Sahabe Velayeti ve Keşf ü Keramet

Sahabe Velayeti ve Keşf ü Keramet


Soru: İbn Arabi keşif yoluyla "Bu hadisin senedi olmasa da bu hadis sahihtir" demiş. Caiz midir?

Mustafa İslamoğlu: İbn Arabî’nin mükaşefe yoluyla doğrudan Hz. Peygamber'den hadis aldığını söylemesinin ilmî bir değerlendirmesi yapılamaz. Çünkü bunun tasdiki olmaz. Okkası yok, metresi yok. Bunu nasıl doğrulayacağız. Farz-ı muhal almış olduğunu kabul edelim; bu sadece kendisini bağlar.

Peki, mükaşefe yoluyla Peygamberimizden bir şeyler almak mümkünse, şu sorularıma cevap bulmalıyım:

a) 10 bin sahabinin birbirini kırdığı Cemel olayında Hz. Aişe aynı yastığa baş koyduğu Hz. Peygamber'le keşif yoluyla neden bu büyük olayı istişare edemedi? Yoksa Hz. Aişe'nin keşfi mi kapalıydı?

b) Peygamberimizin ardından kimin halife olacağı tartışmasında Ebubekir, Ömer ve diğer sahabe neden bu yolu kullanmadı. Oysa onlar Efendimiz'in arkadaşlarıydı ve Efendimiz henüz vefat etmişti.

c) Bu meselede Sa'd b. Ubade ömür boyu Ebubekir'e biat etmedi ve Medine'yi terk etmek yerine aynı yöntemi kullanmalı değil miydi? Haşimoğulları ve Hz. Ali 6 ay beklediler biat etmek için, ne gerek vardı. Dahası ve çok önemlisi cennetin gülü Hz. Fatıma biatsiz vefat etti. Efendimizin kızı bile efendimizle mükaşefe yoluyla...Efendim daha fazla gidemedim... Yeter....(1)

Cevap: 

İslamoğlu'nun Hz. Ali ve Fatıma annemiz hakkında verdiği bilgiler genel kabullere aykırıdır..Ayrıca Sahabede müşahede ve keşf olaylarının daha az görülmesi nedeniyle yaptığı kıyas ta batıldır:

1-a.İslam kaynakları Hz. Ali’nin hilafetinin ikinci gününde Hz. Ebubekir’e biat ettiğini kaydediyorlar. Hz. Ali’nin biat ettiğini gördüğü halde Hz. Fatıma’nın biat etmemesi (hele Şiaların dediği gibi Hz. Ali’ye biat etmesi) mümkün değildir.

Beni Saide sakifesinde Hz. Ebubekir’e orada bulunanlar tarafından biat edilmekle beraber, ikinci günde camide tekrar biat merasimi düzenlenmiş ve camide bulunan herkes tarafından bir biat gerçekleşmişti. Minber’e çıkan Hz. Ebubekir, sahabe arasında saygın yeri olan mümtaz kimselere bakmış ve Hz. Ali’yi göremeyince de, onun nerede olduğunu sormuştu. Ve Hz. Ali gelince de ona:“Sen resulullah’ın amcasının oğlu ve damadısın.. Korktum ki, sen biatte olmazsan, Müslümanlar arasında bir ayrılık çıkacak.. Onun için özellikle seni aradım” demişti. Bunun üzerine Hz. Ali, “Ey Resulullah’ın halifesi bu düşüncenden dolayı sana bir vebal yok” demiş ve Hz. Ebubekir’e biat etmiştir. (bk. Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübra, 8/143)

Hz. Ali her zaman camiye gidip Hz. Ebubekir’in arkasında namaz kılmış ve ona karşı asla incitici bir söz söylememiştir. Bunu bizzat gören Hz. Fatıma’nın ona biat etmemesi düşünülemez. Şu var ki camide yapılan biatte geleneğe uygun olarak herkes değil belli bazı erkeklerin isimleri zikredilmiş ve diğer Müslümanlar “umumen” sözcüğüyle ifade edilmiştir. Sadece Hz. Fatıma değil, Peygamberimizin diğer hanımlarının da dört halifeye biat ettiklerine dair bir bilgiye rastlayamadık. Çünkü, biat o günkü şartlarda çok dar bir çerçevede ve özellikle de toplumun düzeninde sözü geçerli olan erkekler tarafından yapılmıştır. Mesele sadece Hz. Fatıma’nın Hz. Ebubekir’e biat edip etmemesi meselesi değildir. Bu gün bile, bütün seçmenler oy kullanmıyor.. Deyiş yerindeyse biat, sadece oy kullananların tercihleri seçilenleri belirliyor..

- On dört asır sonra bile, iletişim ve muhaberenin son derece yaygın olduğu bir çağda, bütün insanların biate katılması söz konusu olmadığına göre, asr-ı saadetteki biatlerin ümmetin bütün fertleri için geçerli bir sorumluluk olduğunu düşünmek doğru olmasa gerektir. Bu sebeple, biat etmeyenlerle ilgili uyarıcı nitelikteki hadis rivayetlerini toplumda bir katma değer ifade eden kimselere hamletmek daha isabetli olur.

- Hz. Fatıma’nın biat meselesinin karışıklığı şundan kaynaklanmıştır: Beni Saide çardağında yapılan kısmi biatten sonra, ikinci gün camide bütün Medine halkına açık bir biat merasimi gerçekleşmiştir. Yapılan bu umumi biatten sonraki günlerde Hz. Fatıma ile Hz. Ali, Resulullah’tan miras almak için Hz. Ebubekir’e müracaatta bulunmuşlar. Ancak Halife, resulullah’tan işittiği “Biz peygamberler kimseye miras bırakmayız.. Malımız bütün ümmetindir” manasına gelen hadisi hatırlatarak onlara miras vermemiştir. Bunun üzerine bir insan olarak Hz. Fatıma buna kırılmış ve hayatta kaldığı altı ay boyunca Halifeye darılmış ve onunla konuşmamıştır. Hz. Ali de Hz. Fatıma’nın hatırı için Halife’ye mesafeli durmuştu. Hz. Fatıma’nın vefatından sonra, -halifeye karşı özel bir dargınlığı olmadığını göstermek için- Hz. Ali ikinci kez Hz. Ebubekir’e biat etmiştir. (bk. el-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/92)

- Hz. Fatıma’nın Hz. Ebubekir’le barıştığını gösteren haberler de vardır.

Rivayete göre, Hz. Fatıma hasta olduğu günlerden birinde, Hz. Ebubekir evine gitmiş, onu ziyaret etmek istemişti. Hz. Ali, Ebubekir’in kendisini ziyaret etmek istediğini, izin verip vermeyeceğini sormuştu. Hz. Fatıma “izin vermemi ister misin?” diye sormuş, Hz. Ali’nin “Evet” cevabından sonra izin vermişti. Bunun üzerine Hz. Ebubekir içeri girmiş ve “Vallahi benim Hz. Peygamberin mirasını yakınlarına vermememin tek nedeni, Allah’ın, resulünün ve siz ehl-i beytin rızasını kazanmaktır.” demiş ve daha başka sözlerle gönlünü almıştı. Bunun üzerine Hz. Fatıma da kendisiyle barışmıştı. (bk. Beyhakî, Sünen, 6/301; Halebî, es-Sira, 3/478) Beyhaki, bu mürsel rivayetin sahih senetli olduğunu belirtmiştir. (a.g.y). Kanaatimize göre, Hz. Fatıma’nın Hz. Ebubekir’le barışması bir açıdan zımni bir biat manasını da taşımaktadır. (2)

b.Fatıma (ra) mahlukatın efendisini kaybetmişti. Bu, bütün musibetleri gölgede bırakan bir musibetti. Ayrıca o, yatak hastası haline gelmişti.Değil İslam halifesi, kimseyle görüşemiyordu. Ki İslam halifesinin de büyük meş­guliyetleri vardı. Ümmetin işleriyle ilgileniyordu. Başta riddet savaşları olmak üzere büyük gaileler İslam devletini meşgul ediyordu. Aynca Hz. Fatıma ba­basına mülaki olacağını biliyordu. Zira Resulullah (sav) efendimiz, ehl-i beytten kendisine ilk mülaki olacak olanın o olduğunu kendisine müjdelemişti.[Müslim 2450] Böyle bir müjdeyi alan kişinin dünya işleri ile ilgisi ne kadar olur? Aynî'nin naklettiği üzere Mühelleb’in şu sözü ne kadar güzeldir: “Onların (Hz. Fatıma ve Hz. Ebubekir) karşılaştıklarına ve birbirleriyle selamlaşmadıklarına dair bir rivayet bize nakledilmemiştir. Hz. Fatıma evine ka­panmış, ravi de bunu “uzak durdu” sözüyle ifade etmiştir.”[Ebâtıl Yecibü En Tümhâ Mine’t Tarih 108] (3)

2.Sahabeler Velayet-i Kübra makamındadırlar: Velayet-i kübra makamında, keramet ve harika haller az bulunur. Keramet ve keşif gibi haller ekseri olarak velayet-i suğra, yani küçük velayet makamı olan tarikat ve tasavvuf ehlinde görülür. Bu yüzden keramet ve keşif gibi haller, büyüklüğün ve Allah’a yakın olmanın mikyası ve ölçüsü değildir. Nitekim sahabeler arasında keramet gibi haller çok az görülmüştür. Halbuki en büyük veli en küçük sahabeye yetişemez. (4)

3-a.En Büyük Velilik

Sahabe mesleğinin çok önemli bir esası da keşif, keramet, ilahî sır ve tecelli gibi harikuladeliklere talip olmamaktır. Risalelerde de değinildiği üzere; sahabilerin velayeti "velayet-i kübra" olarak adlandırılan ve veraset-i nübüvvetten gelen bir velayettir. Onlar için, seyr ü süluk esnasında tarikat berzahından geçme gibi bir mecburiyet söz konusu değildir. Ashâb-ı Kiram, çoğu velilerin uğramak zorunda oldukları seyr ü süluk duraklarına uğramadan lütf-u ilahî ile doğrudan doğruya hakikate ulaşmışlardır. Onların hepsi velidir ama hemen hiçbiri sonraki velilerin geçtiği merhalelerden geçmemiştir. Dolayısıyla,onların yolu gayet kısadır; orada keşif ve keramet türünden harikalar da çok az görünür.

Haddizatında, sahabe efendilerimiz harikulade haller bir yana, ibadetleri, salih amelleri ve dine hizmetleri mukabilinde dünyevi-uhrevi hiçbir beklentiye de girmemişlerdir. Kulluk hesabına ortaya koydukları hayırlı işleri Cehennem'den kurtulma ve Cennet'e girme mülahazalarına kat'iyen bağlamamışlar; yapıp ettiklerini asla ebedî saadetin bir teminatı olarak görmemişlerdir. İbadet ve ubudiyetlerini sadece Allah rızası için yerine getirmiş; ateşten kurtulmayı da ebedî saadete nail olmayı da hep Allah'ın lütfuna dayanarak ve ilahî rahmete ümit bağlayarak yine Hazreti Rahman ü Rahîm'den meccanen istemişlerdir.

Peki onların keşif, keramet, hiss-i kable'l-vuku ve ilham türünden harikulade halleri hiç mi olmamıştır?

Peki onların keşif, keramet, hiss-i kable'l-vuku (hadiseleri olmadan önce hissetmek) ve ilham türünden harikulade halleri hiç mi olmamıştır? Tabii ki olmuştur; ne var ki onlar, o türlü fevkalade halleri hiçbir zaman istememişlerdir. Hatta, keşfi, kerameti bir imtihan vesilesi kabul etmiş ve onlardan bir manada çekinmişlerdir. Şayet, kendilerinde öyle bir hal meydana gelmişse, onu bir ilahî sır gibi saklamış, kimseye belli etmemeye çalışmışlardır.

Sahabenin Asıl Kerameti

Ashâb-ı Kirâm'ın bu ketumiyyetine (sır vermemesine) rağmen, bazılarının kerametleri kendi arzuları haricinde dışarıya sızmış, açığa çıkmıştır. Mesela; Hazreti Ömer, Medine'de hutbe okurken, İran'a gönderdiği ordunun yenilmek üzere olduğunu görüp ordu komutanına "Sâriye, dağa bak, dağa bak!" diye seslenmiş; aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen bu sesi duyan Hazreti Sâriye düşmanın oyununu fark edip dağa yanaşmış ve muzaffer olmuştur. (5)

Berâ b. Malik, Sa'd b. Ebî Vakkas 

O devrin gül yüzlü insanları arasında duasına anında icabet edilen kimseler mevcuttur. Muhbir-i Sadık (sallallahu aleyhi ve sellem) "Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah'a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ b. Malik bunlardandır." buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ'nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip "Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!" dedikleri rivayet edilmektedir.

Duası anında kabul görenlerden biri de Sa'd b. Ebî Vakkas hazretleridir. Öyle ki, bir gün Kûfe sokaklarında yürürken bir adamın Hazreti Ali, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabilere sövüp saydığını duyar. Güzel konuşması, hakaret etmemesi için adamı uyarır. Saygısız adam inat eder. Bunun üzerine Hazreti Sa'd "Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?" der. Adam, büsbütün küstahlaşır ve "Beni tehdit mi ediyorsun?" karşılığını verir. İşte o zaman Sa'd b. Ebî Vakkas ellerini açar ve "Allah'ım, şu adama haddini bildir; diğerleri de bundan ibret alsınlar, tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın." diye dua eder. Daha aradan bir-iki dakika geçmeden nereden çıktığı bilinmeyen bir deve kalabalığın bulunduğu yere koşar, cemaatin içine dalar; birini arıyormuşçasına oraya buraya hamle yapar ve sonunda gidip saygısızca konuşan o adamı ayaklarının altına alır, üzerinde tepinir. Biraz sonra adamın acı acı feryatları kesilir ve etraftakilerin şaşkın bakışları arasında son nefesini de verir.

Evet, Ashab-ı Kiram arasında bu türlü harikulade halleri görülen kimseler de olmuştur; fakat, onlar bu hususiyetlerini hiç izhar etmemeye gayret göstermişlerdir. Onlar, asıl kerametin kesintisiz Allah'ın rızasına müteveccih bulunmada olduğuna inanarak bunun dışındaki bütün fevkaladeliklerden irâdî olarak uzak durmaya çalışmış; iman, marifet ve muhabbetin dışındaki bütün harikulade hâllere ve hatta zevk-i ruhani gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir. Harikulade haller yerine, dinin ruhuna uygun yaşama.. güzel ahlaklı olma.. marifet, muhabbet, ihlas ve ihsan şuuruyla dolma.. hem hukukullahı hem de kul haklarını gözetme.. Allah'la münasebetlerinde olabildiğine derinleşme... gibi mazhariyetlerin peşine düşmüşlerdir.

b. İmam Rabbani, Mektubat; 

Evliyalığın dereceleri vardır. Her derece de, birbirinin üstündedir. Çünkü, her Peygamberin makamı altında velayet ya’nî evliyalık vardır ve her birinin velayeti kendilerine mahsustur. Velayetlerin en yüksek derecesi bizim Peygamberimizin “aleyhi ve ala cemî’i minessalevâti etemmühâ ve minettehıyyâti eymenühâ” kademi, ayağı altında bulunan velâyetdir...Bu yüksek dereceye ve büyük ni’mete kavuşmak için onun izine sarılınız “sallallahü teâlâ aleyhi ve âlihi ve sellem”! Zat-i ilâhînin bu tecellisi, tasavvuf büyüklerinin çoğuna göre, şimşek gibi çakıp geçmektedir. Yani, Zat-ı ilahîden bütün perdelerin kalkması, şimşek gibi çok az zaman sürer. Sonra isimlerin ve sıfatların perdeliği hemen araya girer. Zat-ı ilahinin nurlarının parlaklığı da perde gibi örter. Zat-ı ilahinin huzuru, şimşek gibi, bir an olur. Zatın gaybeti, yani örtülmesi çok uzun sürer dediler. Nakşibendiye Evliyasının büyüklerine “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” ise, zatın huzuru daimidir. Bu büyükler, çabuk geçen, hemen gaybete dönen bir huzura kıymet vermezler. Bu büyüklerin yüksekliği, bütün yüksekliklerin üstündedir ve bunların nisbeti, bütün nisbetlerden daha üstündür. Bunlar, zatın devamlı olan huzuruna (Nisbet) demişlerdir. (Bizim nisbetimiz, bütün nisbetlerden üstündür) buyurmuşlardır. Bundan daha çok şaşılacak şey, bu büyüklerin yolunun sonu, başlangıçta yerleştirilmiştir. Burada Resulullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ashabının yolunu tutmuşlardır. Çünkü, onlar Resulullahın “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye” ilk sohbetinde, sonda varılabilecek şeylere kavuşurlardı. Bu ise, nihayetin başlangıca yerleştirilmesidir. Muhammed aleyhisselâmın velayeti, bütün Peygamberlerin ve Resullerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” velayetlerinin üstünde olduğu gibi, bu büyüklerin velayeti de, Evliyanın hepsinin “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” velayetlerinin üstündedir...(6)

“Hem (İmam-ı Rabbanî) demiş ki: "Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübraise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (Mektubat, 22)

- İmam Rabbani “Velayet-i kübra peygamberlere mahsustur. Sahabeler de peygambere tebaiyetlerinden dolayı o velayete sahip oluyorlar”, “Velayet-i kübra, velayet-i Enbiyadır.” diyor. (bk. Mektubat, 1/316, 317/260. Mektup)
- Bediüzzaman’a göre: “Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.” (Mektubat, a.y)
Bu ifadeler İmam-ı Rabbani’nin sözleriyle aynıdır. Yalnız Bediüzzaman bu velayeti açıklıyor ve : “Velayet-i kübra ise... tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır” diyor.
- İmam-ı Rabbanî “velayet-i suğra evliyanın velayetidir” diyor. (a.g.e, 1/316).
- Bediüzzaman da “..Velayet-i suğra ki, meşhur velayettir” diyor. (a.g.y)
Bu iki ifadeler de örtüşmektedir. (7)

c. Kısacası velayetin büyüklüğü, keşif ve kerametin fazlalığıyla -İslamoğlu'nun sandığının aksine- doğru değil ters orantılı..Bu yüzden en büyük velayetin sahibi Ashab-ı Kiramda nadiren, İbn Arabi'de ise sıklıkla olur..

4. "Peki, mükaşefe yoluyla Peygamberimizden bir şeyler almak mümkünse, şu sorularıma cevap bulmalıyım:" şeklinde başlayan inkarî cümlede hem Hz. Aişe'nin hem Hz. Ali'nin hem de Cemel savaşına katılan Ashab-ı Kiram'ın keşfe kapalı oldukları ispat edilmeye çalışıldıktan sonra yazının sonunda vites düşürüp "Dahası ve çok önemlisi cennetin gülü Hz. Fatıma biatsiz vefat etti. Efendimizin kızı bile efendimizle mükaşefe yoluyla...Efendim daha fazla gidemedim... Yeter..." demenin ne mantığı var? Demek ki İslamoğlu kendi söylediklerine kendisi bile inanmıyor ki "Dahası ve çok önemlisi cennetin gülü Hz. Fatıma biatsiz vefat etti. Efendimizin kızı bile efendimizle mükaşefe yoluyla Ebubekir'e biat edilmesi gerektiğini öğrenememişse İbn Arabi nasıl öğrensin ?" gibi bir cümle kurmalıydı..Hz. Ali ve Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr (r.anhüm) gibi ashabın büyüklerinde keramet, müşahede, keşf, ilham v.s. yoktu demeye gelen cümleleri rahatça kurduktan sonra Hz. Fatıma'da tıkanıp "daha fazla gidemeyeceğim" demek samimiyetsizliğin 'daha fazlasına gidilemeyecek' uç noktasıdır..

***

1- http://www.mustafaislamoglu.com/HD232_hadis.html

(2) http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=218124

Ayrıca bkz: http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/12/hz-ebubekirin-ra-hilafeti-icma-iledir.html

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/01/hz-ebubekirin-hilafetine-kars-hz-ali-ve.html

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/08/hasimiler-hz-ebu-bekire-ne-zaman-biat.html

(3) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/04/siann-fedek-arazisi-hakkndaki-iddialar_27.html

(4) http://www.sorularlarisale.com/makale/16563/velayet-i_kubrada_kesif_ve_keramet_pek_gorulmuyorsa_neden_buyuk_zatlarda_kesif_ve_keramet_en_ust_seviyede_gorulmustur.html

(5) Hz. Ali Efendimize ait bir örnek: Bu zuhuratta; Hz. Ali Efendimiz (k.v.) bana gelip, "Sana göklerin ilmini öğreteceğim..." demişti. 
http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/01/21ey-ali-senin-savasn-benim-savasmdr.html

(6) http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/mjdmktb/query=*/doc/%7B@222%7D?

(7) http://www.sorularlaislamiyet.com/soru/229864/velayetin-mertebeleri-nelerdir-vustaorta-velayet-var-midir.html

Devamını Oku »

Mustafa İslamoğlu'nun iki hadisin metnini birbirine karıştırması

Mustafa İslamoğlu'nun iki hadisin metnini birbirine karıştırması


Mustafa İslamoğlu : Onun için galiba Efendimiz 'el imanu selasun ve sebune şuğbete'.. İman 73 şubedir..En yükseği Allah'tan başkasına İlah olmadığına şehadet etmek, en aşağıdaki noktası ise yoldan başkalarına eza veren bir engeli kaldırmak..Yani çevreye dikkat etmek. (1)

Değerlendirme: 

1. İmanın şubelerini anlatan hadislerde 4 metin öne çıkar;

İman;
Yetmiş küsur şubedir,
Altmış küsur şubedir,
Altmış küsur ya da yetmiş küsur şubedir,
Altmış dört babtır (bölümdür)..

Bu metinler öncülüğünde alimler ayet ve hadislerde imana dair gelenleri alt alta sıralayarak;
64, 77, 79, gibi sayılara ulaşmışlardır..Bu sayılardan sadece 64 olanının hadiste geçtiğini diğer ikisinin ise "altmış küsur ya da yetmiş küsur.." hadisinin şerhi olduğunu unutmayalım..Öyleyse İslamoğlu'nun hem de güya arapçasını vererek naklettiği "İman 73 şubedir" sözü uydurmadır..İslamoğlu aynı anda hem Arapça hem de Türkçe metnini uydurarak duble uydurmaya imza atmıştır..'Yahu efendim olur öyle hatalar' denirse biz de deriz ki hafızana güvenmiyorsan hadis nakletme !..Hem de güya arapça metnini vererek hadisi sağlam ezberlediğin izlenimi uyandırma!..
Bu sohbeti dinleyen ve netten izleyen binlerce kişi  uyduruk bir sözü Allah Resulünün (s.a.v.) hadisi olarak hafızalarına kaydetmiş durumdalar..

2. a.Karıştırdığı hadisin metni 73 fırka hadisidir:



حَدَّثَنَا وَهْبُ بْنُ بَقِيَّةَ، عَنْ خَالِدٍ، عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَمْرٍو، عَنْ أَبِي سَلَمَةَ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏ "‏ افْتَرَقَتِ الْيَهُودُ عَلَى إِحْدَى أَوْ ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَتَفَرَّقَتِ النَّصَارَى عَلَى إِحْدَى أَوْ ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي عَلَى ثَلاَثٍ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً ‏"‏ ‏.‏

(2) 'selasin ve sebin fırgah'

b. Üzerinde durduğumuz hadis için doğru metin:
'bidun ve sebun şuğbeten' olmalıydı..

3. İyi ki İslamoğlu hadis ravisi olmamış..Yoksa hadislerin metnini birbirine karıştırıp hadis hafızların işini epey zorlaştıracaktı..

***

(1) https://www.youtube.com/watch?v=5X8ayP6RXDw
http://www.dailymotion.com/video/xp7zw3_4-iman-73-subedir-ne-demek_shortfilms
(2) http://sunnah.com/abudawud/42
(bkz ilk hadis)
'İman altmış veya yetmiş küsur subedir' hadisleri için bkz:
http://fasiharabic.com

http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/05/mustafa-islamoglunun-iki-hadisin.html
Devamını Oku »

'Tarihi Teknoloji' Sergisi,Islam Dünyasının Ortaçağını Aydınlatıyor



Prof.Dr.Orhan Okay

1 Ağustos 2004

TOPKAPI Sarayı’ndaki “Minyatür Salonu” çok dikkate değer bir sergiye sahne oluyor. Bundan beş yüz ilâ binikiyüz yıl Önce, şaşılacak bir zekâ ve meharetle tasarlanmış, uygulanmış birtakım mekanik âletler, konuya ilgi duyan seyircilerin hayret dolu merak ve tecessüs bakışlarını bu objeler üzerine çekiyor. Beşyüz veya altıyüz ilâ binikiyüz yıl öncesi, Avrupa kıtasının karanlık Ortaçağ’ını içine alan bir dönemdir. Doğu’da ise İslâm dünyasında yükselmekte olan tefekkür ve ilim güneşinin aydınlattığı büyük bir coğrafya oluşmaktadır.

Sergi, bu coğrafyada ilim adamlarının, birtakım ince hesaplarla tasavvur ettiği, eserlerinde çizimlerini yaptığı, belki büyük bir kısmını da pratik uygulamaya koyduğu yüzlerce mekanizmadan bir bölümünü sergiliyor. Bu âletler, döneminde kaleme alınmış veya daha sonraki yüzyıllarda istinsah edilmiş yazma eserlerdeki tariflerden ve çizimlerden faydalanılarak günümüzde yeniden imâl edilmiş. Bunlardan sadece bir kısmının sergilendiğini söyledim. Aslında imâl edilenler de bilinen, bilinmeyen yazma eserlerdeki örneklerin bir kısmı.

Bunların da dışında kaybolmuş, nice yangınlara maruz kalarak zayi olmuş pek çok elyazmasında daha başka alet çizimlerinin bulunabileceği, şüphesiz birçoklarının da kitaplara girmemiş olabileceği düşünülürse İslâm Ortaçağı’nın zengin bir teknoloji devri yaşamış olduğunu tahmin etmek güç olmaz.

Teşhir edilenler arasında basit görünüşlü olanlardan dönemine göre oldukça teferruatlı ve karmaşıklarına kadar zannederim elli kadar âlet var. Pusulalar, çıkrıklar, suyun nakli, özellikle yükseğe çıkarılması için su dolabı dediğimiz basit çarklar ve daha karışık mekanizmalar, sıvıları damıtma ve yoğunluklarını ölçme teknikleri, uzun deniz yolculuklarında astronomi bilgisi yardımıyla yol bulma âletleri, gökyüzünde güneşin, gezegenlerin hareketleri ve birbirleriyle ilişkileri, çeşitli operasyonlarda kullanılan birtakım tıbbî âletler... Bütün bunlar bahsettiğim yazmalardaki tarifler ve çizimler dikkate alınarak ahşaptan ve metalden imal edilmiş. Birçoklarının üzerlerinde çizgi ve rakamlarla gösterilmiş ölçümler, belli ki ince ve hassas birtakım hesaplara göre yapılmıştır. Bazılarında bir düğmeye, bir manivelaya dokununca bütün mekanizma harekete geçiyor.



Çizimlerinden ve tariflerinden faydalanılan bu ilmî eserlerin orijinal yazmalarının birçogu Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde ve diğer kütüphanelerde ve Osmanlı hakimiyetinde kalmış memleketlerin kütüphanelerinde bulunuyor. Salonda onlardan bazıları da ilgili sayfaları açılmış olarak teşhir ediliyor. Böylece seyirci yazmadaki şekil ile yeniden imâl edilmiş âletleri mukayese edebiliyor.

Avrupa’nın bazı şehirlerinde teşhir edilen, ümit ederim ki bundan sonra da dünyanın başlıca şehirlerinde teşhir edilecek olan sergi, Almanya’da Frankfurt Üniversitesi’nde bulunan “Arap ve İslâm İlimleri Tarihi Enstitüsü”nün uzun yıllar boyunca araştırma ve çalışmalarının bir ürünü.

Bu Enstitü’nün başında bir Türk profesörünün bulunduğunu Türkiye’de kaç kişi, hatta kaç aydın biliyor? Hayattaki insanları mübalağalı sıfatlarla anlatmaktan hoşlanmam. Bunun, benim kadar, gerçekten büyük olan o insanlara da sıkıntı vereceğini bilirim. Ama bu sergi vesilesiyle bahsettiğim enstitünün müdürünü, maalesef birçok Türk aydının bilemediği, hatırlamadığı Fuat Sezgin’i birkaç cümle ile tanıtmak isterim. Zira Türkiye’deki biyografi kitaplarında, ansiklopedilerde bu dünya çapındaki ilim adamımızın adını arayacaklar hayal kırıklığına uğrarlar.

Deha seviyesinde olağanüstü bir zekâsı ve ondan daha şaşılacak derecede bir çalışma gücü olan Fuat Sezgin, 1960 sonrasında 147’ler olayı diye bilinen tasfiyede üniversite dışında bırakılan ilim adamlarımızdan biridir.

Bu olayla beraber, o tarihten daha önce ve sonra Türk üniversitelerinden çeşitli sebeplerle uzaklaştırılmış, ayrılmak zorunda bırakılmış kızgın, kırgın, küskün ilim adamlarımızı yurtdışına kaçırmamış olsaydık Türkiye’de bugünkü pek çok üniversiteden daha seviyeli kaç üniversite kurulabileceğinin hesabını acaba yapan olmuş mudur? Fakat meseleye bir başka açıdan bakıldığında Fuat Sezgin ve benzerlerinin yurtdışındaki üniversitelerde, enstitülerdeki faaliyetleri dikkate alınınca da bunları Türkiye’de, Türk üniversitelerinde uygulayabilmenin ne gibi bürokratik ve belki daha önemlisi etik ve politik engellere takılacağını da düşünmek gerekir. O zaman onu ve onun gibilerini üniversite dışında bırakanların belki de sonuçta memlekete değilse bile insanlığa iyilik ettiklerini itiraf etmek gerekir. Acı bir paradoks.

Benim ilk tanıdığım zaman, 1950’lerde genç bir asistan olarak İstanbul Üniversitesi İslam Tetkikleri Enstitüsü müdür muavini olan Fuat Sezgin’in o yıllardaki hedefi, Alman şarkıyatçısı Brockelmann’ın yakın yıllara kadar çok önemli bir kaynak olan Arapça eserler kataloğunu aşacak bir eser ortaya çıkarmaktı. Fuat Sezgin bu maksatla Türkiye’deki bütün yazma eserleri eksiksiz bir taramadan geçirdiği gibi her fırsattan yararlanarak hemen bütün dünya ülkelerine de seyahat ediyor, ilim dağarcığını zenginleştiriyordu. 147’ler olayından sonra mecburen yurtdışına gittiği ve yerleştiği Frankfurt Üniversitesi’nde de aynı yönde çalışmalarına devam etti.

Nihayet 1967'da Hollanda’da Brill Yayınevi tarafından çıkarılan ilk cildiyle, Arapça Yazma Eserler Tarihi gün ışığına çıkmış oldu. Yirmi cilt olarak tasarlanan eser şu anda 12. cilde kadar gelmiş bulunuyor. Ekleriyle beraber beş ciltlik Brockelmann beşbin sayfa civarında iken, Sezgin’in sadece bugüne kadar çıkmış olan 12 cildi yedibin sayfayı buluyor.(Brockelmann’ın başlangıçtan 19. yüzyıla kadar yaptığı taramaya mukabil Sezgin’in çalışmasının sadece 11. yüzyıla kadar olan yazmalar üzerinde oluşu ayrıca dikkate alınmalıdır.)

Her cildin mukaddimesinde ilim tarihiyle ilgili olarak verilen bilgiler, bazıları büyük çapta bir monografi seviyesinde olan biyografiler çalışmanın değerini artırmaktadır. (Fuat Sezgin’in bu eserini daha yakından tanımak isteyenler DİA İslâm Ansiklopedisi’nin 14. Cildinin 37-38. sayfalarına bakabilirler.) Bu eserinden dolayı Fuat Sezgin, Türkiye dışında önemli ödüllere de lâyık görülmüştür. Türkiye’de ise pek çok ilmî esere, makaleye, ansiklopedi maddesine referans olmakla beraber resmî, akademik, üniversiter bir ilgi gösterildiğini bilmiyorum. Umarım gözümden kaçmıştır.

Bu arada öğrencilik yıllarımda Fuad Bey’le yakınlığımız dolayısıyla benim meslek hayatımdaki önemli bir kırılma noktasını da yazmalıyım. Öğrenciliğimin ilk yıllarından beri tanıştığımız, son sınıflara doğru daha da candan dost olduğumuz Fuat Sezgin’den mezuniyetime yakın bir teklif geldi. O sıralarda İslâm Araştırmaları Enstitüsü kurulmuş, müdürlüğüne Zeki Velidi Togan getirilmişti ama Enstitü’yü asıl idare eden, problemlerine hâkim olan müdür muavini Fuat Sezgin’di. Bir yıl önce de doçent olmuştu.

Bana Enstitü kadrosunda asistan olmamı teklif etti. Kendimi birdenbire beklemediğim farklı bir alanda tasavvur ettimse de fazla düşünmeden kabul ettim. O sırada Arapça ve Farsçam de epeyce iyiydi. 1955 yılı Şubat’ında mezun oldum. Herhâlde o yılın Mart ayı içinde açılan imtihanı kazanarak asistanlığımın ilk basamağına adım atmış oldum. Hatta hemen arkasından doktora için kaydımı da yaptırdım.



Enstitüde henüz resmen doktora programı bulunmadığından geçici olarak Müdür Zeki Velidi Tagan’ın kürsüsüne, yani Umumî Türk Tarihi’ne kaydolmuştum. Fuat Bey benim için bazı projeler üzerinde düşünmeye başladı. Kendisi Buharî’nin kaynakları üzerinde çalışmıştı. Bana aynı metodla “Müslim’in Kaynakları” konusunda bir doktora konusu verecekti. Gelgelelim, mezun olunca açıkta kalmayıp öğretınenligim garanti olsun diye girdiğim Yüksek Öğretmen Okulu dolayısıyla 6 yıl mecburi hizmet beni bekliyordu.

Bu gibi durumlarda üniversitenin isteği üzerine mecburî hizmetin o üniversiteye devri için Milli Eğitim Bakanlığı’nın muvafakati gerekiyordu ve çok defa da devrediliyordu. Nedense benim için bu istek gerçekleşemedi. Her zaman olduğu gibi güçlü bir aracı arandı. O sırada iktidardaki Demokrat Parti’nin Ağrı milletvekili, çevresinde sözü geçen, üstelik bir akademisyen (eski Türk edebiyatı doçenti] olan Kasım Küfrevi araya girdiyse de işe yaramadı ve ben Öğretmenliğe başladım.

Yaz tatillerinde İstanbul’a geldiğimde Fuat Bey"le buluşup görüşüyorduk. O uzun zaman asistanlıgum ümit etti ve teşebbüslerde bulundu. Hatta Erzurum’daki asistanlığımın ilk yılında konu bir daha canlanmıştı. Fakat bu defa hocam Mehmet Kaplan istekli görünmedi. Erzurum’da kendisinin kurduğu bölümde, kendi alanı için aldığı asistanının böyle kısa bir zaman sonra ayrılmasını belki de haklı olarak istemiyordu.

Derken 1960 askerî darbesi oldu, ihtilâlin tozu dumanı içinde bir süre sonra üniversiteden atılan 147 öğretim üyesi arasında Fuat Sezgin de vardı. Benim asistanlığım konusu da bir daha aşılmamak üzere kapandı. Fuat Bey de Frankfurt Üniversitesi’nden aldığı bir davetle Almanya’ya gitti, gidiş o gidiş...

Bu hadisenin benim meslek hayatımda önemli bir kırılma olduğunu söyledim. Eğer asistanlığım gerçekleşseydi, Fuat Bey’in düşündüğü gibi bir hadis külliyatının kaynakları üzerinde çalışsaydım, o enstitü bugün ha var ha yok hükmünde olduğuna göre hadis hocası olarak bir ilâhiyat fakültesinde mi olurdum? Yoksa 27 Mayıs dolayısıyla 147’lerden birinin yanında çalışmış olmaktan dolayı benim de başıma bir iş mi gelirdi? Kaderin etrafımızda nasıl bir ağ ördüğünü bilemiyoruz ki.

Fuat Sezgin’in, şimdi teşhir edilmekte olan âletlerle ilgili çalışmalarından, doğrusu son birkaç yıl öncesine kadar benim de haberim olmamıştı. Şüphesiz yukarıda bahsettiğim katalog çalışmaları sırasında doğmuş bir fikir olmalıdır. Bu serginin ruhu, bilim tarihine olduğu kadar, Avrupa Rönesansı hakkındaki yanlış bilgilere de yeni bir yön vermektedir. Bu ruh, Ortaçağ’da İslâm teknolojisinin, Rönesans’a büyük kapılar araladığını, tahminlere veya birtakım hamâsî ve spekülatif bilgilere değil, somut delillere dayanarak göstermektedir. Serginin Batı ülkelerinde de gösterilmesi sonucunda, Avrupalıların İslâm medeniyeti hakkındaki görüşlerine de daha açıklık gelmiş olmalıdır.

Ancak bu gerçeğin ortaya çıkmasında yine 19. yüzyıl başlarından itibaren bazı Avrupalı şarkıyatçıların emeklerinin de gözardı edilmemesi gerekir. Nitekim bu hususun ihmal edilmediği, onlara da kadirşinaslık borcunun açıkça ödenme gayretinde olunduğu, serginin çıkışında okuduğumuz şu satırlar göstermektedir:

“Eğer Müslümanlar son yüz, özellikle son elli yıl zarfında kendi kültür dünyalarının bilimler tarihinde büyük daha doğrusu çok büyük bir yeri olduğu bilincini edinmeye başladılarsa bunu, hayatlarını doğal bilimlerin araştırmasına adayan birçok büyük oryantaliste borçludurlar. İslâm dünyasının 800 yıl kadar süren yaratıcı katkısını tanımayan veya tanımazlıktan gelen yapmacık “Rönesans" tasarımının tarihsel gerçeğe tamamen aykın olduğu düşüncesini Herder, Goethe, Humboldt gibi büyük hümanistlerin savundukları sırada, Müslümanların daima minnetle anacakları bir grup oryantalist Arapça doğal bilimlerin etütleriyle ortaya çıktılar.”

Bu cümlelerin altında kendilerine minnet duyulan Avrupalı 14 şarkıyatçının adı sıralanmaktadır.Tarihe, bilim tarihine, teknik âletlere meraklı olanlara, özellikle de fen ve teknik alanlarda araştırma yapan bilim adamlarımıza, matematikçilerimize, fizikçilerimize, mühendislerimize, tıb tarihine ilgi duyan tabiplerimize ağustos sonuna kadar açık kalacak olan sergiyi muhakkak görmelerini tavsiye ederim.(6)

Prof.Dr.Orhan Okay - Silik.Fotoğraflar,syf.172-178

Dipnot:

6-Sergide gösterilen objeler bugün daha geliştirilerek programlı bir şekilde Gülhane Parkı içindeki Islam Teknolojisi Müzesi'nde teşhir edilmektedir.

Devamını Oku »

Mustafa İslamoğlu'nun Oruç Kefaretini İnkara Cevap

Mustafa İslamoğlu'nun Oruç Kefaretini İnkara Cevap

Soru: 2005 yılı Ramazan ayında hamile olduğum için oruç tutamadım. 2006 yılı Ramazan ayında emzirdiğim için yarısını tutabildim. Bu yıl tekrar hamile olduğum için yine oruç tutamıyorum. Tutamadığım bu oruçlar için sadece kaza orucu tutmam mı gerekir? Yoksa hem kefaretini ödeyip hem kazasını mı tutmalıyım? Kefaret ödemem gerekiyorsa nasıl ödemeliyim?

Mustafa İslamoğlu:

1. Oruç keffareti konusunda üç görüş vardır:

a) İmam Ebu Hanife ve İmam Malik'in başını çektiği görüş: Ramazan'da kasten yiyip içene, ihlal ettiği gün artı 60 gün keffaret orucu tutmayı yükler. Bu iki imam içtihatlarına delil olarak Ebu Hüreyre'den nakledilen bir hadisi getirirler (Buhari Savm 30, Hibe 13, Keffarat 2–4; Müslim, Sıyam 81, h.n. 154).

b) İmam Şafii ve İbn Hanbelî’n görüşleri: Ramazan'da kasten yiyip içene keffaret gerekmez, sadece cinsel münasebetle orucu bozana gerekir. Delilleri yukarıdaki hadistir.

c) Bu hadisin zıhar keffaretiyle ilgili olduğu görüşü ki. Bu durumda her ikisi için de keffaret gerekmez. Nasıl ki bir mümin namazı kasten terk ettiğinde keffaret gerekmeyip kaza ediyorsa, o da kaza eder. Tabi ki tevbe de eder. Zira kasten farzı terk etmek haramdır ve günahtır. Bu çağımız müçtehitlerinden Tabiin âlimlerinden bir bölüm ve çağımız müçtehitlerinden Musa Carullah'ın ve ona katılanların görüşüdür.

DELİLİN DEĞERLENDİRİLMESİ: Bu hadisi İmam Ahmed, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace rivayet etmişlerdir. Sahihtir. Fakat hadis Ramazan'da kestin cinsel münasebetle orucunu bozan bir sahabiden söz etmektedir. Yeme içmeden değil. Hadise göre bunun keffareti de:
1) Bir köle azad etmek,
2)Ona gücü yetmezse iki ay aralıksız oruç tutmak,
3) Ona da gücü yetmezse altmış yoksulu doyurmaktır.

İÇTİHADIN USUL AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ: Bu ictihad bizzat Hanefi ve maliki usullerine göre problemlidir. Zira bu mezheplerde keffaret ve hudud alanlarında kıyasla hükmü genişletmek caiz değildir. Ama burada hüküm kıyasla genişletilmiş, cinsel münasebetle ilgili bir yasağa kasten yeme içme de dahil edilmiştir.

DELİLİN KUR'AN'A ARZI: Bu hadisi Kur'an'a arz ettiğimizde, ilişki kurabileceğimiz Mücadile suresinin 2–4. ayetleri olduğunu görürüz. Hadisteki keffaret kısmı aynen bu ayetlerde de yer alır. Fakat bu ayetler doğrudan kasten orucu bozmayla ilgili değil Zıhar yapan bir adamın (karısını "sen bana anam gibisin" diyerek boşayan) bu yemininden dönüş keffaretidir. Biz hadisin zıharla ilgisi olup olmayacağını araştırırken, aynı hadisin Ahmed b. Hanbelî’n naklettiği versiyonunda olayın arka planını da bulmaktayız. Sebeb-i vüruduyla nakledilen hadisten öğreniyoruz ki, aslında bu hadis zıhar yapan Seleme b. Sahrul-Ensari ile ilgilidir.

NETİCE: Delilin değerlendirilmesi neticesinde üçüncü görüş isabetli görünmektedir. Zira delil bunu desteklemektedir.

SİZE GELİNCE

Sizin durumunuz bunların hiçbiriyle alakalı değildir. Zira siz mazeretlisiniz. Hamileliğiniz ve loğusalığınız süresince tutamadığınız oruçları GÜNÜNE GÜN KAZA EDERSİNİZ.

Peki, ilave bir yükümlülük de var mı?

Bakara suresinin ve 'alellezine yutikunehu ibaresinin anlamı bir türlü doğru verilememiştir. Bu ayetin bu ibaresi bu fakiri de çok yormuştur. Sonunda yutikunehu'daki zamirin hemen öncesine gittiğine gönlüm kesin olarak yatışmıştır. Bu durumda mana "(Kazaya kalmış oruçlarını) tutmaya gücü yetenlere de fidye vermeleri gerekir". Bu durumda siz keffaret değil ama, eğer gücünüz yetiyorsa kaza artı fidye ödemeniz, yani her günlük kazanız için bir fakiri doyurmanız veya bir fıtır sadakası vermeniz gerekir. Vallahu a'lem bissavab. Ve iluyhi'l-merciu ve'l-me'ab. (1)



Eleştiri:

1-Hadisler Zıhar ile İlgili Değil Oruç Keffaretiyle İlgilidir: 

İlgili hadisleri kitaplarında nakleden Hafızlar hadisi Ramazanda oruçlu iken hanımıyla cinsel ilişkiye giren kişinin kefareti başlığıyla nakletmiştir..Hem hadisçiler, hem fakihler bu hadislerin Ramazan orucuyla ilgili olduğunda hemfikirdir..Zaten hadis metninde de bu husus açıkça geçmektedir..Bir örnek:

Ebu Hureyre bildiriyor: Adamın biri Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi vesellem) geldi ve: “Ben helak oldum!” dedi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi vesellem): "Seni helak eden net-" diye sorunca, adam: “Ramazan ayında oruçlu iken hanımımla birlikte oldum” dedi... (2) Bu yüzden İslamoğlu'nunilgli hadislerin metnine, hadisçilerin ve fakihlerin değerlendirmesine bakmadan hadislerin zıhar keffaretiyle ilgili olduğunu söylemesinin hiç bir delili yoktur:

Oruç Kefaretiyle İlişkili Hadis Başkadır Zıhar ile İlgili Hadis Başkadır

Müellif der ki: Ebu Hüreyre (r.a.) hadisi oruçlu iken zevcesiyle bile bi­le ilişkide bulunan kimseye keffâretin vâcib olduğunu açıkça göstermekte­dir.Söz konusu ilişkinin gündüz vakti olduğunu hadisteki “oruçlu iken” ifadesi göstermektedir. Zira oruç ancak gündüz tutulur. Bu olay zıhâr [3] ya­pan kocanın Ramazân’da zevcesi ile ilişkiye girmesinden farklıdır. Çünkü karısına zıhâr yapan kimsenin onunla ilişkiye girmesi gece olmuştur. Zıhâr olayı Ebu Dâvûd’un Sünen'inde talak bölümünde şu şekilde yer almakta­dır: Ramazan günü zevcemle ilişkiye girmeyeyim diye geçici olarak ona zıhârda bulunmuştum. Bir gece evde hizmetimi görürken vücudundan bir kısmı açıldı. Kendimi tutamadım ve üzerine çullandım (Ebu Dâvûd, “Talâk”, 17). Ebu Dâvûd bu haber hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunma­mıştır. Onun Ebu Hüreyre (r.a.) hadisinin sonundaki “Bu hurmayı al, sen ve ailen yiyin” şeklindeki rivayetine gelince, bunun cevabı noktasında Zührî şöyle demiştir: Bu ona mahsus bir ruhsattı. Bugün bir erkek böyle bir davranışta bulunsa keffâretten başka çaresi yoktur. Ebu Dâvûd hadisin isnadı hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunmamıştır. Fethu’l-Kadîr’de şöyle denir: Ulemanın çoğunluğunun yaklaşımı, Zührî’nin görüşü üzeredir (Îbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, II, 265).(3)

Ebu Davud'da ki hadis metin olarak ta Keffaret orucuyla ilgili hadislere benzemez:

Ebu Davud, Talak;

2213:...İbnü'l-Ala el-Beyazî dedi ki: Ben kadınlarla kimsenin gücünün yetmeyeceği kadar (çok) temasta bulunabilen (şehvetli) bir adamdım. Ramazan ayı girince bana zarar gelecek bir şekilde karı­ma yaklaşmaktan ve nihayet (o şekilde) sabahlamaktan korktum da Ramazan ayı çıkıncaya kadar karımdan ziharda bulundum. Bir gece bana hizmet edip dururken birdenbire, vücudunun bir kısmı açılıverdi. (Bunun üzerine) ona yaklaşmaktan kendimi alıkoyamadım. Sa­bah olunca çıktım kavmime (uğradım) ve olayı onlara anlattım ve;

Haydi Resulullah (s.a.)'a gidelim, dedim;

Hayır vallahi olmaz, dediler. Bunun üzerine Peygamber'e (s.a.) varıp durumu anlattım;

"Sen mi bu işi yaptın ey Seleme?" buyurdu. Ben de iki defa;

Bunu ben yaptım ya Resulullah, dedim (ve şunları ilave ettim), ve ben Allah'ın emrine sabrederim benim hakkımda Allah'ın sana bildirdiği şekilde hüküm ver. diyerek sözlerimi bitirdim. (Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem de);

"Bir köle azat et" buyurdu. Ben de;

Seni hak ile gönderen zata yemin ederim ki (şu nefsimden ) başka bir köleyi azat etmeye gücüm yetmez, dedim ve boynumun üzerine vurdum. (Bunun üzerine);

"İki ay üst üste oruç tut" buyurdu (ben de) dedi(m ki);

Benim şu başıma gelen ancak oruç yüzünden geldi. (Bunun üzerine)

"(Öyleyse) altmış fakire bir vesk hurma yedir" buyurdu. Ben de;

Seni hak ile gönderen için (elimizde) hiç yiyecek yoktur, de­dim. Bunun üzerine;

"Sen Züreyk oğullarının sadakasını toplayan memura git o da sadakayı sana versin sen de yoksullara 60 vesk hurma ver ve kalanı­nı da ailenle birlikte ye" buyurdu. Bunun üzerine kavmime döndüm ve onlara;

Sizin yanınızda darlık ve kötü düşünce(ler)le karşılaşmışken Pey­gamber (s.a.)'in yanında genişlik ve güzel düşünce(ler) buldum. Si­zin sadakalarınızın bana verilmesini emretti" dedim.

(Bu hadise) İbn el-Ala (şu sözleri) ilave etti;

"İbn İdris, Beyade'nin Züreyk oğullarından bir kol olduğunu söyledi."

[İbn Mâce, talak 25; Tirmizî, talak 20; Ahmed b. Hanbel, VI, 411; Darimî, talak 9. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 8/431-433.]



2. Hanefi usulüne göre problemlilik iddiası:

Mustafa İslamoğlu: Bu ictihad bizzat Hanefi ve maliki usullerine göre problemlidir. Zira bu mezheplerde keffaret ve hudud alanlarında kıyasla hükmü genişletmek caiz değildir.

Cevap: 

2488. Hz. Aişe (r.anhâ)’nın nakline göre adamın biri Resulullah (s.a.v.)’e geldi “Yâ Resulullah (s.a.v.)! Ben yandım” dedi. Resulullah (s.a.v.) ona nesi olduğunu sorunca, adam “Ramazan günü orucumu boz­dum” dedi. Sonra orada oturmaya devam etti. Derken Resulullah (s.a.v.)’e bir arak dolusu hurma getirildi, Resulullah (s.a.v.) de o adama bunu vere­rek yoksullara sadaka vermesini emretti.

Bu haberi Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ’sında (II, 211) sahih bir isnâdla rivâ­yet etmiştir. (İbnü’t-Türkmânî, el-Cevherü’n-Naki, I, 305).

2489. Ali b. Abdullah b. Mübeşşir’in Ahmed b. Sinan → Yezîd b. Harun → Ebu Ma‘şer → Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî isnadıyla nakline göre Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle anlatmıştır: Adamın biri Ramazân’da yedi. Bunun üze­rine Resulullah (s.a.v.), kendisine bir köle âzâd etmesini veya iki ay oruç tutmasını ya da altmış fakiri doyurmasını emretti.
Haberi Dârekutnî, Sünen’inde (1,243) rivayet etmiştir.

2490. Mücâhid’in Ebu Hüreyre (r.a.)’den nakline göre Resûlullâh (s.a.v.) Ramazan günü orucunu bozan kimseye zıhâr keffâretinin aynısını emretmiştir.

Hadisi Dârekutnî Sünen’inde (II, 190) rivayet etmiş ve şöyle değerlen­dirmiştir: Mahfuz olanı, hadisin Huşeym → İsmail b. Salim → Mücâhid isnadıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)’den mürsel olarak rivayet edildiğidir (Zeylaî, Nasbu’r-râye, 1,443)....Şu halde kaza etme emri, sahih isnâdlarla sabittir. Hadis cinsel ilişki hakkında vârid olmuştur. Bazı hadislerde soru “iftâr, Ramazân’da orucu bozma” kelimesi ile vârid ol­muştur. Nitekim metinde yer alan ikinci hadiste (2488 nolu hadis) durum böyledir. Bu, her ne kadar özel bir olay ise de bununla genelleme yapıla­maz.Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) o kişinin orucunu ne yapıp da bozdu­ğunu araştırmadığına ve keffâreti emrettiğine göre, keffâretin sadece cinsel ilişkiye mahsus olmaksızın orucu bozan üç şeyden herhangi birisine taal­luk ettiği sabit olur. Mutat olmayan ve orucu bozan şey ise, ulemanın icmâı ile hükümden istisna edilmiştir. el-Cevherü’n-Naki'de şu açıklama yer alır: İbn bnt. Nuaym’ın Nevâdirü’l-Fukahâ isimli eserinde şöyle denilir: Ulema -İmam-ı Şâfiî (r.a.) hariç- Ramazan günü mazereti yokken kasten yiyen veya içen kimseye kaza ve keffâret gerektiği noktasında icma etmiş­lerdir. İmam-ı Şâfiî (r.a.) ise böyle bir kimseye keffâret gerekmez demiştir. Kasten yiyip içmek Ramazan ayına hürmetsizlik açısından tıpkı cinsel iliş­kide bulunmak gibidir. Ancak İmam-ı Şâfiî (r.a.) keffâreti sadece kadınlar­la ferç yoluyla cinsel ilişkiye girmekle kısıtlamamış, aksine hayvanlarla ilişki kurma ve arkadan ilişkiye girmede de keffâret gerektiğini söylemiş­tir.

Yine aynı eserde yukarıda metinde zikredilen Hz. Aişe (r.anhâ) hadisinakledildikten sonra şu satırlar yer almaktadır: Hz. Peygamber(s.a.v.) o ki­şiye orucunu neyle bozduğunu sormamıştır. İmam-ı Şâfiî (r.a.) şöyle der: İnsanların durumları açısından ayrıntıya girmemek o konuda söylenecek sö­zün genellik ifade ettiği şeklinde değerlendirilir (İbnü’t-Türkmânî, el-Cevherü’n-Naki, I, 305). Metinde yer alan üçüncü hadis (2489 nolu hadis),yiyerek orucu bozmada keffâretin gerekli olduğunu açıkça göstermektedir. Dârekutnî’nin hadisi rivayet ettikten sonraki ifadesine gelelim: Hadisin sene­dinde yer alan Ebu Ma‘şer’in adı Nuceyh olup, güçlü değildir (Dârekutnî, Sü­nen, I, 243). Bu iddiaya Ebu Ma'şer mutlak olarak zayıf değildir, hakkında ihtilaf edilmiştir diye cevâb veririz. Tehzîbü’t-Tehzîb'de şöyle denilmekte­dir: Ebu Zür’a ed-Dımeşkî’nin nakline göre Nu‘aym şöyle demiştir:

Ebu Maşer akıllı ve hadis hafızı bir kimse idi. Yezîd b. Harun ise şöyle anlat­mıştır: Ebu Cüz’ Nasr b. Tarîf’ten duydum şöyle diyordu: Ebu Ma'şer, yer­de ve göktekilerin en yalancısıdır. Yezîd “Yüce Allah Ebu Cüz’ü alçaltmış, Ebu Ma‘şer’î yüceltmiştir” demiştir. Aynı eserde Ali b. el-Medînî’nin “Ebû’Ma'şer zayıftı. Muhammed b. Kays vasıtasıyla Muhammed b. Ka‘b’dan kabul edilebilir hadisler rivayet etmiştir. O, Nafi ve el-Makbûrî’den münker hadisler naklediyordu. Amr b. el-Fellas da buna benzer şey­ler söylemiştir. Amr ilaveten Nafi ile birlikte Hişam b. Urve ve İbnü’l- Münkedir de bulunmaktadır dedikten sonra onun hadisi yazılmaz demiştir (İbn Hacer, Tehzîbü’t-Tehzîb, X, 420,421). Buradan ortaya çıkıyor ki Ebu Ma‘şer ihtilaflıdır. İhtilafın ise herhangi bir sakıncası yoktur. Onun bu hadisi Dârekutnî’de Muhammed b. Ka‘b’dan nakledilmiştir. Muhammed, İbnü’l-Medînî ve Amr b. el-Fellas’ın nazarında hadisi delil olarak kullanılabilir bir râvîdir. Bu inceliği anlamakta fayda vardır. Böylece Ramazan günü orucu bozan her türlü fiilin bile bile yapılması neticesinde naklen ve aklen keffâ­ret vâcib olmaktadır. Bunun bile bile yapıldığını, soruyu soran kimsenin “mahvoldum” ifadesi göstermektedir. Zira bu söz fiil yanılma durumunda işlendiğinde söylenmez. Ancak azim ve kararlılık hâlinde yapılmışsa söy­lenir. Öte yandan ed-Dirâye’de şöyle denilmektedir: “Müteammiden, kasten, bile, bile” kelimesine gelince, bunu Dârekutnî el-İlel'inde Saîd b. el-Müseyyeb’den mürsel olarak şöyle nakletmiştir: Adamın biri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek “Yâ Resulullah (s.a.v.)! Ramazân’da kasten orucu boz­dum” demiştir (İbn Hacer, ed-Dirâye, s. 175).(3)



3. Kuran'a Arz Meselesi:

Mustafa İslamoğlu: 

DELİLİN KUR'AN'A ARZI: Bu hadisi Kur'an'a arz ettiğimizde, ilişki kurabileceğimiz Mücadile suresinin 2–4. ayetleri olduğunu görürüz. Hadisteki keffaret kısmı aynen bu ayetlerde de yer alır. Fakat bu ayetler doğrudan kasten orucu bozmayla ilgili değil Zıhar yapan bir adamın (karısını "sen bana anam gibisin" diyerek boşayan) bu yemininden dönüş keffaretidir.

Cevap: 

1-Kuran'a arz meselesi subjektif yapısıyla mealcinin elinde meseleyle ilgisiz, keyfi ve genelde sünnet karşıtı bir silah yerine kullanılmakta, hadisleri inkar etmede başvurulan riyakar bir maskeye dönüşebilmektedir..Mealcilerin biz Ehl-i Sünnete Kuran'da detayı bulunmayan meselede hadislerle amel hususunda, yönelttiği temel eleştirilerden biri "Allah, bu meseleyi Kuran'da unuttu mu ki ekliyorsunuz?" şeklindedir. Bu mantık sahibine 'Allah unuttu mu da -haşa- lohusa ve hamile, emzikli kadına oruç tutmama ruhsatı veriyorsunuz' diye iade edilebilir..Bizim açımızdan mesele gayet açıktır..Bunu mealcilerin çelişkileri noktasında hatırlatmak istedim..

2-"Hamileliğiniz ve loğusalığınız süresince tutamadığınız oruçları GÜNÜNE GÜN KAZA EDERSİNİZ." Cümlesi Kuran'a arz edildiğinde bu ruhsatı doğrulayacak doğrudan bir nas bulunamaz..Zira Kuran'ın istisna ettiği 2 gruptur; hastalar ve yolcular:

Ramazan ayı, ki onda Kuran, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi. Sizden bu ayı idrak eden, onda oruç tutsun;hasta veya yolculukta olan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. Bu kolaylıkları, sayıyı tamamlamanız ve size yol gösterdiğine karşılık O'nu ululamanız için meşru kılmıştır; ola ki şükredersiniz.(Bakara 185) Lohusa kadın, hamile hele de emzikli kadın hasta konumunda değerlendirilemez. (4)

İslamoğlu'nun bozuk fetvalarından birine göre adetli kadının oruç tutması meşru idi:

http://www.mustafaislamoglu.com/HD472_adetlinin-orucu.html
Bunun eleştirisi için bzk:
http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/nebinin-haram-koyma-yetkisi-3-bir-ozur.html
Özetlersek: İslamoğluna göre adetli kadın gibi lohusa kadının da isterse oruç tutmasında hiç bir engel yoktur..Bunu adetlinin hasta konumunda olmasıyla temellendiriyor..Peki hamile kadın için Kuran'da doğrudan bir ruhsat bulabilecek mi?  Hamile de hasta olarak değerlendirilecek ? Ya emzikli kadın?

Bunlar için mealciler ancak dolaylı delillerle ve bağlayıcılığı olmayan yorumlarla ruhsat çıkarılabilir:

Hamile ve emzikli kadınların özel durumunu anlatan ayetler şöyledir:

“Sizleri bir tek candan yaratan odur. Eşini de ondan yarattı ki biri diğerinin yanında rahat etsin. Erkek onu sarınca hafif bir yük yüklenir. Onunla gezip dolaşır. Yükü ağırlaşınca ikisi de Rableri olan Allah’a yalvarır: “Bize iyi bir evlat verirsen, sana çok teşekkür edeceğiz derler.” (A’râf, 7/189)

“Biz insana, ana ve babasına karşı görev yükledik; anası onu, üst üste gelen güçlüklerle taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içindedir…” (Lokman, 31/14)

“Anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Onların marufa uygun yiyecek ve giyeceği, çocuğun babasına aittir. Kimseye gücünün üstünde yük yüklenmez. Hiçbir anne, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın…” (Bakara, 2/233)

İlk iki âyette hamilelerin ve emzikli kadınların çektiği sıkıntılar anlatılmış, üçüncü âyette de kimseye gücünün üstünde yük yüklenmeyeceği ifade edilerek şu emir verilmiştir:

“Hiçbir anne, çocuğu yüzünden zarara sokulmasın.”...(5)

Halbuki hadiste hiç bir kuşkuya mahal bırakmayan bir delil vardır. Resulullah şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ yolcudan namazın yarısını, hamile ve emzikli kadından da orucu kaldırmıştır.” (Tirmizi, Savm, 21; İbn Mace, Siyam, 12; Nesâî, Siyam, 51.) (5) Hamileyi, lohusayı, emzikliyi, hasta kadın statüsüne almak, 'güçlük istemez'den, 'zorlanacağımız yükü bize taşıtma'dan gitmek isabet ihtimali güç tevillerdir. Gidiş yolu geçersizdir..Hadis-i Şerifler bu hususları açıklığa kavuşturduğundan bizim açımızdan problem yoktur..Mealciliğin ne kadar "zor ve kıvırmalı zanaat" olduğunu ifade etme adına bu meseleye değindim..

***

(1) http://www.mustafaislamoglu.com/HD308_oruc-keffareti.html
(2) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/07/ramazan-orucu-bozmann-keffaret-ve-kazay.html
(3) http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2015/07/ramazan-gunu-oruca-basladktan-sonra.html
(4) http://www.mollacami.net/soru-ve-cevaplar-723.html
İslamoğlunun hayızlıyı hasta statüsünde değerlendirmesi için bkz:
http://www.mustafaislamoglu.com/HD472_adetlinin-orucu.html
(5) http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/hamileler-ve-emziren-anneler-ramazanda-oruc-tutmali-midirlar.html

Devamını Oku »

Mustafa İslamoğlu'nun Esbab-ı Nüzul Çelişkisi

Mustafa İslamoğlu'nun Esbab-ı Nüzul Çelişkisi


Mustafa İslamoğlu: Sebeb-i Nüzul rivayetlerinin zanni olduğunu hatta hatta çok çürük bir dal olduğunu... sık sık söyledim..Bu düşüncelerimi hatırlatarak, elbette ki Kuran'ın kendi kendine yeter olduğunu ama esbap-ı nüzul'ün Kuranı anlamayı kolaylaştırıcı vasfını asla inkar edemeyeceğimiz belirteyim. (1)

Eleştiri: 

1. Burada 3 büyük çelişki var..Birincisi Esbab-ı Nüzul'ün "çürük bir dal" olduğu iddiası..Allah kelamının çürük bir dala bağlanmaması gerektiği ve çürük dallara tutunanın  her an (hataya, hurafeye) düşmesinin muhtemel olduğu sonucu çıkar. Kuranın anlaşılmasında çürük delillere muhtaçlığını kabul, mümkün olmayan tenakuzlara sebebiyet verir. Ve hakiki mealci çakma mealciye haklı olarak sorar: Mübin, açık, tafsilatlı, anlaşılması kolaylaştırılmış bir kitabı çürük dala neden mahkum ediyorsun? Diğer bir husus; esbab-ı nüzulü rivayetin sıhhat derecesine göre tasnif etmesi gerekirken kategorik olarak zayıf bir veri kabul etmesi..Buna göre haberBuhari'de de geçse veya en zayıf bir isnadla başka bir kaynakta da geçse fark etmemesi gerekiyor..Doğrusu zayıf veya kuvvetlinin ayrı ayrı ele alınmasıdır...İslamoğlu, süpürücülükten çok şikayetçidir..Demek ki kendinden şikayet ediyormuş..



2.İslamoğlu: ...Entelektüel muhitlerde moda olan tabirle "tarihselci bakış açısı" bu olsa gerek. Yalnız, bu yaklaşımın dayandığı argümanlar, ne yandan bakarsanız bakın dökülüyor. Olayın ahlaki ve psikolojik boyutu bir yana, ortada açık bir usulsüzlük var. Bu usulsüzlük, esbab-ı nüzul rivayetleri gibi, rivayet tekniği açısından ne derece sağlıklı oldukları çok iyi bilinen "zanni" bir delile dayanarak, Kur'an gibi "kat'î" bir metnin hükmünün tahsis edilmesi..(2)

Çelişki: Esbab-ı nüzul büyük usulsüzlüklere alet olabiliyorsa ne zaman usulsüzlüğe alet olduğunu ne zaman da olmadığını ayırt edecek objektif kriteriniz nedir? Demek ki işinize geldiği zaman kullanmak için yedekte tuttuğunuz bir veri..



3. Bakara 178, gibi anlaşılması kısmen zor bir ayeti zanni delil, çürük dal, "usulsüzlük aracı" dediği zayıf delille tefsir ediyor..Birden bire çürük dal ayetin doğru anlaşılması için bilinmesi lazım gelen önemli bir bilgi kaynağına dönüşüyor:

İslamoğlu: kütibe aleykümül kısas size kısas farz kılındı ibaresini nasıl anlamamız gerekiyor? Şöyle, bunu doğru anlamak için sebep-i nüzulü bilmek lazım.

Araplar cinayetlerde özellikle biliyorsunuz Araplar kavim ve kabile asabiyeti yoğun olan bir kavim. Çok aşırı bir kabile ırkçılığı var. Ve kabileler arasında da sürekli savaş var. Güçlü bir kabileden biri, zayıf bir kabileden bir başkasını öldürdüğünde ya hiç ceza görmüyor, ya otomatikman tazminata bağlıyor gidiyor. Ama kazara zayıf kabileye mensup bir adam, güçlü kabileye mensup birini öldürdüğünde ne oluyor? Biz, sizin bizden öldürdüğünüze karşılık sizin tüm erkeklerinizi isteriz diyebiliyorlar. Tümünü. Siz bizden bir tane öldürdünüz ama biz güçlüyüz, biz soyluyuz, biz boyluyuz. O zaman bire karşılık tüm erkeklerinizi.

Hatta böyle bir hadise anlatılır tefsirlerde. Soylu bir kabileden birini öldürmüş küçük bir kabileye mensup, zayıf bir kabileye mensup biri, Katil olmuş ve onun kabilesinin tüm ileri gelenleri, mensubu öldürülen kabilenin reisine gelmişler. Öldürülen de o reisin çocuğu imiş. Ne istersin demişler. Ne olmuş, bir kere olmuş, katil olmuş, ne istersin bizden. En doğal karşılığı nedir? Öldüreni gönderin cezasını vereyimdir. Hayır. Kabile reisinin söylediği şu; Ya oğlumu diriltirsiniz ya da kabilenizin tüm erkeklerini, siz de dahil bana teslim olursunuz. Hepsini teker teker öldürürüm, yine de oğlumun öcünü aldım saymam kendimi.

İşte böyle bir toplumda. Düşünün. Zayıf kabileden biri, bir kadın öldürüyor, öldürülen kadına karşılık diyorlar ki sizin en güçlünüz kim? Şu, şu, şu…! Onları vereceksiniz. Güçlü ya kabile mensubu öldürülen kabile. Öyle..! Böyle bir dengesizlik var. Katili de almıyorlar. O kabilenin en değerli en işe yarar kişisi kimse onu istiyorlar. Oysa ki suçlu o değil.

Bu durumda zulüm oluyor. Adalet nasıl gerçekleşir..! Suçlunun dışında birini cezalandırırsanız. Adalet suçluyu, suçu kadar cezalandırmaktır. Adalet budur. Suçu kadar, suç ve ceza arasında bir denklik lazım. Bu denklik iki tarafa da bozulduğu zaman adalet terazisi bozulmuş olur. Suça ceza ne ağır verilir, ve hafif. Hafif verildiği zaman suçu özendirirsiniz. Cezanın caydırıcılığı kalmaz. O zaman suçluyu ödüllendirirsiniz. Suçu övmüş olursunuz. Eğer ağır verirseniz bu sefer de zalimken mazlum durumuna düşürmüş olursunuz. Ve siz de mazlumken, mağdurken, zalim olmuş olursunuz. İkisi de adaletsizlik. Denklik..!

Tüm hukuk sistemlerinin problemi budur tarih boyunca. Cezada denklik problemi, beşeri hukukun çözemediği bir problemdir. Bu güne kadar da çözememiştir. Ve beşeri hukuk cezada denklik probleminde iflas etmiştir. Bugün iflasın ilanıdır şu anda dünyanın suç açısından geldiği nokta. Görmüyor musunuz. 1930'ların Mussolini İtalya’sının ceza hukukunu alan Türkiye’de suçun nasıl övülür hale geldiğini, suçun övülüp, mağdurun cezalandığını adeta görmüyor musunuz. İşte bu suça methiyedir. Suçu övmek, suçu teşviktir.

Evet, bunu ancak vahiy çözmüştür. Ceza hukukunun bu ezeli problemini en güzel biçimde çözümleyen vahiydir. Bakın, o çözüme birazdan geleceğiz. Ama öncelikle Kısas size farz oldu ibaresini, “cezada denklik size farz oldu” biçiminde anlayacağız. Yoksa ayetin devamında geliyor, hür’e karşılık hür, köleye karşılık köle, kadına karşılık kadın.

Şimdi bir kadın öldürüldü. Öldüren erkek, Bir kadın mı arayacağız öldürmek için. Bunu demiyor. Bu denilmiyor ayette.

Şimdi bir köle, bir efendiyi öldürdü. Şimdi efendim yok olmaz biz bir efendi arayacağız köleye karşılık. Çünkü öldürdüğü efendi mi diyeceğiz…! Ayet bunu demiyor. Bununla alakası yok ayetin dediğinin. Peki ayeti doğru anlamamız için, arka planını bilmemiz lazım. İşte öyle, biraz önce anlattığım sebep-i nüzul, o olay, bağlam. Yani tarihsel bağlam. Ortada bir denksizlik var. Eşitsizlik var. Katil cezalandırılmıyor. O halde bu ayetten anlamamız gereken şu. “Sadece suçluyu cezalandırmanız size farz kılındı. Suçsuzu cezalandırmamanız size farz kılındı.”(3)



Eleştiri: İslamoğlu'nun "Şimdi bir köle, bir efendiyi öldürdü. Şimdi efendim yok olmaz biz bir efendi arayacağız köleye karşılık. Çünkü öldürdüğü efendi mi diyeceğiz…! Ayet bunu demiyor" yorumuna mesned gösterdiği herhangi bir delili yok..Tek geçerli izahı ayetin sebebe-i nüzulü. Esbab-ı nüzulü de sınırları belli olmayan bir anlayışla kabul edip, başka çare kalmayınca kerhen müracaat edeceği bir veri olarak görüyor olmalı. Videodaki mealcinin eleştirisi bu yüzden mealcilik mezhebi açısından doğru.

***

(1) https://www.youtube.com/watch?v=9T7yTU-RuyU
(2) http://www.mustafaislamoglu.com/yazar_184_8_fetvayi-nasil-alirdiniz-.html
(3) https://kurantefsir.wordpress.com/2011/03/page/5/

Devamını Oku »

Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ıdikmek

Güya Allah'ı takdis ederken... 8: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek


Şahin Doğan abi, RisaleHaber'deki yazısında Mustafa İslamoğlu'nun Kur'an'ı Anlama Yöntemi isimli kitabında yaptığı bir tahrifi gözler önüne serdi. İslamoğlu, 25. Söz'den alıntıladığı bir metni, aslında Risale-i Nur kelimesi geçmediği halde, içine Risale-i Nur kelimesini de katarak, Bediüzzaman'ın kendi eserlerini Kur'an'ın eşiti gibi gördüğü iddiasına karine olarak sunuyor. Tabii delili safsata olanın iddiasının neresini düzelteceksin? Arşimed bile dünyayı kaldırmak için dayanacak bir nokta istemiş.

Ben de yazıyı okuyunca hayretler içinde kaldım. İddiası iftira olduğu gibi, dayandırdığı metin de iftira. Kat kat iftiranın lahana yaprağı gibi tortop önünüze konduğu bir kitapla karşı karşıyasınız. İsmi de Kur'an'ı Anlama Yöntemi. Dua edin mümin kardeşlerim: Allah bu yöntemle Kur'an'ı anlamaktan bizleri korusun. Fakat durun! İslamoğlu bu kitapta bir 'tersten eğitim' mi düşünüyor acaba? Yani "Ben kötüsünü yapayım, onlar da bana bakarak nasıl olmaması gerektiğini öğrensinler..." türünden bir çalışma. Çok mu hüsnüzan ediyorum? Evet, haklısınız.

Ben de daha önceki günlerde twitter'da kitaptan bir bölümü paylaşmış ve Mustafa İslamoğlu'nun twitter hesabını da ekleyerek sormuştum:

"Bunca yıllık Nurcuyuz, yıllardır da iyi kötü Risale okuyoruz, bu cümleyi Bediüzzaman nerede söylemiş, hiç okumadık, mümkünse İslamoğlu bize açıklasın." Cümle ise şu idi:

"Said Nursi bir yerde ebcedi nasıl keyfî kullandığını şöyle itiraf eder: 'Bazı kelimeleri ebced hesabı tutsun diye attım. Ama iyi ki atmışım. Hem ebced hesabı tuttu, hem de böyle mana daha güzel oldu.'"

Doğrusu tahkik mesleğinin bir özelliği olarak ben hafızama değil, metne güvenirim. O yüzden Risale metinlerinde bu cümleleri içindeki kelimeleri tek tek aratarak bulmaya çalıştım. Yok, yok, yine yok. Yani hakikaten Bediüzzaman'a ait değil bu ifadeler. Ya bizim ehl-i aklımız, müdakkiklikte alemdarımız, tetkikte mangalda kül bırakmayanımız İslamoğlu nasıl alıntılıyor itiraf diye? Muhtemelen Üstad bizzat kendisine itiraf etti. Fakat nasıl olur? Üstad vefat edeli çok oldu. İslamoğlu yakazayı falan da sallamaz. Başka şekilde aldı haberi herhalde.

Üstelik İslamoğlu'nu yalanlayacak şekilde Risalelerde birçok ifade de var. Örneğin Birinci Şua'da geçen şu kısım:

"İşte bu risalede mezkûr otuz üç âyet-i meşhurenin bil'ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili'n-Nur'un başına parmak basmaları ve başta âyetü'n-Nur on parmakla ona işaret etmesi, eskiden beri ulema ortasında ve edipler mâbeyninde meşhur bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihracat ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında ediplerin istimal ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu karışmazsa, işaret-i gaybiye olabilir."

Dikkatinizi çekti mi son cümle: Ebced/cifirin geçerliliği için tasannu/yapmacık olmaması şartını koşuyor Bediüzzaman kendi metninde. (Başka yerlerde tevafuk için de kullanıyor bunu.) Ve bu cümleyi Risale-i Nur'da aratınca bulabiliyoruz. Şimdi tabii İslamoğlu'na sormamız gereken birçok soru ortaya çıkıyor: Bütün kitap boyunca, dikkatte ve doğrulukta hep bu seviyede mi idiniz? Eğer öyleyse, vay halinize!

Hani bir söz vardır: "Şeytanın en büyük hilesi olmadığına inandırmasıdır" diye. Baudalaire de atfedilir. Al Pacino ve Keanu Reeves'in başrollerini oynadığı Şeytanın Avukatı filminden akıllara kazınmıştır en çok. Aslında 13. Lem'a'da Bediüzzaman'ın da altını çizdiği birşeydir bu: "İblis'in en mühim bir desisesi, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmektir." İşte bence Mustafa İslamoğlu da tam buna benzer birşey yapıyor metinlerinde. Bazı kavramlara öyle bir yaslanıyor ve o yaslandığı kavramların haklılığından öyle bir güç alıyor ki; bir kere onu diline dolayınca artık müminlere her cerbezeyi (hatta karşısında savaştığı şeyi bile) yuttururum sanıyor. Haricilerin "Hüküm Allah'ındır!" sözüne Hz. Ali'nin dediği gibi: "Bu söz, kendinden bâtıl murad edilen hak bir söz."

Evet, nasıl o gün Hariciler dillerinde zâhiren hak sözlerle bâtıl murad edip Hz. Ali'ye karşı savaştılar; bugün İslamoğlu gibiler de buna benzer hak sözlerle bâtıl murad edip ehl-i sünnetle savaşıyorlar. Bunlardan bir tanesi de İsrailiyat meselesi.

İslamoğlu'nun derslerini takip edenler bilirler: İslamoğlu bu İsrailiyat kelimesiyle çok takıktır. Aklına uymayan, hoşuna gitmeyen, zekasının kesmediği, gözünün görmek istemediği her ne rivayet, tevil, icma, kıyas varsa hepsini İsrailiyat ilan edip kapıdışarı eder. Yani demek ister ki: "Bunlar dinin aslında yoktur ve sonradan dine katılmıştır. Eğer dinin aslından olsa, böyle mantıksız olmaz. İşte Yahudilerden gelmiştir, Hristiyanlar yapmıştır, Farslılar katmıştır..." vs. Rengi boldur, ama tadı aynıdır bu argümanın.

Naklolunan bilgilerde İsrailiyat nevinden şeyler karışık bulunabildiği riski, çok cüz'i olarak, ehl-i sünnetin ortak endişesi olduğu için; İslamoğlu da dayar sırtını bu genel kabul görmüş endişeye! Ondan sonra sallar kılıcını düşman üstüne. Önüne Buhari mi gelmiş, Müslim mi çıkmış, İbn-i Hacer'e mi çarpmış, İmam-ı Malikî mi rastlamış hiç umursamaz artık. Dane-i hakikatini bulmuştur ya, gayrı dünyada ona dur durak yoktur. "Şu bâtıl mezheblerde birer dâne-i hakikat mevcud, mündericdir; mahsus mahalli vardır. Bâtıl olan, tâmimdir." O da bu bâtılın hakkını verir. Tâmim eder de eder. Kimse kaçamaz keskin çeliğinden.

Fakat efendim, bu ehl-i sünnet ulemasına kılıcından aman çıkmayan, nefes aldırmayan âlimimiz, konu Batı kaynakları olursa, hiç de böylesi "Acaba?"lara sahip olmaz. Mesela kitabından bir alıntıyla gösterelim:

"Sayılara gizemli ve kutsal işlev yükleyen ve onları gizli hakikatlerin sembolleri olarak gören ilk kişi Pisagor olarak görülür. Kanaatimiz o ki, Pisagor bunu kendisi icat etmemiş, Mısır'da intisap ettiği sır dininin rahiplerinden öğrenmiştir. Muhtemelen Babil büyücülüğünün temelinde de bu kült vardır. Daha sonra Yahudi kabalacılığına geçmiş ve büyü formülleri ebced/cifir üzerinden yapılmıştır. Kapadokyalı Apollonius, rakam değerli harfleri kullanarak tılsımlar ve büyü formülleri icat eden bir pagandı. Onun tılsım ve büyü formülleri Müslüman çevrelerde de revaç buldu."

Görüyor musunuz, hiç Batı kaynaklarından şüphe ediyor mu? Gerçi hangi kaynaktan bunları aldığı da belli değil, ama yeterli görmüş ki, hem 'Kanaatimiz odur ki...' dedirtmiş, hem de 'Muhtemelen...' gibi ehl-i ilme pek yaraşır ifadeler kullanmış. Şimdi, bu noktada durup sormak istiyorum: Buhari'yi, Müslim'i vs. Kur'an'a arz eden (aslında ne Kur'an'ı düpedüz kendi aklına arz eden) İslamoğlu acaba bu bilgileri kime arz ediyor? Kapadokyalı Apollonius'u Kur'an'da mı gördü de bize sorgulanmaz bilgi gibi dayatıyor İslamoğlu? Yoksa Pisagor sûresi diye bir sûreye mi denk geldi bizim okumadığımız bir yerde? Hiç öyle değil. Daha evvel de dedim, onun yaptığı birşeyleri Kur'an'a arz etmek değil. Doğruluğuna karar verdiği hususlarda Kur'an'ı ve sünneti kendine arz ediyor; bakalım Kur'an tevil edilebilir mi, sünnet de doğruyu tutturabilmiş mi diye.

Ve tabii bunun sonucu olarak "İsrailiyat, İsrailiyat!" diye bağıran İslamoğlu yavaş yavaş kendi İsrailiyatını kurguluyor İslam içine. Kur'an'da olmayan, sünnette yeri bulunmayan ama kendisinin pek kıymetli ve sorgulanmaz gördüğü kaynaklardan alınmış bu bilgilerle vahyi ve ehl-i sünnet ulemasını hizaya sokan muhterem hocamız, bunlar da yetmiyor, bir de uydurduğu metinleri başka âlimlerin ağzına koyup bize yedirmeye çalışıyor. Bazı rivayetlerini mantıksız bulduğu için Buhari'yi, Müslim'i itham eden aslan parçası; kendi kitabında Bediüzzaman'a demediğini dedirtiyor, dediğine de kaçak kat çıkıp tahrif ediyor.

Kimbilir daha ne şekillerde ıslah edecek bizi. Hepimiz munta

Kaynak: İsrailiyata vururken İslamoğluiyat'ı dikmek - Ahmet AY
Devamını Oku »

Düşünmenin Engelleri

Düşünmenin Engelleri


Düşünmenin pek çok engelleri vardır. Bu engelleri şöyle sıralayabiliriz:

Sathi Bakış

Düşünmenin en büyük engellerinden birincisi, sathi bakıştır. Sathi bakışta, kavrama, anlama ve derinliklere inme merak ve heyecanı, aşk ve iştiyakı yoktur. Sathi bakış, olaylara, nesne ve objelere dikkatle bakamaz, süzüp, matlup mesajı alamaz.

Uzak mesafelerden bakanlar bir yıldızı mum ışığı gibi görürler. Olaylara uzaktan bakanlar da olayların arkasın­daki ilişkileri, derinlikleri ve ayrıntıları göremezler. Göre­medikleri için de olaylara karşı ilgisiz, lakayt, hissiz ve duyarsız kalırlar.

Sathi bakanlar, işin özüne ve hakikatine inemedikleri için, hep zevahirde dolanıp dururlar. Hep sığ bir dünyayı temsil ederler; bakışları kısa, idrak ve intikalleri dardır; engin deryalardan, derin ufuklardan haberleri yoktur. On­ların psikolojisi, uyku moduna giren insanların baygın ba­kışlarına benzer. Fersiz, ferasetsiz, ruhsuz ve kıvamsız.Sathi bakış, insanları zaman içerisinde zihnî tembelliğe götürür. Dimağ yeterli ölçüde çalışmadığı için hayat bir dünyaya münhasır kalır. Matematik bakışla ifade edersek, tabiri caiz ise, onların dimağlarının hesap işlemleri kuruşa alıp, beş kuruşa satan basit bir bakkaliyenin hacmi kadar olur. Onlar cebir ve geometriden, limit ve türevden anlamazlar. Tanjant ve kotenjantı hiç bilmezler Fonksiyonlar teorisi, diferansiyel denklemler, soyut cebir hayallerini bile ıslatmamıştır.(1)

Ülfet

Ülfet, düşünce ufkunu körelten, gözleri miyoba çeviren salgın bir marazdır. Ülfetle insan, baka baka bakar kör olur, bakar ama görmez. Dokunur ama hissetmez. Anladığını sanır ama anlamaz. Bildiğine inanır, ama hakkıyla bilemez. Hissettikleri, duydukları, zevk ettikleri, gün geçtikçe dün­yasında tesirini kaybeder, zihninden silinip gider.

Evet, baş belamızdır ülfet. Uyutucu gıdamızdnr ülfet. İnsanları uyutan sinekler misali, gaflet uykusunu şırınga eden sineğimizdir ülfet. Gaflet devletimiz, lakayt hükü­metimiz, rehavet otağımız, tembellik karargâhımız, sathî çadırımızdır ülfet.

Bayramlarda gül suyu ikram edilir. Dökülen gül suyu üç beş dakika sonra kokusunu kaybeder; tesiri hissedilmez. Ülfet ile zihne dökülen manalar da “gül suyu” gibi olur; çabuk uçup kaybolur. Önem verdiğimiz değerler, ruhumuza hoş gelen güzel kokulu manalar tefekkür derinliği içinde emilerek alınırsa, onlar gül suyu gibi olmaz; “gül yağı” gibi olur. Öyle kolay kolay uçup gitmez, tesiri silinmez. Ülfet idrak tarlasının erozyonudur. Erozyona uğramış tarla­larda arzu edilen semerelere ulaşılamaz. Ekinler canlılığını kaybeder, verim düşer.

Ülfet, idrakin kaymağını alıp götürür. Tatsız, tuzsuz, kı­vamsız bir coğrafyaya insanı iter. Ülfetin girdabına düşen­ler, kendilerini doğru dürüst bir şekilde yenileyemezler. Muhteşem tasanmlara, mükemmel açılımlara omuz ve­remezler.

Mektubat’taki şu ifadeler çok düşündürücüdür. Fevka­lade ibret verici ve tefekküre sevk edicidir:

“Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahih sureti şudur ki; ben başımın üstünde onu bir Ievha-i hikmet olarak ta’lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:

-Dost istersen Allah yeter. Evet, o dost ise, her şey dosttur.
-Yâran istersen Kur'an yeter. Evet, ondaki enbiya melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.
-Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden, iktisat eder- iktisat eden, bereket bulur.
-Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur rahmete gider.
-Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddî çalışır.”
Hz. Üstad’ın “Her sabah ve akşam ona bakarım, der­simi alırım.” ifadesi gösteriyor ki, yüksek ehl-i hakikati ülfet vurmamaktadır. Her sabah ve akşam aynı levhaya bakıp dersini almak; bizi, levhanın derununda gizli olan mana tabakalanna götürebilmelidir. Bir seyahat-ı kalbiye, bir hareket-i fikriye ile, derinlik boyutu içerisinde, bir seyr-ü seyahate çıkartabilmelidir. İnsan iç dünyasında böyle bir açılım yaşayamazsa, her gün aynı olan ve hiç değişmeyen o levha bir müddet sonra ülfetle küllenir, örtülür. Bir zaman sonra, o levhaya bakanlar levhanın içindekilere bakmaz, belki, çerçevesine nazar eder:
“Maşallah! Bu levha ne güzel çerçevelenmiş! Kime yaptırdınız? Ben de böyle bir çerçeve yaptırmak isterim.” Yahut “Şu salonu kim tertip etmişse, mükemmel dizayn etmiş. Yahu! Şu levhaya bak! Ne kadar hâkim bir yere asıl­mış! Bu tabloyu şu yere kim yerleştirmişse, bin maşallah, hakkını vermiş. Maharetini sergilemiş!” cümleleri ağızlar­dan dökülür. Levhanın içindeki mesaj, zihinlerden silinip gider. İşte ülfet bu!

Evet, değişim, derinlik ve yeniden yeniye bakış insanın içinde olmalıdır; sürekli ilgi ile izlenmeyen, iştiyak duyulmayan, hasret ve hararetle ilgi bağı kurulmayan hikmetli sözler, ibretli levhalar; nefs-i emirde birer elmas kıymetinde iken, ülfetle kırık dökük cam parçalarına dönerler.

Uzun vadede, en ziyade korkulması gereken hastalık, ülfettir. Eğer bir insanın iç dünyasında hakikatler gittikçe “önemlilik değeri”ni kaybediyorsa, nükte çiçekleri soluyor­sa, meyvedar hakikatler pürsüyor, tadını yitiriyorsa, mari­fet iklimine iştiyak ve hasret sönüyorsa, bilinsin ki, o insan ülfet vadisine girmiştir. Ülfet vadisi, yürüdükçe derinle­şen, insanı içine çeken sisli, bulanık, kaygan bir çukur; düşük, kör bir vadidir. Çukurlara inmek kolaydır. Güç ve enerji istemez. Ama yükseklere tırmanmak azim ve irade, cehd ve gayret, güç ve enerji ister.

Ülfet vadisinden sıyrılıp çıkmak isteyenler, yeniden ye­niye bir gayretin içine girmeli; hizmete ciddi bir devamla, “Şu risaleleri ilk defa dinliyorum, ilk defa okuyorum.” psiko­lojisi içinde yeniden dikkatle, teenni ile mütefekkirane oku­maya gayret göstermeli; gönül dostları, dava arkadaşlarıyla irtibatını iyice perçinleştirmeli; hizmet eksenli seyahatlere iştirak etmeli ve halis ve muhlislerle daha ziyade beraber olabilmenin tedbirini almaya gayret göstermelidirler.

İnsanlar, çoğu zaman bilinçli veya bilinçsiz olarak belli düşünce kalıplarıyla; ya da ön yargılarla yahut belirli var­sayımlarla olay ve nesnelere bakar; kendi düşünce kalıp­larının içinde tıkanırlar. Bakış ufuklarını daraltır; kendi kendilerine engeller koyarlar.

İnsanların içine düştükleri birçok yanlışın kaynağı ön yargılar ve peşin hükümlerdir. Ön yargı ve peşin hükümler zihinlerde engeller oluşturur. Ön yargı ve peşin hükümlerle yürüyenler, bu bariyerleri aşamazlar, düşünce disiplininde tufeyli kalırlar.

Öte yandan bir kısım insanlar da kendi zihnini ve intikal kabiliyetini her şeyin ölçüsü görür, büyük yanlışlara imza atarlar. Kendi düşüncelerinin dışındaki fikir ve görüşlere itibar ve iltifat etmezler.
Bazı fıtratlar da sorulara tek bir cevap verme eğilimi içine girer, birden fazla cevap verme şeklindeki tarz ve yaklaşımlara sıcak bakmazlar. Hâlbuki düğümlenen meseleleri, ihtilafa medar konulan daha kolay bir biçimde çözmenin yolları vardır. Mesela bunlar: “Çözümlemeye dayalı teknikler” ile “önermelere dayalı yaklaşımlardır.

Önermelere dayalı düşünce sistemlerinde, birden fazla cevap arama eğilimi vardır. Bu arayış için değişik alternatifler, farklı dağılımlar, farklı sembolleri kullanarak daha semeredar sonuçlara ulaşmak, daha kapsamlı, daha derinliğine analizlere girişmek mümkündür. Bazen çözüm çok yakınımızdadır,bazen de çok uzağımızda. Miyop ve hipermetrop olanlar net göremezler; çare de üretemezler.

İç dünyamızın engelleri aynalara benzerler, insanlar, nesneleri yansıtmaktan ziyade, kendi iç dünyalarını yan­sıtırlar. Herkesin aynası düz ve pürüzsüz, net ve parlak değildir. İçbükey, dışbükey aynalar misali, olaylar dünya­mızda ya olduğundan ziyade büyütülür ya da küçültülür. Herkes hakikat dünyasını net algılayamaz, net göremez, net gösteremez.

Öte yandan, nefis, madde ve menfaat, makam ve rütbe sevdası gibi istikbal vaat eden unsurlara göz dikmişse, bu unsurlara ulaştıracak fikir ve düşünceleri filtre etmeden ka­bule meyil eder; aksi durumlarda, güzel düşüncelerin, ma­kul fikirlerin karşısına geçer, “Dur!”der, set çeker.

Klişeleşmiş Davranış Standartlarına Uyma Eğilimi

Her toplumda belirlenmiş statüler, hiyerarşik kademe'leşmeyi esas alan yaşam kültürleri ve o kültürlerin yansıması olan bir takım davranış kalıpları, teamül ve uygulamalar vardır. Bu uygulamalar da düşünmeyi engelleyen faktör­ler arasındadır. Özelikle firma kültürü içinde belirlenmiş kurallar, rutin kalıplar, kendi pozisyonlarını muhafaza adına üst tepe yönetimin yukarıdan İnme tasarruf ve icraatları da düşünmeyi engeller; zaman zaman mantık ve muhakeme ile de çatışır. Ekonomik hayatta ve çeşitli sevk ve idare kurum ve kuruluşlarında, genellikle üst yöne­tim, kendi istihsalleri olmayan “önermelere dayalı düşün­celerde sıcak bakmazlar. Fazla itibar ve iltifat etmezler. Rutin uygulamalar, çoğu zaman değişim ve gelişimin, sağ­lıklı düşüncenin önünde ciddi bir engel oluştururlar.

Öte yandan, statü olarak daha aşağı pozisyonda olan­lar ise, önlerinde olan kişilere ya saygılarından; ya da on­ları aşmamak gerektiği düşüncesinden hareketle genel eğilime muhalefet etmek istemezler. Daha güzel, saha fay­dalı veya daha pratik işlere kafa yormazlar; belirlenen normları sorgulamazlar; mekânı, olayları, eylemleri daha ziyade güzelleştirebilecek çarelere başvurmak istemezler. Klişeleşmiş davranış kalıplarının duvarları içinde kalır, bu sudan aşamazlar, fikir üretemezler. Bu psikoloji ve davra­nışlar, yeni fikir ve oluşumların, kaliteli yapılanmaların, tutarlı ve sağlam dayanışmaların ve sistemli büyüme ve gelişmelerin önünde bir engel teşkil ederler.

Yeniliklere Karşı Tepki

Tarih boyunca insanlar, toplum ve fert psikolojisinin bir refleksi olarak, yeni düşünce ve tasarımlara genellikle sıcak bakmamış; çoğu zaman hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan tepkilerini sergilemişlerdir. Aslında, insanları daha güzele, daha mükemmele; daha ziyade huzur ve sükûna; adalet ve hikmete; muvaffakiyet ve başarıya; yüksek ideal­lere götüren düşünce ve fikirlere kapılar açmak, onların intişarına kuvvet vermek, akıl ve mantığın, hikmet ve mü- debbiriyetin gereğidir.

Ülfeti kıran, hamiyet hissini uyandıran, akla kuvvet, kalbe itminan veren, ruhu ateşleyen, fıtrata mutabık ve düşünceler güzeldir, faydalıdır. Bu güzelliklere karşı“red ve tard” ile karşı çıkmak da düşüncenin önündeki muzır engeldir. Yeni yaklaşımlar geliştirmek ve yeni fikirler üretmek için ortaya atılan düşünceleri hiç süzmeden, tetkik etmeden yargılayan sözler; “işe yaramaz”, “faydasız” “kim bunları denemiş” gibi peşin hükmü yansıtan beyanlar sağlıklı düşünceleri bertaraf eden psikolojik ve tepkisel engellerdir. Bu tepkisel engellerin en dehşetlisi, asabi olan fertlerde daha ziyade kendini gösterir. Hz. Üstad “Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zira her şeyi haddinden geçirmekle aks-ül amel yaptırır. ” buyurmaktadır.

Bu engellerin psikolojisini ve gerekçelerini şöyle sırala­mak mümkündür:

1.Mevcut statüsünü kaybedeceğinden korkanlar, kurduğu dünyasının elinden alınacağını vehmedenler; saltanat ve sultasının yıkılıp gideceğinden şiddetle endişe duyanlar, şöhret-i kazibesinin söneceğinden rahatsız olanlar,

2.Bürokrasi çarkı içindeki menfaat-ı maddiyesinin uçup gideceğinden, kurduğu çıkar tezgâhlarının kuruya­cağından, sömürdüğü düzenin bozulacağından korkan ve panik yapanlar,

3.Yeni fikirlerin kendilerine rakip olabilecek biri veya birileri tarafından ortaya atılmasına tahammül edemeyen­ler,

4.Yeni fikirleri ortaya atan kişilerin genç ve birikimsiz olduklarını gerekçe gösterenler,

5. Kıskançlık, rekabet, haset, çekememezlik gibi duygular taşıyanlar,

6.Rahatını, rehavetini bozmak istemeyenler,

7.Değişim ve gelişime ayak uyduramayacak derecede yetersizler, kabiliyetsizler, yaşlılar, yorgunlar, bitkinler, tüke­nenler.

Aklın yolu, yeni fikir ve düşüncelere açık olmaktır. Yar­gılamaktan ziyade o fikir ve düşünceleri anlamaya çalışmak­tır. Yeni fikir ve düşüncelerin “kuluçka dönemleri” vardır. İşin püf noktasını, esprisini, nüktesini yakalamaya ciddi gayret gösterenler sadece zihinleriyle değil, belki his, hayal, şuuraltı mekanizmasıyla işin içine girenler, orijinal fikirler yakalayabilir, o fikir ve düşünceleri insanlık âleminin isti­fadesine sunabilirler. O gayret ve himmetler, bazen birden ani ve defi olarak insanın içine doğabilir. Ya da bir olay veya düşünce, umulmadık bir anda çağrışım yolu ile yeni düşüncelere kapı açabilir.

Yeni düşünceler ile ilgili değerlendirmelerde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus şudur:

Gündeme gelen her “yeni fikir” orijinal değildir, her zaman ve her yerde her yeni fikir “kurtarıcı kahraman olamaz. Hiçbir keyfiyeti içinde barındırmayan, uygulama noktasında yetersiz, kılıksız, çiğ, ham, kaba ve fıtrata muta­bık olmayan fikirler, hikmete ve maslahata uygun düşme­yen fikir ve düşünceler yeni olmuş olsalar bile, vicdanlarda makes bulamazlar; kalb-i küllide tutunamazlar.

Gülünç Duruma Düşme Korkusu

Fikir ve düşüncelerinin toplumda paylaşamayacağı, alay konusu olacağı, kendisinin aptallıkla itham edileceği şeklindeki algılamalar da düşüncenin önündeki engeller­den birisidir.Çevrenin alaylı bakışları, küçük düşürücü tavır ve ha- reketleri, mizansız tenkit ve tecessüsleri yeni fikirlerin do­ğuşunu engeller. Özellikle genç dimağlar, yeni fikirler ortaya atmak istediklerinde kıdemli yöneticiler, kendilerinden yaş ve konum itibariyle daha üstte olanlar ve değişim ve gelişime henüz hazır olmayan kişiler onları şapşallıkla ve düşüncesizlikle suçlarlar. O suçluluk psikoloji sebebiyle, onlara orijinal fikir ve düşüncelerini gizler, içlerinde kilitler, dışarıya vurmazlar.

Özellikle kuşak farkının yaşandığı kültür ortamlarında,cehalet, kaba kuvvet ve tahakküm rüzgârlarının estiği coğrafyalarda yeni fikirler üretmek ve onları gündeme taşımak bûyük yürek ve cesaret ister. İçine kapanık, birçok
dahiler, fikirlerini üretebilecek bir ortam bulamadıklarından orijinal düşüncelerini fiile dönüştüremezler.

Dipnot:

1)-Matematik sahasında profesör olmuş, yurt dışında çalışmış bir zat, yıllar sonra doğup büyüdüğü köyüne gitmiş. Eş ve dostları ile görü­şürken, bir mecliste ilkokul öğretmeni ile karşılaşmış, hemen yanına yaklaşmış elini öpmüş:

“Hocam sizin sayenizde okuduk, siz elimden tuttunuz. Size min­nettarım. ” demiş ilkokul öğretmeni bu iltifattan memnun olmuş, göğsü kabarmış. Sohbet esnasında “Söyle bakalım, sen şimdi ne iş yapıyor­sun? Görevin ne?” diye sormuş.

Profesör cevap vermiş:

“Hocam ben şimdi üniversitedeyim, matematik kürsüsünde profe­sörüm. ” demiş. Öğretmeni “Maşallah, bin maşallah, işte bizim talebele­rimiz böyle!” demiş, çok sevinmiş. Sohbet esnasında bir ara:

“Merak ettim. Söyle bakalım, Matematik derslerinde neler anlatı­yorsun? Hangi konuları öğretiyorsun?” diye sormuş.

Profesör de lisans, yüksek lisans ve doktorada verdiği dersleri tek tek sıralamaya başlamış. Başlamış ama hocası şaşırıp kalmış. Şimdiye kadar isimlerini bile duymadığı dersler. O şaşkınlık ve hayret içinde, kaşlarını da çatarak, ciddi ciddi:

“Ulan oğlum, bunlar da nereden çıktı? Ben 32 sene öğretmenlik yaptım; matematik okuttum. 32 yıl kitap karıştırdım senin anlattıkların^ hiç birine rastlamadım. Sen benimle şaka mı yapıyorsun? Dalga mı geçiyorsun? Okuttuğun altı üstü dört işlem değil mi?” demiş.

Profesör ne yapsın! Ne söylesin! İster istemez, cevap vermiş:

“Özür dilerim hocam! Okuttuğum dört işlem!Fazlası fazla! Fazlalar zaten idraklere sığmıyor. ” demiş.

Prof.Dr.Şener Dilek - Risale-i Nurda Derinleşme,syf;83-100
Devamını Oku »

Klasik Rollerde Değişim



VI.TOPLUMSAL CİNSİYET PROJESİ

îslam toplumlarında, ailede kadın-erkeğin rolleri, statüleri belirli bir şekil almış ve kadının evin tertip-düzeninden, kocanın evin geçiminden sorumlu olduğu bir yapı benimsenmiştir. İs­lam’ın iki temel kaynağında yer alan bu yöndeki düzenlemeler er­keklik ve kadınlık normlarının bir gereği olarak yorumlanmıştır. Modern dünyada kadın-erkek eşitliğinin öne çıkmasıyla bu rol ve statülerde esnemeler, hatta değişimler meydana gelmiştir.

A- ROL VE STATÜDE FARKLILIĞI ZORUNLU KILAN ÖZELLİKLER

İnsan olarak kadın ve erkek aynı değere (eşdeğer) sahip olsa da cinsiyet farklılıkları açısından aynı değildirler. Bu açıdan birtakım tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda modernliğin öne çıkardığı ana unsur eşitliktir. İslam kültüründe ise bunun karşılığı eşdeğer­lilik ve tamamlayıcılıktır. Şimdi bu konuyu ele almak istiyoruz.

1- Modern Hurafe: Kadın-Erkek Eşitliği

Kadın-erkek hem biyolojik açıdan hem de sosyokültürel konumları / rolleri açısından eşit değil eşdeğerdir.

Kadın-erkek eşitliği, modern kültürün en fazla önemsediği, hatta kutsadığı kavramlardandır. Bu fikrin kökleşmesinde bü­yük ölçüde feminizm hareketinin faaliyetleri etkili olmuştur. Te­melindeki zihniyet de erkek gücünün kadın üzerinde kurduğu egemenliğe tepkidir. Talep de bu güce ortak olmaktır. Bu konu­yu biraz açmak gerekir.

Feminizmin iddialarının özünü, çeşitli alanlarda kadının erkeğin nesnesi ve ötekisi olarak görüldüğü tezi teşkil eder. Bu bağlamda feministler, toplumda ve ailede erkek egemenliğine dayalı eşitsiz bir yapının bulunduğunu, erkeklik gücünün kadın aleyhine bir sömürü ve şiddet aracı olarak kullanıldığını, erke­ğin kadını ezdiğini, değersizleştirdiğini, eve mahkûm ettiğini, tarihî süreçte erkeğe hizmet eden kadın tipi geliştirildiğini ve köleliğe dönüşen klasik itaat kültürünün de bunu pekiştirdiğini, cinsiyetçi ve biyolojik ayırımcılığın öne çıktığını, kadın emeği­nin sömürüldüğünü ateşli bir şekilde savunmuşlar, bu tezlerini sürekli olarak gündemde tutmuşlardır.
Bütün bu tezlerin canlı tuttuğu ve motive ettiği başkaldırı tüm dünyada etkisini göstermiş, bahse konu sorunlara kadın-erkek eşitliği fikri bir çözüm olarak üretilmiş, bu yönde yapılan yasal düzenlemelerle daha da güç kazanmıştır. Söz gelimi Tür­kiye Cumhuriyeti Anayasasının 41. maddesi: “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bunun bir uzantısı olarak ülkemizde bu yönde politikalar geliştirilmiş, kadına yönelik pozitif ayırımcılık söy­lemleriyle önemli adımlar atılmıştır.

Modern dünya, ailede iyi bir ilişkinin, taraflardan her biri­nin eşit haklarının ve yükümlülüklerinin olduğu eşitler ilişkisiyle mümkün olabileceği tezini benimsemiştir. Bu düşüncenin oluş­masında, eşitliğin tarafların birbirlerine saygılı davranmasında etkili olacağı ve onun iyiliğini isteyeceğine olan inanç vardır.209
Batılı sosyologlardan bazısı feminizmin tezlerine paralel biçimde bir sorun olarak kadın-erkek eşitsizliğinin temelinde, erkeğin evin geçiminden, kadının ev işinden sorumlu olduğuna dair klasik görev dağılımının bulunduğu tespitinde bulunurlar. Böyle bir vazife paylaşımının eşitsiz olduğunu, bunun altında erkek-kadınların farklı alanlardan sorumlu olduklarının gerekli olduğuna dair örtük anlayışın yattığını ileri sürerler.210

Bu iddia sahiplerine göre kazanan tarafta yer almasıyla er­kek, ev dışında çalışan birisi olarak önemli bir güç, servet ve saygınlık elde etmiştir. Bu durum ev işleriyle meşgul olan kadının daha düşük statüde kalmasına yol açmıştır. Bu iş bölümü anla­yışı da kadınların eşitsizliği kanıksamalarına sebep olmuştur.211

Karı-koca arasındaki eşitlik düşüncesinin yaygınlaşmasına paralel olarak bugün kadınlar hem sorumluluklarının bir kıs­mını erkeklere devretmişler hem de bir hakkı kazanma adına onların yükümlülüklerinden bir kısmını kendi üzerlerine al­mışlardır. En azından belli noktalarda ya da eşitliğin bir değer olarak algılandığı ailelerde karı-kocanın klasik iş bölümü yeri­ne müşterek hayatın eşit parçaları rolünü oynadıkları bir zemin oluşmuştur.

Aile açısından postmodern döneme geçtiğimiz şu günlerde bir değer olarak belirlenen eşitlik fikri bir başka sonuç daha do­ğurmuştur. Heteroseksüel (kadın-erkek arası) ilişkilerin eşitsiz olduğu gerekçesine bağlı olarak eşcinsel (gay ve lezbiyen) evlilik­lerin itici gücünü ve zeminini eşitlik fikri oluşturmuştur. Doğal olarak heteroseksüel ilişkilerin çoğunda yerleşmiş bulunan rol­ler, beklentiler, kısıtlamalardan dolayı eşitsizliğe sebep olduğu sonucuna varanlar, iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşanabileceğini,212 bu açıdan eşcinsel evlilikleri daha eşitlik­çi,213 daha mantıklı bulmuşlardır.214 Eşcinsel evlilikler için eylem yapanlar açık biçimde diğer herkesle eşit haklara ve yükümlü­lüklere sahip olabilmek için eşcinsel evlilikleri önemsediklerini ifade etmişlerdir.215

Bu düşüncede olanlar, heteroseksüel ilişkilerde taraflardan birisinin diğerine göre daha az veya fazla haz alacağı ya da biri­sinin diğerini memnun etmek gibi bir yükümlülük altına girebi­leceği, bunun da eşitliği bozacağı tezini savunmaktadırlar.

Görüldüğü gibi bir olgu olarak kadın-erkek arası cinsel iliş­kilerde erkeğe rol üstünlüğünün sağlandığı ve kadına kısıtlama­lar getirildiği, bu şartlarda da gerçek eşitliğin sağlanamayacağı düşüncesi eşcinsel evliliklere kapı aralamıştır. Nitekim bu tür evlilikler ya da ilişkiler izah edilirken kimin başa geçeceğinin ya da gücün kimde olacağının tammlanmamasmın, rolü bir baş­kasının değil ilişkiye girenlerin bizzat kendilerinin belirlemele­rinin eşitliği sağlayan bir unsur olarak değerlendirilmesi216 de bunu göstermektedir.

Sonuç olarak eşcinsel birleşmeler yoluyla eşitliğin karşıt cins çiftlerde rastlanamayan farklı biçimlerinin elde edilebileceğine inanılmaktadır.217
Eşcinseller iyi bir ilişkinin ancak eşit taraflar arasında yaşa­nabileceği inancını taşımaktadırlar.218

Bütün bu ve benzeri kabuller resmî ve baskın erkek hetero- seksüelliği kurumuna meydan okuyan lezbiyen bir feminizm kolu ortaya çıkarmıştır.219
Modern eşitlik ve özgürlük kavramlarının bir gereği olarak bugün 14 ülke eşcinsel evlilikleri yasalaştırmıştır. En son Fransa 23 Nisan 2013’te eşcinsel evliliğe izin veren kanunu yürürlüğe koymuş ve ilk evlilik (gay) töreni televizyondan naklen yayın­lanmıştır. Batı dünyasında bu tür evlilikleri teşvik eden ve eşitli­ğin nasıl sağlandığını gösteren filmler de yapılmaktadır.

Gelinen noktada eşitlik, sadece eşcinsel evlilikleri tetikleme- miş, aynı zamanda rollerde ve statülerde parçalanma ve değişi­me sebep olmuştur. Bu bağlamda erkeğe ait bazı roller kadına, kadına ait bazı roller de erkeğe geçmiştir. Artık evde birbirini tamamlayarak bir bütün olmuş iki farklı yapıda kişilik değil birbirlerinden biraz rol çalmış ve tek tipleşmiş, birbirinden ba­ğımsız ve belli haklarla karşılıklı paylaşımda bulunan bireyler oluşmuş, farklılıklardan çok benzerliklerin olduğu bir ev ortamı ve evlilik hayatı meydana gelmiş, evlilik nikâh akdi yerine bey akdi (alış-veriş) merkezli bir çerçeveye oturmuştur. Cinsiyetleri ayrı da olsa sanki karşılıklı menfaatlerle bir araya gelen insanla­rın oluşturduğu bir yapı görüntüsü doğmuş, iki adet aynı insan varmış gibi bir ikili oluşmuştur.

Buraya kadar kısa bir panoramasını çizdiğimiz feminist ideolojinin etkisiyle gelişen eşitlik ideolojisi doğrultusunda ta­nımlanan modern kadın ve erkek tipinin tepkisel bir karakter arz ettiği ve çözüm olmaktan daha çok bizzat kendisinin sorun­lu olduğunu belirtmemiz gerekir. Kanaatimiz odur ki kadın ve erkeğin, anatomik, fizyolojik, psikolojik ve cinsiyet farklılıkları sosyal anlamda da eşitliği imkânsız kılan bir özelliğe sahiptir. Çok kısa söylemek gerekirse kadın-erkek arasında yapısal eşit­sizlik vardır. Bu da bir yaratılış gerçekliğidir. Bu farklılık eşitliğe engeldir. Dolayısıyla üzerinde söz söylemeye bile fırsat verilme­den kabullenilmesi gereken bir iman esası ve dogmatik bir değer olarak öne sürülse de ailede kadın-erkek eşitliği, aynı düşüncenin toplumsal mekanizmalara yansıması olan fırsat eşitliği modern hurafelerden birisidir ve ne ailede ne de toplumda huzuru, ada­leti ve mutluluğu sağlayabilecek bir özelliğe sahiptir.

Kadın-erkek eşitliği ideolojisinin tarihî arka planına bakıldı­ğında iki cinsin çatıştığı ve ezilenin kadın olduğu bir fikrî zemin mevcuttur. Bu ortamda eşitlik, kadını erkekten koruma ve erkek tasallutundan muhafaza etme amacına yönelik bir çözüm olarak doğmuştur. Erkeği bastırıp kadını öne çıkararak çatıştıran bir yaklaşımla erkeğin sınırlandırılması ve terbiye edilmesi sonucu elde edilecek bir eşitliğin çözümden ziyade çözümsüzlük getire­ceği aşikârdır.

Bugün fırsat eşitliği adı altında dayatılan hayat tarzı sadece aile kurumunu sarsıcı bir sonuç doğurmamış, aynı zamanda bir­çok açıdan mesela kadının beden ve ruh sağlığı, ev ve aile hayatı üzerinde telafi edilemez olumsuzluklara yol açmıştır. Söz gelimi beden sağlığı bakımından kadın-erkek eşitliğinin modern kadı­na faturası, kalp hastalıklarında erkeklerle eşit noktaya gelmek olmuştur. Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Birgül Sönmez 23.05.2013 tarihli HABERTÜRK TV’nin sabah haberlerinde yer alan müla­katında kalp-damar hastalıklarında kadınların oranı erkeklere göre daha düşük iken artık eşitlendiğini belirtmiş ve şu gerekçe­yi ileri sürmüştür: “Çünkü kadınlar hayatın yüküne ortak oldu­lar.”

Sönmez, “onların ameliyatları daha riskli, çünkü damarları daha ince...” dedikten sonra şunu ilave etmiştir: “Artık kadın­larımız doğurmuyorlar, doğursalar çocuklarını emzirmiyorlar. Oysa doğum ve emzirme onları gençleştiren bir özelliğe sahip.” Kadınların kalp damar hastalıklarındaki ameliyatı ya da by­pass ve stent gibi tedavilerde damarlarının ince olması sebebiyle erkeklere göre daha riskli olduğunu Prof. Dr. Berent Dişçigil de ifade etmektedir.220

Kadın-erkek eşitliğinin ve kadının evden uzaklaşıp neredey­se toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak yer alma­sıyla çocuğun yüke dönüşmesi, doğum oranlarını düşürmüş ve bu durum nüfusu tehlikeye atan önemli bir insanlık sorununa dönüşmüştür. Özellikle kadın-erkek eşitliğinin zirve yaptığı, ka­dının toplumsal hayatın bütün alanlarında aktif olarak rol aldığı ABD ve Avrupa ülkelerinde çeşitli teşviklere rağmen doğumlar ölüm oranlarının gerisinde kalmıştır. Bu, nüfusun yaşlanması ve geriye gidişinin açık işaretidir.

Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda eşitlik fikrinin cinsel hayatı olumsuz etkilediğine, eşler arasında cinsiyet farklı­lığı azaldıkça aralarında seks arzusunun da azaldığına dair bul­gulara yer verilmektedir.221

Son tahlilde bir değer yargısı olarak eşitliğin, farklılıkları dikkate almayan, birbirinden bağımsız iki ayrı varlığı aynileşti­ren / özdeşleştiren, iki varlığı tek tipleştiren, evi yuva olmaktan çıkarıp soğuk bir hukuk kurumuna dönüştüren özelliğe sahip olduğunu belirtmeliyiz. Eşitlik, farklılıkların çok önemli bir zenginlik ve güç kaynağı oluşturduğunu göz ardı eden, yaratılış gerçekliğine aykırı olarak bir tarafın artılarını aynısı olamayan öbür tarafa yükleyerek dengeleri altüst eden, ezen, ikiye bölen bir kavramdır. Dolayısıyla kadın-erkeği merkeze alarak söyledi­ğimizde eşitlik hiçbir zaman var olabilecek bir değer olmadığı gibi bunu kabullenmek de birçok açıdan hem erkeğe hem de ka­dına haksızlık oluşturacak birçok soruna sahiptir.

O hâlde kadın-erkeğin konumunu belirleyen değer nedir diye sorulursa bunun cevabı eşdeğerlilik ve tamamlayıcılıktır.

2- Fıtrî Yapı: Kadın-Erkek Eşdeğerliliği

Allah kadın ve erkeği birbirlerine karşı üstünlüklerle donatmıştır (Nisâ’, 4/34)

Ontolojik olarak kadın-erkek arasındaki ilişki eşitlik üzeri­ne kurulamaz. Bu anatomik ve fizyolojik farklılıklar açısından olduğu gibi erkek-dişi arasındaki roller ve toplumsal farklılıklar açısından da böyledir. Kadın-erkek arasındaki bu yapısal eşit­sizlik, eşitliği imkânsız kılar. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde kadınlık ve erkekliğin bir yaratılış gerçekliği olarak eşdeğerliliğinin ve tamamlayıcılığının öne çıktığı görülür. Özellikle Nisâ’ suresinin 34. ayeti kadın ve erkeğin birbirlerine karşı farklı özelliklerle donatıldığına, bunların da üstün yönle­rini oluşturduğuna vurgu yaparken 32. ayette kadın ve erkek, birbirlerinin üstünlüklerinin peşine düşmemeleri konusunda uyarılmaktadır.

Eşdeğerlilik, iki varlığın mevcut farklılıkları ve özellikleriyle diğeri nezdindeki değerini, ağırlığını ifade eder. Kadın-erkeğin birbirleri karşısında bu şekilde konumlandırılması hem fıtrat gerçekliğine daha uygun hem de modern dünyanın dayattığı eşitlik fikrine göre daha anlamlı ve tutarlıdır. Çünkü eşitlikte iki şey bir bütünün iki yarısıdır, aynı özelliklere sahiptir, birisi diğe­ri yerine konulabilir. Bu yönleriyle eşdeğerlilik eşitlikten ayrılır.

Yaratılan varlık, kendisi açısından ne kadar kıymetli ve önemli olursa olsun onun esas değerini, ne kadar anlamlı oldu­ğunu farklılığı ve bu doğrultuda çevresiyle etkileşimi, ilişkisi, kendisine duyulan ihtiyaç ve onun dışındakilerin ona olan ilgisi belirler. Bu, Âşık Veysel’in “Güzelliğin on para etmez / bu ben- deki aşk olmasa” dizelerinde ifade ettiği gerçekliktir.

Kadın-erkek eşdeğerliliğini en güzel anlatabilecek örnek elektrik enerjisi açısından zıt kutupların birbiri için çekim gücü oluşturması, bunların karşılaşması sonucu da enerji ve ışığın doğmasıdır. Burada zıt kutuplar birbirlerinin eşiti değil eşdeğe­ridir. Artı ve eksi birbirinin yerine konulamaz. Varlık bunların karşılaşmalarından doğmaktadır. Bu husus mıknatısta daha iyi görülebilir. Aynı kutuplar birbirini iterken zıt kutuplar birbiri­ni çeker, dinamizm de bundan doğar. Dolayısıyla bu farklılık o kadar hayatidir ki birisi diğerinin varlık sebebi olacak ölçüde önemlidir ve tamamlayıcı özellik oluşturur. Diğer bir ifadeyle birisinin yokluğu diğerini anlamsızlaştırır. Son tahlilde deni­lebilir ki kadın-erkek arasındaki zıtlığın oluşturduğu cazibe ile onun özel şekli ve en ileri derecesi olan aşkı doğuran işte bu ya­pıdır. Bu açıdan bakıldığında “Kadın mı daha önemlidir yoksa erkek mi?” ya da “Kadın mı daha üstündür yoksa erkek mi?” gibi sorular son derece anlamsız ve sanaldır / yapaydır.

O hâlde kadın-erkekten her birisi asli özelliklerini ne kadar baskın biçimde temsil edebilirse o kadar özüne sadıktır ve diğeri için o kadar anlamlıdır, çekicidir. Dengeyi kuran, yapıyı koru­yan, varlığa hayat veren bu özelliktir. Renk karmaşasının kendi asli hüviyetini temsil edemediği gibi kadın ve erkek özellikleri­nin, rol ve statülerinin karmaşıklaştığı durumlarda de ahenkten söz etmek zorlaşır.

Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin eş için kullandığı zevç kelimesi hem eşdeğerliliğe işaret eder hem de bu özelliği en güzel şekil­de açıklar. Zira zevç kelimesi sözlükte aynı zamanda ayakkabı,terlik ve mest gibi çift giysilerin her bir teki (sağı-solu) için kul­lanılır.222 Karı-koca için kullanılan zevcân / zevceyn ifadesi de bir çift (iki eş) anlamına gelir. Dolayısıyla sağ ayak ile sol ayak ya da sağ ayakkabı ile sol ayakkabı eşit değil eşdeğerdir. Sağ ayak­kabı sola, sol ayakkabı sağa giyilemez, ayakkabı numaraları da farklı olamaz. Ayakkabı metaforu kadınlık ve erkekliği en güzel şekilde açıklamaktadır. Buna göre: Ayakkabı, yalınayak dolaşı- lamayacağı için evliliğin zaruri oluşunu; belirlenen ayağa aidi­yeti yani sağın sola, solun sağa giyilemeyecek oluşu, rolleri; aynı ölçülerde oluşu, denkliği; bir çift ayakkabının ayrılamaz oluşu yani birbirinden ayrılarak müstakil şekilde işleme tâbi tutulma­ması, yekvücut olarak bütünleşmeyi; birisi olmadan diğerinin anlamsızlaşması tamamlayıcılığı; sağ ve solun bire bir aynı ol­mayışı, farklılığı, bunların tamamı eşdeğerliliği ifade eder. Karı (zevç)-koca (zevce) da tıpkı bunun gibidir.

Ayakkabı metaforundan hareket ederek diyebiliriz ki eşlerin ahenkli birliktelik sağlayabilmeleri için öncelikle eşlerden her birisi her şeyiyle diğerinin birebir özdeşi olmadığını göz önünde bulundurarak birbirlerini kendilerine benzetmeye kalkmamalı­dır ve rollerini çalmamalıdır. Aksi tutum ayakkabıların ters gi­yilmesine benzer ve ahengi bozar, yürüyüşü tabii olanın dışına çıkarır. Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerîm karı-kocanın birbirlerine ait farklılıkların peşine düşmemelerini, bir başka ifadeyle rol çalma teşebbüsünde bulunmamalarını talep eder.223

Son tahlilde denilebilir ki kadın-erkeği tutku ve aşk ölçüsün­de birbirine bağlayan, iki bedende yekvücut kılan, ilgiyi çeken, cazibeyi oluşturan işte bu zıt kutupluluktur. Buna göre ahenk ve uyumun sağlanması, mutluluğun doğması, karı-koca bütünlü­ğünün açığa çıkması farklılıkların olabildiğince abartılması ve belirginleştirilmesiyle daha açık ifadeyle eşlerin birbirleri için bir ölçüde erkeksi ve kadınsı karakterlerini kendi tabii sınırları içinde biraz şımartmalarıyla mümkündür. Eşitlik, bu farklılık­ları bastırdığı, törpülediği ve ikiye bölme anlamı taşıdığı için evlilik ahengi açısından işlevsel değil tam aksine sorunludur ve aynı sonucu vermez.

Sonuç olarak bir varlığı anlamlı ve değerli kılan farklılıkları ya da zıtlıklarıdır. Her şey zıddıyla kaim olduğuna göre aynı şey­den iki adedin bulunmasından iki zıt şeyden birer adet bulunması daha önemlidir. Bazen aynı şeyden binlerce bulunması bir şeyin varlığı için yetersiz ve dolayısıyla değersiz olabilir, onu değerli kı­lan zıt kutuptaki bir başka varlık olabilir. Kadın ve erkek böyledir.

Dipnotlar:

209 Giddens, Sosyoloji, s. 245.
210 Giddens, Sosyoloji, s. 260.

211 Giddens, s. 514.
212 Giddens, 482.
213 A. Giddens, Sosyoloji (trc. C. Güzel), İstanbul 2012, s. 276; Gillian A. Dunne, “Lezbiyenlerin Ev Yaşamı”, Sosyoloji Başlangtç Okumalart (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s. 121,124-125.
214 Gillian A. Dunne, s. 125.
215 Giddens, 481.216 Gillian A. Dunne, s. 120-121.
217 Mesela bk. Giddens, Sosyoloji, s. 276.
218 Bk. Giddens, s. 482-483.
219 Rich, 1981’den naklen Giddens, s. 501.

220 http://www.sabah.com.tr/Gunaydin/Saglik/2010/09/08/bypass_ve_ stent_kadinda_daha_riskli 29.05.2013
221 Gottlieb, Lori, “Does a More Equal Marriage Mean Less Sex?” http://www.nytimes.com/2014/02/09/magazine/does-a-more-equ- al-marriage-mean-less-sex.html?hpw&rreff=magazine&_r=l.

222 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “z.v.c.” md.
223 Nisâ’ (4), 32.

Saffet Köse - Genetiğiyle oynanmış kavramlar ve Aile medeniyetinin sonu
Devamını Oku »