İslamoğlu'ndan bazı inciler!



Bilemiyorum, insan bir noktaya kilitlendi mi, artık gözü başka bir şey görmüyor. Kesin tarih vermek zor, ancak en iyi tahminle Üç Muhammed'den sonra bariz bir dönüşüm ortaya çıktıktan sonra bü­tün himmetler hadisleri delil olmaktan nasıl çıkarırız ateşine odun toplamaya sarfedilmiş gözüküyor. İşte onlardan bir kaçı: "Sünnet/ hadisi vahiy ilan etmek cerh-ta'dil ulemasına bir sözün vahiy olup olmadığını belirleme hakkı vermektir. Bir başka ifadeyle vahyin tes­pitini içtihada bırakmaktır. Ravi 'güvenilir' diyene göre vahiy ilan edilen bir davranış veya söz ravi 'güvenilmez' diyen öbür hadisçiye göre vahiy olmaktan çıkmaktadır.

Bu düpedüz beşerî olanın ilahıleştirilmesidir. Kur'an'ın bilgi sisteminin iki ayağını oluşturan gayb ve şehadetin yanına zanna dayalı protez bir ayak eklemektir. Zannın hiçbir türü hakikatin yerini tutamaz. Zanna dayalı spekülatif bilgiyi hakikatin içine katmak, zannı hakikat yapmaya yetmez, fakat haki­kate şaibe bulaştırır."

Bu ifadeleri şöyle değerlendirmek mümkündür: Bir kere çak­tırmadan cerh-ta'dil ilminin sübjektifliğine vurgu yapılarak bu ilimle mi hadislere güvenilecek iması verilmektedir. Bunun üzerinde durmayacağım. Şu kadarını söyliyeyim ki, bu ilim, hadisin h'sini anlamayanlar tarafından hele de masa başında kurulmamıştır. Bu ilim, ümmetin alimlerinin gayretleriyle ve sahabeden bu yana işlene işlene ortaya çıkarılan bir dantel gibidir. Sübjektiflik başka ilimlerin (hatta fizik bilimlerin bile) tabiatında olduğu gibi bunda da elbette vardır. Bu ilimdeki sübjektiflik ya da şöyle diyelim, raviler hakkında verilen bilgilerin tutarsızlığı yapılan araştırmalara göre yüzde 15-20 civarındadır. Bu ise insan unsurunun devrede olduğu bir faaliyette oldukça düşük bir oran olup sistemin tutarlılığını ve güvenilirliğini ortaya koymaktadır.

Gelelim esas meseleye. Vahyin tespitini içtihada bırakmak ta­birine bakar mısınız? Vahiy derken insanların aklına Kur'an'ın gel­mesi amaçlanmıştır. Böyle olunca insan hemen "Kur'an içtihatla nasıl tespit edilir!" tepkisi verilsin diye. Oysa hinlik yapılmaktadır. Hinliğin birinci yönü sünnetin vahiyle hiçbir bağının olmadığını id­dia etmektir. Bize göre sünnetin hepsi vahiy değildir, ama sünnet­te vahiy unsuru bilgiler muhakkak vardır. Konu uzun olduğu ve başka çalışmalarımızda ele aldığımız için şu kadarını söyliyeyim ki, Kur'an'da Kur'an dışındaki iletişimler için vahiy kelimesinin kul­lanılamayacağına dair en ufak bir işaret yoktur, tam aksine çeşitli iletişimler için Allah vahiy kelimesini kullanmıştır. Yine Kur'an'da Allah'ın Kur'an dışında Resul'u ile iletişim kurduğunu gösteren ayetler vardır.

Hinliğin asıl ikinci yönüne gelince cerh-ta'dil ule­masına, kısaca muhaddislere hiçbir zaman vahyi belirleme yetkisi verilmemiştir ve amaçları da vahyi belirlemek olmamıştır. Onların amacı, Hz. Peygamber'e isnad edilen bir sözü tespit etmektir. Yani sözün Hz. Peygamber'e ait olup olmadığını belirlemektir, onun va­hiy olup olmadığını değil. Bir alim bir raviye güvenilir dediğinde o sözün zann-ı galip ile, (yani yüzde yüz bile değil) Hz. Peygamber'e ait olduğu anlaşılır. Aynı raviye başka bir alim güvenilmez dedi­ğinde o alime göre o sözün Hz Peygamber'e ait olma ihtimalinin zayıf olduğu anlaşılır. Dolayısıyla cerh-ta'dil alimleri sözün vahiy olup olmamasını değil, aidiyetini tespit etmektedir. Bu noktada şunu ifade etmek gerekir ki, Islamoğlu bir ravi hakkında iki zıt gö­rüşe sahip alimlerden örnek vermektedir. Bu da ayrı bir hinliktir.

O zaman şunu soralım: İslamoğlu bir ravi hakkında alimlerin ittifak ettiği durumları -ki, bunlar diğerinden daha çoktur- vahiy olarak kabul edecek midir? Yani ihtilaf olmadığına göre o hadisleri vahiy kabul etmek durumunda kalsa gerektir. Bu onun sorunu, ama biz yine de vurgulayalım ki, tüm muhaddisler ittifak etse de onların itti­fakı o sözün vahiy olduğunu göstermez, sadece büyük bir ihtimalle o sözün Hz. Peygamber'e ait olduğunu gösterir. Bundan sonra ikin­ci aşama gelir ki, o da bu sözün bağlayıcılık değerini veya vahiyle irtibatını ortaya koymaktır. Bu da fakihin yahut akaid alimlerinin değerlendirme alanına girmektedir.

Bu noktada denilebilir ki, Hz. Peygamber'in söz ve davranışları içinde vahiy olanlar da vardır, ol­mayanlar da. Ve muhaddis bunun bilincindedir. Hz. Peygamber'in sözü sabit olduktan sonra sözünün vahiy olup olmaması ciddi bir değerlendirme konusudur. Zaten ulema da bu konuda cehd göster­miş, çeşitli tasnifler yapmış ama bazen ihtilaftan da kurtulamamış­tır. İşin tabiatında da bu vardır.

Yukarıdaki iddiada geçen "zannın hiçbir türü hakikatin yerine geçemez" ifadesi mugalatadan başka bir şey değildir. Hadîs Tarihi ve Usulu adlı çalışmamızda hadis-zan konusunu detaylı bir şekilde ele aldık, ancak burada şu kadarını söyliyelim:

Bir: Zandan mak­sat şekk veya şüphe ise bu doğrudur. Yani şekk ve şüpheli bilgiden yola çıkarak amel veya inanç inşa edilemez.Ancak zannın ne mana­da kullanıldığı sürekli karıştırılmaktadır. Bu da tartışmaları tetiklemektedir. Ki, bağlama bakılırsa zan denince yakın, yani kesin ol­mayan şey kastedilmektedir. Bu durumda kesin olmayan şeyler içine de zan, şekk ve vehim de girmektedir. Bu da zannı şekk veya vehim eşitlemektedir. Oysa zan ile diğerileri farklıdır. En basit ifadesiyle Mutezile dahil tüm alimler yakinî ve zannî bilginin amel değerini tartışmışlar,Mutezile dahi en azından zannî bilginin amelî değeri­ni kabul etmiş, ancak şekkî bilginin durumunu bahis konusu bile etmemişlerdir. Herhalde zannı şekk-şüphe yerine kullanmak, çoğu kere Türkçe'de kazandığı anlam dikkate alınarak karıştırılmaktadır.

İki: Zandan maksat şüphe değil de galip zan ise (bunu kastettiklerini pek zannetmiyorum ya!) bu durumda "hakikat" denilerek bir başka yanlış yapılmaktadır. Yani zann-i galip hakikat adına hiçbir anlam gelmemekte midir? O zaman hakikat ne demektir? Şayet maksat Allah, tevhid, ahiret, nübüvvet gibi temel imani konular ise elbette zan hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez. Kur'an'ın hakikat karşısında zanna hiçbir değer vermemesi de bu anlamdadır. Ancak bu ifadelerin bağlamına baktığımızda hakikat de genel kullanılıyor.Sadece itikad değil, sanki her türlü bilgi kastediliyor. Böyle ise zannın hakikat ifade etmeyeceği önermesi külliyen hatadır. En azından amelî meselelerde zannın amelî gerçeği ortaya koyması bütün mezheplerce ittifakla kabul edilen bir noktadır.

Son bir iddiaya değinelim. Buna göre, "sünnet vahyini kabul etmenin Kur'an'ın yetersiz olduğu düşüncesinden kaynaklandığını ileri sürenler de vardır. Kur'an'ın yetersizliği düşüncesi de Yahudi- lerin Tevrat'ın yetersizliği düşüncesini hatırlatmaktadır." İlginç bir mantık örgüsü kurulduğu anlaşılmaktadır. Sünneti bir delil kabul eden hiç kimse ama hiç kimse bunu temellendirirken Kur'an'ın ye­tersiz olması gibi bir argümanı hiç mi ama hiç dillendirmemiştir. Böyle bir ifade söylenebilir mi? Ne demek Kur'an'ın yetersizliği? Kur'an'ın yetersizliği eksik oluşunu çağrıştırır. Böyle bir şey denile­mez ve denilmemiştir. Sünnet ancak Kur'an'ın beyanı olabilir. Hatta yeni ortaya çıkan meselelerde ulemanın içtihadı da Kur'an'ı beyan olarak anlaşılmalıdır. Ulema bu meselelerde Allah'ın muradını tes­pit etmeye çalışmışlardır. Bu yetkiyi de onlara Allah vermiştir.

Şim­di "Kur'an bu meselede bir şey dememiş mi ki, ulema kalkıp İslam adına konuşuyor? Kur'an bu konuda yetersiz mi ki, ulema bu eksik­liği gideriyor?" denilebilir mi? Olacak iş değil! Bunun cahillikten öte bir anlamı yoktur. O halde tekrar vurgulayalım ki, ulema tarafından en güzel ifadesiyle "sünnet Kur'ân'ın beyanıdır, tefsiridir" denilmiş­tir. Biraz daha ileri bir ifadeyle "Kur'an sünnet üzerine değil, ama sünnet Kur'an üzerine kadîdir, hükmedicidir" denilmiştir. Bununla kesinlikle sünnetin beyan edici özelliğine mübalalağalı bir ifadeyle vurgu yapılmıştır. Yani bundan maksad bellidir. Ama öyle anlaşılıyor ki, sünnetin delil veya vahiy oluşuna sıcak bakmayanlar önce
meseleleri yanlış anlamakta ısrar etmektedir.473

Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf;223-227
Devamını Oku »

İslamoğlu ve Tarihselcilik



'İslamoğlu, Kur'ana olması hasebiyle tarihselci olamaz. Acaba gerçekten öyle mi? Önce “Maksad eksenli okuma” dediği şeye üç örnek verir. Sonuncusu hırsızlık cezasıdır. Sorular sorar. Cezanın kendisi mi, maksad mı diye... Ardından bu cezayı Kur’an’ın ihdas etmediğini söyler. Hz. Peygamber in geleneksel cezayı olabilidiğince sınırladığını ifade eder. Mesela seferde bu cezanın uygulanmayacağını buyurmuştur. (Not: Ona göre Hz. Peygamber, şari olamazdı, haram koyamazdı, Kur’an’a ilave bir hüküm getirmezdi. Sadece Kur'an'da olanı uygulardı. Allah, Kur’an'da cezadan umumi bir şekilde bahsediyor, ancak Hz. Peygamber, Kur’an’ı sınırlıyor. Oldu mu şimdi? Ne haddine değil mi ya!!)

Ve ardından “vahyin cezalandırmada maksadı suçluyu değil, suçu mahkum etmek ve caydırıcılıktır” diyerek şu açıklamayı yapmak zorunda kalır: "Bu okuma biçimi tarihselci okuma biçimi değil, makasıtçı okuma biçimidir. Tarihselci şöyle düşünür. Allah sözünü söylemiş, teşriini yapmıştır. Teşrii sırası bize gelmiştir.

Bu, Allah'ın kelamını tarihe mahkum etmektir. Kur’an'ın hükümlerini indiği zaman ve mekanla sınırlayan bu anlayış Kur'an’ı mehcur bırakmanın bir türüdür. Makasıtçı anla-yış, Allah'ın muradının tekil lafız ve hükümlerde değil, o lafız ve hükümlerin hedeflediği maksatlarda olduğunu savunan anlayıştır?“(bk.Kur’an’ı Anlama Yöntemi,s.273)

İlerleyen sayfalarda konuya tekrar döner. Çeşitli örnekler verir. Kölelik ve cariye mesela. Ona göre Kur’an bunu kaldırmayı hedefledi. Bir iki nesil içinde kaldırılabilirdi. Buna rağmen Müslümanlar bunu kaldırmadı ve asırlardır köle ve cariye edinmeye devam ettiler. (Not: Peygamberiyle ashabıyla, 19. asra kadar ümmet ya bu işi yapmak istedi ama beceremedi ya da yapmadı, çünkü mesajı anlayamadılar. Var mı bunun başka Türkçesi!!)

Devam edelim. Çok eşlilik ve kadın hakları da aynı... Mesela Allah mirasta kadına ikiye bir pay verirken bunu mutlak had olarak takdim etmemiştir. Bunu bir başlama noktası olarak ele almış ve muhataplarına zımnen teşri yönünü göstererek ”bu yönde ilerleyin" demiş olmaktadır. Yani Kur'an parantezi açmış, ama kapatmamıştır.Bu istikamette ilerleyen Kur’an'ın hedeflediği maksada varır. Hemen buraya da dipnot düşmüş ve Kur’an’ı tarihin tozlu sayfalarına gönem tarihselcilerle özdeşleştirilmemesini tenbih eylemiştir. Buna göre onun anlayışı şudur: Rabb'imiz bize adeta Kur’an ile şöyle seslenmektedir. Ben bunları evrensel ve dinin değişmez sabiteleri olarak söyledim. Bundan sonra yapacağınız bütün teşriiler bunu ışığında. bunlara aykırı olmayacak şekilde olmalıdır.(bk.Kur’an’ı Anlama Yöntemi,s.381-383)

Şimdi bunlara ne demeli? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu mu yoksa çocuk mu kandıryorsun, demeli?! Belli ki, tarihselcilik ile yan yana görülmek istemiyor. Ancak maksatçıyım demek, seni tarihselcilikten ayrıştırıyor mu? Verilen örneklere bakılırsa hep maksad, yani mesaj esas alınmış, buna uygun yeni teşriilerin yapılacağını söylemiştir. Peki tarihselciler farklı bir şey mi söylüyor? Hırsızlığa verilen cezada tarihselciler ”burada önemli olan bu cezayı vermekteki gayedir" diyorlar. Gaye mesela caydırılıcık ise ona göre uygun cezalar takdir edilebilir. İlla da şekilsel olarak elin kesilmesi evrensel olarak savunulamaz. Kölelik konusunda da aynı şeyi söylüyorlar. Allah'ın muradı, maksadı köleliği kaldırmaktı. O dönemde bu gerçeldeştiril(e)medi.

Şimdi bunu gerçekleştirip Allah’ın maksadını yerine getirmeliyiz. Miras meselesi de aynı. Zaman değişmiş, farklı durumlar ortaya çıkmıştır. Buna göre miras olayı yeni duruma uygun olarak Allah'ın gaye ve maksadı ışığında yeniden ele alınmalıdır. Tarihselciler Kur’an'daki hükmü reddetmiyorlar. Var diyorlar, ancak o tarihi şartlarla ilgili bir düzenlemedir, diyorlar. Evet, İslamoğlu bunlardan farklı bir şey mi söylüyor? Mesela miras taksimiyle ilgili taksim ”başlama noktasıdır" diyor. Kur’an hedef gösterdi, o noktada ilerleyeceğiz, diye ekliyor. İlerledik ve günümüz şartlarında eşit olması gerektiği kanaatine vardık. Bu makasıtçılık mı oluyor? Tarihselcilik olmuyor mu? Zaten tarihselcilerin tarihi delillerinden en önemlisi Şatıbî ve makasıt düşüncesi değil midir?

Bir de "Ben (Kur'an), bunları evrensel ve dinin değişmez sabiteleri olarak söyledim" demez mi? Ne demek bu şimdi? Anlayan var mı? Neleri böyle söyledin? Miras taksimi, cezalar, kölelik meselesini mi? Eğer böyleyse bunların evrensel ve değişmez sabiteler olarak söylenmesi ne demek? Yani bu hükümler değişmez mi? Ama değiştiriyorsun, maksat ve hedefler doğrultusunda... Yoksa evrensel ve değişmez sabitelerden kastın gaye, maksat ve mesaj mı? Eğer böyleyse tarihselcilerden ne farkın var Allah aşkına?

Sen, dünyayı kör, insanları sersem mi zannediyorsun? İslamoğlu, düpedüz tarihselcilik yapıyor. (Not: Bilemiyorum, acaba bir farkı var mı? Niye bu telaş içinde? Tarihselciliği topyekun bir metot mu kabul etmiyor? Kabul ediyor da hükümlerin hepsine uygulanmasından mı endişe ediyor?

Mesela tesettür, faiz vs. Nerde duruyor tam olarak anlamak mümkün değil. Tarihselciler ise bu noktada daha açık. İman, ahlak ve ibadet dışında her şey tarihsel, o kadar)
Yapsın, ona diyeceğimiz yok! İyi de yaptığı halde niye tarihselcileri kötülüyor, hem de ağır bir şekilde... Tarihselcilerin yerinde olsam ben ona diyeceğimi bilirdim. Ama ben tarihselci değilim! Susuyorum.

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:251-253
Devamını Oku »

İsrailoğulları olmasaydı, et kokmayacak mıydı?



Islamoğlu, Buharî'de Kur’an'a aykırı gördüğü -ama esasen muhtemelen zahiri tecrübe ve akla aykırı olan bir Buharî hadisi vardır. Bunu da Buharî'de sahih senedli bir iftira olarak ballandıra ballandıra anlatmaktadır. Bu hadis şöyledir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; "Eğer İsrailoğulları olmasıydı, et kokmazdı...” (Buhârî, Enbiyâ, 2)

Peki, gerçekten bu hadis akla ve tecrübeye aykırı mıdır? Hadîsin zahirinde tabii olan etin bozulup kokmasının kaynağı, İsrailoğullarına nispet edilmektedir. Hadîsin zâhirî etin tabiatında bundan önce bozulma olmadığını göstermektedir. Bu hadisin zahiridir. Ama hakikati değildir.

Oysa meselenin aslı şudur: ”Allah İsrailoğullarına bıldırcın eti ve kudret helvası gibi büyük nimetler vermiştir. Ancak İsrailoğulları buna karşılık Allah'a şükretmek ve onlardan infak etme yerine cimrilik ederek iddihar etmeyi tercih ettiler. Bu durum hadîste belirtildiği gibi ifade edilmiştir.”

Görüldüğü gibi esasen Hz. Peygamber çok veciz bir şekilde, bir cümleyle İsrailoğullarınının tabiatını,karakterini anlatmış ve bunun üzerinden bize mesajını vermiştir.Bunun yadırganacak,akla,Kur'an'a aykırı görülecek ne tarafı vardır?!

Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf;227-228
Devamını Oku »

Buharî, Müslim'in; Müslim Buharî'nin hadislerine güvenmemiş midir?


İslamoğlu'nun, konuşmalarına bakıldığında belli ki, Buharî ile bir alıp veremediği var. Özellikle Buharî'yi bertaraf etmek için yoğun çaba sarfediyor. Sahih senedli iftira olur mu derken Buharî'den örnek veriyor. Hatta bir münasebetle Buharî'nin, Sahih'ini kendisinin yazmadığını ileri sürüyor. Ona göre Buharî'den yıllar sonra yazılmış. Tabii ki, böyle olunca insanlar onun hadisleriyle oynamış intibaını veriyor. Buna cevap vermeye gerek yok! Malumdur ki, Buharî, kendi hayattayken eserinin kontrollerini yapmış ve kitap vucüda gelmiştir. Bundan daha da ilginci, hadis tarihi söz konusu olduğunda cehaletini ortaya koyan bir iddiadır. Şimdi ona bakalım:

Diyor ki: Sahih isimli eserler var. Bunların başında Buharî'nin Sahih'i gelir. Müslim'in, İbn Hibban'ın Sahihleri var. Ama bu sahihlik iddiası bu eserleri derleyen insanların içtihadıdır. Yani Buharî'nin Sahih'indeki hadislerin sahih olması, kendi kritelerine göredir. Müslim de öyle. Buharî'nin sika dediği ravilerden 420 küsürüne talebesi Müslim güvenilmez demiş ve onların hadislerini kitaplarına almamıştır. Talebesi Müslim'in güvenilir dediği 600 küsür raviye ise hocası Buharî güvenilmez demiştir. O zaman güvenilmenin kriteri ne? İctihadîdir. O halde bir hadisin sahih olması, ona sahih diyene göredir. Yoksa Efendimizin dudaklarından döküldüğü anlamına gelmez.

Şu bir gerçek ki, hadislerin sıhhati meselesi ictihadidir, bu doğrudur. Ama bu doğruyu Sahih hadis kitaplarının çok da bağlayıcı olmaması bağlamında söylemek şüpheleri artırmaktadır. Bu, Kur'an ve sünnetten hüküm çıkarmanın ictihadî olduğunu söylemeye benzer. Bunu demeye gerek var mıdır? Bunu bilmeyen mi vardır? Elbette ki, ictihad olacaktır. Bu durumda müctehidin dışındaki insanlar ya bu içtihada tabi olacak ya da kendileri de ictihad edecek seviyede iseler bağımsız ictihadda bulunacaklardır.

Hadîste de durum aynıdır. Ya bağımsız olarak hadislerin sıhhatini belirlemek suretiyle ictihad yapılacak ya da yapılamıyorsa bir muhaddisin içtihadına uyulacaktır. Bunu bir yana koyarak yukarıdaki iddiayı özetleyelim. Buna göre Müslim, Buharî nin 420 küsür ravisine; Buharı de Müslim’in 600 küsür ravisine güvenilmez demiştir. Eğer böyleyse iş vahim!!

Peki gerçekten öyle midir?

Meselenin aslı şudur: Müslim'de olmadığı halde Buharî'nin münferiden rivayette bulunduğu rical sayısı 430 küsürdür. Bunlardan haklı veya haksız, az veya çok haklarında tenkit söz konusu olan ravi sayısı 80'dir. Buharî'de olmadığı halde Müslim'in münferiden rivayette bulunduğu ravi sayısı ise 620'dir. Bunlardan haklarında tenkit bulunanı 160'dır. Haklarında tenkit olanlardan, Buharî'nin münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu, kendi hocalarıdır. Onları görmüş, onlarla oturmuş, hallerini bilmiş, hadislerine muttali olmuş, sahih rivayetlerini vehimli rivayetlerinden temyiz edebilmiştir. Halbuki, böyle ravilerden Müslim'in münferiden rivayette bulunduğu kişilerin çoğu tabiiler ve önceki dönemlerin insanlarıdır. Şüphesiz insan görüp tanıdığı hocasının hadisini, görmediği insanların rivayetlerinden daha iyi bilir. (Kemal Sandıkçı, Sahih-i Buhari Üzerine Yap,lan Çalışmalar, s. 16.)

Şimdi buradan şu sonuçlar çıkar:

1. Bir kere Buharî ve Müslim mukayese yapılmakta; buradan da hangisinin daha üstün olduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Buna göre Buharî'de şöyle böyle hakkında tenkit bulunan ravi sayısının Müslim'inkinden az olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu da tabii ki, Buharî'nin ravi açısından Müslim'den üstün olduğunu gösterir.

2.  Verilen rakamlar da meselenin anlaşılmadığını gösterir. 420 küsür rakamı Müslim'in rivayet etmeyip olmayıp sadece Buharî'nin rivayette bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan 80'i haklı veya haksız hakkında laf edilmiştir. Yani eleştirilen ravi sayısı 420 değildir. 600 küsür rakamı da Buharî'de olmayıp sadece Müslim'in nakilde bulunduğu ravi sayısıdır. Bunlardan tenkide konu olan ravi sayısı da 160'dır. Yani eleştirilen ravi sayısı 600 değil, 160'dır.

3. Bunlardan daha önemlisi ise yukarıdaki ifadelerin Buharî  ve Müslim in birbirlerinin ravilerine güvenilmez demekle ilgisinin bulunmadığıdır. Müslim, Buharî'nin 420 ravisine, hatta 80 ravisine güvenilmez dememiştir. 420 raviden mak-sad, sadece Buharî'de olan, Müslim'de olmayan ravi sayısıdır. Aynı şekilde Buharî, Müslim'in 600 ravisine, hatta 160 ravisine güvenilmez dememiştir. 600 raviden maksad, sadece Müslim'de olan, Buharî'de olmayan ravi sayısıdır. Şimdi sadece Buharî'de var diye 420 raviye güvenilmez denilebilir mi?

Aynı şekilde sadece Müslim'de var diye 600 raviye güvenilmez denilebilir mi? Böyle şey olabilir mi? Buharî'nin eleştirilen 80 ravisini de Müslim değil, cerh- ta'dil alimleri eleştirmiştir. Meseleyi böyle ortaya koymak gerekir. Evet, Buharî'de de Müslim'de de tenkide uğrayan raviler vardır. Bunu Buharî ve Müslim'in de dahil olduğu cerh-ta'dil alimleri yapmıştır. Bu durum aslında ne kadar objektif olunduğunu gösterir.

Buharî'de dahi olsa raviler tenkit edilebilmektedir. Bir de "güvenilmez" ifadesi de problemlidir. Sanki "güvenilmez" ise hadisi alınmayacak adam iması verilmektedir. "Güvenilir"in teknik tabiri sikadır. Bir ravi sika değilse, saduk olabilir, ki, hadisi alınabilir ya da zayıf olabilir ki, bunun da hadisi yazılabilir, yani destek almaya müsait demektir. Buharî ve Müslim'in ravileri de böyledir. İçlerinde yalancı veya çok zayıf olan ravi yoktur.
Prof.Dr.Yavuz Köktaş – Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:216-218
Devamını Oku »

İmam Zührî'ye zorla hadis mi uydurttular?


Iddia dehşet verici: "Daha evvel de değindiğimiz gibi hadis toplama hareketinin ilk olarak başlamasında özellikle Emevi halifelerinin zorlama, tehdit ve işkenceleri önemli yer tutar. İlk hadis toplayan kişi olduğu iddia edilen ez-Zührî'nin şu sözü bunun delilidir: "Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler (Emevi halifeleri ve adamları) bizi buna zorladılar." Zorlama altında yapılan toplamalarda, mevcut yönetimin iktidar, kültür, gelenek ve tarih anlayışını destekleyen hadisler ortaya çıkmış, buna aykırı olanlar elenmiştir. Mevcut hadisler zaten mana ile nakledildiğinden, birçok hadis kelime oyunlarıyla geleneği hükümleştirme yolunda kullanılmıştır.

Örneğin Peygamberimiz'in kendi şahsi tercihi olarak yaptığı bir fiil anlatılırken "Peygamber buyurdu ki" veya"Peygamber emretti ki" şeklinde, Peygamberimizin amacına uygun olmayacak bir tarzda kullanılmıştır.

Uydurmaların yanında tarihin belli bir dönemi ile ilişkili "tarihsel" kimi uygulamaların, evrensel dini hükümlere çevrilmesiyle de tahribat yapılmıştır. Tüm bu uydurma ve anlam kaydırmaları ise hiç şüphesiz hâkim olan sınıfın, hadis toplama için zorlama yapan sınıfın, görüşleri doğrultusunda olmuştur. Zorlama altında dine sokulan uydurmalar, sırf Emevi ve daha sonra Abbasi dönemleriyle sınırlı değildir. Bu dönemlerde çoğunlukla hadis uydurma yoluyla dine sokulan ilaveler, daha sonra halifelerin, valilerin zorlamasıyla "fetva" ve "içtihad" adı altında kendini gösterir. Mevcut yönetimlerin atadığı ve maaşa bağladığı "din adamları", birçok zaman bağlı oldukları ve kendilerini atayan iktidarların çıkarlarını ve isteklerini gözeterek "dini görüşler" beyan etmişlerdir."

Yazık, çok yazık! Bu nasıl bir zoka yutmaktır diyeceğim ama bu kitabı yazanların kendileri oryantalistleri zaten "baş imam" kabul ettiklerini ilan etmişler, ne diyelim! Tabii bu durum cahil olup da cehaletini bilmeyenlerin durumuna benzemektedir. Hem zokayı  yutacaksın hem de bu zokayı yuttuğunu bilmeyeceksin! Buna cehl-i zoka-ı mürekkep derler herhalde! Biz konuya dönelim:
Yukarıdaki iddia esasen Goldziher'e aittir. Goldziher, hadis ilminin zeminini sarsmak için temellerinden bir imamı tespit etmiş ve ona saldırmıştır. Onu yalancılıkla/uydurmacılıkla itham etmiştir. Goldziher'e gelinceye kadar, cerh ulemasından hiçbirinin yalancılıkla ittiham etmediği ve medh-u senada bulunduğu Zührî, meşhur Said İbnu'l-Museyyib'in talebesi ve yine meşhur İmâm Mâlikin hadîsteki hocasıdır. Hadîsleri, başta Buhârî ve Müslim olmak üzere bütün hadîs kitaplarında yer almıştır.

Hadîs imamlarından Ali Ibnul-Medınî'nin belirttiğine göre Zührî'nin yaşadığı devirde hadis ilmi, hemen hemen altı kişi etrafında dönüyordu ki, bunlardan biri Zührî idi. Sufyân İbn Uyeyne'ye göre, halk arasında, sünneti Zührî'den daha iyi bilen bir kimse yoktu.

Keza Mekhul de onun hakkında buna benzer bir ifade kullanmış ve "yeryüzünde, sünneti Zührî'den daha iyi bilen bir kimse kalmadi" demiştir. Ahmed b. Hanbel'e göre, o, halk arasında hadîsi en güzel ve isnadı en sağlam olan bir kimse idi. Nevevî ise, bütün hadîs imamlarının, onun celâleti, hafıza, zabt ve adalet yönlerinden güvenilir bir kimse olduğu üzerinde ittifak ettiklerini söylemiştir.

İşte, Zührî hakkında bütün hadîs imamlarının kanaatları bu merkezde iken, müsteşriklerin şeyhi Goldziher, onu yalancılıkla itti- ham ediyor ve Emevî halifeleri adına hadîs uydurarak halk arasında yaydığını ileri sürüyor. Onun hadîs uydurmaya müsait bir kimse olduğuna okuyucuyu inandırabilmek için, bazı haberleri tahrif etmekten ve onlara aslına uymayan manâlar vermekten kendini alamamıştır.

Bu haberlerden biri, hadîs kitabetiyle ilgili, Zühri'nin bizzat yukarıda ifade edilen kendi sözüdür. Buna göre Zührî, halifelerin, kendisini hadîs yazmağa zorladıklarını ifade etmiştir.

İşte Goldziher bu sözü ele alarak, iktidarın arzularını desteklemek açısından Zührî'nin pek uysal davranışlı bir kimse olduğunu iddia etmiş ve dolayısıyla bu iddia, onun, Zührî hakkında, halîfelerin arzularına uyarak hadîs uydurulabileceği hükmünü vermesini sağlamıştır.

Fakat Goldziher'in ele aldığı bu sözün, Zührî'nin halîfeler adına hadîs uydurmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Eğer Goldziher, bu sözün sebeb-i vürûdunu araştırmak zahmetine katlansaydı, şüphesiz, Zührî'yi halîfeler için hadis uydurmaya müsait bir kimse olarak tanıtmak imkânından mahrum kalırdı.

Goldziher'in hesaba katmadığı veya katmak istemediği bu sözün sebeb-i vürûdu şudur:
Bir gün, Halîfe Hişâm İbn Abdil-Melik, Zührî'den oğulları için hadîs yazmasını talep etmiş, ona bir de kâtip göndermiştir. Zührî, bu kâtibe 400 hadîs yazdırmıştır. Ancak aradan bir müddet geçtikten sonra Halife, bu hadîslerin kaybolduğunu söyleyerek onların yeniden yazılmasını Zührî'den istemiştir. O da bu emre itaat ederek, bu 400 hadîsi tekrar yazıp Halîfeye göndermiştir. Halîfe Hişâm, ilk yazılan 400 hadîsle sonradan yazılanları karşılaştırmış ve aralarında tek bir harf değişikliğinin dahî bulunmadığını görmüştür.

Bir başka haberde, yine Hişâm b. Abdulmelik, oğullan için Zührî'den hadîs yazmasını istemiş, bu iş için iki de kâtip tahsis etmiştir. Kâtipler, Zührî'ye bir sene müddetle gelip gitmişler ve ondan pek çok hadîs yazmışlardır. İşte bu hâdise üzerinedir ki Zühri, halîfelerin, kendisini hadîs yazmaktan usandırdıklarını söylemiştir.
Görüldüğü gibi, bu hâdisede ve bu hâdise ile ilgili olarak söylenen bir sözde, Goldziher'in iddia ettiği gibi, Zührî'nin halîfelerin emriyle hadîs uydurduğu neticesini verecek hiç bir mâna yoktur. Fakat Goldziher, İslâm dininin en mühim bir kaynağı olan hadîsin değerini küçültmek gayesi güttüğü için, sahih haberleri daima tahrif, güvenilir hadisçileri de yalancılıkla ittiham etmekten çekinmemiştir. Ne var ki, onun bu tahrifleri, meseleye biraz vâkıf olan her insaf sahibi tarafından kolayca anlaşılabilecek bir mahiyet arz eder.(1)

Diğer taraftan şunu da ifade etmek gerekir ki, Zührî'nin "yöneticiler zorlayana kadar hadisleri yazmayı doğru bulmazdık" ifadesini tahrif ederken Goldziher iki hata yapmıştır. Birincisi Zührî'den yaptığı açıklamada uydurma hadis yazdırmakla ilgili bir bilginin bulunmaması; İkincisi ise Emevi yöneticilerin hadis yazma taleplerinin şahsa özel olmasıdır. Kaynakların verdiği bilgiye göre halife Hi- şam, Zührî'den çocukları için hadis yazmasını istemiştir. Daha önce hadis yazdırma taleplerine karşı çıkan Zührî, halifenin çocukları için hadis yazdırınca "yöneticiler bizi yazmak zorunda bırakana kadar hadis yazdırmaktan hoşlanmıyorduk. (Onlar için hadis yazdırınca) diğer Müslümanlar için de hadis yazdırmanın uygun olduğunu düşündük" açıklamasını yapmıştır.(2)

Görüldüğü gibi Zührî'nin açıklamasında hadis uydurmakla ilgili herhangi bir bilgi yoktur. Halifenin Zührî'yi hadis yazmaya zorlaması da genel bir durum değildir. Sadece o, hadis yazdırma konusunda istekli olmayan Zührî'den, çocukları için hadis yazdırmasını istemiştir. Zührî'nin hadis yazmaya zorlamaktan kastı ise halife çocuklarına hadis yazdırınca diğer Müslümanlara da yazdırma ihtiyacının duyulmasıdır. Bu durumda Goldziher ilgili metnin tamamını değil, bir kısmını alamak suretiyle arzu ettiği görüşü elde etmek istemiştir.(3)

Aslında Zührî'nin sözünde onun hadis yazımına karşı tavrıyla ilgili bir nokta vardır. O da Zührî'nin hadisleri yazmaya değil, hafızaya kazımaya yönelik arzusudur. Buna göre Zührî, insanlara hadis yazmaktan kaçınmaktadır. O, hafızaya dayanmayı istemektedir. Onun için şöyle demiştir: "
" Yani ilmi/hadisleri yazmayı hoş karşılamazdık. Başka rivayette "kitabetul-ilm" yerine "kitabetul-ahadis" geçmektedir. Goldziher, bu olayı "Kitabetu ahadis" şeklinde "elif-lamsız" aktarmıştır. Bununla da şunu kastetmiştir: "Biz herhangi bir hadis yazmazdık, hadisle uğraşmıyorduk. Tâ ki sultanlar bizi zorladı, hadis uydurmaya başladık."

Bu, tam bir tahrif ve hinliktir. Oysa "ahadis" elif-lamlıdır ve burada bilinen, yaygın olan, hafızada olan hadisler kastedilmektedir. Yani, hafızada hadisler vardır, ancak biz onları yazıya dökmekten hoşlanmıyoruz, demektir. Halife çocuklarına ısrarla hadis yazdırılmasını talep ettiler, önceleri hadis yazmayı hoş karşılamıyorduk, biz de hafızamızda olanları onlara yazalım dedik. Olay tarihen böyle vuku bulmuştur. Ancak sonraları Zührî de bu görüşünü esnetmenin sonucunda kapsamlı bir tedvin faaliyetinde bulunmuştur. Çünkü Emevi halifesinin şahsa özel isteği, öylece kalamazdı. Halife çocukları için hadis yazılacaksa diğer insanlar için de hadis yazılabilecekti.

Zührî, genel anlamda hadislerin yazılmasına sıcak bakmıyordu. Bu çerçevede Halife'nin özel talebiyle yazı işine de sıcak bakmaya başladı. İşte yine bir Emevi yöneticisi olan Ömer b. Abdilaziz, ilmin yok olmasından endişelendiği için hadislerin toplanması konusunda talimat yayınladığında da buna ilk cevap veren en geniş hadis muktesabatı bulunan Zührî olmuştur. Demek ki, o dönemde yöneticilerin hassasiyetlerine ulema da iştirak etmiştir.

Şimdi Zührî'ye mi hadis uydurttular yoksa size mi zokayı yutturdular?
Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:298-302

Dipnotlar:

(1)- https://sorularlaisJamiyet.com/imam-zuhrinin-emevilerin-yaninda-hadis-uydurmus-olma-olasiligi-nedir
(2)-Fesevî, el-Ma'rife, 1355; Zehebî, Siyer V, 334'den aktaran Ahmet Yücel, Oryantalist Hadis Anlayışı ve Eleştirisi, s. 135.
(3)- Bk. Ahmet Yücel, Oryantalist Hadîs Anlayışı ve Eleştirisi, i 135-136.
Devamını Oku »

Kur'an'ın mucizevî bir beyanı, öyle mi?


Şimdi ise tam şarlatanlık örneği göreceğiz. Bunu iddia edebilecek nasıl bir zekaya sahipler, anlamak mümkün değil! Evet, Kur'an, hadis kelimesini kullanmış, hem de hep olumsuz bir bağlamda! Bu da hadislerin uyduruk şeyler olduğunu gösteren mucizevi bir beyanmış! Kur'an'dan bi-haber bu Kur'ancılar, ifade etmekten Rabb'i-me sığınırım ama Kur’an'ı şamar oğlanına çevirmişler! Alıntı yapıyorum, sonunda sadece bir cümle kuracağım:

"Kur'an'dan sonra hangi hadise iman ediyorlar?" Bu ifade A'raf Suresi'nin 185. ayetinde geçmektedir. Ayetin Türkçe çevirilerinde "hadis" kelimesinin yerine "söz" denildiğine de şahit olabilirsiniz. Bu çeviri de tabii ki doğrudur, çünkü Arapça "hadis" kelimesi Türkçe "söz" kelimesinin karşılığıdır. Bu ayette ve diğer ayetlerde "hadis" kelimesinin kullanımı ve Kuran'a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere "hadis" denmesi, Kuran'ın bir mucizesidir.

Kur’an, dinimizin temel bir sorunu olacak, Peygamber'e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlerce kitaba çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir. Peygamberimiz'e birçok yalanı atfedenler; "akval— sözler", "ahbar=haberler", hikem=hikmetler" veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamberimiz'in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle" hadis" deyip, Kuran'ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran'ın sayısız mucizelerinden biridir: "Bu Kuran uydurulacak bir hadis (söz) degildir. Aksine o önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandırıcıdır. İnanan bir topluluk için kılavuz ve rahmettir." (Yusuf, 111)

Allah, Kuran'ın "uydurulan bir hadis olmadığı"nı söylediği bu ayette, kitabın detaylandırıldığı gibi mezhepçi yaklaşımda bir türlü anlaşılamamış olan bir gerçeği de vurgular. Oysa mezhepçiler, Kuran'ın detaylı olduğunu görmezlikten gelip hadisleri, gelenekleri, şahsi görüşlerini Kuran'ın detayları yetersizmiş gibi dine sokmuşlardır. Bunda ise hadisler başroldedir. Oysa aynı ayet, Kuran'ın "uydurulmuş bir hadis olmadığı"nı söyleyerek, anlamaya niyeti olana mucizesini sergiler. "Şimdi sen bu hadise (söze) inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin." (Kehf, 6)

Kuran'da Peygamberimiz ile ilişkili olarak hadis kelimesi sadece iki defa ve aşağıdaki şekliyle kullanılmıştır:

"Ey inananlar, yemeğe çağrılmadan Peygamberim evlerine girmeyiniz... Yemeği yiyince dağılın, bir hadise dalmayın. Böyle davranışınız Peygamber'i rahatsız eder." (Ahzab Suresi 53) (Burada kastedilen bildiğimiz söze dalmayın, değil mi yahu!)

"Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir hadis söylemişti. Derken o bunu haber verdi. Allah da ona bunu açığa vurunca, o da bir kısmını açıklamış bir kısmından vazgeçmişti." (Tahrim, 3)

Görüldüğü gibi "hadis" kelimesi Peygamberimiz ile ilişkili olarak iki defa geçer. Oysa buradaki kullanımın, Sünni ve Şii mezheplerinin "hadis" görüşleriyle hiçbir alakası yoktur. "Hadîs" kelimesini Hz. Muhammed'in sözleri olarak kullananlar için iki ayetin işareti önemlidir. Tahrim Suresi'nde "hadis" kelimesi, Sünnilerin ve Şiile- rin kavramsallaştırdıkları gibi dini öğretiler için değil, Peygamber’in kişisel sözleri için kullanılmıştır. Üstelik her iki yerde de "hadis" kelimesi olumsuz bir bağlamda kullanılır."
Evet, iddia böyle! Böyle adi bir iddiaya cevap vermek gerekir mi bilmiyorum, ama sırf insanlar bu pespayeliği görsün diye buraya alıyor, şaşkın bir halde yazıyorum.

Bu insanların önce semantik dersi veya vucuh ve nezair dersi almaları gerek. Bunlara sözlük anlamı nedir, terim anlamı nedir anlatmak lazım. Yine bunlara Kur'anî kavramların Kur'an'daki kullanımıyla sonradan kazandıkları anlam ve bu anlamın kökle ilişkisini birileri anlatması lazım.
Şu kadarını söyliyeyim. Tahrim suresinde, hadis kelimesinin kişisel sözler için kullanılmış olduğu doğrudur, ama ortada olumsuz bir bağlam yoktur.

Ayet esasen şöyledir: "Hani Peygamber eşlerinden birine [Hafsa'ya] aralarında gizli kalmak üzere bir şey söylemişti. O eş bu sırrı diğer eşlerden birine [Aişe'ye] duyurmuş, ama Allah Peygamber'i durumdan haberdar etmişti. Peygamber de sırrı ifşa eden eşine, [onun Âişe'ye ifşa ettiği] sözlerin bir kısmını hatırlatmış, bir kısmından da hiç söz etmemişti. Bunun üzerine eşi [Hafsa], "Bunu sen kimden öğrendin?!" diye sormuş; Peygamber de, "Bunu bana her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi." diye cevap vermişti."

Şimdi hadisin olumsuz anlamı ayetin neresinde? Hz. Peygamber eşine bir hadis söylemiş. Bu kadar! Allah, bu hadisi, yani sözü, yani sırrı ifşa edeni olumsuz bir bağlamda zikrediyor. Peygamber'in hadisini olumsuz bir bağlamda zikretmiyor ki!
Esasen bu ayet Peygamber hadisleri için de hadis kelimesini kullanmanın bir delilini teşkil ediyor. Şu da bir gerçek ki, Peygamber hadisleri için kullanılan hadis kelimesi içinde kişisel sözler de vardır. Yani din teşkil etmeyen sözler de vardır, hatta (farz ve vacipleri dikkate alarak ve bunları dışarıda bakarak söylersek) çoğu böyledir desek yeridir. Muhaddisler hadis derken hepsinin din teşkil edecek düzeyde olduklarını kastetmiyor ki! Muhaddisler için önemli olan bu sözlerin onun ağzından çıkıp çıkmadığını tespit etmektir. İşte ayet bile böyle kişisel sözlere hadis demektedir. O halde muhaddislerin Peygamber sözleri için hadis demesiyle Kur'an'ın hadis demesi bir- biriyle uyumlu değil midir? Üstelik Peygamberin bu kişisel sözlerini Allah Kur'an'ına taşımış, yani Kur'an bunları konu edinmiş! Bu bile tek başına Peygamber sözlerinin değerli oluşunun bir delili değil midir?

Diğer taraftan şayet hadis kelimesi böyle hep olumsuz bir manaya sahipse "Musa'nın hadisi sana geldi mi?" (Naziat, 15) ayetini ne yapacağız? Burada hadis gayet olumlu bir anlamdadır. Hatta bağlayıcılığı da vardır. Musa'nın hadisine kulak verilmesi istenmektedir. O zaman soralım: Musa'nın hadisi böyle olumlu ve örnek bir baklamda zikrediliyor da Muhammed'in hadisi mi olumsuz olacak ve örnek alınmayacak? Eğer böyleyse (sözlük kullanımı dışında) olumsuz geçen yerleri Muhammed (a.s.)'ın hadisi olarak yorumlamak şarlatanlık, değil de nedir? Ama böyle söyleyenlerin Yaşar Nuri'nin kötü birer taklidi olduklarını da belirtmeden geçmeyelim.

Kuran'da geçen hadis kelimesini tarihi çarpıtırcasına Hz. Peygamber'in hadisleri için ilk kullanan bilediğim kadarıyla odur. Ayette geçen "lehve'l-hadisi" hadis kitaplarındaki hadisler olarak çarpıtı- vermişti. Şimdi bunlar! Bu izdivaç hayırlı olsun!!! Evet, oryantalistler hadisi çökertmek için olmadık iddialarda bulunmuşlardır. Ama ne yalan söyliyeyim, hadis kelimesinin Kur’an'da bu şekilde kullanılmasından yola çıkarak hadisleri eleştirmek herhalde akıllarından geçmemiş!! Yani anlayacağınız bu iddia şeytanın aklına bile gelmemiş! Eee şimdi şeytan ne yapsın! Dinlenme vaktidir!!!

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:292-295
Devamını Oku »

Basit bir mantık kuralı bilinse...


Evet, mantıkta bazı çelişmezlik kuralları vardır. En basitini söyliyeyim. A ve B önermeleri olsun. Mesela A'nın çelişiği nedir, diye sorsam, ilk akla gelen A, B olursa çelişir şeklinde olacaktır. Yani A, B'dir. Oysa A'nın çelişiği A değildir, şeklinde olmalıdır. Mesela iki cümlemiz olsun. 1. Ali Okula gitti 2. Ali, eve gitti. Sorsam, bu iki cümle çelişik mi?

Akla ilk gelen "evet, çelişiktir; Ali ya okula gitti ya da eve gitti; her ikisine birlikte gitmiş olamaz ya!" şeklinde olacaktır. İşte bu tam da Aristo'nun formel mantığıyla olaylara bakmak demektir. Üçüncü şıkkın imkanına inanmamak demektir. Oysa ihtimaller üç, dört veya beşinci şıkkı da gerekli kılabilir. Buna göre Ali öğleden önce okula, sonrasında ise eve gitmiş olabilir. Ali, dün okula gitmiş, ama bugün gitmemiş olabilir.

Bunlar birer ihtimaldir. Ve ihtimaller varolduğu müddetçe çelişkeden bahsetmek mümkün değildir. Dolayısıyla Ali okula gitti, cümlesinini çelişiği okula gitmedi, olacaktır.

Bunu bir ayet ve hadise uygulayalım:
Allah şöyle buyurur: "Fakat Allah sizi kalplerinizin kazandığı şeyle sorumlu tutar." (Bakara, 225)

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Allah, konuşmadıkça veya yapmadıkça nefislerinden/kalplerinden geçirdikleri şeylerden dolayı ümmetimi affetmiştir." (Buharî, Talak, 11)

Zahiren bakıldığında çelişki var. Allah, kalplerin kazandığından sorumlu tutuyor. Hz. Peygamber, kalplerden geçen şeylerden sorumlu tutmuyor. Oysa biraz düşününce mesele anlaşılır. Onun için ihtimalleri hesaba katmak durumundayız. Buna göre Allah kalplerde kalıcı olan, yani azmedilen, kesin karar kılınan düşüncelerden dolayı sorumlu tutuyor. Hz. Peygamber ise kalplerde istikrar bulmayan, gelip geçen düşüncelerden sorumlu tutmuyor.

Sonuç olarak şunu söyleyebilirim: Kur'an aykırı olduğu iddia edilen sahih hadisler üzerinde iyi bir tahlil yapıldığında aslında aykırılık bulunmadiği görülecektir. Hasbelkader konuyla ilgili bir çalışma yapmış biri olarak söyleyebilirim ki, Kur'an'a aykırı olduğu iddia edilen sahih hadisler içinde gerçekten aykırı olanlar bir elin parmak sayısını geçmez.;

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:266-267
Devamını Oku »

En büyük azap ressamlara mı?


İddia şöyle:

Kur'an: "Gerçekten Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediği kişi için bağışlar." Nisa, 48.

Hadîs: "Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır." (Buhari, Tesavir, 89)

Kur'an'a göre en büyük günah Allah'a ortak koşmaktır. Allah, ortak koşmayı affetmeyeceğini söylemekte, bunun dışında her günahın affedilebileceğini belirtmektedir. Bu yüzden Allah'ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar da ortak koşanlardır. Oysa Buhari'nin yukarıda alıntıladığımız hadisine göre en şiddetli azaba ressamlar uğrayacaklardır.

Oysa hadisi Nisa, 48 değil, Gafir, 46 ile birlikte değerlendirmek gerekir. Buna göre mesele şudur:

Gafir suresindeki ayet şöyledir: "Onlar sabah akşam o ateşe sokulurlar. Kıyametin kopacağı günde: Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (denilecek)!"

Alimler ayet ve hadislerin arasını uzlaştırmada çeşitli yorumlar geliştirmiştir.

Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Ayet ve hadislerdeki eşeddiyet (en şiddetli azaba düçar olan) ancak azabın cinsine göre değil, azap görecek olanların cinsine göredir. Firavun, ilahlık iddia etme bakımından azabın en şiddetlisine sokulacaktır. Suret yapanlar da suret yapan veya yapmayanlara nispetle azabın en şiddetlisine düçar olacaktır. Bir farkla ki, suret yapanın maksadı tapınma/ilahlık ise Firavunla aynı derecede azaba sokulacaktır.

2. Al-i Firavunun kıyamet günü en şiddetli azaba sokulmasıyla suret yapanların da böyle olması arasında bir tenakuz yoktur. Hadişlerde en şiddetli azabı hâk edenlerin bâzı vasıflarından bahsedilmiştir. Ayette ise bizzât isim verilmiştir ki, onlâr da Âl-i Firâvundur. Ayet ve hâdislerde azâbı gerektirecek sebep Allâh'ın yaratmasına benzetmedir. Bu ortak paydayla hem Âl-i Firavun hem de suret yapanlar en şiddetli azaba sokulacaktır. Zira tasvirle ilgili bazı hadisler bu duruma işaret etmektedir. Hz. Aişe'nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "İnsanların kıyamet günü azap balonundan en şiddetlisi Allah'ın yaratmasına benzetenlerdir". (Buhari, Libas, hd. no. 5954; Müslim, Libas, 2107.)

Suret hadislerinde de maksat Allah'ın yaratmasına benzetmektir. Diğer bir ifadeyle Allah'tan başka tapılacak şeylerin resmini yapmaktır. Bu niyetle resim yapan kafir olur. Böylece Âl-i Firavnın sokulacağı yere sokulması çok da uzak sayılmaz. Bu maksatla resim yapmayanlara gelince bunlar günahkâr olurlar. Günahın cezasıyla küfrün cezası bir olmaz.,

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:284-285
Devamını Oku »

Peygamber bırakın emretmeyi, tavsiyede dahi bulunamaz!


Akıl alır gibi değil! Bir Müslüman düşünün! Hz. Peygamber'in -bırakın haram kılmasını- dini bakımdan bir tavsiyede bulunmasını dahi kabul edemiyor! Bunu dine ilavede bulunmak zannediyor! Böyle bir hadis varsa bu durum onun uydurma olduğunu gösterirmiş! Bu nasıl bir düşünce Allahım! Ümmetin bu sapan fertlerini bu düşünceye ne şevketmiş olabilir? Bu nasıl bir psikolojidir?! Hadîse karşı, Peygamber'in otoritesine karşı bu alerjinin arkaplanında ne var acaba? Eğer tavsiyede dahi bulunamıyorsa Kur'an'ın onu güzel örnek olarak sunması havada kalmaz mı? Kur'an'ın onca emri, Hz. Peygamber'in uygulamasıyla hayat bulmuyor mu? O zaman Peygamber devreden çıkınca Kur'an nasıl uygulanacak ki?! Yoksa Peygamberi aradan çıkarmakla kendi hevamıza, arzularımıza alan mı açmak istiyoruz? Neticede Peygamberi yok etmekle sıranın Kur'an'a da geleceğini, Kur'an'ı da hedefe koymak için sinsice bekleyen pek çok düşmanın olduğunu görmezden mi geliyorlar?

Bu iddiaları pervasızca ortaya atanlar ya Kur'an'ın otoritesinin de tartışmaya açık olacağım anlamayacak kadar ahmaktırlar ya gaflet içindedirler ya da kör birer cahildirler.

İşte ibretlik satırlar: Hadîs: "Hz. Peygamber çocuğa doğumunun yedinci gününde isim konmasını, çocuğun yıkanarak pisliklerden temizlenmesini ve kurban kesilmesini emir buyurdu." (Tirmizi, Edeb 63; Ebu Davud, 2837)

Bu hadisi okuyan, bu hadiste kötü bir şey görmeyebilir. Fakat Kuran'da, çocuğa yedinci günde isim konmasının veya kurban kesilmesinin "emredildiği"ne dair hiçbir şey yoktur. Sorun, hadisteki "emir buyurdu" ifadesindedir; Peygamber'in bu uygulamayı dini bir emre dönüştürmeden, kendi tercihiyle yapmış olması ve tavsiyesi de mümkündür, sonuçta bu uygulamalarda
Kuran'a aykırı bir yön yoktur. Fakat dinde olmayan bir "emri" ve "sevap" kavramını dine ilave ettiği için bu hadis de uydurmadır.İllaki hadisin zararlı bir şey ifade etmesi gerekmez. Hatta hadis iyi bir şeyi dahi "sevap" veya "emir" diye dine sokuyor veya zararlı bir şeyi mekruh yapıyorsa bile, dine ilave getirdiği için hadisin yine uydurma olduğu anlaşılır.

Buna başka yorum yapmıyorum artık!! Bu tam bir dalalet halidir! Böyle diyenler büyük ihtimal din adına pek çok fetva verirler.
Bu şekilde dinde olmayan şeyi dine ilave ederler. Dahası şu düşüncebile -hadi en iyimser bir ifade ile söyliyelim- içtihat değil midir? Öyle ise "Peygamber sevap ifade eden tavsiye emri bile veremez" derken dine bir ilavede bulunulmuş olunmuyor mu? Bu görüşün kesinliği nerden malumdur? Böyle bir görüşün gerçek olduğu yönünde bu insanlara vahiy mi geldi? Gelmediyse bu dine ilave olmayacak mıdır? Kendileri dine ilavede bulunuyor da bunu Allah Resulune çok mu görüyorlar? Evet, böyle bir iddia biraz düşünence şirke kadar gider. Ancak böyle niyet taşınmasa bile çirkin bir bid'at olduğu açıktır..

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:287-288
Devamını Oku »

Dini Goldziher'den öğrenmek


Ulemaya, geleneğe, hadise, fıkha, ilmihale ve tefsire nefretle bakan bir nesille karşı karşıyayız. Böyle deyip de bir karamsarlığa yol açmak istemiyorum. Şu bir gerçek ki, neslin bir kısmı böyledir ve bunlar marjinaldir. Vucudu saran kanser hücresi mesabesinde değiller. Aslında iyi huylu ur olarak kaldıkları müddetçe problem de yok. Ancak ur urdur, her an tayakkuzda olunması gerekir. Kur'an'ı, artık nerede, ne zaman, nasıl bilemiyoruz, ama bastırılmış duygularım tatmin aracı haline getiren bir marjinal kuşağın tahrip ve tahrifiyle yüz yüzeyiz.

Bu kuşak ulemaya nefretini kusarken oryantalistlere alabildiğine kredi açmış ve din adına onlardan öğreneceğimiz çok şeyin olduğunu söyleyebilmişlerdir. Yukarıdan beri alıntılar yaptığım, adını anmaktan bile hicap duyduğum, ama mecbur kaldığım, yazarı bile belli olmayan "Kuran'daki Din" adlı kitap bu nefreti gözler önüne seriyor. Önce sadece Kur'an'ın delil olduğu ortaya konulur:

"Din tüm insanların anlaması için mi yoksa sadece üç dört kişinin anlaması için mi indirildi? Peygamberimizin mezhebi var mıydı? Dört halifenin mezhebi neydi? Kuran'da Hanefilik, Şafilik, Şiilik, Vahhabilik şeklinde mezhepler mi var, yoksa tek bir dinden mi bahsediliyor? Kuran dinin rehberi diye kendinden mi bahsediyor, yoksa Buhari'den, Müslim'den, ilmihallerden, Muvatta'dan mı bahsediyor? Kuran ayetlerini inceleyip, bu soruların cevabını bulalım ve Kuran'ın dinin tek kaynağı olarak yeterli olup olmadığını yine Kuran'dan hareketle tespit edelim:

"Biz bu kitabı sana, her şeyin açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik." (Nahl, 89)

Görüldüğü gibi ayette, Kuran'ın her şeyi açıkladığı, bizi doğruya ilettiği söylenmektedir. Kuran dinle ilgili her şeyi açıklıyorsa Buhari ve Müslim diye kaynaklara, ilmihal kitaplarına ne gerek var? Allah dinle ilgili her şeyi Kuran'da açıkladığını söylerken niye hâlâ Hanbeli, Şafi, Hanefi, Caferi, Maliki diye mezhepleri dini kimliğimizin bir parçası olarak kabul ediyoruz? Neden Allah Kuran'da bize Müslüman (İslam olan) diye isim takmışken Sünni, Şii, Hanefi, Şafi diye isimleri kullanıp, Allah'ın bize verdiği ismi yetersiz görüyoruz?"

Herşey açık! Dini geçtim, kültür, medeniyet, ilim, gelenek adına ne varsa hepsine toptan açık bir saldırı var! Bir vatan evladının nasıl ki, atalarına biraz saygısı olması gerekiyorsa, bir müslümanın da kendi ulemasına, kültür ve medeniyetine biraz saygısı olması gerekmiyor mu? Bunların tavırları cumhuriyeti kurup Osmanlıyı toptan reddeden gardorap Kemalistlere benzemiyor mu? Şiayı, vehhabiliği, ve ehl-i sünneti aynı kefeye koyup elmalarla armutları karıştırmıyorlar mı? Ama onlar açısından bu karıştırma değil! Çünkü tarih yok, kültür ve medeniyet yok, hadis ve ashap yok, ulema ve mezhep yok! Velhasıl hiçbir şey yok, sadece ve sadece Kur'an var!

Tarihine, ulemasına, medeniyetine saygısı olmayan bu guruhun -'sadece Kur'an yeter" kuru gürültürüsüne kim inanır, kim kanar acaba? Tahribatı gizlemeye bile gerek duymuyorlar! Şimdi de oryantalistlerden nasıl istifade edileceğini utanmadan şöyle ifade ederler:

"Geleneksel anlayışı savunanlar, sırf Kuran'dan dinini anlayan Müslümanlara kızdıkları gibi, yabancı İslam araştırmacılarının hadislerin güvenilmezliğini ifade etmelerine de kızmaktadırlar. Bu araştırmacıların niyeti ne olursa olsun, bizi ilgilendiren, onların ortaya koyduklarının bilimsel değeridir. Müslüman toplumlarda mevcut olmayan özgür ortama sahip olan bu kişilerin, kimi çalışmalarında, hem ciddi hem de düşünülmesi gereken hususları gündeme getirdikleri bir gerçektir. Onların çalışmalarına objektif bir şekilde yaklaşmalı, hatalarını göstermeli ve ortaya koydukları doğru hususlardan yararlanmalıyız.

Bu araştırmacılardan özellikle Goldziher'in, Schacht'ın, Van Kremer'in, Sprenger'in ve Dozi'nin kitaplarında herkesin yararlanabileceği birçok husus olduğu kanaatindeyiz.

Bunların en ünlüsü Goldziher şöyle der: "Rabbanilerin (Musevi ve Hıristiyan din adamları) sözleri, İncillerden alıntılar, Yunan felsefesinin öğretileri, Fars ve Hind kökenli deyişler ve daha niceleri hadis kanalıyla İslam'a girmiştir. Tüm bunlar doğrudan veya dolaylı olarak İslam kültürünün malı haline gelmiştir. Yine dini kıssalardan büyük bir bölümü İslam'a sızmıştır. Eğer hadislerde kullanılan materyali ve Yahudi din kültürünü incelersek bu İkinciden büyük bölümünün, İslam din kültürüne sızmış olduğunu görürüz." (Goldziher, el-Akide ve'ş-Şeria)

Oysa tâ başlangıçtan itibaren israiliyat konusuna İslam alimleri dikkatleri çekmiştir. Ama anlaşılan bu önemli değil! Önemli olan Goldziher'in dediğidir. Neden? Çünkü Goldziher, hadisin düşmanıdır, alimlerin düşmanıdır. O halde "düşmanımın düşmanı benim dostumdur" mantığı burada devreye giriyor. Keşke dostlarım biraz tanıyabilseydiler! Keşke dostlarının Kur'an'ı nasıl gördüklerini de bir bilseydiler! Onların hadis karşıtılığı, dini uydurmalardan arındırma amacına matuf değil! Tam aksine İslam'ın Kur'an dahil bir uydurmalar dini olduğunu göstermektir. Onların amacı, hadisi devre dışı bırakarak sahih İslam'ı, yani Kur’an'ı ortaya çıkarmak değil, Kur'an'da dahil, hicri 2 asırda oluşan beşerî ürünlerin hepisinin İslam'ı temsil ettiğidir. İslam eşittir bu beşeri ürünlerdir.

Ulemaya su-i zan, kafire hüsn-i zan; muhaddislere güvensizlik; gavura sonsuz güven...

Kur'an, alime saygıdan bahsediyor, Allah'tan en çok korkanların alimler olduğunu vurguluyor. Ama meğer bu alimler oryantalistlermiş! Herhalde Allah'tan en çok korkanlar onlar olduğu için sözleri de bu kadar güvene layık oluyor! Bakalım, huzur-i ilahide bu vebal tartıya nasıl yansıyacak!
Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:289-292
Devamını Oku »