Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır.

mükelleften zorlama kaldırılmıştır


Fasıl:

Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır. Bunun iki ge­rekçesi vardır.

a) Mükellefin teklif yolunda ilerlemeden kesilmesi, ibadetleri sevmemesi ve yükümlülükten nefret etmesi endişesi. Bu ge­rekçenin altına, onun bedenine, aklına, malına ya da davra­nışlarına bir bozukluğun arız olabileceği endişesi de girebilir,

b) Kula yönelik çeşitli yükümlülüklerin çok ve bir anda bulun­ması durumunda onları gereği gibi yerine getirememesi endi­şesi. Meselâ, mükellefin ailesine, çocuklarına bakması ve bunların yanında çeşitli yükümlülüklerle karşılaşması gibi. Mümkündür ki. bazı işlerle meşguliyet, diğer yükümlülük­lerin ihmalini doğuracaktır. Bazen de aşırı bir gayretle bü­tün yükümlülükleri yerine getirmeye çalışacak, fakat buna güç yetiremeyecek ve bu kez hiçbirisini tam olarak yapama­yacak, hepsi de yarım yamalak kalacaktır.



Şimdi birinci kısmı ele alalım: Yüce Allah bu kutlu şeriatı hoşgörü ve kolaylık esasları üzerine kurulu hanîflikle göndermiş, kulların kal­bini ona karşı nefret duygularından korumuş ve onu mükelleflere sev­dirmiştir. Eğer onlar hoşgörü ve kolaylık esaslarına ters düşecek şe­kilde amel etselerdi, o zaman yükümlü oldukları hususlarda işe yarar amel ortaya koyamazlardı. Bu konuda: "Bilin ki, içinizde Allah'ın pey-gamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz sıkıntıya düşerdiniz; ama Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı size iğrenç göstermiştir" (1) âyetini ele alalım: Bu âyette Yüce Allah, kolaylaştırmak ve hoş göstermek suretiyle imam bize sevdirdi­ğini, onu bu şekilde ve karşılığında mükâfat vereceği va'diyle bizim kalplerimizde süslediğini bildirmektedir. Hadiste de şöyle buyrulmuştur: "Amellerden güç yetirebileceğiniz şeyleri yapmaya çalışın. Çünkü siz usanmadıkça, Yüce Allah asla (sevap vermekten) usanmayacaktır.’’(2) Ramazan gecelerinin ihya edilmesi ile ilgili olarak da: "(Allah'a hamdden) sonra, ey insanlar! Bana sizin durumunuz gizli değildir (sizin iştiyakınızı biliyorum). Ama gece namazının (teravih) üzerinize farz kılınmasından ve sizin de ona güç yetirememenizden korktum" (3)buyurmuştur.

Havla bin. Tuveyt hadisi de şöyle: Hz. Âişe validemiz, Hz. Peygambere "Şu Havla bt. Tuveyt! Dedikle­rine göre gece hiç uyumazmış" dedi. Hz. Peygamber:"Gece uyumaz mı ?! Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin, çünkü siz usanmadıkça, Yüce Allah asla (sevap vermekten) usanmayacaktır"(4)buyur­dular.

Enes hadisi de şöyle: Hz. Peygamber birinde mescide girmişti. Orada iki direk arasına uzunlamasına bağlanmış bir ip var­dı. Hz. Peygamber:"Bu ne?" dedi Orada bulunanlar: "Zeyneb'in ipi. Namaz kılarken yorulduğunda ona tutunur" dediler. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber: "Onu çözün. Sizden biriniz zinde oldukça namaz kılsın. Tembellik ya da gevşeklik hissettiğinde otursun"(5) buyurdu.

Kıldırdığı namazı çok uzattığı için Muaz'a: "Muaz! Sen fitneci misin?!" diye çok sert çıkışmış(6) ve: "İçinizde insanları nefret ettirenler var. Sizden biriniz başkalarına namaz kıldırdığı za­man hafif tutsun; çünkü onlar içerisinde zayıf, yaşlı ve iş-güç sahibi olanlar vardır"(7)buyurmuştur.

Ümmetine acıması sebebiyle visal orucunu yasaklamıştır.(8) Adakta bulunmayı yasaklamış ve: "Allah onunla cimriden bir şeyler çıkarır ve o (adak) Allah'ın kaza ve kade­rinden hiçbir şey değiştiremez"(9) buyurmuşlardır. Bütün bu örnek­ler, daha önce geçen ve aklen kavranılması mümkün olan usanç verme, sıkılma, acze düşme, ibadetten nefret etme ve hoşlanmama gi­bi sebeplere dayanmaktadır (muallel). Hz. Âişe validemizden Hz. Pey­gamber efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Şüphesiz bu din metindir. Ona yumuşaklıkla girin(10) ve nefislerinize Allah'a kulluğu sevimsiz hale getirmeyin; çünkü acele eden ne yol ala­bilir ne de binek bırakır."(11)

Hz. Âişe şöyle der: Hz. Peygamber acıdığından dolayı ashaba visal orucunu yasakladı. Onlar: "Siz visal orucu tutuyorsunuz" diye de sorduklarında onlara: "Şüphe­siz benim durumum sizinki gibi değildir. Ben gecelerim de Rabbim be­ni yedirir ve içirir (siz ise böyle değilsiniz)" (12)buyurdu.

Bütün bunlardan şu netice çıkıyor: Buradaki yasaklar Şâri'ce gözönünde bulundurulan ve akılla kavranılabilen sebep (illet) yüzünden olmaktadır. Durum böyle olunca, yasak illetle birlikte var ya da yok olacak demektir.(13)Hz. Peygamber'in illet olarak gösterdiği şey bulununca, yasak da ona yönelik olarak bulunacaktır; illet bulun­madığı zaman da yasak ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlar bu mey­danda iki grupturlar:

Birinci Grup: Bu gruptan olan insanlarda, fiili işleme sırasında mutat üstü olan bu meşakkat hemen etkisini gösterir ve o fiilin ya da başkasının fesadına etki ederya dakişide onakarşı bir sıkıntı veusanç doğurur; o işi işlemeye karşı bir tembellik meydana getirir. Genelde mükelleflerin çoğunun durumu böyledir. Bu gibi meşakkat içeren amellerin olduğu şekliyle işlenmemesi ve eğer terkedilmesi şer'an caiz olmayan amellerden ise şeriatın getirdiği doğrultuda ruhsatların kul­lanılması, terki caiz olan şeylerden ise tümden terkedilmesi uygun olacaktır. Yukarıda geçen delillerin gerekçeleri (ta'lil) bunu gerektir­mektedir. Buna, Hz. Peygamber'in şu hadislerini delil ola­rak kullanabiliriz: "Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez’’(14)"Şüp­hesiz nefsinin de üzerinde hakkı vardır; ehlinin de üzerinde hakkı var­dır.’’(15)Hz. Peygamber bu sözlerini, devamlı oruç tuttuğu haberi kendisine ulaşan Abdullah b. Amr b. el-Âs'a söylemiş ve onun ağır yükler altına girmemesi için tavsiyede bulunmuştur. Devam etti­ği bu ibâdet, yaşlılık sebebiyle ağır gelmeye başlayınca Abdullah: "Keşke Hz. Peygamber'in ruhsatını kabuletseydim" diye temennide bulunmuştur.

İkinci Grup: Mutat dışı güçlük içermesine rağmen kendilerine ağır gelmeyecek, usanç ve tembellik göstermeyecek türden olan insan­lar. Bu türden olan insanlara, mutat üstü meşakkat içeren ameller, içermiş oldukları meşakkatlerden daha baskın gelen bir motif, onları kolay hale dönüştüren bir saik, ya da amele karşı duyulan aşırı bir iştiyak veya ondan alınan bir haz... sebebiyle ağır gelmemekte, aksine başkaları için çok ağır iken bunlara hafif gelmekte, sözkonusu olan meşakkat bunlar için meşakkatlikten çıkmakta, dahası bu tür amelle­re giriştikçe, onların sıkıntılarına göğüs gerdikçe daha çok huzur ve fe­rahlık hissetmekteler veya tedirgin edici ve iç tırmalayıcı etkenlerin tesirinden kendilerini korumaktadırlar. Meselâ, hadiste Hz. Peygam­ber Bilâl! Bizi ferahlat"(16) buyurmuş, başka bir hadiste de: "Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi... Gözümün, aydınlığı na­mazda kılındı.’’(17)buyurmuştur.

Gece ayakları şişinceye ve bacakları uyuşuncaya kadar kıyamda durması sonucunda da (kendisine "Niye bu kadar kendinize eziyet ediyorsunuz? Nasıl olsa sizin gelmiş ve gele­cek bütün günahlarınız affedilmiştir" diye soranlara): "Rabbime kar­şı çok şükreden bir kal olmayayım mı?"(18)demiştir.

Kendisine: "Ya Rasûlallah! Öfke halinde de, rıza halinde de sizin sözlerinizi alalım (yazalım) mı?" diye sorduklarında: "Evet!" buyurmuşlardı.’’(19)

Halbuki o, bizim hakkımızda "Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez"(20) buyurmuştu. Bu her ne kadar Hz. Peygamber'in kendisine ait bir husus ise de, diğerleri hakkında da delil olmaya elverişlidir. Amel­lerde meşakkatlere katlanma ve onlara karşı devamlı sabır gösterme ile ilgili bu mânâda delil çoktur.

Bu konuda sahabe, tabiîn ve onları takip eden nesillerden gelen ve ilim, hadis rivayeti ve ictihad mertebesine ulaşıp kendilerine tâbi olunan kimselerden gelen haberler delil olarak yeterlidir. Bunlar içe­risinden Hz. Ömer, Hz. Osman, Ebu Musa el-Eş'arî, Saîd b. Âmir, Ab­dullah b. ez-Zübeyr'i; tabiîn neslinden Âmir b. Abdikays, Üveys, Mesrûk, Saîd b. el-Müseyyeb, el-Esved b. Yezîd, er-Rebî b. Huseym, Urve b. ez-Zübeyr, Kureyş'in zahidi diye ün yapan Ebu Bekir b. Abdur-rahraan, Mansûr b. Zâdân, Yezîd b. Harun, Hüşeym, Zirr b. Hubeyş, Ebu Abdirrahman es-Sülemî ve isimlerini saydığımızda uzayıp gide­cek daha pek çok simayı bunlara misal olarak hatırlayabiliriz. Bunlar yaşadıkları bu halleriyle sünnete tâbi olmuş ve onun sınırlarını koru­muş kimselerdir.

Rivayet edildiğine göre,Hz. Osman yatsı namazını kıldıktan sonra vitre kalkar ve onda bütün Kur'ân'ı okurdu. Nice kimseler vardı ki, şu kadar sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kalmışlar,(21)şu kadar sene durmadan oruç tutmuşlardı. Rivayete göre İbn Ömer ile İbn ez-Zübeyr visal orucu tutarlardı. İmam Mâlik dehir orucunu (ömür boyu tutulan oruç) caiz görmüştü. Üveys el-Karanî, sabaha ka­dar gecesini ihya eder ve: "Bana ulaştığına göre, Allah'a ebediyen sec­de halinde bulunan Allah'ın kulları varmış" derdi. Benzeri bir rivayet Abdullah b. ez-Zübeyr'den de gelmiştir. Esved b. Yezîd, nefsini oruç ve ibâdet içerisinde yorardı; öyle ki, sonunda benzi solar ve vücudu sara­rırdı. Alkame kendisine: ‘’Yazık sana! Bu bünyeye niçin işkence edi­yorsun?" dediğinde: "Durum çok ciddî!" diye karşılık verirdi. İbn Sîrîn'in anlattığına göre, Mesrûk'un hanımı: "Mesrûk, ayakları şişin­ceye kadar namaz kılardı. Ben bazen arkasına oturur ve kendisine yaptığını gördüğüm şeylerden dolayı ağladığım olurdu" demişti. Şa'bî şöyle nakleder: Şiddetli sıcak bir günde, Mesrûk oruçlu iken bayılmışti. Kızı kendisine: "Orucunu boz!" dedi. Mesrûk kızına: "Bunu benden niçin istiyorsun?" dedi. O: "Acıdığımdan!" diye cevap verdi. Mesrûk: "Yavrucağızım! Ben de, süresi elli bin gün olan bir gün için nefsime acı­dığımdan bunu yapıyorum" diye karşılık verdi.

Önceki nesillerden olup da, herkesin tahammül edemeyeceği ve ancak Allah'ın bu iş için seçmiş olduğu kimselerin tahammül göstere­bileceği zor işlerin ki bu işler de onlar için seçilmiş oluyordu üste­sinden gelebileceği pek çok örnek bulunmaktadır. Onlar bu halleriyle sünnete ters düşmüş değillerdi. Aksine "es-sâbikîn el-evvelîn" yani ilk ve öncülerden sayılmışlardı.Allah bizi de onlardan kılsın! Çünkü zorluk ve meşakkat içeren amellerin yasaklanmasını gerektiren illet, bunlar hakkında mevcut değildi. Dolayısıyla onlar için bu tür amelle­rin yasak olmasını gerektirecek bir unsur mevcut değildi. Nitekim "Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez"(22) buyruğu karşısında ba­kıyoruz. Burada yasağın sebep ve illeti, zihnin meşguliyetinden dolayı delillerin tam olarak değerlendirilememesi olmaktadır diyor ve bu hükmü illetin bulunduğu zihni meşgul edecek her şeye teşmil ediyo­ruz. Bu illetin bulunmadığı şeylere ise şâmil kılmıyoruz. Hatta öyle ki, kadı zihnini meşgul etmeyecek derecede az öfkeli olursa, dâvaya baka­bilir diyoruz ki, bu anlayış doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaktadır.

Birinci gruptan olan kimselerin durumu, ziyadesiz İslâm'ın nor­mal hükümleriyle ve iman gereğiyle amel etmek olmaktadır. İkinci gruptan olanlar ise, kendisine galebe çalan korku, ümit ya da sevginin itmesiyle hareket eden kimseye benzemektedirler. Korku itici bir kır­baçtır ; ümit çekici bir öncüdür; sevgi ise sürükleyici bir akımdır. Korku duyan kimse, meşakkatin bulunmasına rağmen ameli işler, şu kadar var ki, daha ağır olan şeylerden duyulan korku, meşakkatli de olsa nisbeten daha hafif olan şeylere tahammül gösterilmesine iter. Ümitvâr olan kimse de meşakkate rağmen o işi yapar; şu kadar var ki, eksiksiz bir rahata ulaşacağına olan ümidi, kişiyi mükemmel bir yorgunluğa tahammüle sevkeder. Seven insan, sevdiğine duyduğu iştiyakla bü­tün gayretini sarfederek çalışır ve bunun sonucunda zor olan kendisi­ne kolay gelir; uzak yakan olur; gücünü kuvvetini tüketir, buna rağ­men sevginin hakkını vermiş, nimetin şükrünü yerine getirmiş oldu­ğunu düşünmez; ömrünü bu uğurda tüketir, fakat arzusunu yerine ge­tirdiğini düşünmez. Kişinin nefsi, aklı ya da malı için duyduğu endişe de aynı şekilde, buna sebebiyet verecek amellerin işlenmesine, eğer ki­şinin tercihine bırakılmış ise, engel olur. Yok yapılması gereken hu­suslardan ise, o zaman da ruhsatlar getirilir ve böylece meşakkat içeri­sinde meydana gelmemesi istenilir, Çünkü meşakkatin ve bunun neti­cesinde bedeni, aklı ya da malı hakkında bir endişe duyması, daha Önce de geçtiği gibi insanın içini tırmalar ve huzurunu kaçırır.

---------------


[1] Hucurât 49/7.

 [2] Müslim, Sıyâm, 177.

 [3] Buharı, Terâvîh, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177.

 [4] Müslim, Sıyâm, 177.

 [5] Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Müsâfirîn, 219.

 [6] Buhârî, Edeb, 74; Salât, 178.

 [7] Buhârî, Ezan, 61, 63; Müslim, Salât, 182, 185, 186; Ebu Davud, Salât, 124.

 [8] Daha önce geçti. bkz. [1/343].

 [9] Müslim, Nezir, 5; Tirenizi, Nüzûr, 11; Nesâî, Eymân, 26.

 [10] Buraya kadar olan kısmı için bkz. Ahmed, 3/199.

 [11] Hadisin son kısmı için bkz. Keşful-hafâ, 1/300.

 [12] Buhârî, Savın, 50; Müslim, Sıyâm, 57-61-

 [13] Yani yasağı gerektiren illet var yasak hükmü de var, illetyoksayasak hük­mü do yok olacaktır. (Ç)

 [14] Buhârî, Ahkâm, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.

 [15] Buhârî, Savm, 51, Edeb, 86; Tırmizî, Zühd, 64.

 [16] Keşful-hafâ, 1/1 i 7. (Concordance aracılığı ile temel hadis kitapları içeri--sinde bulamadık.)

[17] Nesfiî, Nisfl, l;Ahmed, 128, 199,285.

 [18] Buharı, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikîn, 79-81.

 [19] Kadı lyâz, Şifâ'da şöyle nakleder: Abdullah b. Amr şöyle anlatır: "Yâ Rasulallah! Senden işittiğim her şeyi yazıyorum" dedim, O da: "Evet, benden duyduğun herşeyi yaz" buyurdu. Ona: "Rıza ve öfkehalinde de mi?" dedim. O: "Evet, çünkü ben bu konuda haktan başka bir şey söylemem" buyurdu. Şarihi Molla Ali bu hadisin, Ahmed, Ebu Davud, Hâkim tarafından rivayet edildiğini ve Hâkim tarafından ayrıca sahih bulunduğunu belirtir. (Aynen bkz, Ebu Davud, İlim,; Dârimî, Mukaddime, 43; Ahmed, 2/162, 192, 207).

 [20] Buhârî, Ahkam, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.

 [21] Yani gece hiç; uyumadan sabaha kadar ibadetle meşhut olmuşlardı. (Ç)

 [22] Buhârî, Ahkâm, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.
Devamını Oku »

Dinde Zorlama Yoktur

Dinde Zorlama Yoktur


Şâri Teâlâ, getirdiği yükümlülüklerle kişilerin meşakkat ve sıkıntıya sokulmasını istememiştir. Buna şu hususlar delâlet eder:

(1)

Bu konuda gelen nasslara örnekler:

"O peygamber, ... onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir"[1]

"Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibibize de ağır yük yükleme.Rabbimiz Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.[2]

Hadiste ise: (Kulun bu duası üzerine) Yüce Allah: "(Tamam öyle) yaptım" buyurdu,[3] denilmiştir."[4]

Yine Yüce Allah: "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler.[5]

"Allah size kolaylık ister, zorluk istemez[6]

"Dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır[7]

"İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister[8]

"Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz"[9] buyurur.

Hadiste de: "Hanîflik ve hoşgörüye dayalı (bir şeriatla) gönderildim[10]

"Hz. Peygamber, iki şey arasında muhayyer kılınmışsa, günah olmadıkça mutlaka daha kolay olanını tercih et­miştir[11] buyrulur. Burada "günah olmadıkça" diye kayıtlanmıştır. Çünkü günahın terkinde onun sırf bir terk olması açısından bir güçlük bulunmamaktadır.[12]

Bu mânâda daha pek çok nass bulunmak­tadır. Eğer Şâri' Teâlâ meşakkati kastetmiş olsaydı, o zaman kolaylık ve hafifletmeyi murad etmiş olmaz, güçlük ve zorluğu dilemiş olurdu. Bu ise sakattır.

(2)

Ruhsatların meşruluğu sabittir ve bu konu gayet kesindir. Bun­lar, dinden olduğu zorunlu olarak bilinen konulardandır. Yolculuk se­bebiyle namazı kısaltma, oruç tutmama, iki namazı birleştirerek kılma, zaruret halinde haram kılınmış şeyleri yeme ya da içme... gibi. Bunların mevcut ve meşru oluşu, güçlük ve meşakkatin mutlak surette kaldırılmış olduğuna kesin bir delildir. Aynı şekilde aşırılık, tekellüf, amellerin devamlılığını kesintiye uğratacak şeylere sebebi­yet vermek gibi şeylerin yasaklanması da konumuza delil olmaktadır. Eğer Sâri' Teâlâ teklifte meşakkat dilemiş olsaydı, o zaman ne ruhsat ne de hafifletme bulunmazdı.

(3)

Teklifte meşakkatin bulunmadığına dair icmâ'ın bulunuşu. Bu durum, Şâri'in meşakkate yönelik bir kastının bulunmadığının bir de­lilidir. Eğer bulunsaydı, o zaman şeriat içerisinde çelişki ve tutarsızlık olurdu.[13] Böyle bir şey ise şeriattan uzaktır. Çünkü şeriatın yumuşak­lık, hoşgörü ve kolaylık esası üzerine konulmuş olduğu sabit iken, diğer taraftan da onun konulması sırasında mükelleflerin sıkıntıya ve güçlüğe itilmesi gibi bir maksat bulunsaydı, o zaman birbirine zıt olan unsurların şeriat bünyesinde toplanması gibi onun münezzeh olduğu bir durum ortaya çıkardı.

-------------

[1] A'râf, 7/157.

[2] Bakara 2/286.

[3] Âyet duadan ibarettir, bu itibarla delîli tamamlayan unsur bu hadis olmak­tadır.

[4] Ibn Kesir, 1/343.

[5] Bakara, 2/285.

[6] Bakara 2/185.

[7] Hac 22/78.

[8] Nisa 4/28.

[9] Mâide5/6.

[10] Ahmed, 6/116, 233, 5/266.

[11] Buharı, Menâkıb, 23; Müslim, Fedâil, 77, 78.

[12] Bu sadece günahların terkine has bir şey değildir. Bütün terklerde sözü edi­len durum vardır. Bu itibarla müellifin «. .."günah olmadıkça" diye kayıtlan­mıştır....» şeklindeki sözü pek açık değildir.

[13] Bu ifadeler aslında müstakil dördüncü bir delîl olmaktadır. Eğer müellif dör­düncü bir delil de şudur diye söz başı yapsaydı daha açık olurdu.

Devamını Oku »

Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir



Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir


Şâtibî şöyle der: Şer'î deliller, âklî hükümlere ters düşmez. Bunun delil­leri vardır:

Üçüncü Mesele:

Şerî deliller, aklî prensiplere ters düşmez.

Delilleri:



1-Eğer şer'î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onlar ne şer'î bir hüküm için ne de başka birşey için insan­lar hakkında delil olamazlardı. Halbuki, onlar sağduyu sa­hiplerinin görüşbirliği ile delil olmaktadır. Bu da onların, aklî prensipler doğrultusunda gelmiş olduklarını gösterir.

Şöyle ki: Deliller, sadece mükelleflerin akıllarınca kabul edilsinler diye getirilmişlerdir. Böylece onların gerekleriyle amel edecekler ve yükümlülük getiren hükümler altına gi­receklerdir. Eğer bıi deliller aklî prensiplere ters düşecek ol­saydı, o zaman akıl, gerekleri ile amel etme bir yana onları kabul dahi etmezdi. Onların böyle bir durumda delil olama­yacaklarının mânâsı işte budur. Bu konuda, ilâhî (metafizik) hükümlerle, yükümlülük getiren hükümler hakkında getiri­len deliller arasında bir ayırım yoktur.

2-Eğer deliller, aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onların gereği ile yükümlü tutmak, takat üstü yükümlülük olurdu. Çünkü böyle bir durumda mükellef, aklının almadığı, bir türlü tasdik edemediği, hatta aksini düşünüp inandığı şeyi tasdik etme ile yükümlü tutuluyor olacaktır. [1] Durum böyle olunca da, aklın o şeyi tasdik etmesi zorunlu olarak imkân­sız hale gelecektir. Bu durumda biz   tasdiki imkânsız olan yükümlülüğün bulunduğunu kabul etmiş oluruz. Bu da ta­kat üstü yükümlülük demektir. Böyle bir yükümlülük ise, —usûl kitaplarında belirtildiği üzere— bâtıldır.

3-Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Bu tam ve kesin olan istikra ile sabit bir sonuç olmaktadır. Bunun sonucunda akıl ortadan kalktığı zaman yükümlülük de tümden ortadan kalkmakta ve ondan mahrum olan kimseler başıboş bırakıl­mış sorumsuz hayvan yerine konmaktadır. Mükellefin so­rumlu tutulabilmesi için aklın deliller sayesinde tasdike ulaşabilmesi gerekecektir. Eğer deliller, aklî prensipler doğrultusunda gelmeseydi, o zaman akıllı kişinin  hükümlerle yükümlülük altına sokulması, bunak, çocuk ve uyku halinde bulunan kimsenin o hükümlerle sorumlu tutulmasından da­ha zor olacaktı. Çünkü bu sayılan kimselerin delilleri sına­yarak tasdik ya da inkara gitmelerini sağlayacak akılları yoktur. Akıllı kimse ise böyle değildir; ona aklının kabul et­mediği şeyi götürmek mümkün değildir. [2]Bu nokta gözönünde tutulduğunda sözü edilen kimselerden yükümlülüğün düşmesi, aynı şekilde akıllı kimselerden de düşmesini gerektirecektir. Bu ise,.şer'îatın konuluş amacına ters düşer; dolayısıyla böyle bir sonucu doğuracak şey bâtıl olur.

4-Eğer şer'î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman kâfirler şer'îatı reddetmek için herşeyden önce bizzat şer'î delilleri malzeme olarak kullanırlardı. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'in getirmiş oldduğu şer'îatı red konu­sunda son derece hırslı idiler. Hatta bu uğurda hem Hz. Peygamber hem de getirdiği şer'îat hakkında ifti­ralara kadar gidiyorlardı: Hz. Peygamber hakkın­da bazen sihirbaz, bazen  divane diyorlar, bazen de onu ya­lancı sayıyorlardı. Kur'ân için de, o sihirdir, şiirdir, düzme­cedir, onu mutlaka bir insan öğretmiştir, öncekilerin mitolo­jileri gibi sıfatları yakıştırıyorlardı. Şerî deliller hakikaten akla ters düşseydi bunlara hiç gerek kalmaz ve onların yeri­ne (Bu makul değil' veya 'Bu akıl ve mantığa ters' ya da ben­zeri şekilde itirazlarda bulunurlardı. Böyle bir itirazda bu­lundukları sabit olmadığına göre, bu onların şer'îatın muh­tevasını kavradıkları ve onların aklî prensipler doğrultusun­da cereyan etmekte olduğunu anladıklarını gösterir. Ancak onlar, buna rağmen olanlar oluncaya kadar ona uymamişlarsa bu, akıllarına yatmadığı için değil, başka durumlardan dolayı olmuştur ve onlardan hiçbiri böyle bir iddia ile orta­ya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu durum, şer'î delillerin aklî esaslar doğrultusunda yürüdüğünün kesin bir delilidir.

5-İstikra: Serî delillerin aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini, üstün akıllarının onu tasdikte [3] bulunduğunu; gö­nüllü ya da gönülsüz [4] ona boyun eğdiğini [5] istikra da orta­ya koymuştur. Hal böyle iken, inatçı yobazların ya da bilenin bilmemezlikten gelmesinin bir önemi yoktur ve onlar dikkate alınacak değillerdir. Delillerin aklî prensiplerin ge­reği doğrultusunda cereyan ettiğinin anlamı budur. Çünkü akıllar, onlar üzerinde hüküm verme konumundadırlar; ne onları güzel/iyi ne de çirkin/kötü kılma durumunda değiller­dir. Bu nokta Makâsıd bölümünde genişçe ele alınmıştı. [6]



İtiraz: Bu iddia yerinde değildir ve  aksi görüşü destekleyecek deliller vardır:

1-Kur'ân'da asla anlamı anlaşılamayan unsurlar vardır: Me­selâ sûre başlarında bulunan harfler gibi. Öbür taraftan âlimler şöyle derler: "Kur'ân'da çoğunluk (cumhur) insan­ların anlayabilecekleri şeyler yanında, sadece Arapların anlayabileceği şeyler de vardır. Keza şer'îatta sadece din âlimlerinin anlayabileceği şeyler vardır. Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği şeyler [7] vardır" Şimdi bu kıs­mın   aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini söyle­mek nasıl mümkün olacaktır?

2-Kur'ân'da müteşabihât dediğimiz bazı unsurlar vardır ki, bunları çoğu insan bilemez; hatta Allah'tan başka kimse bi­lemez. Meselâ furû konularıyla ilgili müteşabihât ile usûl konularıyla ilgili olan müteşâbihâtta olduğu gibi. Bunların müteşâbih olmaları, sadece akıllara karışık gelmeleri ve ne mânâya geldiklerinin akıllarca tamamen anlaşılamaması ya da çok az kimselerce anlaşılır olması sebebiyledir. Her­kes ya da büyük çoğunluk bunları anlayamamaktadır. Bu durumda mutlak olarak şer'î delillerin aklın kavrayabilece­ği şekilde geldiklerini söylemek nasıl doğru olabilir.?

3-Şeri deliller içerisinde öyleleri vardırki, akıllar onlar üzerin­de ihtilafa düşmüş ve sonuçta insanlar fırkalara, hiziplere bölünmüşler; her grup kendi düşüncesinin haklı olduğunu savunmuş ve ona büyük bir coşku ile bağlanmıştır. Bunun sonucunda da her grup kendi akıl ve mezhepleri ölçüsünde birşeyler söylemişlerdir. Bunlardan bir kısmı tamamen ar­zu ve heveslerinin peşine düşmüş ve sonuçta bu durum on­ları helake itmiştir. Meselâ, Necran hıristiyanları teslis [8]inançları konusunda Kur'ân'da 'işledik', 'hükmettik' ve 'yarattık' gibi çoğul kipi ile gelen ifa­delere yapışmışlardır. Daha sonra kendilerinin müslüman olduğunu söyleyen buna rağmen şer'îatta çelişki ve tutarsız­lıklar olduğunu ileri süren bazı kimseler gelmiştir. Sonra da, Hz. Peygamber'in hadislerinde bahsettikleri fırkalar ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar, aklın hata etmesine sebep olan hitap şeklinden (şer'î deliller) meydana gel­mektedir. Nitekim gerçek böyledir. Eğer deliller akılların kavrayabileceği doğrultuda sevkedilmiş olsalardı, normal olarak bu ihtilafların olmaması gerekirdi. İhtilaflar bulun­duğuna göre onlar, —bir yönden de olsa— aklî esas-ların dı­şına çıkmaktadır, sonucuna ulaşılacağı anlaşılacaktır.



Cevap: Önce birinci itiraz noktasını ele alalım: Sûre başlarında bulunan ayrı ayrı okunan harflerin (hurûfu mukâtaa) yorumu hak­kında âlimlerden çeşitli görüşler nakledilmiştir. [9] Bu farklı görüş­ler, onların âlimlerce bilinebileceği esasına dayanmaktadır. Biz on­ların, âlimlerin asla bilemeyeceği hususlardan olduğunu söylesek bile, onlar hiçbir şekilde (kalbî ya da bedenî) yükümlülük getiren türden hitaplardan değildir. Böyle olunca da onların herhangi bir fiil hakkında delil olmadıkları anlaşılır. Konumuz ise bu değildir. Bir an için onların delil oldukları kabul edilse bile, şer'îatta olup da Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği şeyler çok nadirdir. Nadir hakkında ise ayrıca hükümde bulunulmaz ve dolayısıyla bu yüz­den hakkında istidlalde bulunulan küllî esas ihlâl görmez. Çünkü o takdirde bunlar (sûre başlarındaki harfler vb.) aklın anlamaya yol bulamayacağı şeylerden olacak, dolayısıyla sözünü ettiğimiz kı­sımla ilgili olmayacaktır. Bizim burada konu ettiğimiz husus, akıl­ca kavranılabilen, ancak aklî prensiplere ters olduğu görülen kısım­dır. Sûre başlarında bulunan harfler ise bu kısım dışında kalır. Çünkü biz kesin olarak inanıyoruz ki, eğer onların anlamları açık­lanmış olsaydı mutlaka aklî prensipler doğrultusunda açıklık ka­zanacaktı. Varılmak istenen sonuç da budur.

İkinci [10] itiraz konusuna gelince, müteşâbihât konusu, —her ne kadar bazı kimseler öyle düşünse bile— aklî prensiplere ters düşen hususlardan değildir. Çünkü böyle bir yanlış düşünce, doğru bir zemin üzerine oturtulma sonucunda değil, arzu ve heveslere uy­ma yüzünden ortaya çıkmaktadır.

Nitekim Yüce Allah: "Kalplerin­de eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre (keyfi) yorum yapmak için onların müteşâbih olanlarına uyarlar' [11] âyetinde buna işaret buyurmuştur. Eğer onlar doğru bir zemin üzerine oturtma yolunu seçselerdi, yorum (tevil) makul ve aklî prensiplere uygun bir sonuca ulaşırdı. Müteşâbihât konusunun, Allah'tan baş­ka kimse tarafından bilinemeyeceği kabul edilecek olursa, o zaman aklın onlara ulaşamaması; onların aklî prensiplere ters düşer olma­sından değil, daha başka bir durumdan dolayı olacaktır. Bu, tek bir cümle için olabileceği gibi, birçok cümle içeren söz ve çeşitli du­rumlarla ilgili haberler için de geçerli olabilir. Yeterince araştırma yapmayan kimse bu durumda onların aklî prensiplerle uyuşmadığı vehmine kapılabilir. Acem tabiatlı [12] konu hakkında kendisini bil­gin zanneden cahiller de aynı hatayı yaparlar. îşte bu yüzdendir ki, Necran hristiyanları Kur'ân'da Allah için kullanılan çoğul kiplerine sarılarak teslis inancını savunmuşlar, mülhidler Kur'ân ve Sün­nette akıl ve mantıkla bağdaşmayan hususların ve tutarsızlıkların olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Onlar arzu ve heveslerine uy­mak yanında hikmet-i teşri konusundaki cahillikleri ile birlikte, kendilerine izin verilmeyen zamanda ve mekânda onların içerisine dalmışlar ve bunun sonucunda da yollarını şaşırmışlardır. Çünkü Kur'ân ve Sünnet Arapçadır. Bu itibarla onlar üzerinde inceleme yapacak kimselerin mutlaka Arap olması [13] gerekecektir.

Nitekim onların maksatlarını kavrayamamış kimselerin de, şer'î maksatlar­dan dem vurmaları doğru değildir. Çünkü, bu gibi konular bilinme­den onlar üzerinde inceleme yapmak doğru ve mümkün değildir. Eğer kişi, gerek dil ve gerekse şer'î maksatlar bakımından ehil olursa, o zaman şer'îatta herhangi bir çıkmaz olmadığını, onun akılla bağdaşmayan unsurlar içermediğini görecektir.

Konuya açıklık getirmesi bakımından bir örnek vermek istiyo­ruz: Nâfı b. el-Ezrak, İbn Abbas'a şöyle sorar:

"Ben, Kur'ân'da bana ters gelen bazı hususlar görüyorum: Meselâ bir yerde "O gün aralarındaki soy yakınlığı fayda ver­mez [14] denilirken, başka bir yerde "Birbirlerine dönüp hal hatır sorarlar [15]deniliyor. Bir yerde "Ve Allah'tan bir söz gizleyemezler [16]    denilirken, bir başka yerde "Sonra: 'Rabbimiz! Allah'a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşik) değildik' demekten başka çare bulamazlar" [17] deniliyor ve bu âyette gizledikleri belirtiliyor. "Al­lah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini ka­ranlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenle­miştir" [18] âyetinde göğün yaratılışının yerden önce olduğu belirti­lirken "Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O'na eşler ko­şuyorsunuz. ... Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi..." [19] âyetinde de yerin yaratılışının göğün yaratılışından daha önce ol­duğu belirtiliyor. Sonra çeşitli âyetlerde gibi ifadeler [20] var. Sanki evvelce öyle idi de sonra bu özellik kalktı gibi intiba vermekte."

İbn Abbas ona şöyle cevap verdi: "Aralarında soy yakınlığının fayda vermemesi sura ilk üflenişi (kıyametin kopuşu) anındadır. O zaman sura üflendiğinde gökte ve yerde her kim varsa —Allah'ın diledikleri hariç— hepsi baygın düşecektir. Sonra âhiret suru üfle­necek ve o zaman da akrabalar "Birbirlerine dönüp hal hatır sora­caklardır [21] "Ve Allah'tan bir söz gizleyemezler" âyeti ile Allah'a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşrik) değildik" âyeti ise şöyle: Yüce Allah ihlas sahibi kullarını affedecek ve onların günahlarını bağışlayacaktır. O zaman müşrikler "Allah'a and olsun ki, bizler puta tapanlar (müşrik) değildik" diyecekler. Allah onların ağızları­nı mühürleyecek, onların elleri konuşacaktır. O zaman anlaşılacak ki, Allah'tan hiçbir söz gizlenemez. İşte o anda küfreden ve Rasûle isyan edenler yerle bir olmayı [22] ne kadar da isteyeceklerdir. Gök­lerin ve yerin yaratılışına gelince, Allah önce yeri iki günde yarattı, sonra göğü yarattı ve ona yöneldi; onları iki ayrı günde düzene  koydu. Sonra da yeri düzene koydu yani ondan su ve otlak çıkardı, dağları, tepeleri ve onda bulunan diğer şeyleri ayrı iki günde ya­rattı. Böylece yeri ve yerde olanları dört günde, gökleri de iki gün­de yaratmış oldu. Bazı âyetlerde  buyrulmuş ve Yüce Allah kendisini bu gibi sıfatlarla nitelemiştir. Bu tür ifadeler (Allah için söz konusu edildiğinde —Al­lah zamandan münezzeh olduğu için— geçmiş zaman mânâsı orta­dan kalkar ve) O'nun her zaman için öyle olduğu anlamını taşır. Çünkü Allah'ın irade buyurduğu her şey mutlaka yerini bulur. Bu durumda sen, Kur'ân'da bir tutarsızlık bulamazsın; çünkü onun hepsi de Allah katındandır"

İbn Abbas'm cevabı böyle. O bu cevabıyla, eğer her şey yerli yerine konulacak olursa, Kur'ân'ın tamamının makul olacağını ve asla tutarsızlık içermeyeceğini göstermiş oluyordu. Dini lekelemek ve onda kusur bulmak isteyen kimselerin zikrettikleri, keza ilim talipleri hakkında problem olarak gözüken diğer konularda da du­rum aynıdır. Bu gibi konularda, ancak ilimde derinleşen insanlar (rüsûh sahipleri) başarı elde edebilirler. "Eğer o Allah'tan başka­sından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı" [23]İctihad bölü­münde —Allah'a hamd olsun!— bu konuda yeterli bilgi bulunmak­tadır. Kur'ân ve Sünnette çelişki ve tutarsızlık bulunmadığına dair bir çok âlim eser yazmıştır. Bu konuda daha çok bilgi ve derinleş­mek isteyen, susuzluğunu gidermek isteyen o tür eserlere bakmalıdır. [24] [25]

------------------------



[1] Bu, ilâhî ve itikadı hükümlerin delilleri konusunda açıktır. Amelî hüküm­lere gelince, bunlardan maksat tasdik değil, sadece fiilin işlenmesidir. Ge­lecek diğer izah şekillerinde durum birincideki gibi olabilir ve onlarda, da ıtikâdî hükümlerle, amelî hükümlerin delilleri arasında bu açıdan- bir fark bulunmaz.

[2] Çünkü böyle bir durumda, akıllı kimsede, getirilen yükümlülüğe zıd düşen ve onu engelleyen akıl bulunmaktadır. Çünkü getirilen delil akıl ile çatış­mada ve akıl onun zıddınm makûl olduğunu düşünmektedir. Meselâ deli ise böyle değildir. Onun getirilen hükmün ne lehinde ne de aksi istikame­tinde düşünme gibi bir durumu yoktur. Onun için denilebilecek şey, sadece onun o yükümlülük için hazır olmadığıdır.   Akıllı kimse ise, o şeyin zıddı için kendisini kabule hazır görmektedir. Birşeye ulaşmak için vasıtası  olmayan kimse ile, o şeyin zıddına ulaştıracak vasıta içerisinde olan kimse arasında fark vardır. O şeyden ikincinin uzaklığı daha fazla ve güçlü ola­caktır.

[3] Yani itikadı konularda,

[4] Yani deliller karşısında bir süre inat ettikten sonra veya inat etmeden he­men.

[5] Yani amelî konularda. Bu ayırım ehl-i sünnete göredir. Mutezileye göre ise.

her iki durum da (yani tasdik ve itaat) açıkça cereyan eder. Çünkü akıl, bu delillerin gereğinin güzelliğini tasdik eder. Öyle ki, deliller, aklın idrak et­miş olduğu güzelliğe uygun olur.

Ehl-i sünnete göre, akılların boyun eğmesi amelî konuların delilleri hakkın­da da geçerli olabilir; şu mânâda ki akıllar şer'îatın bidüziyelik arzedecek şekilde sadece kulların dünyevî ve uhrevî maslahatlarım temin etmek için geldiğini genel olarak kavrayabilir; özel hükümde bulunan husûsî masla­hatı kavrayıp kavrayamaması ise Önemli değildir. İşte bu, aklın boyun eğ­mesinin mânâsı olur.

[6] Şâri'in, şer'îatı anlaşılır olsun için koyması bahsinde.

[7] Sûre başlarındaki harfler   de bunlardandır. Burada sözü edilen müteşâ-bihâttan farklıdır. Çünkü müteşabihât   bir bakıma kavranabilir, ancak netliğe ulaşılamaz. Burada sözü edilen kısım ise asla mânâsı kavranama-yacak şeylerdir. Böylece bir sonra sözü edilecek kısım ile aralarında fark olduğu anlaşılmalıdır.

[8] Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsünden oluşan inanç sistemi. (Ç)

[9] Yani bu haliyle onlar, anlamı akılla anlaşılabilen kısımdan olmaktadır.

[10] Üçüncü   itiraz noktasının cevabı ile birleştirilmiştir. Çünkü her iki itiraz noktasının esası aşağı yukarı aynıdır.

[11] Âl-i İmrân 3/7.

[12] Necran hıristiyanları aslen Arap oldukları için müellif böyle bir kayıt getir­miştir. Onlar aslen Arap olmakla birlikte komşuları olan Acemlerin ifade tarzlarının etkisinde kalarak 'Biz yarattık' ... gibi ifadelerden ne kastedil­diğini anlayamamışlar ve  tazim için olan bu ifadeyi gerçek anlamda çok­luk için sanmışlardır.

[13] Arap diline vakıf olması denilse idi daha isabetli olurdu.

[14] Mü'minûn 23/101.

[15] Sâffât 37/27.

[16] Nisa 4/42.

[17] En'âm 6/24.

[18] Naziât 79/28-30.

[19] Fussılet 41/9-11.

[20] Lafzı tercümesiyle "Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametli idi..." anla­mında. (Ç)

[21] Sâffât 37/27.

[22] Nisa 4/42.

[23] Nisa 4/82.

[24] Meselâ bkz. İbn Kuteybe, Te'vîlu müşkili'l-Kur'ân, Beyrut 1981 ; İbn Ku-teybe, Te'vîlu muhtelefı'l-hadîs, Beyrut 1985. (Ç)

[25] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/22-29



Devamını Oku »

Sünnet

Sünnet


Zikredilen bu şekil üzere [1]Kur'ân'da her şeyin açıklaması bu­lunmaktadır. Gerçek anlamda onlara vâkıf olan, şeriatın tamamını ihata etmiş olur [2]ve hiçbir konuda sıkıntıya düşmez. Buna aşağı­daki hususlar delâlet eder:

1.

İlgili Kur'ân nassları: "Bugün size dininizi tamamladım.. [3] "Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indir­dik [4]"Kitapta [5] hiçbirşeyi eksik bırakmadık [6]Doğrusu bu Kur'ân Kur'ân, en doğru olan yola [7] götürür" [8] Eğer Kur'ân'ın bü­tün mânâları tamamlanmış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur'ân'ın hidayet, kalplerde bu­lunan her şeye şifa olduğunu belirten âyetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan herşeye şifâ olabilmesi için, onun herşeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gereklidir.

2.

Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler: Meselâ Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki bu Kur'ân, Allah'ın ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. (Ona uyan) eğrilmez ki, doğrultulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarlamaktan dolayı eski­mez" [9]

Kur'ân'ın mutlak surette Allah'ın ipi, faydalı şifâ... olması, onun her yönden tam olduğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd'dan şöyle rivayet edil­miştir: "Her ziyafet veren, verdiği ziyafete gelinmesini sever. Al­lah'ın ziyafeti de Kur'ân'dır" [10] Hz. Âişe'ye Hz. Peygamber'in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevabında: "Onun ah­lâkı Kur'ân'dı" der. [11]

Onun bu sözünü Kur'ân da: "Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin"[12] âyeti ile tasdik eder. Katâde: "Kur'ân ile hemhal olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır" demiş ve arkasından: "Kur'ân'dan inananlara rahmet ve şi­fa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artı­rır" [13]âyetini okumuştur. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî: "Rabbi-miz 'Doğrusu biz 'Rabbinize inanın' diye inanmaya çağıran bir da-vetçiyi işittik de iman ettik" [14] âyeti hakkında "O Kur'ân'dır. Çün­kü onların hepsi Hz. Peygamber'i görmemiştir" demiştir.

Hadiste: "Kur'ân'ı en iyi okuyanları (yani en iyi bilenleri) onlara imamlık yapar" [15]buyurulmuştur. Onların takdim olunmaları, Al­lah'ın hükümlerini en iyi bilenler olmaları sebebiyledir. Çünkü Kur'ân'ı iyi bilen, şeriatın tamamını bilir, demektir. Hz. Aişe: "Kur'ân okuyandan daha üstün kimse yoktur" demiştir. Abdullah ise: "Eğer ilim istiyorsanız, (anlayarak) Kur'ân'ı tekrarlayın; çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri vardır" demiştir. Abdullah b. Ömer: "Kim Kur'ân'ı toplarsa (yani muhtevasıyla birlikte onu Öğ­renirse), çok büyük birşey yüklenmiş olur. O, nübüvveti iki böğrü içine dürmüş olur; şu kadar ki kendisine vahiy gelmez" Ondan gelen başka bir rivayette: "Kim Kur'ân'ı okursa, nübüvvet onun iki böğrü içerisine durulmuş olur. Bu, sadece onun nübüvvetin getirdi­ği mânâları kendisinde toplamış olması sebebiyledir" demiştir. Da­ha başka bunlara benzer konumuza delâlet eden sözler vardır.

Târihî uygulama: Tarih süreci içerisinde hiçbir âlimin herhan­gi bir konuda Kur'ân'a başvurması sonucunda onda şöyle ya da böy­le bir delil bulamadığı görülmemiştir. Yeni yeni ortaya çıkan olay­lar karşısında en zor durumda kalabilecek fırka, kıyâsı delil olarak kabul etmeyen Zahirî mezhebi olmalıdır. Buna rağmen hiçbir mese­lede delil getirme konusunda onların çaresizlik içerisine düştükleri vâki değildir. Zahirî imamlarından İbn Hazm şöyle demiştir: "Fık­hın bütün konuları istisnasız kitap ya da sünnette bir temele daya­nır ve Allah'a hamdolsun ki biz bunu biliriz. Ancak kırâz (mudâ-rabe) bundan hariç; biz ona her ikisinde de bir temel bulamadık" Bilindiği gibi, (İbn Hazm'ın Kur'ân ya da sünnetten bir temele da-yandıramadık dediği) kırâz, icâre türlerinden biridir. İcârenin aslı ise Kur'ân'da sabittir ve onu Hz. Peygamber'İn kendi dö­neminde sürmekte olan uygulamayı onaylaması ve sahabenin tatbi­katı açıklamaktadır.



İtiraz: Birileri çıkarak şöyle diyebilir: Bu dedikleriniz doğru değildir. Çünkü Kur'ân'da hiç yer almayan fakat şeriatta sabit bu­lunan meseleler ve kaideler bulunmaktadır. Bunlar sünnete dayan­maktadır. Sahîh'te yer alan şu hadis de bu tezimizi doğrular: Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Sizden birinizi koltuğuna yas-lanınış bir halde, kendisine benim sünnetimden bir emir ya da ya­sak geldiğinde: 'Onu tanımıyorum. Biz Allah'ın kitabında bulduğu­muza uyarız.' der bir halde bulmayayım" [16]Bu bir yergidir ve ha­dis aynı şekilde sünnete de itimat edilmesini âmirdir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bunu tasdik etmektedir: "Eğer bir konuda çekişirseniz, onun halini Allah'a ve Rasûlüne çevirin" [17]Meymûn b. Mihrân, âyeti "Allah'a çevirmek, Kitab'ına vurmaktır. Rasûlüne çevirmekten maksat da eğer hayatta ise bizzat kendisine, öldükten sonra da sünnetine başvurmak demektir" şeklinde açıklar. Benzeri bir âyet de şudur: "Allah ve peygamberi birşeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraş­maz" [18]

Şöyle deni(lemez): Sünnet, Kur'ân'ın beyanı olması açısından alınır; çünkü Allah Teâlâ "İnsanlara indirileni kendilerine açıkla-yasın diye [19]buyurmaktadır. Bu ise deliller arasını birleştirmek olur. Çünkü biz diyoruz ki: Eğer sünnet Kitab'ın beyanı mahiyetin­de ise, o zaman o, sünnetin iki kısmından bîrine dahil olur. Sünne­tin bir ikinci kısmı daha vardır ki, o Kitab'ın hükmüne ziyade getir­mektedir. Meselâ, kadının, halası ya da teyzesi üzerine nikahlan-masının  [20], ehlî eşeklerin [21] ve kesici (köpek) dişi olan yırtıcı hay­vanların [22] yenilmesinin haram kılınması gibi ki bunlar, Kitap'ta yer almayan ve sadece sünnet ile haram kılınan şeylerdir. Hz. Ali'­ye şöyle denildi: "Sizin yanınızda yazılı birşey (kitap) var mı?" Ce­vabında: "Hayır, ancak Allah'ın kitabı var veya müslüman bir ada­ma verilen anlayış var, ya da şu sahifede bulunanlar var" dedi. Râvi diyor ki: "Peki, o sahifede ne var?" diye sordum. O: "Diyet hü­kümleri, esirin salıverilmesi, müslümanın kâfir karşılığında öldü-rülmemesi" diye cevap verdi [23]Bu hadis, her ne kadar onların ya­nında Allah'ın kitabından başka bir kitap olmadığını gösterirse de, aynı zamanda Allah'ın kitabında bulunmayan bazı şeylerin de bulunduğuna delâlet eder. Bu ise sizin koyduğunuz esasa ters düşer.



HÜKÜM ÇIKARILIRKEN SÜNNETE İHTİYAÇ

Cevap: Bu itirazın cevabı inşallah ikinci delil yani Sünnet'in açıklanması sırasında verilecektir. [24]

Kur'ân'dan yapılan nâdir istidlallerden biri Hz. Ali'den gelen hamilelik süresinin (en az müddetinin) altı ay olduğudur. O bu so­nucu: "Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer"[1][25] âyeti ile "Onun sütten kesilmesi iki yıldır" [26]âyetinden çıkarmıştır. [27] Mâlik b. Enes, sahabeye söven kimsenin fey'den payı olmayacağına şu âyetle istidlalde bulunmuştur: "Onlardan sonra gelenler: 'Rab-bimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde mü'minlere karşı kin bırakma...' derler [28]Bazıları çocuk mülk edinilemiyeceğini söylemişler ve bunu: "Rahman çocuk edindi dediler. Hâşâ; hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır" [29] âyetinden çıkarmışlardır. [30]

İbnu'l-Arabî, ceninin kan pıhtısı (alak) haline dönüşmeden önceki haline "insan" demlemeyeceğine: "İnsa­nı, kan pıhtısından yarattı" [31]âyetini delil olarak kullanmıştır. Münzir b. Saîd, Arabm tabiatında, Araplara ait özelliğin mevcut bulunmadığına: "Allah sizi annelerinizin karnından birşey bilmez halde çıkarmıştır" [32] âyetiyle istidlalde bulunmuştur. Bu konuda en ilginç olanı, Kurtubalı İbnu'l-Fahhâr'ın istidlalidir: O, olumsuz cevap verirken başın yana sallanmasının, olumlu cevap verilirken ise öne eğilmesinin, doğuluların yaptığının aksine daha uygun ol­duğunu çünkü Allah Teâlâ'nın: "Onlara: 'Gelin de Allah'ın peygam­beri sizin için mağfiret dilesin' dendiği zaman başlarını (yana) çe­virirler [33]buyurduğunu söylemesidir. Sûfî Ebû Bekir eş-Şiblî, bir­şey giydiği zaman onun bir yerini yırtardı. İbn Mücâhid: "Kendisin­den yararlanılan birşeyi ifsad etmenin ilimde bir yeri var mı ki?" diye sorduğu zaman: "Süleyman: 'Onları bana getirin' dedi. Bacak­larını ve boyunlarını vurmaya başladı" [34] âyetini okudu. eş-Şiblî sonra: "Kur'ân'da sevgilinin sevgilisine azap etmeyeceği nerededir?"diye sordu. İbn Mücâhid sustu ve ona: "Sen söyle!" dedi. O 'Yahu­diler ve Hıristiyanlar, 'Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz' dediler. 'Öyle ise günahlarınızdan ötürü size niçin azabediyor?.. [35] âyeti­dir, dedi. Bazıları, kadınları dinlemenin caiz olmadığı görüşlerine: "Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Mu­sa: 'Rabbirn, bana kendini göster bakayım' dedi" [36]âyetini delil ola­rak kullanmışlardır. Bu istidlal şekillerinden bazıları tartışmaya açıktır.

Sonra Şatibî şöyle der:

Fasıl:

Buna göre, en kâmil şekilde hakkında bilgi sahibi olunması is­tenen her meselenin mutlaka önce Kur'ân'a vurulması gerekecek­tir. Eğer Kur'ân'da bizzat ele alınmışsa ya da nev'ine veya cinsine ait açıklama bulunmuşsa, bunlar esas alınarak o mesele dindeki yerine oturtulacaktır.-Eğer orada mesele hakkında birşey buluna­mazsa, o zaman çeşitli bakış açıları ve değerlendirme şekilleri orta­ya çıkacaktır. Belki onlar —inşallah— yerinde zikredilecektir.

Deliller bölümünün birinci kısmında geçtiği üzere; her şer'î de­lil ya kesindir; ya da sonuç itibarıyla kesin olan bir asla çıkmakta­dır. Kat'î olan kaynaklar içerisinde en üst mertebeyi Kur'ân nassla-rı teşkil eder. O, ilk başvurulacak kaynaktır.

Ancak amaç, meselenin hükmünün tesbiti değil de sadece amel ise, o zaman âhâd yolla nakledilen sünnete başvurmakla da yetini-lebilir. Nitekim böyle bir durumda müctehidin görüşüne başvur­mak da yeterli olmaktadır. En zayıf olanı ise bu sonuncusudur.



----------------------

[1] Yani genel çerçevenin belirlenmesi, mânânın küllî olarak konulması şek­linde. (Ç)

[2] .  Yani şeriatı icmâlen kavramış olur ve onun mücmel ve küllî esasların­dan biçbir eksiği olmaz.

[3] Mâide 5/3. Ancak dinin ikmâlinin sadece Kitapla değil de hem Kitap hem de Sünnetle olması düşünülebilir. Âyette de ikmâlin sadece Kitapla yapıldığına dair bir tahsis yoktur.

[4] NahI 16/44.

[5] Kitap'tan maksadın Kur'ân olması tefsirine göre bu âyet burada delil olur. Ancak Kitap için   yapılmış Levh-i Mahfuz gibi başka tefsirler de vardır.

[6] En'âm 6/38.

[7] Yani Yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkileri en kâmil anlamda dü­zenleyen eksiksiz nizam.

[8] İsrâ 17/9.

[9] Tİrmizî, Sevâbul-Kur'ân, 14 ; Dârimî, Fedâilul-Kur'ân, 1.

[10] Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân, 1.

[11] Buhârî, Müsâfirûn, 139 ; Ebû Dâvûd, Tatavvu', 26 ; Ahmed, 6/54, 91.

[12] Kalem 68/4.

[13] İsrâ 17/82.

[14] Âl-i İmrân 3/193.

[15] Buhârî, Ezan, 54 ; Ebû Dâvûd, Salât, 60.

[16] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlm, 10 ; İbn Mâce, Mukaddime, 2.

[17] Nisa 4/59.

[18] Ahzâb 33/36.

[19] Nahl 16/44.

[20] bkz. Buhârî, Nikâh, 27 ; Müslim, Nikâh, 37.

[21] Buhârî, Zebâih, 28, Meğâzî, 38 ; Müslim, Nikâh, 30, Sayd, 23-25.

[22] Buhârî, Tıbb, 57 ; Müslim, Sayd, 11; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 , Et'ime, 32.

[23] bkz. Buhârî, İlm, 39, Cihâd, 171, Diyât, 24, 31; Tirmizî, Diyât, İŞ.

[24] Dördüncü Mesele'de hem soru hem de cevap hakkında yeterli tafsilat-ge-lecektir.

[25] Ahkâf 46/15.

[26] Lokman 31/14.

[27] Buna usûlde sarih olmayan mantûkun delâletlerinden işaret yoluyla olanı demişlerdir. Bu ifadesi maksûd olmayan lazımı bir delâlet şekli olmakta­dır.

[28] Haşr 59/10. İmam Mâlik, "Allah'ın fethedilen  memleketler halkının mal­larından (fey') peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, ye­timler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. ...Allah'ın verdiği bu ganimet malları bilhassa yurtlarından çıkarılmış ve mallarından edilmiş olan, Al­lah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, işte doğru olanlar bunlardır. Onlar   Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler­dir ve kendilerine hicret edip gelenleri severler..." şeklinde devam eden âyetten sonra gelen "Onlardan sonra gelenler: 'Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde mü'minlere kar­şı kin bırakma,..' derler" âyetim , fey' mallarında hakkı bulunan kimse­ler için hal cümlesi yapmış ve böylece yukarıdaki sonuca ulaşmıştır. Sahabeye sövmekten daha büyük kin düşünülebilir mi? Öyleyse, onlara şovenler, fey'den hak alma şartını kaybetmiş olurlar.

[29] Enbiyâ 21/26.

[30] Çünkü Allah Teâlâ, onlara meleklerin Allah'ın kuîları (yani mülkü) ol­duğunu belirterek cevap vermiştir. Bu şu demek olur: Onların kul olma­ları ile —ki bu müsellemdir—Allah'ın çocukları olmaları nasıl uzlaştın-labilir?!Dolayısıyla   çocuğun, babası tarafından mülk edinilmesi sahih olmaz; zira çocukla mülkiyet arasında bağdaşmazlık vardır. Kur'ân, işte bu hükmü işârî delâlet şekliyle beyan etmiştir.

[31] Alak 96/2.

[32] Nahl 16/78.

[33] Münâfikûn 63/5.

[34] Sâd 38/33. Aslında âyete: "Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya baş­ladı" anlamı verilmektedir.

Şeriatımızda malın ziyan edilmesi caiz değildir. Kalbi meşgul ede­ceği endişesi, onu itlaf etmek için bir sebep olamaz. Çünkü ondan korun­manın yolları vardır; hibe, tasadduk vb. gibi. Bizden önceki şerîatler, an­cak neshedilmediği zaman bizim için bir delil olabilir. Kaldı ki âyete yu­karıda da belirttiğimiz gibi, Şiblî'nin anladığından farklı olarak sivazla-mak mânâsı da verilmiştir. Eğer kılıçla vurmak mânâsına alındığı za­man, Süleyman'ın (s.a.) şeriatında atların kurban edilmesi yoluyla bir ibadet şeklinin bulunduğu düşünülebilir. Ya da öldürücü olmaksızın, on­ların Allah yolunda vakfedilmiş olduğuna alâmet olacak işaret koyma amacına yönelik olabilir. Alûsî, kendisini meşgul ettiği için kızdığı ve bu yüzden onları itlaf ettiği şeklindeki izahın bâtıl olduğunu söylemiştir. Müellif, bu istidlal şekillerinin hepsine katılmadığına son cümlesiyle işa­ret etmiş olmaktadır.

[35] Mâide5/18.

[36] A'râf 7/143. Musa (s.a.), Allah'ı görme isteğini, Allah'ın kendisiyle konuş­ması üzerine dile getirmişti. Sözü edilen görüş sahipleri bunu şöyle açık­lamışlardır: Musa, bu isteğini, 'sözünü işitmesi caiz olanın, kendisine bakması da caizdir ve bunun aksi de varittir' düşüncesine dayandırmış­tır. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, sözünü dinlemek de caiz olmayacaktır.

Ne kadar uzak bir istidlal şekli! Özellikle de cevaz şeklinin farklılı­ğının dikkate alınması durumunda. Çünkü Musa meselesinde cevaz aklîdir; kadına bakılması ve onun sözünün işitilmesi ise, teklifi hüküm­ler içerisine giren bir konudur. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, onun sözünü dinleme de caiz olmamalıdır.

İfrat ya da tefritin hâkim olduğu konulardan biri de budur. Nassla-nn İstikraya tâbi tutulması sonucunda kadının sesinin mahremiyeti ko­nusunda mutedil bir sonuca ulaşılacağı kanaatindeyiz. (Ç)

Devamını Oku »

DÖRDÜNCÜ MESELE

DÖRDÜNCÜ MESELE


Eğer Kur'ân'da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi umutlandırma; amelleri yüzünden cehenneme gideceklerin zikredilmesi de korkutma anlamına gelir.

Dolayısıyla bu gibi şeylerin zikri sonuç itibarıyla müjdeleme ve kor­kutma esasına çıkar.

Bunun doğruluğuna, âyetlerin değerlendirilmeye arzedilmesi delâlet eder. Dikkat edilirse görülecektir ki Allah Teâlâ hamdi (Öv­gü) kitabı için fatiha (açılış cümlesi) yapmıştır. Bu sûrede "Ihdinâ's-sırâta'l-müstekîm... velâ'd-dâllîn" buyurulmuş ve cennet-lik-cehennemlik her iki zümreden de söz edilmiştir. Ondan sonra gelen Bakara sûresine yine her iki grubun zikri ile başlanmış ve "Müttekîler için bir hidâyettir" buyurduktan sonra, hemen arkasın­dan: "Şüphe yok ki, inkâr edenleri başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar [2] buyurarak kâfirlerden söz etmeye başlamış ve arkasından münafıkların durumunu ele almış­tır. Onlar da, kâfirlerden bir sınıf olmaktadır. O bitince hemen tak­va ile emretmiş, sonra cehennem ile korkutmuş, sonra umut ver­miştir: 'Yapamazsanız ki yapamayacaksınız— o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakı­nın' [3] Bunun hemen arkasından: "İnananlar ve yararlı işler ya­panlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele..." diye müjde içeren âyetler getirmiş, arkasından, "Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. inananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise.. [4] âyetlerini getirmiştir. Sonra Âdem kıssasında da aynı şekilde zikretmiştir.

İsrailoğulîarma olan Allah'ın nimetleri, sonra haddi tecavüz etmeleri ve küfre düşmeleri hatırlatılmış ve şöyle buyurulmuştur: "Şüphesiz inananlar, yahudi olanlar... [5] tâ "...Onlar orada temellidir[6] âyetine kadar. Sonra taşkınlıklarını izaha başlamış ve "Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keski bilselerdi' [7] âyetine kadar devam etmiştir. Bu kor­kutma olmaktadır. Sonra: "Onlar inanıp, Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu. Keski bilselerdi! [8] buyurmuştur ki bu da umut vermedir. Sonra kıblenin değiştirilmesi konusunda muhaliflerin [9] durumunu izaha başlamış, daha sonra: "Hayır, öyle değil, iyilik yaparak kendini Allah'a veren kimsenin ecri Rabbinin katmdadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler [10] buyurmuş, sonra onların durumları hakkında söz etmiştir. Arkasından: "Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkâr eden­ler ise kaybedenlerdir' [11] buyurmuştur. Sonra İbrahim ve oğullarının kıssasını zikretmiş ve bu esnada hem korkutucu hem de müjdeleyici unsurlara yer vermiş ve böylece de bitirmiştir. Bu sözü­nü ettiğimiz birlikte zikrederek dengeleme esası çok sürmeden her yerde karşına çıkar. Bazen maksadı ortaya koyma esnasında araya . başka şeyler girebilir ve sonra tekrar dönülür ve bu böyle devam eder gider.

Allah Teâlâ, En'âm sûresinde —ki bu sûre, Bakara sûresi Me-. denî sûrelere göre ne ise Mekkî sûrelere nisbetle odur— şöyle buyu­rur: "Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vare-den Allah'a aittir. Öyle iken inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar [12]Allah Teâlâ, bundan sonra kesin deliller ikâme eder ve ondan sonra onların küfürlerinden bahseder ve bu yüzden onları korkutur. Sonra şöyle buyurur: "O, rahmet etmeyi kendi üze­rine yazmıştır; and olsun ki sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır [13] Bu âyetle Allah Teâlâ, rahmeti üzerine yazmasına yeminle, emrine muhalefet edene yönelttiği azap vaîdini mutlaka gerçekleştireceğini beyan buyurdu. Bu açık bir korkutma üslûbu olurken zımnen de umut verme içermektedir. Sonra: "Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım" [14] âyeti gelmiştir ki bu da korkutmadır. Peşinden gelen: "O gün kimden azap savulursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir" âyeti umut verici mahiyettedir. Keza: "Allah, sana bir sıkıntı verirse..." [15] âyeti de bu dengelemeyi açıkça göstermektedir. Sonra korkutucu üslûp, "Ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir" [16] âyetine kadar devam etmektedir. Sonra: "Ancak kulak verenler daveti kabul ederler..." [17]buyruğu gelir. Bunun nazîri: "Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlık­larda kalmış sağır ve dilsizlerdir" [18]âyetidir. Sonra duruma uygun düşecek şekilde devam eder ve sonunda: "Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır nefsini ıslâh ederse onlara korku yoktur" [19] buyurur. İşte böyle... Değerlendirme sırasında bu tertibe dikkat etmelisin. Bunun sonunda dikkat çekilen esasın doğruluğunu göreceksin. Eğer söz uzamayacak olsaydı, bu konuda pek çok örnek getirebilirdik. [20]

Fasıl:

Yer ve durum gerektirdiğinde, korkutma ve müjdelemeden biri üzerinde daha ağırlıklı olarak durulabilir.

Korkutucu âyetler gelir ve bu tema üzerinde fazlaca durulabi­lir; ancak böyle bir durumda umut kapısı hiçbir zaman kapatılmaz. En'âm sûresinde olduğu gibi. Çünkü bu sûre hakkı ortaya koymak ve Allah'ı inkâr edenlere, delilsiz, mesnetsiz kendiliğinden birşeyler uydurup onlara tapanlara, Allah yolundan sapanlara, inkâr edilme­yecek şeyleri inkâr edip husûmet gösterenlere karşı tavır koymak [21] için gelmiştir. Tabiî olarak bu makam korkutucu üslûbun dozunun artırılmasını, uzun uzadıya onların takbih edilmesini, azarlanması­nı gerektirecektir. Bu yüzden baştan sona korkutucu üslûp, sûrede hâkim gözükmektedir. Buna rağmen hiçbir zaman müjdeleme yönü de ihmal edilmemiş ve umut kapısı hep açık tutulmuştur. Çünkü onlar bu yolla Hakka çağrılmaktadırlar. Öbür taraftan daha önce davet yapılmış bulunuyordu. Burada yapılan sadece hem korkuta­rak hem de müjdeleyerek yapılan çağrının teyid ve tekidi oluyordu. Kaldı ki aldanma ve yanılma ihtimallerinin çok olduğu yerlerde tabiî olarak uyarı yönü müjdeleme yönünden daha ağır basar. Çün­kü mefsedetin uzaklaştırılması daha önemlidir ve önce gelir.

Bazen de umut verici ve müjdeleyici âyetler gelir ve ağırlıklı olarak bunun üzerinde durulur. Bu umut kesilen ya da umutsuzlu­ğa düşülebilen konularla ilgili olur. Meselâ: "De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunu­zu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [22]âyeti böyledir. Müşriklerden bazı kimseler, adam öldürmüşler, zina et­mişler, üstelik bunları tekrar tekrar yapmışlardı. Bunlar, Hz. Pey-gamber'e geldiler ve "Anlattıkların ve çağrıda bulunduk­ların gerçekten güzel. Söyler misin, acaba bizim yaptıklarımıza bir keffâret var mıdır?" dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Sözkonusu olan, korku mahalliydi ve umutların tamamen kaybolduğu bir du­rumdu. İşte bu husus göz önüne alınarak âyet, umut verme tarafı ağır basarak gelmiştir. [23] Aynı şey şu âyet için de varittir: "Gündü­zün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir [24]Ayetin nüzul sebebi hakkın­da Tirmizî veya Nesâî'ye vb. bakınız. [25]

Kulların emir ve yasakları ihlâl tarafi ağır bastığı zaman, kor­kutma yönü de ağır basmaktadır. Ancak bu her zaman ve her yerde söz konusu olmayıp, bu ihtimalin ağır bastığı yerlerde geçerlidir. Eğer bu ikisinden biri diğerine açık bir şekilde galebe çalma duru­mu yoksa, o zaman müjdeleyici ve korkutucu nasslar hep dengeyi sağlayacak şekilde gelmiştir. Bu konu île ilgili olmak üzere geniş açıklamamız Makâsıd bölümünde geçmişti. Bu vesileyle Allah'a hamdederiz.

İtiraz: Bu söyledikleriniz bidüziye (muttarid) değildir. Bazen olur ki bu ikisinden biri gelir, diğeri ile ilgili hiçbir söz edilmez. Meselâ korkutucu ifadeler gelir, umut verici ifadelere ise yer veril­mez ya da bunun aksi olur.

Meselâ: Hümeze sûresi sonuna kadar korkutucu âyetleri içerir. Alak sûresi "Ama insanoğlu kendisini müstağni sayarak azgınlık eder [26] âyetinden sonuna kadar öyledir. Fîl sûresi böyledir. Âyet­lerden "inanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bişeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur­lar [27] gibi.

Diğer taraftan Duhâ ve İnşirah sûreleri sonuna kadar müjdele­yici türdendir; korkutucu unsur içermezler. Ayetlerden de şunları örnek verebiliriz: "içinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınla­rına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah'ın sizi ba­ğışlamasından hoşlanmaz mısınız? [28]

Ebû Ubeyd nakleder: İbn Abbâs ile Abdullah b. Amr bir araya gelirler. İbn Abbâs ona: "Allah'ın Kitabında hangi âyet en fazla umut vericidir" diye sorar. O: "De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [29] âyetidir der. İbn Abbâs: "Hayır! "İbrahim: 'Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' dediğinde, 'inanmıyor musun?' deyince: '(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi'nân bulsun.' demişti'm âyetidir. Allah, on­dan 'belâ' cevabiyla razı olmuştur" der. Abdullah: "Bu âyet, kalbe şeytanın ilkâ ettiği vesveseler hakkındadır" diye karşılık verir.

İbn Mesûd da şöyle demiştir: [30]Kur'ân'da öyle iki âyet vardır ki; bir günah sebebiyle raüslüman kul onları okuyacak olursa mutlaka Allah Teâlâ onu affeder" Übeyy b. Ka'b, onun bu sözünü: "Onlar fe­na birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler... [31] "Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma diler­se, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur' [32]âyetleriyle açıklamıştır.

Yine İbn Mesûd şöyle der: "Nisa sûresinde beş âyet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim. Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamakta­dırlar. Bunlar şunlardır: "Size yasak edilen büyük günahlardan ka­çınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir' [33] "Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. [34]"Allah, kendi­sine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dile­diğine bağışlar' [35]"Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dile-seydi, Allah'ın teubeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi [36] "Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur' [37]Bu kabilden olan örnekler çoktur. Eğer araştıracak olursanız, onları kolayca bulabilirsiniz. Bu durumda kaide bidüziyelik göster­memektedir. Bu konuda denilebilecek söz şu olmalıdır: Her konuya uygun düşecek üslûp, her makama münasip söz vardır. Beyan il­minde bidüziyelik gösteren şey de budur. Ancak öne sürdüğünüz anlamda bir tahsis sözkonusu edilecekse, cevap hayır olacaktır.



Cevap: İtiraz olarak ileri sürülenler, daha önce ortaya konulan esası zedeleyecek mahiyette değildir, onlara genel ve ayrıntılı ol­mak üzere İM şekilde cevap verilecektir:

Genel olarak cevabımız şöyle olacaktır: Genel durum ve yaygın olarak geçerli olan kanun, bizim arz ettiğimiz dir. Cüz'î ve az sayıda istisnaların bulunması, bu kuralı bozacak mahiyette değildir. Çün­kü (aklî olmayan) vaz'î meselelerde çoğunluk halde bulunan birşe-yin küllî olması ve hüküm esnasında ona dayanılması ve üzerine hüküm binasında bulunulması sahih olmaktadır. Aynen varlık âleminde carî olan âdetlerde olduğu gibi. Hiç şüphe yoktur ki, itiraz sadedinde ileri sürülen şeyler azınlıktadır ve bunu yapılan istikra göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir azlık, ekseriyete dayanılarak konulan esası zedeleyici olmaz.

Ayrıntılı cevap: Hümeze sûresi kâfirlerden belli bir kimse [38] hakkında inmiş, şahsa özel mahiyetli bir sûredir. O, Hz, Peygam-ber'i çekiştirip, alaya alması sebebiyle inmiştir. Dolayısıy­la bu sure, onun yaptığı bu çirkin amelin cezasını bildirmektedir; yoksa sûre korkutma sadedinde indirilmemiştir. Bu yüzden de ko­numuzla ilgisi yoktur. Aynı izah, "Ama insanoğlu kendisini müstağnî sayarak azgınlık eder" [39] âyeti hakkında da geçerlidir. [40]"İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar' [41]âyeti hakkında da söylenecek söz aynıdır. [42]

Duhâ ve İnşirâh sûrelerinin muhtevaları da aynı şekilde bizim konumuzla ilgili değildir. Onlarla, Allah Teâlâ'mn kendisine olan lütfundan dolayı Hz. Peygamber'e şükredilmesi emredü-mektedir.

"İçinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkün­lere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesin­ler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah'ın sizi bağışlamasın­dan hoşlanmaz mısınız? [43] âyeti de özel olarak Hz. Ebû Bekir ile il­gilidir. Kızı Âişe'ye atılan iftiradan dolayı başına gelen sıkıntılar­dan kurtarılmış ve bu âyet (daha önce yoksul ve muhacir olan akra­basının yapmakta olduğu ve iftiraya karıştığı için artık yapmayaca­ğına dair yemin ettiği yardımı yapmasına) üstün ahlâk anlayışının gereklerini tamamlamaya ve eskiden yaptığı gibi onu sürdürmeye teşvik mahiyetinde gelmiştir. Aslında bu yardım ona vacip değildi ve iftiraya karışması sebebiyle yapmak niyeti de yoktu. Ancak Al­lah Teâlâ, üstün ahlâkın bir gereği olarak ona bu yardımı sevdirdi.

"De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Al­lah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin" [44] âyeti ve beraberinde zikredilenlere gelince, aslında onların ileri sürdükleri zıtlığın bizim konumuzla ilgisi yoktur. Aksine yapılan işte, âyetleri müstakil ola­rak ele alıp değerlendirme durumu vardır. Dikkat edilecek olursa "Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin" âyetinin [45] hemen arkasından "Rabbinize yönelin (inâbe). Azap size gelmeden önce O'na teslim olun..." [46] âyeti gelmekte ve "inâbe" istenmektedir. Bu ise gerçekten korkutucu bir âyettir ve azaba düşmekten kaçınmak için harekete geçirici özelliktedir. Daha önce anlatılan nüzul sebebi de âyetten maksadı anlatmaktadır. "Allah'ın rahmetinden umudu­nuzu kesmeyin" sözü, daha önce işlemiş oldukları günahların affe­dilmeyeceği korkularım kaldırmaktadır.

"Hayır! "ibrahim: Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gös­ter' dediğinde, 'inanmıyor musun?' deyince: '(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi'nân bulsun,' demişti" [47] âyeti hakkında ile­ri sürülen, onun mânâsı ve ondan çıkarılacak sonuç üzerinde kıs­men durulmuş olmasındandır. Aksi takdirde 'İnanmıyor musun?' sözü mü'min olmaması sebebiyle korkutma mânâsına işaret içeren bir takrir olur. "Belâ" deyince, maksûd hâsıl olmuştur.

"Onlar fena birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettikle­rinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. [48] âyeti hakkında söylenecek söz de aynen "Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin [49]âyeti gibidir.

"Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bu­lur" [50] âyeti ise bizim esasımız altına dahildir. Çünkü bu: "Hâinlerden taraf olma [51]"Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma... Kıyamet günü onları Allah'a karşı kim savu­nacak. Veya onların vekaletini kim üzerine alacaktır" [52] âyetlerin­den sonra gelmiştir.

"Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurları­nızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir" [53]âyeti sûrenin tâ başın­dan beri yetim malı yemek, vasiyette zulüm yapmak... vb. gibi bü­yük günahlara karşı yapılan korkutucu ifadelerden sonra gelmiştir. Dolayısıyla bu âyet, daha öncesinde korkutucu âyetler bulunan umut verici bir âyet olmaktadır.

"Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [54] âyetine ge­lince, bunun hemen arkasından "O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler.. [55] âyeti gel­miştir. Daha öncesinde ise: "Onlar cimrilik ederler... Kâfirlere aşa­ğılık bir azap hazırlamışızdır" [56]âyeti geçmiştir. Dahası, "Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [57] âyeti haddizatında hem umut hem de korku vericidir.

"Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah'tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Al­lah'ın tevbeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürler­di" [58] âyetinde de durum aynı şekildedir ve hem öncesinde hem de sonrasında dehşet verici korkutucu ifadeler gelmiştir. Dolayısıyla o da bizim esasımız çerçevesi içerisindedir.

"Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar" [59]âyeti ise hem korku hem de umut vericidir. Çünkü şirkin dışındaki affı "dilediğine" diye kayıt­lamıştır. Sonra İbn Mesûd'un "Nisa sûresinde beş ayet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim" şeklindeki sözünden maksadı, bu âyetlerin sade­ce umut verici oluşları değildir. Aksine onun muradı —Allah daha iyi bilir ya— onların şeriatta muhkem külli esaslar oluşturduğu,onların pek çok ilim içerdiği, dinde pek çok kaideleri kuşatmış ol­malarıdır. İşte bunun içindir ki "Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamaktadırlar" demiştir.

Bu sabit olunca şu sonuca ulaşılmış olur: Bütün bu geçenler, konulan esas üzere yürümektedir. Kur'ân, her hal ve duruma uy­gun olarak, korkutucu ya da müjdeleyici şekil üzere inzal olunmuş­tur. Asıl amacımız bu olmaktadır. Yoksa Kur'ân'ın bu iki yönden bi­rini ihmal ederek sırf diğeri için inmiş olduğunu söylemek değildir. Varmak istediğimiz sonuç işte budur. Başarı ancak Allah'tandır.

İşte bu esastan hareketle kulların korku ile umut arasında ol­maları gerekir. Çünkü imanın hakikati zaten bundan ibarettir. Bu­na Kur'ân'dan özel olarak delâlet eden deliller de vardır: "Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rab-lerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işte yarış ederler..[60] "İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah'ın rahmetini umarlar[61]"Taptıkları putlar, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O'nun rahmetini umar, azabından kor­karlar"[62]

Kısaca diyebiliriz ki, eğer çözülme ve muhalefet tarafı galebe çalıyorsa, onun korku tarafı daha yakın olacaktır. Eğer teşdîd ve ihtiyat tarafı ağır basıyorsa, umut tarafı ona daha yakındır. Hz. Peygamber ashabını işte bu yolla irşâd ediyor ve eğitiyor­du. Bazı durumlar hakkında korku ve ümitsizlik tarafı ağır basmış­sa onlar hakkında: "De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin[63] âyeti gel­miş, eğer bazı durumlarda ihmaller görülmüşse, o zaman da korku­tulmuş ve azarlanmışlardır: "İnanan erkek ve kadınları, yapmadık­ları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar[64] âyetinde olduğu gibi.[65]

Kur'ân'ın tertibinden ve âyetlerinin mânâlarından bu esas çık­tığına göre, mükellefin onun gereği doğrultusunda hareket etmesi ve hep korku ile ümit arasında olması gerekir.

-------------------------------

[1] Meselâ, hem müjde hem de uyarı içeren âyetlerin birden gelmesi gibi. Bunun en güzel örneğini İnşân (Dehr) sûresinde görmek mümkündür.

[2] Bakara 2/6.

[3] Bakara 2/24.

[4] Bakara 2/26-27.

[5] Bakara 2/62.

[6] Bakara 2/81.

[7] Bakara 2/102.

[8] Bakara 2/103.

[9] Buifadeyle"mâ nensah... "kasdetmiştir

[10] Bakara 2/112.

[11] Bakara 2/121.

[12] En'âm 6/1.

[13] En'âm 6/12.

[14] En'âm 6/15.

[15] En'âm 6/17.

[16] En'âm 6/32.

[17] En'âm 6/36.

[18] En'âm 6/39.

[19] En'âm 6/48.

[20] Meselâ Rahman sûresini ele alalım. Bu sûrenin ilk üçtebiri Allah Teâlâ'-nın varlığına delâlet edici âyetler olup, arkasından gelen umut ve korku verici âyetler için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Böylece O, ilmi, kudreti, yaratıcılığı ile müjdelediği şeyleri gerçekleştirmeye, korkuttuğu şeylerle de cezalandırmaya kadir olduğunu   beyan etmiş oluyor. İkinci üçtebir kısmı son derece belirgin korkutucu ve azap tehdidi içeren âyetlerden oluşur. Son üçtebiri ise müjde ve umut verici âyetlerden meydana gelir.

[21] Zümer 39/53.

[22] Çünkü Allah Teâlâ, günahları mutlak olarak zikretmiş, büyük ya da kü­çük uy irimi yapmamış, affı için herhangi bir şart da koşmamış, "dilediği­ne" gibi bir kayıt da getirmemiş; üstelik arkasından da "Çünkü O, çok bağışlayandır, merhametlidir" buyurarak mânâyı pekiştirmiştir.

[23] Hûd 11/114.

[24] Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek : Tâ Rasûlallah! Bostanda bir kadın buldum ve ona herşey yaptım; öptüm, kucakladım, ancak onunla ilişkide bulunmadım. Ne uygun görürsen onunla hükmet!" dedi.   Hz. Peygamber (s.a.) birşey söylemedi ve adam kalkıp gitti. Hz. Ömer: "Eğer kendisi örtseydi, Allah onun durumunu örtmüştü" dedi. Hz. Peygamber (s.a.) arkasından gözüyle adamı takip etti ve: "Onu bana geri çevirin" buyurdu. Geri çevirdiler. Dönünce ona "Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir'" âyetini okudu.   Hz. Ömer   "Yâ Rasûlallah! Bu sadece ona mı has, yoksa herkes için geçerli midir?" diye sordu. Hz. Peygamber {s.a.) de herkes için geçerli olduğunu söyledi, (bkz. İbn Kesir, 2/462]

[25] Alak 96/6.

[26] Ahzâb 33/58.

[27] NÛr 24/22.

[28] Zümer 39/53.

[29] Bakara 2/260.

[30] Âl-i İmrân 3/135.

[31] Nisa 4/110.

[32] Nisa 4/31.

[33] Nisa 4/40.

[34] Nisa 4/48.

[35] Nisa 4/64.

[36] Nisa 4/110.

[37] Übeyy b. Halef veya Ümeyye b. Halef veya el-Velîd b. el-Muğîre veya el-Âsî b. Vâil ya da dördü birden. Çünkü bunlar zengin idiler ve Hz. Pey-gamber'i (s.a.) çokça alaya alıyorlardı. Sûrede geien özellikler onları tam tutmaktadır.

[38] Alak96/6.

[39] Murad her ne kadar cins ise de âyet Ebû Cehil hakkında inmiştir. Bu âyetler sûrenin başındaki âyetlerden uzun bir süre sonra inmiştir.

[40] Ahzâb 33/58.

[41] Çünkü bu da, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber'in (s.a.) Safiyye bt. Hu-yey'le evliliği ile ilgili olarak fesat kazanını kaynatan münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiştir.





[42] Nûr 24/22.

[43] Zümer 39/53

[44] Zümer 39/53.

[45] Zümer 39/54.

[46] Bakara 2/260.

[47] Âl-i İmrân 3/135.

[48] Zümer 39/53.

[49] Nisa 4/110.

[50] Nisa 4/105.

[51] Nisa 4/107-109.

[52] Nisa 4/31.

[53] Nisa 4/40.

[54] Nisa 4/42.

[55] Nisa 4/37.

[56] Nisâ4/4Û.

[57] Nisa 4/64.

[58] Nisa 4/48.

[59] Mü'minûn 23/57-61.

[60] Bakara 2/218.

[61] İsrâ 17/57.

[62] Zümer 39/53.

[63] Ahzâb 33/58.

[64] Daha önce bu âyetin, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber'in (s.a.) Safiyye bt. Huyeyle evliliği ile ilgili olarak dedikodular çıkaran münafıkların ba­şı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiş olduğu belir­tilmişti. Öyle ya da böyle âyet kâfirlerden bir grup yani münafıklar için inmiştir. Şu anda konumuz ise, korku ya da umut tarafından sadece bi­rinin kendilerine galebe çaldığı mü'minier ve onların İrşad ve eğitilmele­ri idi. Bazı durumlarda ihmal yönü galebe çalan kimselerin irşad ve eği­timi konusunda meselâ "inananların gönüllerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanma zamanı daha gelmedi mi?" (57/16) gibi bir âyeti verseydi o zaman daha açık olur ve kullandığı "azar" ifadesi de yerini bulurdu. Dünya ve âhirette lanete maruz kalan­ların ebedî helaklerinin "azar" diye nitelenmesi doğru olmaz.

[65]-Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/343-353















































































Devamını Oku »

Lisanımız...


Lisanımız... Esrarlı yumağın, kristal düşünceler örgüsünün; atkı ve çözgüsü, dildir. Dilimizin kendine has kumaşı sinsice abraşlaştırıldı. Kesilip, parçalandı. Ne garip, onun ihtişamından ve muazzam diyalektiğinden, dilimizin grameri olarak her soruya cevap veren ve tek dil olan Türkçe’den bahseden, Lisan âlimi F. Max Müller’de Batı’da afaroz edilir. Bilhassa hocası Franz Bopp, bu "Mukayeseli Sankritçe Grameri, 1833-52" yazan. Ve Fransız E. Renan adlı bu uzun bir zincire hep bağlı bir görünümünü veren- ve sürekli her işine gelmeyen hakikate havlayan bu kopek müs­veddesi tarafından.Türkçe lisanı. Osmanlı'daki cedlerimiz hem millî bir dil hem de İslam Vahiy Medeniyeti'nin dilini inşa eden, tek millet­tir.

Evet tekevvünü sarayda başlamış ve kemale ermiştir. Saray: Mücerretliğin, zarif, celîl ve âlî bir üslûbun mekânıdır. Kristal belagâttin, muhkim bir sarf ve nahyin inşa edildiği, millî dile giden bir revak ve eyvandır. İtalya ve Fransa “saraylarından çok önce. Onların 10. asırda ne lügati ne de sağlam bir grame­ri var. Bir Kâşgarlı Mahmud'un “Dıvânü Lügati t- Türk, 1077 ve “Muhâkemetü'l- Lugateyn, 1501 "yazan, Ali Şîr Nevâî gibi.Mimarimizde yapılan, dilimizde de yapılmıştır. İmparatorluk coğrafyasında bulunan bütün nadir malzemelerden faydalanıla­rak camiler ve medreseler vs. inşa edilir.

Bunun gibi cedlerimiz İslâm medeniyetinin bütün kristal, hayati ve mücerret, irfanın bir nevi dev sütunları olan, İstılahlar, mefhumlar ve kelimeleri dili­mizin hançerinine uyarlayarak dilimizin sıhhatli vücuduna zengin­lik katarlar. Seyhun’dan Ceyhun’a oradan Seyhan nehrine.Yeşil Tuna’dan Meriç’e, oradan coşkun Kızılırmak'a. Hilâl’in imzası Hazar Denizinden, dertli Dicle ve Fırat’a.

Türkün şaha kalmış atının heybesine benzeyen;Orta Doğu, Arap Yarımadası, Mısır ve Hz.Musayı dalgalarında barındıran, yararak koruyan, mümbit, yeşıl ve uzun Nil’e. Bu üç kıta coğrafyasında hep aynı heyecan, hüzün neşe, şölen, hayal kırıklığın ve sevincin dili, ruhun kanatları ve sonsuz dünyaların mekanlarıdır, bizim gök kuşağı renklerimizin dilimizin ruh mekanları. Bizi birleştiren din ve dildir. Elbette bu sonsuzluğun nefesi olan; Gönül ve irfan ırmakları. Dil bizim dü­şüncelerimizin gözü, kulağı, kalbi ve dimensiyonudur. Onun için Din lisandır. Dinin ve varlığımızın metafiziği de lisandır.

Hafızasının, hatıraların en canlı mekanları olan birer şaheseri olan mimari eserleri, abideleri yok edilir veya kiliseye, meyhaneye devşirilir; Açık ve gizli bir şekilde bu muazzam hazıfanın mekan­larını. Cedlerimizin rüyası ve heyecanları saklı, bu dondurulmuş zamanın içindeki kelimelerinde. Derinlik saklı bu görülmeyen esrarlı kelimeleri barındıran mimari eserlerimizde. Gökkuşağının bütün renklerin dili sinmiş, bu ecdat yadiğan eserlerde. Dili ve inancı katledilerek müslüman Türk düşüncesinin vücudu pa­ramparça edilmiş. Bütün gerçek ve hakikatler ters yüz edilmiş. Hakikatin ruhu katledilip, o ruh yerine Putperestlik ruhu ikame edilerek,Gerçek“ler diye sunulmuş nesillere. Ama biz bunu gör­mek, duymak ve düşünmek bile istemiyoruz.

Her milletin düşüncesinin, kalbini, beynini ve can damarlarını alıp, kestiğinizde; o milletin düşünce vücudunu yok etmiş olursu­nuz. Bu hakikatte bir Genozit / Soykırımdan daha beter bir şevydir. Bunu ruhumuzun, medeniyetimizin meta metafiziği olan âlî ve hükümrân lisanımız ve tarihimizi, hatıralarımızı içinde barındıran bu suretlerinde sîretler ormanının tedaisini barındıran, bu zarif ve narin harflerimizle yaptılar.

Ekrem Tahir - Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.9-10

--------------

Dil tek başına hem milleti hem de medeniyeti tarif eder. Türkçe âli bir dil, bir fetihdir. Kelimeler bize cedlerimizin rüyalarını, fe­tihlerini ve imzalı dünyalarını barındırır ve faş eder. Bir izdir, dil. Tarihimizin ve düşücelerimizin kristal izidir. Sûret ve sfretler yumağıdır; Lisan-ı Türkî. Atalarımızın rüyaları, ufukları, heye­canları, ümit ve ümütsizlikleri, cihangir karekterleri ve merhamet kahramanı ellerinin izinin lisanı ve dahi bitmez tükenmez İslâm’ın emrindeki ufuk ötesinin fethi olan: Kızıl elma ülküsünün bütün dimensiyonları saklı, lisani Türkî’de. Dünyalarının bütün zıtlık­tan, kristal görüşleri bu “Hak’ın” bendi olma, hakkın nefesi, sesi ve dahi neferi olma hülya ve rüyasının, şecaatlı, bilge Alperenleri olan cedlerim. Rüyalarında biteviye “Hakkın” bendleri “Hakkı” müdaafa etme olan; bu İslâm aşıkları cedlerim. Sonsuz dünyaları- nın, maveralarının ve islâmi ontolojimizin cümle kapısıdır; lisan-ı Türkî Tıpkı Bağdatlı Ruhi’nin şu mısrasında ifade ettiği gibi:

Hak ol ki Huda mertebeni eyleye âli.

Onlar her daim “Hakkın” müdafii ve “Hak” ın sesi oldular...

Cedlerimiz bu bir İslam Vahiy Medeniyeti’nin en önemli li­sanı olan Türkçe’yi en âli ve doruk bir mertebeye çıkarmak için, çabaladılar ve başarmak üzere idiler. Dide gibi, bir sevgili gibi korudular ve sudaki nilüfer (lotus) yaprağı gibi, kökü ter tertemiz ve asla kir tutmayacak âli bir kristal çizgi mertebesine çıkardılar, Türkçeyi... Ama şimdi, şimdi ise...

Türkçe tam doksan senedir, yok edilmek için, “ YarıTürkler ve Batı’yı bilmeyen bu Batı perestler tarafından “Devrim”. ”Öz” Türkçe adına herşey yapıldı ve halen yapılıyor. Türkçe şuan yaralı, bereli sürekli kan kaybediyor. Peki Türk dilini ta­mamen öldürebilirler mi? Bunun İçin bir Alman lisan bilgesi olan, Johann D. Michaelis’in 1759'da “Königlichen Akademie der Wissenschaften und Schönen Künste”nin sorusuna verdi­ği cevabı risalesinde, yazmış olduğu şu nefis ve çarpıcı sözleri­ne dikkatlice kulak kabartabm:

“Hülasa dil bir nevi vesikadır. Öyleki onun içinde insanlığın bütün keşifleri var. Ve en kötü çöküşlere, yıkılışlara karşı muhafa­za eder. Bu öyle bir vesikadır ki, bunu hiçbir yangın, onun alevle­rinin dalgaları yakıp, kül etmeye muktedir değildir. Bu ancak ve ancak, onu konuşan milletin fertlerini tamamen yeryüzünden yok edilirse, işte ancak o zaman o dilde zevale uğrar. ”24, der.

Milletlerin dilinde; inançları, maveraları ve irfanlarının izi durur. İzler bizi tarihe götürür. Tarihe yani menşe’e götürür. Tarihe sorulması gereken soruların izi durur, lisanlarda. İtalya ve Fransa’da “klasik ve milli” dillerinin oluşum safhasına geçmeden önce, Batılı bazı düşünür ve yazarların dil konusundaki görüşlerine kısaca eğilelim, bu lisan ilmini 19. asırda keşfeden bu Avrupa medeniyeti. Mesela Condillac için: ”Her dil, o dili konuşan milletin karekterini ifade eder ” der ve ekler, Diller her milletin dehasıdır.

Bu görüşe F. deSaussere ise; "psi­kolojik karekter” sözünü ekler. Bu lisan alimine göre: ”Hemen he­men herkes tarafından umumi olarak kabul edilen bir görüştür ki, bir dil bir milletin psikolojik karekterini yansıtır”. Alman dil felsefecisi Wilhelm Humboldt ise, “Diller adeta milletlerin ruhunun dış görü­şüdür. Onların dili, onların ruhu; lisanlarıdır. İnsan ikisini asla yete­ri kadar aiyniyet ve oluşumunu düşünemez ”. Bu dili aynı zamanda “Bizzat milletlerin ruhunun kasideleridirdiyen Humboldt, Fransız keşiş ruhlu E. Renan gibi, hani milletin mevcudiyetini: ”Hergün vuku bulan bir halk oylaması” diye bu garip tarifin sahibi “Millet ” mefhu­muna “Dili” dahil etmez, Humboldt gibi. Sahi bu halk oylamasını, millet hergün hangi dille yapacak ki? Max Müller ise, bize: Dinlerin tarihi, tabir-i caiz ise dillerin tarihidir. Die Geschichte der Religion ist in gewissem Sinne eine Geschichte der Sprache. " diyor. Bu muka­yeseli dinler ve usta bir lisan âlimi olan, F. Müller.25

Her kadim kavim, kendi lisanını ilk konuşulan, oluşan dil olarak görülmesini, o kadar çok seviyor ve dahi kendi ülkesinin insanlığın, ilk medeniyetin tekevvün mekanı, beşiği olarak baş­latmak ister diyor, Herder meşhur Tarih Felsefesi eserinde bunları söylüyor..26 Ama Herder’in bu ikazını Avrupalılar dinlemez ve dü­şünmezler. Batılı “Ulus”lar, kavimler kendi dillerinin ilk konuşu­lan ve en üstün dil olarak görmek isterler. Bütün sahte ilimlerin, sözcüleri, kalpazan ilim adamları iş başındadır.27

“Semitik” ve “Arya” dil tartışmaları, daha önce ifade ettiği­miz gibi, iş başındadır. Max Müller dil olarak “Turan” konusun­da eserini yazar, “Essay über Turan Sprachen, 1853 ” gibi. Bu bizde ise tamamen bir ırkçı istimna, kof tartışma ve zihniyetin geç bir yansıması olarak “Güneş, Dil Teorisi” olarak arzı endam eder, Türkiye’de ve bu budalalığa, saçmalığa, ”İdola Fori”ye dö­nemin Sezar’ın emriyle üniversitelere ders olarak verilmeye baş­lanır. Dilciler bu teoriye inanmasalarda anlatırlar, korkularından. Mesela Abdülkadir İnan’ın: “Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları 1936”. İnsan bu 80 sayfalık hıncahınç sefaletin acıma­sız yıkıcı yüzünü, sesini ve ruhunu görüyor, bu sayfaların içinde.

Bunun bir korku neticesinden dolayı yapıldığını en güzel ifade eden, İbrahim Necmi Dilmen’in Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, istihza, bir nevi kendini korumak ve ciddiyetsizliği ifade etmek için: ”Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta ka­labilirdi?” diye. Hakikatte teorinin sahibi bir Sırp asıllı, Viyana oryantalistikte 1927 yılında doktorasını yapan, Hermann Feodor Kvergıc (1895-1949) tır. Bu deli saçması 40 sayfalık hapishane kaçkını karalamasını önce "Yeni Bir Gramer Metodu Hakkında Layiha, 1931 yazarı Ahmet Cevat Emre’ye gönderir.

Bu saç­malığı gayri ciddi bulur ve ilgilenmez. Ama Sırp karalamasını, Mustafa Kemal'e gönderir. Sadece bir asker, bir komutan ve dev­let adamı olan Mustafa Kemal bu teoriye candan sarılır. Ona bu hakikati yüzüne söyleyecek bir ilim adamı çıkmaz. Çünkü daha önce yapılan kıyımlar, idam sehpaları, karşı gelmenin fiyatının ne olduğunu, dönemindekiler biliyorlar... Şecaat, izzet, irfan ve na­mus olmayınca, Türk dili tekrar tabii mecrasından uzaklaştırılır ve hançerlenir.

İşte bu şuursuz hareketler ve dil kıyımı aklıma meş­hur İngiliz şairi "The Marriage of Heaven and Hell, 1790-93/ Cennette ve Cehennemde Düğün" adlı aforizmalarını topladığı bu eserin yazan şair William Blake’nin şu mısrasında ifade ettiğin­den daha zalimce bir kıyım ve yok etme hareketidir. Şair:

Yıldızlar dövülmüş

Onların ruhları dövülmüş, yuvalarında.

Dediği gibidir.

Lisan hayatımızın her alanında yaşayan bir sosyal varlıktır. Âlî bir fikrin, düşünce hareketinin hücresidir. Dilimiz hem on­tolojimizin, sanatımızın, sosyal hayatımızın ve irfan bahçeleri­mizin atlası ve sosyolog P. Bourdieu’nun ifadesiyle: Sembollik Kapitallerimizin ötesinde daha çok bir manevi ve metafiziğimiz­dir. Sosyal alanımızın, düşüncenin cümle kapısının anahtarıdır, dilimiz. Onsuz nasıl düşünce parkına girebilirizki?

Türkçe müslüman Türk cedlerim tarafından ulvi bir sevgili gibi korundu. Asırların ruhunun bir emaneti olarak korundu. Ve dilimiz onların düşüncenin fethine kanatlandıran, götüren bir ok ve tuğ idi. Kristalleşmiş sanatın, düşüncenin, imanın, irfan fetihlerimizin, ulu gönlümüzün taçdar kelimeleri yani namusumuz du­ruyordu. Lisanımızda binlerce fethin sesi, şarkısı ve kristal ifadesi olmuştu. Şairler ve metafizikçi düşünürler bir sevgili gibi kıskandılar ve erişilmez bir sevgili gibi sevdiler... Tıpkı ceddim Taşlıcalı Yahya’nın şu mısrasında ki gibi, bir korunması gereken bir “Dide” idi.. Şairin şu mısrasını Türkçe için düşünürsek:

Dide gibi kaldı su içinde Nuh

Ruhuna irişti sonunda fütûh.

Hakka tapan, şiiri fetheden bir milletin bütün fetihlerini içinde barındırıyordu, bu biricik sevgili ve âli dilimiz. Bu dil ile dü­şünüyor ve konuşuyorlardı; cedlerimiz, dedelerimiz ve ba­balarımız. Biz bugün bu cedlerimizin diline alabildiğince çok uzaklaştırılmışız..

Ekrem Tahir - Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.42-46

Dipnotlar:

24 Johann D. Michaelis, Beantwortung der Frage von dem Einfluss der Meinungen in der Sprache und der Sprache an die Meinungen, öre­men, 1762, s. 28-29. Yeni baskı Stuttgart, 1974. Yazar bu risalesini önce Franszızca'da kaleme almış: De l'influence sur le langage et du langage sur les opinions, 1759.

25 Max Müller, Die Wissenschaft der Sprache. Bd 2, Leipzig, 1892, s. 512.

26 J. G. Herder, İdeen zur Philosophie der Geschichte der Menscheit, Münc- hen, 2002.

27 19. Asırdaki tartışmalar hakkında şu eseri okumak bile insana yeteri ka­dar bilgi verir; Maurice Olender, Die Sprachen des Paradieses. Religion, Rassentheorie und Textkultur, Berlin, 2013. Eserin orijinali :Les langues dtı Paradis. Aryens et semites:un couple providtntiel, Paris, 1989/2013.
Devamını Oku »