“Anlama Problemi”nden Müşteki Bir Yazara Hatırlatmalar


Milli Gazete - 18 Şubat 2003

Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlu'nun, "anlama problemi" üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız "book review" tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu itibarla burada yapmayı tercih edeceğim şey, "anlama problemi"nin altını çizen İslamoğlu'nun bu kitabında göze çarpan "anlama problemleri" ile sınırlı bir "hatırlatma" olacak.

Anlaşıldığına göre İslamoğlu, kapağında sekizinci kere basıldığı ifade edilen bu kitabı yazdıktan sonra bir daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmemiş. Değineceğim "anlama problemleri" konusunda iki şey söylenebilir: 1) İslamoğlu bu kitabı "alelacele" kaleme almıştır; bu sebeple bahse konu problemleri fark edememiştir. 2) İslamoğlu, bu kitapta söylediği her sözden, arkasında sonuna kadar duracak denli emindir. Bu şıklardan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.

Alâ külli hal, ben üzerime düşeni yapmış olmak bakımından, kendisine aşağıdaki hususları hatırlatmayı bir "ilim borcu" olarak görüyorum. Gerisine kendisi karar verecektir...

1. "İrfanî bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, İbn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi: "Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür." (Üç Muhammed, 79)

Diyelim ki İbn Teymiyye'nin, senedindeki Abdülazîz b. el-Hasen b. Zebâle sebebiyle bu rivayete temkinle baktığını anlatan sözleri İslamoğlu'nun dikkatinden kaçmıştır ve yine diyelim ki İbn Teymiyye, Peygamber'in sahabesine sövenin, bizzat Peygamber'e sövene verilecek cezadan çok daha ağırına çarptırılacağının söylenmesinde bir problem görmeyecek kadar bu işlerin yabancısıdır. (!) Muhal farz kaydıyla bunları anlayabiliriz. Benim anlamakta zorlandığım asıl nokta başka: İslamoğlu'nun, "celede" fiilinin meçhul formu olan "culide" kelimesine "derisi yüzülür" anlamını hangi lugattan onay alarak giydirdiği!

Eğer İbn Teymiyye (ve konuyla ilgili eser yazan Takiyyuddîn es-Sübkî gibi başkaları) tarafından bu rivayet –sağlam bir delil diye– kullanılmışsa (ki öyle olmadığı açık), onlar bakımından İslam Hukuku'nda "deri yüzmek" diye bir cezanın mevcut olup olmadığının İslamoğlu tarafından niçin merak edilmediği bir bahs-i diğer. Ama İbn Teymiyye'nin es-Sârimu'l-Meslûl'üne eli değmişken, bu eserin "Hükmü Men Sebbe Ehaden mine's-Sahâbe" başlıklı faslına (570 vd.) bir göz atarak, hatta herhangi bir lugate başvurarak "culide"nin "duribe" anlamında olduğunu tesbit etmek son derece kolayken, başına böyle bir sıkıntıyı açmakta bir sakınca görmemiş olması düşündürücü.

"Neticede söz konusu olan, uydurma veya zayıf bir rivayet. Dolayısıyla meseleyi büyütmeye değmez" diyenler çıkabilir. Ama ilmî emanet duygusu, uydurma da olsa herhangi bir rivayete "kafamıza göre" anlam vermemize engel olmalı, değil mi? Bu rivayeti istidlal için mi, istişhad için mi kullandığına bakmaksızın İbn Teymiyye ve diğer ulemayı, "böyle bir rivayete dayanarak insanların derisinin yüzülmesine hükmeden kimseler" olarak takdim etmiş olmanın vebali de işin cabası...

2. "İbn Teymiyye bu eserinde (es-Sârimu'l-Meslûl'de, E.S.) aynen şöyle der: "Kendi sesini Peygamber'in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur." 'Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mü'mini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan raûf ve rahîm bir peygamber, kendi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi?' sorusu, bu türlü durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur." (Üç Muhammed, 79)

İbn Teymiyye'nin –her ne kadar metne sadık kalınmamışsa da, anlamı aksettirdiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki çeviride yer alan– bu hükmü, "Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinden yüksek çıkarmayın. Onunla konuşurken, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir" (49/el-Hucurât, 2) ayetine dayanır; bunu mezkûr kitabında da (59 vd.) açıkça belirtmiştir. Kur'an tefsiriyle de iştigal ettiğini bildiğimiz İslamoğlu bu ayetin mantuk ve mefhumu ve her tabakadaki müfessirlerin bu ayetten istinbat ettiği ahkâm hakkında ne düşünür bilemem, ama, eğer İbn Teymiyye'nin (ve mezkûr ayetten bu hükmü çıkaran diğer ulemanın) yaptığı "yadırgatıcı" ise, İslamoğlu'nun bu babda yaptığı "dudak uçuklatıcı"dır. Zira İbn Teymiyye'nin zikrettiği hüküm, bizzat ayetin hükmüdür.

Burada söz konusu olan, Hz. Peygamber (s.a.v)'le konuşurken O'nun sesini bastıracak tonda ve herhangi birine bağırır gibi bağırarak konuşmaktır. Kasıtlı yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v)'e saygısızlık ve O'nu incitmek anlamına geleceği açıktır. Bu ayetin nüzul sebebini ve nüzulünden sonra Sahabe'nin nasıl hareket ettiğini görmek için rivayet tefsirlerine bakılabilir.

"Rasulullah'ın, etrafındakilerin çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu ünlü rivayeti örnek gösterebiliriz: "Uyeyne b. Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Rasulullah'ın odasına dalıverdi. Rasulullah Hz. Aişe ile birlikte (ev hâli rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, "O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?" diye sordu. "Ebu Bekir kızı Aişedir" dedi. Uyeyne yüzü kızarmadan: "Ben sana ondan daha iyisini getireyim" teklifini yapınca Hz. Peygamber, "Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı!" dedi." (Üç Muhammed, 79, dpnt. 129)

Eğer İslamoğlu'nun dediği gibi bu rivayet "ünlü" ise, ününü "problemli" oluşundan aldığı kesin. Gerek referans gösterdiği kaynaklarda, gerekse onu zikreden Hadis ve Rical kitaplarında bu rivayetin muhtelif varyantları hakkında söylenenleri tahkik ettiğinde bunu kendisi de teslim edecektir. Ancak bundan daha önemlisi İslamoğlu'nun, Efendimiz (s.a.v)'i, adeta kendisine karşı yapılan muamele ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin ve hangi kasıtla yapılırsa yapılsın daima sineye çeken, müsamaha gösteren ve karşılık vermeyen/verilmesini istemeyen bir konuma taşıma gayretidir.

Evet, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine farklı şekil ve tonlarda incitici muamelede bulunan kimselere bizzat ve fiilî olarak mukabale-i bi'l-misil'de bulunmamıştır; ancak İfk hadisesinde ve daha başka vesilelerle Abdullah b. Übeyy b. Selûl hakkındaki tavrı, Mekke'nin fethinden sonra 4'ü erkek, 2'si kadın 6 kişi hakkında ölüm emri vermesi ve es-Seyfu'l-Meslûl ile es-Sârimu'l-Meslûl'de toplu halde görülebilecek diğer örnekler, O'nun, bir yanağına vurana öbürünü çevirme anlayışını çağrıştıracak bir tavrın ısrarcısı olarak gösterilmesinin asla onaylanamayacağını ortaya koymaktadır.

3. el-Hesyemî'nin Mecmau'z-Zevâid'inin ne maksatla tasnif edilmiş nasıl bir eser olduğunu, Hadis sahasıyla az-çok iştigal etmiş herkes bilir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya'lâ ve el-Bezzâr'ın Müsned'leri ile et-Taberânî'nin üç Mu'cem'inde bulunup da Kütüb-i Sitte'de yer almayan rivayetleri bir araya toplamak maksadıyla oluşturulan ve "zevâid" literatürüne şüphesiz en muazzam katkıyı yapmış bulunan bu eseri, "rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan" diye nitelendiren İslamoğlu (Üç Muhammed, 94) bunun tek istisnası olsa gerektir.

Ne ki burada üzerinde duracağım asıl nokta bu değil. Çünkü İslamoğlu'nun, bu eserde el-Heysemî'nin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken yaptığı tercüme hatası, Mecmau'z-Zevâid hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan mezkûr değerlendirmeyi gölgede bırakacak nitelikte.

el-Heysemî, bu eserinde (VIII, 270) zikrettiği bir et-Taberânî rivayetinin senedi hakkında –adeti olduğu üzere– kısa bir değerlendirme yapmış ve "Ve lem era fî isnâdihî men ucmi'a alâ da'fihî" demiş.

İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: "Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim." (Üç Muhammed, 95) Buradan anlaşılan şu: el-Heysemî'nin bahse konu isnadın durumu hakkında ulaşabildiği yegâne bilgi, cerh-ta'dil otoritelerinin, bu isnadın zayıf olduğu noktasındaki ittifakıdır.

Oysa yukarıda okunuşunu verdiğim orijinal ifadenin doğru çevirisi şöyle olmalıdır: "Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim."

el-Heysemî'nin bu değerlendirmesi, hadisin senedindeki ravilerden birkaçı hakkında birtakım cerh ifadeleri olsa da, konunun otoritelerinin bu noktada görüş birliği halinde olmadığını belirtmekle, bir anlamda hadisi "tahsin"e yönelik iken, İslamoğlu'nun tercümesi, görüldüğü gibi durumu tersine çevirmiştir.

4. "Hadislerin Tekrarsız Kaç Adet Olduğuna Dair Görüşler başlığı altında İslamoğlu şöyle diyor: "1 İbn Hacer, en-Nüket ala İbni's-Salah'da der ki (s.992): Ebu Cafer Muhammed b. Hüseyin el-Bağdadi kendisine ait et-Temyiz adlı kitapta Şu'be, es-Sevrî, Yahya b. Said el-Kattan, İbnu'l-Mehdi ve Ahmet b. Hanbel'den aktarır: Rasulullah'a isnat edilen hadislerin tamamının sayısı (yani tekrarsız, sahih olarak) 404.000'dir..." (Üç Muhammed, 196)

Oysa İbn Hacer'in burada zikrettiği rakam 4.400 (dörtbin dörtyüz)'dür.
"Ebu Davud, İbn Mübarek'ten: Nebi'den nakledilen sünnetlerin tamamı yaklaşık 900 hadistir. Kendisine "Ebu Yusuf 1.100'dür diyor?" diye soruldu. İbn Mübarek şöyle cevap verdi: "Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır" dedi..." (Üç Muhammed, 196-7)

Son cümlenin doğru çevirisi şöyle olmalı: "Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez)." (el-Kevserî merhum, Risâletu Ebî Dâvûd'un bir diğer yazma nüshasında bu ifadenin şöyle yer aldığını belirtir: "Ebu Yusuf o belalı rivayetleri şuradan buradan alır. İbnu'l-Mübârek bu sözüyle zayıf hadisleri kasdetmiştir.") (Ebû Dâvûd'un İbnu'l-Mübârek'ten aktardığı bu ifade üzerinde gerekirse daha sonra dururuz.)

5. Söz hadislerin miktarından açılmışken bu konuya devam edelim.
İslamoğlu bu konuda bir CD'den şu ifadeleri aktarıyor: "... Zehebi der ki: Bu, Ebu Abdullah'ın (Ahmed b. Hanbel, E.S) ilminin çapının genişliği konusunda sahih bir rivayettir. Onlar, bu sayıya tekrarları, eserleri, tabiin görüşlerini ve yorumlarını ve buna benzer şeyleri de katıyorlardı. (...) İmam es-Sehavi, Fethu'l-Muğis isimli eserinde İmam Buhari'nin "Sahihinden 100.000 hadis ezberledim" sözüyle alakalı olarak der ki: Bununla tekrarları, mevkufları, yine sahabe, tabiin ve diğerlerinin sözlerini ve öncekilerden sadır olan fetvaları kasdetmiştir. Bütün bunlara "hadis" denirdi..." (Üç Muhammed, 196)

Herhangi bir Usul-i Hadis kitabında kolayca görülebilecek bu ve benzeri ifadelerin anlattığı açıktır: İlk dönem alimleri, sadece Efendimiz (s.a.v)'e kesintisiz isnatla ulaşan muttasıl/merfu rivayetleri değil, sahabî ve tabiî kavillerini, hatta aynı metnin değişik isnatlarını dahi "hadis" olarak isimlendiriyordu. Nitekim İslamoğlu bu konuda şöyle diyor:

"Hadislerin sayısı, hadisçilere göre şu iki nedenden dolayı kabarmıştır: 1) Hadis'in tanımı: Bazı hadisçiler sadece Hz. Peygamber'in söz, davranış ve takririni "hadis" olarak tanımlarken, bazıları buna sahabenin, hatta tabiininkileri de katmıştır. 2)

Rivayetlerin isnad zinciri: Bir tek anlamın taşındığı her rivayet zinciri, ayrı bir "hadis" kabul edilmiştir. Aynı anlam, beş, on, yirmi, hatta elli ayrı zincir tarafından nakledilmiştir. Mesela âşûrâ hadisi rastladığım tipik bir örnektir. Buhari dahi, formları farklı da olsa hepsi de aynı anlamı taşıyan bu hadisin birçok versiyonunu nakletmiştir. Bu durumu, hadisçilerin "rivayete" karşı zaafları körüklemiştir. Muhaddis Abdurrahman b. Mehdi mest üzerine meshetme hakkındaki hepsi de aynı kişiye (Muğire) varıp dayanan on üç ayrı zinciri kastederek "Bana göre 13 hadisi vardır" demiştir." (Üç Muhammed, 197)

Durum bizzat kendisi tarafından bu şekilde ortaya konduktan sonra İslamoğlu'nun, nasıl bir mantık işleterek aşağıdaki sözleri söylediğine şaşırmamak elde değil:
"Hadislerin sayısı aritmetik olarak değil, geometrik bir biçimde artmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi Hz. Peygamber'e ait yüzlü rakamlarla ifade edilen dinî amaçlı söz ve davranışlar hicri ikinci yüzyılda 100.000 rakamına, Buhari'nin Sahih'ini derlediği üçüncü asırda ise neredeyse 1.000.000 rakamına ulaşmıştır. (...)

"İşte hadisçilerin peygamber tasavvuru adını verdiğimiz tavır budur: Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur. Peygambere isnat edilen "hadis" sayısının binlerden milyonlara çıkışını ancak bu nedenle açıklayabiliriz. Yukarıdaki iki nedenin de arkasında yer alan daha derin neden, hadisçilerin hep konuşan peygamber tasavvurundan başka bir şey değildir..." (Üç Muhammed, 197-8)

Hadis imamlarının, bir metnin farklı tariklerini mümkün olduğunca bir araya getirmek için sarf ettiği gayreti "zaaf" olarak niteleyen, "hadis"ten kastın ne olduğunu bizzat kendisi gayet güzel açıklanmışken, sonra dönüp bunu bir "problem" olarak takdim eden bu ifadeleri, "anlama problemi"nin şaheser bir örneği saymazsak İslamoğlu'na haksızlık olur!

6. es-Süyûtî, el-Hasâisu'l-Kübrâ'da (II, 464) İbn Mâce'den naklen, Hz. Peygamber (s.a.v)'in oğlu İbrahim ile ilgili –senedinde mecruh bir ravi bulunan– bir rivayete yer vermiştir. İslamoğlu bu rivayet üzerinde dururken el-Aclûnî'den naklen ulemanın bu hadis hakkındaki değerlendirmeleri aktarmış: "Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir" diyen İbn Abdi'l-Berr biraz da çekinerek şöyle söyler: "Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh'un oğlu da peygamber olurdu!" (Üç Muhammed, 97)

Oysa Keşfu'l-Hafâ sahibi (II, 204) İbn Abdilberr'in, "Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Nuh (a.s)'ın da peygamber olmayan çocuğu vardı..." (el-Aclûnî, –İbn Hacer'e tabi olarak– İbn Abdilberr'in bu konudaki sözünü tam aktarmamıştır. Bununla birlikte aktardığı kısmın maksadı yansıttığı söylenebilir. Sözün tamamı için bkz. el-İstî'âb, I, 60) şeklindeki ifadesini aktardıktan ve "Fakat hafız İbn Hacer şöyle demiştir" dedikten sonra İbn Hacer el-Askalânî'nin bu itiraza karşılık şöyle dediğini nakleder: "(...) Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)'in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe'den üç kişiden gelmiştir..."

Kısacası İslamoğlu'nun burada iki hatası göze çarpıyor:

1) Konunun üç sahabîden geldiğini söyleyen İbn Hacer olmasına rağmen, bu sözü İbn Abdilberr'e ait göstermesi.

2) Yukarıda benim, "Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)'in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe'den üç kişiden gelmiştir..." şeklinde çevirdiğim cümleyi hatalı olarak "Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir" tarzında çevirmiş olması.

7. Deccal olduğu sanılan ve Hadis kitaplarında geniş yer bulan İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuu bir arada ele alındığında, adı geçen kişinin Deccal olup olmadığının netleştirilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küçük bir deneme yapıldığı kolayca anlaşılmaktadır. Bu deneme esnasında –henüz büluğ çağına ulaşmamış olan– İbn Sayyâd'ın Efendimiz (s.a.v)'e verdiği cevaplar ve Efendimiz (s.a.v)'in bu cevaplara tepkisi üzerine, orada bulunan Hz. Ömer (r.a), İbn Sayyâd'ı öldürmek için izin istemiş, ancak Efendimiz (s.a.v), –bu olayı nakleden el-Buhârî ve Müslim'in, kıssanın sonunda zikrettiği– şu cevabı vermiştir: "İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî."

İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: "Hadiste "Deccal" hiç geçmemesine rağmen, başta Müslim olmak üzere hadis musannifleri bu hadisi kıyamet alâmetleri ve Deccalle ilgili haberler arasında nakletmişlerdir. Yahudiler arasında popüler bir konu olan Deccal konusu, Medine'deki mü'minlerin de gündeminde ön sıralarda yer almış, yoruma müsait her haber Deccalle ister istemez ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmeyi, haberin sonunda yer alan "İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî" ibaresindeki belirsizlik cesaretlendirmiştir.

Bizce burada Deccal'e açıkça delâlet eden bir anlam yoktur. Bu cümle, tekin olmadığı, gaipten haber verdiği iddia edilen bu Yahudi çocuğunun ruh hâlinin peygamber tarafından güzel bir tahlilidir ve muhtemel açılımı şöyledir: "Eğer o kendinde olarak konuşuyorsa, o bir çocuktur; aleyhinde hüküm verilmez; çünkü çocuk olduğu için cezaî ehliyeti yoktur. Yok, kendinden geçmiş, hallisünasyon ve sanrı gören biriyse, ona dokunmak yararsızdır, bu durumda da sonuç aynıdır, kimseye bir yararı olmaz." (Üç Muhammed, 31; dpnt. 17)

Bir önceki yazıda İslamoğlu'nun, el-Buhârî ve Müslim'den naklettiği İbn Sayyâd kıssasının sonunda geçen "İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî" ibaresinin geniş açılımını, ilgili dipnotta nasıl verdiğini görmüştük. Metin kısmında verdiği tercüme ise şöyle: "Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz." (Üç Muhammed, 31)

Ancak bu çeviride İslamoğlu'nun "atladığı" ve metinle tetabuk etmeyen birkaç "küçük" ayrıntı var: 1) "İn yekunhu felen tusallata aleyhi" cümlesinde geçen "len tusallata" ifadesindeki "len" edatı "gelecek zamanda tekitli olumsuzluk" ifade eder. Dolayısıyla İslamoğlu'nun yaklaşımına göre çeviri, "onun aleyhinde asla hüküm verilmeyecek" tarzında olmalıdır. "Len" edatının "serbest" bir çeviride geniş zaman anlamı verdiğini kabul etsek bile sorun burada bitmiyor: 2) "Sallata" ettirgen fiilinin "tusallitu" formu, "len" edatıyla birlikte ("len tusallata") tek başına iki şekilde anlaşılabilir: A) Müzekker (eril) muhatap için "Sen ona asla muktedir kılınmayacaksın."  Müennes (dişil) üçüncü şahıs için "O (kadın) ona asla muktedir kılınmayacak."

İmdi, İslamoğlu'nun çevirisinin doğru kabul edilebilmesi için İbn Sayyâd aleyhine hüküm verecek olan kişinin bir kadın olduğunu söylememiz gerekiyor. Fakat hitap Hz. Ömer (r.a)'edir. Öyleyse hitabın, "muhatap" kipinde anlaşılması gerekiyor. O zaman da İslamoğlu'nun çevirisi metne uymuyor. Zira bunun için ifadenin "len yusallata" olması gerekiyor.

Burada doğru çeviri şöyle olmalıdır: "Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur." Burada parantez içinde zikrettiğim "Deccal" kelimesi, İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuunun bir arada değerlendirilmesi sonucu, onun Deccal olup olmadığı konusunda ilk anda Efendimiz (s.a.v) de dahil herkeste mevcut olduğu görülen tevakkufa dayanıyor.

İslamoğlu burada bir tek varyantla sınırladığı hadiseyi kendi anladığı şekilde ifadelendirebilmek için önce "İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî" cümlesinde bir "belirsizlik" olduğunu düşünüyor ve ardından –kendi tabiriyle– "metne işkence ederek" bu "belirsizliği" mezkûr çeviri ve açılımla ortadan kaldırıyor!

Oysa Efendimiz (s.a.v)'in Hz. Ömer (r.a)'e hitabındaki "olumsuz gelecek zaman" kipinde, Deccal'i öldürecek kişinin Hz. İsa (a.s) olduğu konusundaki Nebevî bilgi ve habere gönderme vardır. Bu gerçek ve İbn Sayyâd'la ilgili rivayetlerin ortak anlamı göz ardı edildiğinde, metnin ne dediğini anlamaya çalışmak yerine "metne anlam sipariş etmek" kaçınılmaz oluyor...

8. Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu, İbn Haldun'dan şöyle bir ifade naklediyor: "Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut anlayışları üzere kaldılar."
Oysa İbn Haldun (Mukaddime, 439), yukarıda siyah puntoyla verdiğim çevirideki durumu şöyle anlatıyor: "... mimmâ lâ ta'alluka lehû bi'l-ahkâmi'ş-Şer'iyye", yani "Şer'î hükümlere taalluk etmeyen hususlarda..."

9. "Şifa sahibi Hz. Peygamber'in beşerliği konusunu ele alırken hayli ikirciklidir: "Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden berî bulunmaktadır." (...) Bu kez içi rahat etmez ve der ki: "Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır. (...)" (Üç Muhammed, 78)

İslamoğlu bu pasajda parantez içi üç nokta ile verdiğim yerlerde, Kadı Iyâd'ın ifadelerinin orijinalini zikretmiş. Ancak görüldüğü gibi cümleler bağlamdan kopuk verildiği için Kadı Iyâd'ın maksadı tam olarak anlaşılmıyor. İslamoğlu'nun "ikirciklilik" çıkardığı ifadeler ve bağlam aşağıda:

"Nebi ve resuller (hepsine selam olsun), Allah Teala ile mahlukatı arasındaki vasıtalardır. O'nun emir ve nehiylerini, va'd ve vaidini mahlukata tebliğ eder; Allah Teala'nın emir, yaratma, celal, saltanat, ceberut ve melekûtuyla ilgili olarak mahlukatın bilmediği şeyleri kendilerine öğretirler. Nebi ve resullerin dış varlıkları, beden ve bünyeleri, beşer özellikleriyle muttasıftır; beşere musallat olan (bedenî) arızalar, hastalıklar, ölüm, fena bulma ve (diğer) insanî özellikler onlar için de söz konusudur.

Ruhları ve iç dünyaları ise, beşer özelliklerinden daha yücesiyle muttasıf olup, Mele-i A'la ile irtibatlıdır; meleklerin özelliklerine benzer, değişim ve (manevi) afetlerden salimdir. Onların iç dünyalarına ve ruhlarına, beşerî acziyet ve insanî zaafiyet genellikle arız olmaz. Zira onların iç dünyaları da dış varlıkları gibi sırf beşerî özeliklerden ibaret olsaydı, meleklerden (vahiy) almaya, onları görmeye, onlarla konuşmaya ve bir araya gelmeye, tıpkı diğer insanlar gibi güç yetiremezlerdi. (Buna mukabil) eğer onların bedenleri ve dış varlıkları meleklerin özellikleriyle ve beşer evsafına aykırı hususiyetlerle donanmış olsaydı, beşer cinsi ve kendilerine elçi olarak gönderildikleri varlıklar, onlarla bir araya gelmeye takat yetiremezdi..." (eş-Şifâ, II, 95-6)

Bu ifadelerin neresinde "ikircikli" bir durum olduğunu ben tesbit edemedim. Bilmem siz ne dersiniz...

10. İbn Hazm'ın el-Fasl'ından bir alıntı: "Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları 'Muhammed aleyhisselam, Allah'ın ta kendisidir' iddiasındadırlar. Allah'ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindac'a kâtiplik yapmıştır..." (Üç Muhammed, 25)

İbn Hazm'ın adı geçen eserindeki bir baskı hatası, İslamoğlu'nun, Hz. Peygamber (s.a.v)'in (haşa) ilahlığını iddia edenlere "Eyyûh" adında bir taraftar daha kazandırmasına müncer olmuş. Oysa aslında böyle bir kişi yok. Zira İbn Hazm'ın yukarıdaki ibaresinde "Ebûh" (onun babası) olması gereken kelime (bkz. İbn Hacer, Lisânu'l-Mîzân, I, 372), bir nokta fazlasıyla "Eyûh"a dönüşmüş. İslamoğlu'nun buraya bir "y" daha ilavesiyle de "Eyyûh" ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazm'ın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: "(el-Feyyâd'ın) babası, İshâk b. Kindâc'ın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir..." el-Fasl'ın muhakkiki, İbn Hazm'ın zikrettiği bir beytin, el-Feyyâd'ın babası Ali b. Muhammed b. el-Feyyâd'a hitaben yazıldığını da dipnotta tasrih etmiş ama...

11. Kadı Iyâd'ın eş-Şifâ'sına yazdığı haşiyede ("zeyl" değil) eş-Şumunnî'nin, "Zekera Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî şârihu'l-Kudûrî ve musannıfu'l-Kunye fî risâletihi'n-Nâsıriyye..." diye başlayıp devam eden cümlesine İslamoğlu şöyle gönderme yapmış: "Ünlü Kuduri'nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti'n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî..." (Üç Muhammed, 73)

İslamoğlu'nun bu kısa cümlede yaptığı iki hatadan biri, kullandığı eş-Şifâ nüshasındaki bir baskı hatasından kaynaklanıyor. Kaybolmaya yüz tutan "rical bilgisi"nin yerini alması beklenen "aşinalığın" bile İslamoğlu'nun semtinden uzak kalması, (tıpkı "Mahled"e "Muhalled", "Ğunder"e "Ğander", "Sağânî"ye "San'ani" demesine yol açması gibi) Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînî'nin, el-Kabiyye diye bir eserinin olup olmadığını tahkike ihtiyaç hissettirmemiş olabilir ve bu bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ama Üç Muhammed'e vücut veren argümentasyonun sacayaklarından "eş-Şifâ tenkidi"ni şekillendirirken bu eserin matbu ve mütedavel olan iki şerhinden müstağni hareket etmesi, sadece el-Kabiyye dediği eserin aslında el-Kunye olduğunu fark etmemesine değil, Kadı Iyâd'ı –daha önce geçtiği ve ileride de geleceği gibi– birçok noktada yanlış anlamasına/takdim etmesine müncer oluyorsa bunu mazur görmek zorlaşır.

İslamoğlu'nun yukarıdaki cümlede göze çarpan ikinci hatası ise, sadece bir "hu" zamirini atlamasından değil, "vav" bağlacını ve ardından gelen izafet terkibindeki "musannıf" kelimesini de devre dışı bırakmasından anlaşıldığına göre bayağı bir emek mahsulü!

Uzatmayalım, doğru çeviri şöyle olacak: "Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletu'n-Nâsıriyye'sinde..."

12. Yine eş-Şifâ'dan bir nakil: "(...) Bu Şafiî'nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Şamil'inde Ebu Nasr es-Sabbağ'dan da bu görüş nakledildi. Aynı görüş, Malikî İmam Ebu Bekir b. Sabık'ın hem el-Bedi' fi Fürui'l-Malikiyye hem de Tahric adlı eserlerinden naklen aktarıldı. Zaten onlardan da Şafiîlerin füruatında vardığı sonuç dışında bir görüş sadır olmadı." (Üç Muhammed, 94)

Yer tutmaması için orijinal okunuşunu veremeyeceğim bu pasajda ve öncesinde Kadı Iyâd, Hz. Peygamber (s.a.v)'in küçük ve büyük abdestinin temiz olup olmadığı konusunu ele alıyor ve bu meseledeki ihtilafı zikrediyor. Bu bağlamda doğru çeviri şöyle olacak: "Bu (Hz. Peygamber (s.a.v)'in küçük ve büyük abdestinin temiz olduğu), eş-Şâfi'î'nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Bunu İmam Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, eş-Şâmil isimli eserinde zikretmiştir. Bu konudaki iki (zıt) görüşü, Ebû Bekr b. Sâbık el-Mâlikî, Mâlikî mezhebinin fer'î meseleleri ile bu mezhebin alimlerinin görüş belirtmediği hususların, Şafiî ulemanın fer'î meseleleri belirleme tarzıyla tahricine yer verdiği el-Bedî' isimli eserinde nakletmiştir."

13. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, oğlu İbrahim'in cenaze namazını kıl(dır)madığını bildiren bir rivayetle ilgili olarak ez-Zerkeşî'nin el-Aclûnî tarafından (Keşfu'l-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: "Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir..." (Üç Muhammed, 97)

Doğru çeviri şöyle olacak: "Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir..."

14. Hz. Peygamber (s.a.v)'in Miraç'ta Rabbini görüp görmediği konusundaki ihtilaf malum. İslamoğlu bu konuda Kadı Iyâd'ın tavrını şöyle veriyor: "Yazarımız, görme olayını böylesine sınırsız ve serbest bir yaklaşımla tartışıp kendi tezini yukarıda örneğini verdiğimiz rivayetler yardımıyla galip ilân ettikten sonra, tartışmayı görüşme platformuna taşıyor. Yani Hz. Peygamber'in Rabbini baş gözüyle gördüğü tezi yazarımıza göre isbatlanmış bir tezdir..." (Üç Muhammed, 118)

Acaba Kadı Iyâd gerçekten bu kanaatte midir? Birlikte okuyalım:

"(Allah Teala'nın) görülebilmesinin cevazı konusunda şüphe yoktur. Zira ayetlerde Allah Teala'nın görülemeyeceği konusunda nass (açık ifadeli delil) mevcut değildir. Hz. Peygamber için Allah Teala'yı görmüş olmanın gerekliliğine ve O'nun Allah Teala'yı gözleriyle gördüğünün söylenmesine gelince, bu konuda da kesin ve açık bir delil yoktur. Zira bu görüşün dayanağı, en-Necm suresinin iki ayetidir ve (fakat) bu iki ayetin delaleti konusunda ihtilaf bulunduğu nakledilmiştir. Bu iki ayetin her iki görüşe de delalet ettiğini söylemek mümkündür.

Bu konuda (Hz. Peygamber (s.a.v)'in Rabbini gördüğü konusunda) Hz. Peygamber (s.a.v)'den nakledilmiş kesin ve mütevatir bir rivayet de yoktur. (Hz. Peygamber (s.a.v)'in Rabbi'ni gördüğünü anlatan) İbn Abbâs (r.a) hadisi, İbn Abbâs'ın kanaatini haber vermektedir; İbn Abbâs bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)'e dayandırmamıştır ki, onun gereğiyle amel etmek vacip olsun! İlgili ayetin tefsiri sadedindeki Ebû Zerr rivayeti de böyledir. (Konuyla ilgili) Mu'âz hadisi ise te'vile ihtimallidir, ayrıca hem isnad, hem de metin yönünden muzdarib (çelişkili)dir.

Ebû Zerr'den gelen bir diğer rivayet de ihtilaflı, te'vile ihtimalli ve problemlidir. Zira bu rivayetin bir varyantı "Nûrun ennâ erâhu" şeklinde rivayet edilmişken, bazı hocalarımız bu cümlenin "Nûrâniyyun erâhu" tarzında da rivayet edildiğini nakletmiştir. (İslamoğlu bu ifadeyi, Kadı Iyâd'ın bu ikinci rivayet şeklini benimsediği izlenimini verecek tarzda naklettikten sonra bu yazının başında yer verdiğim yoruma geçiyor.

Oysa görüldüğü gibi Kadı Iyâd bu varyantı, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Rabb'ini gördüğünü anlatan rivayetlerin problemleri meyanında gündeme getirmiştir.) Yine Ebû Zerr'in başka bir hadisinde "O'na (Rabb'ini görüp görmediğini) sordum, "Bir nur gördüm" dedi" ifadesi bulunmaktadır.

"Hz. Peygamber (s.a.v)'in Rabb'ini gördüğü kanaatinin sıhhati için bu rivayetlerden hiçbiriyle ihticac mümkün değildir. Her ne kadar "Bir nur gördüm" rivayeti sahih ise de, bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala'yı görmediğini, ancak kendisini perdeleyip Allah Teala'yı görmesine engel olan bir nur gördüğünü haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Nûrun ennâ erâhu", yani "Gözü örtüp kaplayan nur perdesine rağmen O'nu nasıl görebilirim?" sözü de bu anlama göndermedir. "O'nun örtüsü nurdur" ve "O'nu gözümle görmedim, ancak iki kere kalbimle gördüm dedi ve "sonra yaklaştı ve sarktı" ayetini okudu" rivayetleri de böyledir.

"Allah, gözdeki idraki kalpte veya nasıl dilerse öyle yaratmaya kadirdir, O'ndan başka ilah yoktur. Eğer bu konuda açık bir hadis varit ise ona inanılır; onun bildirdiği anlama dönmek gerekir. Zira Allah Teala'nın görülmesi muhal değildir, bunun söylenmesine engel kesin bir delil de yoktur."

Bu ifadelerden "isbatlanmış bir tez" çıkarmak için ya "özel bir husumet" veya "özel bir kabiliyet" gerektiği ortada...

15. "Hz. Cebraille ilgili olduğu tüm hâl karineleriyle sabit olan Necm Suresi'ndeki "yaklaştı ve eğildi" ayeti, bağlamından koparılarak anlam dönüşümüne tâbi tutulur. Oysaki "yaklaşma" ve "eğilme", naklen de aklen de Allah'a, lafzi anlamında atfedilemez. Olsa olsa mecazen atfedilebilir. Fakat, müellifi ikna etmemektedir bütün bunlar. O Cebrail'in kastedildiği ayetleri Allah'a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınır. Bu, "hukuku'l-Mustafa" gereğidir. Bu tezin "hukukullaha" aykırı olup olmadığı âdeta konu haricidir." (Üç Muhammed, 118) (Vurgular İslamoğlu'na ait.)

Bir önceki yazıda olduğu gibi burada da İslamoğlu'nun yansıttığı hava şu: Kadı Iyâd, Yüce Allah'ın Miraç'ta Hz. Peygamber (s.a.v)'e mekânsal olarak yaklaştığı kanaatini bir "önkabul" olarak benimsemiş ve ardından bu kanaati delillendirme/ispatlama yoluna gitmiştir. Oysa bir önceki yazıda Kadı Iyâd'ın tavrının (rü'yet bağlamında) "önce kanaat, sonra delil" şekinde takdim edilmesinin mümkün olmadığını gördük.

Burada da aynı durum mevcut.

53/en-Necm suresinin ilgili ayeti üzerinde dururken Kadı Iyâd önce, müfessirlerin çoğunluğunun, bu iki kelimenin anlattığı fiillerin Hz. Peygamber (s.a.v) ile Cebrail (a.s)'e veya sadece birisine ait olduğu yahut da "dünüvv" ve "tedellî"nin (o ikisinden birinin) Sidre-i Münteha'ya doğru yaptığı fiiller olduğu görüşünü benimsediklerini zikreder. (Bu görüşün müfessirlerin çoğunluğuna ait olduğunun vurgulandığına ve muhtelif görüşler arasında ilk sırada verildiğine dikkat edilmelidir.) Ardından bu fiillerin mekânsal bir muhtevada Hz. Peygamber (s.a.v)'den Allah Teala'ya doğru veya Allah Teala'dan Efendimiz (s.a.v)'e doğru sadır olduğunu anlatan nakilleri verir ve Ca'fer b. Muhammed'in (Ca'fer-i Sadık), "Allah Teala O'nu kendisine yaklaştırdı" dediğini, peşinden de "dünüvv" fiilinin Allah Teala hakkında keyfiyetsiz olarak düşünülmesi gerektiğini söylediğini belirtir.

Bunu müteakiben, "dünüvv" ve "tedelli"nin Allah Teala ile Efendimiz (s.a.v) arasında cereyan eden fiilleri anlattığını söyleyenlerin bu görüşünün nasıl anlaşılması gerektiği sadedinde şöyle der: "Bil ki burada "dünüvv" (yaklaşma) ve "kurb" (yakınlık)ın Allah Teala'dan veya O'na doğru (Efendimiz'den) sadır olan bir fiil olarak bu şekilde izafesi, mekansal veya doğrultusal bir yakınlık anlamında değildir. Aksine durum, Ca'fer b. Muhammed es-Sâdık'tan naklen zikrettiğimiz gibidir; buradaki "dünüvv" keyfiyetsizdir." Ardından bu fiilin Allah Teala ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasında vaki olan bir durumu anlattığının söylenmesi halinde mecazi bir ifade olarak nasıl anlaşılması gerektiğini belirtir. Hatta "kaabe kavseyn" ifadesini da aynı tarzda (mecaz anlamıyla) izah eder.

Bu durumda Kadı Iyâd'ın, "Cebrail'in kastedildiği ayetleri Allah'a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpın"makla itham edilmesi tam bir "çarpıtma" örneğidir.
Burada, "Kadı Iyâd, bu ve benzeri konularda makul ve makbul görüşü vermekle yetinmesi gerekirken, her türlü görüşü zikrettiği için hatalıdır" denebilir. Ancak bu tarz bir tariz, eş-Şifâ müellifinin, daha giriş kısmında bu eserin sistematiği konusunda verdiği ipucunu göz ardı ettiği için kusurludur. Müellif bu eserini, ısrarlı bir talep üzerine kaleme aldığını ve talep sahibinin, ele alınacak hususlarda öncekilerden gelen nakilleri de toplamasını istediğini açıkça belirtmiştir. O da, konusunda yetkin bir ilim adamı olarak büyük bir özgüven ve dirayetle bu talebi yerine getirmiştir. Dolayısıyla Kadı Iyâd'ın, bu eserinde ele aldığı konularda yer verdiği her görüşü olduğu gibi benimsediği sonucunu çıkarmak hem büyük bir yanılgı hem de haksızlık olur.

NETİCE-İ KELAM

Mustafa İslamoğlu'nun Üç Muhammed adlı çalışması ile ilgili olarak bu köşede zikrettiğim hususlar, mezkûr kitapta göze çarpan anlama problemlerinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Dile getirdiğim hususların maksadın husulüne kâfi olduğu düşüncesiyle bu konuyu burada noktalıyorum.

"Anlama problemi" nitelemesiyle burada –bana ayrılan bu sütunun kısıtlı çerçevesi sebebiyle– on yazı halinde gündeme getirdiğim hususları şöylece 4 grupta toplamak mümkün:

1. Tahkik eksikliğine dayanan yanlışlar. Geçen yazılarda bu konuyla ilgili –İslamoğlu'nun kullandığı nüshalardaki baskı hatalarından kaynaklanan– 2 örnek gördük: el-Kunye'nin el-Kabiyye ve Ebûh'un Eyyûh okunması. Hz. Peygamber (s.a.v)'in büyük abdestini yerin yutmasıyla ilgili rivayetin –uydurma hadisleri toplayanlar da dahil– hiçbir kaynakta yer almadığını söylemesi de (Üç Muhammed, 93) burada zikredilmeli. (Bu rivayeti nakledenler için es-Süyûtî'nin Menâhilu's-Safâ'sına bakılabilir.)

2. Kasdın yanlış anlaşıldığı yerler. İbnu'l-Mübârek, İbn Teymiyye, el-Heysemî, ez-Zerkeşî, el-Aclûnî...den aktarılan ifadelerdeki çeviri hataları ile hadislerin miktarı hakkındaki yorum vb.

3. Müellifin tavrının çarpıtıldığı yerler. Kadı Iyâd'ın, Hz. Peygamber (s.a.v)'in beşerliği, büyük ve küçük abdestinin hükmü, "rü'yet", "dünüvv"... gibi konulardaki tavrının yanlış aktarılması vb.

4. Kaynaklara vukufiyet azlığından doğan hatalar. Mecmau'z-Zevâid'in "rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan" bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârî'nin, Sahîh'ine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.

Bu yazılardan maksadımın bir "Üç Muhammed tanıtım ve eleştirisi" olmadığını baştan belirtmiş ve böyle bir ameliyenin teknik olarak bu köşede gerçekleştirilmesinin mümkün ve doğru olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla yazdıklarımın bu çerçeveyi aşacak bir alana taşınarak değerlendirilmesi –en azından benim maksadımla örtüşmeyeceği için– yanlış olur. Bu sebeple on yazı boyunca gündeme getirdiğim hususlarla ilgili olarak Üç Muhammed'in tamamını ilzam edici genellemeler yapmaktan kaçınmaya gösterdiğim özen dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır.

"Yazmak", düşüncenin kalıcılaştırılmasını temin eden en önemli unsur olmakla, yazan için son derece önemli bir riski de beraberinde taşır. Eğer yazdıklarınız meyanında şu veya bu şekilde birtakım yanlışları da kalıcılaştırmışsanız, daha sonra yapacağınız düzeltmenin, o yanlışın doğurduğu sonuçları tamamen ortadan kaldıracağından hiçbir zaman emin olamazsınız. Bu, konuyla ilgili istisnasız herkesin, hepimizin ortak problemidir.

Bu "hatırlatmalar"a vereceği tepkinin tarz ve tonu, hatta tepki verip vermeyeceğinin kararı tabii ki İslamoğlu'nun belirlemesindedir. Baştan da söylediğim gibi ben sadece ilmî ve vicdanî bir sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım. Ötesi İslamoğlu'nun sorumluluk anlayışına kalıyor...

Milli Gazete - 18 Şubat 2003

Ebubekir Sifil Hoca
Devamını Oku »

Hakîm et-Tirmîzî'de Öğrenme ve Algılama


Hakîm et-Tirmîzî'nin Psikoloji Anlayışında Öğrenme ve Algılama*

Abdüllâtif Abdurrezzâk
Çev. Salih ÇİFT**


ÖZET


İslamî psikolojide olduğu kadar Batı psikoljisinde de öğrenme ve algılama

iki önemli konu olarak görülmektedir. Algılama ve öğrenme vasıtasıyla

bilgiye ulaşılır.Öğrenme yalnızca bilgi edinme, duygusal alışkanlıklar,

sosyal etkileşim ve kişisel gelişmeyi değil, aynı zamanda yeni beceriler

hususundaki mahareti de kapsar. Kısaca doğumdan ölüme, hayatımızın her

yönünü kuşatmaktadır. Bu makale, III/IX. yüzyılda yaşamış olan, ünlü

müslüman âlim Hakîm et-Tirmizî tarafından ele alınmış olan bu konuyu

müzakere edecektir.



* Bu makale, al- Shajarah, Journal of the International Institute of Islamic Thought and Civilization (ISTAC), 2000, v.5, nu.2, adlı derginin 285-304. sayfaları arasında yayımlanmıştır.

** Araş.Gör. Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Bölümü Tasavvuf Anabilim Dalı.

Giriş

Öğrenme, insanoğlunun zeka potansiyelini geliştirmede en önemli araçtır. Öğrenme sayesinde insan, bilmediğine muttali olabilir ve cehaletten uzaklaşıp bilgiye yaklaşabilir. Bu konu İslam’da da çok önemli bir yer işgal etmektedir. Hz. Peygamber’e gelen ilk vahiy öğrenme ile ilgilidir.(1)

İslâmî psikolojide olduğu kadar Batı psikolojisinde de öğrenme ve algılama iki önemli konu olarak görülmektedir. Algılama ve öğrenme vasıtasıyla bilgiye ulaşılır. Bu makale, III/IX. yüzyılda yaşamış olan, ünlü müslüman alim Hakîm et-Tirmîzî tarafından irdelenen bu iki konuyu müzakere edecektir.(2)

Robert S. Feldman, Understanding Psychology adlı eserinde öğrenmeyi “tecrübe yoluyla davranışta meydana gelen nisbeten kalıcı değişiklik” şeklinde tanımlamaktadır.(3)



Bu tanım, olgunlaşma veya organizmanın geçici bir halinden dolayı meydana gelen herhangi bir değişikliğin, öğrenmenin kapsamı dışında kaldığını ima etmektedir. Öğrenme, bir organizmanın ölçülebilir bütün tepkilerini kuşatan genel bir terim olan “davranış”la ilgili olduğu için bütün yönleriyle ele alınamayacak derecede geniş bir konudur. Öğrenme, yalnızca bilgi edinme, duygusal alışkanlıklar, sosyal etkileşim ve kişisel gelişmeyi değil, aynı zamanda yeni beceriler hususundaki mahareti de kapsar. Kısaca, doğumdan ölüme, hayatımızın her yönünü kuşatmaktadır.Bununla birlikte, bu çalışmada bizim amacımız, öğrenmenin bütün yönlerini irdelemek değil, bilgi edinme sürecini Tirmizî’nin yorumladığı şekliyle ele almaktır.

Öğrenme, Bilgi ve Elde edilişi

Tirmizî’ye göre, iki türlü bilgi mevcuttur:

1- Kişinin kendi gayreti olmadan sahip olunan bilgi (el-ilmu’l-vehbî),

2- Belli bir çaba neticesinde elde edilen bilgi (el- ilmu’l-iktisâbî).(4)

Bu bilgilerden birincisi Allah (Azze ve Celle) tarafından ilham edilirken, ikincisi normal bilme vasıtaları ile elde edilir. Bilginin bu şekilde sınıflandırılması Hz. Peygamber’in şu hadisinden hareketledir:

“İlim iki çeşittir. Birincisi, dilin ilmi ki Allah (Azze ve Celle)’ın mahlukatına bir hüccetidir. İkincisi, kalbin ilmidir ki faydalı olan budur.” (5)

Tirmizî’nin yazdıklarından anlaşıldığına göre, o, hadiste geçen “dilin ilmi” ifadesinden kesbî bilginin, “kalbin ilmi” sözünden de vehbî bilginin kastedildiğine inanmaktadır. Tirmizî,neredeyse bütün eserlerinde, ilm-i bâtın ve ilm-i zâhir tabirlerini diğer bütün terimlere tercih etmiştir.

O, bâtın ilmini, hem “faydalı ilim” ve hem de “hakikat ilmi” olarak nitelerken, zâhir ilmini “dünya ilmi” şeklinde tanımlamıştır. Bunlardan ikincisi, birincisi olmadan hiçbir değer ifade etmez. (6)

Bu iki tür bilginin birbirlerine bağımlılığı ve kişinin bunların her ikisine birden olan ihtiyacı hususunda Tirmizî şöyle demektedir:

“Bu iki çeşit bilgiden hiçbiri, diğeri olmaksızın var olamaz. Zira zâhiri bilgi şeriatin tezahürü, bâtınî bilgi ise hakikatin direğidir. Bundan dolayı, kemale ermek için, kalb ve rûh bunların her ikisine birden ihtiyaç duyarlar. Dinin zâhiri görüntüsünün mükemmelliği şeriat bilgisine bağlıyken, derûnî muhtevasının kemali hakikat bilgisine dayanmaktadır. İyi alim olmak isteyen ilim erbabının, bu iki çeşit bilginin her ikisine birden sahip olmaları gerekir. Eğer bunların bir tanesinden mahrum kalırsa, ona noksan gözüyle bakılır. Her kim zâhiri bilgiye göre amel eder ve bâtınî bilgiyi inkar ederse o münafıktır. Her kim de şeriati tasdik amacıyla zâhiri bilgiyi öğrenmez ve onu inkar ederek yalnızca bâtınî bilgiye göre amel ederse o da zındıktır. Bu kişinin sahip olduğu, hakikatte ilim değil ancak şeytanın vesvesesidir.” (7)

Böyle bir sınıflandırma, bu iki tür bilginin nasıl elde edileceği konusunda ilginç bir müzakereye yol açmaktadır. Bu da bizi, insanın öğrenme melekelerinin ve bu sürecin Tirmizî tarafından nasıl tasavvur edildiğini irdelemeye sevk etmektedir.

İnsanın öğrenme melekelerine gelince; bu noktada Tirmizî’nin Kalb kavramını ve onun derûnî boyutları olan nefs ve aklı müzakere etmemiz (ele almamız) gerekmektedir. Kalb insanın hakikatidir. Kalb iyi olduğunda insan da iyidir. Bunun zıddı da doğrudur. Kalb, verdiği her emre itaat edilen bir kral olarak tasavvur edilir. O, insanda bilgi tahtıdır. Tirmizî, Kalb terimini iki anlamlı olarak tasavvur etmektedir. Birincisi, bütün bâtınî makamları kapsayan geniş anlamdaki Kalb, diğeri ise, dört derûnî makamdan biri olan kalb.

Bu ikisi arasındaki farkı belirtmek üzere, birincisinin baş harfi “K” ile, ikincisi ise “k” ile gösterilecektir. Tirmizî’ye göre, Kalb’in dört boyutu vardır: Sadr, kalb, fuad ve lübb.

Bu boyutlar öyle bir sisteme göre düzenlenmişlerdir ki, en dışta sadr bulunûr, onu kalb takip eder, daha sonra fuad ve en içte ise lübb yer alır. Tirmizî, lübbün içerisinde de daha başka makamlar olduğunu, ancak bunların kelimelerle ifade edilemeyecek derecede latif olduklarını belirtmektedir.(8)

Bu manevi varlıklarla ilgili açıklamasında, son derece soyut olan psiko-spiritüel kavramları basite indirgemek amacıyla somut örnekler vermeye yönelir.

Örneğin, Kalb’le insan gözü arasında karşılaştırmaya Göz, göz kenarları arasında yer alan her şeyi, yani, gözün siyah ve beyazını, gözbebeğini, camsı sıvıyı ve gözbebeğindeki ışığın tümünü birden kapsar. (9)

Bu bölümlerin kendi özel tabiatları ve önemli alanları vardır ve her biri diğerinden farklıdır.Bununla birlikte, bunların faaliyet ve fonksiyonları birbirlerine bağlı ve yardımcı durumundadırlar.(10)

Tirmizi, görüşlerini açıklarken birçok örnek verir. Mesela, Kalbi bir eve benzetir. Burada, ev terimi, geniş kapsamlı ve içindeki odalarla birlikte bahçesini de ifade edecek biçimde kullanılmaktadır. Tıpkı, Mekke’nin etrafındaki kutsal alanı, şehrin kendisini, mescidi ve Kabe’nin tümünü birden içeren “Harem-i şerif” tabirinde olduğu gibi. Ya da, fitil, yağ, ışık vs.tümünü ifade eden kandil kelimesi gibi. Zikredilen örneklerde, bütünü meydana getiren her parça, kendine has özelliklerinin yanında, aynı zamanda diğer parçalara da bağımlıdır. Tirmizî’nin, bu örnekleri vermesinin en azından iki sebebi vardır: Birincisi, insan zihin gücünün ötesinde olan şeyi algılayamaz.

Bu nedenle o, tasavvur edilmesi mümkün olmayan anlama sürecinde, insan için düşünülebilir ve tanıdık olan nesnelerin aracılığına ihtiyaç duyar. İkincisi, verilen örnekler, söylenen sözü açıklama görevi görürler. Misaller vasıtasıyla izah yöntemi, öğrenme sürecinde çok önemlidir ve İslam eğitim geleneğinde birçok hoca bu yöntemi kullanmışlardır.Tirmizî’ye göre, bilgi, ya dışarıdan girme yoluyla, ya da bizzat kalbden kaynaklanmak suretiyle, iki yolla sadra ulaşır. (11)

Tirmizî, bunlardan birincisinin, dinleme, çalışma, ezberleme, gayret ve azimle gerçekleşen öğrenme sayesinde elde edilen bilgi olduğunu ifade eder. Bu, dil ilmi (ifade edici bilgi, el- ilmu’l- ibâre) diye isimlendirilir. Çünkü bu ilim dille ifade edilir. Bu bilginin muhafaza edildiği yer “sadr”dır. Bu bilgi, uzun süreli tekrarlar, yoğunlaşma ve gayret olmaksızın tam olarak elde edilemez.
Unutulması ihtimali olan bir bilgidir. Çünkü, nefs sayesinde kazanılmış ve muhafaza edilmiştir.

Nefs ise, doğası gereği unutkandır.(12)

Tirmizî, ayrıca bilgiyi, sadr üzerinde belli etkileri olan bir nûr (ışık) olarak da tasavvur eder. Bir kimse, araştırma ve kullanma amacıyla bilgiyi arzuladığında, bilgi nûru onun sadrında, kişinin arzusu oranında artar. Bu nûr kişiyi aydınlatır, bilinmeyen şeylerin tanınmasına ve bilinenden hareketle bilinmeyeni çıkarsamaya yardım eder. Bu nûr, bilgi artık kullanılmadığında azalmaya başlar. Tirmizî, bu tür zahirî bilginin ardına düşme noktasında bizi cesaretlendirmektedir.

Ancak o, kalbin bâtınî bilgisiyle takviye edilmediği sürece bu bilginin kusurları hususunda da uyarıda bulunûr. Bu noktada gayet net bir şekilde şunları söylemektedir: “Nefsin getirdiği ve sadrın öğrendiği her bilgi, nefsin kibir ve gururunun artmasına ve hakikati inkarına sebep olur.

Böylece, nefsin bilgisi arttıkça, kardeşlerine karşı kıskançlığı, şeytanın peşinden gidişi ve azgınlığı da artar. Şunu bil ki sahip olunan bilgi ne kadar az ise bunun karşılığı da o derece az olur ve bu bilginin sahibi nihayetinde Allah (Azze ve Celle)’a itaati reddeder. Bilgi, yalnızca, fıkhı uygulamak, terbiyeyi gerçekleştirmek, rûhu cehaletten koruyup geliştirmek ve ayrıca dinin ortaya koyduğu hadleri bilmek ve dinin zâhirî yönünü doğru uygulamak için öğrenilir.

Bu bilgi, hakikaten değerli olan, yani Allah (Azze ve Celle) ’ın insanın kalbine ilham ettiği bilgi olduğu taktirde değeri artar.”(13)

Kesbî olan bilginin aksine, kulun kalbinden neşet eden bilgi, gerçekte Allah (Azze ve Celle) ın bir ihsanıdır. Allah (Azze ve Celle) onu kulları arasında dilediğine bahşeder.Bu bilgi, sahibini Allah (Azze ve Celle)’a daha da yakınlaştırır. Tirmizî’ye göre, hikmet latifeleri ve ihsan şahidleri olmaları açısından bu tür bilgiler, sadra doğru ilerleyebilir, fakat burada sağlam bir şekilde yerleşemezler. Çünkü sadr, gereksiz düşüncelerin, arzuların ve diğer olumsuz dürtülerin giriş yeridir.(14)

Tirmizî, kalbin derûnî boyutlarını mütalaa ederken, açık bir şekilde belli bilgileri belli mevkilere tahsis eder. Ona göre, Allah (Azze ve Celle)’dan gelen ledünnî bilgi, kalbde (yani, sadr’dan sonra olan ikinci alanda), marifet ve rüyet fuadda, Allah (Azze ve Celle)’ın ihsan ve lütufları ise en içteki lübb’de muhafaza edilir. Bu bilgi her ne kadar Allah (Azze ve Celle) tarafından ilham ediliyor ise de buna talip olanın belli bir gayreti göstermesi gerekir.

Böyle değerli bir bilgiye nail olabilmek için, zâhiri bilgiyi edinmedeki olağan yöntemlerde olduğu gibi öğrenme ameliyesi ve tecrübe gerekmez. Bilakis, bilginin mekanı olan kalbin temizlenip arındırılması gerekir. Tirmizî, ilhamî bilginin nasıl elde edileceğine dair yararlı tavsiyelerde bulunûr. Bu hususla ilgili şöyle demektedir: “Bu bilgi, tedricî olarak ve Allah (Azze ve Celle)’a karşı ihlaslı olmakla elde edilir.
İhlaslı olmak da, O’nun isteğine uygun bir hayat ve hiçbir değeri olmadığına inanılan, insanın kendi arzularını kesinlikle dikkate almaması ve onları zaptetmesi ile olur. Bu kabil vasıtalarsayesinde insan Allah (Azze ve Celle)’ın nûruyla ödüllendirilir. Bu nûr sayesinde insan, kendisinin sırlarına ve mahlukatın gizemlerine vakıf olur.Bütün bunlar hakkındaki bilinç, bir his olarak kalbte ortaya çıkar.”(15)

Kalbi temizleyip arıtmak için nefsin dürtülerini dikkate almama ve onları tamamen kontrol altına alma sayesinde Allah (Azze ve Celle) kalbi, saflığı ve hazırlığı oranında lütuflandırır. Tirmizî’ye göre, bu durum, Kalb denizinin sonsuz derinliği ve odenize akan nehirlerin sayılamayacak kadar çok olmalarından dolayıdır. Bu bilgi için çabalayanlar, denizlerdeki inci avcılarına ve nehirlerdeki balıkçılara benzerler. Onların her biri, kendisi için belirlenmiş olan miktarı ancak
bulup getirebilirler. (16)

Kalbden farklı, fakat öğrenmede en az onun kadar önemli olan bir başka meleke ise akıldır. İslam, aklı ve onun başlıca fonksiyonu olan akletmeyi, hayvandan ayırdedilmesini sağlayan başlıca özellik olduğu için, insanın sahip olduğu en değerli şey olarak kabul eder.

Tirmizî’ye göre, aklın iki vechesi vardır. Bunlardan biri genel, diğeri ise özeldir. Genel olan aklın üç gelişim aşaması vardır. Birincis, fıtrî akıldır ki, akıllı olduğu kabul edilen herkese verilen akıl budur.

İkincisi, hüccet aklıdır(el-aklu’l-hucce/ intellect of evidence) ki, delil ve ispatla ilgilidir.

Üçüncüsü tecrübî akıldır. Bu da tecrübeyle ilgilidir. Tirmizî, insanın herhangi bir şeyden elde edeceği faydanın, sahip olduğu aklın derecisine bağlı olduğuna inanır. Örneğin, tecrübî akla sahip olan, hüccet aklına sahip olana göre daha bilgilidir.Herhangi bir kimse bu aklî melekelerini öğrenme ve deneyim yoluyla tedricî olarak geliştirebilir. Bununla birlikte, aklın bu vechelerini aşan bir insana, Allah (Azze ve Celle)’ın marifeti bahşedilmeyebilir.(17)

Tirmizî’ye göre, sahibinin Allah (Azze ve Celle)’ı bilmesini sağlayan akıl, dengeli akıldır (el- aklu’l- mevzûn). Bu Allah (Azze ve Celle)’ın bir ihsanıdır ve bunun sayesinde kişi Allah (Azze ve Celle)’ı bilebilme durumuna gelmiştir. Müminler arasında, Allah (Azze ve Celle)’ın marifetinin kendilerine bahşedildiği bir grubun özel olarak sahip oldukları bir şeydir bu. Allah (Azze ve Celle) hakkındaki bilgiye sahip olmak isteyen bir kişinin öncelikle, genel akletme melekesine sahip olması gerekir. Bu özellik olmadan, kişiye ilahî bilgi bahşedilmez. Bir bebeğe, bir deliye veya iyiyle kötüyü, faydalıyla zararlıyı birbirinden ayırdedemeyen, ya da kendi yakınlarıyla başkaları arasındaki farkı bilmeyen kişilere bu tür bir bilgi verilmez. Çünkü, dengeli akıl öncelikle realite ile ilişki kurabilen bir kişiye ihtiyaç duyar.

Tirmizî, aklı ikiye ayırması noktasında bize şunu işaret etmek istemektedir ki, her akıl sahibi Allah (Azze ve Celle)’ı bilir demek değildir, fakat Allah (Azze ve Celle)’ı bilen her kişi akıl sahibidir. Böyle olduğu için, dengeli akla sahip olmak isteyen kişinin, öncelikle genel akletme yeteneğine sahip olması gerekir.
Bununla birlikte, bu genel yeteneğe sahip olan kişiye özel bir meleke bahşedilmesi de gerekmez.(18)

Aklın bu şekilde ikiye ayrılması, iki tip öğrenmeyi de beraberinde getirmektedir. Bunlar bâtınî ve zâhirî öğrenmedir. Bunlardan birincisi kalbin öğrenmesiyken, ikincisi duyusal tecrübe yoluyla bilgi ve deneyim kazanma şeklinde anlaşılmaktadır. Bu iki çeşit öğrenmenin her biri diğerinden tamamen farklıdır. Tirmizî, zâhirî bilginin, kişiye hadiselerden sonuç çıkarmak ve mevcut bilgiden hareketle bilinmeyeni anlama hususunda yardım ettiğini belirtir.

Bâtınî bilgi ise, yalnızca bir beceri ortaya koymakla kalmaz. Bunun yanında eşyanın hakikatine uygun çıkarımlar yapmak noktasında kesinlik de ifade eder. (19)

Algılama

Algılama, “etrafımızda olup bitenleri bilme sürecimizi ifade eden genel bir terimdir” şeklinde tanımlanır. O, duyu organlarıyla yakından ilişkilendirilen belli bir süreçtir. Çok katmanlı ve etkileşimli bir sistem içerisinde gerçekleşir.(20) Örneğin, görmeyle ilgili olarak, harici bir objeden gelen ışık yansır ve gözümüzün içinden geçer. Burada o, optik sinirlerdeki dürtüyü tahrik için, retina hücrelerini harekete geçirir. Optik sinirler bu etkileri görsel verileri işlemden geçiren ve belli aktivite çeşitlerini harekete geçirdikleri yer olan beyin kabuğu bölgesine taşırlar. Bunun sonucunda, dış alemi temsil eden belli renklerdeki imgeler öznenin bilincinde ortaya çıkar.

Dikkate değer benzer bir işlem, işitme, koklama, tatma ve dokunma gibi
diğer duyusal alanlarda meydana gelir.(21)

Tirmizî’nin algılama ile ilgili görüşlerine geçmeden önce, Gazâli’nin,insanın algılama eylemi ile ilgili düşünceleri üzerinde durmak gerekir. Gazâli’ye göre, algılamada başlıca iki duyu söz konusudur: Dâhili ve hârici duyular. Birincisi, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunmayı içerir ve dış dünyadaki haricî nesnelerin formlarını algılamaya yarar. Bu formlar daha sonra yine beş tane olan iç duyulara geçerler. Bunlar, Gazâli’nin doğru bir şekilde beynin katmanları içerisine yerleştirdiği ve bizim bugün beyin kabuğu dediğimiz yerde bulunurlar. Bu dahilî duyuların birincisi hayaldir.

Gazâli’nin bununla ilgili verdiği örnek şöyledir:

Bir insan bir objeyi gördükten sonra gözlerini kapatırsa, bu nesnenin resmini hayal gücü veya muhayyilesi sayesinde zihnine veya ruhuna taşır. Zâhiri nesnenin bu iç alemdeki resmi, kişinin zihninde muhafaza edilebilir. Bu muhafaza işlemi, Gazâli’nin “hafıza” adını verdiği meleke tarafından gerçekleştirilir. Kişi, bir çok farklı algıları hafızasında topladığında, o doğal olarak, kavramları ve genel ilkeleri düşünme ve formüle etme yeteneğini kullanabilir. Gazâli buna düşünme ve tefekkür adını vermektedir.

Düşüncenin idrakle ilgili bu süreciyle ilgili olarak, Gazâli, kişinin farklı hayal ve tecrübelerini hafızasından hatırladığını ve onları açık genellemeler yapmak üzere bir araya getirdiğini söyler. Bu, kişinin unuttuğu şeyleri hatırlamasına yardım eder ve böylece, benzer içerikli bütün hayalleri bir araya getirip, onları sağduyu ile (el- hissü’l- müşterek) diğerlerinden soyutlar.

Gazâli’nin sağduyu ile ilgili görüşü, bizim bu terimi gündelik kullanımımızdan farklıdır. Ona göre, ortak kullanıma sahip, hayal edilen ve algılanan farklı duyu algıları, aralarındaki bu ortaklık ve benzerliğin hissedilmesi sayesinde bir araya gelirler. Böylece, Gazâli’ye göre, iç aleme ait beş duyu söz konusudur: Sağduyu (akl-ı selim, el-hissü’l- müşterek) hayal, tefkir ve tefekkür, hatırlama (tezekkür) ve hafıza. Bu, onun İhyâu ulûmi’d-din isimli eserinden sadeleştirilmiş bir özettir.22

Burada şu hususu vurgulamak gerekir ki, Gazâli bu değerli bilgiye deneysel psikoloji araştırmaları neticesinde ulaşmış değildir.

O, bu bilgiyi tefekkür ve ilham neticesinde elde etmiştir.(23) Bilindiği gibi, ilham Tirmizî’nin algılama teorisinin köşe taşı durumundadır. Aynı şekilde, Gazâli de yalnızca duyu algılarına ve akletmeye dayanmanın,hakikate ulaşma noktasında yeterli olmayacağını ifade etmektedir. İlham ve keşf vasıtasıyla elde edilen bu tür bilgiye sahip olmak için olağanüstü bir araç söz konusudur. Ona göre, bu iki vasıtayla elde edilen, en güvenilir ve kesin olan bilgi türüdür. Bu, eşyanın hakikatinin bilgisidir. İnsanlar bunun sayesinde nesneleri hakikatte oldukları şekilde görebilirler.(24)

Bütün bunların yanında, o, duyuların ve aklın belli bilgi çeşitlerine sahip olma noktasındaki yetkinliklerini de tamamen inkar etmez. Hem duyular ve hem de akıl, kendilerine verilmiş olan güç oranında belli şeyleri algılama yeteneğine sahiptir. Örneğin ağaçlar, gün ışığında yeşil renkteyken gece siyah olur. Bunun sebebi, ışığın azalmasından dolayı, görme duyusunun sınırlanmasıdır (gücünün azalmasıdır).

Buna ilaveten, Gazâli, bir şeyin aynı anda, hem var olup ve hem de yok olamayacağı, on sayısının üç ve birden büyük olduğu gibi, temel hakikatler grubuna dahil olan akli verilerin (el- evveliyyât) rolü hususunda şüphe duymaz.(25) Diğer taraftan, akıl, örneğin Peygamber’in miracını ve gayba ait birçok şeyi tasavvur edemez. Çünkü, daha önce de belirtildiği gibi, bu tür fenomenler, onun kapasitesini
aşmaktadır. Gazâli şöyle devam eder:

“Görmüyor musun? Uykuda birtakım şeylerin varlığına inanıyorsun, birtakım hayalleri tahayyül ediyorsun, onlarda sebat ve istikrar bulunduğunu kabul ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiçbir şüpheye düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin, yahut aklın delaletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? Vakıa, o itikad, içinde bulunduğun hale nazaran haktır. Lakin mümkündür ki sana diğer bir hal arız ola ki, onun uyanıklığına nisbeti senin uyanıklığının uykuya nisbeti gibi olsun. uyanıklığın o hale izafetle uyku sayılsın. O hal sana arız olduğu zaman aklınla tevehhüm ettiğin her şeyin hayal olduğunu, asılsız bulunduğunu kesin olarak anlarsın.”(26)

Gazâli’nin, insanın fiziksel duyuları ve idrakle ilgili derûnî algılarına dair ayrıntılı açıklamalarıyla karşılaştırıldığında, Tirmizî’nin,kendisini Kalb ve Kalbin dahilî boyutlarıyla sınırlandırdığını görmek ilginçtir. Tirmizî’nin ulaşabildiğimiz bütün eserlerinde içsel duyularla ilgili bu tarz ayrıntılı değerlendirmelere rastlamadık. Bu hususta, aklı sınırlandırmaya dair Gazâli ve Tirmizî’nin görüşlerinde çok fazla benzerlik mevcuttur.

Tirmizî’nin akıl telakkisiyle ilgili değerlendirmelerimiz esnasında bu
sınırlandırmayı açıklamıştık. O, müminler içerisinde, kendisine marifetullah bahşedilmiş olanların aklıyla, geri kalanların sahip oldukları akıl arasında ayırım yapar. Ona göre, öncekilere, onun psiko- spiritüel sisteminde Kalb’in en içteki bölümü ve lübbün muadili olan dengeli akıl (el- aklu’l- mevzûn) bahşedilmiştir. Kalb’in en içteki bölümünden (lübb) dışa doğru, Allah’dan gelen veya rüya kaynaklı olan derûnî bilgilerin saklandığı kalb ve fuâd yer alır.

Kalb ve fuâd, her ikisi birlikte, kişinin bir şeyin hakikatini ve o şeyin bizzat kendisini olduğu gibi görebilmesini sağlayan marifet ve rüyanın merkezindedir.27
İnsan kalb ve fuâdla, çok yüce bir makama ulaşabilirse de, bunlardan da yüksek bir bölüm vardır ki bunun sayesinde daha üstün bir lütuf elde edilebilir. Bu, kendisine sahip olanlara “ulü’l- elbâb” adı verilen lübb’dür.

Bu yüce makama nail olan kişiye Allah, onun gözlerinden gizlenen şeyleri görebilmesini sağlamak suretiyle yardım eder. Eşyanın hakikati (anlamı) kendisine ifşa edilir. Allah şöyle buyuruyor: “And olsun ki sen bundan gafildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bugün bakışın pek keskindir”(Kaf, 50/22).

Başkalarının gözünde böyle biri yaşayan bir insandır, fakat kişinin kendisi çoktan öldüğünü ve Rabbi’nin yanında olduğunu düşünür ve bunun neticesinde de perde ondan kaldırılmış olur. O artık Herşeyi Gören’in gözüyle görmekte ve Herşeyi Duyan’ın kulağıyla işitmektedir. Bu görüşün doğruluğunu teyid amacıyla Tirmizî şu hadisi nakletmektedir:

“Kulum farz ibadetlerle yaklaştığı kadar başka hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Nafilelerle de bana yaklaşır, ta ki ben onu severim. Ben onu sevdiğimde onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı ve kalbi olurum. Bu organlardan hiçbiri benim rehberliğim olmadan herhangi bir şey yapamazlar.”(28)

Bu ruh halini yaşayan kişinin eşyayı nasıl algıladığını ve ne şekilde tecrübe ettiğini tasavvur edebilir miyiz? Bu tür imtiyazların verilmediği diğer insanlarla karşılaştırıldığında onun durumu nedir? Tirmizî bu durumu
şöyle izah etmektedir:

“Onun rehberlik (guidance) denizinden içmesine müsaade edilmiş ve o, şeytanın iğvalarından korunmuştur. O,kendisinde ölmüş, fakat Rabbi’nde hayat bulmuştur. Onun gafleti kendisine ifşa edilmiş, diriliş zamanı gelmiş ve Rabbi’nde yaşamaya başlamıştır. Çünkü Allah, hıfzıyla onu kuşatmış, koruması altına almış, kalbine güç ve hayat vermiştir. Böylece o, daha önce hiç kimsenin görmediği hakikat ışığı ile görmüştür. Bu, Hz. Peygamber’in şu sözüyle kastettiği şeydir: "Kişi öldüğünde onun dirilişi başlamış demektir.”(29)

Bir kimse kalkıp, bu manevi makamın herhangi bir insanın nail olabileceği makamlardan olmadığını iddia edebilir. Bununla birlikte, samimi ve istekli ise ve riyazet egzersizleriyle manevi arzularını gerçekleştirmeye hazırsa, herhangi bir müslüman bu mertebeye ulaşabilir. Kişi öğrenme ve tedris yoluyla en yüce makama ulaşamaz. Ancak, hayvanî nefsini dizginlemek ve Rabbi uğrunda gayret etmekle bu makam elde edilebilir. O, Rabbi’nin iradesi ile, en sağlam, güvenilir ve bütün ihsanların kaynağı olan bilgiye ulaşır. Tirmizî, bu durumu şu cümle ile güzel bir şekilde ifade etmektedir: “Bütün iyiliklerin kendisinden kaynaklandığı ve yine bütün iyiliklerin kendisine döndüğü bir deniz.”(30) Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
“Bizim uğrumuzda cihad edenlere Biz yollarımızı gösteririz” (Ankebut 29/
69).

Gazâli, İhyâ’sında, bu bakış açısını güçlü bir şekilde desteklemektedir.O: “Eğer Allah, kullarının bu yüce ‘ulü’l- elbâb’ makamına ulaşmak için gayret etmelerini emrediyorsa, şu halde O, kullarını bu makama ulaşabilecekleri manevî araçlarla donatmış olmalıdır” diye iddia etmiştir.

Kendi ifadesiyle:

“Bütün insanlar kendi tabiatları, ya da “fıtrat”ları sayesinde hakikati (Allah hakkında marifeti) elde edebilirler.” İnsanı diğer mahlukattan ayıran ilahi düzenden dolayı bu böyledir. Gazâli bunun Kur’ân’ın şu ayetine dayandığını belirtmektedir: “Doğrusu biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir” (Ahzâb 33/ 72). Bu ayet, Allah’ın emanetini taşıyabilme özel kabiliyetinden dolayı insanın ayrı tutulduğunu beyan etmektedir. Bu emanet her bir insanın kalbine yerleştirilmiştir.(31)

Duyuötesi Algı (Altıncı His)

Tirmizî’nin yazılarında, insana gaybı ve eşyanın hakikatini görebilme yeteneğinin verilmiş olduğuna dair bazı vakalar nakledilmektedir. Başkaları tarafından görülemeyen şeyleri görebilsinler diye Allah onlara güç ihsan etmiş ve kalblerini aydınlatmıştır. Tirmizî’ye göre bu durum, kalbi maddi fikirlerin zulmetinden uygun bir şekilde temizlenip arındırılmış ve behîmî arzuları kontrol altına alınmış olan kişiler için söz konusudur.(32)

Tirmizî’nin öne sürdüğü görüş, yeni veya İslamî öğretiye göre bid’at kabul dilebilecek bir şey değildir. Bir insanda bu tür bir yeteneğin bulunma olasılığı, Hz. Peygamber’in: “Müminin firasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakmaktadır”33 hadisinde bahis konusu edilmiştir.

Tirmizî’ye göre, bu firasetinden dolayıdır ki Hz. Ömer hutbede iken İslam ordusunun komutanı Sâriye’ye: “Ey Sâriye, dağa!” şeklinde hitap etmiştir. Bunun üzerine, hutbeyi dinlemek üzere camide toplanmış bulunan halk son derece şaşırmışlardı. Sariye seferden döndüğünde, Hz. Ömer’in dağa doğru gitmesini buyuran sözünü duyduğunu belirtmişti. O da söyleneni yapmış ve  İslam ordusu düşman karşısında zafere ulaşmıştı.

Konuyla alakalı bir başka örnek, Hz. Ebû Bekir’in, ölüm döşeğinde iken kızı Âişe’ye söyledikleriyle ilgilidir. O, Âişe’ye mirasın, erkek kardeşi ile iki kız kardeşi arasında pay edilmesini söylemişti. Ne var ki, o esnada Âişe’nin yalnız bir kız kardeşi vardı. Diğeri ise henüz doğmamıştı. Ebû Bekir doğacak çocuğun kız olduğunu önceden görebilmişti. Zamanı gelince de bunun doğru olduğu ortaya çıkmıştı.(34)

Modern Batılı psikologlar, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir’in bu paranormal tecrübelerini, parapsikolojik fenomenler olarak ele alıp incelemelidirler. Bu manevi tecrübelerle, modern parapsikologların telepati, gaibden haber verme ve sezgi (modern psikologların duyuötesi algı dedikleri şey) gibi alanlardaki keşifleri arasında yüzeysel bir benzerlik varsa da, bu tür psişik fenomenler seküler bir sisteme göre tasavvur edilemez. Tirmizî, bir çok eserinde, Allah’a samimi bir şekilde ibadetle ve zikirle kalbini arındıran müminin; normalde gizli olan şeylerin, geçici veya daimi engellere rağmen normal üstü bir şekilde algılanması demek olan, keşfe ulaşabileceğini ifade etmektedir.

Altıncı his üzerine yapılan modern araştırma, Tanrı’nın ruhundan bir nefes (lik pay alan) bir mahluk olarak insana verilen sınırlı ruhsal güçlerin ancak bir kısmına yaklaşmakta, fakat bu yönün mahiyeti hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Ebû Bekir ve Ömer’in keşfine daha yakından bakıldığında, bu hallerin, onlar uyanıkken gerçekleştiği, bu ruhsal tecrübelerin ise rüyada vuku bulduğu görülür. Tirmizî, rüyalara çok büyük ilgi duyar. Kendisinin doğru yolda olduğuna inanmasını sağlayan rüyalar görmüştür. Onun manevi makamına işaret eden ve çoğu karısı tarafından görülmüş olan yirmiye yakın vizyon ve rüya nakledilmiştir.

Bununla birlikte rüyalarda bazan biz olağanüstü şeylerin sanki gerçekten var olduklarını hissedebiliriz. Fakat uyandığımızda onların gerçekte hiçbir anlam ifade etmediklerini anlayabiliriz. Bundan dolayı bütün rüyalar vizyon olarak değerlendirilemez. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Batıda, rüyalar bilimsel araştırmaların konusu olagelmişlerdir.(35) Psikanaliz’in kurucusu olan Freud’a göre, dayanılmaz derecede acıya yol açacağından, ahlakî yönden şuur tarafından kabul edilemez ve egonun rasyonel şuuru tarafından da tolere edilemezliği gibi sebeplerle, şuurun baskı altına aldığı arzuların gerçekleşmesi haline rüya denir. Bu arzular genellikle ilk çocukluk dönemlerine dayanırlar. Uyku esnasında baskı mekanizmasının dikkati daha az olduğundan, baskı altında tutulan arzular şuura sızarlar.(36)

Bunun yanında, Davranışçılar (Behaviorists) ve Fizyolojik Psikologlar (Physiological psychologists) rüyaları, uygun kişinin beyninde ve sinir sisteminde rasgele meydana gelen faaliyetler olarak değerlendirirler. Sinir sisteminden kaynaklanan bu rasgele ateşlemelerden (firings) kaynaklanan belli hayaller görülür. İdrak sistemimiz tarafından bu hayaller, olaylar dizisi şeklinde, ya da bizim rüya diye nitelendirdiğimiz resimler halinde bir araya toplanırlar.(37)

Başka bir deyişle rüya, basitçe, beynin sinir sisteminden kaynaklanan rasgele ateşlemelerden, aklın bazı anlamlar meydana getirme çabasıdır. Rüyalarla ilgili bu iki hakim modern teorinin yanında, batılı psikolog ve psikiyatristler tarafından ortaya atılmış olan başka birçok teori daha mevcuttur.Maalesef bunlardan hemen hiçbiri rüyaları birer manevi aktivite olarak değerlendirmemektedir. Rüyalar, İslam’da oldukça önemli bir konuma sahiptir. Firavun’un ve kendisiyle birlikte hapiste bulunan iki mahkumun rüyalarını yorumlayan ve gerçek hayatta bu yorumların isabeti tesbit edilen Hz. Yusuf’la ilgili Kur’ân’da anlatılan kıssa bu duruma bir örnektir.

Hz. Peygamber’in bir hadisindeki ifadelerine dayanarak biz, İslamî açıdan rüyaları üç kısma ayırmaktayız. O rüyaların şu üç çeşitten birine dahil olacağını belirtmektedir:

1) Allah’tan ilham getiren güzel görüntüler şeklinde,

2) Şeytandan gelen ve hoş olmayan görüntüler şeklinde,

3) Kişinin günlük deneyimleri hakkında, nefsin iç alemdeki fısıltıları şeklinde.(38)

Bunlardan birincisi, Tirmizî’nin ilgi duyduğu rüya çeşididir. Bu, Hz. Peygamber’in müjdeli haberler (mübeşşirât) olarak zikrettiği şeydir: “Peygamberlikten, mübeşşirât dışında hiçbir şey kalmamıştır.” Ona şu soruldu: “Ey Allah’ın Rasûlü mübeşşirât nedir?” Şöyle cevap verdi: “O, kişinin kendisi tarafından veya bir başkasının onun
hakkında gördüğü rüya-yı sâlihadır. Bu da peygamberliğin 46 cüzünden bir cüzdür.”(39) Bu nübüvvet nurundan bir parça ve bir çeşit vahiy olduğu için tamamen doğru olarak kabul edilebilir.(40) Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır: “Mümin Allah’ın nuruyla görür” ve o şöyle devam eder:

“Onun gördüğü şey yanlış olmaz.”(41)

Sonuç

Tirmizî’nin öğrenme ve algılama anlayışında, insanın manevî yönünün değeri birinci derecede önemi olan bir husustur. Örneğin o, kalb, akıl ve ruhun rollerine çok fazla vurgu yapar. İnsanı diğer bütün mahlukattan ayıran bu manevî yön aslında onun hakikatidir. Bu tarz bir anlayışın modern seküler psikolojinin hakim ekollerinde bulunması hemen hemen imkansızdır.Çünkü onlar insandaki manevî yönü dikkate almazlar. Onların yaymaya çalıştıkları şeyi Prof. Malik Bedri şöyle tanımlamaktadır: “Ruhsuz psikoloji (ruhu devre dışı bırakarak psikoloji yapmak) ruhu olmayan bir insan üzerinde çalışmaktır.”(42)

Bu konuda Hakîm Tirmizî, psikoloji sahası için paha biçilmez bir hediye bırakmıştır. Bu, din kökenli olan ve geniş kapsamlılık, tutarlılık, kesinlik ve insan tabiatına uygunluk gibi niteliklerle tasvir edilen bir psikolojidir. Tirmizî’nin öğrenme ve algılama ile ilgili fikirlerinin yanında Kur’ân kaynaklı olan ve İslam psikolojisi için sağlam ve tam bir temel oluşturan insan ruhuyla ilgili görüşleri üzerine yapılacak çalışmaların onun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağı ümit edilmektedir.

Dipnotlar:

1-Kur’ân, Alâk, 96/1-5.)

2-(Hakîm Tirmizî’nin biyografisi için bk. Muhammed İbrahim el-Ceyûşî, ‘al-Hakim al-Tirmidhi, His Works and Thought’ Islamic Quarterly, 14, no 4, 1970; Hasan Kasım, ‘The Life and Works of al-Hakim al-Tirmidhi’, Hamdard Islamicus’ 2, no I,1979;Radtke,Bernd, The Concept of Sainthood in the Early Islamic Mysticism, Surrey 1966.)

3-(Feldman, Robert S., Understanding Psychology, New York 1987, s. 183)

4-Hasan eş-Şerkavî, Min hukemâi’l-ümme.

5-(Bu hadis, Tirmizî tarafından Beyânü’l-fark beyne’s-sadr ve’l-kalb ve’l-fuâd ve’l-lübb isimli eserinde nakledilmiştir, ed. Nicholas Heer, Kahire ts., s. 49. Hadis, ayrıca, el-Muttakî’nin, Kenzu’l-ummâl fî süneni’l- akvâl ve’l- ef’âl adlı kitabında da bulunmaktadır,I-VI, 1993, 5: 4050.)

6- (Beyan, s. 49, terc. Nicholas Heer, ‘A Sufi Psychological Treatise’, The Muslim World 51, no: 1, 2, 3, 4 (1961), s. 84. Bu çalışma bundan sonra SPT şeklinde zikredilecektir.)

7-(el- Ceyûşî, ‘al Tirmidhi’s Theory of Gnosis’ The Islamic Quarterly 15, no: 4, 1971, s.171, bu makale ilerleyen sayfalarda TTG şeklinde verilecektir. )

8-(Beyan, s. 38.)

9-(Tirmizî’nin yaşadığı dönemde, görme işlemiyle ilgili yaygın kanı,; görmenin, harici objeden gelen sayesinde değil, gözden çıkan ışığın hariçteki ıbjeye ulaşması sonucunda gerçekleştiği şeklindeydi. Bu anlayışın yanlış olduğu, hariçteki objeden yansıyan ışık sayesinde görme işleminin meydana geldiğini ilk kanıtlayan alim İbn Heysem’ (ö. H. 430) dir, Dr. Sigrid Hunke, Şemsu’l-arab testau ale’l-garb, terc. Faruk Beydûn ve Kâmil Desukî, Beyrut 1981, s. 369; Malik Bedri, et- Tefekkür, Herndon, VA. el-Me’hadü’l âlemi’l-fikri’l-İslâmî, 1991, s. 103.)

10- (Tirmizî, Beyân, s. 33; Tirmizî, el-Emsâl mine’l-Kitâb ve’s-sünne, ed. Seyyid el-Cemili, Beyrut 1987, s. 137-141; el-Ceyûşî, ‘al-Tirmidhi’s Conception of the Areas of
Interiority’,Islamic Quarterly 16, no 3-4, 1972, s. 387-398. Bu makale bunda sonra TCAI şeklinde zikredilecektir.)

11-(Burada zikredilen kalb, esas Kalb’in alt boyutu olan kalb’tir, Beyan, s. 38.)

12- (a.g.e. s. 46.)

13-(a.g.e. s. 49.)

14- (Kalbin en dıştaki alanı olması açısından sadr, günah ve tehlikeli dürtülerin ilk ulaştığı yerdir. Nefsin, kalb içinde yegane nüfuz edebildiği alan da burasıdır, Beyan, s. 35.

15-(TTG, s.173.),

16-(Beyan, s. 50; SPT, s. 84.)

17- (Beyan, s. 74-76; SPT, s. 169-171.)

18- (a.g.e. s. 76; ayrıca bk. el-Ceyûşî, ‘Al-Tirmidhi’s Conception of the Struggle between Qalb and Nafs’ The Islamic Quarterly 18, no. 3-4 1974; Bu makale bundan sonra ‘Struggle between Qalb and Nafs’ şeklinde verilecektir.)

19-(a.g.e. s. 78; Struggle between Qalb and Nafs, s. 172)

20 Rita L. Atkinson ve diğerleri, Introductio to Psychology, New York 1993, Glossary, A. 48.

21 Mohd Zeydi İsmail, ‘The Sources of Knowledge in al-Ghazali:Appsychological
Framework of Epistemology’ M.A. diss. ISTAC, 1985, s. 49; Bu çalışma buradan itibaren Epistemology şeklinde zikredilecektir.

22. İhyâu ulûmi’d-din, I-IV, Beyrut 1982, III, s. 7.

23 Gazâli, Meâricu’l-kuds fî medârici marifeti’n-nefs, Beyrut 1988, s. 64. Attas’a göre, Gazâli’nin Meâric’de kullandığı terim “vicdan” ise de, kelime burada, genel anlamı olan “müşahadeye dayalı ilham” şeklinde anlaşılmaktadır, bk. Attas, Prolegomena to the Metaphysics of ıslam, Kualalumpur (ISTAC) 1995, s. 150.

24 Epistemology, s. 5.

25 Richard Joseph McCarthy, Freedom and Fulfillment: An Annoted Translation of al-Ghazali’s al-Muqidh min al-Dalal and Other Relevant Works of al-Ghazali, Boston 1980, s. 65; ayrıca el-Munkız’ın Abdülfettah Harun İbrahim tarafından yapılan tercümesi, Penyelamat Dari Kesesatan, Kualalumpur 1991, s. 8-9.

26 Freedom and Fulfillment, s. 65.

27 SPT, s. 163, 164, 166.

28 Buharî, Tevâzu; Benzer bir rivayet için bk. Buhâri, Rikâk, 38 (çev.).

29 SPT, s. 253.

30 a.g.e. s. 248.

31 İhya, III, s. 15.

32 Tirmizî, Marifetü’l-esrâr, yazma, Kastamonu, v. 214; TTG, s. 173.

33 el-Muttaki, Kenzu’l-ummâl fî süneni’l- akvâl ve’l- ef’âl, I-IV, 1993, II, 30730.

34 Tirmizî, Hatmu’l- evliyâ, ed. Osman Yahya, Beyrut 1965, s. 397; ayrıca, el- Ceyûşî, ‘al-Tirmidhi’s Theory of Saints and Sainthood’ The Islamic Quarterly 15, no 1 1971, s. 31-32
35 C.S. Hall, ‘Dream’ Concise Encyclopedia of Psychology,ed. Raymond J. Corsini ve Allan J. Auerbach, New York 1996, s. 267.


36 a.g.e. Daha fazla ayrıntı için bk. Freud, İnterpretation of Dreams, ed ve terc. James Trachey, New York 1980.


37 Robert A. Baron, Psychology, Toronto 1989, s. 147-148.


38 Muhammed Seleme Ceber, Kitabu acâibu’r-rüya ve’l-ahlâm,Riyad 1990, s. 4. Bu eser bundan sonra Acâib şeklinde verilecektir.

39 Tirmizî, Nevâdiru’l- usûl fî marifeti ahâdisi’r-Rasul, Beyrut ts. s. 118; Muhammed Seleme Ceber, Acâib. el- Ceyûşî’ye göre, “peygamberliğin 46 cüzü” 23 yıl süren peygamberlik görevinin dışında kalan ilk altı aylık dönemi ifade eder ki o dönemde vahiy rüyalar şeklinde gelmekteydi, el- Ceyûşî, ‘al- Tirmidhi’s Theory of Saints and Sainthood’ s. 24.

40 Acâib, s. 13.

41 Kenzu’l-ummâl, I, s. 825.

42 Malik B. Bedri, The Dilemma of Muslim Psychologists, London 1979, s. 5.

Devamını Oku »

Kadının Yeri Evidir



Bir Hanımın Kaleminden..

“Evlerinizde oturun…” ayetini daha bir başka severim nedense. Bu ayeti okudukça kendimi Rabbimden imtiyazlı sayarım.

Bana özel inmiş sanki, beni alıp namütenahi bir yere koymuş. Narin bir kelebek, kırılgan bir gelincik çiçeğiymişim gibi hissederim kendimi…

Çok değerliymişim, nadideymişim, zümrütmü, elmas mı desem, ama çok değerli bir mücevhermişim, istiridyenin en gizli yerindeki zarif bir inciymişim gibi…
Ortada olmasın, hemen ulaşılamasın, kolayca bulunulamasın der gibi…

Güven dolar, huzur dolar içim, yaslandığım koca bir dağı arkamda hisseder her seferinde güçlenirim, şımarırım hatta…

Evlerinizde oturun,evler ki en güvenli barınaklardır. Özgürlüğün en dorukta yaşanabileceği mekanlardır evler. Ev kadına saray, kadın eve sultandır. Evsiz kadın savunmasız, kadınsız ev yalnızdır. Evsizleşen kadınlar, kadınsızlaşan evler toplumların en büyük yarasıdır…

“Evlerinizde oturun. Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın…”(Ahzab/33) İyiki bunları sen söylüyorsun Rabbim. Eğer ben söyleseydim örümcek kafalı, yobaz, gerici, çağdışı olarak yaftalanacaktım. Şükür ki sen söylüyorsun, kulun Sana kurban olsun…

Oysa nice zamandır dışarda olmayan, evinde oturan, çocuk doğuran kadınların adı cahil oldu. İllede dışarı çıkmalı kadın,bütün kapılar sokağa açılmalı, az çocuk doğurmalı, ekonomik özgürlüğü (!) elinde olmalı, kocaya asla güvenmemeli, ya bırakırsa, terk ederse, ölürse, boşanırsan ya…diyerek kadın hep tetikte bekletilmeli…

Artık kadınlar pek az oturuyor evlerinde. Kadınlar eve hasret, evler kadınlara… Parasını kendi kazanıyor kadın. Muhtaç olmuyor erkeğine de (!)…

Sabahın ayazında düşüyor yollara, çocuğu bakıcıya yada kreşe bırakıyor. Canhıraş çalışıyor kadın, dişini tırnağına takıyor, bence biraz da erkekleşiyor kadın…

Dışarda eksiksiz yapmalı işini, kılığı kıyafeti en iyisinden olmalı, patron kızmamalı, şef memnun olmalı işinden… Evine zamanında varıp sabahtan eksik kalan işleri tamamlamalı..kurulmuş bir saat gibi tıkır tıkır çalışmalı, asla parça kırmamalı…

Binde bir, sabah vakti dışarı çıkacak olsam duraklarda otobüs bekleyen, soğukta tir tir titreyen kadınlara bakar kalırım. Çok mu muhtaç, çok mu zor durumdadır? O saatte o kadınları sıcak yuvalarından dışarı çıkaran nedir? Bir kadını haftanın 5 günü yılın en az 10 ayı çalışmaya mecbur eden hangi haldir?

At yarışına sokar gibi çalıştırdığımız,sınavlara hazırladığımız kızlarımız hangi ideallerin,hangi hayallerin kurbanıdır?Kızının sınavı kötü geçti diye ağlayan anne hangi modern baskıcının oyuncağıdır?

Evlerinizde oturun ayeti bugün birçok müslüman kadının dahi okumak,hatırlamak istemediği bir ayettir. “Cahiliye kadınları gibi açılıp saçılmayın” emrine muhalif, evde oturmayı cehalet, çalıştığı işyerinde başını açmayı modernlik, özgürlük diye tanımlayan bir garip fikir karmaşası…

*********************

Ne kadar paraya ihtiyaç duyduğunuz, gerçek ihtiyaçlarınızın ne olduğuna bağlı…

Ya lüx bir yaşam için zor ve stressli bir çalışma hayatını tercih edeceksiniz. Ya da evinizde rahat oturup orta halli bir yaşamı seçeceksiniz.

Derdiniz kariyerse, yükselip önemli (!) bir yere gelmekse eviniz size sadece bir otel olur.

Eğer tek maaşla geçinirim. Orta halli yaşarım, lüx istemem, evim 10 yıl sonrada olsa olur, arabam daha vasat da olabilir, evimde otururum, çocuğumu da kimselere bırakmam kendim bakarım, eğitirim derseniz eviniz size saray olur.

Çalışan kız arıyorum,çift maaşlı olsunlar diyen kaynana adayı teyzeleri gördükçe,birileri tarafından bankamatik gözüyle bakılan kızlara daha da bir acıyorum. Hele banka kartı kocasının elinde olan, ayda ne kadar maaş aldığını bile bilmeyen, gündüz dışarı işleri,akşam ev işleriyle ömür geçiren kadınların hali içler acısı…

Modern köleliğin adına ekonomik özgürlük diyorlar… Zulmü süsleyip püsleyip kadına olmazsa olmaz gibi gösteriyorlar. Kadının fıtratına ters olan,  bedenine ağır gelen işi yapmayanları aşağılıyor, kınıyorlar…

Evlerinizde oturun, çünkü kadın en çok evine yakışır.Evlerinizde oturun, zira kadın hassastır, kadın naiftir, çabuk incinir, çabuk kırılır, kolay hırpalanır kadın. En iyi Rabbi tanır onu. En çok Rabbi anlar halinden…

Uygun şartlarda okuyabilmeli, çalışabilmeli kadın. Ama dünyası için ahiretini harcamaya zorlanmamalı, bir erkek gibi çalışmamalı  bir ömrü kaplayan dağlarca yükü, onlarca görevi üstlenmemeli. Mecburiyeti olmadığı halde hergün ardından ağlayan bir evlat bırakmamalı kadın. Hem kariyer yapıp, hem iyi bir iş kadını, hem iyi bir anne olmak şüphesiz bir ütopya…

Her işte usta olunmuyor maalesef. Her işte çırak olarak kalmakta yakışmıyor kadına. Madem Rabbi kimselere yakıştırmadığı görevi kadına layık görmüş, madem uçsuz bucaksız cenneti annelerin ayaklarının altına sermiş; Bundan daha fazlasını istemek niye?

“Bir kadın ayrılınca evinden,
Evler ağlar kadınların ardından
Bir çocuğun gözleri uzaklara mıhlanır
Anne dönene değin sevmeler öksüz kalır
Bir kadın ayrılınca evinden
Evler ağlar usul usul derinden…”

CAHİDE SULTAN

https://cahidesultan.net/tag/evlerinizde-oturun/
Devamını Oku »

İsrailoğulları olmasaydı, et kokmayacak mıydı?



Islamoğlu, Buharî'de Kur’an'a aykırı gördüğü -ama esasen muhtemelen zahiri tecrübe ve akla aykırı olan bir Buharî hadisi vardır. Bunu da Buharî'de sahih senedli bir iftira olarak ballandıra ballandıra anlatmaktadır. Bu hadis şöyledir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; "Eğer İsrailoğulları olmasıydı, et kokmazdı...” (Buhârî, Enbiyâ, 2)

Peki, gerçekten bu hadis akla ve tecrübeye aykırı mıdır? Hadîsin zahirinde tabii olan etin bozulup kokmasının kaynağı, İsrailoğullarına nispet edilmektedir. Hadîsin zâhirî etin tabiatında bundan önce bozulma olmadığını göstermektedir. Bu hadisin zahiridir. Ama hakikati değildir.

Oysa meselenin aslı şudur: ”Allah İsrailoğullarına bıldırcın eti ve kudret helvası gibi büyük nimetler vermiştir. Ancak İsrailoğulları buna karşılık Allah'a şükretmek ve onlardan infak etme yerine cimrilik ederek iddihar etmeyi tercih ettiler. Bu durum hadîste belirtildiği gibi ifade edilmiştir.”

Görüldüğü gibi esasen Hz. Peygamber çok veciz bir şekilde, bir cümleyle İsrailoğullarınının tabiatını,karakterini anlatmış ve bunun üzerinden bize mesajını vermiştir.Bunun yadırganacak,akla,Kur'an'a aykırı görülecek ne tarafı vardır?!

Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf;227-228
Devamını Oku »

Özgürlük Adı Altında Sapkınlıklar



“Onlara Allah’ ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim.” diyor şeytan, insanları yoldan çıkarmak için neler yapacağını anlatırken, bu söz üzerine Allah( c.c) :

“Kim de Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinirse gerçekten o apaçık bir ziyana uğramıştır.” buyuruyor

Nisa suresi; 19. Âyet-i Kerîme de.

Tefsirlerde yapılan açıklamalara göre şekilce kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar. Organlarını yaratılış vazifesi dışında ve tersine kullanacaklar. Bıyıklarını ve sakallarını yolacaklar, suratlarını boyayacaklar, her iki cins de kılıklarını değiştirecekler.

Bu söylenenlerin hepsini de son dönemlerde maalesef çok görüyoruz, okuyoruz. Fakat belli ki bundan sonra daha da artacak.

Geçen hafta Amerika’da eşcinsel evliliklere izin veren yasa çıktı. Ülkemizde yıllardır eşcinselliği gündemde tutan, onlarla röportaj yapan, kendi cinsi ile birlikte olmayı halka normal bir tercihmiş gibi sunmaya çalışan, özendiren medya kuruluşlarının yazarları karara övgüler diziyor bir kaç günden beri.

İslami çevreden ise bir kaç yazar dışında pek ses çıkmadı. Görmezden gelmek neyi değiştiriyor?

Bizim gözümüzü kapamamız gerçekleri değiştirmiyor.

Eşcinsellik büyük bir tehlike olarak gittikçe yaygınlaşıyor. Malum medya tarafından gençlere bir sapkınlık olarak değil özgürlük olarak sunuluyor. Son yıllarda çekilen filmlerin içine eşcinsel espriler ve sevimli eşcinsel karakterler yerleştiriliyor. Hatta yıllarca çocuklara saf saf izlettirilen çizgi filmler de bile eşcinsel karakterler ve eşcinsellik propagandası olduğu son yıllarda ortaya çıktı.

Ailelerin normal cinselliği bile anlatamadığı, konuşamadığı bir toplumda ergenliğe giren gençler kafalarına takılan soruları internetten araştırıyorlar. Fakat cinsellikle ilgili doğru düzgün bilgi veren siteler çok az olduğu için ergenlerin önüne porno siteler ve sapık ilişkiler çıkıyor. Cinselliği pornodan öğrenen gençlerin cinsellikle ilgili ne kadar doğru yönelim içinde olacakları ise araştırılması gereken bir konu. Devletin neden bu siteleri yasaklamadığını da anlayabilmiş değilim.

Geçen yıllarda dini yaşama gayreti içinde olan muhafazakar bir arkadaşım, lisedeki oğlunun sevgilisi olmadığı için kaygılandığını söylediğinde şaşırmıştım. Sebebini ise şöyle açıklamıştı. “Erkek arkadaşları ile ilgili tuhaf espriler yapıyor, korkuyorum.” demişti. Arkadaşımın kaygısını konu ile ilgili karşıma çıkan örnekleri gördükçe daha iyi anlıyorum. Fakat dindar ailelerin çoğu bu konuyu kendi ailelerinden, evlatlarından çok uzak gibi değerlendirdikleri için en yakınlarının cinsel yönelimlerinin farkında olmayabiliyorlar. Ayrıca yolu düzeltmek için herkesin ayağının taşa çarpması gerekmiyor. Müslüman sadece kendinden ve ailesinden değil, bulunduğu toplumdan da sorumludur.

Amerikan başkanı Obama eşcinsel evliliklere izin veren kanunun “Özgürlükler adına bir zafer” olduğunu söyleyerek çıkardıkları kanunla övünmüş. Amerikan halkının yüzde 61 i eşcinselliği normal kabul ediyormuş. Bu özgürlükler ülkesi Amerika da normal evlilik oranları yerlerde sürünüyor, her 13 dakikada bir kişi intihar ediyor. Yaşayanlar uyuşturucu, alkol ya da antidepresan haplarla ayakta durmaya çalışıyor. Çıkmışlar özgürlükler ülkesiyiz diye övünüyorlar. Bir de utanmadan hoşgörü bekliyorlar.

Eşcinselliğin son yıllarda dünyada ve ülkemizde de yaygınlaşmasının sebepleri, arkasındaki lobiler, destekleyen güçler, kullandıkları metotlar mutlaka araştırılmalı. Bu tehlikeye karşı gözlerimizi kapatmak yerine, kavimleri yok eden bu büyük günahtan gençlerimizi korumak ya da kurtarmak için ne yapılması lazım ona bakmak gerek artık. Neslimizi korumak için kafa yormalı, acil tedbirler alınmalı.

Tabii bunun içinde biraz cesaret lazım. Zira bu konu ile ilgili yazanlar, konuşanlar eleştiri, küfür, hakaret bombardımanına tutularak sindirilmeye çalışıyor.

Geçen aylarda yazdığım “Erkekte Kadın Özentiliği” en çok tepki çeken yazım oldu. İnternetten hakaretler, küfürler, makyaj yapıp fotoğrafını bana gönderen ergen genç erkekimsiler. kadınımsılar… Bir alınmışlar, bir alınmışlar…Kendi adıma değil o hale gelmiş insanlarımız için üzüldüm.

Zira “Söz sahibini bağlar.” Kişinin içinde ne varsa dışına o akar, temiz ise temiz su, lağım varsa pislik akar. Söz sahibini temsil eder, ben üzerime hiç almıyorum. İnternet başında sahte kimliklerle, salyalarını köpürterek etrafa saldıran şer odaklarının maşaları ise beni doğru bildiklerimi yazmaktan vazgeçiremezler Allah’ın izni ile.

Yaratılıştan ters olan her şey sapkınlıktır. Allah Rasulü “Kadına benzeyen erkeğe ve erkeğe benzeyen kadına lanet etmiştir.” Önce eşcinselliğe götürecek yolları yasaklamıştır fakat düşman sinsi bir yolunu bulup sızıyor. Biz Müslümanların da artık uyanması lazım.

Sema Maraşlı
Devamını Oku »

Bir milyon hadis sayısı hadislerin uydurma olduğunun en büyük delilimidir?




İddia şu ki, muhaddislerin, eserlerini oluştururken 600.000 hadîsten, 1.000.000 hadîsten seçim yaptıkları ifade edilmektedir. Bu kadar hadis olmaz. Bu durum hadislere el atıldığına, onların uydurma olduğuna, hadislerin güvenilmez bir tarihe sahip olduğuna işarettir.

İslamoğlu'na göre hadislerin sayısı konusunda Ebu Davud çok ciddi bir emek vermiştir. Bundan anlıyoruz ki 4500 ile 6300 arasında bir hadis var. Peygamberimizin ağzından çıkan Yaklaşık 6600 civarında olan söz sonraları kaç oluyor? 1 milyon oluyor. Bir söz ki kaynağında 6000 iken vardığı yerde 1 milyona nasıl ulaşır? Evet böyle söylüyor ve bununla hadis tarihi hakkında bir şüphe doğurmayı amaçlıyor.

Esasen İslamoğlu, Üç Muhammed adlı eserinde bu durumun sebepleri üzerinde isabetle durmuş, ama her nedense sonraları bunu unutmuş ve hadislerden şüphesinin temeline bunu da yerleştirmiştir. Gerçi akademisyen Kırbaşoğlu'nun bunda tesiri var mıdır, bilemiyorum. Çünkü o da hadislerin fazlalığını problem görmüş, hatta Hz Peygamber'in 23 yıllık hayatını hadis sayısıyla çarparak-bölerek bize matematikten de haberdar olduğunu göstererek (!) yapmıştır. En önemlisi de böyle bir iddianın müslümandan sadır olması, daha şaşırtıcı olan, meslekten hadisçi olanlardan çıkmasıdır. Bir oryantalistin çok rahat söyleyebileceği böyle bir iddiayı müslü-manın sahiplenmesini anlamak mümkün değildir. Şimdi bu mesele üzerinde kısaca durmak isityorum.

Şu bir gerçek ki, muhaddislerin hafızalarında ve ellerindeki yazılı vesikalarda bulunduğu belirtilen yüzbinlerce hadîs, tarihî süreç içerisinde hadîslerin sayısının ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir. Ancak hadîs sayısındaki bu artış ve muhaddislere nisbet edilen yüksek rakamlar, yanlış anlamalara sebep olmaktadır. Hâlbuki bu rakamlar tarîklerin ve tabakaların artması, hadîs kitaplarında birtakım fayda ve zaruretlerden dolayı hadîslerin tekrar edilmesi gibi sebeplerin yanısıra, tamamen izâfîlik arzeden hadîs sayımındaki farklı metotlardan da kaynaklanmaktadır.

Hadîslerin tanımı ve sayımında farklı ölçülerin kullanılmış olması, sonuçta hadîslerin sayısını da etkilemiştir. Bu bakımdan hadîslerin sayısı ile alâkalı verileri, ilk önce hadîs sayımı noktasından ele alma gereği vardır. Hadîslerin sayımı konusuna geçmeden önce hadîsin tanımı ve kapsamı üzerinde durmamız yerinde olacaktır.

Muhaddisler arasında yaygın olan kanaate göre hadîs terimi, Hz. Peygamber'in sözleri, fiilleri, takrirleri, ahlâkı ve şemâili ile ilgili bilgilerin yanı sıra aynı zamanda sahâbe ve tâbiûna izafe edilen haberlerdir, şeklinde ifade edilmektedir. Söz konusu tanımdan da anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber'in yalnız sözleri değil, onun fiilleri, olaylar karşısında takındığı tavrı, vasıflan, ahlâk ve şemâili de hadis ilmi içerisinde ele alınmış ve bütün bunlar hadîs olarak mütalâa edilmiştir. Resûlullah'ın fiilleri onun sözü değildir.

Bunlar sahabeye aittir. Sahâbiler, Hz. Peygamber'in ya bir fiilini, ya bir takririni veya ahlâkını yahut da şemâilini anlatmış ve her biri bu haberleri kendilerine ait lâfızlarla nakletmişlerdir. Onların Hz. Peygamberin çeşitli yönleriyle anlatmaları sonucunda ortaya çıkan bu lâfızlar da hadîs kapsamına dâhil edilmiştir. Öte yandan bazı muhaddisler tarafından hadîsin kapsamı daha da genişletilerek Hz. Peygamberin peygamberlikten önce söyledikleri ve yaptıkları da bu çerçeve içine alınmıştır.

Diğer taraftan bazı muhaddislerin beyanına göre hadîs, yalnız Hz. Peygamberim söylediği sözler, yaptığı fiiller ve tasvip ettiği davranışlar manasına gelirken, muhaddislerin çoğunluğunun katıldığı görüşe göre ise, Hz. Peygamber ve aynı zamanda sahâbe ile tâbiûn sözleri, fiilleri, hukukî kararları ve tasviplerinden oluşmaktadır. Ancak Hz. Peygamber'in hadîsleri için "merfû"', sahâbe sözleri için "mevkûf" ve tâbiûn sözleri için de "maktû"' terimleri kullanılmak süreriyle aradaki fark belirtilmek istenmiştir. Hadîsin ne olduğu ve nelerin hadîs kapsamına girdiği hususunda birden fazla tanım ve yaklaşım mevcuttur. Bu tanım ve yaklaşımların değişik olması hadîs sayısı bakımından birbirinden farklı sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla hadîs sayıları ve sonuçları söz konusu edildiğinde ileri sürülen fikirlerin kim tarafından, hangi maksatla söylendiğini bilmek ayrıca önem kazanmaktadır.

Hadîslerin sened, metin, mevzû' ve sıhhat bakımından nasıl sayıldığı ve sayılabileceği hususlarında değişik uygulamalar ve görüşler bulunmaktadır. Nitekim metni aynı fakat senedi farklı olan bir hadîsi, bazı âlimler tek bir hadîs sayarken, bazıları da her bir senedi, ayrı ayrı hadîsler olarak değerlendirmişlerdir. Diğer taraftan muhaddislerin ezberinde olan hadîslere dair sayılar zikredilirken kimi zaman mevzûlar göz önünde bulundurulmakta, kimi zaman da hadîsin metni kastedilmiş olabilmektedir.

Bir râvinin rivâyet ettiği hadîslerin sayısı verilirken, bazen mükerrer rivâyetler bu sayıdan çıkarılmakta, bazen de o sayıya dâhil edilmektedir. Öte yandan kimi âlimler, kitaplardaki "muallâk" hadîsleri dikkate almazlarken, kimileri de onları ayrı birer hadîs olarak değerlendirmektedir.

Hadîs sayımı konusunda sözü edilen görüşleri inceleyebilmek ve oldukça İzafî olan bu konu hakkında yorum yapabilmek için hadislerin sayımında kullanılan bu farklı ölçüleri incelemek gerekmektedir.
Bir hadîs sened ve metinden oluştuğuna göre, hadîs sayımında her ikisi de vazgeçilmez unsurdur. Senedi aynı olduğu halde metinleri farklı hadîsler bulunabileceği gibi, metinleri aynı olduğu halde senedleri farklı hadîsler de bulunmaktadır. Hatta kimi zaman metni aynı olan bir hadîsin birbirinden farklı pek çok senedinin olduğu görülmektedir.

İşte bu gibi durumlarda hadîs sayımı konusunda farklı değerlendirmeler yapılmakta ve değişik sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Aym şekilde sahâbe sonrası senedleri çoğalan hadîsler olduğu gibi, sahâbe tarîklerinin çokluğu ile de meşhûr olmuş bir hayli hadîs bulunmaktadır.
Fakihler hadîs sayımı konusunda muhaddisler gibi düşünmediklerinden hadîslerin sayısı hakkında verilen rakamlarda her iki grup arasında görüş farklılığı mevcuttur. Hadîsçilere göre, lâfız, mana ve vâkıa aynı kalsa da râvi olan sahâbi değiştikçe, o rivayet ayrı bir hadîs sayılır. Fıkıhçılara göre ise durum böyle değildir. Onların hadîs sayımı konusundaki tutumlarını Abdülaziz b. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (ö. 1824) şöyle açıklamaktadır:

"Fakihlerin örfünde durum değişiktir; onlara göre itibar manayadır. Mana aynı olduğu müddetçe hadîs daima tektir. Bazı fazlalıklar asıl mana ile beraber olduğu müddetçe sayıya dâhildir. Manayı değiştirmeyen bu fazlalıklar sayıyı da değiştirmez. Fakihler, faide temin eden kısma; "medâr-i hükm" olan bölüme bakarlar o kadar. Bakışları istinbâttır, onunla neticeye varırlar."

Ahmed b. Hanbel'in bir milyon, Ebû Zur'a er-Râzî'nin yedi yüz elli bin hadîs ezbere bildikleri hakkındaki rivâyetlere rağmen, bugün elimizde bu sayılara nispetle çok az hadîsin bulunduğunu söyleyerek itiraz edenlere karşı Abdülhay el-Kettânî'nin (ö. 1962) verdiği cevap, farklı hadîs tarîklerinin, hadîslerin sayısına etkisini ortaya koymaktadır: "Bu büyük rakamlardan maksatları, sünneti, ashâb ve tâbiûnun asarını kapsayan rivayetlerdir. Yahut da onlar bununla hadîsin çeşitli rivayet yollarını kastediyorlar ve her bir tarîki bir hadis sayıyorlardı. Bazen hadîs bir tane olur da rivayet yolları, lâfızlarının farklılığı ve onu rivayet edenlerin çokluğu bakımından bir tek hadîs yüz hadîs sayılır. Çünkü onlar, 'Biz bir hadîsi yirmi yoldan (vecih) yazmazsak onu tanıyamayız' derlerdi." Görüldüğü gibi senedi ya da metni farklı olan hadîslerin, aynı hadîs mi, yoksa muhtelif hadîsler mi sayılacağı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır.

Özetlemek gerekirse hadis sayısının artışında şu etkenlerden bahsetmek mümkündür:

a. Hadîsin tanımı: Merfu, yani Hz Peygamber'e ait hadisler hadis tanımına dahil olduğu gibi sahabe ve tabiun söz ve filleri de hadis tammına dahildir. Bu durum otomatik olarak hadis sayısını artırmaktadır. Muvatta'ya bakıldığında üçte biri merfu, üçte ikisi mevkuh ve maktu hadistir.

b. Hadîs tarikleri: En önemlilerinden biri budur. Metin aynı olmakla birlikte farklı olan isnadlar ayrı birer hadis olarak sayılmaktadır. Bir metin 10 sahabiden nakledildiğinde bu hadis 10 hadis olarak sayılmaktadır. Oysa metin birdir. Hatta diğer tabakalarda değişen ravi sayısına göre de hadis sayısı artabilmektedir. Bu da doğal olarak hadis sayısının fazla olmasına sebep olmaktadır.

c. Hadîslerin sıhhati: Bahse konu olan 1 milyon hadis içerisinde sadece sahih ve hasen olanlar yoktur. Hatta daha fazlası zayıf, çok zayıf ve mevzu hadistir. Ki, bunların çoğu kitaplarda nakledilme-miştir. Muhaddisler ravilerini tanımak için onları bellemiş, ancak çoğunu rivayet etmemişlerdir.

d. 1 milyon hadise bakıp hadisçilerin "sürekli konuşan bir peygamber" arzu ettiklerini iddia edenler vardır. Buna göre peygamberin bu kadar konuşması mümkün değil. Öyle olsun, mümkün değil! Peki ne kadar arzu eder bu beyefendiler "mümkinat" için? Anlaşılan o ki, 6000 hadis makul bir rakam. Demek ki, Peygamber'in ne kadar konuşması gerektiğine de artık biz karar veriyoruz. Bir İznik konsili gibi konsil oturumları yapıp karar almadığımız kaldı?!! Bir peygamber bu kadar konuşur mu, diye lüzumsuz soru soranlar önce hadisin tanımına neyin dahil olduğuna bakmalıdır. Hadîs, söz, fiil ve takrirden oluşmaktadır.

Yani sahabenin gördükleri de hadis kapsamındadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber her zaman, sürekli konuşmamakta, konuştuğundan daha fazla belki de bir davranışta bulunmakta, bu da bize rivayet formunda nakledilmektedir. Buna göre konuşma olarak hadis muhtemelen 6000'ten de azdır. Bunun tespitinin yolu spekülasyon değil, çok ciddi bir araştırmadır. Ama takdir edilir ki, bunun tam tespiti çok zor bir iştir.

e. Son olarak şunu da ifade edelim ki, mevcut hadis kitaplarındaki hadislerin tekrarlarını çıkarırsak elimizde kalan sahih veya hasen hadislerin sayısı tahminen 8-10 bini geçmez. Bu da çok normal bir sayıdır. Ama kesin bir sayı tespit şu aşamada çok zordur.

Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:218-223
Devamını Oku »

Buharî, Müslim'in; Müslim Buharî'nin hadislerine güvenmemiş midir?



İslamoğlu'nun, konuşmalarına bakıldığında belli ki, Buharî ile bir alıp veremediği var. Özellikle Buharî'yi bertaraf etmek için yoğun çaba sarfediyor. Sahih senedli iftira olur mu derken Buharî'den örnek veriyor. Hatta bir münasebetle Buharî'nin, Sahih'ini kendisinin yazmadığını ileri sürüyor. Ona göre Buharî'den yıllar sonra yazılmış. Tabii ki, böyle olunca insanlar onun hadisleriyle oynamış intibaını veriyor. Buna cevap vermeye gerek yok! Malumdur ki, Buharî, kendi hayattayken eserinin kontrollerini yapmış ve kitap vucüda gelmiştir. Bundan daha da ilginci, hadis tarihi söz konusu olduğunda cehaletini ortaya koyan bir iddiadır. Şimdi ona bakalım:

Diyor ki: Sahih isimli eserler var. Bunların başında Buharî'nin Sahih'i gelir. Müslim'in, İbn Hibban'ın Sahihleri var. Ama bu sahihlik iddiası bu eserleri derleyen insanların içtihadıdır. Yani Buharî'nin Sahih'indeki hadislerin sahih olması, kendi kritelerine göredir. Müslim de öyle. Buharî'nin sika dediği ravilerden 420 küsürüne talebesi Müslim güvenilmez demiş ve onların hadislerini kitaplarına almamıştır. Talebesi Müslim'in güvenilir dediği 600 küsür raviye ise hocası Buharî güvenilmez demiştir. O zaman güvenilmenin kriteri ne? İctihadîdir. O halde bir hadisin sahih olması, ona sahih diyene göredir. Yoksa Efendimizin dudaklarından döküldüğü anlamına gelmez.

Şu bir gerçek ki, hadislerin sıhhati meselesi ictihadidir, bu doğrudur. Ama bu doğruyu Sahih hadis kitaplarının çok da bağlayıcı olmaması bağlamında söylemek şüpheleri artırmaktadır. Bu, Kur'an ve sünnetten hüküm çıkarmanın ictihadî olduğunu söylemeye benzer. Bunu demeye gerek var mıdır? Bunu bilmeyen mi vardır? Elbette ki, ictihad olacaktır. Bu durumda müctehidin dışındaki insanlar ya bu içtihada tabi olacak ya da kendileri de ictihad edecek seviyede iseler bağımsız ictihadda bulunacaklardır.

Hadîste de durum aynıdır. Ya bağımsız olarak hadislerin sıhhatini belirlemek suretiyle ictihad yapılacak ya da yapılamıyorsa bir muhaddisin içtihadına uyulacaktır. Bunu bir yana koyarak yukarıdaki iddiayı özetleyelim. Buna göre Müslim, Buharî nin 420 küsür ravisine; Buharı de Müslim’in 600 küsür ravisine güvenilmez demiştir. Eğer böyleyse iş vahim!!

Peki gerçekten öyle midir?

Meselenin aslı şudur: Müslim'de olmadığı halde Buharî'nin münferiden rivayette bulunduğu rical sayısı 430 küsürdür. Bunlardan haklı veya haksız, az veya çok haklarında tenkit söz konusu olan ravi sayısı 80'dir. Buharî'de olmadığı halde Müslim'in münferiden rivayette bulunduğu ravi sayısı ise 620'dir. Bunlardan haklarında tenkit bulunanı 160'dır. Haklarında tenkit olanlardan, Buharî'nin münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu, kendi hocalarıdır. Onları görmüş, onlarla oturmuş, hallerini bilmiş, hadislerine muttali olmuş, sahih rivayetlerini vehimli rivayetlerinden temyiz edebilmiştir. Halbuki, böyle ravilerden Müslim'in münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu tabiiler ve önceki dönemlerin insanlarıdır. Şüphesiz insan görüp tanıdığı hocasının hadisini, görmediği insanların rivayetlerinden daha iyi bilir. (Kemal Sandıkçı, Sahih-i Buhari Üzerine Yap,lan Çalışmalar, s. 16.)

Şimdi buradan şu sonuçlar çıkar:

1. Bir kere Buharî ve Müslim mukayese yapılmakta; buradan da hangisinin daha üstün olduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Buna göre Buharî'de şöyle böyle hakkında tenkit bulunan ravi sayısının Müslim'inkinden az olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da tabii ki, Buharî'nin ravi açısından Müslim'den üstün olduğunu gösterir.

2.  Verilen rakamlar da meselenin anlaşılmadığını gösterir. 420 küsür rakamı Müslim'in rivayet etmeyip olmayıp sadece Buharî'nin rivayette bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan 80'i haklı veya haksız hakkında laf edilmiştir. Yani eleştirilen ravi sayısı 420 değildir. 600 küsür rakamı da Buharî'de olmayıp sadece Müslim'in nakilde bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan tenkide konu olan ravi sayısı da 160'dır. Yani eleştirilen ravi sayısı 600 değil, 160'dır.

3. Bunlardan daha önemlisi ise yukarıdaki ifadelerin Buharî  ve Müslim in birbirlerinin ravilerine güvenilmez demekle ilgisinin bulunmadığıdır. Müslim, Buharî'nin 420 ravisine, hatta 80 ravisine güvenilmez dememiştir. 420 raviden mak-sad, sadece Buharî'de olan, Müslim'de olmayan ravi sayısıdır. Aynı şekilde Buharî, Müslim'in 600 ravisine, hatta 160 ravisine güvenilmez dememiştir. 600 raviden maksad, sadece Müslim'de olan, Buharî'de olmayan ravi sayısıdır. Şimdi sadece Buharî'de var diye 420 raviye güvenilmez denilebilir mi?

Aynı şekilde sadece Müslim'de var diye 600 raviye güvenilmez denilebilir mi? Böyle şey olabilir mi? Buharî'nin eleştirilen 80 ravisini de Müslim değil, cerh- ta'dil alimleri eleştirmiştir. Meseleyi böyle ortaya koymak gerekir. Evet, Buharî'de de Müslim'de de tenkide uğrayan raviler vardır. Bunu Buharî ve Müslim'in de dahil olduğu cerh-ta'dil alimleri yapmıştır. Bu durum aslında ne kadar objektif olunduğunu gösterir.

Buharî'de dahi olsa raviler tenkit edilebilmektedir. Bir de "güvenilmez" ifadesi de problemlidir. Sanki "güvenilmez" ise hadisi alınmayacak adam iması verilmektedir. "Güvenilir"in teknik tabiri sikadır. Bir ravi sika değilse, saduk olabilir, ki, hadisi alınabilir ya da zayıf olabilir ki, bunun da hadisi yazılabilir, yani destek almaya müsait demektir. Buharî ve Müslim'in ravileri de böyledir. İçlerinde yalancı veya çok zayıf olan ravi yoktur.
Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:216-218
Devamını Oku »

Siz hadisleri inkar mı ediyorsunuz?



Ateş olmayan yerden duman çıkmıyor anlaşılan! Bu soru bir röportajda Islamoğlu'na sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: "Hadîs konusunda ne toptan süpürüp atan ne de toptan süpürüp alan bir tavrı doğru görmüyorum. Adam kalkıyor diyor ki; "Bana 500 tane de ayet okusan nafile, Buhari çökerse İslam çöker". Müslüman bunu nasıl söyler? Bunu söyledikten sonra hala nasıl müslüman kalır? Mesela siz de Buhari okurken benim gibi şu rivayete rastlasanız, ne yaparsınız:

"Bir yoldan geçerken maymunlar sürüsüne rastladım. Maymunlar toplanmışlar, içlerinden bir maymunu zina ettiği için recm ediyorlardı. Orada durdum ben de onlarla birlikte taş atmaya başladım."

Allah aşkına, siz olsanız bu rivayet karşısında ne dersiniz? Hayvanlar sorumlu mu? Maymunlar nikah mı kıydırıyormuş ki, o maymun zina etmiş? Ne zamandan beri hadler hayvanlara da uygulanmaya başlamış? Bu nasıl akıl, bu nasıl rivayet? Böyle dedik diye "hadis ve sünnet düşmanı" olmakla, Hz. Peygamber'! devreden çıkarmakla itham ediliyoruz. Bu bize yapılan haksızlık değil mi? İftira değil mi?"

İslamoğlu'nun toptan süpürücü olmadığını söylemesi zevahiri kurtarmak içindir.

"Kur'an'ı Anlama Yöntemi" adlı kitabında hadisin temellerini kendince sarsmak için elinden gelen şüpheleri ortaya atıyor, sonra ardından "benim hadisleri inkar ettiğimi söyleyenlere hakkımı helal etmem" mealinde laflar ediyor. Aynen tarihsek! fikirlere hem de Fazlur Rahman'ın tıpkısının aynısıyla kapıldığı halde ısrarla tarihselci olmadığını söylemesi ve tarihselcileri de "Allah, 7. asırda hükmünü verdi, şimdi hüküm vermek sırası bizde" diyerek ağır eleştirmesi gibi.

Tarihselcilerin yerinde olsam İslamoğlu'na okkalı bir cevap vermek isterdim. Ne yani, derdim; "sen de hırsızlık cezası, miras taksimi vs. konularda gaye, amaç, maksad önemlidir ve Allah hedef gösterdi, bunlar makaside göre değişebilir diyorsun, sonra da bizi, şarilik yapmakla itham ediyorsun! Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!"Neden böyle bir cinlik gösterisi yapıyor?

Niyet okuyacak halim yok! Fakat yer yer verdiğimiz görüşlerine bakıldığında hadislerle arasının iyi olmadığı kolayca anlaşılır. Muhtemelen tepkilerden korktuğu için böyle yapmaktadır. Hadîslerin Kur'an'a arzına vurgu yaptığı malumdur. Ancak Kur'anla tıpatıp aynı olan hadisleri kabul etmek zaten sorun değildir. Nihayetinde bu hadisler ilave bilgi, açıklama, helal veya yasaklar içermemektedir. Bunları kabul etmek hadisleri toptan süpürmemek anlamına gelmemektedir.

Görüldüğü gibi İslamoğlu'nun Buharî takıntısı bu örnekte de depreşmişe benzemektedir. "Buharî çökerse İslam çöker" anlayışına "bu nasıl Müslümanlık?" dediğine göre Buharî olmasa da İslam baki kalır demeye getirdiği açıktır. "Buharî çökerse İslam çöker" şeklinde dile getirilen ifade Buharî'nin önemini vurgulamak için söylenen mübalağalı bir ifadedir. Bir başkası bunu "sahabe çökerse İslam çöker" hatta "Ebu Hureyre çökerse İslam çöker" yahut mezhep imamları çökerse İslam çöker" şeklinde de ifade edebilir.

Burada anlatılmak istenen şey bellidir. Hadîs, ashap ve müctehid imamlar dini anlama konusunda oldukça önemlidirler. Aksi takdirde sadece Kur an değil, mesela İhlas suresi tek başına elimizde kalsa İslam'ı anlamaya yeterlidir; aynı şekilde Asr suresi İslam'ın kuşat cılığını anlatmaya yeterlidir. Böyle dense herhalde bunlardan diğer sure ve ayetlere ihtiyacın olmadığı kastedilmemektedir. Başka hiçbir hadis olmasa da sadece Cibril hadisi elimizde olsa; başka hiçbir hadis olmasa da sadece "haram da bellidir, helal de..hadisi elimizde olsa dinin temel umdeleri ifade edilmiş olur. Bunlar hep birer vurgu, dikkat çekme, mübalağa ifadeleridir.

Evet, İslam bir bütündür. Bir insan kalp, bevin, kulak, burun, göz, dil, kol ve bacaklarla bir bütündür. Şüphesiz kalbi ve beyni olup da burun, kulak, göz, kol ve bacakları olmavan bir insan da insandır, hatta uzun bir süre de yaşayabilir, ama artık o insan kamil ve ma'ruf bir insan değildir. İslam da elbet sadece Kur'anla baki kalır, ama artık kolu kanatı kırılmış bir kuş gibi yahut yukarıda tavsif ettiğimiz üzere bir insan gibidir. Dolayısıyla sadece Kur'an diyerek İslam budur demek, sadece bedene bakarak yahut sadece ruha bakarak "insan budur" demeye benzer. Böyle bir şey olmaz. Bunları bir tarafa koyup meseleye baktığımızda Soner Duman'ın anlatımıyla şunları söylemek mümkündür:
Buharî (Fezâilü's-sahabe, 56), Amr b. Meymûn'dan şunu nakleder: "Câhiliye döneminde, bir grup maymunun zina eden bir maymunu recmetmek üzere bir araya geldiklerini gördüm. Onlar taş attılar, ben de onlarla birlikte taş attım."

Buharî'de geçen bu rivayet özellikle günümüzde çeşitli açılardan itirazlara konu olmuş, iş bununla da kalmayıp topkeyün Buharî'nin ve onun nezdinde bütün hadis kitaplarının güvenilirliği ciddî bir biçimde sorgulanmıştır.

Bu rivayet ile ilgili yaptığım araştırmalar sonucu edindiğim mülahazalarımı belirteceğim:

• Bu rivayet, Buharî tarafından ne Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ne de ashab-ı kirama isnad edilmiş değildir. Rivayette yer alan olayın kahramanı Amr b. Meymun, hicri 74 yılında vefat etmiştir. Aslında câhiliye ve İslam dönemini görmüş olmasına rağmen peygamberimizi göremediğinden sahabe kapsamına dahil değil, klasik tabiriyle "muhadramûn" kapsamındadır.

• Buharî bu hadisi, bir hüküm çıkarma meyanında değil hadiste câhiliyyeye ilişkin bir bilgi verildiği için "eyyamü'l-câhiliyye" başlığı altında ele almıştır. Nitekim Kurtubî bu konuda şöyle demiştir: "Şayet bu rivayet sahih ise Buharî'nin buna yer vermesi Amrîın cahiliye dönemine ilişkin zanmnı onaylamak anlamında değil yalnızca Amr'ın cahiliye dönemine yetişen birisi olduğunu ifade etmek içindir." (el-Câmiu li Ahkâmil-Kur'ân, 1,442)

•  Amr b. Meymun, câhiliyede şahit olduğu bir olayı -şayet böyle bir olay gerçekten yaşanmışsa- tamamen kendi kurgusu / tasavvuru/algısı ile anlatmıştır. Zira hayvanlar arasında (özellikle de maymunlar arasında) kavga, mücadele, birbirine vurma, taş, meyve vb. şeyler atma sıklıkla görülen bir durumdur. Muhtemelen Amr b. Meymun da gözleri önünde cereyan eden bir çiftleşme sonrasında maymunlar arasında meydana gelen bu olayı kendi kurgusuyla bu şekle dönüştürerek anlatmıştır.

•Hayvanların dince mükellef olmadığı, hayvanların fiiline sevap, günah bağlanmadığı, dolayısıyla onların çiftleşmesine nikâh ya da zina denilemeyeceği ittifakla kabul edilen bir husustur.

•Amr bin Meymun'un gördüğünü kendi yorumlarıyla bu şekilde anlatmış olmasına gerek klasik dönemde gerekse günümüzde özellikle ehl-i hadis içinden çeşitli itirazlar yöneltilmiştir.

İbn Kuteybe, bu rivayete yönelik olarak ileri sürülen itiraza cevap verirken, bunun tamamen Amr b. Meymun'un kendi zihinsel çıkarımı olduğunu, yoksa maymunların kendilerinin böyle bir şeyi haber vermelerinin söz konusu olmadığını, onlar hakkında zinanın da söz konusu olmayacağını belirtmiştir. (Tevilü muhtelefil-hadis, s. 255-256)

İbn Abdilberr bu rivayet ile ilgili olarak "ilim ehlinin bir grubuna göre maymunlara zina izafe etmek ve onların had cezası uyguladığını ileri sürmek münker bir durumdur" diye belirtmiştir, (el- Istîâb, IH, 1206)

Modern dönemde ehl-i hadisin önde gelen simalarından Elbânî de bunun şu açılardan münker bir durum olduğunu belirtmiştir: Bir maymunun zina ettiği nasıl söylenebilir? O maymunun daha önceden başka bir maymunla evli olduğunu nereden bilebiliriz? Hayvanların birbiriyle nikâhlı olduğu söylenebilir mi ki? Farz edelim ki bunların hepsi mümkün, peki Amr b. Meymun, maymunların taşlamasının bu sebeple olduğunu nereden bilebilir ki?

Sonuç:

•Söz konusu rivayet Buharî'nin hüküm çıkarmak veya içeriğini tasdik etmek için değil, câhiliye dönemine yetişmiş olan bir şahsa dair bilgi vermek üzere aktardığı bir rivayettir.

•Bu rivayette anlatılan olay tamamen ravi tasavvur ve tasarrufuna dayanmaktadır.

• Bu rivayette anlatılan olayı saçma, akıl dışı bulmak veya akla uygun bulmak sonuçta bir inanç meselesi değildir.

•Olayın kendisinin saçma ya da akıl dışı olduğu varsayılsa bile, bu durum, kişisel tecrübesini kendi yorumlarıyla aktaran Amr b. Meymun'un sorunudur. Buna yer veren Buharî'nin güvenilirliğini zedelemez. Siz, "ben havada uçuyorum" diyen birinin sözünü başkasına "filan kişi havada uçtuğunu söylüyor" diye aktardığınızda yalan söylemiş olmazsınız, havada uçuyorum diyen kişinin hezeyanını "sahih" bir şekilde aktarmış olursunuz. Vallahu alem.(1)

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:326-330

Dipnotlar:

(1)- İbn Abdilberr "zina ve recim" hükmünü maymunlara isnat ettiği için bu rivayetin sahih olmadığım, şayet sahih ise, bunların maymun kılığına girmiş cinler olduğunu belirtmiştir. Humeydi de bunun asıl Buharî'nin nüshalarında bulunmadığını bildirmiştir. Ancak, İbn Hacer, bu gibi tereddütlere mahal olmadığını, kendisinin Buharî'nin nüshalarının çoğunluğunu gördüğünü ve hepsinde bu rivayetin yer aldığım söylemiştir. Ayrıca şunu da ifade etmek mümkündür: Rivayette yer alan "zina-recim" kavramlarının maymunlar hakkında kullanılmış olması, -benzetme yoluyla -yapılan mecaz bir ifadedir. Dolayısıyla, bu ifadelerden maymunların mükellef oldukları, zina yapmaları onları mesul edeceği, cezasının da recim olduğu hükmü çıkarılmaz. Öyle anlaşılıyor ki, kıssayı anlatan Amr b. Meymun, kıssayı daha da süslendirmek, muhatapların hayretlerini arttırmak, zina suçunun cezasının ne kadar adil ve fıtri olduğunu belirtmek için, maksadını mecaz yoluyla, insanlar için kullanılan aynı kavramları kullanmayı uygun görmüştür. Bununla demek istemiştir ki; zina olarak ifade edilen suç o kadar çirkindir ki, maymunlar bile buna tahammül etmezler. Keza recim cezası o kadar uygundur ki, maymunlar gibi hayvanlar bile yabancı bir maymunla yatması durumunda onu recm eder.
Devamını Oku »