Ahmed B. Hanbel (r.a) Hakkındadır

Ahmed B. Hanbel (r.a) Hakkındadır




İmam Ebû Abdullah Ahmed bin Muhammed Ibni Hanbei-i Şeybânî aslın Mervli'dir. Hicri yüzaltmış dört yılında (M. 780) Bağdad’da dünyaya geldi. Ikiyüz kırk bir (M. 855) de yine Bağdad’da vefât eyledi. Yetmiş yedi yıl yaşadı. Fıkıh ve hadîste, Zühd, vera' ve İbâdette imam idi.

(Din ve sünnetin imâm-ı mezhebin ve milletin öncüsü, ilim, amel ve takva nümunesi, dört imâmın, dördüncüsü idi. Ehl-i sünnet vel cemaat Imamlanndandır).. Sahihin sahih olmıyandan ayrılması onun sebebiyle an­laşılmıştır.

Bağdad'da birçok âlimlerden ilim öğrenmiş, hadîs-i şerif dinlemiştir. Sonra Kûfe'ye, Basraya, Mekkeye, Medîneye, Yemene ve Şama gitmiş, tekrar Bağdada dönmüştür. Bu dolaştığı şehirlerde bulunan en büyük âlimlerden fıkıh ve hadîs öğrendi. Yezîd bin Hârundan, Yahyâ bin Said-i Kaftandan, Süfyân Ibni Uyeyneden, Muhâmmed bin idris-i Şâfiîden, Abdurrazzak bin Hümamdan ve daha birçok âlimlerden hadis öğrendi. Ken­disinden de hedîs-i şerif rivâyet ve nakl edenler çoktur. Oğulları Salih ve Abdullah, amcasının oğlu Hanbel bin Ishak, sonra Muhammed bin İsmaîl-i Buhârî, Müslim bin Haccac-ı Nişapûrî, Ebû Dâvud Sicistânî ve daha bir çok âlimler.

Fazilet ve menkabeleri çok, Islâmiyyetteki yeri meşhurdur. Medhu senâsı bütün dünyaya yayılmıştır.

Ishak bin Raheviyye der ki: Ahmed Ibni Hanbel, yeryüzünde Allahü teâiâ ile kulları arasında bir hüccettir, delildir. Ya ni kullar, onun vasıtası ile Allahü teâlânın yolunda gitmektedirler.

İmâm-ı Şafiî der ki : Bağdad’dan ayrıldığım zaman, Bağdad’da Ah­med Ibni Han belden daha âlim, daha faklh, vera, ve takvâsı ondan daha fazla kimseyi bırakmadım.

Ebû Zer'a der ki: Ahmed Ibni Hanbel beşyüz binden ziyâde hadîs-i şerif ezberledi.

Ibrâhim-i Harık der ki: Ahmed Ibni Hanbeli gürdüm. Sanki Âllahü teâlâ evvelkilerin ve sonrakilerin ilmini onda toplamıştı. Her ilimde böyle idi Fakat dilediğini söyler, dilediğini söylemezdi.

Ebû Dâvud-i Sicistâni der ki: Ahmed ibni Hanbelin meclisi, yalnız ahıret için idi. Orada dünya kelâmı konuşulmazdı. Bir kerre dünyadan bahs ettiğini duymadım.

Ahmed bin Mûsâ der ki: Haşan bin Abdülazîze Mısır'dan mirâa ola­rak yüz bin altın getirdiler. O da Ahmed ibni Hanbele üç kese altın gön­derdi. Her kesede bin altın var idi. Ve : «Efendim, bu para halâldır, bunu kabûl edin, ailenize ve evinize harcayın» dedi. İmam, benim paraya ihti­yacım yok, ben kanâat içinde yaşamayı severim deyip paraları almadı.

Oğlu Abdullah der ki, çoğu zaman babamın, namazdan sonra: «Ya rabbi, senden başkasına secde etmekten alnımı koruduğun gibi, senden başkasından birşey istemekten de, yüzümü koru» dediğini duyardım.

Meymûn İbni Esba’ der ki : Bağdad’da idim. Bir feryâd işittim. Ne oluyor? diye sordum. Cevabında : Ahmed İbni Hanbelin sesidir, işkence ediyorlar dediler. Yanına girdim. Bir sopa vurdukları zaman : «Bismillah» dedi, kinci sopayı vurduklarında : «Lâ havle velâ kuvvete illâ billah» dedi, üçüncü sopayı vurduklarında: «Kur’ân-ı kerîm Allahü teâlânın kelâmıdır, mahlûk değildir, mahlûktur denemez» dedi. Dördüncü sopayı vurdukla­rında : «Sen onlara de ki, Allahü teâlânın bizim için yazdığından başka birşey bize gelmiyor» mubârek kelâmını okudu. Böylece yirmidokuz sopa vurdular. İmanım belinin uçkuru bezden idi. Koptu ve pantolunu kasığının üzerine düştü, imam gözlerini göğe çevirip, ağzından bir şeyler söyledi. Hemen, o anda, pantolunu beline çıktı. Yedi gün sonra İmamın yanına git­tim ve : «Ogün dudaklarınızı oynattınız, acaba ne söylediniz efendim?» dedim. Cevabında : «Ya rabbi, Arşını onunla doldurduğun isminin hâtırı için, eğer ilm-i şerifin benim haklı olduğuma müteallik ise, benim hayâ perdemi yırtma, beni utandırma» diye dua ettim buyurdu.

Ahmed ibni Muhammed-i Kindî der ki ; Ahmed ibni Hanbeli rüyada gördüm. Hak teâlâ sana nasıl muamele etti? dedim. Buyurdu ki : Beni mağfiret eyledi. Sonra dedi ki, Ey Ahmed! Seni benim için dövdüler mi? Evet, yârabbi dedim. Hak teâlâ: «Ey Ahmed, Baki Bu benim vechimdir. iyi bak, bakmak sana yasak değildir» dedi.

Bundan önce Ahmed ibni Hanbelin, Kur'ân-ı kerîme mahlûk demesi için imtihan olunduğunu, ya’nî kendisine eziyyet ve işkence ettiklerini uzun uzun, yeri düşmüşken, anlatmıştık. Tekrâr yazmamıza lüzûm yok.

Vefat ettiği zaman, namazına müslümanlardan o kadar halk toplandı ki, saymağa imkân yok idi. Sonra Mütevekkil, halkın namaz kaldıkları ye­rin alanının ölçülmesini emretti. Gördüler ki, iki milyon üçyüz bin kişiyi : alacak geniş bir meydan idi. Vefat haberi etrafa yayılınca, eşrâf ve fakir­eler kitle kitle gelip, kabri üstünde namaz kıldılar. Bu şekilde namazını kı­lanlar da, sayılamıyacak kadar çok idi. Hattâ rivâyet olunur ki, o gün yahudî ve hıristiyanlardan otuz bin kişi, cenazesindeki kalabalığı ve daha bir çok acîb halleri görüp müslüman olmuşlardır.

(Tezkiretül evliya) da diyor ki: Verâ, takvâ, riyâzetler ve kerâmetler sâhibi olup, ileri görüşlü idi. Duası kabûl olanlardandı. Her fırka onu mu- bârek tutmuştur. Bir gün oğlu : «Âdemin (aleyhisselâm) hamurunu kendi eliyle, (ya’ni kudretiyle) yoğurdu» kelâmını söylerken, elini kaftanının ye­ninden dışarı çıkardı. Ya'nî elini gösterdi. Babası buyurdu ki: «Allahü te- âlânın yed’inden (elinden) bahsederken kendi eline işâret eyleme!»

Büyük evliyâdan çokları ile görüştü. Zünnûn-ı Mısrî, Bisr-i Hâfî, Serrı-yı Sekatî, Ma’rûf-i kerhî ve bunlar gibi nice evliya ile sohbet etmiştir.

Bişr-i Hâfî der ki: Ahmed'de üç haslet vardır. Bunlar bende yoktur. Kendisi ve ailesi için halâlı ister, ben ise kendim için isterim.

Sırrı-yı Sekatî der ki: Bütün hayatı boyunca mutezileden zarar ve zi- yân görmüştür. Mu'tezile ona çok ta'n ettiler. Vefatında ise, Müşebbihe tâifesi ta'n eylediler. Halbuki Ahmed ibni Hanbel, onların ta’nlarından be­ri ve uzak idi.

Bağdadda mu'tezilenin çok ve sözlerinin geçerli olduğu bir zaman­da, Mutezile: Onu zorlamalıyız ve Kur’ân-ı kerîme mahlûktur detirtmeliyiz dediler. İmamı halîfenin sarayına götürdüler. Halîfenin kapısında bir kumandan vardı. İmama dedi ki: Ey imâm! Merd ol! Doğruyu söylemek­ten çekinme. Ben bir zamanlar birşey çalmıştım. Bana bin deynek vur­dular. Yine de ikrâr ve itirâf etmedim. Sonunda kurtuldum. Ben, bâtıl bir şey üzerine sabr eyledim. Sen ki, muhakkak haklısın, elbette daha çok sabredersin.

İmam der ki: «Onun bu sözü çok hoşuma gitti». İmam zayıf ve yaşlı idi. Tuttular, yatırdılar ve Kur'ân-ı kerîme mahlûk demesi için binbir dey­nek vurdular. Fakat o, Kur’ân-ı kerîme mahlûktur demedi. Elleri bağlı idi. Yukarıda geçtiği gibi uçkuru koptu. Gaibden bir el gelip bağladı. Bunu gö­rünce İmamı serbest bıraktılar. Vefatına yakın, insanlar gelip, size eziyyet edenler hakkında ne söylersiniz diye sordular. Cevabında: «Allah için beni dövdüler. Haksız olduğumu zan ettiler. Onların bu deyneklerinin ya­raları, ağrıları içerisinde olduğum halde, kıyâmete kadar onlara bir düş­manlığım yoktur» buyurdu.

Bir gencin, kötürüm olmuş, hasta bir annesi vardı. Birgün oğluna: Ey oğlum! Eğer benim rızamı almak, beni sevindirmek istersen, Imâm-ı Ahmedin huzuruna git ve bana dua etmesini söyle, belki Allahü teâlâ, be­ni bu hâle getiren, bu hastalıktan kurtarır dedi. Genç, İmamın kapısına geldi ve seslendi. İçeriden bir ses: Kimsin? dedi. Cevâbında, size muh­tacım, hasta bir annem var, sizden dua istiyor dedim. İmam çok üzüldü. Kendi kendine, Beni nereden biliyorlar dedi. Sonra kalktı, gusl abdesti aldı ve namaza durdu. İmamın hizmetçisi, o gence: Sen geri dön, İmâm senin için uğraşıyor dedi. Genç geri döndü. Evin kapısına geldiği zaman, annesi kalktı ve kapıyı oğluna açtı. Allahü teâlânın izni ile tam sihhate kavuştu.

Bir su kenarında abdest alıyordu. Bir başkası da onun yukarısından abdest alıyordu İmama hürmet için kalktı ve İmamın aşağısına gelip ab­dest aldı O kimse öldüğü zaman, rüyâda gördüler ve Allahü teâlâ sana ne yaptı dediler. Cevabında, Alahü teâlâ bana, abdest alırken İmama hürmet ettiğim İçin rahmet eyledi dedi.

Imam-ı Ahmed der ki: Ka'beye gidiyordum. Sahralara düştüm. Yalnız idim. Yolu şaşırdım. Bir köylü gördüm. Bir kenarda oturmuş idi. Gideyim kendisinden yolu sorayım dedim. Gidip sordum. Açım dedi. Bir parça ek­meğim vardı. Ona verdim. Gür bir sesle: «Ey Ahmed! Sen kim oluyorsun ki, Allahü tealânın evine (Beytullaha) gidiyorsun! Allahü teâlâ oraya git­mene râzı olmayınca, elbette yolunu şaşırırsın» dedi. Imam-ı Ahmed der ki: Bu söz gayretime dokundu ve: «Yâ rabbî, senin köşelerde, kenarlarda sakladığın, halkın gözünden örttüğün böyle kulların vardır» dedim. O zat şöyle dedi: «Ne zannediyorsun Ahmed, ne zannediyorsun! Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, eğer Allahü teâlâdan isteseler, bütün yerler ve dağlar onların hürmetine altın olur.» İmam der ki: O anda etrafıma bak­tım. Toprak ve dağlar altın olmuştu. Kendimden geçtim ve düştüm. Gizli bir ses duydum: «Ey Ahmed, kalbini niiçin cem’iyyetde bulundurmuyorsun? O, benim öyle bir kulumdur ki, isterse onun için gökleri yere, yeri gök­lere kavuştururum. Onu sana gösterdim, ama sen hâlâ görmüyorsun» di­yordu.

Imâm-ı Ahmed Bağdadda otururdu. Fakat hiçbir zaman Bağdad mah­sûlünden ekmek yemezdi. Bu toprağı Emîr-ül müminin Hazreti Ömer (ra- dıyallahü anh) gazilere vakf eylemiştir derdi. Musula altın gönderir, buğ­day unu aldırır, ekmek yapar, yerdi.

Oğlu Sâlih bin Ahmed, bir sene Isfahanda kadılık yaptı. Gündüz oruç tutar, gece sabaha kadar ibâdet ederdi. Gecede iki saatten fazla uyu­mazdı. Kendi evinde, kapısı görünmiyen bir oda yaptırdı. Gece orada bu­lunurdu. Bir kimsenin, geceleyin bir iş için gelip de, kapısını kilitli bulma­sını istemezdi. Böyle bir kadı idi. Birgün Imâm Ahmed için ekmek pişir­diler. Bu ekmeğin hamurunun mayasını, bu oğulları Sâlih’den almışlardı. Ekmeği önüne getirdikleri zaman: «Bu ekmeğe ne oldu? buyurdu. Hamu­runun mayası, oğlunuz Sâlihdendir dediler. Buyurdu ki, o bir sene Isfa­handa kadılık yapmıştır, bu ekmeği biz yutamayız. Peki bu ekmeği ne ya­palım? dediler. Cevâbında: «Şuraya koyunuz. Bir dilenci gelirse, hamuru Sâlihdendir, isterseniz alınız dersiniz» buyurdu. Ekmek kırk gün evde kaldı.

Bir dilenci gelip almadı. Orada küflendi. Dicle nehrine atılar.İmam Ahmed, o ekmeği ne yaptınız? buyurdu. Dicleye attık dediler. İmam bun­dan sonra Dlcie nehrinden çıkan balıklardan yemedi. Takvam o derece idi ki, bir cemaatte herkes gümüş sürmedin kullanıyorsa, yanlarında otu­rulmaz, derdi.

İmama bir talebe misafir geldi. O gece ibriği su doldurup yanına koy­du. Sabahleyin gördü ki, ibrik koyduğu gibi dolu duruyor. İmam:«İbrik niye su ile dolu duruyor» dedi. Talebe, ne yapacaktım diye sordu. «Abdest alırdın ve teheccüd namazı kılardın. Yoksa bu ilmi ne için öğrendin bu­yurdu.

İmamın, gündelikle çalışan bir işçisi vardı. Akşam üstü talebesine, bu işçiye ücretini fazla ver dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi. İşçi almadı ve gitti. İmam, talebesine, arkasından yetiş, şimdi alır dedi. Ta­lebe, niçin şimdi alır diye sordu. İmam, o zaman, aklından böyle blrşey geçiyordu. Şimdi İse, bu düşünce onda yok. Alması tevekkülünü bozmaz buyurdu.

Imâm-ı Ahmed, Abdulah ibni Mübârekin gelmesini ve onunla görüş­meği çok arzu ediyordu. Nihâyet bir gün oğlu: «Babacığım, Abdullah ibni Mübarek geldi. Kapıdadır, Sizi görmek istiyor» dedi. İmam, içeri alma dedi. Oğlu: «Babacığım, bunda ne hikmet var ki, senelerdir onu görmek arzusuyla yanıyordun, bugün bu saadet, bu ni'met kapınıza geldi de, içeri almıyorsun» dedi. Babası, evet söylediğin gibidir, ama korkarım ki, onu gördükten sonra, letâfetine kapılır, sonra ayrılığına dayanamam. Onun korkusu için bir ömür harcarım. Onu, ayrılmak olmıyan yerde görmek is­terim buyurdu.

Muamelâtta yüksek sözleri vardır. Muamelâta dâir süâl soranlara cevab verir, hakikate, vilâyetin yüksek derecelerine âid süâl soranları, Bişr-i Hâfiye gönderirdi.

Buyurdu ki: Allahü teâlâdan, bana bir havf (korku) kapısı açmasını dua ettim. Bu duamdan sonra öyle oldum ki, Allah korkusundan, nerdeyse aklımı kaybedecektim.

Bir kerre, rüyâda Allahü teâlâyı gördü ve: «Yâ rabbi, sana yaklaşmak istiyen kulların ne ile yaklaşırlar» dedi. Cevabında: «Benim kelâmımla,» ya’nî Kur’ân-ı kerîm okumakla buyurdu. İmam yine: «Yâ rabbi, ma’nasını aniıyarak mı okumalı, yoksa anlamadan da okumalıdır? diye süâl etti. Allahü teâlâ: «O benim kelâmımdır. İster ma'nasını aniıyarak okusunlar, ister anlamıyarak» buyurdu.

Ihlâs nedir? diye sorduklarında: «Amellerin âfetlerinden kurtulmak­tır» buyurdu.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi - Mevzuat-ul Ulum

Devamını Oku »

İmam Şafii (r.a) Hakkındadır



İmam Şafii (r.a) Hakkındadır
İmam Ebû Abdullah Muhammed bin idris bin Abbâs ibni Osman bin Şafiî’ bin Sâib bin Ubeyd bin Abd-i Yezid bin Hâşim bin Muttalib İbni Abd-i Menâf Kureyşlidir. Dedesi Şâfi’ delikanlılığında Resûlullah (salla)- lahü aleyhi ve selem) ile görüşmüş, şerefli sohbetine kavuşmuştur. Onun babası Sâib (radıyalahü anh) Bedir günü islâma gelmiştir. Bu harbin ba­şında Benî Hâşim sancağını taşırdı. Sonra müslümanların elinde esîr ol­du. Fidye verip kurtulduktan sonra müslüman oldu.

Imâm-ı Şâfiî Gazzede, bir rivâyette Askalanda, yahut Yemende, yüz elli (m. 676) yılında dünyaya geldi. Yukarıda geçtiği gibi, bu yıl, Imâm-ı A’zamın (rahmetullahi aleyh) vefat ettiği senedir. Bazıları, imâm-ı A’zamın vefâtı günü dünyaya geldi dediler, iki yaşında iken Mekkeye getirdiler.

Muhammed bin Hakem der ki: Imâm-ı Şâfiînin annesi, İmama hâmile iken, rüyâda, Müşterî yıldızının karnından çıkıp, her memlekete bir par­çasının düştüğünü gördü. Rüyâ ta’bircisine gidip, rüyâsını ta’bîr ettirdi. Tabirci, büyük bir âlim olacak çocuğun dünyaya gelir dedi.

Imâm-ı Şâfiî der ki: Bir gece rüyâda Resûlulahı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Ey oğul, sen kimdensin buyurdu. Ey Allahın Resulü, si­zin kabîlenizdenim dedim. «Bana yaklaş!» buyurdu. Yanma gittim. Ağzı­nın bereketli suyunu alıp, dilime, ağzıma ve dudaklarıma sürüp:«Hadi git, Allah sana bereket versin» buyurdu.

Yine İmâm buyurdu: Mekkede, çocuk iken Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâda gördüm. Tam heybet ile, Mescid-i haramda imam olup, insanlara namaz kıldırıyordu. Namazı bitirince, yüzünü insanlara dö­nüp, ilim öğretmekle meşgul oldu. Ben de yanına yaklaşıp: Bana da öğre­tin dedim. O anda yenlerinden bir mîzân, ya’nî terâzî çıkarıp: «Bu senin içindir» deyip bana verdi. Ben rüyamı, ruyâ tabircisine arz ettim. Sen ilimde imam olursun ve sünnet üzere bulunursun. Zirâ Mescid-i haramın imamı, bütün imamların üstünüdür. Terâzî ise, sen kendinde Resûlullahın hakikatim bilip, kavuşursun dedi.

Derler ki: imâm-ı Şâfiî önceleri fakîr idi Ders okumak, ilim öğrenmek için hocaya verdiklerinde, hocaya verecek parası yok idi. Bu yüzden hoca kendisiyle iyice meşgul olmazdı. Ama muallim, ne zaman bir çocuğa birşey öğretse, imam derhal onu ezberler ve öğrenirdi.Sonra muallim başka yere gitse, ezberlediklerini çocuklara öğretirdi.Nihayet hoca gördü ki,Şâfiîden çocukları öğretmede kendisine hâsıl olan fayda,ondan istediği ücretten fazladır. Hırs ve mal isteğini bırakıp ondan para istemedi.Bu hal üzere devam etti. Dokuz yaşında Kur an-ı kerîmi öğrendi.

Imâm-ı Şafii anlatır: Kur’ân-ı kerîmi hatim ettiğim zaman, âlimler ile oturur, sohbet ve arkadaşlık ederdim. Hadîs ve mesele ezberlerdim Fa­kir idim, öyle ki, kâğıd alacak param yoktu. Bazen bir kemik parçası alıp, üstüne yazardım. En önce Müslim bin Hâl idden ilim öğrendim. O zaman Mâlik bin Enes’in müslümanların imâmı, muvahhıdlerin rehberi olduğu ha­berini aldım. Onun huzuruna gidip talebesi olmak arzusu içime doğdu. Bu arzuyla, Mekkeden birinden bir (Muvattâ) nüshası ariyet, emânet ola­rak aldım ve ezberledim. Sonra Mekke vâlisinin meclisine gittim. Bana iki mektûb verdi. Birisi Medine vâlisine, diğeri Mâlik bin Enese yazılmış idi. Mektûbları alıp. Medîneye vâlinin yanına gittim. Vâli bana: «Ey genç, eğer bana Medîneden Mekkeye kadar yalın ayak gitmeği teklif eylesen, Imâm-ı Mâlikin kapısına gitmekten kolay bulurdum» dedi. O zaman ben: Eğer emir (ya’nî vâli) emr ederse, İmâmı da'vet edip, huzûrunuza getirir­seniz iyi olur dedim. «Nerde onun bize gelmesi! Keşke biz onun kapısı­na varıp, uzun zaman beklesek de, sonra bize kapı açılsa, râzıyız» dedi.

İmam anlatır: Sonra vâli ata bindi. Biz de beraber gidip, İmâm-ı Mâ­likin evine geldik. Vâlinin yanında bir kimse var idi. Kapıyı çaldı. Siyâh bir câriye çıktı. Vâli, câriyeye: Efendine söylel Vâli kapıdadır dedi. Câ­riye içeri girdi. Bir müddet kaldıktan sonra gelip: Efendim der ki, suâli var ise, bir kağıda yazsın cevabını verelim. Yok bir başka iş için geldi ise, perşembe günü konuşmuştuk, şimdi görüşmemize luzûm yok, dö­nüp gitsin» dedi. Vâli, yanımda Mekke vâlisinin mektûbu vardır, önemli bir mes’eledir, kendisine arz etmek isterim dedi. Câriye içeri girdi ve gel­di. Elinde bir iskemle vardı. İskemleyi yere koydu. O sırada Imâm-ı Mâ­lik çıktı. Uzun boylu idi. Büyük âlimlere mahsûs kaftan giyiyordu. O hali ile tam heybetli idi. Mekke-i mükerreme vâlisinin mektûbunu İmama ver­di. Mektûbda: Muhammed bin Idris, değerli bir insandır. Annesi tarafın­dan şeriftir... Hâli şöyledir, şöyledir dediği yere gelince, mektûbu elin­den atıp: «Sübhânellah, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve selem) ilmi, mektûb ve risâle göndermekle ¡stenecek, elde edilecek hâle mi geldi?» dedi. Immâ-ı Şâfiî der ki: Evet, kerem etmiş olursunuz efendim dedim. Sonra İmam buyurdu: «Allahü teâlâ senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu nasiyet ile söndürme!» Arkasından devam edip: «Yarın, sana (Muvattâ) kıraat edecek bir kimse ile gelirsin» buyurdu. Ben, Muvattâyı ezber­den okurum diye arz ettim. Ertesi gün imama geldim. Okumağa başladım.

İmama ağırlık olmasın, onu çok yormıyayım diye, ne zaman okumağı kes­mek istesem, benim güzel okuyuşumun zevki İle: «Ey genç oku, daha oku» der idi. Böylece birkaç günde kıraati tamamladım. Sonra Medinede kaldım. Imam-ı Mâlik vefât edinciye kadar ayrılmadım.

Imâm-ı Şâfiî, Imam-ı Mâlikin bir sözünü söyliyeceği zaman : -Bu, bi­zim üstâdımız Mâlikin sözüdür,» der idi.

Imam-ı Ahmed bin Hanbelin oğlu Abdullah der ki: Babama, Şâfiî na­sıl bir kimse idi? Sizin ona çok dua ettiğinizi ve onu hep övdüğünüzü duyu­yorum dedi. Babası buyurdu: Ey benim oğlum! Şâfiî, günün parlak güneşi olup, insanlara sihhat ve âfiyyet sunucu idi. Bunlara kimse ihtilaf ede­mez.

Abdullahın kardeşi Sâlih bin Ahmed bin Hanbel der ki: Bir gün ba­bam hasta idi. Şâfiî iyâdete, ya’nî babamı ziyârete geldi. Babam hasta ol­duğu halde, derhal kalkıp karşıladı. İki gözünün arasını öpüp, kendi ye­rine oturttu. Kendisi de onun önünde oturdu. Sonra bir saat ona süal sor­du. Şâfiî kalktı ve atına bindi. Babam özengisini tuttu ve yanı sıra yürü­dü. Bu haber, Yahyâ bin Muine gelince: Sübhânellah, niçin böyle yaptın? dedi. Babam: «Ey Ebû Zekeriyyâ, eğer sende bir tarafından yürüseydin faydalanırdın. Fıkıh ve ilim öğrenmek istiyen, onun bindiği hayvanın kuy­ruğunu koklasın» buyurdu.

Yine Ahmed Ibni Hanbel anlatır: Şâfiînin zamanında İslam üzere min­net ve gayreti çok olan, Şâfiîden ileride kimse yok idi. Ben her nazamdan sonra ona dua edip: Yârabbil Beni, annemi - babamı ve Muhammed bin Idris-i Şâfiîyi mağfiret eyle derim.

Hüseyin bin Muhammed Za'ferânî der ki: Şâfi'den okuduğum her kitabda, Ahmed bin Hanbel şâhid ve hazır idi.

Imâm-ı Şâfiî der ki: İlmi, izzet-i nefs ve kibr (kendini büyük görmek) için istiyenlerden hiç biri felah bulmuş değildir. Ama ilmi, kendini aşağı görmek, kimseden birşey almamak, âlimlere ve insanlara hizmet etmek için istiyen elbette felah bulur, kurtulur.

Yine buyurdu : Münâzaradan maksadım, doğruyu meydana çıkarmak idi. Kendi sözümü kabûl ettirmeği düşünmezdim.

Şâfiînin kızkardeşi oğlu Ebû Muhammed, annesinden naklen anlatır: Bazan bir gecede Şâfiînin yanına otuz kere ışık getirirdik. Zira âdeti şöy­le idi ki, sırt üstü yaslanır, tefekkür ederdi. Sonra ışık getirin derdi. Işık götürürdük. Yazılması lâzım gelen şeyleri yazar, ışığı götürün derdi.

Şâfiî buyurdu ki: Bir kimse bir mümin kardeşine gizli olarak nasihat eylese, faydalı olur. Herkesin ortasında nasihat ederse, hiyânet etmiş olup, faydası olmaz.

Müzni der ki: Ben Şâfilden kerem sâhibi kimse görmedim. Bir bayram gecesi onunla beraber mescidden çıktım. Bir mes'ele hakkında konuşu­yorduk. Evinin kapısına gelince, bir köle kendisine bir kese getirip, efen­dimin size selâmı var, bu keseyi kabul eylesinler buyurdu, dedi, imam keseyi aldı. O sırada birisi gelip: Yâ Ebâ Abdillah, şu an hanımım bir ço­cuk doğurdu. Yanımda hiç param yoktur. Senden, Allah rızası için biraz para istiyorum dedi. Elindeki keseyi, o gelene verdi ve evine girdi. Hal­buki kendi yanında hiç parası yok idi.

Yûnus bin Abdül-a'lâ der ki: Şâfiîden işittim: Allahü teâlânın, bir kim­seyi, şirkten başka her günâha mübtelâ etmesi, kelâmda bahis ve münâ- zara etmesinden hayırlıdır. Çünkü ben, kelâmdan, kat’iyyen beklemedi­ğim bir şeye muttali’ oldum buyurdu.

Yine buyurdu: Kelâm mubahasesini iltizâm edip, felâh bulan kimse yoktur.

Hamîdi anlatır: Şâfii San’adan Mekkeye geldi. Bir mendil içinde sak­ladığı onbin altını vardı. Mekkenin dışında, Çerke dedikleri çadırını kur­du. Gelen geçene o altınlardan verdi. Hepsini bitirinceye kadar Mekke­nin Finâsından ayrılmadı. Sonra Mekkeye geldi.

İmamın üstünlükleri, faziletleri bu kadarla tamam olmaz. Onun üstün­lük ve meziyyetleri sayılamıyacak, anlatılamıyacak kadar çoktur. Velha­sıl dünyanın hertarafının imamıdır. Allahü teâlâ önceki ve sonraki ilimleri onda toplamıştır. Onun kadar adı duyulan olmamıştır. Ondan önceki ve sonraki imamlarda olmıyanlar, onda vardı. Hazreti Mâlik bin Enesten, Süfyân bin Uyeyneden, Müslim bin Hâlidden ve daha birçok âlimlerden ha­dîs dinlemiştir. Ondan da, Ahmed bin Hanbel, Ebû Sevr İbrahim bin Hâlid,

Ebû Ibrâhim Müznî, Rebî bin Süleymân-ı Murâdî ve daha bir çok âlimler tahdîs eylemiş, ya'nî hadîs öğrenip rivayet etmişlerdir. Yüz doksan beş (m. 810) yılında Bağdada geldi. İki yıl kaldı. Sonra Mekkeye gitmek niy- yetîyle çıkıp, yüzdoksan sekiz (m. 813) yılında, Mekkeye vardı. Orada bir kaç ay kalıp, sonra Mısıra gitti ve orada vefat eyledi. Cum’a gecesi yat­sı namazı vaktinde bu dünyayı terk eyledi. Cum'a günü ikindiden sonra defin olunmuştur. İkiyüz dört (m. 819) yılı Receb ayının son günü idi. Elli dört sene yaşadı.

Rebî’ der ki: Imâm-ı Şâfiînin vefâtından birkaç gün önce, rüyâmda, hazreti Âdem aleyhisselâmın vefat ettiğini gördüm. Sabah olunca, bazı âlimlere anlattım. Bu rüyâ, yeryüzünün en büyük âliminin öleceğine işârettir dediler. Zira Allahü teâlâ herşeyin ismini Âdem aleyhisselâma öğret­miştir. Az zaman sonra Imam-ı Şâfii vefât eyledi.

Muzni det ki, vefatı hastalığında Imam-ı Şâfiînin yanına gittim. Bu geceyi nasıl geçirdin, sabaha nasıl çıktın? dedim. Buyurdu ki; Dünyadan göçerek, kardeşlerden, dostlardan ayrılarak sabahladım, ölüm şerbetini içip, kötü emellerimle Melik ve Mabudun divân ve huzuruna çıktım. Yine de bilmiyorum ki, Cennetlik miyim. Bilsem sevinir müjde veririm. Bilmi­yorum ki. Cehennemlik miyim, kendime taziye vereyim. Sonra ağlayıp şu mealde beyitler söyledi:

Kalbimi zulmet basıp, daralınca yollarım,

Ricâm merdiven olur, hep afvını umarım.

Ne kadar büyük olta işlediğim günâhlar,

Onlardan daha büyük mağfiretin, afvın var.

O büyük günâhları ancak sen afv edersin,

Afvet beni yâ rabbi, İhsân sahibi sensin.

Merhametin olmasa, şeytandan kim dönerdi.

Safıyyullah Âdemi bile iğva eyledi.

(İleri görüşlülükte, zekâda ve idârede bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette şaşılacak mertebede idi. Cihânın kerimi, zamanın cömerdi idi. Vaktinin en üstünü, zamanının en âlimi, imamların hücceti, delili İdi. Riyâzet ve kerâmeti bu kitabda anlatılacak cinsten değildir. Onüç yaşında iken, Haremde; «İstediğinizi bana sorunuz» diye seslendi. Onbeş yaşın­da iken fetvâ vermeğe başladı. Cihânın imamı olup, üçyüzbinden çok hadîs-i şerifi ezberden bilen imâm-ı Ahmed, Imâm-ı Şâfiîye talebe olmağa geldi. Huzurunda edeble oturdu. Birtakım insanlar; «Sizin, onun yanına gitmenize lüzûm yoktu» dediler. Cevâbında; Bizim ezber bildiklerimizin ma’nalarını o biliyor. Onu görmeseydik, ilmin kapısında kalacaktık. Biz yalnız hadîs-i şerif biliyoruz. O ise, âyetlerin ve hadîslerin hakikatim an­lıyor. O, cihânı aydınlatan bir güneş, insanları selâmete kavuşturan bir rehberdir» dedi.

Ahmed bin Hanbel dedi ki; Fıkhın kapısı insanlara kapanmıştı. Allahü teâlâ bu kapıyı, Şâfiînin sebebiyle açtı. Şâfiî dört ilimde derin âlim idi. Bu ilimler lügat, ilmi, münâzara, fıkıh ve meânî ilimleri idi. Peygam­ber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduğu; «Her yüz sene başında, benim dînimi insanlara öğretmek için bir âlim gönderilir» hadis-i şerifle övülen Imâm-ı Şâfiîdir.

Süfyân-ı Sevrî der ki: Şâfiînin aklını, insanların yarısının aklı ile tart­salar, ağır gelirdi.

Bilâl-i Havas der ki; Hızır aleyhisselâmdan Şâfii hakkında ne düşün­düğünü sordum. Cevabında; «Evladlardandır» dedi.

Önceleri, düğünlere ve da’vete gitmezdi. Dâima ağlardı ve aşk-ı ila­hi ile yanardı. Sonra Selim-i Râtini sohbetine kavuştu. Sohbetinde uzun zaman kaldı. Vilâyet makamlarını geçip, kuvvetli tasarruf ve te'sir sahibi oldu. Nitekim Adbullah-ı Ensârî (rahmetullahi aleyh) der ki: Ben Şâfinin mezhebini bilmiyorum. Fakat onu seviyorum. Çünkü, evliyalığın hangi ma­kamına baktımsa, onu önümde gördüm.

Şafiî der ki: Hazreti Aliyi (kerremallahü vecheh) rüyada gördüm. Par­mağından yüzüğünü çıkardı, parmağıma taktı. Bu hareketi, kendi ilminin ve Resûlullahın ilminin bana geçmesi sebebi ile idi.

Şafiî, altı yâşında iken, mektebe gitmeğe başladı. Annesi, Beni Hâşim kabilesinden ibâdete düşkün zâhide bir hanım olup, insanlar emânet­lerini ona verirlerdi. Birgün iki kişi gelip, saklaması için bohça verdiler. Sonra birisi gelip, bohçayı istedi. Herkese itimadı olduğundan bohçayı gelene verdi. Biraz sonra diğeri geldi. Bohçayı istedi. Cevâbında, bohça­yı arkadaşına verdim dedi. Gelen, biz ikimiz beraber gelmeyince, vermez­siniz dememiş miydik deyince, evet dedi. O halde, niye bohçayı ona ver­din? diye sordu. Şâfiînin annesi üzüldü. O sırada Şâfiî geldi ve: «Anne­ciğim niye üzgünsün?» dedi. Annesi durumu anlattı. Şâfiî dedi ki, üzüle­cek, korkacak birşey yok. Bohçayı istiyen nerededir? Onunla konuşayım. Bohçayı istiyen, benim dedi. Şâfiî dedi ki, senin bohçan yerindedir. Git arkadaşını getir ve bohçayı al dedi. O adam ne yapacağını şaşırdı. Yanın­da bulunan kadıvekili de, bu cevabdan hayretler içersinde kalıp, öylece uzaklaştılar.

Sonra İmâm-ı' Mâlikin talebesi oldu. O zaman Mâlik yetmiş yaşın­dan fazla idi. Mâlikin evinin kapısında oturdu. Mâlikin verdiği fetvâları, kapıdan çıkanlardan okur, fetvâ istiyene, ya’nî soru sorana derdi ki, geri dön ve imama söyle ki, daha ihtiyatlı olsun, imam dikkat nazarı ile bakın­ca, Şâfiîinin haklı olduğunu görürdü; Şâfiîyi severdi ve okşardı. O zaman, halîfe, Hârun Reşîd idi.

Hârun Reşîd, bir gece hanımı Zübeyde ile münâkaşa etti. Zübeyde, Hâruna: «Ey Cehennemlik» dedi. Hârun cevabında: «Eğer ben cehennem­liksem, seni boşadım» dedi. Biribirlerinden uzaklaştılar. Halbuki Hârun Zübeydeyi çok severdi. Bu ayrılık, bu uzaklaşma Hâruna çok dokundu. Bağdad âlimlerini toplayıp, bu mes’eleyi sordu. Hiç kimse cevab vereme­di. Hepsi Hârunun cehennemlik veyâ cennetlik olduğunu Allah bilir dedi­ler. Âlimlerin arasından bir genç kalktı ve: «Ben cevâb veririm» dedi. Oradakiler şaşakaldılar. Ve herhalde deli olsa gerektir, zira bu kadar âlimin cevâb veremediği bir mes’eleye, nasıl cevâb verir dediler. Hârun bu genci çağırdı ve: «Hadi, cevab ver» dedi. Şâfiî dedi ki, senin mi be­nimle işin vardır, benim mi seninle? Hârun, benim seninle işim var dedi. Şâfiî, o halde, tahttan in. Zira âlimlerin makamı daha yüksektir dedi. Ha­life, onu tahta oturttu. Sonra Şâfiî dedi ki, önce sen benim sorularıma cevab ver, sonra ben senin sorularına cevab vereyim. Peki, sor dedi. Şâfii sordu: Bir günâhı işliyebileceğin halde, Allah Korkusundan, onu terk et­tiğin oldu mu? Hârun, evet Allahü tealâya yemin ederim ki, oldu dedi Şafii: «Senin Cennetlik olduğuna hükmettim buyurdu. Oradaki âlimler «Hangi delil ve vesika ile bunu söyledin» diye bağırdılar. Şâfii: Delilim Kur'ân-ı kerimdir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerimde: «Bir kimse, Allah korku­sundan nefsini arzularından, isteklerinden (ya’ni günâhlardan) men’ eder­se, onun yeri elbette Cennettir» buyuruyor, dedi. Âlimler, bu kimbilir, na­sıl bir insan olacak dediler.

Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebi­ni sordular. Buyurdu ki: Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oyun oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, hürmeten aya­ğa kalkıyorum. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) torunu ayakta dururken, oturmak revâ değildir.

Bir kimse Mekkenin mücâvirlerine verilmek üzere, bir mikdar para gönderdi. Şâfii de orada idi. Paranın bir kısmını ona getirdiler. Şâfii pa­ranın sahibi, bu parayı kimlere verin demiştir? dedi. Cevâbında, takvâ sa­hibi dervişlere verilmesini vasiyyet etti deyince, Şâfii, ben bu paradan alamam, ben takvâ sâhibi değilim dedi ve parayı almadı.

Hârun Reşide her sene Bizans İmparatorluğundan vergi olarak çok pa­ra ve mal gönderirlerdi. Bir sene, âlimlerle münâzara etmek üzere, ruhban­lar gönderdiler. Eğer, bizi yenerlerse, onlara vergi vermeğe devam ede­riz, yoksa vermeyiz dediler. Dörtyüz hıristiyan geldi. Halîfe, bütün âlim­lerin, Dicle nehri kenarında bulunmalarını emretti. Sonra Hârun, Şâfiiyi çağırdı ve : «Onlara Sen cevab vereceksin» dedi. Diclenin kenarında top­landılar. Şâfii seccâdeyi omuzuna alıp, nehre doğru yürüdü. Seccâdeyi suyun üzerine atıp, üzerinde oturdu ve : Benimle münâzara etmek isti- yenler buraya gelsin» dedi. Bu hâli görünce, hepsi müslüman oldular. Bi­zans İmparatoruna, gönderdiği adamların Şâfiînin elinde müslüman ol­dukları haberi gidince, imparator: «Allaha şükür ki, o adam (Imâm-ı Şâ­fii) buraya gelmedi. Eğer buraya gelseydi, buradakilerin hepsi müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı» dedi.

Bir grup insanlar Haruna, Şâfiînin Kur’ân-ı kerîmi ezberlemediğini söylediler. Gerçekten de öyle idi. Fakat hafızası öyle kuvvetli idi kî, Hâ­run onu imtihan etmek isteyince, kendisini Ramazanda imam tayin etti. Şâfii, her gün, Kur'ân-ı kerîmden bir cüz mütalâa ederdi ve gece terâvih namazında o cüz'ü okurdu. Böylece bir Ramazanda Kur'ân-ı kerîmi ez­berledi.

Ahmed-i Hanbel mezhebine göre, bir namazı bile bile terk eden kâfir olur. Şâfii mezhebine göre kâfir olmaz, fakat öldürülür. Şâfii, Ahmede dedi ki,bir kimse namazı terk ile (size göre)kâfir oluyor, müslüman olması için ne yapmalıdır. Cevabında, namaz kılmalıdır dedi. Şâfiî: Kâfirin namaz kılması doğru olur mu? Dedi.Fıkhın esrarını bildiren bu söz üzerine Ahmed sustu.

Buyurdu ki: Ruhsat ve tevillerle uğraşan bir âlim görürseniz, anla­yın ki ondan fayda gelmez.

Buyurdu : Bana edebden bir kelime öğretenin kölesi olurum.

Buyurdu : Câhillere ilim öğretmeye kalkan, İlmin hakkını zay' eder, ilmi lâyık olandan esirgeyen, zulm etmiş olur

Buyurdu : Eğer dünyayı bir ekmek kırıntısına bana şatsalar, almam. Buyurdu : Aklı, fikri mi'deainde olanın kıymeti, bağırsaklarından çı­kanla ölçülür.

Bir gün İmama bir kimse gelip, nasihat İstedi. Buyurdu ki : Parası ve malı senden çok olanı kıskanma. O, malına ve parasına hasret olarak ölür. Gıbta edeceğin kimsenin, İbâdet ve taatının çokluğuna gıbta et; zira  ölene kimse gıbta etmez. Yaşıyanlar da az sonra öleceği için, onlann dünyalıkları özenmeğe değmez.

Ebü Saîd der ki, Şâfiî: Bütün âlimlerin İlmi, benim ilmime yetişeme­di, benim ilmim de tasavvuf ehlinin İlmine yetişemedi, onların da ilmi ta­savvuf büyüklerinin ilmine yetişmedi buyurdu.

Ahmed ibni Hanbel anlatır : İmâmı rüyâmda gördüm ve : Ey karde­şim, Allahü teâlâ sana ne muamele etti? diye sordum. Cevabında ; «Beni mağfiret eyledi. Kerâmet tâcı giydirdi. Bana tac verip, insanlar arasında yüksek bir mertebe ihsan etti ve bana dedi ki, sana bu ni'meti vermemin sebebi, halinle övünmemen, sana verdiğim ilimle kendini büyük görmemendir» buyurdu.

Fıkıh, usûl, hadis, nahiv ve lügat âlimleri, Imâm-ı Şâfiînin emâneti, adâleti, zühdü, veraı, takvâsı, cömertliği, hüsn-ö sireti (ahlâkının güzelliği) ve mertebesinin yüksekliğinde icma’ eylemişlerdir. (Rahmetullahı aleyh, rahmeten vâsıaten).

Imam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh), Ihya-ül ulûm kitabının birinci cil­dinde, Imâm-ı Şâfiîyi anlatırken şöyle yazıyor: İmâm çok ibâdet ederdi. Geceyi üçe ayırır, üçte birini ilme, üçte birini ibâdete, üçte birini de uy­kuya verirdi.

Rebi' der ki, Imâm-ı Şâfiî, Ramazanda Kur'ân-ı kerîmi altmış defa hatm ederdi. Hepsini de namazda okurdu. Eshâbından olan Buveytî de Ramazanda, Kur’ân-ı kerimi hergün bir kerre hatim ederdi.

Hasan-i Kerâlûsî der ki: Şâfiî ile bulunduğum geceler, gecenin üçte birini namaz kılardı. Elli âyetten fazla okuduğunu görmedim. Rahmet ayeti okununca, kendisi için ve başka müslümanlar için Allahü teâlâdan rah­met istemeyince geçmezdi. Azab âyeti okuyunca, bu azabdan Allahü teâlâya sığınır, kendisi ve bütün müminler için kurtuluş dilerdi. Daimâ havf ve recâ arasında idi.

Şafiî buyurur ki: Onaltı yıl oluyor, doyuncaya kadar yemek yeme­dim. Çünkü, tokluk vücûda ağırlık, kalbe kasvet verir, zekâyı giderir, uy­kuyu getirir ve sâhibini çok ibâdet etmekten alıkoyar. «Tokluğun, fazla yemenin âfetlerini, zararlarını düşünmesindeki hikmetine ve çok ibâdet etmedeki gayretine bakınız. «Çünkü, ibâdet için karnını doyurmağı terk etmiştir. Kulluğun başı az yemektir.

Şâfiî buyurur: Allahü teâlâya, hiç bir zaman, doğru veya yalan yere yemin etmedim. Hürmetine, Allahü teâlâyı tevkırine dikkat ediniz! Bu ha­reketi, Allahü teâlânın celâline karşı olan ilmini gösterir.

Şâfiîye bir suâl sordular. Durdu. Sonra : Allahü teâlâ sana merha­met eylesin, niçin cevab vermiyorsun? dedi. «Cevab mı versem iyi olur, sussam mı?» diye düşünüyorum dedi. Dikkat buyurunuz! Bu sözünde, Imâm-ı Şâfiinin (rahmetullahi aleyh) dilini nasıl kontrol ettiği ve ne kadar koruduğunu görüyorsunuz. Fıkıh âlimlerinin en kuvvetli uzuvları, dilleri­dir. Tutulması, zabt edilmesi en güç olan uzuv da budur. Konuşması ve susması fazilete kavuşmak ve sevab istemek için idi.

Ahmed bin Yahyâ bin Vezir anlatır: Bir gün Şâfiî, Kanadîl çarşısına çıktı. Biz de arkasından gidiyorduk. Bir kimsenin, ilim sâhibi bir kimseye sövdüğünü görünce bize döndü ve : «Dilinizi kötü sözlerden koruduğunuz gibi, kulaklarınızı da korunuyunz. Çünkü dinliyen, söyliyenin ortağıdır. O sefîh, kendi kabındaki habasete, kötülüğe bakıyor ve bu habaseti, sizin kabınıza boşaltmak istiyor. O sözü söyliyen, şakî olduğu gibi, reddeden de saîd (iyi) olur» buyurdu.

Şâfiî buyurdu ki: Dünyayı ve yaradanını bir arada sevdiğini söyliyen kimse yalancıdır.

Süfyân Ibni Uyeyne bir hadîs-i şerif okurken, Şâfiî kendinden geçip düştü. Süfyâna, öldü dediler, «öldüyse, zamanın en üstünü öldü» bu­yurdu.

Abdullah bin Muhammed Belevî der ki: Ömer bin Nebâte ile oturu­yorduk. Âbidler ve zâhidler hakkında konuşuyorduk. Dedi ki: Muhammed bin Idris-i Şâfiîden (rahmetullahi aleyh) vera' sâhibi ve güzel konuşan kimse görmedim. Ben, Imâm-ı Şafii ve Hars ibni Lebûd, Safâ tepesine çıktık. Hars, Sâiih-i Merî’nin yüksek talebesinden idi. Sesi de güzel idi. O güzel sesiyle Kur'ân-ı kerim okumağa başladı. «Bu, o gündür ki, kâfirlerin dilleri söylemez olur ve özür dilemek için de onlara izin verilmez» âyet-i kerimesini okudu. Şâfiiyi gördüm. Yüzünün rengi değişmiş; vücûdu tit­riyordu. Büyük elem ve şiddetli tzdtrap içinde idi. Bir ara kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince, şöyle diyordu: «Yâ rabbil Yabani­lerin hâlinden, gafillerin uzaklığından sana sığınırım. Yâ rabbil Ariflerin kalbleri sana karşı alçak ve edebil olur. Sana kavuşmak Istiyenlerin bo­yunları, huzurunda eğik olur. Yâ rabbl, cömertliğinden bana ihsân eyle örtün ile bana tecelli eylel Zâtının hürmetine kusurlarımı afv eylet» Böyle söyledi ve gitti. Biz de oradan ayrıldık. Biz bağdada gelince, O Irak'da idi.

Bir gün nehir kenarında idim. Abdest alıyordum. Yanımdan birisi geçti ve bana : Ey oğul, abdestini iyi al. Cenâb-ı Hak sana şu dünyada ve âhtrette iyilikler, güzellikler versin, dedi. Başımı çevirip ona baktım. Gördüm ki: kendisine birçok kimsenin tâbi’ olduğu bir kimsedir. Abdestimi çabuk aldım. Arkasından gittim. Dönüp bana baktı ve bir isteğin var mı? dedi.

Evet, Allahü teâlânın sana öğrettiği şeylerden bana birşey öğret dedim Buyurdu ki : Allahü teâlâya sâdık olan (seven, emirlerine ve yasaklarına riâyet eden) kurtulur. Onun dininde şefkatli, merhametli olan, red olmaz.

Dünyadan zühd eden, ya’nî dünya malına gönül vermiyen, düşkün olmayan, âhırette özlediğine kavuşur. Daha söyliyeyim mi? dedi’ Evet, buyu­run dedim. Buyurdu ki : üç meziyyete sâhib olanın imânı kâmil olur

— Emr-i bil-ma’ruf yapmak. Ya’nî Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaptırmak.

— Nehy-i anil-münker yapmak. Ya’ni Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.

— Her işinde, Allahü teâlânın dinde bildirdiği hududlar içerisinde bulunmak.

Daha ister misin? dedi. Evet dedim. Buyurdu ki, dünyada zâhid ol, dünya malına bağlanma. Âhıreti isteyici ol ve onun için çalış. Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan kurtulmuşlardan olursun. Bunları söyledi ve gitti. Bu zâtın kim olduğunu sordum. Şâfiîdir dediler. Kendin­den geçme hâline ve sonra va'z ve nasihatine dikkat buyurunuz da, züh­dünün çokluğunu, korkusunun derecesini anlayınız. Bu korku ve zühde, ma'rifetullah olmadan kavuşulmaz. Zira : «Allahü teâlâdan korkanlar, an­cak âlimlerdir» buyurulmuştur. Şâfiî, bu korku ve zühdü, selem ile satış, kira ve buna benzer fıkıh bilgilerinden öğrenmedi. Bunları, önceki ve son­raki, ya’nî bütün ilmi içine alan Kur’ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden elde etti.

Şâfiî (rahmetullah aleyh) kalb esrârında ve âhıret bilgilerinde de âlim idi. Bu hususta çok menkabeleri vardır. Şâfiîye, riyâ nedir diye soruldu­ğunda açık olarak şöyle bildirdi ; Riyâ bir fitnedir kî. onun akdi hevâdır. (Ya’ni nefsin arzusunu yapar). Âlimlerin kalb gözlerinin hayâlidir. Ona al­çak nefslerlnin kötülüğü ile baktılar. Ve amellerini, iyiliklerini yok ettiler. Buyurdu ki: Amelin üzere sükut edersen (ya’nî kâfi görürsen) ucb etmiş otursun. Aradığının, istediğinin rızasını gözet. Hangi sevaba, hayırlı işe rağbet ediyorsun? Azaba götürecek işlerin hangisinden kaçıyorsun? Hangi âfiyyete şükr ediyorsun? Hangi belâları hâtırlıyorsun? Bu haslet­lerden birini düşünürsen, amelin, gözünde küçük görünür. Riyânın haki­katim ve ucbun, ya’nî kendini beğenmenin ilâcını, çâresini nasıl anlattı­ğına dikkat ediniz. Bu ikisi kalb âfetlerinin büyüklerindendir.

Yine buyurdu ki: Kendini yasaklardan korumıyanın ilminden istifade edilmez.

Buyurdu : Allahü teâlâya ilimle itaat eden kimsenin kalbinde büyük faydalar olur.

Buyurdu : Dostu ve düşmanı olmıyan hiç bir kimse yoktur. Madem kİ böyledlr, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev.

Birgün Şâfîye, sabır mı, mihnet mi, yoksa temkin mi üstündür dedi­ler. Cevâbında  «Temkin, Peygamberlerin (aleyhisselâm) derecesidir. Temkin de, mihnetten sonra olur. Mihnet olmayınca, temkin olmaz. Mihne­te sabırla, temkinle kavuşulur. Görmezmisin ki, Allahü teâlâ Ibrâhim aley­hisselâma mihnet verdi, sonra onu temkin eyledi. Eyyûb aleyhisselâma mihnet verdi, sonra temkin eyledi. Süleyman aleyhisselâma mihnet verdi, sonra temkin eyledi ve ona büyük mülk verdi. O halde temkin, derecele­rin en üstünüdür» buyurdu. Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâmın ve Eyyûb aleyhisselâmın mihnet ve temkinlerini bildiren âyet-i kerîmeleri okudu. Şâfiînin bu sözleri, onun Kur’ân-ı kerîmin esrârında, derin ma’nalarındaki ince görüşünü ve Allahü teâlâya ma'nevî bir yolla yaklaşan Peygamber­lerin ve evliyânın makamlarını bildiğini ve âhırete âit derin ilme sâhib ol­duğunu gösterir.

O yüksek imamın hâli anlatmakla bitmez. Bu kadarla iktifa eyledik. Bu anlattıklarımızı Şeyh Nasr Ibni Ibrâhim-i Makdesînin Imâm-ı Şafiî (radıyallahü anh) hakkında yazdığı (Menâkıb-ı Imâm-ı Şafiî) kitabından aldık. (Ihyâ-ül ulûm) dan tercüme burada tamam oldu).

O halde İmam hakkında ne kadar yazılsa yine az kalır. Ne kadar medh edilse, bitirilemez. özellikle onu anlatmak için cildlerle kitablar ya­zanlar, o engin denizden, sahile ulaşamamışlardır. Nerde kaldı ki, bu bir kaç sahîfelik yerde anlatabilelim.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi - Mevzuat-ul Ulum
Devamını Oku »

Bir Menkıbe

Bir Menkıbe

Bir gün Cüneyd-i Bağdadî’ye, kabiliyet ve istidatlı bir mürid gelip hizmetinde bulunmakla beraber az vakitte çok kemal tahsil edip diğer müridlere üstün gelmiş. Diğer bir kabiliyetsiz müridi hased ve kinin­den Cüneyd-i Bağdadî’ye, “Ben yirmi seneden fazla sizin hizmetiniz­de bulundum, bu yeni müridin birkaç gün zarfında kazandığı merte­beleri tahsil edemedim” deyince; Cüneyd-i Bağdadî, itiraz eden müridi aydınlatmak için yeni mürid ile eski müridine bir tavuk verip, her birine bu tavukları tenha bir yere götürüp kesin, sizden başka hiç kimse bunubilmesin diye emretmiş. Eski mürid tenha bir yer bulup tavuğu keserek şeyhin huzuruna getirmiş. Yeni mürid bir hayli etrafta dolaşıp kesmeden canlı olarak şeyhin huzuruna getirince, şeyh müri­de “Niçin bunu kesmediniz?” demiş. Mürid, “Efendim; siz bize, siz­den başka kimsenin bilmediği bir yerde kesin, diye emretmiştiniz.

Ben de tenha bir mahal bulamadım. Zira nerede kesecek olsam HakkTeâlâ biliyor ve görüyor. Yoksa emrinize muhalefet etmedim” deyin­ce, Cüneyd-i Bağdadî, eski müride dönüp “Ey nâdân, sen yirmi sene­den fazla hizmet ettin, bu kadar irfan kazanamadın. Bu mürid ise bir­kaç gün hizmetle bulunmakla sizin gibi ahmaklara üstün geldi. Kabili­yetsiz müridlere mürşid ne çare eylesin” diye cevap vermişler. Hz. İsa (a.s.), ölü cesedi ihyadan aciz değilim, ama ölü kalpli nadanı ihyadan acizim. Eğer böyle olmasaydı, enbiya ve evliya kendi zamanlarında olan ölü kalpleri irşâd ve ihya edip bu kadar zorluk çekmezlerdi.

Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü(İnsan yay.)
Devamını Oku »

Alem Hakîkat-i Muhammediyye’nin Yansımasıdır

Alem Hakîkat-i Muhammediyye’nin Yansımasıdır


Sûfîler, anlatabildikleri kadarıyla, tecelliyatın kendisinden neş'et ettiği yani Hakk'ın umûr-ı dünyeviyyeye yönelik kısmı olan o Logos'a "Muhammedi Hakikat" demişlerdir. Hakîkat-i Muham- mediyye kavramı bedenlenmiş, Mekke'de doğmuş, Medine de vefat etmiş, Abdullah'ın oğlu, Âmine'den doğma Hazret-i Muhammed dediğimiz o şahs-ı mücessemin hakikatidir. Bu hakikat yara­tılmamış olması hasebiyle, zaman zaman Hazret-i Muhammed le hakîkat-i Muhammediyye arasında anlatımda farklılıklar olur. Şöyle söyleyelim: Bütün peygamberler, Hazret-i Muhammed de içlerinde olmak üzere, hakîkat-i Muhammediyye'nin yansımasıdırlar. Hakîkat-i Muhammediyye ile Hazret-i Muhammed arasında miraç hadisesi vukû bulmuştur. Hazret-i Muhammed(sav), kendi hakikatine miracda ermiştir.

Sûfîlere göre âlem, hakîkat-i Muhammediyye'nin yansıma­sıdır, demiştik. Buna siz âlemin ruhu da diyebilir veya değişik adlar verebilirsiniz. Bundan dolayı sûfîler der ki: İnsanlık, daha genel anlamıyla bütün mahlûkat iki kategoriye ayrılır. Bir tanesine ümmet-i davet denir, bir tanesine ümmet-i icâbet denir. Ümmet, topluluk demektir. Davet topluluğu şudur: İster mü'min, ister kafir ister Putperest, ister Türk, ister Arap, ister İngiliz olsun,

bütün yaratılan şeyler, nesneler kozmik anlamda bu ilk yara­tılanın yansımasıdır. Her şey ondan çıktığı için yaratılmış her şey hakîkat-i Muhammediyye'nin kozmik genlerini taşır. Bütün âlemde bu hakikatin parçacıkları vardır, o her şeyin atomlarma kadar sirayet etmiştir. Sûfîler der ki: Yeryüzünün tamamında hakîkat-i Muhammedi'nin kokusu, rengi vardır. Bu gözle ba­kıldığı zaman bütün kâinat Muhammedi'dir. Bütün insanlık Muhammedi'dir. İster Müslüman, ister kâfir, ister Hristiyan ol­sun, hepsi Muhammedi'dir. Hepsi Muhammed'in çocuklarıdır; sallallahu aleyhi ve sellem. Bunlara ümmet-i davet denir.

Ancak bunların içerisinde bir grup vardır ki fıtratlarında, zâti olarak kendi cevherlerinde yer alan bu hakîkat-i Muhammediyye'nin parçacıklarını dünya hayatlarında yaşarken Hakk'a olan iman basamaklarında, şeriat-i Muhammediyye'yi de zâhirde kabul etmek suretiyle itiraf ettiklerinde zâhirleri de bâtınlarına uymuş olduğundan, zâhirleri de bâtınlarının davetine icabet etmiş ola­cağından, Muhammedi olan kişi böylece zâhirde ümmet-i icâbet haline gelir. Yani iç daveti fıtrata cevap vererek "Amentü bike ya Resûlallah, fedake ebî ve ümmîya Resûlallah! Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah veya dahîlek ya Resûlallah/" gibi ona teslimiyeti, bağlılığı, imanı ifade eden ifade biçimleriyle bu niyetini izhar eden kişi, aslında kendi içindeki fıtrata iman etmiştir. Bu açıdan, bunun aslında bir sağlamasını da yapmamız mümkündür. Bunu nasıl yapabiliriz?



Nübüvvetin Ortak Adıdır Muhammediyye

Bütün peygamberler, hakîkat-i Muhammediyye'den neş'et ettikleri için her bir peygamber Hazret-i Muhammed'in bir yö­nünün izhar edicisi olmuştur. Bundan dolayı nasıl Allah ismi, lafza-yı Celâl, Hakk'ın diğer isimlerine câmi ise, bütün isimlerini kuşatıyorsa, Allah'ın her bir ismi o lafza-yı Celâl içerisinde ihata ediliyorsa aynı şekilde Muhammed ismi de -sallallahu aleyhi vesellem İsa, Mûsâ, İbrahim, Üzeyir, Âdem aleyhimüsselâm ve diğer bütün peygamberlerde mânen mündemiçtir. Dolayısıyla Hazret-i Muhammed adeta bütün peygamberlerin toplamıdır, bütün peygamberlerin ortak adıdır. Belki de buna bir müessese adı diyebilirsiniz. Peygamberliğin adıdır Muhammediyyet. Nü­büvvetin ortak adıdır Muhammediyyet. Ondan dolayı her nebi, aslında o nübüvvet nurunun bir veçhesini yansıtmıştır hayatında. Bunu, dinler tarihine baktığımız zaman çok iyi görürüz.

Her bir nebide aşağı yukarı bazı özellikler öne çıkmıştır. Ama Hazret-i Muhammed(a.s) Efendimize baktığımız zaman, bütün nebilerin özelliklerini buluruz. İsa'nın şefkati de var, Mûsâ'nın celâli de. Kılıç da var, teşbih de. Ümmîlik de var, yüksek ilim de. Fakr da var zenginlik de. Bundan dolayı Hazret-i Muhammed'in mane­viyatı, insan fıtratında yerleşik olan bütün özellikleri kuşatabilen bir yöne sahip. Evlilik de var, çocuk sahibi olmak da, bir odaya kapanıp inzivaya çekilmek de. Yemek yemek de var, peş peşe savm-ı Dâvûd tutmak da. Tek başına yapılan ibadetler de var, topluca yapılan ibadetler de. Siyaset var, ekonomi var ama bunun yanında güçlü bir maneviyat da var. Cemaat de var, uzlet de. Fakat bir manastırda, tek başına icra edilen bir uzlet yok.

Sadece top­lumsallık, toplumsallığın ferdi ezdiği, öldürdüğü bir din anlayışı da yok. Bugün din temelli bazı teorilerin ileri sürdüğü gibi dini sadece sosyo-politik bir teoriye indirgeme anlayışı da yok. Diğer taraftan güçlü bir maneviyat var fakat toplumsal sorumluluk da var. Güçlü bir sanata zemin hazırlayacak malzemeler de var. Do­layısıyla hakîkat-i Muhammediyye'nin tecellisi bütün insanlıkta var olmasından dolayıdır ki bir insanın Müslüman oluşunda daha doğrusu Muhammedi oluşunda bir tür fıtratının sesine cevap verme, icabet etme gibi bir yaklaşım söz konusudur. Bunun için hakîkat-i Muhammediyye yönüyle Hazret-i Muhammedi tanı­yanlar, o şekilde ihtida edenler -Martin Lings gibi, Rene Guanon gibi- hep şunu itiraf etmişlerdir: "Biz aslında fıtratımızın sesine kulak verdik." Yani Muhammedi olmakla biz dönmedik, kendi içimizi keşfettik.

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi

Devamını Oku »

Zikirle Allah’ı Bulma

Zikirle Allah’ı Bulma


Allah'ın isimlerini zikretmek yani saymak suretiyle o isimlerin ruhaniyeti, manası kişiye gelmeye, aksetmeye ve üzerinde hakimiyet kurmaya başlar. Bir müddet sonra o kişinin artık sırf dili değil, bütün azalan zikretmeye, o ismi söylemeye devam eder. Buna giden yol önce dil ile yani lisanı hareket ettirmek suretiyle olur. Lisanı hareket ettirmek, "Allah, Allah...", "Lâ ilâhe illâllah, lâ ilâhe illâllah..." zikrine devam etmektir ki, bu da kişide bir müddet sonra hızlanır ve sabit bir nokta haline gelir. Bir kere "Allah" der ama o bir defa "Allah" demenin ardında, on bin "Allah" rezonansı vardır. Buna, "zikr-i dâim" denir. Zikr-i dâim, çok yüksek bir makamdır. Büyük âriflerin çıkabileceği makamdır. Onlar sayısallığı artık aşmışlardır. Çünkü onların hayatlarında Allahın mazhariyetinin dışında bir oluş kalmamıştır.

Onlar bir hadis-i kutside ifade edildiği gibi; "O kimseler beni o kadar çok anarlar, bana o kadar çok ibadet ederler ki, (ibadet, anmak demektir aynı zamanda) Allah'ın isimlerini o kadar zikrederler ki, bir müddet sonra ben ve o, o kadar yakınlaşırız ki, onlar benim gören gözüm, tutan elim, yürüyen ayağım olurlar."10 Allah'ın eli olur mu? Allah'ın ayağı olur mu? Allah'ın gözü olur mu? Bunlar ayrı birtakım konular ama Allah hadis-i kutside, 'olurlar' diyor. Demek ki, yeryüzünde hiç kimse Allah ile, Allah olarak, ilah olarak yolda, sokakta karşılaşmış değildir. "Allah adamı" olarak Allah bulunur.

Allah'ın yeryüzünde Zâtı ile bulunamaması yeryüzünün, şehadet âleminin doğasının Zât'ını kaldıramayacağından ileri gelir ki, kayıtlılık âlemi, kayıtsızlık âlemini kaldıramaz. Bu sebepten dolayı, Allah ancak isimleri ile tecellileri ile bilinir. Allah'ı mükemmel bir şekilde tecelli ettirebilecek tek varlık "insan"dır. Çünkü "ve alleme'l-esmâe külleha" buyruluyor. "Ben bütün isimlerimi âdeme yükledim, öğrettim, bildirdim, bellettim." Bu âyetin ifadesinden biz, hayvanat, nebatat, cemadat gibi insan dışındaki diğer varlıklarda da Allah'ın isimlerinin belirli oranda bulunduğunu görmekteyiz ama bütünü, küllü sadece insandadır. "Allah'a giden en güzel yol, Allah'ın mazhar-ı tammı olan insandan geçer."

Umum dindarların, umum Müslümanların kendilerine bildirilen, aynı zamanda Peygamber Efendimizin(sav) hadislerinde de tavsiye edilen esmaların adetlerine devam etmelerinin bir mahzuru yoktur. Çünkü bunlar hafifletilmiş, herkesin günlük olarak yapabileceği zikirlerdir. Mesela, namazdan sonraki tesbihatlar gibi. Ama bunun üzerindeki özel rakamlar, beş bin kelime-i tevhid ya da yetmiş bin kelime-i tevhid ile başlamak gibi hususlar, hiçbir dindarın kendi başına karar verip bunlarla meşgul olmaması gereken önemli hususlardır. Çünkü bu, özel bir ilimdir, özel ilim, ancak bir rehber, bir bilen eşliğinde elde edilebilir.

Sayının ve esmanın doğru tespit edilememesi, çok yüksek rakamlarla kişinin kaldıramayacağı enerjiyi çekmesi, birtakım problemleri beraberinde getirir. Dolayısıyla, öncelikli olarak kişinin gücünü tespit etmek gerekir. Eğer bir insanın pazıları, ayak kasları o kadar sıkleti kaldıramayacak güçte ise -halterci tabiri ile söylüyorum- o ağırlığın altına o kişiyi sokmak bir antrenör problemini doğurur. Bu da, bilimsel bir hatadır. Herkes kaldırabileceği yükün altına girmelidir. Ama halter sporunda her zaman yüz kilo üstü kaldıran insanlar da bulunmaktadır. Bunlara da, dünya şampiyonları denmektedir. Her ilimde şampiyonlar olabilir. Tabii herkes şampiyon olacak diye bir şart yoktur. Biz pazar torbasını kaldırabilirsek -beş kilo on kilo gibi- günlük hayatımızı da böylece sürdürmüş oluruz.

İsimler şemasını gözümüzün önünde şöyle bir canlandırabili­riz. Varlık katmanlarını insanlar, hayvanlar, bitkiler ve katı cisim­ler âlemi olarak ele alalım. Bütün âlemin Allah'ın isimlerinden meydana geldiğine inanarak, (Nitekim O'nun isimlerinden başka bir şey yok) tek tek isimleri yazalım. Mesela, ilk olarak Allah'ın "Mütekellim" ismini ele alıp şemaya yazdığımız zaman, bu çe­telede insan karşısında (+) yazabiliriz, çünkü insan konuşan bir varlıktır. Demek ki, Mütekellim ismi insanda zuhûr etmektedir. Hayvanat da -bize göre anlamsız dahi olsa- belirli sesler çıkar­dığından, onlar da Mütekellim ismini taşırlar. Bakınız insanlar ve hayvanlar Allah'ın el-Mütekellim isminde müşterek oldular. Kendisinden bir ses çıkmaması hasebiyle, Mütekellim ismi bitkiler âleminde noksandır. Dolayısıyla eksi (-)... Cemadata geldiğimiz zaman, orda da Mütekellim ismi noksandır, yine eksi (-).

Bu şekilde, doksan dokuz ismin yukarıdan aşağı şemasını yaptığımız zaman, sadece insanlık mertebesinin hepsinde artı (+) olduğunu, hayvanlar âleminin yetmiş küsur isimde kaldığım, ta elli küsur isimde kaldığını, cemadatın ise otuz-kırk isimde kaldığını görürüz. Allah'ın el-Alîm, el-Hakîm, el-Latîf, el-Habîr gibi isimlerinin hepsi ancak insanda zuhûra geldiğinden dolayı, insan bütün varlığın imamı, bütün varlığın kendine secde edeceği, kendine yöneleceği bir varlık oluyor.

O insan tanındığında Allah tanınır...

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi

Devamını Oku »

Nuri Pakdil - Bağlanma (Kısa Notlar)


Büyük bir yalnızlık içindedir çağdaş insan = (Çünkü unut­tuk sevgiyi = uygulayım bilimin yoğun ağırlığı altında büküldü belimiz + ruhumuzun gereksinimlerini konuşmanın ayıp olduğu bir çağda insanlık idam edildi = yana kaymış gözlerimizle, bir­birimizin asılı bedenlerini seyrediyoruz ipte). Yeryüzünde, sürekli soyut, somut darağaçları; öldürme araçtan yapılıyor, üretiliyor: ben beni bildim bileli böyle görünüyor bana yeryüzü. (Sürek­li, bir tutunma, bir dayanma gereğini duymuşumdur: gerekiyor çünkü: ulaşılmamayacak bunsuz hiçbir yere: bunsuz bir milimet­re ilerlenemez: tutunmadan insana: insana yeniden bağlanma­dan: insanı yeniden sevmeden: insanların acılarıyla yeniden acı­lanmadan: insanla ulaşılacak Allah'a)

-----------------------

İnsan, biraz da, bir eklentidir sonsuza. Sonsuz da, ola ki, insan var diye, başsız olmakta, bilinememektedir sonu (= İnsanın gizemli gücü bu). Bütün anlamlar insanda birikmiştir: başlangıçta, insan yüklendi çünkü: sorumluluğu. Büyüklüğü, so­rumluluğu yüklenişinden geliyor insanın: yoksa, etimizin, kemi­ğimizin ne değeri var? + ekmeği aşan büyüklük burda işte. Bu sorumluluğun bilincine varabilmek de, çok derinlerden özsu da­madan bulabilmemize bağlı + sürekli sürmemize bağlı toprağı + kaldırımlarda değil, büyük topraklarda araştırma yapmamıza bağlı = çünkü büyük, engin, gizemli yeryüzü.



--------------------------

Çağdaş insanın korkusu, vicdansızlığından kaynaklanıyor belki de. Kim duyumsatacak vicdanımızı bize? İnsan mı, toprak mı? Ölüm mü, yaşam mı? Çağdaş insanın en büyük olumsuzlu­ğu vicdansızlığıdır. Vicdanımız işlevini yapmadan nasıl gide­rilir bu yoğun karanlıklar? Adaletsizliği, zulmü, ancak vicdanlı olabildiğimiz zaman durdurabileceğiz: tüm yeryüzünde. Öncü bilgelerle, zaman zaman, insanın vicdanı eklenir toprağa: yeni bir güç katmak için yeryüzündeki inanç devinimine + sonsuz toprak, bilge insanla, öncü insanla yenilenir de: inanıyorum böyle oldu O'nunla da.
Devamını Oku »

Şeriatta Farklılık

Şeriatta Farklılık


Şeriatta farklılık bulunan hususlar, çoğu kez sadece mutlak olan ve belirli bir sınır konulmayan, aksine mükellefin değerlendirmesine bırakılan konularda bulunur.[1]Bu durumda her mükellef kendi kav­rayış ve değerlendirmesine göre sorumlu olur. Mesela, birisi böyle bir durumda şunu anlar, o onunla sorumlu olur; bir ikincisi onun anlayı­şından daha ileri gider, o da onunla sorumlu olur. Öbür taraftan mü­kellefin, altına girdiği yükümlülüğe göstereceği sabır ve metanet ölçü­sünde de farklılık ortaya çıkar. Herkes güç yetirebileceği mertebeden sorumlu olur. Güç yetiremeyeceği mertebede olan bir durumla sorum­lu tutulmaz. Daha önce arzedilenlere muhalif olduğu sanılan hususlar işte bu noktadan kaynaklanmaktadır. Allah en iyisini bilir.

Bizzat bu nokta göz önüne alındığı içindir ki, amelî konularda hükümler, mükellefleri meşakkate düşürmeyecek ve bu yüzden onları usandırmayacak tarzda, dünya hayatını düzenli bir şekilde yürütme­sini ve çıkarlarını kollamasını sağlayan âdetlerini ortadan kaldırma­yacak biçimde konulmuştur. Şöyle ki: Ümmî olup ne şeriattan ne de aklî hükümlerden hiçbir şeyle uğraşmayan bir kimse, öteden beri alış­kın olduğu âdetlerinden bir anda soyutlanırsa, elbette ki onun kalbi kendisini bu duruma sokan şeyden sıkıntı duyacaktır. Daha önceden bu gibi şeylerden haberdâr olan kimseler ise böyle değildir. İşte bu nokta göz önünde tutularak Kur'ân yirmi (küsur) senede parça parça indirilmiş, yükümlülük getiren hükümler azar azar gelmiş; bir anda ve toptan gelmemiştir (Tedrîcîlik prensibi)[2]. Bu, kalplerin bir anda şeriattan soğuyup ondan yüz çevirmemesini sağlamak için yapılmış­tır.

Rivayet olunduğuna göre Ömer b. Abdulaziz'e, oğlu Abdulmelik[3] şöyle der: "Sana ne oluyor dahükümleri (umur) uygulamıyorsun.Allah'a yemin ederim ki, hak yolda beni de, seni de kazanlarda kaynatsalar, zerre kadar aldırmam!" Ömer ona:

"Acele etme yavrum, Allah içkiyi Kur'ân'da iki defa kötüledi, üçüncüde haram etti.[4]Ben hakkı toptan insanların üzerine yükledi­ğim zaman, onların da toptan onu reddetmelerinden ve bundan fitne kopmasından korkuyorum" diye karşılık vermiştir.

Bu doğru bir mânâdır ve insanların yapageldikleri incelendiğin­de buna itibar ettikleri ortaya çıkacaktır. Uygulanan tedrîcîlik meto­du hem insanların maslahatlarını daha iyi bir şekilde ortaya koymuş, hem de ısındıra ısındıra daha tesirli olmuştur. Hükümlerin çoğu mey­dana gelen sebepler üzerine gelmiştir. Hükümlerin olaylara paralel olarak inmesi ve şeriatın bu şekilde yavaş yavaş parça parça oluşması insanlar üzerinde hem daha tesirli olmuş ve hem de onların kabulleri­ni kolaylaştırmıştır. Çünkü şeriat böyle geldiğinde, inen her hüküm için, bir önce gelen (ve ona bir ön hazırlık durumunda olan} hüküm ar­tık yerleşmiş ve mükellefin daha önce yükümlülükten ve onun bilgi­sinden haberi olmayan nefsi ona alışmış oluyordu. Dolayısıyla her hü­küm indikçe, o bir sonraki için alt yapı oluşturduğu için ikinci, üçüncü, dördüncü... hükümlerin kabulü gittikçe kolaylaşıyordu.

Yine bu yüzdendir ki, ilk muhatap olan Arapların başlangıçta, bu şeriatın ataları olan İbrahim'in şeriatı olduğu telkini ile aynen çocu­ğun işe, baba mesleği diye sındırılması gibi ona ünsiyet peyda etmeleri temin edilmek istenmiştir: "Babanız İbrahim'in şeriatı..[5] "Şimdi ey Muhammedi Sana, 'Doğruya yönelen (hanîf), puta tapan­lardan olmayan İbrahim'in dinine uy'diye vahyettik"[6]Doğrusu îbrahime en yakın olanlar, ona uyanlar, bu peygamber Muhammed ve inananlardır[7] ve benzeri âyetler[8] bu doğrultuda inmiştir.

Eğer tedrîcîlik prensibine uyulmasa da, Kur'ân bir defada top­tan indirilseydi, o zaman mükellef üzerine yükümlülük getiren hü­kümler bir anda çoğalacak ve insanlar bir ya da iki hükmü kabul eder, onlara boyun eğer gibi onların tamamım kabul edemeyecekti. Hadiste "Hayır âdettir"[9]buyrulmuştur. İnsan, hayır işlerden birini kendisi­ne itiyat haline getirdi mi, kalbinde onun sayesinde bir nur oluşur ve kalbi ona açılır. O şeyle ikinci defa karşı karşıya kaldığı zaman, nefsin­de ona karşı bir kabul duygusu bulunur. Yüce Allah'ın tâat ehli hakkındaki âdeti böyledir.

Nefiste yer eden bir başka âdet daha vardır: Nefis, daha önceden kendince alışkın bulunduğu bir fiilin türünden olan başka bir fiili kabule daha yatkındır. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber bunun (yani tedrîcilik, kolaylaştırma ve sevdir­me metodunun) zıddı olan şeylerden hoşlanmaz, ona uygun olan şeyle­ri severdi; yumuşaklığı sever, sertlikten hoşlanmazdı, derine dalmayı, tekellüfü, kaldırılamayacak yüklerin altına girilmesini yasaklardı. Çünkü bu tavır, nefislerce kabule daha yatkın ve çoğunluk insanlar için teşride uygulanacak daha kolay bir yoldu. [10]

--------------

[1] Her halükârda bu tür farklılıklar mevcuttur. Ister burada müellifin belirttiği fîili mutlak olan hususlarda olsun ister olmasın. Dolayısıyla problem izale edilmiş değildir.

[2] Bu konuda bilgi ve kaynakları hk. bkz. Erdoğan, M.Ahkâmın Değişmesi, İstanbul, 1991.

[3] Abdulmelikb. Ömer(v. 101/719), babasına büyük destek olmuş, onun gidişa­tına uymuş Emevî emirlerinden birisidir. Babasından biraz önce vefat etmiş­tir. (Âlâm, 4/161) (Ç)

[4] Vakıa, içki Kur'ân'da bir defada yasaklanmamış, tedricî olarak nihâî yasağa sırasıyla: 16/67, 2/19, 4/43 ve nihayet 5/90 âyetleriyle ulaşılmıştır. (Ç)

[5] Hac 22/98.

[6] Nahl 16/123.

[7] Âl-i Imrân 3/68.

[8] Müellifin sözünün zahiri hem Mekkî hem de Medeni âyetleri kapsamaktadır. Medenî olan CJ/6H gibi) ve. daha sonra gelen âyetler hak kında sözü açık değil­dir. Ancak bu tür Medeni âyetlerin daha imce ki Mekkî âyetleri takrir ve teyit ettiği  anlamına yorulabilir. Nitekimle'yi  ve  le'kil   mahiyetinde  Mekkî âyetlerde işlenen konuların Medine'de  tekrarlandığı bilinmektedir.

[9] ibn Mâce nin Sünen'inde (Mukaddime, 18| 1/801.) rivayet ettiği bu hadisin ta­mamı şöyledir: "Hayır âdettir, şer ise husûmettir, 'içi tırmalan Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde anlayışlı fakih kılar." Hadisi şu şekilde yorumlamak mümkündür: iman ve takva ölçülerini uygunIarak yaşayan müminin kalbine, hayrın yolları açılir ve hayır, onun için bir âdet olur. Çünkü insan bayır üzere yaratılmıştır, Şer ise, öyle delil­dir. Ona kalp açılmaz, insanın kalbine ondan ancak şeytanın ve nefs-ı emmâre.nin vesvesesi dolar. (Ç)

[10] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/77-92
Devamını Oku »

Mutlak surette tahsînî ve hâcînin ihlâle uğraması durumunda,bundanzarurî de bir nevi etkilenebilir

Mutlak surette tahsînî ve hâcînin ihlâle uğraması durumunda,bundan zarurî de bir nevi etkilenebilir


a) Zarurî, hâcî ve tahsînî dikkate alma açısından farklı mertebe­lerde bulunmaktadırlar. Bunlar içerisinde zarurî olanlar en güçlüsü, sonra da sırasıyla hâcî ve tahsînî olanlar gelmektedir. Ancak bunlar birbirleriyle irtibat halindedirler. (Çünkü birbirlerini tamamlamak­tadırlar.) Bu durumda daha aşağı mertebede olan bir hususun iptali, bir üst derecede bulunan bir hususun iptaline bir cüret teşkil edecek ve onun ihlâle uğratılması için atılmış bir adım olabilecektir. Buna göre bir aşağı mertebede olan, bir üst mertebede olanın etrafında sanki ko­ruyucu bir sur görevi yapmış olmaktadır. Unutulmamalıdır ki, koru­luk etrafında hayvan otlatan kimsenin, her an oraya girmesi muhte­meldir. Bu açıdan bakıldığında tamamlayıcı unsurları ihlâl eden bir kimse, aslında tamamlanılan şeyi (aslı) ihlâl etmiş olmaktadır.

Bunun örneği namaz olmaktadır. Namazın, rükün ve farzların dışında tamamlayıcı unsurları bulunmaktadır. Bilindiği üzere bunla­rın ihlâl edilmesi, farz ve rükünlerin ihlâline yol açmaktadır. Çünkü daha hafif olan şeyler, daha ağır olan şeyler için bir mukaddime, bir hazırlık mahiyeti arzetmektedirler. Buna şu hadisler de delil teşkil eder: "Koruluk etrafında hayvan otlatan kimsenin, oraya girmesi bir an meselesidir"[1]Allah hırsıza lanet etsin;yumurta çalar eli kesilir; ip çalar eli kesilir.[2]Büyüklerden birisi tarafından söylenen: "Ben   . haramla aramda helâlden bir sütre edinirim ve onu haram kılmam" sözü de bu mânâyı ortaya koymaktadır.

Bu konu, üzerinde ittifak edilen kesin bir asıl olmaktadır ve bu kitabın ikinci kısmında ele alınacaktır.

Daha hafif durumda olan şeyleri ihlâle cüret gösteren kimseler, daha önemli olanların ihlâline de yeltenebilirler. Dolayısıyla tahsînî ya da hâcî olan hususların ihlâline cüret gösteren kimse, aym şekilde zarurî olan şeyleri ihlâle de cüret edebilir. Şu halde, tamamlayıcı un­surların mutlak surette (yani tümden) ortadan kaldırılması duru­munda, zarurî olan şeylerin de bir şekilde zarar görebileceği neticesi çıkar.

Bu durum, tamamlayıcı unsurları mutlak surette terk ve onları ihlâl durumunda söz konusudur. Öyle ki, kişi bunları hiç işlememekte, işlese bile çok cüzî bir ölçüde gerçekleştirmektedir. Veya tekrarlanan şeylerdense küçük bir kısmını yerine getirmekte, büyük kısmını ise terk ve ihlâl etmektedir. Bu durumda zarurî olanların da bir şekilde zarar göreceği ortadadır. Bu noktadan hareketle, namazını sadece farzlarına riâyet ederek kılan kimsenin tavrı hoş karşılanmamış ve onun kıldığı bu namazın pek iç açıcı olmayacağı, onun namazdan çok bir eğlence şeklinde telakki edileceği belirtilmiştir. Bazı âlimlerin böy­le bir namazın bâtıl olacağım söylemeleri işte böyle bir yaklaşımın ne­ticesi olmaktadır. Alış veriş konusunda da aynı şeyi söylüyoruz: Garar ve cehaletin bulunmaması gibi tamamlayıcı unsurların yok olması du­rumunda, akitte taraf olanlardan her ikisine de, ya da birine neredey­se bir fayda doğmayacaktır. Bu durumda akdin olmasıyla olmaması arasında pek fark olmayacaktır. Hatta bazen olmaması olmasından daha daha hayırlı olacaktır. Benzeri diğer meselelerde de durum aynıdır.

b) Her derecenin, kendisinden bir üst mertebeye olan nisbeti, farzla nafile arasındaki nisbet gibidir. Mesela avret mahallinin örtülmesi, kıbleye yönelinmesi, asıl namaza nisbetle mendûb gibidir. Sûre okunması, tekbir ve teşbihte bulunulması da namazın aslına nisbetle aynı şekilde olmaktadır. Yenilecek ve içilecek şeylerin pis olmaması, başkasına ait bulunmaması, şerî usûle göre boğazlanmış olması gibi hususlar da, bünyenin korunması ve yaşantının sürdürülmesi aslına nisbetle nafile durumundadır. Satış akdinde, satılan şeyin belli olma­sı, şer'an kendisinden istifâdenin helal olması ve benzeri aranan şart­lar da, akdin aslına nisbetle keza aynı şekilde nafile durumundadır.

Hükümler bahsinde de ortaya konulduğu gibi, cüz itibarıyla ele alındığında mendûb olan şeyler, küll olarak düşünüldüğünde vâcib hükmünü almaktadırlar. Bu durumda mendûbun mutlak surette (küll halinde) ihlâl edilmesi, vacibin rükünlerinden birinin ihlâli anla­mına gelmektedir. Çünkü küll olarak mendûb, o vacibin bir rüknü ha­lini almıştır. Bir kimse, vacibin rükünlerinden birisini özürsüz ihlâl ettiğinde, nasıl ki o vâcib ihlâle uğruyor ve ortadan kalkıyorsa, rükün mevkiinde ya da ona benzer durumda olan bir şeyin ihlâli halinde de durum aynı olacaktır.

İşte bu açıdan da bakıldığında, tamamlayıcı unsurların mutlak surette ihlâli durumunda, zarûriyyâtın da bundan bir şekilde etkile­nip zarar görebileceğini söylemek doğru olacaktır.

c) Hâciyyât ve tahsîniyyât bir bütün olarak ele alındığında, bun­lardan her birinin zarûriyyâtın fertlerinden biri gibi olabilirliği söz ko­nusudur. Şöyle ki, zarûriyyâtın kemal hali, ancak mükellefe bir güç­lük ve sıkıntı getirmeksizin kolaylık ve genişlik üzere olması; üstün ahlak anlayışına ve kabul görmüş telakkilere uygun düşmesi duru­munda olabilir. Aksi takdirde sağduyu sahiplerince iyi ve güzel bulunmaz. Hâci ya da tahsînî unsurlar ihlâl edildiği zaman, o takdirde zarûrîyyât sıkıntı ve meşakkat içerecek ve sağduyu sahiplerinin güzel ve iyi buldukları vasıflardan uzak kalmış olacaktır. Bu durumda zarurî olan vacibin işlenmesi bir tekellüf arzedecek ve şeriatın konul­duğu sırada gözetilen maksatlara ters düşmüş olacaktır. Hadiste: "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.’’[3] buyrulmaktadır.

Hal böyle iken, şayet tamamlayıcı unsurların bulunmadığı farzedilecek olsa, o takdirde vâcib bu prensip doğrultusunda bulun­mamış olacaktır. Böyle bir durum ise, açıkça vâcibde bir kusurun bu­lunması demektir. Ancak zarurînin tamamlayıcısı durumunda olan unsurda bulunan kusur, tüm olarak değil de kısmen bulunacak olur ve bu kusur zarurînin güzelliğini, üstün ahlak anlayışına uygunluğunu ortadan kaldırmaz, genişlik ve kolaylık kapısını tamamen kapatarak güçlük ve sıkıntılar doğurmazsa, bu durumda söz konusu kusur ve noksanlığın, ihlâl edici olmayacağı da açıktır.

d) Her bir hâcî ya da tahsînî, asıl olan zarurînin hizmetinde bu­lunmakta, kişiyi ona hazırlamakta ve onun özel konumunu güzelleşti­rici, kemale ulaştırın rol oynamaktadırlar. Bu haliyle onlar zarurî için ya bir mukaddime, ya bir hatimedirler ya da onun eşliğinde yapılan ve ona güç katan bir unsur olmaktadırlar. Hangi açıdan bakılırsa bakıl­sın, tamamlayıcı bu unsurlar (hâcî ve tahsînî], zarurinin etrafında dönmekte ve ona hizmet etmektedirler. Bu durumda, zarurînin en gü­zel bir şekilde yerine getirilebilmesi için onların bulunması gerekmektedir.

Mesela, namazdan önce abdest alınıp temizlik yapıldığı zaman, bu durum önemli bir ibâdet için bir hazırlığın olduğunu hatırlatacaktır. Kıbleye yönelindiğinde, bu yöneliş kendisine yönelmenin huzurunda bulunulduğunu düşündürecektir. Kulluk görevinin yerine geti­rilmesine niyet edildiği zamansa, bundan huşu ve sükûn doğacaktır.Sonra namaza girecek ve namazda farz olan Fâtiha'nın (Ümmü'l-Kur'ân) okunmasından sonra ziyade bir sûre okumakla, namazı ke­mal vasfına doğru yaklaştıracaktır. Çünkü okunan bu sûrelerin tama­mı, kendisine yönelinen Rab Teâlâ'nın kelamı olmaktadır. Kişi namaz içerisinde tekbir alıp, teşbihte bulunduğu, teşehhüd okuduğu zaman, bütün bunlar onun kalbini uyaracak, Rabbine olan münâcâtında, O'nun yüce huzurunda duruşunda gaflet haline düşmemesi için kendi­sini ikazda bulunacaktır. Bitimine kadar bu böyle devam edecektir. Şayet kişi kılacağı bu farz namazından önce bir nafile kılacak olursa, o takdirde kılacağı bu namaz farz için bir mukaddime (ön hazırlık), bir basamak olacak ve yavaş yavaş kişiyi ona hazırlayacaktır. Farzın ar­kasından bir nafile daha kılması takdirinde ise, bu durum farzdaki hu­zuru için daha da uygun bir davranış olacaktır.Namazda bu husus itibara alındığı için, namazın her anı, amelle birlikte zikirden hâli bırakılmamıştır. Böylece huşu, teslimiyet, boyun eğme ve saygı içerisinde Allah ile birlik olma için gerekli hem dilinhem de organların mutabakatı sağlanmıştır. Namaz içerisinde hiçbir yer, sözlü ya da fiilî zikirden boş bırakılmamış ve böylece gaflet kapısının açılmasına, şeytanın vesveselerinin girmesine imkan tanınmamıştır.

Görüldüğü gibi, bu tamamlayıcı unsurlar zarûriyyât koruluğu­nun etrafını kuşatmakta; onun hizmetinde bulunmakta ve onu des­teklemekte, güçlendirmektedir. Bu durumda şayet bu tamamlayıcı unsurlar tamamen ya da çoğunlukla ihlâle uğrayacak olsa, bundan zarurînin de ihlâle uğraması söz konusu olabilecektir. Namaz hakkın­da verdiğimiz bu izah, diğer zarûriyyât ve onların tamamlayıcı unsur­ları için de aynıdır.

Beşinci yani "Zarurî için, hâcî ve tahsîninin korunması uy­gun olur" önermesinin açıklanması:

Dördüncü Önermenin izah ve açıklanmasından, bu önermenin de doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü madem ki, zarûriyyât tamam­layıcı unsurlarının ihlâle uğraması yüzünden bozulabilmekte ve orta­dan kalkabilmektedir, bu durumda zarurînin muhafazası için onların da korunması istenilecektir. Keza madem ki, bunlar zînettirler ve zarurînin güzellik ve kemâli de ancak bunların bulunmasıyla ortaya çıkacaktır, o zaman onların ihlâl edilmemesi ve korunması uygun ola­caktır.

Bütün buraya kadar anlattıklarımızdan şu netice çıkmaktadır: Riâyeti istenilen üç mertebe içerisinde, birinci mertebede bulunan zarûriyyâtın muhafazası en büyük maksad olmaktadır. Bunlar her millette/şerîatte dikkate alınan hususlardır ve hiçbir şerîatte, furûda olan ihtilaflar gibi, bunlar hakkında ihtilaf bulunma­maktadır. Bunlar dinin esas ve temelleri (usûlu'd-dîn), serî kaideler ve şeriattaki küllî esaslardan ibarettir.[4]

------------------

[1] Buhârî, İmân, 31; Müslim, Müsâkât, 107; Ebû Dâvûd, Büyü, 3.

[2] Müslim, Hudûd, 7; îbn Mâce, Hudûd, 22; Ahmed, 2/253. El kesmede nisab-arandığı için hadisle istidlal şöyle bir tevil üzerine olmalıdır: Allah hırsıza lanet etsin; yumurta çalar, eli kesilir... Yani yumurta çalar, bu onu daha büyük şeylerin çalınmasına iter. Sonunda el kesmeyi gerektirecek bir şey ça­lar ve eli kesilir. Bu durumda hadiste hüküm, ilk sebebe (vesileye) nisbet edilmiş olmaktadır.



[3] Muvatta, Husmıl-huluk, 8; Ahmed, 2/381.



[4] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/15-24
Devamını Oku »

Helal ve Haram

Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır.

Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır. Bunu ya bir kayıt olmaksızın ve bir sebebe bağlamaksızın mutlak olarak yapmıştır. Nitekim namazı, orucu, haccı ve benzerlerini böyle vacip kılmıştır. Zinayı, ribayı, öldürmeyi ve benzerlerini de yine bu şe­kilde haram kılmıştır. Bazı şeyleri de sebeplere bağlayarak vacip ya da haram kılmıştır. Zekatı, keffaretleri, nezre vefayı, ortak için şufa hak­kını vacip kılması; boşanmış kadının, gasbedilmiş ya da çalınmış mal ile faydalanmanın vb. haram kılınması gibi. Hal böyle iken kişi kalkar ve kendisine vacip kılman bir hükmün düşürülmesi ya da haram kılı­nan birşeyin mubah kılınması için herhangi bir yolla girişimde bulu­nur ve bunun neticesinde de zahir itibarıyla kendisine vacip olan şey vaciplikten çıkar ya da haram olan şey şeklen helal hale dönüşür.

İşte böylesine bir girişime "hile" ya da "tahayyül" adı verilmekte­dir. Örnekler: Mukim halde iken namaz vakti giren bir kimse üzerine dört rekat namaz kılması vacip olur. Kişi bu namazın tamamını kendi­sinden düşürmek için şarap ya da uyku ilacı içer; böylece baygın gibi aklı başında yok iken namaz vakti çıkmış olur. Ya da dört rekatli na­mazı kısaltmak ister ve bunun için yolculuğa çıkar. Aynı şekilde Ra­mazan ayına yetişen bir kimse, orucu tutmamak için yolculuğa çıkar. Hacca gitmeye gücü yetecek kadar malı olan bir kimse, üzerindeki hac görevini düşürmek amacıyla elinde bulunan malını bir başkasına hibe eder ya da herhangi bir yolla elinden çıkarır. Başka birisine ait cariye ile cinsî ilişkide bulunmayı arzu eder ve onu gasbeder. Adam da cariye öldü zanneder ve ona cariyenin kıymetini Öder ve böylece cariye ile cinsî ilişkiye girer.

Yahut bir kimse, bakire bir kızı kendi rızasıyla ni­kahladığına dair yalancı şahitler dinletir ve hakim de şahitlere daya­narak o doğrultuda hükmeder ve böylece o kızla cinsî ilişkide bulunur. Peşin vereceği on dirhem karşılığında belli bir süre sonra yirmi dirhem almak ister ve buna şöyle bir kılıf bulur: Meselâ bir elbiseyi peşin olarak on dirheme satın alır. Sonra aynı elbiseyi almış olduğu satıcıya yir­mi dirhem karşılığında veresiye olarak satar. Falanı öldürmek ister ve onun gideceği yola onun Ölümüne neden olacak mesela mızrak dikmek ya da kuyu kazmak gibi bir sebep hazırlar. Zekat yükümlülüğünden kaçmak ister ve bunun için elindeki malı bir başkasına hibe eder veya  malı itlaf eder ya da nisap miktarına ulaşmaması için ayrı olan malları toplar ya da birleşik olanları ayırır. [1] Haramların helal kılınması ve vacibin düşürülmesi konusundaki diğer örnekler de bu şekildedir. Ay­nı şey helalin haram kılınması konusunda da geçerlidir. Meselâ kadın, kocasına ait bulunan cariyenin ya da kumasının ona haram olmasını ister ve bunu temin için onları emzirir, Şer'an sabit olmayan bir hak is-batı için yapılan hileler de aynıdır: Meselâ, vârise vasiyet yasağını del­mek için, ona karşı borç ikrarında bulunur ve böylece maksadına ulaş­mak ister.



Bütün bu ve benzeri tasarruflar, şer'an sabit bulunan hükümleri, dış görünüşü itibarıyla sahih, esas itibarıyla ise batıl olan bir fiili (kılıf) araç olarak kullanmak suretiyle başka hükümler haline dönüştürme çabalarıdır (hile)  Bunların teklîfî ya da vazî hükümlerden olması ara­sında bir fark bulunmamaktadır. [1][2]

------------

(1)-bkz 1/275

(2)-Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/382-383

Devamını Oku »

Süreklilik arzeden âdetler

Süreklilik arzeden âdetler


Süreklilik arzeden âdetler[1] iki kısımdır:

(1) Şerî âdetler: Bunlar şer'î delillerin ortaya koymuş olduğu ya da yasaklamış bulunduğu şeylerdir. Bunlar şeriat tarafından vaciblikya da mendupluk düzeyinde yapılması istenilen veya mekruhluk ya da haramlık seviyesinde yapılması yasakla­nan veyahut da yapılıp yapılmaması tercihe bırakılan şeyler­dir.

(2) Hakkında müsbet ya da menfî şer'î bir delil bulunmayan ve insanlar arasında cereyan etmekte olan âdetler.

Birinci türden olan âdetler, diğer şer'î esaslarda olduğu gibi ebedî olarak sabittirler. Meselâ köle şehâdet ehliyetinden mahrumdur, ne­casetin giderilmesi istenilmiştir, namaz için taharet ve avret mahalli­nin örtülmesi emredilmiştir. Çıplak olarak Kabe'nin tavaf edilmesi ya­saklanmıştır.... Bu ve benzeri insanlar arasında süregelen âdetler Sâri tarafından ya güzel ya da çirkin bulunarak emredilmiş ya da ya­saklanmışlardır. Bunlar şer'î hükümler altına giren durumlar cümle-sindendir. Bu gibi konularda, mükelleflerin düşüncelerinde değişme­ler meydana gelse bile asla bir değişiklik söz konusu olamaz [2]ve güze­lin çirkine, çirkinin de güzele dönüşmesi sahih olmaz. Bu itibarla biri kalkıp da şöyle diyemez: Kölenin şahitliğinin kabulünü güzel âdetler önlemez; dolayısıyla onların şahitliklerini kabul etmeliyiz ya da bu­gün avret yerlerinin açılması ne ayıptır ne de çirkin birşeydir; neticede açıklıkta bir sakınca yoktur gibi hezeyanlarda bulunamaz. Zira .eğer bu yaklaşım doğru olacak olsa, bu sürekli ve yerleşik hükümlerin neshedilmesi demek olurdu. Oysa ki, Hz. Peygamber'in ölü­münden sonra nesh artık imkânsızdır. Netice itibarıyla şer'î âdetlerin kaldırılması bâtıldır.

İkinci kısma gelince: Bu kısımdan olan âdetler:

(a) Sabit olabilirler.

(b) Değişken olabilirler.

Bununla birlikte bu tür âdetler de, üzerlerine terettüp edeeekhü-kümler için sebepleri teşkil etmektedir.

Sabit olanlar, insanda mevcut bulunan yeme, içme, cinsî arzu, bakma, konuşma, tutma, yürüme vb. şehvetlerin bulunması gibi şey­lerdir. "Bunlar belli müsebbebler için sebebler olduklarına göre, Sâri' Teâlâ onlarla ilgili hükümler koymuş olacaktır ve bu durumda devam­lı olarak onların dikkate alınması, üzerlerine dayanılarak uygun hü­kümler konulması hususunda herhangi bir problem bulunmayacak­tır.



Değişken olanlara gelince, bunları aşağıdaki gibi kısımlara ayır­mak mümkündür:

(1)

Bunlardan bir kısmı güzellikten çirkinliğe ya da çirkinlikten gü­zelliğe değişim gösteren âdetlerdir. Mesela, (erkeğin) başı açık dolaş­ması gibi. Bu çeşitli yörelere göre farklılık arzeder. Doğu (şark) ülkele­rinde mürüvvet sahibi kimselere göre çirkin kabul edilen başın açıl­ması, mağrip (batı) ülkelerinde çirkin sayılmaz. Bu durumda İlgili seri hüküm yöreden yöreye değişir ve başı açık gezmek doğu ülkelerinde adaleti zedeleyici olurken batı ülkelerinde zedeleyici olmaz.

(2)

Bir diğer kısım da maksadı ifadedeki farklılıklardır; bu durumda bir mânâyı ifade eden söz yerini başka bir söze bırakır. Maksadı ifade­deki farklılıklar şu şekilde ortaya çıkar:



(a) Ya Araplarla Arap olmayanlar gibi millet farkından doğar.



(b) Ya da aynı millet içerisindeki farklılıklara nisbetle ortaya çıkar. Mesela, belli bir sanat erbabı, sanatlarıyla ilgili kendi aralarında diğer insanlardan farklı tabirler kullanırlar.



(c) Bir kelimenin birçok anlamı içerisinden bir tanesi yaygınlık kazanır ve zamanla o lafızdan ilk etapta o mânâ anlaşılır hale gelir. Halbuki o lâfızdan daha önce başka mânâlar da anlaşı­lıyordu. Yahut lâfız müşterektir fakat zaman içerisinde an­lamlarından birine has bir hal almıştır. Ve buna benzer hal­ler... Bu gibi durumlarda örfe itibarla hüküm yaygın olana göre verilir; ancak örf sahibi olmayanlara sözkonusu örfe da­yalı hüküm nisbet edilmez. Bu tür örfün cereyan ettiği yerler daha çok yeminler, akitler, sarih ya da kinaye yoluyla yapı­lan talâklar gibi konulardır.



(3)

Muamelât ve benzeri konulardaki fiillerde (teamüllerde) meydana gelen farklılık)ardır. Meselâ nikâh konusunda âdet zifaftan önce mehrin teslim edilmesi; falanca şeyin satımında âdet ödemenin vere­siye değil peşin yapılması ya da ille şu kadar mühletle olması şeklinde olabilir. Bu gibi durumlarda hüküm söz konusu âdetler (Örf) doğrultu­sunda cereyan edecektir. Nitekim bu konular fıkıh kitaplarında yazılı bulunmaktadır.



(4)

Mükellefin dışında olan durumlara göre farklılık arzeden şey­ler.[3] Ergenlik (bulûğ) gibi Bu konuda dikkate alman husus insanla­rın ihtilâm ve hayız olma"gibi ya da ihtilâm ve hayız yaşı gibi konular­daki âdetleri olmaktadır. Hayızda da durum aynıdır.[4] Bu konuda da ya mutlak olarak bütün m sanların âdetleri ya da kadının kendi ya da akrabalarının âdetleri dikkate alınır ve farklılık konusunda âdetlerin gereği ile şer'an hükümde bulunulur.



(5)

Olağan dışı durumlar hakkında olur. Meselâ, bazı olağan dışı du­rumlar bir kısım insanlar için âdet haline gelebilir. Bu durumda olan kimseler için, kendisi hakkında âdet halini alan o olağan dışı durum dikkate alınarak hüküm verilir. Ancak bu, herkes için olağan olan du­rumun bu kimse için fevkalâde bir durum olmadıkça bir daha dönme­yecek şekilde ortadan kalkmış olması gerekmektedir. Meselâ, herke­sin normal yoldan dışkısını dışarı attığı organı artık yok hükmünde olan ve dışkısını açılan yeni bir delikten dışarı atar bir duruma gelen bir kimsenin halini örnek olarak alabiliriz. Eğer böyle birinin eski nor­mal organı tabii görevini sürdürebiliyorsa hüküm genel âdet doğrultu­sunda olacaktır.

Bazen de ihtilaf daha başka yönlerden olacaktır. Buna rağmen şeriat yönünden dikkate alınan husus bizzat o âdetler olacak ve hü­kümler o âdetlere uygun olarak konulmuş olacaktır. Çünkü şeriat yaygın olan (mutat) durumlar"la ilgili yine mutat durumlar getirmiş ve alışılmışlığın dışına çıkmamıştır. Nitekim bu husus daha önce açık­landı.



Fasıl:

Burada sözü edilen âdetlerin farklılık arzetmesi durumunda hükümlerin de değişeceğinden maksat, aslî hitapta meydana gelmiş bir değişiklik değildir. Çünkü şeriat ebedî ve devamlı yürürlükte kalmak üzere konulmuştur. Eğer biz dünyanın sonsuzluğunu farzedecek ol­sak, yükümlülük de aynı şekilde sonsuza kadar devam edecek ve şeriatta bir ilaveye ihtiyaç duyulmayacaktır. Âdetlerin farklılık göstermesiyle hükümlerin de değişmesinden maksat şudur; Her âdet farklılık arzettiği zaman yeni bir şer'î asla döner ve bu kez onun hük­münü alır. Meselâ ergenlik konusunda olduğu gibi. Kişi ergenlik çağı­na ulaştığı zaman üzerine yükümlülük biner. Ergenlik çağından önce yükümlülüğün olmaması, ergenlik sonrasında ise yükümlülüğün doğ­ması aslî hitapta meydana gelen bir değişme değildir. Değişiklik (ihti­laf) sadece âdetlerde ve şâhidlerde[5] meydana gelmektedir. Zifaftan sonra mehrin teslim edilip edilmediği konusunda bir anlaşmazlık çı­karsa âdetin geçerli olduğu bir ortamda söz kocanın sözııdür; âdetin değiştiği bir ortamda ise söz zifaftan sonra da olsa yine kadının sözü­dür. Buradaki değişiklik hükümde bir değişiklik değildir; aksine bu bilinen bir hususla ya da bir esasla ağır basan koca tarafına hükümde bulunmaktır. Neticede söz, herhangi bir kayıt getirmeksizin kocanın olacaktır; çünkü o müddeâ aleyh (davalı) olmaktadır.[6] Diğer örnek­lerde de durum aynıdır. Hükümler her zaman için sabittir ve onlar mutlak surette sebeblerine tabidirler; sebeb bulununca hükümler de bulunur. Allahu a'lem! [7]



-------------------

[1] Burada "âdet" kelimesi itiyat, alışkanlık vb. gibi anlamlardan çok insanlar arasında yer etmiş, alışılagelmiş, yapılagelmiş şeyler mânâsına gelmektedir. (Ç)



[2] Çünkü bu gibi konuları bizzat Sâri nass ile belirlemiş ve onlara şer'î bir hü­küm koymuştur. Bu gibi konularda insanların güzellik ya da çirkinlik yargı­larında meydana gelen değişme, onlarla ilgili şeri hükmü değiştiremez. İkin­ci türden olanlar ise böyle değildir. Çünkü onların güzel ya da çirkin oldukla­rını gösterecek şer'î bir delil bulunmamaktadır ve konu insanların örflerine havale edilmiştir. Bu itibarla o tür konularda meydana gelen insanların de­ğer ölçülerindeki değişmeler ilgili hükümlerde de değişmelere neden olacak­tır. Bu konuda bkz. Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkâmın De­ğişmesi, îst. 1990.



[3] Mesela ülkeden ülkeye sıcaklık, soğukluk gibi durumlar farklılık arzeder. Sıcak ülkelerde ergenlik yaşı daha çabuk gelirken, soğuk ülkelerde daha eec yaşlara kalır.



[4] Yani her hayız görmesi ndeki süre kastedilmektedir.



[5] Evlilikte mehrin teslimi konusunda olduğu gibi. Burada yaygın cilan âdet, zifaftan önce muaccel mehrin verilmesi yönüne ağırlık kazandırmakta ve bu şekilde mehrin teslimi öne çıkmaktadır.



[6] Beyyine (delil ikâmesi) müddeîye (davacı) aittir; yemin ise inkâr eden tarafa düşer. Burada kadın bir hak dava etmekte, koca ise inkâr etmektedir; dolayısıyla yeminle birlikte söz kocanın sözü olacaktır.(Ç)



[7] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/284-287
Devamını Oku »