Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

12.Mektub

“Mal-mülk, çoluk-çocuk dünyâ hayâtının süsüdür.’’mühletinden, bunun gibi geçici şeylerden çık. "Bizi mallarımız alıkoydu” meşgalesinden uzaklaş. Himmetinin gücünü, “Onlar Allâh’ı unuttular, O da onları unuttu!” gaflet çölünde yoldan kesilip kalmış kimselerle arkadaşlık çukurunda harcama.

Talep atını aşk meydanında şahlandır. “Allahtan yardım isteyin” değ'neğiyle “Sâbikun/birinciler var ya, sâbikûn, işte onlar mukarreblerdir" topuna vur ve onu “ İşte bunlar Rablerinden gelen bir hidâyet üzeredirler” hedefine bırak.

O zaman “îmân edenlere, kendileri için Rableri katında kadem-i sıdk (sadâkat makâmı) olduğunu müjdele” devletinin postacısı “Muhakkak ki  Allâh, kullarına kargı çok merhametli ve şefkatlidir” müjdesi ile gelir ve “Muhakkak ki size Rabbinizden basiretler erişti" fermanını sana takdim eder.

Basiretin, o gizli remizlere muttali olup onları çözdüğünde baş ayağın ile hemen “İşte bu Rabbinin dosdoğru yoludur”’’Kurtuluş yolları’’na revân olursun. “Onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır" tenzih mertebesine yönelirsin. “Onlar için Rableri katında yüce dereceler, mağfiret ve bol ve güzel rızık vardır” nimetleriyle dolu cennetlerdeki ebedîliğin haberini sorarsın. İşte o zaman “Tarafımızdan kendilerine ezelde güzellik yazılmış olanlar” inâyetinin müjdesi yetişir ve “Allâh onlardan râzı oldu, onlar da O’ndan râzı oldular” “Selâmet yurdu” memleketleri' nin haberlerini sana bir bir anlatır. Seni “Kim ki, Allâh’a verdiği ahde gösterirse, Allâh da ona büyük bir mükâfât verir” tahtına dâvet eder. “Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe güzelliğe/iyiliğe erişemezsiniz’’ güzelliğine nâil olursun.



Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

11.Mektub



Tevhîd nûru sabâhının ilk ışıkları “başladığı zaman sabâha yemin olsun” ufuğundan kalpler üzerine parlamaya başlayıp, ayne’l- yakîn güneşleri “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider” feleklerinin burcu üzerini kapladığında, beşerî varlık karanlıkları “Nûrları önlerinde gider”in ışıltılarının aydınlığı içinde kaybolup gider. “Geceyi gündüze katar”ın sırrı zuhûr eder. “Allâh îmân edenlerin velisidir/sahibidir;onları karanlıklardan
aydınlığa çıkarır.’’ ezelî inâyetinin üzerinden perde kaldırılır.

İşte o zaman, "Kadınlara ve oğullara karşı olan nefsânî sevgi, insanlara güzel gösterildi” ordusunun yardımını da alan "Şeytan sizin apaçık bir düşmandır” şeytanının askerleri, “O şeytanı düşman belleyin"
muhârebesinde, sadâkatle ve tâ gönülden gelerek, tazarru ve acziyet içinde “Göğsüm daralıyor, dilim dolaşıyor” ve “Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et; Sensin bizim Mevlâ'mız; kâfirlere karşı bize yardım et (zafer ver)”in diye yalvaran kalp askerleriyle savaşa tutuşur.

“Gaybın anahtarları O'nun katindadır” hâtifi/sesi “Gevşemeyin, üzül-meyin; siz üstünsünüz?ün diye nidâ eder. “Bizim ordumuz: Muhakkak ki onlar hep gâliptir” sırrının imdâdı “Allâh'ın yardımı/zaferi ve fetih gelince.. ” karârı ve “Muhakkak ki biz sana apaçık bir fetih nasip ettik”in öncü birlikleriyle birlikte kalp askerlerinin yardımına yetişir. “Muhakkak ki biz peygamberlerimize ve îmân edenlere yardım ederiz" kılıçları kınlarından çıkarılır. Düşman üzerine hücûma geçilir. “Allâh'ın izniyle onları bozguna uğrattılar”ın izleri ve ‘’(Size) Allâh'tan bir yardım/zafer ve yakın bir fetih vardır’’ın haberleri ortaya çıkar.
Hâl münâdîsi şöyle seslenir:

“De ki: Allâh'ım! Mülkün mâliki Sensin. Mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden alırsın. Dilediğini şerefli ve üstün kılarsın. Dilediğini zelil ve hakir edersin. Hayır Senin elindedir. Sen her şeye kâdirsin.



Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları
10.Mektub

Sıkıntı ve darlık yüzünü acziyet toprağına sürmediğin ve göz bulutların hasret gözyaşlarını yağdırmadığı müddetçe, rahat yaşayış bostanında sevinç bitkilerin yeşermez. Recâ/ümit bahçeleri senin murâdın üzere aşı vermez. Sabır dalları rızâ yapraklarıyla yapraklanmaz. Üns reyhanları “Muhakkak ki bizim katımızda onun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş vardır" kurbiyet meyvelerini vermez. Kemâl sınırına ulaşamazsın.

Kalp bülbülün iştiyâk nağmeleriyle ötmez. Kalp kumruların “İnsanın her temennisi gerçekleşir mi!” kafesinden, “Ben Rabbime gidiyorum; O, bana doğru yolu gösterecektir” kanatlarıyla uçamaz. “Sakın, insanlardan bir kısmım imtihan etmek için faydalandırdığımız dünyâ hayâtının süslerine gölünü atma” fezâsını geçemez.

Böyle olduğun müddetçe “Muktedir Melik’in sıdk/sâdıklar meclisi”ne erişemezsin. “Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır” meyvelerini toplayamazsın. Kalp burnuna “Asıl varılacak güzel yer Allâh katindadır” bostanından bir hoş koku ulaşmaz. “Onların mükâfâtları Rableri katindadır” ve “Yapakları ameller sebebiyle onların velîsi/ sâhibi O’dur" arklarından sana su gelmez.

 Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

4.Mektub

Ey Aziz

Dünyâ hayâtına aldanmak ve onunla gâfil olmak, saâdet alâmetlerinden değildir. “Ahiret dururken, dünyâ hayâtına mı razı oldunuz?’’ hitâbını kalp kulağınla duymuyor musun?! “ Burada (bu dünyâ hayâtında) kör olan, orada (o âhiret hayâtında) da kördür ve yolu saplanıştır" tehdidinden korkmuyor musun?!İnsanların hesap günleri yaklaştı, oysa onlar hâlâ gaflet içinde yüz çeviriyorlar” tehdidini tefekkür etmiyor musun?! “Kim ki ahiret ekimini isterse, onun ekimini artırırız; kim de dünyâ ekimini isterse onun da ekimini artırırız, fakat onun âhiretten bir nasibi olmaz" azarını düşünmüyor musun? “Kim ki, azgınlaşır ve dünyâ hayâtını tercih ederse, varacağı yer cehennemdir” uyarısıyla uyanmıyor musun?! Daha ne zamana kadar gaflet çöllerinde şaşkın şaşkın duracak ve şehvet bağlarıyla bağlı kalacaksın?!

“Allâh’a tevbe edin (Allâh’a dönün)”ibâdethânesine gir. O hazrette/makamda “Rabbinize yönelin" mihrâbında Rabbine teveccüh et. Samimiyet ve sadâkat lisânıyla artık ben yüzümü, tertemiz bir şekilde, gökleri ve yeri Yaratan’a çevirdim; ben müşriklerden değdim”de.

Kim bilir, belki de “Allâh gafur ve rahimdir (affedici ve merhametlidir)” hazînelerinden biri olan “O, kullarının kabul eder ve hatâlarını affeder’in sırlarının nefislikleri sana keşfolunur! Dahası, “Allâh tevbe edenleri sever; temizlenerleri sever”inayeti ve yardımı ile müjdelenirsin. “Sen dilediğini izzetli kılarsın,şereflendirirsin” merdiveniyle yükselirsin. İkbâl/saâdet hal dili ile “ Muhakkak ki ‘Rabbimiz Allâhtır deyip de dosdoğru olanlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir’’diye seni çağırır.

Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

images

3.Mektub



Ey azîz!
"O gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından ve eşinden kaçar” gününden kork. “İçinizden geçeni ister açığa vurun, ister gizleyin; Allâh hepsinden sizi hesaba çekecek” gününün muhâsebesi üzerinde düşün. “Bunlar hayvanlar gibidir”in zevkleriyle meşgul olma.

“Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim’’ murâkabesi için başını eğ. “O gün Rablerine bakan pırıl pırıl yüzler vardır” müşahede içinde kalp gözünü aç. “Orada, nefislerinizin çektiği her şey sizin içindir, istediğiniz her şey size verilecektir’’ nimetlerini hatırla.

Böyle yaparsan, kalp kulağınla “Bana duâ edin ki, duânıza icâbet edeyim” “Allâh [kullarını] selâmet yurduna çağırır” nidasını duyar, böylece “Dünyâ hayâtı bir oyun ve eğlenceden ibârettir” gafletinden uyanırsın. “Sâbikûn/birinciler var ya, sâbikûn, işte onlar mukarreblerdir; onlar (nimetlerle dolu) Naim cennederindedir.’’ derecelerinin talebi için “baş ayağınla” yürürsün “Onlara müjdeler olsun“ hediyelerinin tepsileriyle» “Allâh kulları-na karşı çok çok lütûfkârdır“ lütûflarının müjdecisinin seni karşılayacağı umûdunun kırbacı ile himmet atın şahlanır.’’

“Yeryüzü ve gökyüzünün orduları Allâhındir“ askerlerinin yardımıyla, “Muhakkak ki şeytan insanın apaçık düşmanıdır“ düşmanlarına karşı zafer kazanırsın. “Muhakkak ki nefis (nefs~i emmâre) kötülüğü çok çok emredicidir“ he vâsinin ağından kurtulursun.

“Takvâ sâhibi olursanız, Allâh da size ilim öğretir“in sırlarının letâifinin işaretleri kalp levhan üzerinde belirir. Ruh kuşun ezel hâtıralarını anar da, “Rabbınin yolunda boyun eğerek yürü“ fezâsında şevk kanatlarıyla uçar. “Her meyveden ye ! “ bostanlarında ünsiyet meyvesini toplarsın.

Sır aynan tecellî nârlarının lâmialarıyla/ışıltılarıyla apaydınlık olur. “Geceyi gündüze katar’’ın sırrı sana keşfolunur. Kalp bahçen “Gökten mübârek bereketli bir su indirdik ve onunla bahçeler ve çeşitli sebzeler yetiştirdik“ rahmet yağmurlarıyla yeşerir. Hepsi de “İrem bağları ve bahçeleri“ gibi oluverir ve sen “Onunla (gökten indirdiğimiz bereketli yağmur suyuyla) ölü bir beldeyi/toprağı dirilttik“in remizlerini anlarsın.

“Biz senin gözünden perdeyi kaldırdık, bugün gözün artık keskindir.’’perdeleri senin gözünden kaldırılır. Müşâhedenin kemâlinde öyle bir müstağrak olursun ki; bir zaman olur "Muhakkak ki,Allah bütün âlemlerden zengindir/müstağnîdir”zenginliğinin denizine gark olursun; başka bir zaman “Allâh’ın tuzağından emin mi oldular?!”ın heybet oklarının ortasında şaşırıp kalırsın; başka bir zaman da şevk yüzünden, “Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz’’ latîf nesîminin gelmesiyle birlikte, güzellikler bahçesindeki bülbül gibi şakırsın. Varlığın galebesi sebebiyle, “Ben gerçekten de Yûsuf un kokusunu alıyorum!” nağmeleriyle avazın yükselir. Kıskançlar kınama diliyle “Vallahi, sen hâlâ eski şaşkınlığındasın!” derler. “Onu (Yûsuf un gömleğini Ya'kûb’un) yüzüne koyunca, hemen gözleri açılıverdi”nin tesirini gördüklerinde ise “ Bizim günâhımız için de istiğfar et,zira biz hata ettik.’’ Diye acz ve tazarru ile yalvarırlar. Sıdk ve ihlâsla ki ‘’Muhakkak ki Allâh seni bize karşı tercih etmiştir” derler.

O zaman sen de şöyle münâcât edersin:
“Rabbim! Bana mülk verdin, bana rüyâların tabirini öğrettin. Göklerin ve yerin yaratıcısı Sensin. Dünyâda da, âhirette de benim velîm (yakınım,sahibim) sensin. Sana teslim olmuş bir şekilde (Müslüman olarak) benim canım al ve beni sâlihler arasına kat. ”

Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları

Amele ve Cihada Teşvik

2.Mektub

Ey AZİZ !

Talep ağını “Bizim uğrumuzda mücâhade potası içerisine at ve onu “Allâh sizi kendisinden sakındırır” ateşi ile sürekli erit. Kirlerden ancak bu şekilde temizlenebilirsin. İşte o zaman “Onları doğru yollarımıza (hidâyete) eriştiririz.”tâcına lâyık olursun. “Alllâh, cennet mukâbilinde, mü’minlerden canlarını ve mallarını satın aldı” pazarında tâcının kıymeti artar. Bunu sermâye edin ki, böylece “ ki, hâlis (tertemiz ve gerçek) din Allâh içindir” mülküne nâil olursun. “İhlas sahipleri büyük bir tehlike üzerindedir” sırlarından bir işâret ve remzi keşfedersin. “Allâhı’ın göğsünü Islâm’a açtığı kimse var ya, işte o, Rabbinden bir nûr üzerinedir” nûrlarının ışıltıları senin üzerine parlar.

İşte o zaman kalbinde “Bana duâ edin ki, sizin edeyim (karşılık vereyim)" müşterisi harekete geçer. “Deki:Dünya mal ve mülkü azdır /önemsizdir" çukurundan, “Ahiret daha hayırlı ve bâkidir” zirvesine doğru yükselirsin. “Biz ona şahdamarından daha yakınız” yakınlığı nesîminin kokusunu koklarsın. Kalp ağacının dalları sallanır. “Allâh ile berâber başka bir ilâha duâ etmeye kalkma” tecrîd bostanında “Allâh, de; sonra da onları bırak!” boranlarıyla ağyârdan soyunur, uzaklaşırsın. “Tarafımızdan kendilerine ezelde güzellik yazılmış olanlar” baharının rüzgârları sana doğru eser. Fazilet sağanakları ve “Allâh dilediğini kendisi için seçer" bulutlarının feyiz damlaları senin üzerine yağar.

İşte o zaman, kalp bahçesinin toprağı “Ona katımızdan bir ilim öğrettik” bitkileriyle yeşerir. Ruh bostanları “Muhakkak ki Allâh’ın rahmeti ihsân sâhiplerine çok yakındır’’ meyveleriyle donanır. Sır vâdîlerindeki vuslat pınarları “ Bir pınar ki, ondan mukarrebler içer” menbaından akmaya başlar. “Bu,Allâh’ın fazlıdır;onu dilediğine ihsân eder" ikbâlinin müjdecin,“Artık korkmayın, üzülmeyin; vaat olunduğunuz Cennetle sevinin” müjdesiyle müjdeler. “Allâh onlardan, onlar da O’ndan râzı oldu” Naîm cennetlerinin rıdvanları “Güzel amellerinizin mükâfâtı olarak âfiyetle yeyiniz,içiniz’’ diye nidâ ederler.

Dilaver Gürer - Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

İsm-i Azam




Allâhu Teâlâ’nın en yüce ismi (İsm-i A‘zâm) Allâh”tır.
Eğer sen “Allâh” dersen ve kalbinde de O’ndan başkası yoksa, o zaman senin duâna icâbet olunur.
Arifin “bismillâh” demesi, Allâhu Teâlâ’nın “ol” demesi mesabesin- dedir.

Bu kelime sıkıntıyı defeder.

Bu kelime tasayı kaldırır.
Bu kelime zehiri tesirsiz hâle getirir.
Bu kelimenin nûru herkesedir...
Allâh: Her gâlibe üstün gelendir.
Allâh: Acâiplikleri/güzellikleri ortaya çıkarandır.
Allâh: Saltanatı yücedir.
Allâh: Cânibi ulaşılmazdır.
Allâh: Kullara muttalîdir (onların her şeyini bilir).
Allâh: Kalbi ve fuâdı (kalp ve gönül gözünü) gözetleyendir.
Allâh: Cabbarları kahredendir.
Allâh: Kisrâları zebûn/esir edendir.
Allâh: Gizliyi de açığı da bilendir.
Allâh: Kendisine hiçbir şey gizli kalmayandır.
Allâh için olan, Allah’ın muhâfazası/koruması altında olur.
Allâh için seven, Allâh’tan başka bir şey görmez.
Allah’ın yoluna sülük eden, Allah’a vâsıl olur. Allâh’a vâsıl olan ise, Allâh’m himâyesinde yaşar.
Allâh’ a müştâk olan, Allâh ile ünsiyet eder. Ağyârı terk edenin vakti, Allâh ile sâf olur.

Allâh’ın kapısını çal. Allâh’a ilticâ et (sığın). Allâh’a tevekkül et (güven).
(Ey yüz çevirmiş!) Allâh’a dön: Şakâvet yurdunda O’nun isminin vasıfları böyledir; ya lika3 ânında nasıl olur! Mihnet yurdunda böyledir; ya nîmet yurdunda nasıl olur!
“Bu Benim ismimdir ve sen de kapı arkasındasın; ya perde kalkınca nasıl olur! Nidâ ettiğimde böyledir; ya tecellî ettiğimde nasıl olur!..”
Arifler müşâhedede... Vuslat denizleri ise onlara gelmektedir.
Muhibler ağaçlarda uyumayıp, seherlerde habîbine münâcât eden kuşlar gibidir. Kurbiyet kokusunun esintileri kalplerine doğru eser de, onların Rablerine iştiyakları daha da artar.
“Siz Beni teslimiyet ve tevfîz(Allaha havele etme) ile anın, Ben de sizi en güzel tercih ile anayım.”
Bu ifâde aynı zamanda Allâhu Teâlâ’nın şu sözünün de beyanıdır: “Allâh’a tevekkül edene O kâfidir.”

“Siz Beni şevk ve muhabbet ile anın, Ben de sizi vuslat ve kurbiyet ile anayım.
Siz Beni hamd ü senâ ile anın, Ben de sizi ihsân ve atâ ile anayım.
Siz Beni tevbe ile anın, Ben de sizi günahlarınızı bağışlamakla anayım.
Siz Beni isteyerek anın, Ben de sizi nâiliyet ve bağış ile anayım.
Siz Beni gafletsiz anın, Ben de sizi mühletsiz anayım.
Siz Beni pişmanlık ile anın, Ben de sizi iyilik ile anayım.
Siz Beni mazeret ile anın, Ben de sizi mağfiret ile anayım.
Siz Beni irâde ile anın, Ben de sizi ifâde ile anayım.
Siz Beni şeyden sıyrılmış bir şekilde anın, Ben de sizi her şeye üstün tutma ile anayım.
Siz Beni ihlâs ile anın, Ben de sizi halâs/kurtuluş ile anayım.
Siz Beni kalpten anın, Ben de sizi sıkıntıdan kurtulma ile anayım.
Siz Beni lisân ile anın, Ben de sizi emân/emniyet ile anayım.
Siz Beni iftikâr (eziklik içinde) ile anın, Ben de sizi iktidâr/kudret ile anayım.
Siz Beni itizâr/mâzeret ve istiğfar (bağışlanma dilemek) ile anın, Ben de sizi rahmet ve mağfiret ile anayım.
Siz Beni îmân ile anın, Ben de sizi cennetler ile anayım.
Siz Beni islâm/teslîmiyet ile anın, Ben de sizi ikrâm ile anayım.
Siz Beni kalp ile anın, Ben de sizi perdeyi kaldırmakla anayım.
Siz Beni zikr-i fânî ile (her şeyden sıyrılmış olarak) anın, Ben de sizi zikr-i bâkî ile anayım.
Siz Beni derinden yakarış ile anın, Ben de sizi vuslat ile anayım.
Siz Beni tezellül (alçakgönüllülük) ile anın, Ben de sizi hatâlarınızı affetme ile anayım.
Siz Beni günahlarınızı îtirâf ile anın, Ben de sizi mahv-ı iktirâf (günahlarınızı silme) ile anayım.
Siz Beni sırrınızın/özünüzün safâsı/temizliği ile anın, Ben de sizi hâlis iyilik ile anayım.

Siz Beni sadâkat ile anın, Ben de sizi şefkat ile anayım.
Siz Beni safvet (iç temizliği) ile anın, Ben de sizi affetme ile anayım.
Siz Beni ta’zîm/yüceltme ile anın, Ben de sizi tekrîm (iyilik, cömertlik) ile anayım.
Siz Beni teksîr ile (çokça) anın, Ben de sizi cehennemden kurtuluş ile anayım.
Siz Beni cefâ (dünyâyı terk) ile anın, Ben de sizi vefâ ile anayım.
Siz Beni terk-i hatâ ile anın, Ben de sizi envâ-ı ata ile anayım.
Siz Beni hizmette gayret ile anın, Ben de sizi itmam-nîmet (nimetin tamâmı) ile anayım.
Siz Beni siz/kul olarak anın, Ben de sizi Ben/Allah olarak anayım.”
“Allâh’ın zikri/Allâh’ı zikretmek en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilir.”

Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)
Devamını Oku »

Seferberlik



Araplardaki Osmanlı Algısına Dair...

İlk duyduğumuzda bizim için pek bir şey ifade etmeyen, hafızamızı biraz zorladığımızda muhtemelen tarihten hatırlayabileceğimiz bir kavram bu. Günümüz Türkçesinde, “bir konuda topyekûn harekete geçme” anlamına geldiğini de belki çıkarabiliriz, kelime manasından. İmkânları seferber etmek, seferber olmak, seferberlik ilân etmek gibi kullanımlar günlük konuşmada bazen karşımıza çıksa da, başlı başına ‘seferberlik’ kavramının bizim zihnimizde çarpıcı ve vurucu bir karşılığı yok.

Oysa Arapça'da öyle değil. Bilhassa Arap akademi dünyasında, tarih yazımında, medyada ve siyasetçilerin lügatinde seferberlik denince anlaşılan şey, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Arap coğrafyasında yaşanan birtakım 'sıkıntılar.' Tanımı daha da öz hale getirirsek, 'seferberlik' deyince Arapların anladığı şu: Birinci Dünya Savaşı patlak verir vermez, Âsitâne’nin (İstanbul) Arap coğrafyasında isyanın yayılmasını önlemek için aldığı tehcir, kuşatma ve el koyma gibi tedbirlerin tamamı. O dönemde Osmanlı yönetiminin hangi adımları, ne amaçla ve ne derecede attığı elbette tartışma konusu; ancak 'seferberlik'in Arap dünyasındaki tasvirinde epey acıklı ve rahatsız edici ayrıntılar mevcut. Ders kitaplarına, şehir ve ülke tarihlerine, akademik metinlere girmiş, nesiller boyunca öğrenilmiş ve öğretilmiş ayrıntılar bunlar.

 Medine-i Münevvere’nin tarihine dair kaleme aldığı eserlerle tanınan Suudi Arabistanlı tarihçi Ahmed Emin Salih Murşid, 1916-1919 yılları arasında şehirde görev yapan Fahreddin Paşa’nın uygulamaya koyduğu ‘tehcir’i anlatırken kalemini hiç sakınmaz. Hicaz Demiryolu’nda işleyen treni bir yılana benzeten Murşid, Medine-i Münevvere halkının kadın-yaşlı-çocuk denmeden şehirden sürülüp çıkarıldığını, hiçbirine merhamet edilmediğini, çetin kış şartlarında binlerce insanın yollara döküldüğünü iddia eder.


2013 gibi yakın bir tarihte, El Arabiya kanalının internet sitesinde bir yazı kaleme alan Suudi gazeteci Muhammed es-Sâid, “Osmanlı’nın Seferberlik Suçunun Üzerinden Yüz Yıl Geçti” başlığı altında, Fahreddin Paşa’nın Hicaz’ı 'Türkleştirmek' için işlediği 'suçları' sıralar. Yazı, içine serpiştirilmiş, “dar ufuklu, ahmak, acımasız, sert” gibi sıfatlarla Osmanlı ordusunun ve o dönemin siyasi iradesinin de tanımını yapar.

Mısır, Suriye ve Lübnan’da da durum farklı değildir. Ders kitaplarında ve resmî tarih anlatılarında 'sömürü ve işgal dönemi' olarak tanımlanan Osmanlı yüzyılları, popüler kültür ve sanata da benzer bir bakışla yansıtılmıştır. Aslen Arnavut olmasına rağmen Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı, “sırf Osmanlı’ya isyan edip Mısır’ı modernleştirdiği için” bağrına basan Mısır tarih yazıcılığı, 1952 darbesini de, “Mısır’ı ilk kez Mısırlılar yönetmeye başladı” diyerek över. Suriye’de Cemal Paşa’nın lakabı ‘seffâh’tır, yani “çok kan döken, kana doymayan.” Lübnan’da ise ‘seferberlik’ tıpkı Suudilerin zihnindeki çağrışıma sahiptir. Lübnan sineması, seferberliği “Arapların ayaklanmasını önlemek isteyen İstanbul’un, Lübnan’a buğday bile vermediği bir zulüm dönemi” olarak betimleyen filmler çekerken, ülkedeki Hıristiyan azınlıklar da Ermeni Tehciri’nin etkisiyle aynı noktada durur.





***

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zâyed’in, Medine müdâfii Fahreddin (Türkkan) Paşa hakkındaki çirkin paylaşımı ve Paşa’nın 'hırsız' olarak nitelenmesi, akıllara ister istemez, Arap dünyasındaki bu zihnî altyapıyı getiriyor. Tarihsel körlük, tarafgirlik ve kinler -maalesef- kaybolmadığı gibi, dönemsel şartlar çerçevesinde insaflı bir bakış açısına da zahmet edilmiyor. 2 yıl 7 ay gibi bir süre boyunca Medine-i Münevvere’yi İngiliz destekli Arap aşiretlerine teslim etmeyen Fahreddin Paşa’nın yağmadan kurtardığı tarihî emanetler, bugün Topkapı Sarayı yerine British Museum’da sergileniyor olsaydı, BAE’li Bakan ağzının suyu aka aka o sergileri ziyaret edecekti muhtemelen.

Meselenin şöyle ironik bir tarafı da var:



Sözü edilen dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hicaz’daki Arap muhatabı Şerif Hüseyin ve avânesiydi. Suudiler, Osmanlılar bölgeyi terk etmek durumunda kaldıktan sonra, 1925’te Şerif ailesini mağlup ederek Hicaz’ı ele geçirdiler. Dolayısıyla, Suudi medyasının ve bir kısım tarihçilerinin kin dolu üsluplarını anlamak mümkün değil. Hele hele, BAE gibi o dönemde ufak bir balıkçı kasabasından ibaret olan ve Hicaz’la herhangi bir bağlantısı bulunmayan bir ülkenin meseleye bodoslama dalması hepten gülünç.

***

Boşboğaz Bakan’ın neden olduğu polemiğin bize hatırlattığı bir sorumluluk var: Tarihimizi, tamamen vesikalara ve belgelere dayanarak, kendimiz yazmak. Referans metinleri oluştururken 'şanlı ecdadımız' üslubundan ne kadar kaçınırsak, etkileyebileceğimiz insan sayısı da o kadar artacaktır. 'Ecdad yarışı'nın, sıcak tartışmalar sırasında kazananı olmuyor çünkü.



Kolları sıvayacaklara ön ayak olma adına, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılma döneminde yaşananlara objektif bir şekilde yaklaşan sağlam bir kaynak önerisi: İmparatorlukların Çöküşü, Osmanlı-Rus Çatışması, 1908-1918 – Michael A. Reynolds. “Keşke bu kitabı Türkiyeli bir Müslüman kaleme alsaydı, bu akademik yetkinlik keşke bizde olsaydı” hasreti ve temennileri eşliğinde…

Taha Kılınç / 23.12.2017

Yenişafak
Devamını Oku »

Müslüman Biblicalistler



Başlığa şaşırabilirsiniz. Bu da yeni bir mezhep mi, cemaat mi, tarikat mı diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Belki de hepsi.. Tabii ki bu başlığın benzetme sanatı kullanılarak atılmış olduğunu söylemeye hâcet yok.

Önce şu ‘Biblicalist’ ne demek ona bir bakalım. Bu kavramlar daha çok Hristiyanlık tarihi ile alakalı olup batı dillerinde kullanılan kavramlardır. Malum olduğu üzere Bible; ‘İncil’ demek. Biblicalist ise ‘İncilci’ diye tercüme edebileceğimiz Hristiyanlık içerisinden çıkıp herşeyin İncil’in metninde olduğunu ileri süren ve o metni gramer kurallarının ne kadar tercüme imkânı sunuyorsa o kadar anlayabileceğimizi ileri süren bir akım. Bu tercümeyle elde edilen mananın daha başka anlam katmanları da yaratabileceği görüşünü ise kabul etmezler. Herşey ve hepsi bu okuduğun düzeyden ibarettir. ‘Literalist’, ‘Bookist’, ‘Fundemantalist’ v. b. gibi isimler de verilen bu akım bugün daha çok Evanjelist akım içerisinde varlıklarını sürdürmektedirler. Hatta sanki Hz. İsa kitap satıcıları gibi elinde kitap çantası ile dolaşmışçasına bunlar da sokakta ellerinde İncil tercümeleri ile kapı kapı dolaşıp tebliğ yaparlar. Güya insanları İncil’e davet ederler. Fakat ekser-i ulema diye tabir edebileceğimiz Hristiyan din alimlerinin çoğu bunların iddialarını doğru bulmazlar. “Christianity is Biblical but Biblicalism is not Christianity.” derler. Yani “Hristiyanlık İncilî’dir ama İncilcilik Hristiyanlık değildir.” derler.

Peki bundan bize ne hocam diyebilirsiniz. Aslında ârif olanlar benim ne kastettiğimi çoktan anladılar bile. Fakat tabii ki konuyu açalım ki herkes anlasın.

Son zamanlarda ülkemizde yeni bir akım yavaş yavaş alternatif olarak mevzileniyor. En önemli tezleri şu: Tek doğru, tek kutsal, kitaptır. O da Kur’ân’dır. Bir şey Kur’ân’da varsa vardır yoksa yoktur.

.....

Ben onların yaptığı ilim ve bilim dışı yönteme başvurmayacağım. Yani onların yaptığı gibi meselâ “Taocular zâhid adamlar, sufiler de zâhidler, demek ki tasavvuf Taoculuktan alınmadır.” gibi fâsid kıyaslarla gülünç duruma düşmeyeceğim. İlim ahlâkına riayet edeceğim....

Oysa ne güzel bir komplo teorisi veyahut senaryosu çıkarılabilirdi bu mevzudan. Mesela Biblicalistler Evanjelisttirler. Evanjelistler de Trump ile beraber ABD’nin iç ve dış politikasını belirleyen en önemli akım oldular. Yüzyılın başında Ortadoğu’yu ve Müslüman ülkeleri nasıl Lawrence’in elinden tutup kaldırdığı Vahhabi ideolojisini kullanarak parçaladılarsa şimdi de bu Mushafçılığı kullanarak yeni fitne tohumları ekmektedirler. Bunun için de ülkemizi pilot bölge olarak seçmişlerdir. Belirli medya guruplarının kendilerine alan açtığı ve mevcut iktidarın saflığından istifade ile pazarlanıp yüksek mevkilere getirilen bazı ilahiyatçılardan müteşekkil bu cemaat örgütlüdür. Başları vardır, toplanırlar. Dış güçler ne kadar Geleneksiz ve de Gelenek karşıtı akım varsa onları öne çıkarmayı hedeflerler. Bu yüzden tıpkı Gülen olayında olduğu gibi bütün bu yeni icat akımlar CIA bağlantılıdırlar.

Hedefleri bin yıldır İslâm medeniyetinin manevi damarlarını besleyen Gelenek’e ve onun büyük ustalarına çamur atarak halkı maneviyattan soğutmak ve sonunda mantıksal süreçlere indirgenmiş kuru bir din haline indirgedikleri İslâm dinini insan hayatının her alanını kuşatamaz kılmaktır. Doğal olarak oluşacak boşluktan istifade ile de başta Yahudi-Hristiyan kaynaklı olmak üzere bütün İslâm dışı maneviyat akımlarının insanımıza kurtarıcı gibi geleceği bir zemin hazırlamak gizli hedefleridir…

Bu kurgu ne kadar kurgudur ne kadar gerçektir bilemem. Bendeniz pek fantastik edebiyat meraklısı değilimdir. Çok fazla polisiye roman da okumadım. O açıdan bu konuları meraklısına bırakıp ilmi yoldan ayrılmamayı düşünüyorum.

Mamafih ilmi yol, düşünürler arasında organik bir bağ olmasa da fikirler arasında benzerlikler olabilir der. Bu muhakkak birbirlerinden doğrudan tesir almalarını gerektirmez. Yani bizim Mushafçılar için her ne kadar yukarıdaki komplo teorisini şimdilik bir kenara koydumsa da Biblicalistler’le benzer mantıkları olduğunu da söyleyebilirim.

İlginçtir ki şimdilerde bu gerici akım yeniden kıpırdanıyor. Gerici diyorum çünkü sırf gramatik metni alıp ona dayalı başka bir açılımı kabul etmezseniz o metni de dondurur ve öldürürsünüz. Baştanbaşa bir İslâm entelektüel üretimini yok saymak anlamına gelir bu. Çünkü bu mantıkla bakıldığında hiçbir düşünce akımı çıkamaz.

Ne Hz. İsa ve ne Hz. Peygamber elinde sayfalarla, yapraklarla, fasiküllerle dolaşan bir peygamberdir. Malum olduğu üzere Hz. Peygamber’den açığa çıkan vahyin fiziksel manada kitaplaşması hayattayken değil çok sonraları olacaktı.

Oysa Hz. Peygamber de vahyin bir parçasıydı. Vahy-i gayr-ı metluvderlerdi ona. “Yürüyen Kur’ân” derlerdi ona. Yani o da bir kitaptı… Onun için Hz. Ali de yaprakçılara karşı “Ene’l-Kur’ân” demişti. Tabi ki anlayana… “Şüphesiz bu Kitap gizli bir kitabın içindedir.” (Vakıa 78) âyetine nasıl anlam verir bu sözde Kitapçılar bilmiyorum ama bizimkiler (Allah onlardan razı olsun.) “İnsan ve Kur’ân ikiz kardeştirler.” peygamber sözüyle bunu açıkladıklarında bende mesele öyle oturmuştu ki Kur’ân Araştırmaları Merkezi’ndeki evrak memurlarına sorma ihtiyacı hiç hissetmedim. Yani Kitab’ın anahtarı İnsan’dır. Sen seni bil…

Bu akımın derin bir fikri ve tezi yok. Kendilerinden bir şey ortaya koymak yerine var olanları eleştirerek kendine bir yer edinmeye çabalıyorlar. İddialarını ileri sürerken de hep olumsuz örneklemeler vererek kendi doğrularını ispatlamaya çalışıyorlar. Yani Mütenebbiler (yalancı peygamberler) üzerinden Hz. Muhammed’i okumaya çalışmak gibi saçma bir durum, yaptıkları. Evet Mütenebbiler vardılar ve olacaklardır. Ama biz Hak ve hakikat elçisi ile mi hemhal olacağız bu mütenebbilerle mi? O üçkağıtçılar hiçbir varlık gösteremeden silinip gittiler. Bugün dünyada kaç kişi Müseyleme diye birini tanır?.. Evet sahte peygamberdi. Kimse tanımaz. Ama Hak Peygamber Hz. Muhammed’i cümle kâinat tanımaktadır.

Neymiş efendim, adamın biri kendini mehdi ilan etmiş, kutup ilan etmiş, rüya görüyormuş, v. s. Bütün malzemeleri bu. Buradan vardıkları sonuç da ilginç: “Bütün rüya görenler mehdidirler.” Ne kadar saçma bir mantık. Böylesi Müseyleme tipleri de vardılar ve hep var olacaklar. Ama isimlerini bunlardan başka valla kimse bilmez. Sadece onlar bilirler zira bunları gösterip sizin cebinizden paranızı çalan hırsızlar gibidirler. Ama bir İbn Arabi’yi, bir Mevlânâ’yı, bir Hoca Ahmed Yesevi’yi cümle âlem tanır. Bu bir iki yeni yetme tanımaz o ayrı mesele. Müseylemeleri gösterip Hz. Muhammed’e dil uzatanlara ne kadar benziyorlar.

Sırf meal okudukları için anlayışları da o kadar sığ ki Mevlânâ’nın Mesnevi’sindeki beyitlerin hangi Kur’ân âyetlerinin manen tefsiri olduğuna dair yerli yabancı pekçok bilimsel çalışma yapılmışken bunlar “Bu Mesnevi dinin asıllarının asıllarının asıllarıdır.” sözünden, “Bak Kur’ân’dan daha büyük olduğu iddiasında bulunuyor.” gibi zırvalar çıkarırlar, tevilin hasını yaparlar. Küçük beyinlerine uymayan her şeyi Kur’ân’a uymuyor diye reddederler. Üstelik çoğu Arapça da bilmez. Mealden, yani bir beşerin yaptığı tercümelerden yola çıkarak ahkam keserler. Bu yüzden… “Kitab’ı da bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma şeylerdir.” (Bakara 78). Çünkü bunlar Lafzi rivayeti bile yapamazlarken Mânâ rivayetinden ne anlasınlar? Oysa ‘Dört kitabın mânâsın’ bilmek isteseydiler Yunus’a yetişemediler belki ama Kitapçı Muzaffer’e sorabilirdiler.

Fakat bir insani otorite de kabul etmedikleri için doğal olarak Kur’ân kaynaklı bir fikrî açılımları da olamıyor. Bu yüzden mesela Kur’ân’ın bâkî olmadığını söylediği dünya için gerçek diyebilirler. Yani Allah’ın yanında bir başka hakikat kategorisi daha kabul ederek şirke düşerler. Bugün Kuantum fiziği bile bu ehl-i Kur’ân âriflerin buluşlarıyla paralel bulgular elde ederlerken bunlar hâlâ kumda oynamaya devam ederler. Bir kimyagerin bir elementi rüyasında bulduğuna inanırlar da İbn Arabi’nin rüyasıyla alay ederler. Hz. Peygamber’in vahye muhatap olduğunda yaşadığı halleri, “Bir sara hastası halleri.” olarak gören oryantalistler ile ehl-i vücud olmuş bir kâmilin hallerine, “Bir şizofren halleri.” diyen bunlar arasında mantık açısından hiç fark yoktur.

Bu mealcilere tavsiyem kendi açılımlarını getirmeleri. Bir görelim. Kafalarına göre tasavvuf okumaları yaparak kendilerini meşrulaştırmaya çalışmasınlar. Düşsünler tasavvufun yakasından. Hiç tasavvuf demeden kendi tezlerini getirsinler bakalım. Bir kere daha kafalarına şunu çakmak istiyorum: Tasavvuf bir Kur’ân’ı anlamlandırma modelidir, yani Kur’ânî’dir. Bin yıldır denenmektedir. Bir ontolojisi vardır, bir epistemolojisi vardır. İnsan görüşü vardır, ahlâk görüşü vardır, toplum görüşü vardır. Cüneyd’i vardır, Gazzali’si vardır, İbn Arabi’si vardır, Mevlânâ’sı vardır, Yesevî’si vardır, Yunus’u vardır v. s. Sizinkileri de bir duysak diyorum?

Tanpınar’ın tabiriyle Anadolu “İstatistiğe karşı vitalitenin (hayatiyet) harbini” yapan bir yer olduğu için oturun oturduğunuz yerde, üç kişilik ekibinizle Anadolu’muzun hayat damarlarıyla daha fazla oynamayın. Oynatmazlar…

Netice: İslâm Kur’ânî’dir ama Kur’âncılık akımı İslâmî değildir.

Mahmut Erol Kılıç

Yeni Şafak
Devamını Oku »

Kudüs Nasıl Kurtulur?






 Kural 1

Bir mücadele, hasım güçlü olduğu için değil, sen zayıf olduğun için kaybedilir. Güçlü bir devlet, güçlü bir millet, güçlü bir birey olmak zorundasın.

Kural 2

Güçlü olmak için;

Devlet aklını

Sivil toplum enerjisini

Bireyler iman gücünü kullanır.

Bunları birbirine karıştırma.

Hepsi bir araya gelir birlik olur, dirlik olur, güçlü olunur.

Kural 3

Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi’nin sözünü aklından çıkarma:

“Dostlarıyla uğraşanlar, düşmanlarını yenemez.”

Dostlarınla, yol arkadaşlarınla, Müslüman kardeşinle uğraşma, gıybet yapma, onları dışlama, zayıf düşürme.

Safları bozma, adam eksiltme, yapanlara izin verme.

Tek hedefin, tek hasmın Kudüs’ü işgal edenler, onları destekleyenlerdir. Buna odaklan, enerjini buraya harca.

Kural 4

Dünyada herkese örnek insan ol. Peygamberimiz gibi, önce ‘emin’ ol, sonra Müslüman. Dürüst ol, adil ol, çalışkan ol, merhametli ol. Kudüs’ü ancak her şeyi ile topluma örnek olan insanlar yönetebilir. O insanın nasıl olacağını tüm dünyaya göster.

Kural 5

Kudüs’ü sadece duygularını, inancını kullanarak kurtaramazsın. Aklını kullan, bilimi kullan, bilgiyi kullan, teknolojiyi kullan, iletişimi kullan, diplomasiyi kullan.

Üniversitelerde, araştırma merkezleri kur, bağımsız enstitüler kur, bilgi üret, veri üret, bunları dünyaya yay.

Kural 6

Kudüs sadece Müslümanların değil, insanlığın ortak sorunudur. Hristiyanları, Siyonist olmayan Yahudileri yanına çek, ortak platformlar kur, sorunu uluslararası zemine taşı. Osmanlı’nın üç din için kurduğu mükemmel sistemi iyi öğren, bugüne uyarla, bir barış projesi olarak insanlığın hizmetine sun.

Kural 7

Sesini duyurmak için sadece slogan atma. Dünyada etkili iletişim araçlarına sahip ol. Uluslararası etkiye sahip televizyonlar, gazeteler, ajanslar, sosyal medya markaları oluştur. Haklı davanı dünyaya duyur.

Kural 8

Kudüs sadece dini bir mekan değil, insanlığın ortak kültür hazinesidir ayrıca. Tarihi eserleri, yapıları, kültür mirasını iyi öğren, bunların İsrail tarafından nasıl tahrip edildiğini gör, bunu dünyaya anlat. BM’yi, UNESCO’yu harekete geçir.

Kural 9

İslam ülkelerinin yöneticilerini birleşmeye, ortak tavır almaya, birlik olmaya zorla. İktidarlara bunun için baskı yap.

İktidarlar birleşmiyorsa, Müslüman milletleri birleştirmenin yollarını ara. Tüm İslam ülkelerinin halklarını harekete geçirecek sivil toplum örgütleri kur, organizasyonlar düzenle, kampanyalar yap.

Kural 10

Bütün gücünle mücadele et, ancak şiddete meyletme, hukuku çiğneme. Bil ki şiddet seni marjinalleştirir, düşmanını meşrulaştırır.

Son kural

Çok çalış, çok çalış, çok çalış. Dünyayı kıskandıracak kadar işinin ehli ol. Sonra da Allah’a tevekkül et. Ondan daha iyi bir yardımcı bulamazsın.

Kemal Öztürk/Yenişafak

08.12.2017







Devamını Oku »