İslamoğlu'nun "salat u selam" problemi

İslamoğlu'nun "salat u selam" problemi.




Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, s.148-151

Kavramlaşan terimler ve "salat u selam" problemi
...Kavramlaşarak anlam genişlemesine ya da daralmasına uğrayan göstergelerin başında Hz. Peygamber'e salat ve teslimiyeti emreden ayette ki "sallû aleyh" ve "sellimû teslîmâ" ibareleri vardır: "Elbette Allah ve melekleri, Peygamber'e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve onun (örnekliğine) tam bir teslimiyetle katılın." (33.56)
Tefsire dair bize ulaşan ilk eserlerden olan Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna'nın (ö. 210 h.) Mecazu'l-Kur'an'ı ve Ferra'nın (ö. 207 h.) Meani'l-Kur'ân'ı bu ayeti tefsire muhtaç bulmamışlar. Bunun anlamı, en azından ilk iki yüzyılda bu ayetin anlaşılmasında bir ihtilaf bulunmadığıdır. Fakat şayan-ı hayrettir ki, öncekilerin, tefsirine bir kelimeyle dahi ihtiyaç duymadıkları bu ayet, sonrakilerin üzerinde en çok konuştuğu Kur'an ayetlerinden biri hâline gelmiştir. İbn Kesir'in tefsirinde bu ayet, belki de hakkında en çok söz nakledilen ayetlerden biridir. Bu tefsirde sayfalar boyunca bu ayete ilişkin birbirinden farklı rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetler arasında birbirini destekleyenler olduğu gibi desteklemeyenler, yalanlayanlar bile vardır. İbn Kesir; bu ayet hakkındaki rivayetler arasında zayıf ve şaibeli rivayetleri de aktarır ve onları senet açısından eleştirir.

Bu durumun iki anlamı vardır:

1- Bir konu hakkında şaibeli haberler üretilmesi, o konunun daha önce polemik ve tartışma konusu olduğunun göstergesidir.

2- İlk zamanlar tefsire dahi konu olmayan bir ayet sonraki zamanlarda abartılı bir rivayet halesiyle çevriliyorsa, bu ayeti anlamada, öncekilerle sonrakiler arasında ciddi bir anlama farkı olduğu anlamına gelir.
Bu durumda ayetteki "salat" ve "teslim"in ideomatik (o gün kastettikleri) anlamlarını bulmak için ayetin bağlamına bakmak durumundayız. Bu ayetin içerisinde yer aldığı yedi ayetten oluşan pasaj, içerik, üslup ve biçim olarak birbirinden ayrılamayacak bir bütün teşkil eder. (33.53-59) Pasajın konusu, Hz. Peygamber'i üzüp incitecek tavır ve davranışlardan uzak durmaktır. Bunu özetlersek, "peygamberlik hukukunu korumak" diyebiliriz. Bu pasajda, Peygamber'e ve onun eşlerine mümin çevre tarafından nasıl davranılması gerektiği, yine Hz. Peygamber'in eşlerinin aynı çevreye nasıl davranması gerektiği hakkında birtakım uyarılar yer alır.
Konusu, çevresinin Hz. Peygamberle ilişkisi olan böyle bir pasajda "Peygamber'e salat ve teslim"in anlamı:

  1. Çok alternatifli olamaz.

  2. b. "Yusallûne" fiilinden dolayı, yapılabilecek bir eylem, iş ve oluş ifade etmesi gerekir.

  3. Tarafları Allah, melekler ve müminler olan üç ayrı öznenin şer'an ve aklen mümkün olan "ortak bir eylemi" olması gerekir ki, bunun en güzel şahidi de Allah ve meleklerin "teslim"e ortak olmayıp onun sadece müminlere bırakılmış olmasıdır.

  4. Ayetteki "teslim"in de insanın yapabileceği bir eylem, iş ve oluş olması gerekir.

  5. Son olarak "salat etmek" ile "teslim/selâm" olmak/etmek arasında anlam açısından zorunlu bir bakışımlılık ve tamamlayıcılık olması gerekir.

Bütün bu zorunluluklar ve veriler ışığında "Peygamber'e salat etme"nin en muhtemel karşılığı, ya ereksel anlamından yola çıkarak "Allah ve melekler onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup kolluyorlar; siz de onun izzet, onur ve kutsiyetini koruyup ona esenlik ve mutluluklar dileyin" olur, ya da "Allah ve melekleri onu destekliyorlar; siz de onu destekleyip onun (örnekliğine) tam bir bağlılıkla bağlanın/teslim olun" olur. Bu ikinci anlam (destek: dua, yardım çağrısı) "salat" sözcüğünün etimolojik anlamlarının ortak noktasıdır ve bizce çok daha isabetlidir. Bu sadece mefhumun değil, mantukun da desteklediği bir anlamdır.

Şöyle ki: Burada "salat"ın karşılığı olarak "dua" sözcüğünü yerleştirmekle, kavramlaşmış bir terim olan "salat"ı, yine kavramlaşmış başka bir terim olan "dua" ile açıklamak, bilinmeyeni bilinmeyenle açıklamak gibi olacağından, ilk elde "salât'ın karşılığı olan "dua"nın doğru anlamının "destek" olduğu vurgulanmalıdır. Çünkü "Allah'ın Peygamber'e duası" burada "terahhum" anlamı taşımaz. Peygamber'den kaynaklanan bir kusur ve günahın söz konusu olmadığı bu bağlamda, "bağış ve af" değil, ancak "destek" söz konusudur. Bu terim, Kur'an'da bu anlam alanına ilişkin olarak Tevbe 103'te kullanılır, (krş. 2.157) Burada, Hz. Peygamber'in salatının "sekinet: gönül ferahlığı/iç huzuru" şeklinde bir destek anlamına geldiği ifade buyrulur. İlginçtir, Enfal Suresi'nde, Hz. Peygamber'e"Allah'ın desteği/yardımından" söz eden 40. ayette, bu yardımın somut sonucu olarak yine"sekinet"gösterilmektedir, (krş. 9.26,- 48.26).

Gariptir ki, Türkçe birçok mealde, sanki ayet "yusallune" şeklinde fiil formunda değil de "yakraûne's-salâte" seklinde isim olarak gelmiş gibi, "Peygamber'e salat u selâm okuyun" şeklinde çevrilmiştir. Bu, ayetin asli anlamının sonradan çıkan tartışma ve haberlerin otoritesi altında ezildiği anlamına alınabilir. Bu "dua"nın Hz. Peygamber'in diliyle eyleme dökülmüş biçimi, tahiyyatta okunan "destek duası" (salavat) şeklindeki formülasyondur.(235)
Sözün özü şudur: Hz. Peygamber'e yapılan dualar (salavat) da ona manevi bir destektir ve bu cümleden sayılır. Fakat destek emri sadece dil desteğine indirgenemez,- bu ayette de emredildiği gibi "fiilî" destek olmak durumundadır. Ona yapılacak fiilî destek onunla aynı zamanda yaşayanlar için zaten bellidir. Bizim gibi onunla aynı zamanı paylaşmayanlar için ise, onun misyonunu desteklemek ve örnekliğini yaşatmak anlamına gelir. Onun getirdiği vahye ve o vahyi hayata koyuş tarzına verilecek her destek, ona yapılmış gerçek bir "salat" ve "selâm" olacaktır.

(235)-Tahiyyatta okunan Allahümme salli ve Allahümme barik dualarına, Hz. Peygamberi haberci konumuna indirgemeye çalışan kimi anlayışlar mesnetsiz bir biçimde karsı çıkmışlardır.

İtirazları şudur: "

1- Namaz sadece Allah için yapılan bir ibadettir, o halde Peygamber de olsa Allah'tan başkasının adı anılamaz.

2- Hz. Peygamber kendisi için böyle bir şeyi emreder mi?"

Cevabı basittir: Salli ve Barik dualarında iki isim geçer: Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed. Rasulûllah'ın iman atası Hz. ibrahim'e dua etmesi bir vefa borcudur. Tek başına bu uygulama dahi, bizim de ona namazda dua etmemiz için yeterlidir. Çünkü onun için Hz. ibrahim ne ise bizim için de o odur ve hatta daha fazlasıdır. O halde mevcut uygulama, Hz. Peygamber'in kendisi için yaptığı duayı bizim de aynen onun için yapıyor olmamızdan başka bir şey değildir 2 Namaz, "cami" bir ibadettir, bir çok ibadeti içinde toplar. Ama namaz her şeyin ötesinde bir duadır.

Hz. Peygamber'in kendi namazında kendisine dua etmiş olmasını, namazı duanın ayağa kalkmış hali olmaktan çıkarıp sadece otomatik bir ritüele indirgeyen günümüzün indirgemeci aklı garipseyebilir. Namazda, rükûdan doğrulma sonrası, iki secde arası ve son oturuş, nebevi uygulamada dua mahallidir ve herkes kendisi için de dua edebilir. Kişinin kendisi için dua edebildiği bir ibadette, kendisine vahyi ulaştıran peygambere dua etmesinde anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur. (1)



TENKİD:

1-İslamoğlu: Kavramlaşarak anlam genişlemesine ya da daralmasına uğrayan göstergelerin başında Hz. Peygamber'e salat ve teslimiyeti emreden ayette ki "sallû aleyh" ve "sellimû teslîmâ" ibareleri vardır: "Elbette Allah ve melekleri, Peygamber'e salat ederler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve onun (örnekliğine) tam bir teslimiyetle katılın." (33.56)

Tefsire dair bize ulaşan ilk eserlerden olan Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna'nın (ö. 210 h.) Mecazu'l-Kur'an'ı ve Ferra'nın (ö. 207 h.) Meani'l-Kur'ân'ı bu ayeti tefsire muhtaç bulmamışlar. Bunun anlamı, en azından ilk iki yüzyılda bu ayetin anlaşılmasında bir ihtilaf bulunmadığıdır.

Cevap: İslamoğlu'nun verdiği tarihten 50 yıl öncesinde; Hicri 159 yılında tamamlanan Muvatta'da (2) salavat getirme ile ilgili olan ve doğrudan Ahzab 56. suresinin tefsiri niteliğinde olan hadisler İslamoğlu'nun bu polemik denemesini boşa çıkaracak niteliktedir:

Muvatta, Seferde Namazları Kısaltma Kitabı;

  1. Namazda Resulullah'a (S.A.V.) Salavat Getirmek

  2. 66. Ebu Humeyd es-Sâidî anlatıyor: Hz. Peygamber'e:
    «—Ya Resulullah, sana nasıl salavat getirelim?» diye sordu­lar. Şöyle buyurdu: «Allahım, ibrahim (a.s.) ailesine rahmet ettiğin gibi Muhammed'e (a.s.), hanımlarına ve zürriyetine de rahmet et. İbrahim (a.s.) ailesine hayır ve bereket verdi­ğin gibi, Muhammed'e (a.s.), hanımlarına ve onun zürriye­tine de hayır ve bereket ver. Muhakkak ki sen övülmeye en lâyık ve en çok şerefli olansın, deyiniz.»[Buharî, Enbiya, 60/10...]

  3. Ebu Mes'ud el-Ensari anlatıyor: Sa'd b. Ubade'nin meclisinde bulunuyorduk. Resulullah (s.a.v.) geldi. Beşir b. Sa'd kendi­sine:

«— Ya Resulullah! Allah sana salavat getirmemizi emrediyor, nasıl salavat getirelim?» diye sordu. Resulullah (s.a.v.) cevap vermeyerek sustu. Bunun üzerine biz «keşke sormasaydı» diye içimiz­den geçirdik. Daha sonra Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

«—Allahım, İbrahim'e rahmet ettiğin gibi Muhammed'e ve onun ailesine de rahmet et dünyada İbrahim'in ailesine hayır ve bereket verdiğin gibi Muhammed'in ailesine de hayır ve bereket ver. Muhakkak ki sen övülmeye lâyık ve en şerefli olansın, deyiniz. (Salavat bu), selâm da bildiğiniz gibidir.»[Müslim, Salat, 4/65, Ayrıca bkz. Şeybanî, 293.]
68. Abdullah b. Dinar'dan: Abdullah b. Ömer'i gördüm, Resûlullah'ın (s.a.v.) kabri başında durmuş ona salavat getiriyor, Ebu Bekir ve Ömer'e de dua ediyordu.

Resulü Ekrem, selamda bildiğiniz gibi, demekle namazda Tahiyyatta  okuduğumuz selâmı kastetmektedir. O da: «Esselâmü aleyke eyyuhennebiyyu ve rahmetullahi ve berekâtuhu.» dur. Müslim, Salat, 4/65, Ayrıca bkz. Şeybanî, 293. (3)

-------

2-İslamoğlu: Fakat şayan-ı hayrettir ki, öncekilerin, tefsirine bir kelimeyle dahi ihtiyaç duymadıkları bu ayet, sonrakilerin üzerinde en çok konuştuğu Kur'an ayetlerinden biri hâline gelmiştir.

Cevap: a-Tefsire gerek duyulmamasının sebebi;

ya bu meselenin izaha ihtiyaç duyulmayacak kadar açık olmasından kaynaklanmış olabilir veya o müfessirlerin tasarrufu olabilir..Çünkü bazen bir tefsirde bir kaç satır açıklanan bir ayet diğer tefsirde bir iki sayfa açıklanmış olduğunu görebiliyoruz..Bu biraz da hacim problemidir.. Rivayet tefsirleri genelde elde bulunan tüm haberleri naklettikleri için hacimce daha kabarık durmaktadır..Örneğin Kurtubi'nin El Camiul Ahkamul Kur'an Tefsiri Türkçeye çevrilmiş haliyle 20 cilttir..Aynı şekilde İbn Kesir tefsiri de 12 cilttir..Bunun yanında Tefhimu'l-Kuran 7 cilt, Tefsir-i Kebir 23 cilttir..23 ciltlik bir tefsirin konuları ele alış biçimiyle 5-6 ciltlik tefsirin ki aynı olmayacaktır.

b- (Hakkı Yılmaz vs İslamoğlu) vs Ehl-i sünnet: 'Sonrakilerin üzerinde çok konuşmaları' cümleciği sanki "sonrakilerin üzerinde çok ihtilafa düştükleri" gibi bir algı üretmeye çalışmıştır..Böyle bir durum yoktur. Bu konularda ihtilaf üretmeye çalışanlar tam tersine kendisine modernist-yenilikçi ve ya 'kuran müslümanı' diyen 'tersine akım' sahipleridir..Bu tersine akım sahiplerinden biri de Hakkı Yılmaz'dır..Hakkı Yılmaz da ayete İslamoğlu'yla benzer anlamlar yüklemiştir.: ...Bu izahattan sonra konumuz olan ayetin çevirisi şöyle olmalıdır:
(56) Şüphesiz Allah ve doğadaki güçleri/indirdiği Kur’ân ayetleri Peygamber'i destekliyorlar/yardım ediyorlar/arka çıkıyorlar. Ey iman etmiş kimseler! Siz de Peygamber'e destek olun/O'na yardım edin/arka çıkın ve O'nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın!
(Ahzâb/56)

Bu ayetin yer aldığı surede, Peygamberimizin özel hayatı, aile hayatı, sırları, misyonu, eşlerinin konumu, görevleri ve ayrıcalıkları yer alır. Konumuz olan ayeti doğru anlayabilmek için surenin tamamının dikkate alınması gerekir. Surenin, konu ve pasaj bütünlüğü bozulmadan okunması hâlinde hem salâvât kavramı daha iyi anlaşılacak, hem de Allah'ın emri doğrultusunda destek ve güvenlik sağlama görevlerini yapmayarak Peygamber'i üzenlerin akıbeti (57-58. ayetlerde) görülecektir.

Ayette geçen يصلّون [yusallûne] sözcüğü, fiil-i muzâri sîgasıyla vârid olduğundan, ifadeye, Allah ve meleklerin Peygamber için gerekeni, “sürekli yapıp durdukları” vurgusu katar. Dolayısıyla destek olmakla, Peygamber'in güvenliğini sağlamakla, bu işe çaba harcamakla yükümlü olan mü’minlerin, yerlerinde oturmamaları; sürekli görev başında olmaları gerekir. Peygamber bugün aramızda olmadığına göre bu görev [destek ve güvenlik sağlama görevi], toplumda salatı ikame eden [zihnî ve mâlî desteği oluşturup ayakta tutan] kişi ve kurumlara karşı yapılmalıdır.

Bu açıklamalardan sonra bir de, Allah'ın bizden istediği bu iken, ya ihanetten ya cehaletten ortaya atılmış olan rivayetlere uyup,“Padişahım çok yaşa!” benzeri tekerlemeleri söyleyerek salâvât getirdiğini zannedenlerin durumuna bakmakta yarar vardır. Bize göre manzara şudur:

Allah, Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i destekliyorlar [yardım ediyorlar]. Ey mü’minler! Siz de o'na destek olu [yardım edin] ve o'nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız! buyruyor, ama onlar; “Allahumme salli ala muhammed ve sellim… [Ey Allahım! Muhammed'e Sen yardım et, gerekli desteği Sen yap ve o'nun güvenliğini Sen sağla]” diyorlar.

Ne büyük çelişki ve ne iğrenç küstahlık!Hâlbuki Peygamberimize yapılacak salatın niteliği, Kur’ân'da gayet açık olarak belirtilmiştir:

Yine bedevi Araplardan kimi de vardır ki onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri sayar. Gözünüzü açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah, onları yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah, kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır, engin merhamet sahibidir.(Tevbe/99)

Ucube din kapsamında “salâvât getirmek” diye adlandırılan sözler, İsrâîloğulları'nın, Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız (Maide/24) şeklindeki sözlerine benzemektedir, ki İsrâîloğulları bunun bedelini çok ağır ödediler. Bu olaylar, Kur’ân'da Mâide sûresi'nde ve Kitab-ı Mukaddes'in Sayılar, 13-14. bölümlerinde anlatılır.

Müslümanlar, salat ve salâvâtı Kur’ân'daki şekliyle anladıkları takdirde, salat kapsamında olan –Enfâl sûresi'ndeki– şu görevi yerine getireceklerdir:

60'Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın.'

Değerlendirme: 

1-Bu cümlelere bakıldığında Hakkı Yılmaz açısından namazda Salli-barik'i okuyan ve sohbetlerine salavatla başladığını söyleyen İslamoğlu da 'çelişki ve iğrenç bir küstahlık' [kelimeler Hakkı Yılmaz'a ait] içerisindedir..

İslamoğlu'nun Ona getireceği tek delil (bkz 235. dipnot) Hakkı Yılmaz'a göre " ihanetten ya cehaletten ortaya atılmış olan rivayetler" den başkası değildir..Bu durumda bizim de İslamoğlu'na getireceğimiz delil de yine aynı rivayetlerdir..Kendisinin Hakkı Yılmaz'a gösterdiği delilleri biz ehl-i sünnetin de ona göstermesini 'anlayışla karşılaması' gerekir..

--------

2-İslamoğlu ve Hakkı Yılmaz ehl-i sünneti eleştirmek ve Kur'an'ın açık ayetini anlam genişletme ve daraltma yoluyla mecrasından saptırmak noktasında tenkitte hemfikirdir..Buna rağmen bu iki ilim insanı tam mutabakat sağlamaları gereken bir hususta derin bir çatlakla bir birlerinden ayrılmıştır..Burada şu soruyu sormak lazım;

Madem ki ayetin mealinde destekleme anlamı vermekte ve ayeti tefsirde temelde hemfikirsiniz, sorunun kaynağını tespitte de aynı görüştesiniz, yani ehl-i sünnetin ayeti çarpıttığını söylemektesiniz..Ve yine sözlükten salavatın doğru anlamını bulup o günün diline ve kullanımına uygun hakiki tefsiri yaptığınızı iddia ediyorsunuz..Bu çatlak niye? Elinizi tutan nedir?

Bu sorunun cevabında Hakkı Yılmaz yine rivayetleri işaret edecek ve rivayetleri toptan reddederek açıklama getirecektir..İslamoğlu'nun durduğu yer ise belirli değildir..O hem rivayetlerde kusur ve çelişki bulmakta, rivayetlerin ayeti 'anlama problemli' hale dönüştürdüğünü savunmakta ve ayrıca kelimenin ideomatik anlamından saptırıldığını söylemekte buna rağmen Hakkı Yılmaz'ın yaklaşımıyla 'Yahudileşme temayülü' göstermektedir (bkz: Ucube din kapsamında “salâvât getirmek” diye adlandırılan sözlerin kaynağına ilişkin açıklama)..Aynı İslamoğlu da ehl-i sünneti Yahudileşme Temayüllü olarak göstermekte idi..Çelişkiler ve tutarsızlıklar içinde debelenen 'yenilikçiler'den hangisinin doğru dediğini tespit etmek oldukça zor...Bu şartlar altında İslamoğlu'nu tercih sebebi ne olabilir? Ayete destek manası vermekse Hakkı Yılmaz da veriyor..Problemin kaynağını tespitse Hakkı Yılmaz da aynı şeye hem de daha dolgun cümlelerle işaret ediyor..

3-İslamoğlu: Bu tefsirde sayfalar boyunca bu ayete ilişkin birbirinden farklı rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetler arasında birbirini destekleyenler olduğu gibi desteklemeyenler, yalanlayanlar bile vardır.

Cevap: Bir önceki yazımızda İbn Kesir'den ayetin tefsiri tam metin olarak aktarılmıştı..Oradaki rivayetlerin değerlendirmesine bakıldığında İslamoğlu'nun çok ucuz bir polemik yaptığını görüyoruz..O yazıdaEfendimiz'e salavat getirilmesinin önemi ve salavatın dindeki yeri, işlevikonusunda en ufak bir tereddüt yansımamaktadır...Dikkati çekilen hususlar ise salavatın müstehaplığı-vacipliği konusundaki görüş ayrılığı, salavatın nerelerde getirilmesinin daha müstehap olduğu, Şia'nın peygamber haricindeki kişilere de salavat getirmesinin yanlışlığı gibi ehl-i sünnet inancı açısından tefrika mevzusu olamayacak hususlardır..

İslamoğlu: 1. Bir konu hakkında şaibeli haberler üretilmesi, o konunun daha önce polemik ve tartışma konusu olduğunun göstergesidir. 2. İlk zamanlar tefsire dahi konu olmayan bir ayet sonraki zamanlarda abartılı bir rivayet halesiyle çevriliyorsa, bu ayeti anlamada, öncekilerle sonrakiler arasında ciddi bir anlama farkı olduğu anlamına gelir.

Cevap: Şaibeli haberler her konuda üretilebilir..Bir yalancının uydurduğu bir hadise bakarak sahih hadisler üzerinde şüphe uyandırmak o yalancının istediği şeylerden biridir..Çünkü o, kendi yalanına işlerlik kazandırmak ve doğruları iptal etmek niyetinde idi..Dahası bunları ehl-i sünnet hafızları ve münekkitleri ayıklamıştır..Pirincin taşı ayıklanmışken halen daha pirinçteki taşa dikkat çekmenin anlamı yoktur..Yazıda bazı zayıf rivayetlerin zayıflığına dikkat çekilmiştir ki bu rivayetlerin İslamoğlu'nun durduğu yer açısından görüşünü destekleme adına bir faydası yoktur..Salavatın önemini vurgulayan rivayetlerin karşısında salavatın önemsizliği veya 'olmazsa da olurluğu' yoktur ki tam bir çelişkiden ve rivayetler içi uyumsuzluktan bahsedilsin..

Örnek olarak ;

İbn Mâce der ki: Bize Cübâre... Abdullah îbn Abbâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Kim, ba­na salavat getirmeyi unutursa, cennet yolunu yitirir. Bu hadisin râvîleri arasında yer alan Cübâre zayıftır.
Değerlendirme: Bu hadisin zayıflığı İslamoğlu'nun argümanların güçlülüğüne işaret etmez..Çünkü bu hadis eğer salavatın ehemmiyetini ve dindeki yerini göstermeye matufsa bu konuda gelmiş sayısız sahih hadisler ve haberler vardır ki bu zayıf rivayete ihtiyaç bırakmaz..Ehl-i sünnetin tek dayanağı bu hadis olsaydı o zaman sayın İslamoğlu bir durum tespiti yapıp ehl-i sünnetin zayıf rivayetlerle yanlış yönlendiğini söyleme hakkı olabilirdi..
Diğer bir hadis: Muhammed İbn İbrahim'den nakletti ki; o, Cabir şöyle dedi, demiştir: Resulullah (s.a.) bize dedi ki: Beni süvarinin su kabı gibi yapmayın. Asacağı her şeyini astıktan sonra suyunu doldu­rup su kabını da asar. Eğer onun abdest almak ihtiyacı olursa abdest alır, su içmek ihtiyacı olursa içer. Olmazsa hepsini döker. Beni duanın başında, ortasında ve sonunda zikredin. Bu hadis garîbdir. Râvîleri arasında yer alan Mûsâ İbn Ubeyd'in hadis rivayeti de zayıftır.

Değerlendirme: Bu hadisin de konunun aslıyla hiçbir ilgisinin olmadığı şekle ait bir detayı vurguladığı açıktır..
Diğer bir hadis: Beyhakî Ebu Umâme ve Ebu Mes'ûd kanalıyla Hz. Peygamberin cum'a günü ve cum'a gecesi kendisine çok salavat-ı şerife getirilmesini emrettiğini rivayet eder. Ancak Ebu Ümâme ve Ebu Mes'ûd'un naklet­tiği her iki hadisin isnadında da zayıflık vardır. Allah en iyisini bilen­dir.

Değerlendirme: Yine aynı şekilde bu hadiste salavatın nasıl olması gerektiği, müminin hayatındaki önemi konularında yani asla-esasa ilişkin bir hüviyet taşımadığı; şekle ait bir detayın vasfına ilişkin bir tavsiye öngördüğü görülmektedir..

Genel Değerlendirme: İşte İslamoğlu'nun çelişki, polemik ve hadislerin birbirini yalanlaması dediği hususlar bunun gibidir..Burada asla-esasa ve usule ilişkin herhangi bir çelişkiden ziyade fere, detaya ilişkin uygulama farklılığı mevcuttur..Buradan 'bu konunun varlığı hususunda daha önce polemik ve tartışma konusu olduğunun gösteren' herhangi bir ipucu elde etmek mümkün değildir..Uygulama ve detaydaki bir kısım cüzi meseleleri gösterip külliyi, alt başlıklardaki farklılıkları gösterip ana başlığı inkar etmek aynen 4 mezhebin fıkhında namazın teferruatına ait uygulama farklılığını gösterip sünnetten bize ulaşan namaz kılma şekillerin hepsini reddetmek gibidir..Oysa İslamoğlu bile Hanefi fıkhını takliden namaz kıldığını söylemektedir..

--------

3-İslamoğlu: Bu durumda ayetteki "salat" ve "teslim"in ideomatik (o gün kastettikleri) anlamlarını bulmak için ayetin bağlamına bakmak durumundayız. Bu ayetin içerisinde yer aldığı yedi ayetten oluşan pasaj, içerik, üslup ve biçim olarak birbirinden ayrılamayacak bir bütün teşkil eder. (33.53-59) Pasajın konusu, Hz. Peygamber'i üzüp incitecek tavır ve davranışlardan uzak durmaktır. Bunu özetlersek, "peygamberlik hukukunu korumak" diyebiliriz. Bu pasajda, Peygamber'e ve onun eşlerine mümin çevre tarafından nasıl davranılması gerektiği, yine Hz. Peygamber'in eşlerinin aynı çevreye nasıl davranması gerektiği hakkında birtakım uyarılar yer alır.

Cevap: Aynı cümleleri Hakkı Yılmaz da sıralamaktadır..Hatta pasajın devamı da Hakkı Yılmazla birebir uyum içindedir..Adeta 2. yazan kimse (bilmiyorum) o birinciden intihal etmişçesine benzer ifadeler ve yorumlar vardır (İslamoğlu araya süs/edebi sos niyetine kattığı 'ideomatik' ve 'formülasyon' kelimelerini saymazsak..) Sonuçta vardıkları noktada nasıl birbirlerini yalanladıklarını yukarıda göstermiştik..Şaibeden, dünyevi polemikten, mugalatadan, nefsin mırıltısından uzak yol ehl-i sünnetin aydınlık yoludur..

-----------

  1. İslamoğlu: c.Tarafları Allah, melekler ve müminler olan üç ayrı öznenin şer'an ve aklen mümkün olan "ortak bir eylemi" olması gerekir ki, bunun en güzel şahidi de Allah ve meleklerin "teslim"e ortak olmayıp onun sadece müminlere bırakılmış olmasıdır.

Cevap: Ortak eylem ilk yazıda verilmişti..O da övmektir:

(56) — Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi överler. Ey iman edenler, siz de onu övün ve onun için selâmet di­leyin.
Bu övmenin vasfı ve şekli yukarıda naklettiğimiz hadislerde gösterilmişti.(Örneğin Muvatta hadisi)

*

(1) Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, s.148-151
(2) http://www.haznevi.net/icerikoku.aspx?KID=1968&BID=33
(3) http://www.konevider.org/file/muvatta-son.pdf
(bkz: 135. hadis)
(4) http://www.istekuran.com/index.php?page=ahzab
(5) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/08/ibn-kesir-ahzab-56-ayet-tefsiri.html

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/08/islamoglunun-salat-u-selam-problemi.html



Devamını Oku »

Kapsama Alanı


Sevgilinin sesi. Arayacak mı? Aramazsa ben onu aramalı mıyım? Telefonun ucunda sevgilinin sesi varsa bu bekleyişe yürek dayanmaz. Sevgilinin sesi her anı, bütün uza­yı doldursun istersin. Sadece onun sesi olsun ve bütün telefonlarda o konuşsun.

Telefonun en cana yakın ama bir o kadar da hayal kırıklığı yara­tan bir alet oluşu aşkla mümkün­dür. Sevenler ahizeye yapışık yaşar. Sevdikleriyle uzun uzun konuşur, faturaları hiçe sayarlar. Onun se­sini içine almakla var olur seven, onun sesi olmadığında ıssız kalıverir. Sevgilinin sesi yoksa telefon­da, endişe ruhu dövmeye başlar. Ya beni önemsemiyorsa? Ya beni benim onu sevdiğim kadar sevmi­yorsa?

O yüzden her telefon konuşma­sı aşkın teyidi ve varlığın geçerlenişidir.Sonra sonra, aşkın hayal kı­rıklıklarına açılan pencereleri beli­rir. Ses tonunda sevgilinin, binbirruh hali saklıdır. Neşeli: Beni seviyor. Durgun ve soluk: Benden bıktı,artık beni istemiyor. Telefonun bir ucun­da sevgili varsa, beri yanda hızla çarpan bir yürek vardır. O yüzden telefon kapatılmak bilmez, o yüzden o konuşma­ya doyulmaz. Bu konuşma, aradaki mesafeyi yok ederek iki kalbi buluşturur. Veya aşkın kaprislerini gönderir tellerden, küsüş ve susuşlarını. Aşk telefonda da bir sarhoşluk halidir.

Snsvyrm. Seni seviyorum. Cep telefonlarının kısa mesaj dili ne çok duyguyu sırtlanır. O mesajlarla kalbin her türlü hali kırık bir imlaya yüklenir. O kırık imlanın takati yetmez oysa öfkenin kurşunlarını taşımaya. Aşk, intikam, öfke, alay. Cep mesajıyla, yüz yüze söyleyemediklerimizi ne kadar ko­lay söylemiş oluruz.

Ama acaba onları ifâde etmiş olur muyuz? Karşımdaki benim o mesaja yüklediğim anlamı yakalayabilir mi? Mo­dern çağların bu yeni dili, sevinç anlarının ancak yüz yüze gelmekle çoğaltılabilecek coşkusunu öldürmüyor mu? Me­sajla kandil ve bayram kutladığımız ve aynı kalıbı bin kişi­ye aynı anda gönderdiğimiz zaman, o insanların bizim için taşıdığı hususiyetleri de görmezden gelmiş olmuyor muyuz? Mesaj, toplu halde gönderildiğinde gayrişahsîleşir. Benim kendi varlığımı telefon ajandamdaki isimlere hatırlatmamın bir yolu oluverir. Ama snsvyrm diye yazan bir liseli, aslın­da telefonda aşkını ölümsüzleştirmektedir. Saklanıp yeniden okunabilecek bir kısa mektup. Risksiz ve zahmetsiz. Ter akı­tılmamış, uğruna çile çekilmemiş. Modern aşk gibi onu ilet­menin dili de çabuk, ani ve kısa. Emeksiz. O yüzden kolay­ca silinebilir. O yüzden kolayca bir kenara bırakılıp unutu­labilir.

Zırıltı. Her yerde kablosuz telefonun zırıltısı. Uzayda bu dalgaların ulaşmadığı hiçbir yer kalmadı, insanın iç uzayı da cep telefonunun sesleriyle tıka basa dolu. Öyle ki, gerçek sesleri susturuyor. Konser salonunda, ibadethanede, en olmayacak yerde zırıldıyor. Konuşmanın tam ortasında. Çoğu insan, bir dostunu dinlerken çalan cep telefonuna cevap ver­mek ihtiyacı duyuyor. Telefon neden beklemesin? Hem ba­kalım telefondaki ses, o konuşmayı bozmaya değer önem­li bir söz edecek mi? Hayatın anları telefonun zırıltısıyla bö­lünüyor. Hâyat teknolojinin saldırısı yüzünden yekpare bit bütün olarak yaşanamıyor. İnsan sessiz, kendi başına kalıp hayat ve âlem üzerine esaslı bir iç konuşma geliştiremiyor. Kendi iç seslerini dinleyecek olsa telefon çalıyor.

Alo? Şu an çok uzak bir âlemde, bir şiirin kanatlarında seyahat ediyorum. Bana ulaşmanız mümkün değil. Günde­lik hayatın kapsama alanı dışındayım. Ruhum sessizlikle yı­kanıyor. Alo? Alo?

Kemal Sayar,Herşeyin Bir Anlamı Var

Devamını Oku »

İslamoğlunun gelecekle ilgili hadisler konusundaki çelişkisi

İslamoğlu'nun gelecekle ilgili hadisler konusundaki çelişkisi


Soru: Hocam; Hz. Peygamber’in gelecekle ilgili hadisleri olabilir mi?

İslamoğlu: Kur'an açıkça Resulullah da dahil kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler. Efendimiz de bunu tekrarlar (Osman b. Mazun'un hanımına "vallahi yarın bana ne yapılacağını bile bilmiyorum" sözünü hatırlayalım) Kıyamete, onun alametlerine dair hadisler Rasulullah'ın bir tür tahminleri ve bu konudaki nasları ve olayları "Okumaları"dır. Ve efendimizin okumaları bizim için çok değerlidir. Kehanet ve gelecekten haber olarak değerlendirilmemelidirler. (1)
Değerlendirme:  

1- Bu cevaba göre Hz. Peygamber’in gelecekle ilgili hadisleri olabilir mi? sorusunun cevabı İslamoğlu'na göre 'hayır, olmaz'dır.. Ancak soru sahibi İmamlar ve Sultanlar kitabında bu sorunun cevabını "evet, olabilir" olarak bulabilirdi.

İslamoğlu, İmamlar ve Sultanlar: Emir Muaviye'nin askerleri Hz. Ammar'ı şehit ettiler. Bu şehadet haklı ve haksızı ayırdetmede şüpheye düşen bir çok sahabi tarafından kesin bir burhan olarak değerlendirildi. Çünkü Resulullah (s) Kütüb-i Sitte ve diğer sahih kaynakların tümünün naklettiği meşhur bir hadi­sinde bizzat Ammar'ın kendisine şöyle buyurmuştu: "Seni bağı (isyankar) bir güruh katledecek." Hz. Ammar'ın şehadetiyle kimin haklı kimin haksız ol­duğu konusunda şüpheye düşen ashabtan bazıları da artık te­reddütlerini bırakmışlardı. Abdullah b. As (r) bu hadisi Muaviye'ye okuyunca hadisi tekzip ve inkar etmedi, te'vil etmek istedi:

"Ammar'ın ölümüne sebep olanlar asıl karsı taraftır. Eğer onlar savaşa girmeselerdi Ammar ölmezdi." Bu sözleri nakleden Cessas'tan başka Hafız îbn Kesir de su hükmü verir: "Bu olayda Rasulullah'ın verdiği haberin sırrı çözül­dü. Yani 'Ammar'ı isyankar ve baği bir güruh katleder' habe­rinin sırrı. İşte buradan da Hz. Ali'nin haklı olduğu çıkar." (Hilafet ve Saltanat s.60)

Hz. Hasan'ın Emir Muaviye ile şaibeli barış an­laşması imzalamasından sonra meydan yalnızca Beni Ümeyye'ye kaldı. Hz. Hasan'ın görevden çekilişi Rasulullah'tan sonra hi­lafetin 30. yılının bitişine (hicri 41. yılın rebiulevvel ayı) denk geliyordu. Allah Resulü bu hadiseyi daha önce haber vermişlerdi:
"Benden sonra hilafet 30 sene devam eder. Sonra padi­şahlık başlar." (Hilafet ve Saltanat, s.64)

Sonuç: Malumdur ki şu tarihte şu olacak diye net bir sayı vermek hele hele 30 yıl sonrasında şu olur demenin olayları okuma veya tahminle ilişkisi kurulamaz.(2)..İslamoğlu, Önceden Hz. Peygamber Allah'ın bildirmesiyle geleceği bilir görüşünde iken sonradan bilmeyi okuma ve tahmine dönüştürmüştür..
2- "Kur'an açıkça Resulullah da dahil kimsenin geleceği bilemeyeceğini söyler." cümlesi " Hz. Hasan'ın görevden çekilişi Rasulullah'tan sonra hi­lafetin 30. yılının bitişine (hicri 41. yılın rebiulevvel ayı) denk geliyordu. Allah Resulü bu hadiseyi daha önce haber vermişlerdi:" cümlesiyle taban tabana zıttır..

Ayrıca, rivayet aktarımında verdiği Abdullah bin As ismi de 'okuma hatasıdır'..Hz. Hasan ile Hz. Muaviye arasındaki anlaşma da sahih hadisi doğrularken nasıl şaibeli olsun:

Hz. Peygamber’in Hz. Hasan için sarf ettiği “Şu benim oğlum Seyyid’dir. Umulur ki Allah onunla iki Müslüman grubu barıştıracaktır.” (Buhârî, Fiten, 20; Sulh, 9.) ifadesi birçok kaynak tarafından nakledilen bir bilgi özelliğine sahiptir. İbn Abdilber konu ile ilgili: “Hz. Peygamber’in Hasan’a seyyid dediğini nakleden rivayet tevatür derecesindedir.

el-Bidaye'de şu rivayetler nakledilir:
Yahya b. Nasr, İbn Ebi Melike'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Amr b. As'ın oğlu Abdullah, babasına şöyle dedi: «Eğer Resulullah
(s.a.v.), sana itaat etmemi bana emretmiş olmasaydı, seninle birlikte
buralara kadar gelmezdim. Sen, Resulullah (s.a.v.)'ın Ammar b. Yasir'e: «Seni azgın ve asi bir grup öldürecektir.» dediğini işitmedin mi?»

Yahya b. Nasr, ...nin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
«Ammar'ın katili, gelip Muaviye'nin yanına girmek için izin istedi. O esnada Muaviye'nin yanında Amr b. As da vardı. Amr: "İçeri girmesi­ne izin ver ve onu cehennemlik olmakla müjdele." deyince adam, Muaviye'ye: «Amr'ın dediklerini işitmiyor musun?» diye sorunca Muaviye, şöyle cevap verdi: «Amr, doğru söyledi. Ancak Ammar'ı öldürenler, onu buraya getirenlerdir. Onu bu savaşa sokanlardır.»

Dolayısıyla rivayet de geçen Abdullah bin As gibi uyduruk bir isim değil Hz. Amr bin As'dır..İslamoğlu, üst rivayetin Abdullah'ı ile alt rivayetin As'ını birleştirmiştir..' 27 baskıdır devam eden ibretlik bir okuma hatası'.

Not: Hz. Ali'yle, Hz. Muâviye'nin taraftarları arasındaki savaşta, Ammar yüksek tepelere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırıyordu:
«—Bugün sevgililere, Muhammed'e (s.a.v.) ve arkadaşlarına ka­vuşuyoruz».
Hz. Muâviye'nin ordusundan bir grup onu öldürme konusunda anlaştılar ve onu, salih şehitlerin dünyasına götüren günahkâr bir oku onun tarafına doğrulttular.
Ammar'm öldürüldüğü haberi rüzgâr gibi esti...
Abdullah İbn Amr heyecandan yerinde duramadı:
— Ammar öldürüldü mü?...
— Onun katilleri sizsiniz!...
— O halde siz asi topluluksunuz...
— Siz sapıklık üzere savaşanlarsınız!..
Bir haberci olarak, azimlerini kırmak ve aralarında onların asi ol­duklarını söylemek için Hz. Muâviye'nin askerlerinin içine girdi. Çün­kü onlar Ammar'ı öldürmüşlerdi. Peygamber (s.a.v.) 27 sene önce as­habından bir grubun ortasında Ammar'ı asi bir topluluğun öldürece­ğini söylemişti...
Abdullah'ın sözü Hz. Muâviye'ye taşındı. Hz. Muâviye Amr'ı ve oğlu Abdullah'ı çağırıp Amr'a:
«— Bu deli oğlunu bizden uzaklaştırmıyor musun?
Abdullah da şöyle cevap verdi:
«— Ben deli değilim. Ancak Resûlüllah'ın Ammar'a: 'Seni asi bir topluluk öldürecek!' dediğini duydum». Hz, Muâviye ona:

«— Peki, niçin bizimle birlikte çıktın?» dedi.
Abdullah şöyle cevap verdi:
«— Çünkü Resulullah (s.a.v.) bana, babama itaat etmemi emret­ti. Ben savaşa çıkma konusunda ona itaat ettim fakat, sizinle birlikte savaşamam».
İkisi konuşurlarken Ammar'ın katilinin içeriye girmesi için izin isteyen kimse, Muâviye'nin huzuruna girdi. Bunun üzerine Abdullah İbn Amr şöyle haykırdı:
«— Ona izin ver ve cehennemi de müjdele».
Çok sabırlı ve yumuşak olmasına rağmen Hz. Muâviye hiddetle­nip Amr'a haykırdı:
«— Şunun söylediklerini duymuyor musun...»
Abdullah muttakilerin sakinliği ve rahatlığıyla Hz. Muâviye'ye, sadece gerçeği söylediğini ve Ammar'ı da ancak asilerin öldürdüğü­nü tekrar etti...
Babasına dönüp:

«— Resulullah (s.a.v.) bana, sana itaat etmemi emretmeseydi seninle birlikte buraya gelmezdim!»
Hz. Muâviye'yle Amr askerlerini teftişe çıktılar. Herkesin, Hz. Peygamber'in (s.a.v.) Ammar hakkında söylediği; 'Seni asi bir toplu­luk öldürecek' sözünü duyduğunu öğrenince dehşete kapıldılar.
Amr ve Muâviye bu önemli mes'elenin Muâviye'den yüz çevir­meye ve ona isyana dönüşmek üzere olduğunu hissettiler...
Düşündüler ve sonunda halk arasında yaymaya gittikleri söyle­yeceklerini buldular...İkisi şunu söylediler:
«— Evet, Resulullah (s.a.v.) bir gün Ammar'a 'seni asi bir top­luluk öldürecek' demiştir...
Resûlüllah'ın (s.a.v.) verdiği haber doğrudur. Gerçekten Ammar öldürülmüştür... Ama onu kim öldürdü?
Ancak, onu savaşa çıkaranlar ve kendileriyle birlikte savaşa sü­rükleyenler öldürdü!...(3)



Değerlendirme: 'Can havliyle' yapılan bu savunmanın 'mantık sınırlarını' zorladığı muhakkak..Böyle olmasına rağmen orduda nasıl kabul gördüğü ise büyük bir muamma!

*

(1) http://www.mustafaislamoglu.com/638_Hadislerde-Gayb.html
(2) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/04/mustafa-islamoglunun-peygamberin.html
(3) http://www.enfal.de/sahabelerinhayati/082.htm

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/08/islamoglunun-gelecekle-ilgili-hadisler.html

Devamını Oku »

İslamoğlunun, Buhari ve Müslimin Sahihlerine Kur#39;an'dan sonraki en Sahih kaynaklar dememek için yaptığı hatalar

İslamoğlu'nun, Buhari ve Müslim'in Sahihlerine Kur'an'dan sonraki en Sahih kaynaklar dememek için yaptığı hatalar


Mustafa İslamoğlu:...Dolayısıyla K. Sitte'de eğer sünnetin aslı hayatsa Sünenler sahihlerden evladır. Sünen-i Ebu Davud, Sünen-i Tirmizi Sahihlerden evladır..Ama eğer sahihler konusunda bir sıralama yapacak olursak bu sahihlerden de önce [Yani Buhari ve Müslim'in Sahihlerinden önce] sahihler var..İbn Huzeyme. İbn Huzeyme'nin Sahih'i bu sahihlerden çok öncedir..Bu sahihlerin dışında da Sahihler var. Sahih-i İbn Hibban..Müstedrek..Buhari'nin şartlarıyla Buhari'nin almadığı hadisleri almıştır..Buhari'nin şartlarını uygulamış Buhari kadar bir kitap çıkmıştır ortaya. Buhari o hadisleri görmemiş..Veya görme...nasıl olduysa olmamış..(1)



Hatalar:

1."Dolayısıyla K.Sitte'de eğer sünnetin aslı hayatsa Sünenler sahihlerden evladır"

Cevap: Hem baştaki cümlecik uyduruktur, hem de 'Sünenler Sahihlerden evladır' cümlesi atmasyondur..Hele ki Tirmizi'nin Sünenini Buhari'den evla sayan bilmem ki ikinci bir hadis cahili var mıdır? En evla hadis kitaplarının Buhari ve Müslim'in Sahihleri olduğu o sünenlerin yazarları tarafından ve tüm hadisçiler tarafından kabul edilmiş bir gerçektir..

Muhammed b. İsmâil el-Buhârî ile Müslim b. Haccâc’ın el-Câmiu’s-sahih’leri “sahih hadisleri ihtiva eden iki kitap” anlamında Sahihayn diye anılmış ve İslâm âlimleri tarafından Kur’ân-ı Kerîm’den sonra en sahih kitaplar olarak kabul edilmiştir (İbnü’s-Salâh, Mukaddime, s. 160; Nevevî, et-Takrîb, s. 22; İbn Teymiyye, XX, 321).(2)



2.a-"Ama eğer sahihler konusunda bir sıralama yapacak olursak bu sahihlerden de önce [Yani Buhari ve Müslim'in Sahihlerinden önce] sahihler var..İbn Huzeyme. İbn Huzeyme'nin Sahih'i bu sahihlerden çok öncedir"

Cevap: Sahih hadisleri toplamak için yazılan ilk Sahih hadis kitapları Buhari ve Müslüm'inkidir: Bilindiği gibi sahih hadisleri ilk defa toplayan ve tasnif eden muhaddis, Buharî'dir. Buhârî'yi talebesi Müslim takip etmiştir. (3)

b-İbn Huzeyme'nin Sahih'i, Sahihlerden önce değil sonradır..İbn Huzeyme 223-311 yılları arasında yaşayıp ta (4) nasıl olsun da 194-256 yılları arasında yaşamış İmam Buhari'den daha evvel Sahih kitabı tasnif etsin?
İmam Buhari, Sahihini yazdığında İbn Huzeyme ilim yolculuğuna yeni çıkmıştı:
...[İbn Huzeyme] Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledikten sonra tahsilini ilerletmek ve özellikle Kuteybe b. Saîd’den hadis dinlemek için yola çıktı, ancak Merv’e ulaştığında Kuteybe’nin ölüm haberini aldı (240/854). Bağdat, Rey, Cürcân, Şam, Basra, Kûfe, Kahire ve Vâsıt gibi ilim merkezlerini dolaşarak pek çok hocadan istifade etti. (4)
3. "Bu sahihlerin dışında da Sahihler var. Sahih-i İbn Hibban..Müstedrek..Buhari'nin şartlarıyla Buhari'nin almadığı hadisleri almıştır.."

Cevap: Burada da fahiş bir hata yapılmış ve İbn Hibban, Hakim en-Nişaburi ve Onun kitabı Müstedrek ile karıştırılmıştır ki bu hatayı Hadis ilminden nokta kadar nasibi olan yapmaz. İslamoğlu, Hakim'in Müstedrek'ini İbn Hibban'a nispet ederek yapılması epey zor bir hatayı kolayca işlemiştir..İbn Hibban'ın Sahih'i Müstedrek türünde değildir:

Müstedrek Türü Çalışmalar.

1. el-Müstedrek ale’s-Sahihayn. Bu türün en meşhur çalışması olan eserde Hâkim en-Nîsâbûrî, Sahihayn’de yer almamakla birlikte ikisinin ya da ikisinden birinin şartlarına uyan sahih hadisleri toplamaya çalışmıştır (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkadir Atâ, I-IV, Beyrut 1411/1990).

2. el-İlzâmât ale’s-Sahihayn (alâ Sahihi’l-Buhârî ve Müslim). Dârekutnî, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Sahihayn’de yer almayan yetmiş hadisi bu çalışmasında bir araya getirmiştir. Eser Sahihayn’in telif yönteminden farklı olarak müsned tertibindedir. Dârekutnî, şartlarına uyduğu halde eserlerinde bu hadislere yer vermemeleri sebebiyle Şeyhayn’i tenkit etmişse de onların bütün sahihleri toplama gibi bir gayelerinin olmaması göz önünde bulundurularak Dârekutnî’nin bu ithamı yersiz görülmüştür (nşr. Ebu Abdurrahman Mukbil b. Hâdî el-Vâdiî, Beyrut 1405/1985).

3. Kitâbü’t-Tetebbu. Dârekutnî, bu cüzünde Sahihayn’de illetli olduğunu iddia ettiği 218 hadisi ele almıştır. Irâki de el-Müstedrek alâ Müstedreki’d-Dârekutnî adlı bir çalışma yapmış (Kettânî, s. 16) ve bu risale el-İlzâmât ile birlikte yayımlanmıştır.

4. el-Müstedrek alâ Sahihi’l-Buharî ve Müslim (el-Müstedrekü’l-müstahrec ale’l-İlzâmât). Ebu Zer el-Herevî, Dârekutnî’nin İlzâmât’ındaki yetmiş hadisi kendi senedleriyle tahrîc etmiştir. Dört cüzden meydana gelen ve Zehebî ile İbn Hacer el-Askalânî tarafından görülen eserin günümüze gelip gelmediği bilinmemektedir.

5. el-Ehadisü’l-muhtara mimmâ lem yuhrichü’l-Buharî ve Müslim fî Sahihayhimâ (el-Ehadisü’l-ciyâd). Ziyâeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş, I-II, Mekke 1412).

6. el-Müstedrek mine’n-nususi’s-sakıta. Muhammed b. Harun er-Rûyânî’nin el-Müsned’i için Emin Ali Ebu Yemânî’nin hazırladığı zeyildir (I-III, Kahire-Riyad 1416/1995). (5)

İbn Hibban Eserleri. 1. el-Müsnedü’s-sahih ale’t-tekasim ve’l-envâ (Sahihu İbn Hibban, es-Sünen, et-Tekasim ve’l-envâ). Klasik tasnif metotlarından farklı olarak emirler, nehiyler, haberler, mubahlar ve Peygamber’in fiilleri şeklinde beş bölüm halinde düzenlenen ve sahih hadisler yanında hasen hadisleri de ihtiva eden eserin tamamı günümüze ulaşmamıştır. Abdülmuhsin el-Yemânî tarafından yayımlanan eseri (I-III, Medine, ts.), İbn Balabân (ö. 739/1339) el-İhsân fî takrîbi Sahihi İbn Hibbân adıyla bablara göre yeniden düzenlemiştir (I-IX, Beyrut 1407/1987). (6)



4.Buhari o hadisleri görmemiş..Veya görme...nasıl olduysa olmamış.

Cevap: Bu bilgi de atmasyondur ..Doğrusu şudur:
Buhârî, sahih olan bütün hadisleri derlemenin kitabın hacmini büyüteceğini düşünerek bu yola gitmediğini, ancak sahih olmayan hiçbir hadisi de eserine almadığını belirtmiştir (İbnü’s-Salâh, Mukaddime, s. 168). Onun eserine el-Câmiu’l-müsnedü’s-sahihu’l-muhtasar min umûri Resûlillâh sallallahu aleyhi ve sellem ve sünenihî ve eyyâmihî adını vermesi de sahih olan bütün hadisleri derlemeyi düşünmediğini göstermektedir. (7)

***

(1) http://www.youtube.com/watch?v=5v9TqD9ona0
(2) http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=350527
(3) http://samil.ihya.org/ansiklopedi/sahih-hadis.html
(4) http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=200079
(5) http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=320134
(6) http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=200063
(7) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/mustafa-islamoglunun-sahih-i-buhari.html



http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/11/islamoglunun-buhari-ve-muslimin.html
Devamını Oku »

Mustafa İslamoğlu'nun Yanlışları-3

Mustafa İslamoğlu'nun Yanlışları-3


Mustafa İslamoğlu: Muhaddislerin raviler hakkındaki görüşleri zann-ı galib ve tekil olaylardan yola çıkarak vardıkları İÇTİHADDIR. BİRİNİN GÜVENİLİR DEDİĞİNE DİĞERİ GÜVENİLMEZ DİYEBİLİR. Buhari'nin güvenilir dediği 400 raviye arkadaşı ve öğrencisi Müslim güvenilmez derken, Müslim'in güvenilir bulduğu 600 raviyi Buhari güvenilir bulmamıştır. HER İÇTİHAD SAHİBİNİ VE O ALİME İTTİBA EDEN KİMSEYİ BAĞLAR. FAKAT RAVİLER HAKKINDAKİ İÇTİHADLARI MUTLAK KABUL ETMEK CEHALETİN DANİSKASIDIR. (1)

Tenkit: İslamoğlu'nun verdiği bu bilgi yanlıştır..Doğrusu:

İbni Hacer şöyle dedi: "Buhârî'nin, kendilerinden hadis almakta Müslim'den ayrıldığı râvîler 430 küsur kişidir. Bunlardan zaîflik lafı edilenler 80 kişidir. Müslim'in kendilerinden hadis almakta Buhârî'den ayrıldığı râvîler 620 kişidir. Bunlardan zaîflikle laf edilenler 160 kişidir." Bundan sonra ibn Hacer şöyle dedi:

"Haklarında söz edilenlerden olup da Buhârî'nin hadis aldığı kim­selerin çoğu, kendilerine kavuştuğu, meclislerinde oturduğu, hâlleri­ni tanıdığı, hadislerine muttali' olup sağlamlarını gevşeklerinden ayırdığı kendi üstatlarıdır." [Hedyu's-Sârî, s.9.]

Dolayısıyla hakkında güvenilmez, zayıf gibi cerhler olsaydı rakamlar 80, 160 olmayacaktı..

* Sahiheyn’in ricalinden toplam 210 kişi cerhe maruz kalmıştır. Zayıf oldukları ileri sürülen bu ravilerden 32’si hem Buhârî ve hem de Müslim’in ricali arasında yer alırken 78’inde Buhârî, 100’ünde de Müslim teferrüd eder. Yani Müslim’in cerhedilen râvisi daha çok. İbnu Hacer: “Cerh, isnadı yaralayıcı çeşitten olmasa bile, cerh edilmeyenlerden almak, cerh edilenlerden almaktan daha iyidir” der.

* Şu da bilinmeli ki, Buhârî’nin, teferrüd ettiği zayıfların çoğu, Buhârî’nin bizzat tanıdığı şeyhleridir. Yani bazıları onları zayıf addetmiş olsa bile Buhârî, şahsen tanıdığı, ahvalini yakından bildiği için bu çeşit cerhin ehemmiyeti kalmamaktadır. Halbuki Müslim’in cerhedilen râvileri çoğunluk itibariyle Müslim’in temas ettiği kimseler değil, daha önceki tabakalara mensup kimselerdir. Müslim’in onları şahsen tanıması mümkün değildir, dolayısıyla bunlar hakkındaki cerh muteberlik kazanmaktadır.

* Buhârî’nin, Müslim’e nispetle teferrüd ettiği râvilerin sayısı 430, Müslim’in Buhâri’ye nispetle teferrüd ettiği râvilerin sayısı 620’dir. Burada görülen fark da Buhârî lehine bir durumdur. (2)

Burada asıl mesele bir hadisin Buhari ve Müslim'in Sahihlerinde olmamasının o hadisin ve ricalinin zayıf görüldüğü anlamına gelmemesidir. Teferrüd illaki ta'zif manasına gelmez..Tercih olarak ta değerlendirilebilir. Örneğin İmam Buhari, hoca ile talebe arasında lika'yı yani yüz yüze gelmeyi şart koşarken Müslim, muâsara'yı yani aynı asırda, görüşebilmiş olma şartları dâhilinde yaşamış olmayı yeterli bulmaktadır. Bu demek değildir ki İmam Müslim'in bu koşulda aldığı hadislerin ravileri İmam Buhari'ye göre zayıf ve güvenilmezdir..Sadece titizlik ve yöntem farkına işarettir: Ricalde ikinci tabaka Adalet ve Zabt vasıfları yönüyle birinci tabadaki râviler gibi olmakla beraber, şeyhi ile beraberliği az olan ve bu sebeple şeyhinin rivayetleri hakkında fazla mümaresesi, bilgisi olmayan kimselerdir. Bunlar itkânda birinci tabakadan geridirler.Bir hadisin sahih addedilmesi için Müslim bu azıcık beraberliği yeterli bulur. Buhârî'ye göre bu vasıftaki râvinin rivayeti bir bâbta asıl olmazken, Müslim'e göre olmaktadır. (3)

Buhari tüm sahihleri toplama gayreti içinde olmadığını açıkça dile getirir:

1-Buhârî, sahih olan bütün hadisleri derlemenin kitabın hacmini büyüteceğini düşünerek bu yola gitmediğini, ancak sahih olmayan hiçbir hadisi de eserine almadığını belirtmiştir (İbnü’s-Salâh, Muķaddime, s. 168). Onun eserine el-Câmiu’l-müsnedü’s-sahihu’l-muhtasar min umûri Resûlillâh sallallahu aleyhi ve sellem ve sünenihî ve eyyâmihî adını vermesi de sahih olan bütün hadisleri derlemeyi düşünmediğini göstermektedir. Aynı düşünceye sahip olan Müslim de sıhhatinde muhaddislerin ittifak ettiği hadisleri derlemekle yetindiğini söylemiştir (Müslim, “Śalât”, 63).

2-Sahih olan bir hadisin Buhârî ile Müslim’in benimsediği şartlara uymaması, senedinin bir başka sahih rivayete göre daha düşük seviyede olması, diğer hadis âlimlerinin sika kabul ettiği râvileri Buhârî ile Müslim’in güvenilir bulmaması, bir hadiste başkalarının fark etmediği gizli bir kusuru (illet) onların görmesi ve aynı değerde olan iki sahih hadisten birini tercih etmeleri gibi sebeplerleSahîhayn’da yer almaması o hadis için bir kusur sayılmaz. Eserine “sahih” adını veren hiçbir musannif kitabındaki bütün hadislerin sahih olduğunu söylememiş, fakat Buhârî ile Müslim’in sahih olmayan hiçbir hadisi eserlerine almadıklarını belirtmeleri ve bunun doğru olduğunun anlaşılması sebebiyle Nevevî’nin dediği gibi İslâm ümmeti, bu iki eserdeki hadislerin tamamının sahih ve bu hadislerle amel etmenin vacip olduğu hususunda görüş birliği etmiştir (Nevevî, Tehzîbü’l-esma, s. 143). (4)

***

(1) http://www.mustafaislamoglu.com/HD509_kaza-orucu-olanin-eda-orucu-kabul-olmaz-mi-.html
http://www.sevde.de/islam_Ans/S/20.htm
http://islamicevaplar.com/hadis-dosyasi.html
(2) http://kitap.ihya.org/hadis-tarihi/konu-689.htm
http://www.kimdirhayatieserleri.com/imam-muslim-kimdir-hayati-ve-eserleri.html
(3) http://kitap.ihya.org/hadis-tarihi/konu-639.htm
(4) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/mustafa-islamoglunun-sahih-i-buhari.html

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/01/mustafa-islamoglunun-yanlslar-3.html
Devamını Oku »

İslamoğlu'nun Yanlışları-4 : İbadetin Kabulü

İslamoğlu'nun Yanlışları-4 : İbadetin Kabulü


İslamoğlu: İbadetin kabulüne dair nihai ve kesin bir şey söylemek sadece ve sadece ALLAH'IN HAKKIDIR. Allah'tan başkası "kabul olup olmayacağına dair" değil "sahih olup olmayacağına dair" bir şeyler söyleyebilir. Allah Resulü de kendi ibadetleri için Allah'tan kabul duasında bulunurdu. Rivayeti vaz edenler bu ince ve önemli hususu gözden kaçırmışlar. (1)

Cevap: 

İslamoğlu'nun lüzumsuz polemiklerinden biri daha..Sanki peygamber ibadeti kendisi kabul makamında lafa giriyor?!..Allah'ın hangi ibadeti kabul edeceğini hangisini de reddedeceğini yine Allah'tan aldığı bilgiyle bize öğretiyor..Rivayeti 'kabul edilmesi için gerekli olan sıhhat şartları' diye anlamamaya ne engel var? Burada yazdıkları İslamoğlu'nun kendi yazılarıyla da çelişiyor:

1- "Başka bir kimsenin yerine hac yapmak oluyorsa, kılamadığımız namazları, tutamadığımız oruçları vs.yi de başkalarına havale edebiliriz. Kur'an'ı size anlatmak haddim değil, ancak bildiğim kadarıyla herkes kendi yaptığından sorumlu olacak ve bu gibi ibadet aktarmaları Kur'an'ın ruhuna aykırıdır. Yok bu izin sadece hac için deniyorsa, benim mühendis kafam bunu kabul etmez. O zaman nerede kaldı ''Müslümanlık mantık dinidir'' lafı. Bu konuya açıklık getirir misiniz?

2- Kur'an da ''..hac bilinen aylardadır..'' deniyor. Bu duruma göre bu bilinen aylar hangileridir? ve bu aylarda hac görevimizi yerine getirebilir miyiz yoksa illa ki hac zamanını mı beklemeliyiz? Yani bilinen aylardan, bilinen günlere mi geçtik? Diyanet'in bu seneki uygulaması bu soruyu daha da önemli yapıyor.

Cevap 1: Edemeyiz. Hac bir istisnadır. Allah Resulü, kendisine babasının yerine hac yapıp yapamayacağını soran bir hanıma "Haccet" demiştir. A) Bu hüküm diğerlerine kıyaslanamaz. Çünkü delil hacla sınırlıdır. Namaz ve oruç kıyas yoluyla buna dahil edilemez. B) Allah Rasulü'nün izin verdiği kimse "başkası" değil, kişinin kendi çocuğudur. Hayırlı evlat, "Üç kişinin amel defteri kapanmaz" hadisinde de ifade edildiği gibi, kişinin yaşayan ameli sayılır. C) Soruyu soran kadının yaptığı niyabeten haccın babasının boynuna borç olan "farz hac" mı yoksa nafile mi olduğu açık değildir. (2)

Sorulsa ki; kişi hayatta ama geri kalan hayatında ne oruç tutabilecek ne de hacca gidebilecek babasının yerine oruç tutsa ve hacca gitse bu amelleri kabul edilir mi ? Babasının yerine yaptığı hac sahihtir ama kabul edilmesi/mebrur olması Allah'ın takdirine bağlıdır..Ama onun yerine tuttuğu oruç sahih değildir dolayısıyla kabul edilmez demiyor muyuz? Demek ki Allah Resulünün emirleri burada kişi bağlamında değil de ibadetin sıhhati bağlamında bir ölçü koyuyor..İbadet usulüne uygun değilse kabul edilmez..Örneğin kişi sünnette gelen bilgiden öğle namazının farzının 4 rekat olduğunu bilir..Bir diğeri 2 rekat kılmakta ısrar ederse bu ameli için kabul edilip edilmemesi Allahın bilgisi dahilindedir mi diyeceğiz yoksa kabul edilmez mi diyeceğiz.? İslamoğlu'nun gereksiz polemiklerine dalan kişiler herhalde kararda zorlanacaktır..Allah bilir biz bilemeyiz demek sorunun cevabı değil. Ayrıca İslamoğlu buradaki yorumuyla yine pek çok sahih hadisin hakkına girmiştir..Allah Resulü ibadetin kabul edilip edilmediği noktasında hadisleri vardır..Bir örnek:

1577 -..."Ey Hâlid ağır ol!" dedi ve ilave etti:
"Nefsimi kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelâl'e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şayet alış-verişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi !"
Sonra Resulullah (tekfin) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi."
Müslim, Hudud 22, (1695); Ebü Dâvud, Hudud 24, 25, (4434, 4441).
Yorum: 

Demek ki Allah Resulü bu mücrimin tevbesinin kabul edildiğini biliyor ama İslamoğlu'na göre bilemiyor olması gerekirdi..İlginç olanı ise bu hadisin İslamoğlu'ndan "kabul" alması.. Üç Muhammed'de:
Ahlakı Kur'an olan Hz. Peygamber, İslâm aklının zirvesiydi. Vahyin, toptancılığa dayalı mahsusun yerine koyduğu seçiciliğe dayalı makule çağırmıştı. O, hanif olarak devam edip "Allah düşmanı" olarak biten bir ömrün sahibi olan Şair Ümeyye b. Ebi's-Salt es-Sekafi için "Onun şiiri müslüman olmuştu" diyecektir.25 Yine o, Uhud Savaşı'nda İslâm ordusuna katılıp hayatını feda eden Yahudi iş adamı ve bilgini Muhayrık için "Muhayrık Yahudilerin en hayırlısıydı"26 demiştir. Savaşta vatana ihanet kapsamına giren bir suç işleyen Hatıb b. Ebi Beltea için, "O Allah ve Rasulü'nü seviyor" diyecektir. Zina suçunu itiraf eden Maiz b. Malik için "O öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tevbesi ümmet arasında paylaştırılsa herkese yeterdi"27 sözü de, onun seçiciliğe dayalı uygulamasının bir göstergesidir. Bütün bunlar, ayırt edemeyen mahsus bir aklın değil seçicilik kabiliyeti kazanmış makul bir aklın ürünüdürler ve bu yaklaşımı Hz. Peygamber Kur'ân'dan almıştır. Rasulullah'ı örnek alan seçkin arkadaşları, ondan öğrendikleri bu seçicilik yeteneğini, Rasülullah'tan yerli yersiz yapılan nakillere uygulayarak, makulün mahsusa dönüşmesine engel olmaya çabalamışlardır. (3)

Tenkit: 

1-Maiz b. Malik (r.a.) için "O öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tevbesi ümmet arasında paylaştırılsa herkese yeterdi" sözü aklın değil vahyin ve gaybın alanına giren bir bilgidir..Hem de bu sözün (Gamidiyeli kadın hadisinde gördüğümüz gibi) öncesinde Allah'a yemin ederek başlanıyorsa, sözün vahye müstenit olduğu anlaşılır..

2-Hadi İslamoğlu'nun mantığıyla gidelim..Maiz (r.a.) için Allah Resulü seçici akıl yeteneğiyle (?) onun tevbesinin şu kadar insana yeteceğini anladı ve bu akıl İslamoğlu'ndan takdir aldı (?). Peki aynı seçici akıl oruç ile ilgili bir hususta neden müdahil olamıyor ?..Hangi tevbenin kabul edilip edilmediğini temyiz eden (ki bu çok zor, kompleks, karmaşık bir problemdir; dıştan anlaşılamaz) bir akıl nispeten daha kolay olan hangi amelin kabul edildiğini neden bilemez ? Tabi burada yaptığım yorumlar hadisin sıhhatinden ve izahından bağımsız sırf İslamoğlu'nun uyguladığı mantığın sorgulaması çerçevesindeydi..Daha sonra bu hadisin sıhhati üzerinde ve nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde dururuz inşallah..

***

(1) http://www.mustafaislamoglu.com/HD509_kaza-orucu-olanin-eda-orucu-kabul-olmaz-mi-.html
(2) http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_940_33_hacca-dair-sorular.html
(3) http://www.ilimhazinem.com/uc-muhammed-iki-tasavvur-bir-gercek-mustafa-islamoglu-t96068.html

Devamını Oku »

İslamoğlu'nun Rivayetlerde Yaptığı Tahrifata Bir Örnek

İslamoğlu'nun Rivayetlerde Yaptığı Tahrifata Bir Örnek


İslamoğlu: Maiz'in lince kurban gittiğini haber aldıktan sonra, Maiz el-Eslemi'yi işlediği zina suçunu itirafa ikna eden Hezzal isimli adama dönüp, "Yaptığını beğendin mi?" diyen Hz. Peygamber, ''Allah''ın hükmü''nü içine sindiremediği için mi bu sözleri söylüyordu? (1)

Cevap:

1. Öncelikle rivayetlerde Maiz'in (r.a.) lince kurban gittiği değil had uygulanması esnasında canı yanması nedeniyle itirafından vazgeçmek istemesi, Ashabtan birinin devam etmesi söz konusu..Bunun adı linç değil recmdir..Ajitasyon yapacağım diye kavramlarla bu derece oynamak tahkikçi kimliğe yakışmaz.Eğer linç olsaydı kısas gerekecekti..Fıkıh yazıları kitabında böylesi hata..Ayrıca Hezzel isimli adam değil Hezzel isimli Sahabi. Biraz daha saygı.

2. Asıl çarpıtma Efendimiz'e nispet edilen ""Yaptığını beğendin mi?" sözüdür..Bu söz uydurmadır..Efendimizin böyle bir sözü olmamıştır..İslamoğlu hayal ürünü olan bir sözü Efendimize nispet ederek çirkin bir çarpıtma yapmıştır..Belki onun algısına göre hadisteki söz ile nispet ettiği söz aynı olabilir ama aynı değil:

4377... Yezid b. Nuaym, babası (Nuaym)dan şöyle rivayet etti: Mâiz (r.a) Rasûlullah (s.a)'a gelip dört defa (zina ettiğini) ikrar etti. bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a) recmedilmesini emretti ve Hazzâl'e; "Eğer onu elbisenle gizleseydin senin için daha hayırlı olurdu" dedi. [Hezzal; Nuaym'ın babasıdır. Medine'de oturan bir sahabidir. Mâiz'in babası Ma­lik, Hezzali vasî tayin etmişti.]

4378... İbnü'l Münkedir şöyle demiştir:"Hezzâl, Mâiz'e; Rasûlullah'a gidip haber vermesini emretti.[1]

Açıklama: Maiz b Malik, Hezzal'in vesayeti altında yetim büyümüştü. Bir cariye ile zina etti. Kendisi Muhsandı. Yani sahih bir evlilik yapmış ve hanımı ile ilişki kurmuşu. Hezzal, Mâiz'e Rasûlullah'a gidip durumu haber verme­sini belki Rasûlullah'in buna bir çıkış yolu bulacağını kendisi için Allah'tan af dileyeceğini söyledi. Mâiz da Resulullah (s.a)'a gelip: "Ya Ra­sûlullah ben zina ettim. Bana Allah'ın kitabını uygula" dedi. Resulullah ona itibar etmedi ama Mâiz dönüp bu sözlerini üç kez daha tekrarladı. Bu­nun üzerine efendimiz, recmedilmesini emretti ve Mâiz recmedildi. Hezzale de, mes'eleye muttali olup da Maiz'i kendisine göndereceğine, onla­rın üzerine elbisesini atıp gizlemesinin daha hayırlı olacağını söyledi. Hadis-i şerifin konu ile ilgili bölümü, Rasûlullah'ın Hezzal'e söyledi­ğidir. Efendimiz bu sözü ile haddi gerektiren bir suç işleyen kişinin başkaları tarafından bilinmeyen suçunu hakime haber vermemenin daha iyi olacağına işaret etmiştir. [2]

Mâiz Bin Mâlik'in Recmi

4419... Nuaym b. Hezzâl, babasını (Hezzâl)'ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Mâ'iz b. Malik babamın yanında kalan bir yetimdi. Mahalleden bir Ca­riyeyle cinsî ilişki kurdu. Babam kendisine:

"Rasûlullah (s.a)'e git, yaptığını haber ver. Belki senin için (Allah'tan) bağış diler" dedi. Bunu, Mâiz için bir çıkış yolu bulunur umuduyla istemişti.
Mâiz, Râsûlullah'a gelip:
"Yâ Rasûlullah! ben zina ettim. Bana Allah'ın Kitabını (n hükmünü) uygula" dedi.
Rasûlullah ondan yüz çevirdi. Mâiz dönüp tekrar;
"Yâ Rasûlullah! Ben zina ettim. Bana Allah'ın kitabım (n hükmünü) uygula" dedi.
Rasûlullah yine ondan yüz çevirdi. Ama Mâiz tekrar dönüp: "Yâ Ra­sûlullah ! Ben zina ettim. Bana Allah'ın Kitabını uygula dedi." Nihayet bunu dört kez söyleyince, Rasûlullah (s.a):
"Sen bunu dört kez söyledin. Kiminle zina ettin?" dedi. Mâiz:
"Falan kadınla"
Onunla birlikte yattın mı?

-Evet
Derin onun derisine değdi mi?

-Evet
Onunla cinsel ilişkide bulundun mu?

-Evet
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) recmedilmesini emretti. Mâiz, Harre'ye götürüldü. Recmedilip de (recmedilmeye başlanıp da) taşın acısını hisse­dince sabredemedi, (recmedildiği yerden) çıkıp kaçtı. Arkadaşları yetişe­mediği halde Abdulah b. Üneys yetişip, bir deve inciği[3] aldı ona atıp öl­dürdü. Sonra Rasûlullah (s.a)'e geldi ve bunu kendisine haber verdi.
Rasûlullah (s.a):
"Keşke bıraksaydınız. Belki tevbe ederdi de, Allah tevbesini kabul ederdi" buyurdu.[4]



[1] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/46.

[2] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/46-47.
[3] "İncik" diye terceme ettiğimiz "vazîf' kelimesine Kâmus'da "atın veya deve­nin topuğu ile dizi arasındaki kemik" denilmektedir.Nihâye'de ise devenin ayağına va­zîf denildiği bildirilmektedir.
[4] Buhârî, hudûd 26. 27; Müslim, hudûd 22. 23 Ahmed, V, 262, 265.
Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/112-113.

***



(1) http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/mustafaislamoglu/ondan-raziyim-ama-sizden-41047

Mustafa İslamoğlu, Fıkıh ve İbadet Yazıları, Düşün yayıncılık, s. 31-32.

Devamını Oku »

Efendimiz(a.s) Kuran dışında da vahiy almıştır

Efendimiz(a.s) Kuran dışında da vahiy almıştır


Soru: Hocam Mürselat Suresi dersinizi dinlemek nasip oldu. Ve bazen ağabeyim ile yaptığım bir tartışmaya değindiniz. "Kur'an dışında vahiy alma meselesi..." Ben, adını vahiy koymasak da, Peygamber Efendimiz’in (sav) Kur'an ayetlerinin açıklaması mahiyetinde Cebrail (as) den Kur'an’da yazılı bulunan ve bizim gördüğümüz Kur'an kelamı dışında şeyler aldığını düşünüyordum. Buna Kur'an’ın Cebrail (as) tarafından Allah (cc)'ın yapılmasını istediği tefsiri dersem yanlış olmaz ve aldığı şeylerden kastım da budur. Ancak o zaman Peygamberimiz’in(sav) bildiği ve söylediği şeyler ile bizim bildiğimiz ve söylediğimiz şeyler arasında fark olacağını düşünüyorum. Ayrıca hadislerin metinleri, bazı hadislerde geçen geleceğe işaret eden ibareler, ibadetlerin açıklamaları gibi şeyleri Kur'an’da göremiyoruz. Bu durum da beni söylemiş olduğum şeye götürüyor. Acaba Cebrail (as) vahyi iletti ve Peygamberimiz’i (sav) öyle bıraktı mı, yaksa Kur'an lafızlarında geçmeyen açıklamaları yaptı mı? Acaba yanlış mı düşünüyorum Hocam? Beni aydınlatırsanız sevinirim. İfadelerimde haddimi de aştımsa bilgisizliğime verin. Selam ve Dua ile...

Mustafa İslamoğlu: Efendimiz vahiy dışında bilinen ve kullanılan anlamda bir vahiy almamıştır. Bunu iddia etmek, sonu gelmez zincirleme tutarsızlıkları getirir. O aldığı vahyi bize bildirmiştir. Hz. Cebrail'in Efendimiz’e öğretmenlik yaptığı söylenebilir. Bu ise vahiy olarak adlandırılamaz. (1)

Cevap: 

1-ahttp://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/hz-peygambere-kurann-dsnda-inen.html

b.Bu cevabıyla İslamoğlu

Sünnetin vahiy olmadığını,

Teşri kaynağı olmadığını,

Allah Resulü'nün postacılık yaptığını,

Kudsi hadisin olamayacağını,

4 mezhep imamı başta tüm islam alimlerinin yanıldığını; Fazlurrahman, Ebu Reyye, Ahmed Emin gibi sapıkların doğruya daha yakın olduklarını, Goldziher ve Schahct gibi müsteşriklerin bile İmam Azam, Ahmed bin Hanbel, İmam Malik, Tahavi, Serahsi, Süfyan-ı Sevri, Hammad b. Ebu Süleyman, İbrahim Nehai, Ebu Yusuf, İmam Muhammed, Leys, Remli, Evzai... gibi eazım-ı müçtehidinden daha doğru bir sünnet tasavvuruna sahip olduğunu doğrudan veya dolaylı olarak savunmuş oluyor..(2)

c.Sünnetin -en azından- bir kısmının vahiy olduğuna dair İslam alimleri arasında ittifak vardır..(3)

d.Dr. Mustafa el-A'zamî "Dirasat fi'l-Hadisi'n-Nebevî" adlı ki­tabında şunları kaydediyor [el-A'zamî, Dirâsât fi'l-Hadisi'n-Nebevî, 26-29]

"Tarih, hicri ikinci asırdan sonra İslam'a mensup hiçbir fert veya topluluğun Nebevi Sünneti terk etmeyi savunduğunu kay­detmiş değildir. Hicri ikinci asırda bunu savunanlara gelince, onlar varlıklarını sürdüremeyip tarihte kalmışlardır. Yaklaşık on bir asır boyunca durum bu şekilde devam etmiştir. Ancak daha sonra zaman değişmiş, müslümanların devleti ve hakimiyeti gitmiş, sömürge ve köleleştirme dönemi gelip çatmıştır. Sömür­geciler İslam'ın dinamiklerini ortadan kaldırmak için habis fikir­lerini yaymaya başlamıştır. İşte bu sırada Irak bölgesinde Sünneti terk etmeye çağıran bazı kimseler zuhur etmiştir.[Mevdûdî, Sünnet Ki Ainî Haysiyet, 16 Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Rağbet Yayınları: 247.]

2-İslamoğlu: Efendimiz vahiy dışında bilinen ve kullanılan anlamda bir vahiy almamıştır. Bunu iddia etmek, sonu gelmez zincirleme tutarsızlıkları getirir

Cevap: Demek ki tüm islam alimleri, ehli sünnetin dehaları, fakihleri, usulcüleri zincirleme tutarsızlık sergilemiş, bir tek İslamoğlu, Ebu Reyye ve Goldziher, Hakkı Yılmaz, Yaşar Nuri Öztürk, İhsan Eliaçık, Edip Yüksel v.s. gibiler tutarsızlıktan salim kalmış..İşe bak ki bu zehirli iddianın sahibi daha basit bir cümleyi bile kurmayı başaramamış..Herhalde, Vahiy dışında... vahiy almamıştır değil "Kuran dışında bilinen ve kullanılan anlamda bir vahiy almamıştır" demek istiyor.

***

(1) http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D01392/2003_5/2003_5_BAKKALA.pdf
(2) http://www.haberhilal.com/namaz/cuma_namazi3.htm
http://www.islah.de/sunnet/sun00008.pdf
(3) http://ibrahimpacaci.com/index.php?option=com_content&view=article&id=198:suennetvahiymidir&catid=8:tercueme&Itemid=20
http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D01392/2003_5/2003_5_BAKKALA.pdf
http://www.resulullah.org/sunnetin-baglayiciligi-ornek-alinmasi-ve-kaynaginin-vahiy-olup-olmadigi-konusunda-bilgi-verir-misini



Devamını Oku »

Hadislerin Sıhhatine Hüküm Vermede İlme Dayanmayan Yaklaşımlar



Hadisin Sıhhatine Hüküm Vermek

Soru: Hadise hüküm vermekle senede hüküm vermek aynı şey midir?

Cevap: Hadislerin sıhhatine hüküm vermek hadis usulünün temel meselesidir. Hadise hüküm vermekle senede hüküm vermek aynı şey de­ğildir. Günümüzdeki anlayışları dikkate aldığımızda iki yüzeysel, de­rinliksiz bakış açısıyla karşılaşırız:

a-Birinci anlayış hadiste metin tenkidi yapılması konusunda ıs­rar eder. Bu çerçevede hadislerin Kur’ân’a, akla, tarihe, bilime arz edilmesini savunur.Sahîhayn’da olsa bile hadislerin tenkit edilmesini iddia eder. Bu anlayış ilk bakışta isabetli gibi gözükü­yorsa da uygulamalara baktığımızda acelecilik ve İlmî tutumdan uzak bir yaklaşımla bu ilkenin istismar edildiği bir vakıadır. Çok rahat yorumlanabilecek hadislerin sürekli reddi (1) hadislere karşı güvensiz bir ortamın yeşermesine sebep olduğu gibi reddeden­ler açısından da halk nezdinde güven vermeyen bir kişilik yapı­sının ortaya çıkmasına mahal vermektedir.
Oysa bu ilke en son çıkar yol olarak görülmelidir. Yer yer özellikle aklı aşan -çelişen demiyorum- konularda tavakkuf mekanizması çalıştırılmalıdır. Benzetme doğru ise tahriklere kapılmayıp aklımızı aşan, kavra­yamadığımız konularda, bir de çelişik gibi gördüğümüz durum­larda hadis aleyhine hemen karar vermeden susmayı ya da ye­niden düşünebilmeyi başarabilmeliyiz.

b. İkinci anlayış hadislerin kaynaklarını tespit ettikten, râvileriyle ilgili bilgilere ulaştıktan, senedi hakkında bir kanaate vardıktan sonra hadisin sahih mi değil mi olduğu sonucunu belirtmeyi ön­görür. Bu anlayışta hadis tashih veya taz’îf işinin matematik gibi olduğu kabul edilir. Formüller bellidir, her şey yerine yerleşti­rilir ve sonuç alınır. Bu durumu şöyle ifade ettiklerini söylemek de mümkündür: Bu hadis sahihtir, çünkü ricali sikadır. Bu hadis hasen li-zâtihidir, çünkü ricali sadûktur. Bu hadis zayıftır, çün­kü ricali zayıftır vs. Diğer taraftan bu durum şöyle de ifade edi­lebilir: Hadisin râvileri sika ise, sahih; sadûk ise hasen li-zâtihi; sadûk râvi desteklenmişse sahih li-ğayrihi; râviler hafif zayıfsa, hadis zayıf; bu zayıf râviler desteklenirse hasen li-ğayrihi; râviler şiddetli zayıf ise metruk; yalancı ise mevzû’ olur.Olay bu ka­dar matematikseldir. İlk bakışta bu doğru gibi gözüküyor, ama aslında iki hususu ayırt edememekten kaynaklanan bir yanlışın yapıldığı bir vakıadır. Hadislere hüküm vermekle senedlere hü­küm vermek başka başka şeylerdir. Senedlere hüküm vermek ko­laydır.

Tabakât kitaplarına bakılır, râvinin durumuna göre sened hakkında hüküm verilir. Ama hadis hakkında hüküm ver­mek zordur. Bu durum, hadisin iyi bir tahrîcini, tüm tariklerine muttali olmayı, tenkidini, rivayetlerle meşgul olmayı, münekkid âlimlerin metotlarını, tashih ve ta’lîl kaidelerini bilmeyi ve hadis zevkini, yani bu ilimle yoğrulmayı, Hz. Peygamber’i tanımayı, siretini bilmeyi, ayrıca Kur’ân’a vâkıf olmayı gerektirir. Doğ­rusu büyük âlim Abdurrahman b. Mehdî‘nin (ö. 198) konuy­la alakalı şu sözünü bu çerçevede düşünmek gerekir: “Hadîsin ne olduğunu bilmek ilham işidir. Bir âlime hadisi niçin illetli kılıyorsun dersen, derim ki, bunun delili yoktur.” (Hakim en- Neysâbûrî, Ma’rifetu ulûmi’l-hadis, Beyrut, 1997, s. 113) İşte bu durum hadislere hüküm vermenin ne kadar zor olduğunu göste­riyor. İbnu’l-Kayyım’ın kendisine sorulan “Senede bakmaksızın uydurma hadisi bilmenin bir ilkesi var mıdır?” şeklindeki soru­ya verdiği cevabı da hadislere hüküm vermenin herkesin harcı olmadığını ortaya koyar. Ona göre bunu ancak sahih sünnetle­ri tanıyan büyük âlimler bilebilir. Zira sahih sünnetler onların eti ve kanıyla karışmıştır. Bu konuda o âlimde bir meleke oluş­muştur. (Bkz. el-Menâru’l-münif, Haleb, 1970, s. 43)

Ne var ki bugün bile çokları hadislere hüküm vermekle senedlere hüküm vermenin aynı şey olduğu kanaatini taşımaktadır. Aslında ikin­ci kısımda vurguladığımız hadis zevkiyle donanımlı olma meselesi bi­rinci gruba yöneltilebilecek önemli bir eleştiridir de. Zira onlar metin tenkidini yüzeysel olarak ele alıp birkaç madde analiziyle hadislerin reddedilebileceğini düşünmektedirler. Oysa böyle düşünenlerin ken­dilerine “Ben ne kadar hadis ilmiyle yoğruldum, Hz. Peygamber’i ta­nıma noktasında ne kadar meleke kesbettim, hadis illetlerini ne kadar biliyorum, sahih sünnetlere ne kadar vâkıfım, en önemlisi Kur’ân’a ne kadar vâkıfım?” sorularım sormaları gerekir. Netice itibariyle bu nok­tada söz konusu olan iki yüzeyselliği de aşmamız, hadisler konusunda daha titiz çalışmalar yapmamız gerekmektedir. (2)

***

İslamoğlu : Sahih senedli iftira olur mu ? Olur diyorum..Alın size ..Buhari , Müslim nakletmiş...(3)



Değerlendirme ve İslamoğlu'nun eleştirisi:

1-İslamoğlu, sanki Buhari ve Müslim gibi iki hadis dehasını hadisleri herhangi bir metin veya sened tenkidi yapmadan sadece nakleden  alimler olarak algıladığı için onların noksan bıraktığı konular üzerinde kendini yetkili zannediyor, boşluğu dolduruyor!..Oysa İmam Buhari ve Müslim sadece hadisin senedini ve ricalini araştırmada değil hadis ilmine ait tüm konularda İslamoğlu'ndan belki de bin kat üstündür..Bu iddia boşuna değil, hadis otoritelerinin/hafızlarının şahidliğiyle delillidir. Hadislerin hem senedinde hem de metninde bulunabilecek gizli kusurlara illet denir..İlletleri tespitte başarılı olmak bu ilmin uç noktasıdır..İmam Buhari, illetleri tespitte ümmet alimleri içinde en ileri seviyede idi. (4) Sadece o da değil..Buhari Sahihini devrinin en önemli hadis alimlerine arz etmiş ve hepsi de müspet kanaatlerini belirtmişlerdi..Böyle bir ali heyetin gerekse de müteahhir ve mütebahhir, muhakkik ulemanın takdirini kazanan eserler hakkında İslamoğlu'nun tek taraflı tenkitleri gülünç kalmaktadır..Nerelerde hata yapılıyor ? Sıralayayım:

2-Değerlendirmede alabildiğine yüzeysellik ..Öyle ki İslamoğlu'nun yaptığı tenkitlerin yüz katını herhangi bir amatör seviyedeki hadis talibi, örneğin ben de yapabilirim..Bunlar marifet değil..Eğer aklın eline tam, sınırsız yetkiyle "orantısız" bir salahiyet verilirse ateistlerde olduğu gibi bunun yolu, Kuran ayetlerinde çelişki bulmaya, mantıki uyumsuzluk aramaya, bilim dışılık ithamına kadar uzadığı gibi kaynağı vahiy olan sünnet hakkında cari olacak şüpheler ve tenkitler de aynı bozuk işçiliğin eseri olacaktır..Marifet, aklı genel müdür değil memur seviyesinde tutarak akıl-vahiy dengesini felsefenin, şeytanın, tevehhümün ve şübehatın kontrolündeki akıl hesabına bozmamaktır.

3-Telahuk-u efkarı, yoğun emeği, nitelikli analizleri, asırlar boyu süregelen çalışmaları ve araştırmaları, birikimleri yok sayıp sıfırdan alarak, adeta tüm zamanların ilk ve tek otoritesi kimliğiyle hadislere tenkit yöneltmek.

4-Hadis ilmine, usule, isnad, rical, illet gibi alakalı mevzulara, Rivayetü’l-Hadis ve Dirayetü’l Hadis alt disiplinlerine hakimiyetsizlik..Eğer "bu konularda ben Buhari'den, Müslim'den, Ali bin Medeni, Yahya ibn Main, Ahmed b. Hanbel, Ebu Hatim er-Razi'den üstünüm" denilmek isteniyorsa bu haddini bilmemezlik olur..Çünkü bu ilimin mütehassısları anılan kişilerin kadr-ü kıymetini zikretmede hemfikirdir..

Madem ki Buhari'deki ilmin binde biri sende yok hangi akla hizmetle böyle saçma sapan ve yüzeysel, ilimsiz, niteliksiz eleştirilere girebiliyorsun ? Böyle bir eleştirinin bir benzerini herhangi bir ilahiyat talebesi yapabilir..Bu Buhari ve Müslim'in Sahihlerindeki hataların ve ilmi kusurların ilahiyat talebesi seviyesinde olduğunu mu yoksa eleştiri sahiplerinin hadlerini aştıklarını mı gösterir ? Eğer birincisiyse bu kadar kolay eleştirilebilir ve içinde belki yüzlerce belki bazılarınca binlerce hata, uydurma hadis, akıldan, Kurandan vize alamayacak rivayet bulunan böylesi kitaplar neden tüm hadis otoritelerinden ve münekkitlerinden tam not alageldiler?..Örneğin neden İbn Cevzi gibi bir kıt not sahibi (müteşeddid) hadis eleştirmeni Buhari ve Müslim Sahihleri hakkında "Sahihayn hadislerini Mülhidler kabul etmez" [İbnül Cevzi Keşfu'l- Muşkil'inde Sahihayn hadislerini bütün gücüyle savunur ve bunlarda geçen hadisleri kabul etmeyenleri mülhid diye suçlar. (Keşful Muşkil, III/443.) ] diye ciddi bir kelam etmektedir..İbnül Cevzi'nin göremediği ne var ki İslamoğlu görmüş ve İbnül Cevzi'den hangi üstünlüğüyle onun tenkit etmediği bir alanın tenkite açık olduğunu tespit edebilmiştir?..Kitaplarında yüzlerce basit hatayı (5) benim gibi bir ilim talibinin bile bulabildiği İslamoğlu hangi ilmi kapasiteyle yüzlerce hadis otoritesinin ittifakını yansıtan bir karara itirazını yükseltebilmektedir ? Sitesinde fıkıh başlığı altında verilen cevaplara sırayla baktığımda hiç abartmadan söyleyeyim verilen cevapların tamamının hatalı olduğunu şaşkınlıkla müşahede ettiğim ve bu kadar sıradanlaşan hatalar silsilesi içinde eleştiri getirmenin de fazla bir anlamı kalmadığını fark ettiğim bir yazar nasıl olur da İmam Ahmed, İmam Buhari, İbn Cevzi gibilere tercih edilebilir ?

5-Fazlurrahman, Abduh, Ebu Reyye ve emsali gibi hadisler hakkında menfi şartlanmışlık; başlangıç noktasının yanlışlığı ve Oryantalistlerden veya onların yaydığı fikirlerden etkilenmişlik..

6-Reform isteği; baş olma, yeni bir akım oluşturma, taklidi ağır görme..

7-Alimlere güvensizlik ve onlar aleyhinde su-i zan..

***

(1) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/mana-karsk-da-olsa-sahih-bir-hadisi.html

(2) Yavuz Köktaş, Günümüz Hadis Problemleri, s. 40-42.

(3) https://www.youtube.com/watch?v=Pf8YSzECR3Q

Cevap için bzk : http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2013/05/islamoglunun-hadis-bilgisinin-kaldg-ve.html

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/04/islamoglunun-hadis-bilgisinin-yetersiz.html

(4) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/10/buharinin-hadis-ilmindeki-yeri.html

(5) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/search/label/Mustafa%20%C4%B0slamo%C4%9Flu

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/12/islamoglunun-magdur-edebiyat.html



Devamını Oku »

Tevâtürle Sabit Hükümleri İnkar Etmek

Tevâtürle Sabit Hükümleri İnkar Etmek


Ebubekir Sifil: Zaman zaman gençlerin bilhassa itikadi konularda serbestçe sarf-ı kelam ettiği konusunda mailler alıyorum. İnternetteki kimi forumlarda tevatürle sabit bir takım meselelerin inkârı söz konusu oluyormuş. Bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi olmanın getirdiği önemli bir tehlike bu.

Hz. İsa (a.s)'ın nüzulü, kabir azabı ve benzeri meseleler hakkında genellikle şu tarz değerlendirmeler yapılıyor: "Bu meseleler Kur'an'da geçmiyor, bazı hadislerde yer alıyor. Ama hadis Kur'an'a aykırı olamaz. Dolayısıyla bu konulardaki hadisler uydurmadır." Ya da, "Evet, bu konuda bazı hadisler var, ama bu hadisler itikadî sahada bir şey ifade etmez." (1)
İmam Ebu Hanife şöyle der: "Kabir azabını bilmem" diyen kimse helaka uğrayan Cehmiyye'dendir. Çünkü o kimse, kabir azabının ifade edildiği "Biz onları iki defa azaplandıracağız" (9/et-Tevbe, 101) ayetini ve kabirdeki azabı anlatan "Şüphesiz zulmedenlere bundan başka da bir azap var" (52/et-Tûr, 47) ayetlerini inkâr etmiştir. Eğer bu kimse, "Ben ayete inanıyorum; ancak tefsir ve teviline inanmıyorum" derse kâfir olur. Çünkü Kur'an'da, tevili tenzilinin aynı olan (ne ifade ettiği konusunda ayrıca yoruma gerek bırakmayacak ölçüde açık olan) ayetler vardır. Eğer bunu inkâr ederse kâfir olur." (1)

Yine İmam Ebu Hanife şöyle der: Mestler üzerine meshin, mukim için bir gün bir gece, yolcu için üç gün üç gece olacak şekilde hak olduğunu ikrar ederiz. Çünkü hadiste böyle varit olmuştur. Bu konudaki rivayetler mütevatir seviyesine yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur." (2)

Ekmleluddîn el-Bâbertî bu metni şerh ederken ilginç bir anekdot nakleder. Buna göre Tabiun'dan Katâde Kûfe'ye geldiğinde İmam Ebu Hanife ile bir araya gelirler. Ona şöyle der: "Sen, Dinlerini fırka fırka bölenlerden misin?" İmam buna şöyle cevap verir: "Ben Hz. Ebu Bekr ile Hz. Ömer'i (ranhuma) diğer sahabilerden üstün tutarım. Efendimiz (s.a.v)'in iki torununa muhabbet beslerim. Ve mestler üzerine meshe kailim." Bunun üzerine Katâde üç kere, "İsabet ettin. Bu çizgiden ayrılma" der. (3)

Burada enteresan olun nokta şu: İmam Ebu Hanife, itikadî çizgisi hakkında Katâde'nin kulağına gitmiş olan yalan-yanlış bilgileri tashih etmek için dönemindeki bid'at fırkaların görüşlerine muhalif olduğunu beyan sadedinde üç husus zikretmektedir. Bunlar arasında sadece mestler üzerine meshin fıkhî bir mesele olduğu açıktır. Böyle olduğu halde İmam, bu meselenin itikadî bir boyutu olduğunu ihsas etmektedir. Bu boyut, konuyla ilgili rivayetlerin "ilim" ifade edecek kemiyette olduğu gerçeğinden başkası değildir.

İmam Ebu Hanife (rh.a), itikadî meseleler hakkında yeterli bilgisi olmayan kimselerin takınması gereken tavır hakkında şöyle der: Tevhit (itikad) ilminin ince meselelerinden herhangi bir hususu anlamakta müşkilat çeken kimsenin, meseleyi sorup öğreneceği bir alim bulana kadar o konuda Allah Teala katındaki doğru neyse o şekilde inanması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin, meselenin doğrusunu öğrenmeyi ertelemesi caiz değildir. Bu durumdaki kimsenin, tevakkuf etmesi, meselenin aslını öğrenmekten geri durması mazur görülemez. Eğer bu durumdaki kimse, meselenin aslını öğrenmekten geri durursa (ve hayatını öylece şüphe içinde geçirmeye devam ederse) dinden çıkar." (4)

Be sebeple itikadî meselelerde ya aklımıza takılan hususları ehil kimselerden sorup doğru bir şekilde öğreneceğiz, ya da hiç bu meselelere dalmadan "inandım" deyip geçeceğiz. İtikadda şüpheye yer yoktur.

1) el-Fıkhu'l-Ebsat, (İmam-ı Azam'ın Beş Eseri içinde), 48.
2) el-Vasıyye, (İmam-ı Azam'ın Beş Eseri içinde), 74.
3) Şerhu'l-Vasıyye, 124.4) el-Fıkhu'l-Ekber, (Ali el-Karî şerhiyle birlikte), 319-20. (2)

ayrıca bkz: http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/05/islamoglunun-mutevatir-hadisleri-inkar.html

***(1) Burada kastedilen görüş İslamoğlu'na aittir:

Kabir azabı olduğuna inanmayan arkadaşım var. Kendisinin Kur'an-ı Kerim'i incelediğini ve kabirle ilgili bir bilgi bulamadığından inanmadığını söylüyor. Kesin delilleri nerede geçmektedir?

Cevap: Kabir azabı, İslam ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur. Savunanlar da reddedenler de Kur'an'dan bazı âyetleri delil getirmişler, fakat bu deliller doğrudan kabir azabının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği için iki tarafın tezi de temelsiz kalmıştır. Kabir azabı ancak hadislerle temellendirilebilir. Hadisler ise akaide konu olmazlar. Dolayısıyla kabir azabı iman veya inkârın konusu değildir.
http://www.mustafaislamoglu.com/HD533_olum-ve-otesi.html

(2) http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Tevaturu_hafife_almak/8151#.VWcEgs_tmko

Devamını Oku »