Allah'ı İnsana Benzeten Hadisler,Kuran'a Aykırı Mı ?

Allah'ı İnsana Benzeten Hadisler,Kuran'a Aykırı Mı ?

Aşağıdaki hadîslerde Allâh, insanı niteleyen lafızlarla zikredilmiştir. Bu halleriyle hadîsler, “Onun benzeri hiçbir şey yoktur” şeklindeki âyete ters düşmektedir. Gerçekten bu hadîsler Allah’ı cisimleş- tirmekte, insana mı benzetmektedir? Konuyla alakalı pek çok örne­ği Tüm Yönleriyle Akaid Hadîsleri adlı çalışmamızda zikrettik ve yo­rumladık. Burada birkaç örnekle hadîslerin nasıl anlaşılacağını görece­ğiz ancak şu ilke üzerinde ehemmiyetle durmak gerekir: Allâh, yarattı­ğı hiçbir şeye benzemez. Naslarda Allâh’ı mahlûkâtına benzeten ifade­ler varsa bunlar yorumlanmalıdır. Her ne kadar Allâh’ı noksan vasıf­lardan tenzîh etmek şartıyla bu nasları zahiri üzre kabul etmek müm­kün ise de yorumlamak daha güzeldir. Tabii bu durum, sıfat içeren her nas için geçerli olmayabilir. Dolayısıyla hem Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzîh etmek hem de zahir ifadeleri Allâh’a yakışır bir şekilde te’vîl et­mek en isabetli yoldur.

a-Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur: Rabbimiz her gece, gecenin son üçte birinde dünya semâsına iner ve şöyle buyurur: ‘Bana duâ edene icabet ederim, benden İs teyene veririm, benden bağışlanmayı dileyeni bağışlarım’ bu, fecir doğana kadar böyle devam eder.’’(Buhari,Tevhid,35)

Nüzûl hadîsi olarak bilinen bu mesele, ulemâ arasında meşhurdur.

Etrafında hayli tartışmalar olmuştur. Kısaca Nevevî, bunun sıfat hadîs­lerinden olduğunu belirtir. Ona göre bu konuda iki görüş vardır. Bi­rincisi selefin cumhûruna ve bazı mütekellimîne aittir. Bunlar bu tür hadîslerde ifade edilenlerin hak olduğunu, zahirlerinin murad edilme­diğini, Allâh’ı mahlûkâta benzeyen sıfatlardan tenzîh etmekle beraber bunların te’vîl edilemeyeceğini kabul eder. İkinci görüş mütekelliminin ekseri ile bazı selef âlimlerine aittir. Bunlar, Allâh için uygun olacak şe­kilde bu sıfatların te’vîl edilebileceğini benimser. Buna göre, nüzûl ha­dîsi iki şekilde te’vîl edilir:

1-Allâh’ın inmesi; rahmetinin, emrinin, meleklerinin inmesidir. Meleklerle ilgili olarak mesela sultanın emriyle bir işi vezirleri yaptığında “sultan yaptı” denilir.

2-Burada istiare vardır. Mana şöyle olur: Allâh duâ edenlere duâ- larını karşılamak, onlara icabet etmek üzere yönelir ve lutfuyle muamele eder.

b-“Dehre sövmeyiniz, zira Allâh dehrdir.”(Müslim,Edeb,5) Sahîh-i Buhârî’de ge­çen bir hadîs de aym noktaya işaret eder: “Vay şu dehrin mahrumi­yet ve hüsranına’ demeyiniz. Çünkü Allâh dehirdir.”(Buhari,el-faz minel Edeb,101) Aynı konuda Buhârı’nin rivâyet ettiği bir başka hadîs de şu mealdedir: “Allâh Teâlâ buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söverek bana eziyet verir. Halbuki ben Şehrim. Her şey Benim elimdedir. Geceyi, gündüzü ben idare ederim.”(Buhari,Tefsir 45) Yine bir kutsî hadîste: “Allâh buyuruyor ki: “Ademoğlu dehre söver.Halbuki ben dehrim. Geceyi gündüzü ben idare ederim.”(Buhari,Edeb,101)

Konuyla ilgili bütün hadîslerde “dehr” kavramı geçiyor. “Dehr” zaman manasına geldiği gibi, gece ile gündüzün art arda gelmesine de denir. Nevevî’nin belirttiğine göre, ulemâ bu hadîslerin mecaz ifade ettiği kanaatindedir. Şöyle ki; Araplar ölüm, malın telef olması vb. başa igelen musibetlerden dolay “vay şu dehrin hüsranına!” derlerdi. Bunun  üzerine Hz. Peygamber, “Dehre sövmeyiniz...” buyurmuştur. Yani başa gelen olayların failine sövmeyiniz. Siz faile söverseniz Allâh’a sövmüş olursunuz. Çünkü fail odur.

İslâm öncesi Cahiliye döneminde Arapların dehre sövmesini ve bu  hadîsin de bu kötü alışkanlık üzerine söylendiğini açıklayan Bedrüddin Aynî şöyle der:

“Islâm öncesi Cahiliye dönemi Araplarının bir kısmı, gece ve gün­düzün dönmesinden ibaret olan dehre söverlerdi. Çünkü bu insanlar, Allâh’a inanmaz ve bütün olayları zamana verirlerdi. Yani olayların [meydana geldiği gece ve gündüze yüklerlerdi; her şeyin de zamanın emriyle olduğuna inanırlardı. Bunlara Dehrîler denirdi. İşte Hz. Pey­gamberim (s.a.v.) bu hadîsteki maksadı, sizden biriniz zamana sövmesin, çünkü zaman gerçek fail değildir, yapan Allâh’tır. Bu musibetle­ri başınıza getirdiğine inandığınız zamana sövdüğünüzde, Allâh’a söv­müş olursunuz. Çünkü musibetleri başınıza getiren zaman değil, Allâh’tır. Cenab-ı Hakkın ‘Ben zamanım’ demesi ise, ‘Ben zamanın sahi­biyim’ anlamındadır.”

c-“Allâh Âdem’i kendi sürerinde yarattı” (Buhari,İstizan,1) Alimlerin bir kısmına göre, “sûretihi”deki zamir Allâh’a racidir. Bir |kısım âlimlere göre ise, oradaki zamir, Âdem’e racidir. Zamirin Âdem’e [raci olması halinde hadîsin manası “Allâh Âdem’i, Adem in kendi (insan) sürerinde yarattı” şeklinde olur. Yani Âdem nasılsa öyle, onun sü­perinde yarattı.

Nevevî’nin bildirdiğine göre, âlimlerin bir kısmı, bu rivâyetleri müteşâbih kabul etmiş, manasını te’vîl etmeden Allâh’a havale etmeyi daha kıygun görmüştür. Hadîste yer alan ‘sûretihi” deki zamirin Allâh’a ait olduğunu kabul eden bazı âlimlere göre “sûretihi=kendi sûreti/onun sureti” tamlaması, bir teşrif ve tahsîs içindir. Yani, “Allâh’ın sahip olduğu iman sûreti” anlamına gelir. “Naketullah=Allâh’m devesi, “Beytullah =Allâh’in evi” tamlamaları da böyledir.

Zamiri Allâh’a raci kılarsak, “Allâh’ın sürerinde” ifadesini, iman­ların Allâh’ın bazı sıfatlarım yansıtacak şekilde var edildiğini anlamak da mümkündür. Nitekim -insan olarak- biz de görüyoruz, Allâh da gö­rüyor, biz de işitiyoruz, Allâh da işitiyor. Fakat bu iki görme ve işitme asla aynı değildir. Nitekim Kur’ân’da: “Allâh’ın benzeri hiçbir şey yok­tur, O, her şeyi hakkıyla işitir, hakkıyla görür” buyurulmuş ve insan­ların bazı vasıflarının Allâh’ın bazı sıfatlarına muvafık olmasının, ger­çek bir benzeşme olmadığına işaret edilmiştir.



Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler

Devamını Oku »

İmamların Kureyş'ten Olması,Kuran'a Aykırı mı ?

İmamların Kureyş'ten Olması,Kuran'a Aykırı mı ?


İmamlar Kureyş’tendir” (İbn Hanbel,Müsned,3)şeklindeki hadîsin şu âyetlere aykırı olduğu ileri sürülmektedir:

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allâh katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. ” (Hucurât, 13)

“Ey îmân edenler! Eğer küfrü îmâna tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) velî edinmeyin. Sizden kim, onları dost edinirse işte onlar zâlimlerin kendileridir ” (Tevbe, 23)

“Ey îmân edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allâh için şâhidlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhidlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allâh onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” (Nisa, 135)

“Size eşit şekilde bildirdim, de!"(Enbiyâ, 109)

“De ki: Ben Allâk’tn indirdiği Kitâb’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allâh bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.’’ (Şûra, 15)

Bununla birlikte, meseleyi siyasi gelişmelerin ürünü görenler de  vardır. S. Ateş, imâmların Kureyş’ten olmasıyla ilgili hadîsi şu şekilde eleştirir:

“imamların Kureyşli olacağı hakkındaki rivâyetlerde, gelişen olay­ların parmağı inkâr edilemez.”

Ateş in, daha sonra oluşan siyasî şartlar çerçevesinde hadîsin uydurulduğu görüşünde olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu hadîsi Kur’ân’a  aykırılık çerçevesinde değerlendirenlerin bulunduğu da belirtilmeli­dir. Ancak, bize göre, hadîsleri anlamaya çalışmak asıl, tenkid et­mek arızî bir tavır olmalıdır.

Şüphesiz, imamların Kureyş’ten olacağını bağlayıcı ve dînî bir ka­ide olarak anlamak, Kur’ân’a aykırı gözükmektedir. Fakat mezkûr hadîsin sosyal ve beşerî bir gerçeklik ifade ettiğini ve tarihî şartlarda söy­lendiğini kabul etmek onun anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. İbn Haldun, Kureyşîliği, Kure’ten olacağını bağlayıcı ve dînî bir ka­ide olarak anlamak, Kur’ân’a aykırı gözükmektedir. Fakat mezkûr hadîsin sosyayş’in bizzat kendisi olarak değil, Kureyş’te bu­lunan yeterlilik/asabiyet unsuruyla açıklar. Mevdudî de aynı görüş­tedir. Şöyle der:

“Hz. Peygamber, o dönem Arapların durumunu görerek bir ka­rara varmıştı ve bu şüphesiz en doğru bir karardı. Kureyş kabilesi, yetenekli kişilere sahip olması ve asırlardan beri diğerleri üzerinde etkili olması yönleri ile güçlü bir kabile olarak dururken Kureyş’in dışında bir kabile devlet idaresine getirilirse, o bu işte muvaffak olamaz”.

Sonuç olarak hadîsi Kur’ân’a aykırıdır, diyerek eleştirmek gerek­sizdir. Mezkûr hadîs, tarihin bir anıyla, tamamen dünyevî bir meseley­le ilgili olup, bir tavsiye niteliği taşımaktadır. Evrensel ve hilafete da­ir dînî bir İlkeyi ima etmemektedir. Şayet, böyle bir hadîs, dînî bakım­dan evrensel olarak dile getirilseydi, o zaman Kur’ân’a aykırılığından bahsetmek mümkün olurdu.

Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler
Devamını Oku »

İmam Malik (r.a) Hakkındadır


İmam Malik (r.a) Hakkındadır

İmâm-ı Mâlik bin Enes bin Mâlik bin Amir-i Esbahidir. Künyesi Ebû Abdullahdır. Doksanbeş (m. 713) yılında tevellüd etti. Doksan dört, doksanüç, hattâ doksan yılında dünyaya geldi diyenler de vardır. Yüz yetmiş dokuz (m. 795) veya yetmiş sekiz yılında Medine-i münevverede vefat et­ti. Seksendört yıl yaşadı. Vâkidî der ki, vefâtında doksan yaşında idi. Me­dine-i münevverenin imâm ve âlimi idi. Hazret-i Ebû Hüreyrenin (radıyal- lahü anh) bildirdiği hadîs-i şerifte: -İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, bü­tün âlemi dolaşırlar, Medînedeki âlimden daha üstününü bulamazlar» bu­yuruldu. Süfyân ve Zehri derler ki: Medinedeki âlimden maksad, Imâm-ı Mâliktir. Imâm-ı Mâlikin Yemende bir kabile olan Benî Esbahdan olduğu söylenir. Annesinin karnında üç yıl kalmıştır dediler. Herm bin Hayyân da iki yıl kılmıştır. Dahhak dört yıl kalmıştr. Hattâ, doğduğu zaman, dişle­ri bitmiş idi, bunun için (gülen) anlamında Dahhâk demişlerdir. Imâm-ı Mâlik, Hârun Reşid zamanında Medînede vefât etmiştir. Bakî kabristanın- dadır.

Yüzü gayet beyaz olup, kırmızıya yakın idi. Başı büyükçe olup, saç­ları dökülmüştü. Aden kumaşı güzel elbise giyerdi. Bıyık kesmeği kerih görürdü.

Bazıları dediler ki, vucûd yapısı bakımından gösterişli olmadığından annesi kendisine: «Seni hiçbir meslek kabûl etmez, ancak ilim kabûl eder, hiç durma, ilimle meşgul ol» dedi. Gerçekten ilmin bereketi ile, kavuşacağı mertebelere kavuştu (Sahabeden Sehl bin Sa’d (radıyallahü anh)a yeti­şip, tabiînden olduğu söylenir).

Şâfiînin, Imâm-ı Mâlikin talebesinden olması, Imâm-ı Mâlikin şeref ve üstünlüğüne kâfidir. Imâm-ı Mâlik ilmini, Zehrîden, Yahy bin Sa’d'den, Nâfî’den, Muhammed Ibni Münkedirden, Hişâm bin Amr'dan, Zeyd ibni Eşlemden, Rebia bin Ebî Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Kendisinden de birçok kimseler ilim öğrenip, herbiri memleket­lerinin imamı ve insanların rehberi olmuşlardır. Bunlardan birkaçı şunlar­dır: Imâm-ı Şâfiî, Muhammed bin Ibrâhim bin Dinâr, Ebû Hâşim ve Ab- dulazîz bin Ebî Hâzım. Bunlar, eshabı içerisinde, nazar sâhibi, ictihad eh­li idiler. Bunlardan başka Muin bin îsâ, Yahyâ bin Yahyâ, Abdullah bin Mesleme-i Ka’benî, Abdullah bin Veheb... gibi daha nice talebesi vardır.

 Bütün bunlar, Buhari  ve Müslimin, Ebû Davud ile Tirmizinin, Ahmed Ibni Hanbelin, Yahyâ ibnl Mu inin ve diğer hadis âlimlerinin üstâdlarıdır.

Bekir bin Abdullah San'âni der ki: Mâlik bin Enese geldik. Bize, Rebia bin Abdurrahmandan anlatmağa başladı. Halbuki biz çok hadîs bildir­mesini istiyorduk. Birgün bize: «Rebi'a ile sizin ne işiniz vardır. İşte şu odada uyuyor» dedi. Bunun üzerine biz, Rebi'aya gelip uykudan uyandır­dık ve: «Sen Rebî’a mısın?» dedik. Evet dedi. Biz: «Mâlik bin Enesin ken­disinden hadîs rivâyet ettiği zat sen misin?» dedik. Yine evet dedi. Mâlik senin sebebinle makbûl olup, faydalı olurken, sen kendine böyle faydalı olmuyorsun dedik. Cevâbında : -Bir miskal devlet (devam eden faydalı ilim, az da olsa) bir yük ilimden hayırlı ve faydalıdır» buyurdu.

Abdurrahman bin Mehdi der ki: Süfyân-ı sevrî hadîsde imamdır, ama sünnette imâm değildir. Evzai, sünnette imamdır, hadîste imam değildir. Ama Mâlik bin Enes ikisinde de imamdır.

Imâm-ı Mâlik, ilimde ve dinde çok edebli idi. Din bilgisine hürmet ve ta’zimi şaşılacak derecede idi. Bir hadîs-i şerifi rivâyete, anlatmağa başla­yacağı zaman, abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını düzeltir, ya'nî tarar, temizler, güzel kokular sürünür, her hâliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına otururdu. Oturuşunda bile bir heybet ve vekar ile temekkün ve istikrâr bulunurdu. Başını önüne eğer, sakalıyla elbise­siyle oynamazdı. İnsanlar arasında iken sümkürmezdi.

Muîn ibni îsâ rivâyetiyle bildirirler ki: Hadîs-i şerif rivâyet edeceği  zaman, gusl abdesti alır, güzel kokular sürünürdü.

Bir kimse, İmamın meclisinde yüksek sesle konuşsa, mâni olur ve Allahü teâlâ: «Peygamberin (aleyhisselâm) sesinden daha yüksek sesle konuşmayınız» buyurmuştur. Burada da, her kim Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) hadîs-i söylenirken, yüksek sesle konuşursa, sanki Re- sûlullahın yanında yüksek sesle konuşmuş olur derdi.

Imâm-ı Mâlikin yüzünde, «Hasbünallahü ve ni’mel vekil» âyet-i ke­rîmesi yazılı idi. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, cevab olarak ay­nı âyet-i kerimenin devamını okudu.

Yahyâ bin Saîd der ki: İnsanlar arasında, Mâlikten daha sahîh hadîs söyliyen yoktur.

Imâm-ı Şâfii buyurur ki: Âlimler anıldığı zaman, Imâm-ı Mâlik onlar arasında, parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerine minnet ve ihsânı. Mâlik­ten çok olan yoktur. Mâlik’den bir hadîs-i şerif duyarsanız, ona iki el ile sarılınız. Sakın gevşek davranmayınız. Nefislerinin arzuları peşinde ko­şanlar, yahut bozuk yol tutmuşlardan biri, İmamın huzûruna gelse ona: «Ben kendimi dinimde olgun, delilleri sağlam ve kuvvetli bulup, doğru

Itikad üzere görüyorum. Sen ise dininde şübhe ediyorsun. Hadi, kendin gibi, dininde şübheli bir kimse bul ve onunla münâkaşa eyle» derdi.

Imâm-ı Mâlik buyurdu: İnsan kendisi İçin hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, İnsanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.

Yine buyurdu: İlim, çok rivâyet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahü teâlâ bu nûru, mümin kullarının kalbine koyar.

Ebu Abdullah buyurdu ki: Rüyada Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Mescidinde oturuyordu. Etrafında birçok in­sanlar vardı. Imâm-ı Mâlik, karşılarında ayakta duruyordu. Peygamber efendimizin (aleyhisselâm) önünde misk vardı. Mâlik’e misk verir, o da insanlara saçardı. Mutraf der ki, ben bu rüyâyı, ilim ile sünnete uymak ile ta'bîr eyledim.

Imâm-ı Şâfiî der ki: Mekke-i mükerremede idik. Halam bana, bu ge­ce acaîb bir rüyâ gördüm dedi. Ne gördünüz? dedim. Dedi ki, bir kimse yüksek sesle bağırır ve bu gece yeryüzünün en büyük âlimi vefat etti der­di. Imâm-ı Şâfiî der ki, hesâb ettik; o gün Mâlik bin Enesin vefatı günü idi.

Hârun Reşid, Mâlike haber gönderip gelmesini ve oğulları Emin ve Memunun kendisinden hadîs-i şerif öğrenmesini istedi. Mâlik (rahmetul- lahi aleyh), Hârun Reşidin yanına gelince, Hârun Reşid ona: «Lâyık olan şudur ki, bize gelip gidesiniz. Bu vesile ile çocuklarım sizden (Muvattâ) yı öğrensinler» dedi. Immâ-ı Mâlik cevabında: «Allahü teâlâ, Emîrül mü­minini daha aziz eylesin! Bu ilim önce sizden çıkmıştır. Eğer onu, siz aziz ederseniz, aziz olur, zelil ederseniz, zelil olur. Bunun gibi, ilim bir kimsenin yanına gitmez; ilmin yanına gelinir» buyurdu. Bunun üzerine Hâ­run Reşid, doğru söylüyorsun dedi. Sonra oğullarına, mescide gidin, ora­da olanlarla beraber, hadîs-i şerif dinleyiniz dedi. Imâm-ı Mâlik: «Şu şart­la ki, insanların üzerinden geçmeyip, onlara rahatsızlık vermeyip, bulun­dukları yerde oturacaklar.» Böylece Emin ve Memun, meclisinde bulun­dular.

Hârun Reşid hacca giderken Medîneye geldiğinde Mâlike : «Kitabını bize getir ve götür» diye haber gönderdi. İmam buyurdu ki: «ilim gitmez, insanlar ilme giderler.» bunun üzerine Harun Reşid, vallahi bundan son- râ, şeninin evinde hadîs-i şerif dinleriz dedi.

Imâm-ı Mâlik der ki: Ben Nâfî'den, o da ibni ömerden, o da peygam­ber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittik. Buyurdu ki: «Âlim, ilmini umûmdan gayrisine tahsis eylese, o ilimden avâm ve havâs istifâ­de edemez». Bunun üzerine Hârun Reşid, insanlar arasında bu sözü bağı­rarak söyledi ve bütün hadîs-i şerif okumak ve öğrenmek istiyenler mes­cide koştular. Mescid tamamen doldu.

lmâm-ı Mâlik anlatır: Nâfî Ibni Ömer Resûlullahdan (sallallahü aley­hi ve sellem) anlatır. Buyurdu ki: «Allah için tevâzu edeni (ya'ni alçalanı) Allahü teâlâ yükseltir.» Bunun üzerine Hârun Reşid, oturduğu yüksek yerden indi. Hadîs-i şerifi dinliyen talebe ile beraber oturdu. Sonra ki­tabı okudu. Bunun için o kitaba (Muvattâ) denir. Zira Hârun onun için tevattu eyledi, ya'ni aşağı indi. Sonra Hârun imama, bir katır, bir deve, bir merkeb ve beşyüz altın gönderdi. İmam altınları alıp, hayvanları geri gön­derdi ve: «Benim hayvana binme ihtimâlim bile yoktur.» insanların terbi­ye edicisini (sallallahü aleyhi ve sellem) toprak altında yattığı bir şehirde, hayvan üstünde nasıl gezebilirimi buyurdu. Hakîkaten Medîne-i münev-verede, İmâmın hayvana bindiği görülmemiştir.

Imâm-ı Şâfiî der ki: lmâm-ı Mâlikin kapısında, çok güzel Horasan atı ile Mısır katın gördüm. Bunlardan İyisini görmemiştim. İmama, ne kadar da hoş hayvanlardır deyince İmam bana: «Bunlar sana hediyyem olsun» buyurdu. Birisini kendinize ayırın dedim. «Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bulunduğu bir toprağa, hayvanların ayakları ile basıp geçmek­ten hayâ ederim. Rabbimden utanırım» dedi.

Hârun Reşid, Mâlike (radıyalahü anh), bir meskenin, evin var mıdır? dedi. İmâm : «Hayır, yoktur» dedi. Hârun Reşid İmama, üç bin altın verip, bir ev satın alırsın dedi. İmam parayı aldı. Yemedi ve bir yere de harca­madı. Reşid Iraka gitmek istediği zaman, Mâlike, bizimle beraber gelsen iyi olur dedi. Çünkü ben insanları (Muvattâ) okumağa teşvik için tam gay­ret ve azimet eylemişimdir. Nitekim hazreti Osman (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmin okunması, ezberlenmesi ve onunla amel edilmesi üze­rinde çok durmuştu. İmam buyurdu ki: Sen insanları, Muvattâ okumağa zorlıyamazsın. Sen bunu yapamazsın. Çünkü Resûlullahın (sallallahü aley­hi ve sellem) Eshâbı, ondan sonra beldelere ve şehirlere yayılmışlardır. Her biri bir tarafta kalmışlardır. Her biri Kur’ân-ı kerîm okudular, hadîs-i şerif rivâyet eylediler. Buna göre, her şehirde bulunanın bir ilmi vadır. Peygamber efendimiz de (sallalahü aleyhi ve sellem), ümmetinin âlimleri (Müctehidleri) arasındaki ayrılığa, «Allahü teâlânın rahmetidir» buyurdu­lar. Seninle gelmeme ise, hiçbir şekilde imkân ve ihtimâl yoktur. Zira Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuştur: «Dünya ni’metlerine kavuşmak için, benden sonra Medineden çıkarlar; ama eğer bilirlerse, Medine onlar için hayırlıdır.» Ve yine buyurmuştur ki: «Medine şehri, ha­bisi, (çirkini, kötüyü) uzaklaştırır, kendinden çıkarır.» Buna göre Medİne- deh çıkmak bana yakışır mı? İşte verdiğiniz altınlar. İster alın, ister al­mayın dedi. Ya'ni, senin bana, Medîneyi bırakman daha uygun olur de­menin sebebi, verdiğin altınlardır. Ben Resûlullahın (sallalahü aleyhi ve sellem) bulunduğu Medtne-i münevvereyi, dünyaya değişmem demek is­tedi.

Reşid, Mekke-i mükerremeye gitti. Süfyân bin Uyeyne'ye haber gönderip ilmini bize getir ve götür dedi. Ya'nî her zaman gel, kalbinde olan İlmi, bana öğret ve kalbime akıt dedi. O da Reşidin yanına geldi. Iraka gi­dince, Reşid der idi ki: Hak teâlâ Mâlike rahmet eylesin. Biz ona tenez­zül eyledik, (Ya’nî gidip sohbetinde bulunduk.) ilminden İstifâde eyledik. Allahü teâlâ Süfyâna rahmet eylesin, o bize tenezzül eyledi, yanımıza gel­di; onun İlminden istifade etmedik.

MAllk, hangi mecliste otursa, «Sübhâneke lâ ilme lenfi illâ mâ allem- tenâ...» ayeti kerimesini okumadan söze başlamazdı. Ve yine derler ki, İmâm bir şeyi unutsa, bu âyet-i kerîmeyi okuyup hatırlardı.*

İmâmın fazilet, üstünlük, vilâyet ve sünnete ittilaı anlatmakla bitmez. Birkaç alime ile azdan çoğa delâlet ve işâret vardır deyip, burada biti­relim. Allahü teâlâ İmama ve yolunda olanlara ve bütün ehl-l sünnet âlim­lerine rahmet eylesin. Âmin.

(Fıkıhda, hadiste ve tefsirde çok derin bilgisi vardı. Hocaları da ken­disinden İstifâdeye gelirdi. Bir hadis-i şerifi okuyacağı zaman, yeniden abdest alır, diz çökerdi. Çok saygılı idi. Kırk yedi senesinde istenilen haksız bir fetvâyı vermediği için yetmiş kırbaç vuruldu. Yine vermedi. (Muvatta) adındaki hadîs kitabı, ilk hadîs kitabıdır. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Afrikanın kuzeyindeki müslümanların çoğu Mâliki mezhebindedir. Mâliki mezhebinde en meşhûr fıkıh kitabı (Ettefri’) ve (El-ihkâm) kitabları- dır.


Taşköprülüzade Ahmed Efendi,Mevuzat-ul Ulum


Devamını Oku »

İmâm Azam'ın Güzel Ahlâkı, Takvâsı, Ver’a’ı, Keremi, Zühdü ve HilmiHakkında

İmâm Azam'ın Güzel Ahlâkı, Takvâsı, Ver’a’ı, Keremi, Zühdü ve Hilmi Hakkında
Yezîd bin Hâruna; «Kişinin ne zaman fetvâ vermesi halâl olur? diye sorduklarında: «Ebû Hanîfe gibi olunca» buyurdu. Bu sözü sen mi söylü­yorsun? dediler. «Ben ondan âlim ve vera' sâhibi görmedim» dedi ve son­ra, yukarıda geçen, alacaklısının duvarının gölgesinde serinlenmeme hi­kâyesini anlattı.

İmâm, fıkıhda bir mes’elede takılsaydı, derhal istiğfâr ederdi ve: El­bette bir kusûr işledim, bu hal kötü amellerimin sonucudur» derdi. Bazan kalkıp namaz kılar ve o mes’ele çözülürdü. Her halde tevbem kabûl edil­di derdi. Bu haber, zâhidlerin büyüklerinden olan Fudeyl Ibni lyad’a gidin­ce, inliyerek çok göz yaşı döktü ve: Bu da onun, günâhlarının azlığı sebe­biyledir. Ondan başkası, bu tür şeylerden ma’na çıkarmaz» dedi.

ibrâhim bin Amr bin Hammad bin Ebû Hanîfe anlatır: İmâmın fîrâseti kuvvetli idi. Bu sebebden talebesinin herbirine söylediği sözler, doğru çıkmıştır. Nitekim Dâvud-i Tâiye, sen ibâdet ehli olur, ibâdet süsü ile süs­lenir, taat gerdanlığını takınırsın buyurdu. Gerçekten buyurdukları gibi oldu. Ebû Yûsufa, sen mal sâhibi olursun buyurdu. Hakîkaten çok zengin oldu.

İmam buyurdu ki, benden sonra benim künyemi alanda cünün ve de­lilik görülür. Bazı büyükler derler ki, İmamdan sonra, çok kimse gördük ki, Ebû Hanîfe künyesini almışlardı. Hepsinin de kalbinde za’f ve cünün vardı.

Nasr ibni Muhammed anlatır: İmâm bir müddet fetvâ vermeken men olundu. O zamanlar, oğlu Hammâd gelip, bazı mes’elelerden süâl sorardı. İmam cevab vermezdi. Birgün Hammad: «Babacığım, şu anda sizi gören yoktur. Cevab verseniz ne lâzım gelir?» diye sordu. İmam bu­yurdu ki, korkarım ki, sultan, hiç fetvâ verdin mi diye sorar, ben de ver­medim deyip, yalan söylemiş olurum.

Derler ki, bir gün imâmda bilemediği birşeyden süâl sordular. O yüz­den on yıl fetvâ vermedi. Ancak kendisinin her mes’elede âlim ve insan­ların müşkillerini ve ihtiyaçlarını çözecek ve halledecek duruma geldiğini zann-ı galib ile anlayınca, fetvâya başladı.

İmam ticâret ortaklarının birinin yaptığı işi beğenmedi. Bu yüzden malının kârından otuz bin, bir rivâyette doksan bin akçayı sadaka olarak dağıttı dediler.

Bir zamanda Küfede hayvanları yağma ettiler, özellikle koyunları al­dılar. İmam bir koyun en çok ne kadar yaşar diye sordu. Yedi yıl yaşar dediler. Yağma edilmiş, çalınmış koyunların etinden olabilir diye düşü­nüp, yedi yıf koyun eti yemedi.

Yûsuf bin Hâlid der ki: İmamın bir komşusu vardı. Her gece içer, eve sarhoş gelirdi. İmamın evinin yanından geçerken de, gençlik üzerinde şarkılar söylerdi. Bir gün polisler onu sarhoş halde yakalayıp habse at­tılar. Sonra bir gün İmâm: «Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez oldu» dedi. Talebesi, onu habse attılar dedi. Bunun üzerine İmâm vâliye gitti. Vâlî İmâmı görünce, yerinden kalkıp, onu hürmetle karşıladı ve: «Burayı teşrifinizin sebebi nedir?» diye sordu. Çok ince davrandı ve İmama iltifat eyledi. İmam da, hâdiseyi anlattı. Vâli bunu duyunca: «Böyle, ehemmiyet­siz bir iş için, zât-i âliniz buraya kadar niye zahmet ettiniz. Bir adam gön­derseniz kâfi idi» deyip, zindanda bulunanların hepsini serbest bıraktı. Hepsni sevindirdi ve: «Hepinizi şeyhimin, imamamın hürmetine serbest bıraktım. Her biriniz her zaman ona teşekkür edin» dedi. İmam, komşusu olan gencin elini tutup: «Ey genç, bak biz seni unutur muyuz!» deyince, genç, hayır unutmadınız dedi. Sonra İmam ona bir kese akçe verip, habis­te kaldığın günlerdeki eksiğini bununla telâfi et buyurdu. Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden tevbe edip, İmamın meclisine devam etti. Hizmet ve dersinde bulunup, fıkıh âlimlerinden, dinde söz sâhibi olanlar­dan oldu.

Bildirildi ki, imam kırk yıl, sabah namazını yatsının abdesti ile kıldı. Vefat ettiği zaman, komşusunun kızı veya oğlu: Yanımızda olan şutun ne oldu dedi. Babası, o sutun-i dîn olan Ebû Hanîfe idi (radıyalahü anh) dedi.

İmam her ay, Kur’ân-ı kerimi altmış defa hatm ederdi. Gece bir, gün­düz bir hatm okurdu. Ramazanda Fıtır bayramı günü ile beraber altmış iki hatim okurdu. Vefât ettiği yerde yedi bin hatm okumuştu.

Her gece ağlama ve inlemesini komşu ve yakınları işitip, ona acır­lardı. Hatta Mıs'ar önceleri İmamı anlıyamamış idi. Onun bazı hallerini beğenmezdi. İbâdetini ve geceleri İbâdetle ihyâ etmesini görünce tevbe etti, imama, hakkını halâl etmesi için yalvardı. İmam: Gıybet eden câhil­lerden olursa, ona halâl etim. Ama âlimlerin ki çok kötü ve devamlıdır. Ancak tevbe ile afv edilir. Mıs'ar tevbe eyledi ve ondan sonra aralan iyi olup kardeş gibi yaşadılar.

İmâm, Benî ümeyyeden kaçıp gitti. Hâşimiler, ya’nî Abbâsîler devle­ti kuruluncaya kadar Mekke ve Medinede kaldı. Ellibeş hac eyledi. Um­relerinin sayısını ise Allahü teâla bilir.

Bazı şehir ve memleketlere ticâret malı gönderir, bundan hasıl olan kazanç ve kâr ile, muhaddislerin İhtiyaçlarını görürdü. Artan parayı da, yine onlara verir ve: -Allahü teâlaya hamd edin. Çünkü bu para, Allahü teâlânın sizin için benim elimde bulundurduğu sermayenizin kârıdır» der­di.

Evine masraf ettiği kadar, fakirlere de sadaka verirdi. Aynı şekilde kendisii çin giyecek ve yiyecek masrafı kaadr da, yine fakirlere sadaka verirdi.

Buyurdu ki: Kırk seneden daha çok oluyor ki, dört bin akçeye sâhib oldum. Bundan fazla param olunca dağıtırım. Bu kadar akçeyi yanım­da bulundurmama sebeb, hazreti Alînin (kerremallahü vecheh) sözüdür ki buyurdu: «Dört bin ve ondan aşağı akçe nafakadır.» Eğer halîfe ve vâlilere baş vurmak ve onlardan birşey İstemek korkusu olmasaydı, ya­nımda bir akçe bile bulundurmazdım.

Her cum'a anne ve babası için yirmi altın sadaka verirdi. Bütün se­ne verdikleri bu cum’aya mahsûs olanın dışında idi.

Ramazanda, terâvih namazı için, annesini arkasına alıp, üç mil uzak­ta olan Amr biri Zerin meclisine götürürdü.

Ebû Hanîfe buyurdu ki: üstâdım Hammâd (rahmetullahi aleyh) vefât edeliden beri her namazımda onun için, annem, ve babam için, kendile­rinden ilmi öğrendiklerim ve kendilerine ilim öğrettiklerim için istiğfar ede­rim. Hiçbir namazda unutmuş değilim.

Yine buyurdu: Aramızda yedi sokak olmasına rağmen, üstadım Ham- mâdın evine doğru bir kere ayaklarımı uzatmış değilim. Ona hürmetim buna mânı olurdu.

Abdullah-i Debbahî İmam hakkında gıybet edip, onun için asılsız söz­ler söyledi. Birgün evinde yangın çıktı. Kendisi de şaşrıdı. Kapıyı bulup dışarı çıkamadı ve yandı.

Hâfizuddîn-i Bezzâzî der ki: Sözüne güvenilir büyük bir âlimden duy­dum. (Mesâbîh) kitabını şerheden (Latif) tefsirini yazan Kırımlı Alaeddin-i Sûhî, ders esnasında, oruçlu bir kimsenin dişleri arasında kalan şeyi yut­mak mes’elesini anlatıyordu. Imam-ı A’zama göre, bir nohud miktarı olur­sa, orucu bozar sözüne temasla, hâşâ! İmamın dişleri şöyle idi... deyip çirkin ve uygunsuz sözler söyledi. Bir kaç gün geçmeden dişleri sağlam olduğu halde, hepsi ağzına döküldü.

(Vekî‘ der ki, Allahü teâlâya onun kalbine, azamet ve celâli ile tecel­lî eylemişti. Allahü teâlânın rızasını her şeye tercih ederdi.

Yahya bin Kettân der ki: onu görünceAllahı) Tealâdan korktuğunu anlardım.

Yezid ibni Leye der ki: Namazda iken câmiin İmamı (Izâ zülzilet...) suresini okudu. Ebû Hanife cemaat arasında idi Namazdan sonra. Ebû Hanîfeye baktım oturuyordu. Derin derin düşünüyor ve nefes alıyordu Kalbini meşgul etmemek için kalktım. İçinde, gayet az zeytin yağı olan kandili orada bıraktım. Tekrar geldiğim zaman, tan yeri ağarıyordu. İmam ayakta idi. Eliyle sakalını tutmuş, kendi kendine şöyle konuşuyordu: -Ey Allahım! Zerre kadar iyiliğe iyilik verirsin! Ey Allahım, Zerre kadar şerre, şer verirsin. Nu’manın senin katındaki yeri Cehennemdir. Onu Cehenne­me yaklaştırma ve onu, şu anda merhamet ve rahmetine kavuştur.» Böyle derken yanına gittim. Kandil hâlâ yanıyor ve alevi sallanıyordu. Ayakta duruyordu. Ben içeri girince, kandili almağa mı geldiniz? dedi. Sabah eza­nı okundu dedim. «Gördüğünü kimseye söyleme» buyurdu. Sabah nama­zının sünnetini kıldı. Sonra da imamla beraber farzı kıldılar. Yatsı namazı­nın abdesti ile idi.

Ebû Ahvas der ki: Eğer kendisine, üç güne kadar öleceksin deseler, yapmakta olduğu amelden, ibadetten fazlasını yapamazdı Çünkü her za­man, elinden geldiği kadar çok ibâdet ederdi.

İmam, kölesinin Cenneti istediğini duyunca, çok ağladı. Dükkânı ka­pamasını emr etti.

Bir gün sabah namazında: «Zâlimler, yaptıklarından Allahü teâlânın gafil olduğunu sanmasınlar» âyet-i kerimesini okudu. Acaba, zâlimlerden miyim diye korktu ve titredi.

Ebû Hanife ve İbni Mu’temer, mescidin içinde dolaşırlar ve ağlarlar­dı. Mescidden çıkınca, Ebû Hanîfeye: «Sizi bu kadar çok ağlatan nedir?» diye sordular. Buyurdu ki: Bozuk, sapıtmış insanların, iyi ve hayırlı insan­lardan çok olduğu zamanı hatırladık. Bunun için ağladık.

Geceleyin, namazda iken, gözyaşlarının hasırın üzerine yağmur gibi düştüğü duyulurdu. Ağlamanın izleri, alâmetleri gözlerinde ve yanakların­da görülürdü. Allah ona rahmet eylesin ve ondan râzı olsun!

Kendisiyle münazara edenlerden bazısı, Ebû Hanîfeye bid’at sahibi ve zındık dedi. O ise: Allahü teâlâ sana doğru yolu göstersin! Allahü teâlâ, sözümde, İhtilâf olup olmadığını, onu tanıdığımdan beri, Ona ortak koşmadığımı, herkesten iyi bilir. Yalnız Onun afvını ümid eder, yalnız Onun azabından korkarım» buyurdu. Azabı hâtırlayınca, hemen orada ağ­layıverdi. Gözyaşları birbiri ardınca akmağa başladı. O kimse, hakkını bana halâl et dedi. Buyurdu ki, câhillerin söylediği söz halâl edilir, ama ilim sâhiblerininki ağırdır ve halâl edilmesi zordur. Çünkü âlimlerin gıy­beti, kendilerinden sonra devam eder.

Ebû Hanîfeye sordular. «Alkame mi üstündür, Esved mi?» Cevâbın­da: «Onları dua ve istiğfar ile anmaktan başka hiçbir şeye kudretim yok­tur. Hangisi daha büyüktür nasıl söyliyeyim» buyurdu.

Abdullah Ibni Mubârek, Süfyân-ı Sevriye: «Ebû Hanifeyi gıybet edil- mekten uzaklaştıran nedir? Düşmanının bile, onu gıybet ettiğini duyma­dım» deyince, Süfyân: «Vemîn ederim ki o, bir kimsenin hasenâtını gider­mekten daha akıllıdır» dedi.

Kendisine, insanlar senin hakkında konuşup, böyledir, şöyledir der­ler. Siz kimse hakkında bu tür konuşmazsınız dediklerinde: «Bu, Allahü teâlânın bir lutfudur, dilediğine ihsân eder» buyurdu.

Bekir bin Ma’ruf der ki: Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde, Sîreti Ebû Hanîfeden güzel olan bir kimse görmedim.

Meclisine devam edenlerden birinin elbisesini çok eski gördü. İnsan­lar dağılmaya kadar oturmasını söyledi. Sonra: «Seccadenin altındaki­leri al, kendine güzel bir elbise yap» buyurdu. Orada bin akçe vardı.

Ebû Yûsuf der ki: Ebû Hanîfeden bir şey istenip de, yerine getirme­diği vâki’ değildir.

Oğlu Hammâd, Fâtiha sûresini ezberleyince, Ebû Hanîfe hocasına beşyüz akça, bir rivâyette bin gümüş hediyye etti. Hocası, ne yaptım ki, bana bu kadar para gönderiyor dedi. Ebû Hanîfe, onun yanına gidip: «Sa­na az hediyye ettim, özür dilerim. Oğlumun öğrendiğini az görme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, yanımda bundan başka param olsaydı, Kur’ân-ı kerîme ta’zîm için hepsini sana verirdim» buyurdu.

Şakîk der ki: Ebû Hanîfe ile bir yolda gidiyorduk. Ebû Hanîfeyi gö­ren bir adam, yüzünü ondan sakladı ve istikametini değiştirdi. Ebû Ha­nîfe, niye o tarafa döndün buyurdu. Cevabında: «Size onbin akçe bor­cum var. Uzun zaman oldu, ödeyemedim. Beni görüp sıkıldığın ve utandı­ğın için hakkını halâl et» buyurdu. Şakîk bunu görünce: «Anladım ki, Ebû Hanîfe hakîkî zâhidlerdendir» dedi.

Yezîd bin Hârun der ki, bin âlimin meclisinde bulunup, hepsinden ilim öğrendim. Bunlar içerisinde, vera'ı ve dilini çok koruyan Ebû Hanî­feden başkasını görmedim.

Hafas der ki: Otuz sene Ebû Hanîfenin sohbetinde bulundum. Alenî yapmadığı bir şeyi, gizli de yaptığını görmedim. Şübhelendiği bir şeyi, ma­lının hepsi bile olsa yanında saklamaz, elinden çıkarırdı.

Câriyesine, İmamın ahlâkını sordular. Dedi ki, onun gibisini ne gör­düm, ne de duydum. Gece olsun, gündüz olsun, cünüblükten temizlenmek için gusl abdesti aldığını görmedim. Gündüzün yemek yediğini de görme­dim. Gecenin sonuna doğru yemek yer, biraz yaslanır ve sabah namazına kalkardı.

Hilmi, vera’ı, vakarı çok idi. Allahü teâlâ en güzel huylan onda topla­mış idi. Ders esnâsında, adamın biri, kendisine kötü sözler söyledi ve sövdü. Yüzünü çevirip, ona bakmadı vs sözüne devam etti. Talebesine de, ona cevab vermemelerini, birşey söylememelerini ve bir şey yapmamala­rını tenbîh etti. Ders bittikten sonra, kalkıp, o söven adamın arkasından kendi evine kadar gitti ve kapının üstünde durarak ona: «Bu benim evim­dir. Bir isteğin olursa, buradan telâfi edebilirsin» buyurdu. Adam utandı ve yürüdü. Hattâ bir rivâyette, Ebû Hanife ile beraber eve girip, alçakça söz­ler söyleyip, yine sövüp saydı. Fakat kimse cevab vermedi. O adam, be­ni köpek yerine koydular ve bağırmama aldırmadılar dedi.

Hârun Reşîd, Ebû Yûsufa, Ebû Hanîfenin ahlâkını anlat, dinliyelim dedi. Ebû Yûsuf şöyle anlattı: «Haramdan nefret eder, çok sakınırdı. Kuv­vetli vera’ sâhibi idi. Dinde, bilmediği şeyi söylemezdi. Allahü teâlâya ita­at ve ibadet etmeği ve Ona isyân etmemeği çok severdi. Dünyayı se­venlerden, dünyaya düşkün olanlardan uzak idi. Az konuşur, çok düşü­nürdü. Eğer bir süâl sorulsa ve cevabını bilse, söyler ve dâima doğruyu söylerdi. Eğer bundan başka bir mes'ele olsa, hak üzere kıyâs edip, ona tâbi olurdu. Bunda dînini ve kendisini çok kayırırdı. İlim ve malını Allah yolunda dağıtırdı. İnsanlardan hiç kimseye ihtiyacı yoktu. O yalnız, Allahü teâlânın rahmetine kavuşmağı ve rızasını kazanmağı düşünürdü. Hiç kim­seyi hayırdan, iyilikten başka şeyi ile anmazdı.» Bunun üzerine Hârun Reşid, bu saydıkların sâlihlerin, evliyânın ahlâkıdır dedi.

Ömrünün sonuna doğru iki sene içtihadı terk edip uzlete çekilmiştir.

Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzuat-ul Ulum
Devamını Oku »

İmam Azam'ın Güzel Cevaplarını Bildirir

İmam Azam'ın Güzel Cevaplarını Bildirir

-Muhammed bin Mukatilden anlatılır: Bir kimse İmama:«Cenneti ümid etmiyen, Cehennemden korkmıyan, Alahü teâlâdan korkmıyan, ölü eti yiyen, rukû'suz ve secdesiz namaz kılan kimse hakkında ne dersiniz? diye sordu. Ve devâm edip, görmediği şeye şâhidlik eden, hak olan emre, ya’ni işe buğz eden, fitneyi seven kişi hakkında ne buyurursunuz? diye erz etti. Eshâbı bu suâli duyunca, böyle olan kimsenin hâli çok zordur dediler. Hazreti İmâm buyurdu ki: «O öyle bir kimsedir ki, Cenneti rica ve ümid eylemez. Allahü teâlâyı rica eder. Cehennemden korkmaz, Me­lik-i Cebbârdan korkar. Zulumde Allahü teâlâdan korkmaz, adâletine iti-mad eder, ölü eti yer, ya’nî balık yer. Rükû’ ve secdesiz namaz kılar ya'-nî cenâze namazı kılar. Allahü teâlânın vahdaniyyetine birliğine görmeden şehadet eder, ölümün hak olduğunu bildiği halde, onu istemez, ona kı­zar. Mal ve evlâd fitne iken, onları sever.» Süâli soran kalkıp, binlerce ta'zim ve hürmetle İmâmın başını öptü ve: «Şâhidim ki, sen ilim küpü, bil­gi hazinesisin» dedi.

----------

-Allâme Hüsâmeddin Sağnaki der ki: Bir kimse İmama gelip, bir vav (v harfi) ile midir, iki vav ile midir? dedi. İmâm, İki vav iledir buyurdu. Soran kimse, Allahü teâlâ sana (lâ ve lâ) da olan rahmet ve bereket gibi, rahmet ve bereket versin dedi. Orada bulunanlar, bu rumuz ve işâretii konuşmadan birşey anlamayıp, ne hakkında konuşulduğunu hazreti İmam­dan sordular. Cevâbında: Namazda teşehhüdde otururken okunan tehiyyatı sordu. Bir (ve) ile mi, iki (ve ile mi?) Ya’nî (Ves-salâvâtü vet-tayyıba-tü) deki (ve) nin kaç olduğunu sordu. Ben de, iki (v) iledir dedim. 0 da, bana dûa edip: Allahü teâlâ sana (Lâ şarkıyyete velâ garbıyyete) olduğu gibi rahmet ve bereket versin dedi. Bazıları, soruyu soranın Hızır aleyhis- selâm olduğunu söylemişlerdir.

----------

-Imâm-ı Mergınânî anlatır: Birgün imâm-ı A’zam hamamda yıkanır­ken, Râfızilerin reisi Şeytân-ı iltak geldi. O günlerde İmamın hocası vefât etmiş idi. Şeytan, İmama: Hocan öldü de, rahatlanmak için hamama geldin, değil mi? dedi. Hazreti İmâm cevabında: «Bizim üstadımız fevt eder, ölür, ama sizin üstadınıza kıyâmete kadar mühlet verilir» buyurdu Râfızi şaşkınlık içinde, avret yerini açtı. Hazreti İmâm görmemek için göz­lerini kapadı. Râfızi imama: «Allahü teâlâ, ne zamandan beri gözlerini kör eyledi? ey Nu’mân» deyince, cevabında: «Senin avret yerini açtığın­dan beri» buyurup, acele ile hamamdan çıkmağa hazırlandı ve o anda şu şiiri inşâd eyledi: Kıt'a:

Konuşurum, sözümde tebliğ ve hikmet vardır

Biz söz söylemedik ki, siz inkâr edesiniz.

Ey Allahın kulları harama bakmayınız.

Ve böyle peştemalsız hamama girmeyiniz.

----------

-Harezm imamlarının büyüğü Abdülvâhid Hatib-i Askeri der ki: Imâm-ı A'zam: «Biz Hammâdın meclisinden, muhakkak bir fâide ile dönerdik» dedi. Bir gün bize dedi ki, ne zaman müşkül, anlaşılması zor bir mes'ele İle karşılaşırsanız, onu bir yol ile sahibine sorunuz dedi. Ben de üstadın bu büyük sözünü aklımda tuttum. Bir gün Mansûrun sarayında, beni sevmiyen Rebi’ Hâcib bana: «Emîr-ül müminin bize bir kimsenin katlini, öl­dürülmesini emr eder. Sebebini bilmeyip, öldürürüz. Bize halâl olur mu» diye sordu. Ben de: «Ey Ebûl Abbâs, Emirül müminin hak üzere mi emr eder, yahut bâtıl ile mi?» dedim. Muztar olup, hak ile emr eder dedi. Ben de: Her nerede olursa olsun, sen hakkı infaz eyle, yap dedim. Rebı beni tutmak ve kendine vesika olarak bulundurmak isterken, ben onu yaka­ladım ve sıkıştırdım buyurdu.

----------

-Ebû Yûsuf bin Hâlid anlatır: Bir gün İmâm, Ibni Ebi Leylî ile arka­daş olup, bir yolda giderlerdi. Bir ara şarkı söyliyen kadınlara rastladılar. Kadınlar susunca, İmâm: «Ne güzel» deyip beğendiklerini izhâr eyledi. Ibni Ebî Leyli.- «Bundan sonra, senin şahidliğini kabul etmem» dedi. imâm, niçin böyle söyledin buyurdu. Ibni Ebû Leyli, şarkı söyliyen kadınları, ne güzel deyip beğendiğin için dedi. İmâm: «Ben ne zaman ne güzel dedim» buyurdu. Sustukları zaman dedi. Bunun üzerine imâm: «Ben, sustukları için ne güzel ettiler dedim, yoksa şarkı söylemelerini beğenmedim» bu­yurdu.

Ne zaman Ibni Ebi Leylî zor bir mes'ele ile karşılaşsa ve gözemese, gizlice bir kimse gönderip, İmâmdan sorardı. İmâm da durumu anlayıp, şu beyti okurdu:

BEYT

Şiddet zorluk gününde beni davet ederler;

Ama ikrâm gününde Cendeb’e sen gel derler(1).

----------

-Şöyle anlatırlar: Basranın eşrafından bir kimse, bir arkadaşımın iki kızını, kendisinin İki oğluna nikahladı. Büyük kızı büyük oğluna, küçüğünü küçüğüne aldı. Zifaf gecesinde, yanlışlık olup, kardeşlerin her birine diğerinin nikâhlısı düştü. Basranın Harabından, ya'ni iş işten geçtikten sonra, durum anlaşıldı. Babaları çok üzüldü. Çâre düşündü. Sonunda bir ziyâfet verdi. Bütün âlimleri çağırıp bir araya topladı. Hazreti İmam ve Kisâîde çağrılanlar arasında idiler. Çağrılanlar mecliste toplanınca, iki erkek kardeş, başına gelen bu korkunç hâli arz eylediler. Kisâi bir rivâyette Süfyân dedi ki: Hazreti Alî (kerremallahü vecheh) buna benzer bir mes’elede, hâmile olmadıkları anlaşılmaya kadar sabredilir, beklenir bu­yurdu. Fakat bu cevabdan iki yeni evli genç, huzursuz oldular. Çünkü onun dediği gibi yaparlarsa, herbirinin beklemesi gerekecek ve herbiri kardeşinin yattığı hanımı alıp, onunla yatacak, hayâ ve nâmus perdeleri yırtılacak, ya’nî halk tarafından ayıblanacaklardı. İşte bu esnâda büyük İmâm, ümmetin Işığı Ebû Hanîfe Nu’man bin Sâbit (radıyallahü anh) ko­nuşmağa başladı. Hikmetle açılan mubârek ağzından şu sözler duyuldu:

Bu iki damada daha uygun ve kolay yol vardır. Her biri ilk hanımını boşa­sın ve şimdi yanında olanı kendine nikâh eylesin. Böylece hem intizar elemi lâzım gelmez. Hem de, bir kardeş, diğer kardeşin yattığı hanımla yatmak mahzuru ortadan kalkar.» Hazreti İmam bu sözleri söyleyince, iki­si de çok beğenip mesrûr oldular. Sevindiler. Mecliste bulunanlar. Ebû Hanifeye, ilminde bereket ile dua edip, sonra yemek yemeğe başladılar. Yemek yerken hazreti imâm buyurdu ki  «Şimdi hazırlanan bu yemek, bi­rinci düğün yemeğidir? Peki İkincisinin velâmesi, ya’nî düğün ziyâfeti ne­rededir?» Bu latîf ve hoş sözden, oradakilerin hepsi güldüler. Sözünü, konuşmasını ve ilmini beğendiler.

----------

-A’meş ile hanımı bir gece kavga ettiler. A’meş hanımına, bu gece sabah olmadan benimle konuşmazsan (boş ol!) dedi ve yemin etti. Hanı­mı da, onu üzmek için sustu. Boşanmağa râzı oldu. A’meş biraz sonra, kurmuş olduğu bir yuvayı dağıtmak endişesine kapıldı ve yaptığına piş­man oldu. Hemen Imâm-ı A’zama gitti. Sıkıntı ve derdini anlattı. İmâm: «üzülme, Allahü teâlânın yardımı ile sevinmen yakındır» buyurdu. A’me­şin mahallesinin müezzinine, fecirden önce ezan okumasını söyledi. Mü­ezzin, belirtilen saatte ezan okuyup, gecenin bittiğini ilân edince, A’me- şin hanımı, ister istemez A'meşe hitâb edip son kızgınlığını bildirmek için «Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni senden kurtardı» dedi. Fakat, aslında bu konuşması, fecrin tuluundan, ağarmasından önce olduğundan, konuş­ması gece içinde oldu, boşama durumu vaki olmadı. Bunun üzerine A'meş, Ebû Hanifeye duâ edip: «Allah Ebû Hanifeden razı olsun, ona bol bol merhamet eylesin ki, bizi korktuğumuzdan kurtardı, namusumuzu korudu» dedi.

----------

-Hazreti İmâmın bulunduğu şehre, Rum tarafından bir dehri (1) geldi. İslâm Alimleri ile münâzara edip hepsini yendi. Münâzara etmediği, sâde­ce Imam-ı A’zamın hocası Hammad kalmıştı. Hiç kimse onu yenemiyordu. 0 zaman Imâm-ı A’zam daha küçük idi. Hammad da, eğer yenilirsem, İs­lâm dinine büyük bir zarar hâsıl olup, fesadı bütün dünyaya yayılacak di­ye, endişe ediyordu. O gece rüyâda, bir hınzırın (domuzun) gelip, bir ağa­cın bütün dallarını yediğini ve yalnız gövdesinin kaldığını, o anda o ağa­cın İçinden bir arslan yavrusunun peyda olup, o domuzu parça parça et­tiğini gördü. Sabahleyin Ebû Hanife, Hammâdın huzuruna vardıkta, o dehriden ve gördüğü rüyâdan çok üzüntülü olduğunu, hocasının kalbinde korku İle elemin bir arada bulunduğunu gördü. Ebû Hanife hocasına üzün­tüsünün sebebini sordu. Hocası herşeyi anlattı. Hazreti İmam hocasının sözleri üzerine:

«Elhamdülillahi teâlâl Rüyâda gördüğünüz domuz, o pis ruhlu dehridir. Ağaç ise, ilim ağacıdır. Yediği dalları, yendiği âlimlerdir. Ağacın gövdesi sîzsiniz. O arslan yavrusu da benim. Allahü teâlânın yardımı İle onu ben kahrederim» dedi. Sonra üstadı ile, münâzara edilecek yere gitti­ler. Alçak dehrî, her zamanki gibi, yüksek minbere çıkıp, karşısına birisi­nin çıkmasını istedi. Daha çocuk denecek durumda olan Ebû Hanîfe, onun karşısına çıktı. Dehrî, hazreti İmâmı görünce, hakaret etmeğe, küçültücü sözler söylemeğe başladı. İmâm: «Hakareti bırak, söyliyeceğini söyle de, görüşelim» dedi. Dehrî imâmın cür’et, cesâret ve aceleciliğini görünce hayret etti ve sonra şöyle sordu:

— Var olan bir şeyin, başlangıcı ve sonu olmamak mümkün müdür?

Cevap: — Sayıları bilir misin?

Dehrî: «Evet bilirim» dedi.

İmâm: «Birden önce hangi sayı vardır?» dedi.

Dehrî: «Birden önce bir şey yoktur.» dedi.

Bunun üzerine İmâm: «Mecâzî bir sözünden önce, birşey olmayınca, hakikî bir olandan önce, nasıl birşey olabilir?» dedi.

— Dehrî bu sefer dedi ki:

O hakikî bir olanın yüzü hangi taraftadır? Zira her şey cihetler­den, yönlerden (ya’nî sağ, sol, ön, arka, üst ve alt) bir cihette bulunur. Ebû Hanife buyurdu ki:

«Mumu yakınca, ışığı hangi tarafta görünür?»

Dehrî: «Mumun ışığı her tarafta aynıdır.» dedi. Bunun üzerine İmâm:

Dünyaya kadim diyene, ya’ni bu dünyanın bir yaratıcısı yoktur; böyle gelmiş, böyle gider diyene dehrî denir ki, İslam İtikadına göre kâfirdir.

«Mecazi olan bir nurun (ışığın) hâil böyle olursa, dâimi ve ebed’ olup, eni boyu söylenmiyen. göklerin ve yerin nûru olanın hâli nasıl olur?» dedi.

— Dehri yine şöyle sordu:

«Her var olanın, muhakkak bir yeri vardır. Onun yeri neresidir?» Ebû Hanife, biraz süt getirip:

«Bu sütte yağ var mıdır?» diye sordu.

Dehri: ”Evet, vardır” dedi.

Ebû Hanife-. «Yağ. bu sütün neresindedir?» dedi.

Dehri: «Hiç bir yerine mahsûs değildir» deyince.

Ebû Hanife: «Yok olucu bir varlığın hâli böyle olunca, göklerin ve yerlerin yaratıcısı, dâimi ve ebedî olanın hâli niçin böyle olmasın?» dedi.

— Dehri yine şöyle sordu:

«Şimdi O, ne iş yapmakla meşguldür?»

Ebû Hanife: «Sen bana, bütün süalleri minberden sordun. Ben hepsi­ne cevab verdim. Şimdi sen, bir kerrecik oradan inip, benim yerime gel; ben minbere çıkayım ve oradan sana cevab vereyim.» dedi.

Dehri minberden indi ve Ebû Hanife minbere çıktı ve:   «Minberde senin gibi bir müşebbih (ya’nî Allahü teâlâyı diğer varlıklara benzeten) olunca, onu indirir, benim gibi bir muvahhid (ya’nî tam mümin) olunca, onu minbere çıkarır. Şimdi Onun işi bu idi?» dedi. Sonra Rahman sûre­sinin yirmi sekizinci âyet-i kerîmesinin sonunu okudu. Bunun üzerine mel’un Dehri kahroldu, yenildi. Söyliyecek söz bulamadı. Mesciddeki kalabalık dehrînin üzerine yürüyüp, onu öldürdüler.

Ey insanlar! Imâm-ı A’zamın (radıyallahü anh) daha çocuk denecek yaşta iken hâli böyle olursa, ilim kürsüsüne oturduğu ve olgun ve yaşlı­lık zamanındaki hâli nasıl olur?

----------
-Hasan bin Ziyâd (Imâm-ı A'zamın talebesi olup büyük müctehidler- dendir.) anlatır: Bir kimse, parasını bir yere gömmüştü. Sonra gömdüğü yeri unuttu, üzülerek şaşkın bir halde İmâma geldi. Durumunu anlattı. İmâm: «Bu geceyi namaz kılmakla geçir yerini hatırlarsın» buyurdu. Gece­nin, daha dörtte birini namaz kılmıştı ki, gömdüğü yeri hatırladı. Sonra gidip İmâma: «Siz bunu nasıl anladınız?» diye sordu. Cevâbında: «Şeytan, elbette senin geceyi ibâdetle geçirmeni istemez ve hatırına getirir düşün­düm» buyurdu ve sonra: «Niçin gecenin geri kalan kısmını da ibâdetle geçirip, Allahü teâlâya şükrü yerine getirmedin» dedi.

----------

-Yine Hasan bin Ziyâd anlatır: Bir kimse parasını, kırda bir yere göm­müş idi. Parasını oradan çalmışlar. Halbuki paranın sâhibi, parayı çok seven, bahtlı bir kimse idi. Parasını bulamazsa, belki de üzüntüsünden ölebilirdi. İmama gelip, hâlini anlattı. İmam paranın yerim sordu ve oraya geldi. İnsanların mantar topladıklarını gördü. İmâm, onlara, içinizden sizde ayrılıp geri kalan bir kimse var mıdır? dedi. Zerzer isminde bir genç geri kaldı dediler. İmam o genci bulup ona: «Sen o parayı aldığın zaman seni gören, şimdi yine seni görüyor. Elinde ne kadar para kaldıysa, hepsini getir sahibine ver, harcadığını sana helâl ediyor. dedi. (Seni gören, seni görüyor) sözünden maksadı, Allahü teâlânın herkesin yaptığı şeyi görmesi ve bilmesi demek idi. Bunun üzerine genç, parayı aldığını itiraf eyledi.

----------

-İmam bir gün otururken, önünden bir kimse geçti. İmâm buyurdu: Şu adam bu memleketin yabancısıdır, muallimdir ve koynunda tatlı vardır. İmâmın yânında bulunanlar, gidip o adamdan bunları sordular, imamın buyurduğu gibi çıktı. İmâma: «Bunları nasıl bildiniz?» diye sordular- buyurdu ki: Onu, sağına, soluna bakar, merakla her şeye göz atar gördüm- Anladım ki, bu şehrin yabancısıdır. Yine gördüm ki, yanına çocuklar gelse, onlara dikkat ve merhametli olarak bakar. Bundan muallim olduğunu» anladım. Ve yine gördüm ki, koynuna sinekler girer. Buradan da koynun­da tatlı olduğunu anladım.»

----------

-Birgün Imâm-ı Ebû Yûsuf hastalanmıştı. İmâma, Ebû Yûsuf öldü dedi­ler. İmâm ölmedi buyurdu, ölmediğini nereden bildiniz? diye sordular. «İlme çok hizmet eylemiştir, meyvelerini toplamayınca, ona ölüm gelmez» buyurdu. Gerçekten ölüm haberinin yanlış olduğu anlaşıldı. İlmin meyve­lerinden o kadar pay aldı ki, çok fazla zengin oldu.

Ebû Yûsuf hastalanınca, Ebû Hanîfe: Bu genç ölürse, yeryüzünde buna muhalefet eden bulunmaz» dedi. Hastalıktan iyileşince, kendinde il­mi bakımdan yeterlilik görüp, bir meclis kurdu. İnsanlara fıkıh öğretmeğe başladı. Bu haber Ebû Hanîfeye gidince, yanındakilerden birine: «Yakubun (Ebû Yûsufun adıdır) meclisine git ve ona de ki, (Bir kimse elbisesini te­mizleyiciye verse ve ücret olarak temizleyiciye iki gömüş vereceğim dese, sonra elbisesini almağa gidince, temizleyici inkâr etse, sonra tekrar gelse, ve elbisesini istese, temizleyici de elbisesini temizlenmiş olarak ona ver­se, ücret alabilir mi? Eğer alır derse, hatâ ettin dersin. Alamaz derse, yi­ne hatâ ettin dersin) buyurdu. Bu talebe Ebû Yûsufun meclisine gidip, so­ruyu sordu. Cevabında : «Evet, ücret alır» dedi. Soran, hatâ ettin, öyle değil' dedi. Ebû Yûsuf bir müddet düşündü. Sonra: «Hayır alamaz» dedi. Soran. yine yanıldın, öyle değildir dedi. Bunun üzerine Ebû Yûsuf, hemen yerinden kalkıp Ebû Hanîfeye gitti. Ebû Hanîfe, onun geldiğini görünce: « buraya, elbiseyi temizleyiciye verme mes’elesi mi» gönderdi?» deyince Ebû Yûsuf, evet dedi. Ebû Hanîfe buyurdu ki: «Sübhânellah! İnsanlara fetvâ vermeğe koyulan ve Allahü teâlânın dininde söz söylemek için, ken­disine meclis tayin eden, ücret bahsinden bu kadarını nasıl bilmez!» Ebu Yûsuf, bana bunun cevâbını lütf ediniz dedi. Ebû Hanîfe cevabında: Eğer, o elbiseyi gasb ettikten sonra temizlemiş ise, ücret verilmez. Çünkü ken­disi için temizlemiş demektir. Gasb etmeden önce temizlediyse verilir. Çünkü onu, sâhibi için temizlemiş idi.

----------

-Imâm-ı A’zamın üstadlarından biri de Şa’bidir. Zamanın halîfesi bir toplantı yaptı. Şa’bîye ve Bağdad âlimlerini da’vet etti. Hepsi geldiler. Bi­raz sonra halîfenin hizmetçilerinden biri, üzerinde birşeyler yazılmış bir kâğıdı, zamanın kadısı olan Şa'bîye getirdi ve: «Halîfe, bu yazıların altına, şâhid olduğuna dâir imza atsın diyor» dedi. Oradaki âlimlerin hepsi imza ettiler. Sonra o kâğıdı Ebû Hanîfenin önüne getirdi ve: «Emîrül müminîn, sizin de şâhidliğinizi bildiren imzanızı atmanızı söylüyor» dedi. Ebû Hanîfe- «Halîfe nerededir?» buyurdu. Hizmetçi, odasındadır dedi. Ebû Hanîfe: «Şahidliğimizin doğru olması için, ya o buraya gelmeli, yahut ben onun yanı­na gitmeliyim» dedi. Hizmetçi kızdı ve ona:«Kadı ve âlimler ve yaşlılar hepsi imza ettiler de, sen bu çocukluğunla, bunu nereden çıkarıyorsun» diye bağırdı. Bunun üzerine Ebû Hanîfe: «Herkes kendi amelinden sorum­ludur.» cevâbını verdi. Bu söz halîfenin kulağına gitti. Şa’bîyi çağırdı ve: «Şâhidlikte görmek şart mıdır, yoksa değil midir?» dedi. Şa'bî, görmek şarttır dedi. Halîfe: «Sen beni ne zaman gördün ki, şâhidliğini bildiren im­zanı attın?» dedi. Şa’bî, senin haberin olduğunu bildiğim için, görmek is­temedim dedi. Halîfe: «Bu söz haktan, ya’nî doğru olmaktan uzaktır» dedi. Ebû Hanîfeyi göstererek : «Kadılığa, bu herkesten daha çok lâyıktır» dedi.

Bundan sonra halîfe Mansûr kadılığı bir kimseye vermeği düşündü. Âlimlerin en büyüklerinden olan, dört kimse tavsiye edildi. Birincisi Ebû Hanîfe, İkincisi Süfyân, üçüncüsü Şerik, dördüncüsü Mis’ar ibni Kedâm idi. Bu dördünü yanına çağırdı. Yolda giderken Ebû Hanîfe şöyle buyurdu: «Sizin herbiriniz hakkındaki firâsetimi söyliyeyim mi?» iyi olur dediler. Ben bir yolunu bulup kadılığı üzerime almıyacağım. Süfyân kaçacak, Mis’ar kedini yalandan deliliğe verecek, Şerik de kadı olacak.

Yolda giderken Süfyân kaçtı. Bir gemide gizlendi ve beni saklayınız, boynumu kesecekler dedi. Böyle demesi şu hadîs-i şerife uygun idi. Pey­gamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «Bir kimsenin kadı yapılması, bıçaksız kesilmesidir.» Gemiciler onu sakladılar.

Üçü, halîfe Mansûrun huzuruna gittiler. Ebû Hanîfeye: «Sen kadı ol­malısın» dedi. Ebû Hanîfe: «Ey müminlerin emîril Ben arab değilim. Onla­ra hizmet edenlerdenim. Arabın ileri gelenleri, benim hükmüme râzı olmaz­lar» dedi. Halîfe: «Bu neseb, ya’nî soyla ilgili değil, ilme dayanan bir iştir» dedi. Ebû Hanîfe: «Ben bu işe lâyık değilim. Lâyık değilim diyorum. Doğ­ru söylüyorsam, lâyık değilim. Yalan söylüyorsam, yalan söyliyen müslümanlara kadı olamaz. Ve sen Allahın halîfesi, yalan söyliyeni kendine halife yapmazsın ve müslümanların kanını onun eline bırakmazsın' dedi ve kurtuldu.

Mis'ar, halifenin yanına gitti. Halifenin elini tuttu ve «Nasılsın? Ço­cuklar nasıl?» dedi. Mansûr, şu deliyi dışarı çıkarın dedi.

Şerike, seni kadı yapacağız dedi. Şerik, ben hastalıklı bir İnsanım. Bende dimağ zafiyyeti var dedi. Mansûr tedavi ile bunlar İyileşir dedi. Böylece kadılık Şerikin üzerinde kaldı.

----------

-Ebû Hanîfenin bir kimseden alacağı vardı. O şahsın mahallesinde, İmamın talebesinden biri vefât etti. Hazreti İmâm bunun cenaze namazı­na gitti. Güneş yakıyordu. Orada, İmama borcu olan o şahsın duvarından başka, gölge verecek hiçbir şey yoktu. Halk, İmama, bu duvarın gölgesin­de bir mikdar oturun dedi. Cevâbında: «Benim bu duvar sâhibinden alacağım vardır. Onun duvarından istifâde etmem câiz değildir. Zira hadis-i şerifte: «Bir kimse, borç verir ve bundan bir fayda beklerse, fâiz olur» bu­yuruldu. Bunda da fâizden korkarım» buyurdu.

----------

-Imâm-ı A’zam-ı bir defa habse attılar. Zâlimlerden biri kendisine: «Şu kalemimi aç» dedi. Hayır, kalemini açmam diye cevab verdi. Zâlim, ne ka­dar söylediyse, fayda vermedi. Sonunda, niçin kalemimi açmıyorsun? de­di Ebû Hanîfe cevâbında: «Korkarım şu insanlardan olurum ki, Allahü teâlâ Sâffât sûresinde onların hakkında: «Ey meleklerim! Zâlimleri ve yardımcı­larını beraber haşredin!» buyuruyor» dedi.

----------

-Her gece üçyüz rek’at namaz kılardı. Birgün yolda giderken, bir kadı­nın diğer bir kadına, bu zât, her gece beşyüz rek’at namaz kılar dediğini duydu ve bundan sonra beşyüz rek'at namaz kılmağa niyyet etti ve: «Her gece, beşyüz rek'at namaz kılacağım tâ ki, bunların zannı doğru olsun» de­di. Bir başka zaman, çocukların birbirine, şu giden zât, her gece bin rek'at namaz kılar dediğini duydu ve her gece, bin rek’at namaz kılmağa niyyet eyledi.

----------

-Fıkıhda bir mes'elenin çözümünde takılınca, çözmek ve halletmek İçin Kur'ân-ı kerimi kırk defaya kadar hatm ettiği bildirilmektedir.

----------

-Dâvud-ı Tâî der ki: «Yirmi sene Ebû Hanîfenin huzurunda bulundum. Bu zaman zarfında, ona dikkat ettim. Kalabalıkta ve yalnız iken başının açık olduğunu görmedim. İstirahat etmek için ayaklarını uzatmazdı. Kendi­sine: Ey İslâm dîninin imamı, yalnızken ayaklarınızı uzatsanız ne olur? di­ye sordum. Cevâbında: «Allahü teâlânın huzûrunda edeble durmağa dik­kat etmek, yalnızken daha çok icâbediyor» buyurdu.

----------

-Birgün bir yolda gidiyordu. Bir çocuğun çamurda yürüdüğünü gördü ve: «Dikkat et, düşersinl» dedi. Çocuk cevâbında: «Benim düşmem önemli değil. Düşsem, zararı yalnız bana olur. Ama siz dikkat ediniz ki, ayağınız kayarsa, arkanızdan gelen bütün masum insanların da ayağı kayar. Sonra hepsinin Kalkması çok zor olur dedi. İmâm, bu çocuğun, görüşüne şaştı, hemen ağlamıya başladı ve sana Esbabına: «Eğer bir mes'elede birşey zahir olur ve daha açık bir delil bulursanız, o mes'elede bana uymayın» bu­yurdu. Bu sözü, İmâm-ı Azamın insaf ve tavazuunu bildiren açık bir işârettir.

----------

-Zengin bir adam vardı; Emir-i müminin hazreti Osmana (radıyallahü anh) düşman idi. Hattâ Ona, yahudi derdi. Bu söz Ebû Hanîfenin kulağına gitti. Onu çağırdı ve: «Senin kızını filân yahudiye vereceğim» dedi. O şa­hıs: Sen müslümanların imamı olasın ve bir müslümanın kızını bir yahudi­ye vermeğe cevaz veresin, bu nasıl olur? Ben kızımı yahudiye vermem dedi. Ebû Hanife : «Sübhânellah, kendi kızını bir yahudiye vermeğe râzı olmuyorsun da, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) iki kı­zını bir yahudiye verdiğini nasıl soyliyebiliyorsun?» buyurdu. O şahıs, o zaman, sözün nereden geldiğini ve ne ne için söylendiğini anladı. O bozuk ıtikadından vazgeçti ve imamın  o o bereketli sözleriyle tevbe eyledi.

----------

-Zamanın halifesi, Azrail aleyrisselâmı rüyada görüp, kaç sene daha yaşayacağını sordu Azrâil aleyhiselâm beş parmağını kaldırıp ve ona işâret etti. Halife, bu rüyânın tabirin' bir çok kimselerden sordu. Tatmin edi­ci bir ta’bîr bulunamadı. Ebû Hanifeye sordu. Ta’bîrinde: «Beş parmak, beş şeyi bilmeğe işârettir ki, bunları Alllahu teâlâdan başka kimse bilmez. Bun­lar da âyet-i kerimede bildirilen şu beş şeydir: «Kıyâmetin ne zaman ko­pacağı, yağmurun yağması, anne kamında olan çocuğun erkek veya kız olacağı, insanın yarınki gün ne kazanacağı ve insanın ne zaman öleceğini ancak Allahü teâlâ bilir.» Ya’nî Azrâil aleyhisselâm, beş şeyden birini so­ruyorsunuz, onu ancak Allahü teâlâ bilir demek istedi» buyurdu.

----------

-(Enis-ül Celis) kitabının 113. sahifesinde şöyle yazılıdır. Ebû Hanife (radıyallahü anh) talebesi arasında oturuyordu. Vücûdunu bir akreb soktu ve yere düştü. Talebesi bu akrebi öldürmek istediler. Ebû Hanife: «Beni severseniz, onu öldürmeyiniz« buyurdu. Talebe, hikmeti nedir efendim? dediler. Ebû Hanife buyurdu ki Onu öldürmeyiniz, kendimi onunla tecrü­be etmek istiyorum. Bakayım hadis-i şerîfde haklarında: «Âlimlerin kanı zehirlidir» buyurulan âlimlere dâhil miyim, yoksa değil miyim?» Talebesi akrebe baktılar. An be an zaıflıyor, küçülüyor, süzülüyor, büzülüyordu. Nihâyet yürümeğe mecâli kalmadı. Düştü ve orada ölüverdi. Ey müminleri Âlimleri gıybet etmekten, şanlarına yakışnuyan söz söylemekten, onların ederini yiyip, din zehiri ile zehirlenmiş olarak ölmekten kaçınınız.

----------

-Yine aynı kitabda diyor ki:Dünyanın kadim diyen, ya’nî bu dünyanın bir yaratıcısı yoktur böyle gelmiş böyle gider diyen bir dehrî imamın zamanında, halîfıye geldi ve: «Asrının uleması olan Ebû Hanife. Ebû Yûsuf ve diğerleri, dünyanın bir yaratıcısı vardır diyorlar. İçlerinde en üstünü hangisi ise, emret, huzuruna gelsin. Huzûrunda onunla münâzara edelim. Bu dünyanın bir yaratıcısı olmadığını isbat edeyim* dedi. Halife Ebû Hanî-feye haber gönderdi. Zira âlimlerin en üstünü o idi. Haberci: «Ey İmâm, bir dehrî geldi, halîfenin huzûrunda seninle münâzara etmek ister. Halîfe hemen gelmenizi buyurdu» dedi. Ebû Hanîfe, öğleden sonra gelirim dedi. Haberci, Ebû Hanîfenin söylediğini gelip Halifeye söyledi. Halîfe, haber­ciyi ikinci defa Ebû Hanîfeye gönderdi. Ebû Hanîfe kalktı, halîfenin yanı­na geldi. Halîfe kendisini karşıladı, kendi yanında meclisin baş köşesinde oturttu. Büyükler ve şehrin ileri gelenleri toplandılar. Dehrî söze başladı ve:

«— Ey Ebû Hanîfe, niçin böyle geç geldin?» dedi.

Ebû Hanîfe cevâbında:

«Tuhaf bir hâdiseyle karşılaştım. Benim evim, Dicle nehrinin karşı tarafındadır. Evden çıktım. Dicle kenarına geldim. Nehri karşıya geçmek istedim. Dicle kenârında köhne ve parça parça olmuş bir sandal gördüm. Bir marangoza, ustaya lüzum kalmadan, kırık - dökük parçalarını âletsiz birleştirdim. Sağlam bir sandal oldu. Sandala bindim. Nehri geçtim ve bu­raya geldim. O yüzden biraz geç kaldım» buyurdu.

Bunu duyan Dehrî:

«Ey müslümanlar! Duydunuz mu? Sizin İmamınız ve zamanının en üstünü, neler söylüyor? Bundan daha yalan ve saçma bir söz İşittiniz mi? Marangozsuz ve ustasız sandal nasıl ta'mîr edilirmiş. O, tam bir yalancıdır. Nasıl ona en büyük âlim diyorsunuz?» dedi.

Bunun üzerine Ebû Hanîfe:

«Ey kâfir-i mutlak! Bir sandal bile marangozsuz ve ustasız yapıla­mazsa, bu âlem, bu nizam ve ahenk içindeki kâinât, bir yaratıcı, bir yapıcı­sı olmadan nasıl meydana gelir. Yoksa bunun yapıcısını, yaratıcısını inkâr mı edeceksin?» buyurdu. Hazır olanlar bu cevâbı yeterli görüp, dehrînin boynunu vurdular.

----------

-Abdullah ibni Mübarek, Ebû Hanîfeye sordu: «Bir kimsenin iki gümü­şü, başka kimsenin bir gümüşü ile karışsa, sonra bunlardan ikisini kaybet­se, hangileri olduğunu bilmese, ne yapmalıdır?» Ebû Hanîfe cevâbında: Kalan bir gümüş üçe taksim olunarak ikisinindir» buyurdu. (Ya'nî üçte biri, bir gümüşü olanın, ikisi de, iki gümüşü olanındır.)

----------

-İmamın yanına, bir Râfızî gelip, İnsanların en kuvvetlisi kimdir? diye sordu. Cevâbında: «Bize göre hazreti Alidir (kerremallahü vecheh). Zirâ, hilâfetin Ebû Bekr-i Sıddtkın (radıyallahü anh) hakkı olduğunu bildi. Kabûl ve teslim eyledi. Size göre ise, Ebû Bekr-i Sıddiktır. Zira hilâfeti zorla hazreti Aliden aldı ve hazreti Ali ondan alamadı» buyurdu. Râfızi bu sözü duyunca şaşırdı. Ne söyliyeceğini bilemedi.

----------

-Ebû Hanîfe, Medine-i Münevverede hazreti Alinin oğlu hazreti Ha­sanın oğlu Muhammed ile (radıyallahü anhüm) buluştu. Ebû Hanîfeye:

-Ceddimin hadîs-i şeriflerine kıyâs ile muhalefet eden zât sen mi­sin?» dedi.

Ebû Hanîfe:

-Bundan Allahü teâlâya sığınırım. Ceddinize (sallallahü aleyhi ve sellem) olan hürmetimiz gibi, size de hürmetimiz vardır.» deyip, huzûrunda dizleri üzerine oturdu. Konuşmağa başladılar. Ebû Hanîfe:

«Erkek mi zayıftır, kadın mı?» dedi.

Muhammed bin Haşan:

«Kadın daha zayıf yaradılışlıdır» dedi.

Ebû Hanîfe:

—«Kadının, terekeden hissesi ne kadardır?» dedi.

Muhammed bin Hasan:

«Erkeğin yarısı kadardır» dedi.

Ebû Hanîfe:

«Eğer kıyâs ile söyleseydim, bu hükmün tersini söylerdim» dedi. Sonra:

«Namaz mı efdaldır, oruç mu?» diye sordu.

Muhammed bin Hasan:

«Namaz efdaldır» dedi.

Ebû Hanîfe:

«Eğer kıyâs ederek söyleseydim, hayız olan kadına (adet gören kadına), Ramazan orucunu kaza etmesini değil, namazını kaza etmesini emr ederdim» dedi

Sonra:

«Bevil (sidik) mi daha pistir, meni mi?» diye sordu.

Muhammed bin Hasan:

«Bevil daha necistir (pistir)» dedi.

Ebû Hanîfe:

— «Eğer kıyâs ederek söyleseydim, meni çıktığı zaman değil, bevil çıktığı zaman gusl abdesti almağı vâcib kılardım. Ama hadîs-i şerîfde olan­dan başkasını söylemekten Allahü teâlâya sığınırım. Ben Resûlullahın (sal­lallahü aleyhi ve sellem) sözlerine kıymet veriyorum, onları açıklıyorum,başka bir şey yapmıyorum» dedi. Muhammed bin Hasan, bunun üzerine kalkıp, Ebu Hanîfenin alnından öptü.

----------

-Küfe şehrinin yabancısı bir adam, çok güzel olan hanımı ile gidiyor­du. Küfeli birisi, kadına göz koyup, bu benim karımdır deyip, hanımını elinden almak istedi. Kadın da kocasından ayrılıp, o adamla gitti. Kocası,kendi nikâhlısı olduğunu isbât edemedi. Zira oranın yabancısı idi. Mes'eleyi Ebu Hanîfeye arz ettiler. Ebu Hanife, Ebi Leyli ve bir grup insanlar, o kadının kocasının yanına gittiler. Ebu Hanife, bir kadına şu adamın yanına git buyurdu. Kadın adama yaklaşınca, adamın köpekleri havlayıp, kadına saldırdılar. Ebu Hanife, sonra o adamın karsına, sen onun yanına git  dedi. Kadın gidince, köpekler tanıdığı için, etrafında dolaşmağa eteklerine sürünmeğe başladılar. Bunun üzerine İmâm: «iş anlaşıldı» buyurdu. Kadın da, itiraf edip, bir hatâ ettiğini kabul etti.

----------

-Dünyaya kadim diyen dehrilerden bir grup Ebu Hanifeyi öldürmek istediler. Bu dehri topluluğu, önce onunla bir mes’elede münâzara edelim, onu yenip öyle öldürelim dediler. Bir araya geldiler. Ebu Hanife sordu,  «içerisine ağır ve çok kıymetli yük yükletilmiş, dalgalı, engin bir denizde, kaptansız bir geminin bulunmasına ne dersiniz? Böyle bir şey olur mu?» Dehrîler, böyle şey olmaz dediler. Ebu Hanife: Her mevsim, hattâ her gün hâli, şekilleri, işleri değişen, hergün bir başka şekilde görünen, intizamı akıllara hayret veren bu dünyanın hâkim bir yaratıcısı ve çok tedbirli bir sâhibi olmadığına nasıl hükm edersiniz? dedi. Hepsi tevbe ettiler. Allahu Teâlâya ve dünyayı yarattığına, dünyanın da sonradan yaratılma olduğuna inandılar ve kılıçlarını kınlarına soktular.

----------

-ibni Âsim, İmâmın faziletlerini anlatırken der ki: lmâm-ı A’zamın ilmi, zamanındakilerin ilmi ile tartılsa, İmamın ilmi ağır gelirdi.

----------

-Kadı-yı Semerkand der ki: Hacca gidiyorduk. Yanımıza, kalbi çok bo­zuk birisi geldi. Her gün kaderden bahs eder, mu’tezile misâllleri verirdi. Kimi görse bu konuyu açardı. Kimse onu yenemiyordu. Onun bu hâli, ken­dine gurur veriyor, biz ise gayrete geliyorduk. Nihâyet Iraka geldik. Küfe­den geçiyorduk, lmâm-ı A’zamın meclisine uğrayıp, bunun insanlara ver­diği sıkıntıyı anlatmayı düşündük, önünde kâğıt vardı. Yazı yazıyordu, kader hakkında konuşmasını istedik. Kalemi, kâğıdı bırakmadan, yüzünü kaderiyye mezhebinde olan o kimseye döndü ve: «Hak yolu açık ve aydın- ne için karanlık kader yolunu tuttun?» buyurdu ve ona bir teveccüh etti.

Taşköprüzade Ahmed Efendi,Mevzuat-ul Ulum
Devamını Oku »

Hayır ve Şer Allah'tandır

Hayır ve Şer Allah'tandır

Bir hadis-i kudsîde “Kullarımdan bazısına fakirlik layık olur, eğer ona zenginlik versem hâli bo­zulur; bazı kullarıma da zenginlik layık olur, eğer onu fakır kılsam hâli bozulur” buyrulmuştur. Bu hadis yukarıda adı geçenlerin hepsini içine alır. Herkesin istidat ve kabiliyetine gerektirirse ona göre mu­amele olunur. Mesela Zeyd’in tavır ve fiilleri Amr’ın  tavır ve fillerin­den iyi ve güzel iken, Zeyd’in fakir ve mihnette olup, Amr’ın zengin ve rahat olması, takdir olunanın ortaya çıkması demektir. Kendi nef­sini teberri ve kadere isnad etmek tam cehalettir. Çünkü “insanlar amellerine göre karşılık bulurlar, amel hayr ise hayır, şer ise şer bu­lur” mealince her şahsın istidadı İlahî takdiri kendi nefsine icab ve davet eder. Meselâ iki talebe bir üstadtan ilim tahsilinde olsalar,ahlâklarına uygun olarak biri heva ve hevesine tabi olup okumadan câhil kalsa ve cehaleti yüzünden fakir ve zillette olsa diğeri gayret ve himmet ederek alim olup ilmi sebebiyle nimet ve izzette olsa, imdi bu iki şahsın kaderleri böyle imiş demek kaderi hatalı saymaktır.

İki kardeşe babalarından miras kalsa, biri sefahata harcayarak fa­kir, diğeri tedbirli, akıllı olup israf etmeyerek zengin olsa, bu iki kar­deşin fakir ve zenginliğini kadere isnad etmek cehalet ve avamın iti­kadıdır. Belki kendilerine hareket ve fiillerinin etkisinin gereği olarak ilahı kaderi bu halde bulunmalarına davet ve icab ettirdi. Zira “Senin Rabbin kimseye zulmetmez. ” (Kehf, 49) “Biz onlara zulmetmedik lâ­kin onlar kendilerine zulmettiler ” (Hud, 101) ve daha bunların ben­zeri ayetler ve hadislerin delâletleri zulüm ve isyanın kula isnad olun­masını işaret ederler.

Hatta şeytan “Beni iğva ettin” (Hicr, 39) kelâ­mında iğvayı Hakk Teâlâ’ya isnadla yalancı, Hz. Adem “nefsimize zulmettik” kelamında zulmü kendi nefsine isnad ederek doğru oldu­ğu için şeytan kovulmuş ve Hz. Adem makbul olmuştur. Hayır ve şer Hakktandır demek, yaratmak ve hüküm Haktandır ama benimseme ve irade kuldandır diye inanmak gerekir. Eğer böyle olmazsa irade-i cüz’ıyeyı inkar ve Cebriye mezhebini seçmek lazım gelir. Cüz’î irade­nin gerek mahluk, gerek gayr-i mahluk olsun kulun hallerinin hepsinin varcağı  yercüz’î iradedir. Tedbirde kusur edip takdire bahane bulmak aptallıktır. İlmin maluma tabi olduğu meselesini bundan önce beyan ettik. Kısaca her kesim giriftar olduğu mihnet ve meşakkati kendi kazanır.

Hakk Teâlâ cömert ve kerim, feyyaz-ı mutlaktır. Feyyaz-ı mutlak­ta cimrilik olmaz, bir kimseye zulüm ve gadr etmez ve müstehab ola­na yardım ve ihsanda eksiklik etmesi ihtimali yoktur. Cüz’î irade de­mek, her bir şahsın ruhunun meyil ve hoşlandığı şey ve evsafından ibarettir. Ruhun meyli ve hoşlandığı hangi tarafa yönelmiş olursa o tarafı irade ve arzu etmiş olur.

İşte bu iradesi hasebiyle gerek hayır­dan gerek şerden ne türlü muamele ve mücazat olunmasına müstehak ve layık ise külli İlahî irade o türlü muamele ve mücazat olunmasına taalluk eder. Ona kader derler. Güya cüz’î irade dolabın mihveri, küllî irade dolab mesabesindedir. Cüzî irade her ne kadar küllî irade­nin hükmü altında ise de küllinin hükmü cüz’înin devran ve liyakatı-na tabidir. Bu takdire göre her bir şahsın gerek hayır ve gerek şer ile muamele ve hüküm olunmasını gerektiren sebebi yine kendi zatıdır. Hatta bazı muhakkikler, her bir şahıs kendi nefsinin hem hakimi ve hem de mahkumudur.

Doğrusu budur ki kısas ve kati olunmaya müs­tehak bir katilin gerek kendinde değilken gerek uyku basmasıyla ve gerek çeşitli sebeplerle akl-ı maaşına ani bir halel, bozukluk olsa o anda katile, “Sen ne türlü mücazat ve muamele olmak istersin” diye sorsalar, katil, öldürülmek istediğini söyler. Keza hayır ile mücazat olunmaya müstehak salih bir kimsenin kendisine, sana ne türlü mu­amele olunması lazımdır diye sorsalar, hayır ile muamele olunması lazımdır diye cevap verirler. Keza zengin bir adam fakir olsa fakir ol­masını kendi batını kendine hükmeder. Kıyas bunun üzerinedir.

Kısa­ca herkesin bulunduğu hali kendi nefsi üzere kendisi icab ve hükme­der. Ama zahirde bilmezler. Batın hallerden bir miktar haberi olanlar bilirler. İnsanlar her zaman ekicidirler, yani ektiklerini biçerler “Dün­ya ahiretin tarlasıdır” hadisinin manası vaktinde ekilen hayır ve şer’i vakti gelince bulursun demektir. Bu takrirden anlaşıldığı gibi, İlahî fiillerin hepsi hüküm ve mesalih üzeredir. İllet ve arazla malul değil­dir. Bir kimsenin, bu niçin böyle, demeye hakkı yoktur. “Örtüyü açarsan, ortaya çıkan şeyde hatır yoktur” hadisi bu manayı doğrular. Bu mesele her ne kadar avama göre kolay ve açık ise de havasa göre kolay değildir.



Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü
Devamını Oku »

Huda-i Mevhum

Huda-i Mevhum


Ey arif! Hakikatta malûmun olsun ki, Âdemoğullarından pek çok kimseler farazi ve sahte (mevhum ve masnu’) bir İlaha taparlar ve daima da tapmaktadırlar. Çünkü her şahıs kendi fikir ve hayalinde bir şey tasavvur eder. O tasavvur ettiği şeye İlah  diye inanıp ona tapar. Herkesin tasavvur ettiği şey onun farazi ve sahte İlahı olur. Bütün insanlar bu tasavvurdan ırak olmaz. İşte böyle olan kimseler bütün gün putperestleri gıybet edip ‘putperestler kendi elleriyle put­lar yapıp ona taparlar’ diyerek onları kötülerler. Kendilerinin de bütün ömürlerinde diğer putperestler gibi olduklarını ve daima öyle olmak istediklerinini bilmezler. Rablerin Rabbı, gerçek Ma’bûd ve mutlak İlah’dan gafildirler.

Bu meselenin hariçte misali şudur: Bir abid Hz. Hızır’ın vasıflarını işitmekle ona aşık olup gece gündüz onunla karşılaşmayı ve sohbet etmeyi temenni edermiş. Fakat Hızır ismini işittiğinde şu kıyafette şu görünüşte olmalı diyerek hayalinde bir görünüş tasavvur etmiş. Bir gün halvette Hz.Hızır kendi cismani kıyafeti ile o abide görünüp ‘İşte görmek istediğin Hızır benim’’demiş.Abid hemen Hz.Hızır’ın suretine bakıp görmüş ki kalbinde tasavvur ettiği kıyafette değil. Abid ona ‘Sen Hızır değilsin’ demiş. Hızır (a.s.) abdie, ‘Niçin ben Hızır değilim’ dediğinde âbid, ‘Benim tasavvur ve vehm ettiğim Hızır bu kıyafette değildir’ şeklinde cevap verince, Hızır (a.s.) ona şöyle demiş: ‘Öyleyse sen bana aşık değilsin; ancak kendi tasavvur ve kuruntuna aşıksın’. Ve sonra kaybolmuş.''



Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü
Devamını Oku »

Kaza ve Kader

Kaza ve Kader


Ey arif! Allah’ın hükmü, kazası ve kaderi vardır. Bunların her biri başka başkadır, yani zıt isimlerdir, eşanlamlı isimler değildir. Hakk’ın ezelî ilmi O’nun hükmüdür. Bildiği şeyleri ortaya çıkarmak O’nun kazasıdır. Ve o şeyleri var ettikten sonra birden yaratıp zahire çıkarması O’nun kudret ve kaderidir. Her şey O’nun kaza ve kaderiyledir. Bu âlemde ne olursa O’nun kudretiyle olur. Bütün işler O’nun kaderiyledir.

Ey arif! Hakk’ın ilmi O’nun hükmü demektir. O hükmün sebep­lerini yaratmak O’nun kazasıdır. O sebepleri birden meydana getirmek O’nun kudret ve kaderidir. Yakinen bildik ki âlemde yaratılmışın (hâdis) bir şeye sebebolması mümkün değildir. Buna göre O’nun kudretinden hariç âlemde bir nesnenin zuhuru ve hudûsu mümkün olmaz. Bütün eşya O’nun kudret ve kaderiyle olur.

Ey arif! Malûmun olsun ki, ayetlerle hadislerin arasında tenakuz şeklinde bazı hükümler görülürse de görünüştedir (sûrî). Hakikatte tenakuz yoktur. Ulemâdan kelâmcıların, tenakuzların varacağı yeri (mevrid) ve musarreflerini inceleyip tenakuz yokluğunu bilmeleri gerekir. Aynı şekilde bir hadiste “Kader kılınmış şey değişmez"", diğer bir hadiste ise “Kaderi duadan başka hiçbir şey geri çevirmez“ rivayet olunmuştur. Dua, daha aşağıda olanın (ednâ) daha vakardan (âlâ) talep etmesi manasınadır. İmdi, bu iki hadis arasında olan tenakuz görünüştedir. Birinci hadise göre kader değiştirilmez ve ikinci hadise göre kaderin reddi mümkündür.

Ey arif! Eğer bir kimse, kaderi redd mümkün değildir derse, bi­rinci hadise göre doğru demiş olur. Bir başka kimse, kaderi redd mümkündür, derse, ikinci hadise göre yine doğru demiş olur. Mesele­nin tahkiki şudur; eşyada değişme mümkündür, ama bütünde müm­kün değildir. Mümkün olan, bazı eşyadadır. Kaderin reddi yine kader ile mümkün olur. Meselâ bir kimse çok bal yese vücudunda sıcaklık ortaya çıkar. Hummaya dönüşerek ölme ihtimali olabilir. Hazık ta­bibe haber verilerek bu hararet vücuttan savuşturulmuş oluncaya ka­dar ona kâfur yuvarlığı verip bu öldürücü hastalıktan kurtulma imkâ­nı bulabilir. Hiç şüphe yok ki o hararet Hakk’ın kaderiyleydi. Kâfur yuvarlağının yenmesi de yine Hakk’ın kaderiyledir. Buna göre kaderi redd kaderle mümkün demektir. Eğer humma hastalığı sonuna gelip rutubet tamamen dışarı atılmış ve harcanmışsa, hazık tabib ona ne kadar ilaç verirse versin hastalık kaldırılamaz.

Yıldızların ve feleklerin etkileri de böyledir. Mesela yaz mevsimi geldiğinde hava gayet sıcak olur. Bu sıcaklık Hakk’ın kaderiyledir. Bu harareti âlemden reddetmek mümkün değildir. Ama bir kimse yeraltı odası (seradib) yapar ve yaz döneminde orda oturursa kendi nefsin­den bu harareti uzaklaştırmış olur. Aynı şekilde kış mevsiminde hava gayet soğuk olur. Bu soğuğun Hakk'ın kaderiyle olduğundan şüphe yoktur. Bu kaderin âlemden reddi mümkün değildir. Soba ve ocaklık bulup kış günlerinde orada durursa, o soğukluğu kendi nefsinden uzaklaştırır. Diğer şeyleri sen buna kıyas et.

Ey arif! Kul tarafından ortaya konulan şeye tedbir derler. O şeyi Hakk Teâlâ yaratırsa ona takdir derler. “Kul tedbirle hareket eder, Allah takdir eder. ” Ama hakikat gözüyle incelense ikisi de İlahî ka­derdir. Kaderi yine Hakk’ın kaderiyle redd mümkündür. Kılıcı kılıç redd, askeri askerle redd, aklı akılla redd ve cehaleti cehaletle redd. Buna göre birinci hadisin musarrefi bütünde ve ikinci hadisin musarrefi bazılarında olup ikinci hadis arasında tenakuz olmadığı ke­sinleşmiş olur. Başka tenakuz şeklinde bulunan ayet ve hadisler de bu kıyas üzredir.

İmdi bu tahkik üzre şeriat ehlinin mezhebi Cebriyye ve Kaderiye’den uzak ve ayrı olur. Çünkü Cebriye tedbiri inkar edip,kaderi, reddmümkün değildir, “Kader kılınmış şev değişmez’’

Diyerek mutlak cebr de kaldılar. Kulların tedbirini ve cüzi ıradelerini toptan inkar ettiler. Kaderiye ise Hıristiyanlar ve Mecûsiler gibi Hakk’ın kaderinı bütün bütün inkâr ettiler. Kaderiye’nin hatası Cebriyenin hatasından daha büyük ve daha kötü olduğu açıktır. Hatta bir hadiste; “Kaderiye, bu ümmetin Mecusileridir"buyrulmuştur.

Cebriyye’nin câhillerine şu şekilde bir soru sorulur: Sîzler cüz î irade ve akılların tedbirini redd ve inkâr edip kaderin kaderle reddi mümkün değil diyorsunuz.Eğer nefs-ı emr'de sizin dediğiniz gibi olsaydı hocaların terbiyesinin, akılların tedbiri ve anlayışların düşüncesinin,aptalca ve abes olması gerekirdi. Hatta iyiliği emr ve kötülükten nehy etme de fayda olmazdı, bu soru gayet açık ve aydınlıktır. Açıklığınınn çokluğundan bu meselede ulemadan bir hayli cemaat hayrete düşüp sersemlediler. Kaderiye, Cebriye ve bazı bâtıl mezheplerin kurulması kader meselesini halledemediklerinden dolayı oldu.

Beyit

Dermiş ıkı milletin savaşı herkese özür,

Hakikati görmedikleri için efsane yolun vardılar!

Cebriye’nin Görüşlerini İptal İçin Diğer Bir Cevap

Muhakkikler kader sırrı hakkında şöyle söylemişlerdir: Alem ezelde İlâhî işlerde (şuûnât-ı ilâhîye)sinde iken her birinin mahiyeti ve gereğine Allah’ın ezelî ilminin taallukundan ibarettir. Öyle kı her bir ayn hariçte var olma zamanında, yani haricî varlığı hangi za­manda olması gerekiyorsa o gerektiği hal üzre zuhuruna ilmi taal­luk etmişti. Halbuki şuûnat ve a’yânlar kılınmış (mec’ûl) değildir. Kılanın (câil) kılması ona taalluk etmemiştir. İşte bu ilmi üzre hük­mü sabit oldu. Buna göre hükmü ilmine tabi oldu. İlmi de malûma tabı oldu. Şüphesiz Hak Teâlâ Hakîm’dir ve de Hakem’dır. Bir şey üzre kaza ve hüküm buyurmaz, ancak o şeyin ilmi hazretinde subûtu halinde ayn’ın ilerde kaza bulacak hallerine taalluk eden ilmi üzre hüküm buyurduğundan mahlukatta kesinlikle cebr ihtimali bulunmaz.’’Peki niçin falanı kafir,falanı mümin,falanı fakir, falanı zengin kıldı” diye sorulmaz. Herkesin hâli zatının gereği olmuş olur. Eğer bir kimse bu meseleyi anlamazsa ona “ Yaptığından sorulmaz ” (Enbiya, 23) cevabından başka cevap verilmez. Muhak­kiklerin meslekleri budur.

Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü(İnsan yay.)
Devamını Oku »