşnut olma.

(Allah'ın huzûrunda) namâza her şeyinle (bir bütün olarak) dur.

Allah'ın sana farz kıldığı zekâtı neşeli/istekli olarak ver.

Orucunu yalandan ve gıybetten koru.

Komşunun, miskinin ve yakınlarının haklarına riâyet et.

Ehlini (âile halkını) terbiye et/edeblendir.

Sâhibi olduğun, kontrolün altında bulunanlara [hiz­metçi, işçi vs.] rıfk ile davran.

Emrolunduğun gibi canlı/aktif/(fiziki ve zihnî olarak) güçlü bir şekilde dimdik ayakta ol.

Bir hayır için harekete geçtiğinde acele et.

Seni şüphelendiren şeyi bırak.

Mü'minlere merhameti elden bırakma.

Nerede olursan ol hakkı söyle.

Doğru (söylüyor) da olsan çok yemin etme.



Beliğ konuşan birisi de olsan, sözü genişletmemeye/lâfı uzatmamaya dikkat et.

Alim de olsan, dinde külfetli/zahmetli iş görmekten (tekellüf ten) sakın.

İlmi her sözün önüne geçir.

İçtihâdından sonra endîşeyi/tedirginliği elden bırakma.

Dînin selâmette olduktan (dînine halel gelmedikten) sonra insanları idâre et.

Dalkavukluktan/yağcılıktan ise kesinlikle kaçın.

İnsanlarla olan geçimin güzel ahlâk ile olsun.

Bilmediğin bir konu hakkında "Allah bilir" demekten utanma.

Anlatacaklarını (dinlemeye) istekli olmayanların ya­nında söz söyleme.

Sana buğz edecek olanların yanında dînini anlatma.

Güç yetiremeyeceğin bir belâya karışma/müdâhale etme.

Nefsine, onu hor gören şeylerden ikrâm et.

Himmetini kötü ahlâktan uzak tut.

Emîn olandan başkasını dost/kardeş edinme.

Sırrını her insana açma.

İnsanların hâlini (dikkate alarak davran, kapasitelerini) zorlama.

(İnsanlara) aklının almayacağı/tahammül edemeyece­ği ilimden bahsetme [veya; İlmî bir lisânla söz söyleme.]

Çağrılmadığın işe gidip hemen dâhil olma.

Ulemâ meclislerinde saygılı/ciddi ol.

Hükemânın kadrini bil.

Zanaatkârı/Sanatkârı mükâfâtlandırmadan bırakma.

Câhillerden yüz çevir.

Sefihlere karşı hilm ile davran.

İşlerin hakkında, Allah'a (karşı) huşû duyanlarla istişâre et.



Mazlûm kardeşine yardım et;eğer zâlim ise onu hakka çevir.

Onun sende hakkı varsa fazlasıyla ver;fakat senin ondaki hakkın için peşine düşme.

Borçluya kolaylık göster.

Dul ve yetimlere rıfk ile davran.

Fakirlerden sabırlı olanlara ikrâm et.

Zenginlerden de belâya uğrayana merhamet et.

Kimseye, elde ettiği bir nimet sebebiyle hased etme.

Hiç kimseyi de gıybetle anma.

Soruna yol açar korkusuyla kendine sû-i zan kapışım kapalı tut.

Te'vîli (hayra yormayı) genişleterek hüsn-i zan kapısı­nı açık tut.

(Başkalarından) ümidine keserek tamâ kapışım kilitle.

Kanâat ile istiğnâ kapısını aç.

Allah için yapacağın zikri, O'na nâhoş şeyler izâfe et­mekten uzak tut.



Vakitlerini değerlendir.

Gecen ve gündüzün (senden neleri) götürüyor, uzak­laştırıyor farkına var.

Her vakitte tevbeni yenile.

Ömrünü üç zamâna ayır: Bunlar, ilim zamânı, amel za-mânı ve nefsinin haklarına ve sana lâzım olacak şeylere ayı­racağın zamân olsun.

Geçip giden (vakitlerden ibret al.



İki fırkanın Allah Teâlâ'nın huzûrunda varacakları ye­ri tefekkür et: "Bir fırka O'nun rızâsıyla cennette; bir fırka da kızgınlığı ile alevli ateşte (cehennemde)."

Allah'ın sana yakınlığını farket.

Yazıcı hafaza meleklerine ikrâm et.

Allah'ın nimetlerinden -anlayarak- faydalan;geriye O'na hüsn-i senâ ve şükür gönder.

Nefsini herhangi bir makamda görmekten sakın [veya; töhmet altında olması sebebiyle nefsini, makamları/mevkileri görmesi ile birlikte ikâz et].

İnsanların (onu) küçümsemesinin te'sirinde kalıp da, 'hakk'ı saçma/tutarsız görmekten kaçın.

Muhakkak bu öl­dürücü bir zehirdir.

(Allah'ın) nefretini çekme korkusu ile, insanların gö­zünden düşme korkusundan uzak dur/kendini soyutla.

Ecelin yakınlığı gerçeği ile, fakirlik korkusundan uzak dur/kendini soyutla.

İyi işler yaptığında gücün yettiğince gizli tut.

İstişâre ânında (doğruyu bulmak için) çokça gayret et.



Allah için (severken) kararlılıkla sev;(o şeyden) Allah için ilişkiyi kestiğin zaman da etkili/kararlı bir şekilde ayni.

Ancak muttaki ve âlim olanı dost edin.

Ancak akıllı ve şuurlu/bilinçli insanlarla birlikte ol.

Senden önceki (müctehid) imâmlara tâbi ol.

Senden sonraki ümmete de muallim ol.

Muttakîlere imâm,irşâd edilmek isteyenlere sığınak ol.



Şikâyetini kimseye ilân etme.

Dünyân için dînini yıpratma/tüketme [veya; dînini istismâr ederek dünyâ(lıklar)ı kazanma].

Uzletten nasibini al.

Helâlden başkasını alma.



İsrâftan uzak dur.

Dünyâ(lık)dan yeteri kadarına kanâat et.



Edebi, ilim bostanlarında;

ünsü, halvet diyârında;

hayâyı, nefsin patikalarında;

ibret almayı, tefekkür vâdîlerinde;

hikmeti ise havf bahçelerinde ara (talep et.)



Emrine muhalefet ettiğin hâlde, Allah'ın ihsânının devâm ettiğini;zikrinden yüz çevirdiğin hâlde (sana) halim davrandığını,hayânın azlığına rağmen günâhlarını örttüğünü ve sen O'na muhtâc olduğun hâlde,Onun sana ihtiyâ­cının olmadığını iyi bil.

Nerede Rabbini bilen?!

Nerede günâhından korkan?!

Nerede (Allah'a) yakınlığı ile sevinen?!

Nerede O'nun zikriyle meşgûl olan?!

(O'na) uzak kalmaktan (korkup) ürperen nerede?!

Mağfûr (bağışlanmış) olan işte budur! Ey mağrûr (al­danmış kul), örtüleri yırttığım Celil olan (Allah) görmedi mi (zannediyorsun)?!



Ey kardeşim!Bil ki,

günâhlar gafleti,

gaflet, (kalp) kasvettini),

kasvet Allah'tan uzaklaşmayı,

Allah'tan uzaklaşma cehennem âteşini mîrâs bırakır. Ancak bunu diriler tefekkür eder. Ölülere gelince; onlar kendilerini dünyâ sevgisiyle öldürmüşlerdir.



Bil ki,

gündüzün ışığı âmâya nasıl fayda vermiyorsa; bunun gibi, ilmin nûru ile de ancak takvâ ehli aydınlanabilir.

Ölüye ilâcın fayda vermediği gibi, edep de iddiâcıya fayda vermez.

Sağanak halindeki yağmur kayada ekin bitirmediği gi­bi, hikmet de dünyâyı sevenin kalbinde yeşermez.

Kim hevâsıyla samîmî/senli benli olursa edebi azalır. İlminin gösterdiklerine muhâlefet edenin cehâleti artar. (İlâcı) kendine fayda etmeyen, başkasmı nasıl tedâvî edebilir?



Bil ki,

insanların bedenen en râhatı, dünyâ (hakkın)da zühd ehli olanlardır.

Kalben insanların en yorgunu ve meşgûliyeti çok olam da, dünyâya ihtimâm gösterenlerdir.

Emeli kısaltmak, zühde en çok yardıma olan ahlâktır. Mârifet ehlinin (Allah'a) en yakın hâlleri, kıyâmda Al­lah'ı (cc) zikretmeleridir.

Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Şüphesiz Allah sizin üzerinizde rakîbdir." (4/Nisâ 1)



Şunu bil ki,

sıdktan daha yakın bir yol,ilimden daha başarı sağlayıcı bir delil ve takvâdan daha önemli bir erzak yoktur.

Vesvese verene (şeytana) karşı, fuzûlî olanı terkten, kalbin nûrlanması için, sadrın selâmetinden daha fay­dalı bir şey görmedim.

Anladım ki,

mü'minin kerâmeti takvâsıdır, hilmi sabrıdır,

aklı güzelliğidir,

dostluğu hoşgörüsü ve affıdır,

şerefi ise tevâzuu ve rıfkıdır.



Bil ki,

Allah bir kula fakirliği seçip uygun görmüşse, onun zenginliği sevmesi (Allah'ı) öfkelendirmektir. Allah kuluna zenginliği seçtiyse, o kulun fakirliği istemesi ise zulüm- dür/haddi aşmaktır. Bütün bunlar, mârifet azlığından dola­yı şükürden kaçmak ve ilmin yetersizliğinden dolayı vakit­leri ziyan etmektir. Çünkü zenginin îmânını fakirlik, fakirin îmânını da zenginlik ıslâh edemez, uygun değildir.



Bize ulaşan habere göre Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: "Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakirlik ıslâh eder. Eğer onu zengin kılsaydım, hu zenginlik onları ifsâd edecek­ti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zen­ginlik ıslâh eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, hu (fakirlik) onun îmânını ifsâd edecekti." Bu durum, hastalık ve sıhhat için de böyledir.



Kim Allah'ı(n hikmetsiz iş yapmayacağım) bilirse O'nu ithâm etmez. Allah'ı(n neyi kasdettiğini) anlayan [veyâ; Al­lah hakkında keskin/ince bir zekâya sâhip olan], kazâsına râzı olur. Eğer şu âyetten başkası olmasaydı, yine de ilim sâ-hiplerine yeterdi: "Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. On­lar için ise (Rablerine karşı böyle) muhayyerlik yoktur/' (28/Kasas 68)



Câhillerin ahlâkından,

günâhkârların meclislerinden [veya; sizlerle olan sos­yal ilişkilerinden],

şaşırmışların propagandasından, aklanmışların (affedileceklerine dâir) ümitlerinden, (affedilmekten) ümit kesenlerin ye'sinden sakın.

Hak ile âmil ol.

Allah'a îtimâd et.

Ma'ruf ile emret, münkeri nehyet.

Kim Allah'a sâdık olursa, (Allah) ona nasihat eder. Kim de başkası(na hoş görünmek) için süslenirse, onun ayıbını/kusurunu gösterir, ortaya çıkarır.



Bil ki

(kendisine) tevekkül edene O kâfidir; başkasına güveneni (ise) sevmez/iğrenir.

Ondan korkana emniyet verir.

Şükredenin (nimetini) çoğaltır,îtâat edene ikrâm eder.

Onu tercih edeni sever.

Allah'a (sâdece) akıl ile itâat etmekten/boyun eğmekten, hevâ ile amel etmekten, hakkı terk etmekten/hesâba katmamaktan, bâtıla sığınmaktan [veya; bâtıl ile kabûl görmekten/bir yerlere gelmekten],

tevbeyi unutup mağfiret temenni etmekten sakın.



Bil ki,

kökü yakîn ile sâbit değilse,dalları sıdktan,meyvesi ve nebâtı verâdan,delili kaygı ile ayakta durmakta (kaim) ve perdesi haşyet ile örtülü değilse o ilim ve amelden râzı olunmaz.

Gevşeklik göstermek sûretiyle nefsinden râzı olma. Muhakkak ifrata düşme (tefrît) konusunda kimsenin özrü yoktur. Zîrâ kimse Allah'tan müstağni değildir.



Bil ki,

Allah Teâlâ'nın katindakilere güzel niyetler beslemek ve (niyetleri O’nun) sevdiği şeylere uygun hâle getirmek ki­şinin saâdetindendir.

Allah kime hayır dilerse ona akıl ihsân eder, ilmi sevdirir, şefkat ile mükâfâtlandırır, ona rıfk ile muâmele eder, kanâat ile zenginleştirir, kusurlarım gösterir.



Bil ki,

-Allah sana merhamet etsin- her halin aslı sıdk' ve "ihlâs"dır. Şöyle ki,

sabır, kanâat, zühd, rızâ ve üns sıdk' tan; yakın, havf, muhabbet, iclâl, hayâ ve tâzîm de ihlâs'dan kaynaklanır/şûbelenir.

Her mü'minin bu makamların içinde bir yeri vardır ki, onun hâli bununla bilinir. (Bir mü'mine;) recâ içinde olduğu halde hâif, havf içinde olduğu halde râcî, rızâ içinde olduğu halde sâbir, hayâ içinde olduğu halde muhibb denir.



Her hâlin kuvvetli ya da zayıf olması, kulun îmân ve mârifeti miktârıncadır.

Bu hallerin her birinin aslı için, hâlin kendisiyle bilindi­ği üç alâmet vardır.

Sıdkın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey şunlardır:

Kalbin sıdk'ını belli eden tahkiki îmân,

Niyetin sıdk'ını açığa vuran ameller,

Sözün sıdk'ını dışarıya aksettiren konuşmalar. [Kalbî, amelî, kavlî sıdk]



Sabrın ancak kendisiyle tamâm olduğu üç şey vardır:

Allah'ın harâm kıldıklarına karşı sabır,

Allah'ın emirlerine uymakta sabır,

Musibet anında (Allah için, Allah'tan sevap uma­rak) sabır.



Kanâat de üç şeydedir:

(Yiyecek) varken bile azıyla yetinmek,

Yoklukta ve sebeplerin yetersizliğinde (dahi) fak/ı korumak.

Mahrûmiyet ânım yaşasa bile, Allah'a (cc) ayırdığı vakitte sükûn bulmak.



Kanâatin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Başlangıcı, imkânı varken dahi fuzûlî olanı terk etmektir. Sonu ise, se­beplerin yokluğuyla berâber müstağni olmaktır. Bundan dolayı bazıları "kanâat, rızâdan üstündür" demişlerdir. On­lar bununla tam bir kanâati kastederler. Çünkü takdire rızâ gösteren (râzî), verilene, men edilene karışmaz. Kani' ise, Rabbi ile ganîdir. Allah ile berâber -O'ndan gelen hâriç- baş­ka bir nasîb istemez.



Zühd üç şeydedir. Bunlar olmaksızın kimseye zâhid denmez:

Elini maldan mülkten çekmek,

Nefsini helâlden bile uzak tutmak,

Vaktinin çoğunda dünyâdan gâfil olmak.



Kişi başka üç şeyle de zâhid olabilir:

İrâdât sağanağında nefsini korumak,

Gına bölgelerinden kaçmak,

İhtiyâç ânında, (şüpheli olanları değil) 'bilinen' şeyleri almak.



Üns de üç şeydedir

Halvette ilim ve zikir ile üns,

Halvetle berâber yakın ve marifet ile üns,

Her halde Aziz ve Celîl olan Allah ile üns.



Rızâ muhabbetin ölçüsüdür. Tevekkülün özü, yakînin rûhudur. Eyyûb es-Sehtiyânî ve Fudayl b. Iyâz'dan (rh.a) naklen anlatırlar: O ikisi derlerdi ki: "Rızâ tevekküldür."

Bu ilimle vasıflanmak sıdkın bir şûbesidir. Sıifyân es- Sevrî de (rh) der ki: "Sâdıkın sıdkı kemâle erdiğinde, artık o kendi elindekine bile mâlik değildir."



İhlâs'ın şubelerine gelince... Allah'ı (cc) benzerlikten, denklikten, eşten ve evlattan ayırt etmedikçe ihlâs sâhibine "muhlis" denmez. Sonra tevhidi ikame etmekle Allah'ı dile­mesi, nâfilede ve farzda himmetini O'nun için ve O'nunla cem etmesi gerekir.



Yakîn'in sıhhati üç şeydedir:

Allah'a güvenmekle kalbin sükûn bulması,

Allah'ın emrine boyun eğme,

Sâbık ilimden [Allah'ın gelmiş geçmiş her şeyi, olacaklarıda bilmesinden] korkma, ürkme.



Yakîn'in de bir başlangıcı ve sonu vardır. Başlangıcı, it-mînân (kalp huzûru), sonu da sâdece Allah ile yetinmektir. Çünkü Allah (cc) şöyle buyurur: "Ey peygamber! Sana da, müzminlerden sana tâbi olanlara da Allah yeter." (8/Enfâl 64) Âyette geçen "hasbü", 'kâfi’ demektir. İktifâ eden de, Al­lah'ın kazâsına râzı olan kuldur.



Diyoruz ki "yakînin sonu" demek, kulun vasıflarının îmân makamında bulunması demektir; ilimde yakînin sonu demek değildir. Zîrâ buna Allah'ın yarattıklarından kimse ulaşamaz.



Resûlullah (sa) şöyle buyuruyor: "Allah'ın künhüne kim­se varamaz."



Dediler ki: "Yâ Resûlallah! Bize ulaşan bilgiye göre Meryem oğlu îsâ (as) suyun üzerinde yürürmüş?" (Efendi­miz) buyurdu ki: "Eğer havf ve yakîni daha da artsaydı havada bile yürürdü.



Havf ancak yakînden sonra olur. Yakînen bilmediği şeyden korkanı gördün mü?

Havf üç şeydedir:

îmân korkusu: Bunun alâmeti, isyânlar ve günâhlardan ayrılmadır ki, mürîdlerin havfı budur.

Geçmişin korkusu: Bunun alâmeti de haşyet, endî­şe ve verâdır. Bu da ulemânın havfıdır.

Elindekini kaçırma korkusu: Alâmeti, heybet ve iclâlin nezâretinde Allah'ın (cc) rızâsını talep için tüm gücünü harcamaktır. Sıddîkların havfı budur.

Havfta dördüncü bir derece daha vardır ki, Allah (cc) onu meleklerine ve peygamberlerine (as) has kılmıştır. Bu­na "havfü'l-zam" denir. Çünkü onlar kendi nefislerinde Al­lah'ın emânıyla güven içindedirler. Onların korkulan, iclâlen ve i'zâmen kullukta bulunmalarıdır.



Muhabbet de üç şeydedir ki, bunlar olmadan kişiye ("Allah (cc) için seven" denemez.

Allah (cc) için mü'minleri sevmek: Bunun alâmeti, onlardan ezâyı def etmek ve onlara menfaati celb etmektir.

Allah (cc) için Resûl'ü (sa) sevmek: Bunun alâmeti, Sünnet'e tâbi olmaktır. Çünkü Allah (cc) şöyle bu­yurur: "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin." (3/Âl-i Imrân 31)

Tâati mâsiyete tercih ederek Allah'ı (cc) sevmek: Denilir ki; nimeti anmak muhabbeti getirir.



Muhabbetin de bir başlangıcı ve sonu vardır. Muhab­betin başlangıcı, nimetleri ve ihsânlarıyla Allah'ı sevmektir.

[Abdullah] İbn Mes'ûd (ra) der ki: "Kalpler, kendine ihsânda bulunanı sevecek şekilde yaratılmıştır."



Muhabbetin bundan daha yücesi ise, Allah'ın (cc) hak­kı bunu gerektirdiği için O'nu sevmektir. Ali b. el-Fudayl (rh.a) şöyle der: "Allah (cc), Allah olduğu için sevilir."



Bir adam Tâvûs [b. Keysân'a: "Bana öğüt ver." dedi. {Tâvûs) dedi ki: "Sana şunu öğüt veririm: Allah'ı öyle bir sevgiyle sev ki, hiçbir şey sana O'ndan daha sevgili olmasın, O'ndan öyle kork ki, hiçbir şey sana O'ndan daha korkup olmasın. Allah'tan öyle bir ümitle ümitlen ki, bu ümit, korkuyla senin aranda perde olsun. Nefsin için râzı olduğa şeye (başka) insanlar için de râzı ol. Dikkat et! Sana Tevrâtı, İncıl'i, Zebûr'u ve Furkân'ı cem ettim."



Bedene göre başın yeri ne ise, hayâya göre iclâl ve ta'zî-min yeri de odur. Yâni biri olmaksızın diğeri de olmaz. Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman O'nu hakkıyla yüceltmiş (iclâl etmiş) olur. Hayânın en efdali de Allah'ı (cc) murâkabedir.

Murâkabe üç şeydedir:

Amel etmek sûretiyle tâatinde Allah'ı murâkabe,

Terk etmek sûretiyle isyânında Allah'ı murâkabe,

Niyetlerde ve havâtırda Allah'ı murâkabe.



Çünkü Nebî (sa): "Allah'a, (sanki) O'nu (gözlerinle) görüyormuşsun gibi kulluk et. Sen O'nu görmesen de O seni görü­yor." buyurur.



Kalp için, Allah'ı (cc) murâkabe etmek; geceyi kıyâm, gündüzü sıyâm ile geçirmekten ve Allah yolunda malmı in-fâk etmekten daha zahmetli gelir.



Ali b. Ebî Tâlib'in (ra) şöyle dediği nakledilir: "Muhak­kak Allah'ın yeryüzünde bir kabı vardır. İşte bu kab kalp­lerdir. O ancak 'saf, 'sağlam' ve 'ince' (rikkat) kalpleri kabûl eder." Bunun mânâsı şudur:



Kalbi Allah (cc) için saflaştırmak; Allah'ın emir ve nehylerine ittibâ ile, sıdk ve endîşeyi müşâhede etmekle mümkündür.



Kalbi Resûlullah (sa) için saflaştırmak; söz, amel ve ni­yet boyutunda, o'nun getirdiğini kabul ederek sağlanır. Ve

kalp mü'minler için, onlardan ezâyı def edip menfaati ulaş­tırarak saflaştırılır.



(Kalpteki) "Sağlamlık"ın mânâsı, "Allah Teâlâ için hadleri uygulamada ve emri bi'l-ma'ruf ve nehyi ani'l-münkerde sağlam" demektir.



"İncelme"nin (rikkatin) mânası ise iki şekildedir. Ağ­lamakla olan rikkat, merhamet etmekle olan rikkat.

Tevfik Allah'tandır. O bize yeter. O ne güzel vekildir.



Haris el Muhasibi - Ahlak ve Arınma

Devamını Oku »

Mezhep Hakkında İfrat ve Tefrit Tutumlar

Mezhep Hakkında İfrat ve Tefrit Tutumlar

Efendimiz döneminde mezhepler yoktu, vefatından sonra bunlar ortaya çıktı. Dolayısıyla mezhepler bidattir.' Bu ilmen yanlış bir tesbittir. Bir uygulama, sırf Efendimiz döneminde olmadığı için bid’at sayılmaz. İslâm'ın temel kaynaklarına başvurularak yapılan bir uygulama bid'at değildir. Bunun tipik örneği, Mushaf-ı Şeriftir. Mushaf; Asr-ı Saadette, Hz. Ebubekir. Hz. Ömer ve hatta Hz. Osman devrinde var mıydı? Hz. Ali Efendimiz döneminde Mushaf-ı Şerif çoğaltılarak yayıldı. Şimdi buna bid’at mi diyeceğiz? Elbette ki hayır! İşte mezhepler için de aynı şey geçerlidir. Mezhebi, kişinin yaşadığı zaman, mekân ve şartlarına bakarak yükümlülüklerini belirlemek şeklinde algılarsak Efendimizin uyguladığı bir usuldü bu.

Meselâ bir deve çobanına anlattığı Islâm'ı hatırlayalım: “Günde beş vakit namaz kılacaksın, yılda bir oruç tutacaksın. Malın mülkün yok, zekât vermek sana farz değildir. Zilhiccede hacca gideceksin. Bir de benim Allah'ın Resûlû olduğuma îmân edeceksin." Bunu dinleyen deve çobanı, “Bilin ki, bunların hepsi kabulümdür ve hepsini yerine getireceğim. Ne bir fazlasını ne bir eksiğini yaparım'" mealinde bir şey söyleyip gider Efendimiz yanındaki zevât-ı kirama, “Cennetlik birini görmek istiyorsanız giden adama bakın!” der. Pekiyi deve çobanına söylenen Islâm, herkes için geçerli mi? Hayır. O Islâm söz konusu şahıs içindir, başka şartlara sahip olanlar başka türlü bir İslâm ile mükelleftirler. Dünya hayatımızca hiçbirimiz deve çobanı seviyesinde kalmaya râzı değiliz. Hep daha iyi ve yükseğin peşindeyiz. Pekiyi dinimizi yaşamakta niye deve çobanı seviyesiyle yetinmeye yelteniyoruz? Bu, imânla bağdaşır mı? Bir düşünüverelim, lütfen.

Evet, Asr-ı Saadet'te mezhepler vardı, sadece adlandırılmıyordu; zarfsız mazruf hâlinde uygulanıyorlardı.İçtihadlarına göre hareket edilen sahâbiler vardı. Ayrıca mezhepler dört adetten ibaret değildir, yüzlerce mezhep sayılabilir. Meselâ Evzâiye diye bir mezhep vardır. Selahaddinn-i Eyyûbi dönemine kadar Suriye, Ürdün. Lübnan ve Batı Irak Müslümanları, türbesi Beyrut'ta olan imam Evzâf Hazretlerine tabi olmuştur. Bu mezhep ilk önce Şâfii, sonra Hanefiliğe intikal etmiştir. Bir mezhebe tâbi olmayı, Efendimizin “Ashabımdan her biri bir yıldız gibidir, hangisine uyarsanız doğru hedefe varırsınız.” mealindeki hadis-i şerif rühuyla açıklamak mümkündür. Mezhep imamıza tâbi olurken bir anlamda Sahabe Efendilerimize uyuyoruz. Biz İslam'a dâir her bir şeyi bilmeyebiliriz, bilenlere tabî olarak İslam üzere yaşamış oluyoruz.

..............

Bana Hz. Peygamber yeterli, mezhep imamlarına uymama gerek yok!” demek doğru olmadığı gibi mezhebi, dinin kendisi olarak görmek de doğru değildir. Ne yazık ki bu iki hatâya da düşülüyor. Bir tarafta kendisini allâme-i cihan görenler, diğer tarafta mezhep imamının içtihadını Allah’ın emri zannedenler oluyor. Bu ikisi de yanlıştır. Çünkü İmam Gazâli Hazretleri bir müçtehid iken İmam Şâfi Hazretlerine tâbi olmuştur.

Mesela Hz.Abdulkâdir-i Geylâni Hazretleri bütün ihvan ve dervişanıyla beraber “Şu mezhepteniz.” demiştir. Dolayısıyla mezhebi küçûmseyemeyiz, ancak onları din olarak da göremeyiz. Zirâ din değiştiremeyiz, ama mezhebi değiştirebiliriz. Mekân ve şartlannuz değişince bize daha uygun diğer bir mezhebe geçebiliriz. Bunu oyun hâline getirmemek ve nefsimizin kandırmasıyla tembelliğimize perde etmeye kalkmamak kaydıyla... Zâten fiilen de böyle olmakta. En belirgin örnek hac menâsıkindedir. Hac ibâdetinde Hanefiler bazı hususlarda Şâfiı mezhebinin içtihadlarına uymaktadırlar.

Ömer Tuğrul İnançer - Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed
Devamını Oku »

Ev Yönetimi:Eşlerin İlişkisi

Ev Yönetimi:Eşlerin İlişkisi




Evle ilgili ikinci konu eşlerin ilişkisidir. Evlilik, bayağı ve diğer hayvan türlerinin de yaşadığı bir şey olan salt şehvet için değil, iki şey için istenir, îlk olarak nesli devam ettirmek ve ikinci olarak da evin düzeni için istenir ki dinin maslahatlarının yerine getirilmesi düzenli bir yaşamın kurulmasıyla olur. Müellif bundan sonra kadınlar için kaçınılamayacak olan üç sıkıta işaret etmiş ve şöyle demiştir: Kadınlarda akıl, iffet ve hayâ mutlaka olmalıdır. Akıl asılların aslıdır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Nüveleriniz için araştırıp seçin. Çünkü damar çok çekicidir (kanın etkisi vardır)”(İbn Mace,Nikah,46) Yine Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Evlenen, ekim yapar, kişi nereye ektiğine baksın ”(Suyuti,Camiul Kebir,1,450) İffet soyun korunması, namusun korunması ve ele karşı emin olmak için zorunludur. Hayâ da herkes için, fakat özellikle kadın için zorunludur. Eğer kadınlarda bunlardan biri eksik olursa evliliğin amacı olan evin düzeni bozulmaya uğrar.

Bu sayılan özelliklere ilaveten asalet, zenginlik ve güzellik de varsa, bu, onlara sahip olmayandan daha tercihe şayandır. Önceki temel sıfatlar olmaksızın bu fazladan vasıflarla yetinmek, tâli olanı merkeze almak, aslî olanı devre dışı bırakmaktır ki bu, akla uygun olanı ters çevirmek, makbul olanı altüst etmek ve nassa muhalefet etmektir, isteyeni çok olduğu ve güzellerin akıllan zayıf olduğu için aşırı güzellikten kaçınmalıdır, sırf servete de bakmamalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) “Kadınlar aklen ve dinen eksiktir”(Buhari,Hayr,6) buyurmuştur. Dolayısıyla akıl zayıflığı, onların akıllarının çabuk çelinmesi nedeniyle evliliğin bozulması ve edepsizliğe götürür. Sadece malı için talip olmak da böyledir ve ondan kaçınmalıdır, çünkü mal, kadının erkek üzerinde üstünlük kurmasını ve malını erkeğe kullanmasını gerektirir, bu da [kadın erkek arasındaki hiyerarşinin] tersyüz olmasına ve kıyasa aykırı davranmaya yol açar ve nihayetinde evdeki düzenin bozulmasıyla son bulur. Bazı muteber kimseler demiştir ki “Kadınların en iyisi akıllı, iffetli, onurlu, eşine düşkün, bakire, hür, soylu, başka soydan olan, eşine itaat eden ve evin düzenini sağlayandır.”

Eğer bunlara servet ve güzellik de eklenirse iyi tarafları tam olur, üstünlükleri zirveye varır. Bu özelliklerin bazısı olmasa da iffet ve akıl en önemlileridir Kadının güzelliği hususunda boy posta orta halli olması ve uzuvlarının uyumlu olmasıyla yetinmek daha uygundur. Çünkü aşırı güzel, taliplisi çok ve aklı kıt olacağından nadiren iffetli olur.

Erkeğin nikah bağı kurulduktan sonra şu üç şeyi gözetmesi gerekir. İlk olarak erkek faziletli davranışlar ortaya koymak, ayıplarını gidermek ve biraz serbest bırakmak suretiyle hanımında heybet duygusu uyandırmalıdır ki bu şekilde onun nezdinde saygınlığı olsun, kadın erkeğin isteklerine ve uygun görmediği şeylere riayet etsin, kocasını emri altına almaya ve kendisine itaat ettirmeye tamah etmesin. İkincisi, hanımını namahremden korumakla beraber ona layık olanıyla, konumuna uygun düşeniyle ve durumuna layık olan şeyle süslemelidir, yani hem elbisesini hem de görüntüsünü güzelleştirmelidir. Kadın, erkeğin evdeki vekili olduğundan erzak ve benzeri evle ilgili tâli işlerin tasarrufunda elini rahatlatarak onunla istişarede bulunmalı, kadının düşüncesinin zayıf olması sebebiyle büyük işlerde ona danışmamalıdır, böyle yaparsa evdeki düzen fesada uğrar ve bozulur, istişareyi bütünüyle terkederse de sonuç yine böyle olur.

Geçim işleri ve buna benzer harcamalarda mümkün mertebe karısının gönlünü hoş etmek ve kalbini yalnızlıktan kurtarmak için onu ev içinde güçlü kılmalıdır, kaldı ki kadınlar evin menfaatine olan şeyleri ve onunla ilgili harcamaları daha iyi bilirler. Hanımının akrabalarına ikram etmeli ve onları ziyaret etmelidir. Çünkü bu, mürüvvet için önemli bir eşik olduğu gibi, kadının kocasına karşı sevgisini artırır ve erkeğin bunu yapmamasının eşler arasında soğukluğa yol açması muhtemeldir.

Ve erkek, başka bir kadını daha üstün vasıfları olsa bile tercih ederek karışım kıskandırmamalıdır. Çünkü bu, karısının kıskançlığını kamçılar, gururunu zedeler ve sonunda erkeğin de yaşamı bozulur. Padişahlar ve benzerleri haricinde, erkeklere çok eşlilik için ruhsat verilmemiştir. Nitekim anlatımı uzun süren bir hikayede,Halid b. Safvân, Ebul-Abbâs es-Seffâh’ın yanında şöyle demiştir: “Araplar ikinci eş anlamındaki “ez-zarra” kelimesini zarar kelimesinden türetmiştir. Nikahında iki kadın olan kimse mutlaka zarar ve ıztıraptadır. Üç kadın, kazanın üç ayağı gibidir, kazan daima bunlar üzerinde kaynar. Dört kadın ise kocaya yönelmiş toplu bir şerdir, onu ihtiyarlatır ve hastalandırır. Genç bakireler de yarım erkek gibidirler.” Üçüncü olarak onun zihnini ev İşleriyle ve kafi miktarda geçim meseleleriyle meşgul etmelidir.

Aksi halde türlü süslerle ve göz önüne çıkmakla meşgul olur ve bu da türlü mefsedetlere, düzenin bozulmasına ve mahremliğin zarar görmesine yol açar. Nakledildiğine göre Haccâc, Velid b. Abdülmelik’e şöyle demiştir: “Kadın dediğin fesleğendir, ev kahyası değildir. Dolayısıyla bu hususta onları dinleme. Aksi halde seni zayıflatırlar. Onları süslerinden başka şeyle meşgul etme. Sakın ha onlara danışma. Çünkü onların görüşü, aptallığa yol açar. Kaynağı kadın olan izzet kırılgandır. Onları muhafaza ederek gözlerini koru. Kadını kendisini aşan işlere malik kılma ve başkası için şefaatçi olmasına izin verme. Uzun süre onlarla baş başa kalma. Kuşkusuz bu, senin aklını daha iyi korur ve erdemini daha bariz kılar.” Bu, Haccâc’ın sözüdür.

Erkek şu üç şeyden de kaçınmalıdır. İlki, hanımına aşırı sergi beslemekten kaçınmak, aksi takdirde sevgisi onu sarar ve sözü edilen üç ilke kaybolur gider. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder ”(Ebu Davud,Edeb,116) Eğer onun, yani sevgisinin mübtelası olmuşsa gücü yettiğince bunu gizlemelidir, eğer bunu gizleyemiyorsa aşka dair sözü edilen ilaçlarla tedavi olmalıdır. İkincisi, hanımına sırlarına muttali olma imkanı vermemelidir, çünkü sır saklamada kadınlara güvenilmez ve kadınların sırları bilmesi onları kocalarına karşı baskın kılar. Ve yukarıda geçtiği gibi kıt akılları sebebiyle büyük işlerde hanımıyla istişare etmemelidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Kadınlarla istişare edin fakat onlara muhalefet edin”(Acluni,Keşfu Hafa,c:2,s:3) Bu büyük işlerde böyledir, basit işlerde ise danışılmalıdır ki bu kadarla kalpleri yumuşatılsın. Bununla birlikte bu küçük işlerde danışılmamasında da tam bir zarar yoktur. Erkek malının miktarını ondan, yani eşinden gizlemelidir. Çünkü eğer malı azsa, bu kadının kocasından yüz çevirmesine sebep olabilir. Şair şöyle der:
“Eğer kadınları bana soruyorsanız,
Ben görmüş geçirmişim, bir doktor gibi tedavilerini bilirim
Kişinin saçı ağarır ya da malı azalırsa
Onların sevgisinden nasibi olmaz.”

Eğer malı çoksa malına tamah edebilir ve bu da düzenin bozulmasına sebep olur ya da malın çokluğunu bildiğinden kocayı alışılmışın dışında yükümlülüklerle yüz yüze bırakır. Üçüncü olarak koca hanımını sefih eğlencelerden uzak tutmalıdır. Çünkü bu tür eğlenceler çoğu zaman şehvetleri alevlendirerek kötülüğe sebep olur. Ayrıca yabancılara bakmaktan da sakındırmalıdır. Ve yaşlı kadınlarla oturup kalkmaktan ve onlarla haşir neşir olmaktan da uzak tutmalıdır. Zira yaşlı kadınlar delikanlılarla oturup kalktıkları için akıllarının zayıflığına rağmen fesat sebebi olabilirler.

Müellif ev yönetimi ile ilgili erkeğe düşen sorumlulukları anlattıktan sonra kadına düşen sorumluluklara geçti ve eşine karşı kadına düşen şeyler olduğunu söyledi ki bunlar beş tanedir. İlk olarak kadın iffetli olmalıdır, bu açıktır. Mal hususunda kifayet sergilemelidir. Kocasından çekinmelidir. Fesada sebep olmadan kocalık hakkına riayet etmeli ve iyi geçinerek çok paylamamalıdır. Müellif eşlerin durumuyla ilgili önemli bir tavsiye ile konuyu bitirdi, o da şudur: Kim ki, az olsun çok olsun onun, yani karısının kötü bir şeyini, yani kötü halini sezerse mutlaka karışım boşamak suretiyle bıraksın.

Kötü şeyin çok olması halinde durum bellidir. Kötü şey az olsa bile bunun çoğalma ihtimali vardır ve o aşamadan sonra kötülüğün ortadan kaldırılması imkansızdır. Eğer boşama imkanı yoksa mal sarfederek kurtulma çaresine bakılır, sonra dayak, sonra da yatakta yalnız bırakmak gelir, sonra kocasından nefret ettirilmesi ve bir başka erkekle evlenmeye yönlendirilmesi için yaşlı kadınlar kışkırtılır. Nihayet kendisi ayrılma ve ilişkiyi koparmayı isteyinceye dek bir gözetici eşliğinde uzun bir yolculuğa çıkması şeklinde bir çareye başvurulur.

Denilmiştir ki, salih bir kadın şefkat ve sevgide anne gibi, dayanışma ve payına düşen nafakaya kanaat etme hususunda arkadaş gibi, hizmet, tahammül ve itaatte cariye gibi, suçlanması ve hizmetçilere ezasında zorba gibi, küçümsenmesi ve kendisinden yakınılması hususunda düşman gibi, hainlik ve malı telef etmesi hususunda hırsız gibidir. Yine denilmiştir ki, şu beş kadından kaçınmalıdır: Eski eşini arzulayan, malı ile kocasını minnet altında bırakan, eşinden sürekli dert yanan, namussuzluk eden ve asaletten yoksun olan. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ Çöplükte biten gülden sakının.Dediler ki, ey Allah'ın resulü çöplükte biten gül nedir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: O, kötü bir çevrede yetişen güzel kadındır”(Aclûnî, Keşfu'l-hafâ, I, 272,)

Bilmelisin ki dinde kadınlarla ilgili yedi şart vardır.

Birincisi onlarla iyi geçinmedir. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “ Onlarla iyi geçinin" (Nisâ, 4/19). Hz. Peygamber (a.s.) ise vefat ettiği hastalığında şöyle vasiyet etmiştir: “Namaza dikkat ediniz, namaza. Bir de elinizde bulunan kölelerin hakkına riayet ediniz. Kadınlar hakkında Allah'tan korkun, Allah'tan! Zira kadınlar ellerinizin altındadır.”(Ebu Davud,Edeb,123-124)

İkincisi yönetimdir, müminin uyanık olması, kadınların hevâsına tâbi olmaması, onların yanında çok açılmaması lazımdır, çünkü böyle yaparsa onların nezdindeki heybeti kaybolur. Onlardan dine aykırı bir şey gördüğü zaman karşı koyarak ve üzerine giderek engellemeli ve onlarla istişare etmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kadınlarla istişare edin fakat onlara muhalefet edin. Çünkü onlara muhalefette bereket vardır ”(Acluni,Keşful Hafa,c:2,syf;3) Hz. Ömer (r.a.) karısını bir şeyden alıkoymak istediği zaman ona şöyle demiştir: “Sen bu evde ihtiyacımız olmazsa bir oyuncaktan başka bir şey değilsin. Aksi halde evdeki gibi oturursun.” Başka bir rivayette şöyle denilmiştir: “Kadınlar fesleğendir, evin kahyası değildir.”

Üçüncüsü kıskançlıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki ben çok kıskancım. Kıskançlıktan mahrum olanın kalbi tersyüz olmuştur ”(İbn Ebi Şeybe,Musannef,IV,53) Namahremin eve girmesi kıskançlık sebeplerindendir. Kabirleri, camileri, düğün dernek yerlerini ve kadınlı erkekli meclisleri ziyaretten kadınları alıkoymak da kıskançlıktandır. Buna karşılık kadınlar hakkında sû-i zanda bulunmamalı, hallerini araştırmamak ve kusurlarına bulmaya çalışmamalıdır.

Dördüncüsü, nafakayı sağlamadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler’’ (Furkân, 25/67). Sonra erkek, geçimde itidal ve helal yolu seçer. Eğer buna şüpheli şeyler karışırsa helali azığa, şüpheli şeyleri giysiye sarfeder. Zira haramla beslenen et cehenneme müstehaktır.

Beşincisi, dinî bilgileri öğretmektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim, 66/6). Kişi, ailesine Ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesini, dinin mükafat ve cezayı gerektiren hususlarını, gusül, hayız ve nifas gibi temizlik hükümlerini, namaz ve orucun hükümlerini öğretir.

Eğer erkek bunları ihmal ederse kadına kocasının izni olmadan dışarı çıkmak ve bunları ulemaya sormak vacib olur.

Altıncısı, erkeğin eğer birden fazla eşi varsa nafaka, giyim, yatak ve geceleme hususlarında adaletli davranmalıdır.

Yedincisi, erkeğin hanımını eğitmesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve {bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. (Nisâ, 4/34). Hz. Peygamberin (a.s.) pak zevcelerinden bir ay süreyle uzak durduğu rivayeti meşhurdur ve bu tefsirlerde yazıla gelmiştir.

Üçüncü unsura gelince, bu hizmetçilerin yönetimi hakkındadır, nasıl ki erkek ev için ruh, kadın beden gibi ise onlar da ev için bedendeki organlar mesabesindedir. Bunun nedeni, onlar olmadığı takdirde organların kullanılması ve yorulmasına ihtiyaç duyulacak hususlarda yeterliliğin onlarla sağlanmasıdır, öyleyse hizmetçilerin faydası, organların faydası gibidir. Onlar olmasaydı birçok iş erkeğin elinde birikirdi ve çok daha fazla hareket etmesi gerekirdi, bu da onun heybetini ve vakarını yok ederdi. Dolayısıyla onun, hizmetçilere ihtimam göstermesi gerekir. Bu bağlamda evin lideri genel olarak hizmetçilerin tümünü gözetip ıslah etmeli, sonra tek tek her birinin durumuna bakmalıdır. Evin reisi onların hallerini genel olarak gözetmeli, her birisine kendilerine uygun meşgaleler vermeli, onları kendilerine yaraşan ve uyan işlerle sorumlu tutmalı, onlara güç yetiremeyecekleri şeyleri vermemeli, farklı meşgaleler ve değişik işlerde çok çalıştırmamak, bir işten diğerine sevkedip koşturarak eziyet etmemeli ki sonunda bıkmasınlar. Allah’a onları kendisine nimet olarak verdiği için şükretmelidir.

Ona düşen haklarında adalet ve insafı gözetmek, zulüm ve baskıyı terketmek olmaklıdır. Özetle yapması gereken israfa ve cimriliğe varmadan hepsinin yiyecek, giyecek ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamasıdır. Onların kötü işler yapmalarına, tartışmalarına ve başkalarına zulmetmelerine engel olmalıdır. Sonra ayrıntılı olarak tek tek hizmetçilerin durumları üzerinde durmalıdır. Bu da onları alırken neye bakacağı ve hizmet ederken peye riayet edeceğiyle ilgilidir. Mümkünse deneyerek alır, bu mümkün değilse dış görünüşten harekede karakter tahlili yapar. Zira beden, nefsin kalıbı ve onun kabuğudur, nefsini akılla güçlendirmemiş ve duyu elbiselerinden soyunmamış kimselerde bedenin şekilleri ve çizgileri, nefsin yapı ve huylarını izler.

Bu itibarla çoğu şahsın fizikî yapısı huylarıyla örtüşür. Denilmiştir ki, çirkinin en güzel şeyi onun dış görüntüsüdür, öyleyse şaşı, eğik boyunlu ve topal gibi farklı fizikî özellikleri ve sıradışı görüntüsü olanlar ile cüzzamlı, tek gözlü, aksak ve benzeri engeli olanlardan uzak durulmalı, kolu bacağı düzgün, uzuvları uyumlu olanları seçmeli, orta zekalı haya sahibini, keskin zekalı arsıza tercih etmelidir. Çünkü ilki iffetli ve itaatkâr, İkincisi hilekâr ve kurnaz olur. İkinci hususa, yani hizmet ederken neye riayet edeceğine gelince, onların hizmeti sevgi, umut, zaruret ve korkuya dayanmalıdır. Kalplerinde sahipleriyle sürekli birlikte olduğu hissini yerleştirerek onların gönüllerini kazanmalı, içlerinden kendisinden uzak olma düşüncesi geçmemelidir. Çünkü onlar sahibinin malını paylaştıklarını, onunla aynı menfaatlere sahip olduklarını düşündükleri vakit sahipleri hakkında şefkati gözetirler ve hayırhahlıktan ayrılmazlar; ancak ondan cefa görürler, sağlam olmayan bir efendiliğe tanık olurlar ve korunaksızlık hissederlerse hizmetleri yoldan geçenin ya da uzun bir yola çıkmaya niyet etmiş ve sefer için azığını hazırlayan birinin hizmeti gibi olur ve böylece onlar ayrılacakları günü düşünerek sahibin malını aşırmaya, azıklarını habersizce biriktirmeye ve kendi ihtiyaçları için onları ele geçirmeye karar verirler.

Evin sahibi, kendi işinden daha önemli görerek ve onların maslahatını kendi maslahatına önceleyerek hizmetçilerin yiyecek ve içecek gibi geçimlerini temin etmelidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuş-tur: “Onlar, Allah'ın sizin sorumluluğunuza emanet ettiği kardeşlerinizdir.O halde Allah kime kardeşinin sorumluluğunu verirse ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve onlara taşıyamayacağı yük yüklemesin; onlara taşıyamacağı bir yük yüklerse kendisi de yardım etsin’'(Buhari,İman,22) Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamberin (a.s.) son tavsiyelerinden biri şöyledir: “Namaza dikkat ediniz, namaza. Bir de elinizde bulunan kölelerin hakkına riayet ediniz .”(Ebu Davud,Edeb,123-124) Ve hizmetçilerinin yoksul ve zavallı olmaları gibi durumlarından haberdar olmalıdır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünden sorumlusunuz.”(Buhari,Cum’a,11)

Mesela kişi himmetini onların sıkıntılarını gidermeye hasreder, dinlenme zamanları ve istirahat vakitlerini belirler, hizmetçilerin her birinin işini, kendi uhdesinden çıkarıp onun sorumluluğuna verir, böylelikle hizmetçinin sorumluluğu hafiflemiş olur ve onlar işlerinde daha dinç ve hizmetlerinde daha rahat ederler, gönülleri bezginlikle değil, ferahla dolar, yılgınlık ve tembelliği de üzerlerinden atarlar. Zaafîyet göstermeden onlara iyi davranmalı, yani hatalarına karşı müsamaha ve affediciliği elden bırakmamalı, aksine kabahatlerine göre ıslah edip doğrultma hususunda gevşeklik göstermeden orta yol üzere olmalıdır. Sert davranırken de zulmetmemelidir, bilakis onları telef edecek ve telef etmeye yaklaşacak denli azap etmek ve şiddetli ceza vermek veya kötü bir şekilde dövmek bir yana, sertlik ve kabalığa vardırmadan onların gönlünde heybetli ve büyük olmalıdır, çünkü bütün bunlar kişilik onuru ve mertliğe, hatta dinin hükümlerine aykırıdır.

Hatalarına karşılığını verirken cezalandırmada aşırıya gitmemelidir ve müsamahakâr da olmamalıdır ya da suçları hakettiğinin fazlasıyla cezalandırmamalıdır. Dinin hadlerle ilgili olarak onlara koyduğu miktarın hürlerinkinin yarısı olduğunu görmez misin? Öyleyse hizmetçilerle ilgili bu kaideyi gözetmek, onları ıslah ederken adalet ve hakkaniyet usûlünün kaybolmaması için hürlere lazım gelenin yarısını uygulayarak dengeyi korumak lazımdır. Birbirlerinden ayrışabilmeleri için her birisine diğerlerinin işinden farklı bir görev tayin etmelidir. Nasıl ki her bir organ kendine has fiilini yapıyorsa her bir hizmetçi de başka işleri değil, kendi tabiatına uyan belirli bir işi yapmalıdır. Yaptığı iş diğerlerinin işinden ayırdedilmediği zaman ya da biriyle diğerleri arasındaki kapasite farkı ortaya konulmadığında hizmetçiye usanç ve bıkkınlık gelir. Ve yukarıda bir hadiste geçtiği gibi, bünyelerinin yorgun düşmemesi, gayret ve sıkıntıdan usanmasınlar diye onları fazlaca sıkıntı veren işlerle yükümlü tutmamalıdır.

Denilmiştir ki, kölenin efendisi üzerindeki hakları yedi tanedir. Efendisi onu yediğinden yedirir, giydiğinden giydirir, ona gücünün üzerinde iş yüklemez, kendisine lazım gelen dinî hükümleri öğretir, günün işini bitirdiğinde efendisi onu gece hizmetimle sorumlu tutmaz, onu küçük görmez, onu vaktin farzlarını eda ederken işle yükümlü tutmaz ki ibadeti kazaya kalmasın. Dinen bir eksikliğe yol açmayacak hususlarda da müsamahakâr olur.

Bu konudaki temel ilke, yaptıkları işin maslahatına uygun düşen güzellik ve sertlik yolunu takip etmek, ufak hatalarına ceza vermemek, aksine müsamahalı ve affedici olmak, suçlarına karşı gevşeklik göstermemek ama işi, acı veren bir eğitim sürecine döndürmemek, tam tersi eğitim işinde mutedil olmak ve eğitimi, hizmetçiyi doğrudan azletme derecesine vardırmamaktır. Çünkü doğrudan azletmek, istikrarsızlığa ve kötü yaşantıya delalet etmesinin yanında, hizmetin faydasının da toptan gitmesine sebep olur. Zira böyle bir durumda yerine yenisinin alınmasına ihtiyaç duyulur. Yenisinin hükmü de ilkinin hükmü gibidir. Hizmetçiler bir kabahate tevbe eder ve sonra nehyedildikleri şeye tekrar dönerlerse cezayı artır ve düzelmelerinden umut kesme. Çirkin işlerde ve kabahatlerinde ısrar ederse, caymazsa ve eğitim güzellikle de kötülükle de fayda vermezse o zaman onu uzaklaştır ve diğer kölelerin arasından çıkart ki kötülük onlara da bulaşmasın.

Üzerinde tam bir otorite kurulması, kendisini hizmete adaması ve hürden farklı olarak ayrılmaya yanaşmayacak olması sebebiyle köle hizmetçiliğe hürden daha uygundur. Doğaları bakımından köleler üç sınıftın Doğası bakımından hür olanlar eğitim ve hizmet konusunda evlat yerine konulur. Doğası bakımından köle olanlara iş ve eğitim hususunda hayvanlar gibi muamele edilir. Şehvetin kölesi olanların ise ihtiyaç miktarınca şehveti giderilir ve başına kakarak ve hafife alınarak ağır işlerle meşgul edilir. Köleler kökenleri bakımından tasnif edilirse, Araplar fesahat ve dehalarıyla bilinir, buna karşılık serdik, arzu gücü ve kabalık onlara nispet edilir. Iranlılar akıl ve temizlikleriyle bilinir, fakat onlara hilekârlık ve ihtiras atfedilir. Rumlar vefakârlık ve sevgiyle tanınır, lâkin kınama ve cimrilik onlara isnat edilir. Hindiler sezgi ve zekayla tanınır, ama kibirli, hilekâr ve kötü niyetli olurlar. Türkler ise şecaatle tanınmalarına karşılık hainlik ve kabalıkla tanınırlar.

Evin dördüncü unsuru çoçuktur. Baba çocuğa güzel isim koymalıdır, duruma ve amaca uygun bir isim seçmelidir, çünkü çocuk güzel isimle 30 güzelleşir. Hz.Aişeden (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) çirkin isimleri değiştirirdi.(Tirmizi,Edeb,66) Rivayet edildiğine göre o, güzel ismi hayra yorardı.(Buhari,Menakıb,6) Çocuğu mutedil mizaçlı ve güzel ahlâklı bir sütanneye emzirtmelidir.

Çünkü emzirme insan doğasını değiştirir, hatta kötü mizaç ve kötü huylar bile çocuğa sirayet eder. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “ Çocuklarınızı düşük ahlâklı kadınlara emzirtmeyin, çünkü onların yakınlığı beladır, çocuğu da ziyan olur.”(Taberani,Mücemül Sağır,1,52) Yine Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Doğan çocuğa yedinci gününde akika kurbanı kesilir, (saçlarını kesme, temizlik yapma gibi) ondan eziyet verici şeyler giderilir, altı yaşına gelince eğitim verilir, yedi yaşına gelince yatağı ayrılır, on üç yaşına gelince namaza alıştırılır, on altı yaşına gelince evlendirilir, sonra babası onu karşısına alır ve şöyle der: Seni yetiştirdim, öğrettim ve evlendirdim, dünya ve âhirette seninle sınanmaktan Allah'a sığınırım.”(İraki,Tahricü’l İhya,2,272) Kötü şeylere tamah etmeden önce çocuğun temiz huylarım korumalıdır, çünkü çocuk, zihninin berrak ve alma istidanının iyi olması sayesinde her şeye, özellikle de aşırı ihtiyaç duyması sebebiyle insan doğasından olan hazlara kısa zamanda alışır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “ Çocuklarınızı küçükken terbiye edin ki büyüdüklerinde içiniz ferah olsun ”(el Kütübi Vatvat,Gurrerul-hasaisi’l-vasıha ve ‘urrerü’n-nekasi’l-fazıha,1,45)

Eğer huyları kötü ise yukarıda ikinci makelenin başında geçtiği şekilde genel olarak huylarını tedavi etmelidir, özel olarak ise yeme ve giysiyi değersiz görmeli, bunların açlık duygusunu yatıştırmak, sıcak ve soğuktan korunmak için kullanıldığını, bu ikisinin amacının haz ve süs değil, sağlığı korumak ve avret mahallini örtmek olduğunu belletmek, envai çeşit leziz yemekler ve gösterişli elbiselerden soğutmalı, daha düşük olanla yetinebilsin ve en leziz olana meyletmesin diye yemeği açlık vaktine ertelemek, görevlerini bitirmeden ve itidal seviyesinde iyice yorulmadan yemesini de engellemelidir. Katıksız kuru ekmeğe alıştırmalı, tembelleşmesin diye akşam yemeğini azaltmalı, uyanıklık ve zeka için eti azaltmalı, posaya çabuk dönüşmesinden dolayı tadı ve meyvelerden sakındırmak, saldırganlık ve arsızlığa dönüşmesin diye sarhoş edici şeylerden de sakındırmalıdır. Çirkin şeyleri zemmederek engellemek, eğer bunlar sâdır olursa azarlayarak ve korkutarak hesap sormalı, bir daha cesaret bulmasın diye bu tür şeylere bilerek giriştiği değil, farkında olmadan yaptığı söylenmelidir; eğer gizlice bunları âdet edinmişse en ileri düzeyde kınanmak, dayağa gerek olursa acı çeksin diye hafifçe dövmek, uyarmakdır; azar ve dayağı tekrar etmemelidir ki engellendiği şeyi yapma hırsı göstermesine azara ve dayağa alışmasın.

Oturup kalktığı kimseler hayırlı insanlar olsun ki tabiatına onların sohbetinden övülen melekeler yerleşsin. Oyun, eğlence ehlinden uzak tutmalı, lüks, bolluk ve hızla uykudan mutlaka uzaklaştırmalı, ancak ahmaklaşmasın diye de gündüz azıcık uyumasına fırsat verilmelidir. Yorucu işlere, spora, sıcak ve soğukla karşılaşmaya yönlendirilmelidir. Tevazu ve akranlarına saygılı olmaya teşvik etmeli, şımarıklığın, tamahkârlığın, yalanın, doğru ve yalan yere yemin etmenin önünü kesmelidir. Güzel bir davranış sergilediğinde övgüde ve ona teşvikte mübalağa yapılabilir. Bazıları böyle demiştir.

Eğitmeye başlarken seçkin insanların güzellikleri, âdâb ve nasihat kabilinden şiirlerle başlamalı, aşk şiirleri ve edebiyatından sakındırmalıdır. Hocası akıllı, dindar, öğretim sırasını ve çocukların kabiliyetini keşfetmeyi bilen, saygın, ağırbaşlı, terbiyede deneyimli, her ilim ve meslekten insan grubu ve tabakasının âdâbına, özellikle de hükümdarların ve seçkinlerin âdâbına vâkıf olmalı, alçak ve adi kimselerin huylarından sakınmalıdır. Çocuklar yaşıtları, denkleri ve aynı derecede olanlarla okumalı ki onları örnek alabilsin, eğitimde zorlanmasın. Hocasından dayak yediği zaman yardım dilemesi menedilmelidir, zira bu, kölelerin davranışlarındandır. Zaman zaman nefsin rahatlaması için güzel oyunlar oynamasına fırsat vermelidir, yoksa çocuk aptallaşır.

Altın, gümüş gibi şeyler ve şehevî istekler değersiz gösterilmeli, dengi olanlara iyi davranmak, hocası ve ebeveynine saygılı olmak yüceltilmelidir. Çocuğa erdemler, saygın ve yüce davranışlar sevdirilmek, çocuk reziletler ve bayağı şeylerden soğutulmalıdır. Çocukluk ve sabîlikten çıkınca ve insanların gayelerini anlayınca; onun durumuna ve haline önem verilmelidir. Çocuğu yatkınlığı olan bir zanaatla meşgul etmelidir. Şöyle ki, çocuğun hangi ilim ve zanaat türünde istidadının olduğu, durumundan öngörülerek çocuk ona teşvik edilir ve yönlendirilir. Çünkü herkes her ilim ve zanaata yatkın olamaz. Eğer böyle olsaydı herkes en değerli olana yönelirdi. Bu, Allahın âlemdeki düzene inayetinin ve kader hikmetinin gereğidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı.(Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.

Ancak Rabbinin merhamet ektikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için çeşit çeşit yarattı.’’(Hûd, 11/118-119) ve her birisi için bir din ve yol var etti.
“Herkese kendisi için yaratılma olan şey kolaylaştırılmıştır."'(Buhari,Kader,4) Bir şeye yatkın olan onun en kolay yolunu ve neticesini en kısa zamanda alır. Eğer çocuk ilme yatkın olanlardan ise erdemleri kazanma hususunda bahsedilen usûle göre eğitilir, eğer zanaatlara yatkın ise kendine uygun olana alıştırılır. Eğer başladığı zanaata istidatlı değilse elinden gelen tüm çaba ve gayreti göstermek şartıyla bir diğerine geçirilir, fakat sürekli birinden diğerine geçmek ve mesleklerde az çalışmakla çocuğun aklı karıştırılmamalıdır. Zanaatını tamamlaması emredilmelidir. Şöyle ki, giriştiği işte mahir olmayı amaçlamalıdır. Bazı şeyleri öğrenip bazı şeyleri terketmesine, temel bilgileri alıp incelikleri ihmal etmesine razı olmamalıdır, aksine her şeyde zirveye ulaşmayı amaçlamalıdır, çünkü zanaatın faydası bundadır. Geçimini o zanaatla kazanması emredilmelidir ki bu zanaatı tahsil etmede gösterdiği cehd ve gayreti boşa gitmesin. Çocuk bir zanaatla geçimini kazanmaya muktedir olursa onu teşvik etmelidir ki çocuk faydalanmanın verdiği hazzı duyduğunda o zanaatta yetkinleşmeye ve maharet kazanmaya yönelik hırsı artsın, geçim temini hususunda ayık olsun ve o işte tasarruf etsin.

Bil ki burada genel bir kaide ve faydalı bir husus daha var. O da şudur: Öğretici ve hocanın her bir ferdin doğasının neye meyilli olduğunu ve karakterinin neyi kabul ettiğini keşfederek onların yatkınlığına bakması lazımdır ki o, eğitim alana ve öğrenciye o şeyden faydalanması için onunla uğraşmasını telkin etsin. Bilge Eflatun un şu sözü de buna işaret eder: “Mutedil mizaçlı bir kişinin kalbi ve iki gözü alınır ve kırk gün koltuk altına konur. Sonra bir kimyacıya dönüşmüş halde insanların arasına atılır.” Kimya/simya Yunan dilinde mal kazanma çaresi anlamına gelir. “Sonra o, iki parayı kazanmayı, daha sonra da kendine has bir yolla bunları yapmayı başarır.” Bu remizle Eflatun un kastı şudur: Onun kalbinin neye meylettiği ve gözünün nereye baktığı araştırılır, sonra o kişiye o şeyle uğraşması telkin edilir. Böylece o kimse başkasında bulmadığı bir şeyi o işte bulur. İşte burada simya ile kastedilen şey budur. Bunun zâhirinden anlaşılan Eflatun’un simya tahsilinde haksız yere adam öldürmeyi uygun gördüğüdür. Hâlbuki o bu görüşten münezzehtir, zira bırakın akıllı ve hikmet sahibi kimseyi, cahil ve adi bir kimse bile böyle bir şeyi onaylamaz.

Bilmelisin ki kız çocuklarının yeme içme işine düzen verdikten sonra onluna eğitimine ilişkin bazı hususlar vardır. Bunlar vefa, iffet, ilim ve yazı öğrenmesinin engellemesi ve vakti gelince dengiyle evlendirme gibi kadınların hasletlerini kazanmalarıdır.

Müellif, babanın çocuğa karşı sorumluluklarını bitirdikten sonra çocuğun babasına olan sorumluluklarını açıklamaya geçti. Çocuğa gelince onun anne babasına karşı sorumluluğu ikidir. O, anne babasının kendisinin varlık sebebi olduğunu bilmelidir, zira Allah Teâlâ bizi onların vesilesiyle var etti. Baba, çocuğun bedeninin hammadesi, gözünün nuru ve hayatının maddesi olan meniyi annenin rahmine attığı için sebeptir, anne ise onu cenin halinde dokuz ay taşır, onu kalbi gibi içinde muhafaza eder, bundan başka hamilelik ağırlığına katlanır, doğum sırasında başına gelen elemler, hastalıklar ve acılarla mücadele eder.

Ayrıca çocuk, ebeveyninin kendisinin yakın rabbi, yani sûreten kendisini yetiştirenler olduğunu bilmelidir. Onun hakiki var edicisi ve manevî mürebbisi ise hakikî var eden ve mutlak Rab’dir. Böyle olması, babanın çocuğunun gıdasını ve bedeninin yetişip büyümesi için gerekli olan maddeyi temin etmede çaba göstermesi ve onun nefsinin yetkinleşmesi için ona edep kurallarını, zanaatları, gerekli bilgi ve dinî meseleleri öğretmesi bakımındandır.

Sonra baba geçim vasıtalarını, malını, elde etmek için yorulup mutsuz olduğu şeyleri çocuğuna bırakır. Bunun gibi anne de kanının akından ve can maddesinden onu emzirir, onun bekâsını kendi bekasına tercih eder, onu himaye etmek ve korumak için kötü ve zararlı şeyleri ondan alıkor, faydalı ve güzel şeyleri ona çeker, öyleyse çocuğun Allah Teâlâ’ya olan sorumluluğunu yerine getirmesinin peşinden ebeveyninin haklarını eda etmesi lazımdır; o ikisine itaat etmesi, minnettarlık içinde olması, rızalarını kazanması ve ezalarına katlanması vaciptir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti ‘’ (lsrâ, 17/33). Yine O şöyle buyurur: “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını emretmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur” (Lokman,14). Hatta o ikisinin haklarına riayet etmek ve o ikisine iyiliklerine karşılık vermek Allah Teâlâ’ya kulluktan daha yaraşır ve daha önemlidir.

Bu sebeple müellif dedi ki, o ikisinin muhtaçlığı, onlara en ileri derece ilgi göstermeyi gerektirir. Bu, Allah Teâlâ’nın bizim kulluğumuza muhtaç olmayışındandır. Farzlar hariç onlara hizmet, Allah Teâlâ’ya hizmete göre daha önemlidir, hatta o ikisine itaatin içinde olduğu farz görevlerin bir kısmı Allah’a da itaattir. Ana babaya itaat üç şey iledir. İlk olarak çocuk, onların hoşnutluklarını, sevgilerini kazanmak ve onlara itaat etmek için çaba harcamalıdır. Çocuk sözlü ve fiilî olarak onların rızasını kazanma çabasını göstermelidir. O ikisi hakkında kalbinde en ufak bir soğukluk tutmadan onları sevmeye çalışmalıdır. Allah’a isyana götüren şeyler haricinde ikisinin emir ve yasaklarına riayet etmek sûretiyle itaata çalışmalıdır, Allah’a isyana götüren şeylerde de tadı dille ama cedelleşmeden onlara karşı gelir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme” (Ankebût, 29/8).

Ve ikinci olarak çocuk, onlardan bir isteği olmadan ve başa kakmadan maddî nimetleri paylaşmak ve dünyalık azıklarda yardımlaşmak sûretiyle elinden geldiğince iyilikte bulunmalıdır. Burada çocuğa düşen, üçüncü önemli bir vazife var ki o da dinî olsun dünyalık olsun gizliden ve açıktan anne babası hakkında hayır dilemesi, onların vasiyetlerini hayatta iken de vefat ettikten sonra da korumasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et! diyerek dua et” (îsrâ, 17/24).

Diğer taraftan onlara itaatsizlik de üç şey iledir. Birincisi sözlü ve fiilî olarak veya sevgi eksikliğiyle onlara eza vermektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Kendilerine öf/bile deme; onları azarlama.’’(îsrâ, 17/23). İkincisi mal ve menfaatlerden dolayı kendilerini sıkıştırmak, yanında kalmalarını başlarına kakarak, övgü ve başka türden karşılık bekleyerek paylamaktır. Üçüncüsü, isteklerine önem vermemek, onları hakir bırakmak, tavsiyelerini ihmal etmektir. Nasıl ki onlara itaat, tevhid ve kulluktan sonra geliyorsa onlara itaatsizlik de şirk ve Allah’a isyanın ardından gelir.

Anne babanın haklarını öğrendiğine göre her birinin haklarına riayette hataya düşlemek için baba ile annenin hakları arasında bir fark olduğunu bilmen lazımdır. Bilmelisin ki babanın hakkı daha naif bir şeydir ve ruhanilik cihetine daha yakın bir haktır, bundan dolayı o ancak akledildikten sonra farkedilir. Anne hakkı ise daha görünürdür ve cismanîlik cihetine daha meyillidir,bu yüzden o, ilk duyu aşamasında fârkedilir ve küçük çocuğun anneye meyli babaya meylinden daha fazladır. Babanın haklanın karşılığı ona itaat etmek, hayırla anmak, dua etmek ve övmekle olur. Annenin hakkı ise malından ona sarfetmek, kendisine layık olan geçim sebeplerini önüne akıtmaktır. Bu durum onların konumunda olan dede, amca ve dayılar ile büyük kardeşler ve bunların mukabili olan kadınlar hakkında da böyledir; o ikisi için geçerli olan saygı, ihtiram ve zikredilen diğer hususlar onlar için de geçerlidir.

Öte yandan edep kazandırmada öğretmen, ebeveyn hükmünde, hatta ondan daha etkili ve daha güçlü olduğu için müellif onun bu durumuna işaret etmek istedi ve şöyle dedi: İnsanın öğretmeni ona İlmî yetkinliklerden insanlık suretini ve güzel huylarla kazanılan ebedî hayatı bahşeden, onu mükemmelleştiren bir efendi yani yetiştiricidir. Bil ki öğretmen, hakkına riayet edilmeye babadan daha layıktır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Babalar üçtür: Seni dünyaya getiren baba, sana öğreten baba ve seni yetiştiren baba.’’ Diğer bir rivayette şöyle denir: “Babalar üçtür: Sana öğreten baba, seni dünyaya getiren baba ve seni evlendiren baba. Babaların en hayırlısı sana öğretendir.’’ Bu, onun insanlığın hakikati olan ruhunun doğum sebebi olmasındandır. Zira öğretmen onun düşünme nutfesini heyûlânî akıl da denilen kalbinin içine işitme yoluyla atmak suretiyle çocuğun meleke halindeki aklının doğum sebebi olur. Hz. İsa’nın (a.s.) dediği gibi, “İki kez doğmayan, göklerin hükümranlığına asla nüfuz edemez.”

Sonra öğretmen onu en hakikî bilgiler ve saf hikmet sütüyle emzirir, hakikate dair anlamların gıdalarıyla ve yakinî gerçeğin içecekleriyle besler, tâ ki o, bilfiil akla ulaşır ya da erişir, ve böylece müstefâd akıldan ibaret olan rüşdüne erer ve asla ulaşarak fanilik ve tükenmişlik korkusundan emin olur. Ruhun bedene üstünlüğü, bilginin sütten üstünlüğü, ruhanî gıdaların hayvani yiyeceklerden daha tatlı olması ve kalıcı aklî varlığın kaybolan duyusal varlığa olan üstünlüğü miktarınca öğretmene itaatin babaya itaate yeğlenmesi gerekir.

Mahlukâttan hiçbirine verilmeyen hizmet ona sunulmalıdır,eğer böyle olmazsa Allah'tı hakkıyla kulluk edemezsin, çünkü Allah’a kulluk 0‘nu bilmeye bağlıdır, O nun bilgisi ise bir öğreticiden alınır, öyleyse öğreticisine itaat etmeyen Allah’ı bilemez. Allah’ı bilemeyince de Ona kulluk etme imkanı olamaz. Şu halde öğretmen Gerçek Var edicinin halifesi ve Mutlak Rabbin vekilidir, öğretmene itaat, öğrencinin beş şeyi üstlenmesine bağlıdır. Bunlar dilediği gibi tasarrufta bulunması için kendisini ve malını hocasına adaması, ona olan hizmeti kendi gereklerinin önüne alması, onun fikrini kendisine çekmek için karşılığını vermedeki yetersizliğini bilerek daima ona şükran duyması, hem hocasının hem de hocası sebebiyle başkalarının cefâsına hüsn-i kabul gösterme, sözüne ve fiiline karşı gelmeyi bırakma yoluyla katlanması, sonra her ne şekilde olursa olsun ona eziyet verecek şeyden kaçınmasıdır, çünkü bu, onun dünya ve âhiret hüsranına sebep olur. Zira insanlar, onda ve onun Vâcib Teâladan sapmasına karar kılarlar ki bu durumda o, Allah’ın gazabına düçar olur. Bundan Allah’a sığınırız, öğretmenle ilgili sözü edilen saygı ve ihtiram, öğrenmen konumunda bulunan ve onunla ilişkili olan evladı, torunları, doğruluk ehli ve hakikat erbabı olan dostları ve kardeşleri için de geçerlidir. Allah yardımcımızdır ve itimad O’nadır.

Bu bağlamda sözün sonu geldiğine göre konuyu bir meclisteki konuşma, davranış ve yemek âdâbı ile bitirelim. Konuşmaya gelince, akıllıya düşen sükûtu âdet edinmesidir. Denilmiştir ki, çok konuşmak deliliktendir. Hz. Peygamber de (a.s.) buyurdular ki “Sükût eden kurtulur. ‘’(Tirmizi,Kıyamet,50)Bu olmuyorsa akıllıya düşen çok konuşmayı bırakmak, daha çok dinlemek ve bir konuyu daha iyi biliyor olsa bile başkaları lafını bitirmeden onların sözünü kesmemektir. Söz bittikten sonra yaralayıcı bir edayla insanlara cevap vermemelidir, insanlardan önce cevap vermeye kalkışmamalı ve başkasına sorulmuş soruyu kendi üzerine almamalıdır. Tam olarak anlamadan cevaba başlamamak, zihninde tasavvur etmeden ifâdeye girişmemelidir. İnsanların gizli konuşmalarına ve fısıldaşmalarına kulak vermemeli, büyük ve değerli insanların huzurunda sesini yükseltmemeli, sesini çok da kısmamak, aksine ortayı gözetmelidir.

Onlarla konuşurken üçüncü tekil şahıs sigasıyla kinayeli olarak konuşmalı, ama kapalı kinayelerden ve kullanılmayan lafızlardan, lafı uzatmaktan, münakaşadan, boş ve çirkin sözlerden kaçınmalı, ihtiyaç olmadıkça tekrar etmemeli, olursa da açık bir şekilde ve kızgınlığa düşmeden tekrar etmelidir. Konuşmasındaki problemleri ve kapalılıkları anlaşılır örneklerle ve açık lafızlarla belirginleştirmeli, kaba ve müstehcen hususlardan bahsederken mecaz ve imalı konuşmaya başvurmalı, konuşurken el, baş ve diğer azalarıyla işaret etmekten sakınmalıdır, ancak gerekiyorsa ince bir işaret ve hafif bir hareketle bunu göstermelidir.

Kimseyle cedelleşmemeli, özellikle ahmak ve arsızlarla inatlaşmamak, tartışmada inatlaşma ve hakir görmekten uzak olmalı, karşı görüş sahibinin elinden çıksa bile doğru ve gerçeği kabul etmelidir.
Muhatapların akıllarının alabileceği kadar konuşmalı, insanların sözleri ve fiillerini taklit etmemelidir. Büyüklerin huzuruna girince selamlamaya sağdan başlamalı, konuşma ve dinlemede gıybet ve iftirayı terketmelidir. Topluluğun efendisine kulak verip ona yönelmeli ancak geri kalanlardan ıs bütünüyle de yüz çevirmemelidir. Hareketlere gelince, bunlarda da hımbıllıktan ve acelecilikten, despot ve kibirlilere özgü cakalı davranışlardan da kaçınmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “ Yeryüzünde böbürlenerek dolanma. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin (îsrâ, 17/37).

Ayrıca cinsiyeti belirsiz kimselerin davranışı gibi omuzlarını kıvırmaktan, ellerini salmaktan da sallamaktan da, sık sık arkasına bakmaktan, yolda deliler gibi etrafına ve sağa sola bakınmaktan uzak durmalıdır. Otururken ise bacaklarını uzatmamak, bağdaş kurmamak ve hocası, hükümdarlar, ebeveyni ve benzeri durumdakilerin huzuru dışında dizleri üstüne oturmamalıdır.

Eline dayanmak ve yaslanmaktan, başını dizine ve eline koymaktan, parmaklarını kıtlatmaktan, elini burnuna ve ağzına sokmaktan, sakalıyla oynamaktan, gerinmekten, esnemekten, tükürmekten ve sümkürmekten uzak durmalıdır. Kolları ve ayakları çıplak tutmaktan ve uyuklamaktan uzak durmalı ve eğer uyku bastırırsa bir sözle ve düşünceyle onu uzaklaştırmalı, olmazsa o meclisten çıkmalıdır. Eğer meclistekiler de uyuyorsa onlara katılır ya da orayı terkeder. Mecliste kendine uygun yer neresi ise orayı gözetir, ne geri durur ne de ileri atılır ve yerini korur, oradakilerin büyüğü ise istediği yere oturur, eğer meclisin yabancısı ise bir yere oturur ve sonra Rakamından üstte bir yer olduğunu anlarsa yerine döner. Böyle bir durumda ilke, ortaya riayettir.

Yemek âdâbına gelince, en önemlisi el, yüz ve burun gibi azaların temizlenmesidir. Misafir olmadıkça yemeğe önce başlamamalıdır. Üç parmağıyla yer, elbisesini kirletmez, lokmaları küçük tutar, önünden yer, ağzını şapırdatmaktan, çabuk yutmaktan, arka arkaya lokma almaktan, çokça çiğnemekten, parmak yalamaktan, sonraki yemekleri beklemekten, en leziz olanı istemekten, sofradakine ve özellikle lokmasına bakmaktan ve yemeği koklamaktan kaçınmalıdır. İnsan doğasının nefret ettiği şeylerden sakınmalıdır ve eğer çiğnediğinde taş ya da kemiğe denk gelirse başkaları farketmeden onu çıkarır. Başkalarından önce sofradan çekilmez, eğer doyar ve doygunluk hissederse oyalanır, diliyle sanki yiyormuş gibi yapar, ayrıca kürdanla temizlik yapıp kalanları başkasının midesini bulandırmayacağı yere çıkarmalı, insanların arasındayken kürdanı da bırakmalıdır. Yemeği bitirdiklerinde herkesten önce yıkamaya geçmemelidir, ancak misafirse diğerlerinden önce yıkayabilir. Parmakları, tırnak uçlarını, ağız ve çevresini temizlemede titiz davranmalı, gargara yapmamalı, leğene tükürmemelidir. Su içerken lokurdatmamalı, hemen yutmalı, damaktan ve boğazdan ses çıkartmaktan kaçınmalıdır. Âdâpla ilgili hususlar çoktur, kim ki bu kadarına dikkat etmezse ondan uzak dur: “Herkese kendisi için yaratılmış olan şey kolaylaştırılmıştır .

Şerhul'l Ahlaki'l-Adaudiyye - Taşköprizade Ahmed Efendi
Müellif:Adudüddin el-İci (m.1355)
(Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı)
Devamını Oku »

Esas,Usûl ve Üslûb Üzerine



İslam'ın bir esas, bir usul ve bir de üslûbu vardır. İslam'ın esası onun iman, amel ve ahlakî hükümleri yani bizatihi İslam'ın mahiyetidir. Bu mahiyetin düzgün bir şekilde kavranılması, öğrenilmesi bir usulü gerektirir. Düzgün bir şekilde öğrenilen bu esasın kitlelere mal edilmesi ise sahih bir üslubu gerektirir.

Esas sahih değilse ortada dine "bağlanma" problemi, usul sahih değilse "kavrama" problemi, üslup sahih değilse "aktarma" problemi var demektir.

Yüce Allah, elçilerine hem esası, hem usulü, hem de üslubu öğretmiştir.

Örneğin Rabbimiz, Hz. Musa ve Hz. Harun’u Firavun’a gönderirken şu üslubu da kendilerine emretmiştir:

"Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar." (Taha, 43)

Rabbimiz, Peygamberimiz’e (s.a.v.) de üslup konusunda şu tarihî hatırlatmayı yapmıştır:

“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” (Nahl, 125)

“O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmran, 159)

Günümüzde kitlelerin İslam'ın esasına ilişkin algısı noktasında pek çok problem söz konusudur. Bunu bir kenara bırakıp meseleye İslam adına yazan, çizen, konuşanların usul ve üslupları açısından baktığımızda insanların dört gruba ayrıldığını görüyoruz:

a) Usul de üslup da bilmeyenler. Bunlar dinî konularda bir usule dayanmaksızın konuşurlar. Eskilerin "bilmeyen ama bilmediğinin de farkında olmayanlar" için kullandıkları cehl-i mürekkeb tabiri tam bunlara uymaktadır. Cehaletlerine muvazi üslupları da son derece kırıcı ve serttir. Bunlara laf anlatmak, yola getirmek zordur.

b) Usul bilip üslup bilmeyenler: Bunlar usul bilgisine sahip olmakla birlikte kibirlerine yenik düşüp, ellerindeki usulü silah gibi kullanarak insanları katı kalp, abus çehre, kötü dille dinden uzaklaştırırlar. İtici, ötekileştirici, reaksiyoner bir dil kullandıklarından, dünyayı kendi etraflarında dönüyor zannederler. Kaş yapayım derken göz çıkarmayı marifet sayarlar. Allah'ın Firavun'a karşı takınılmasını istediği yumuşak tavrı, mümin kardeşlerinden esirgerler.

c) Usul bilmediği halde üslup / yordam bilenler: Bunlar usul bilmeyen ve fakat bilmediğinin farkında olan, üslup olarak da usul bilenlere saygısını koruyan, öğrenmeye meyyal kimselerdir. Bunlara usulün önemini anlatmak mümkündür.

d) Usul ve üslup bilenler: Bunlar usulü ve üslubu bilir. İnsanları ötekileştirmez. Dine sahip çıkar ama dinin sahibi gibi davranmaz. Hz. Peygamber'in, mescid-i nebeviye bevleden bedeviye gösterdiği tavrı, ümmetin bedevisi mesabesinde olan cahillere gösterirler. Bu gibiler bildiklerini öğretmekten, üsluplarıyla insanlara örnek olmaktan sorumludur.

Rabbim, usul ve üslup bilenlerden ve gereğince amel edenlerden eylesin.

Soner Duman Hoca

14.Mart.2016
Devamını Oku »