Fazilet, Sevap ve Tövbe



Nur Suresi,31.Ayet

Bil ki Hak Teâlâ bütün insanlara tövbe etmelerini bu­yurdu:

Yani, her kim kurtulmayı ümit ediyorsa tövbe etsin.

Resulallah (a.s.): "Her kim güneş batıdan doğmadan önce tövbe ederse tövbesi kabul edilir.” dedi.

Resulallah (a.s.): "Pişman olmak tövbedir.” dedi.

Resulallah (as): “Halkın yolu ve uğrağı olan meskenle­rin bulunduğu yerde bazı kimseler olur ki orada durarak ora­dan geçen herkesle eğlenir ve oradan geçen her kadına fuhuş sözleri söyler. Böyle kimseler, cehennem kendisine vacip ol­mayınca oradan kalkmaz. İlla tövbe etsin.” dedi.

Peygamber (a.s.): “Hak Teâlâ hiçbir kulun bir günahta pişmanlığını bilmedi ki onu istiğfar etmeden önce bağışla­mış olmasın.” dedi



Fasıl



Tövbenin herkese vacip olduğunu şöyle bilirsin: Baliğ ve kâfir olan kimseye küfürden tövbe etmek vaciptir. Kişi Müslümansa ve Müslümanlığı da babasını, anasını taklitle yaparsa, dille söyleyip gönlüyle gafil olursa o gafletten tövbe etmek vacip olur. Böylece gönlü iman hakikatinden haberdar olsun. İman hakikatini bilmekten maksat da kelam ilminde zikredildiği şekilde bilmek değildir. Belki maksat, iman sul­tanının gönlünde muzaffer ve galip olmasıdır. Şöyle ki hü­küm onun olsun. Ancak vücutta her ne hareket olursa hepsi iman fermanıyla olur, şeytan fermanıyla olmazsa o zaman hüküm onun olur.

Bil ki vacip iki kısımdır: Birincisi, açık fetvada sıradan insanların derecesinin haddi üzere vacip olsun. Eğer bu mik­tarla olursa âlem viran olmasın. Dünya maişetine kadir ol­sunlar: Vacip o vaciptir ki onları cehennem azabından kur­tarsın. Üçüncüsü, vacip odur ki umum halk onun edasına takat yememesin. Gerçi bu vacibi eda etmemekle cehennem azabını görmezler lâkin kaybettikleri derecelerin özleminin azabından kurtulamazlar. Zira ahirette göklerdeki yıldızlar gibi, kendilerinden yüce olan bir topluluk görseler bu özlem  ve zarar onlar için bir azap olur. Vacip dediğimiz bu tövbe, bu azaptan kurtulmak içindir.

Nitekim bu cihanda akranından birine daha fâzla makam verildiğini ve onun daha çok derece elde ettiğini görse, cihan onun özleminden gözüne karanlık görünür. Gerçi yemeğinin ve malının elinden alınması ve dinin kesilmesi azabından kurtulmuştur. Bu sebeple kıyamet gününe tegabün  derler. Aldatma ve ziyan günü demektir. Kıyamet günü hiç  kimse haram alış verişten ben olmaz: Allaha ibadet etmeyen kimse niçin ibadet etmedim, diye hayıflanır. İbadet eden  kimse niçin daha fâzla yapmadım, diye hasret çeker.

Bu sebeple yemek, haram olmadığı hâlde Rcsulâllah | (s*a.s.) kendini niçin aç tutardı onu bilmiyorum, dedi.

Aişe (r.a.) anlatıyor: “Elimi Resula’llah (salla llahu aleyhi ve sellem)*ın mübarek kamı üzerine koydum. Çok fâzla zayıf  olduğu için merhametim gderek ağladım ve ‘Ya Resula’llah  canım sana feda olsun. Bu dünyada, doyuncaya kadar yemek yeseydin ne olurdu’’ dedim.

Peygamber: ‘Ya Aişe, benim himmet sahiplen kardeşlerim benden ileri gittiler ve kerametler buldular. Eğer dünya­dan nasip alırsam benim derecem onların derecesinden çok aşağı olur diye korkuyorum. Kardeşlerimden geri kalmak tansa çok sabretmem daha hayırlıdır* dedi*

Isa (â.s.) yatınca başının altına bir taş koydu.

İblis ona:

“Dünyayı terk etmemiş miydin, şimdi pişman mı oldun?’’ dedi

“Terkettim ki (niye) pişman olayım” dedi.

İblis:

Başının altına taş koydun, nimetlenmek istedin.”

dedi.

İsa, o taşı başının altından alarak kenara attı ve “Bunu da dünyayla sana bağışladım” dedi.

Peygamber (a.s.) yeni bir takunya kayışı kaplamıştı. Gözü ona takılınca “O eski kayışı getirin.” dedi.

Sıddık (r.a.)’’…Amin.Ey Alemlerin Rabbi’’süt içti ve onda şüphe olduğunu bildi. İstifra etmek için parmağını bo­ğazına kadar soktu öyle ki canı çıkacak gibi oldu. Ne dersin? Sıddık “Bilmiyorum.” dedi.

Umuma ait fetva başkadır, sıddıkların sahası başkadır. Hak Tealinin mahlukatı arasında Hak Tealiyi anlayan ve Hak Tealinin oyununu ve yolunun tehlikesini daha çok bi­len sıddıklardır. Bunun gibilerinin abes yere böyle yaptıklarını zannetme. Sonra, onlara uyarak umuma ait fetvaya sarılma, bu bir diğeridir. Kulun hiçbir zaman tövbeden müstağni ol­madığını da bu cümleden bildik.

Ebu Süleymancı Daranî (rahmetu İlahi aleyh): “Bir kulu hiçbir şeyle hesaba çekmeyip sadece kaybettiği zamanın hesa­bım sorsalar, bu kaygı ölüm anında ona yeter.” dedi.

Bil ki herkesin çok güzel bir mücevheri olsa, o mücevheri kaybedince ağlasa yeridir. Mücevheri kaybetmesiyle de eziyete ve belaya da düşse çok ağlamanın yeridir. Ömürden her nefes bir mücevherdir. Bununla ebedî saadetin avı yapılır.Bir kimse onu günaha harcasa ne dersin? Bu günahtan haber alınca onun hâli nasıl olur? Bu bir musibettir. Ondan öyle bir zamanda haber alır ki hasretin faydası olmaz.

Hak Teâlâ:

Münafikun,10.Ayet

buyurur, dediler. Bu âyetin manası şudur: Kul, ölüm anında ölüm meleğini görünce bilir ki göç vaktidir. Sonra onun gön­lünde nihayeti olmayan bir hasret peyda olur. Der ki:

“Ya Azrail, bana bir gün mühlet ver de tövbe edeyim ve özrümü dileyeyim.”

Azrail:

“Bundan önce çok günler geçti. Şimdi ömrün bitti ve hiçbir günün kalmadı.” der.

O kimse:

“Bari bir saat mühlet ver.” der.

Azrail:

“Bütün saatler bitti ve hiçbir saat kalmadı.” der.

Bu ümitsizlik şerbetini tadınca onun asıl imanı ıztıraba düşer ‘’Allaha sığınarak’’. Ezelde talihsizliğine hükmedilmiş olursa şüphe ve ıztırap ona galip olarak bedbaht olur. Eğer saadetine hükmedilmiş olursa asıl imanı selametle kalsın.

Bu cihetten Hak Teâlâ:

Nisa Suresi,18.Ayet

buyurdu. Yani kötülük yapıp da ölüm vaktine geldiklerinde tövbe edenlerin tövbeleri makbul değildir.

Hak Teâlânın kuluyla iki sim vardır, demişlerdir. Biri şudur: Kul, anasından doğunca Hak Teâlâ ona “Seni temiz ve düzenlenmiş olarak yarattım ve ömrünü sana emanet ver­dim. Gözünü aç da Ölüm vaktinde emaneti hangi yüzle tes­lim edeceğini düşün.” der. Diğeri de şudur: Ölüm vaktinde der ki “Ey benim kulum o emaneti ne yapan? Eğer koruduysan onun karşılığım bulacaksın şayet kaybettiysen cehenneme hazır ol ki cehennem seni beklemektedir.”



Tövbenin Kabul Olması



Bil ki tövbe, şartlarıyla olursa zaruri olarak makbul olur. Tövbe ettiğin zaman şartlarıyla oldu mu olmadı mı, kabul olur mu olmaz mı diye şüphe etme. Her kim âdemoğlunun gönlünün hakikatinin ne olduğunu, onun bedenle alakasının nasıl olduğunu, hazret-i uluhiyetin münasebetinin nasıl oldu­ğunu ve hazret-i uluhiyetten utanmanın nasıl olduğunu bilse günahın utanılacak hâl sebebiyle olduğundan tövbenin de o utanmayı ortadan kaldırdığından şüphe etmez. Tövbenin kabulü de utanılacak şeyi ortadan kaldırmaktan ibarettir. Zira âdemoğlunun gönlü aslında temiz bir cevherdir. Melekler cev­her cinsindendir ve şu ayna gibidir ki onda hazret~i uluhiyet görünür. Bu illetlerden kurtulduğu zaman onu pas tutmamış olursa işlediği her günah, bir karanlık olup onun gönlünün aynasına yerleşir. Her ibadetiyle gönlünün aynasına bir aydın­lık ulaşır ve o aydınlık, karanlık günahını ondan uzaklaştırır. Aydınlık her zaman ibadetin, karanlık da günahın eseridir. Gönül aynasına biri birinin ardı sıra düşer. Karanlık çoğal­dığı zaman tövbe edilirse ibadetin aydınlığı o karanlığı orta­dan kaldırır. Gönül aslında olan saflığa ve yeniliğe muhabbet eder. Şayet kir pas sebebiyle aynanın özelliğini kaybetmesi gibi çok günah işlemekten dolayı oluşan pas, gönlünün cevherine ulaşıp orada yer etmiş olursa artık ilacı kabul etmez. Bunun gibi gönül, diliyle tövbe ettim dese de tövbeyi kabul etmez.

Resulallah (a.s.): “Kul, bazen günahı sebebiyle de cen­nete girer.” dedi.

“Bu nasıl olur ya Resulallah?” diye sordular.

“Bir kimse günah işler, sonra da o günaha pişman olur ve o pişmanlık cennete girinceye kadar onun gönlünden gitmez.” dedi.

Bu pişmanlık şurasında bazen öyle olur ki iblis (Allah’ın laneti onun üzerine olsun) “Keşke ben onu günaha sevk et­memiş olsaydım.” der, demişlerdir.

Resulallah (a.s.): “Suyun kaftanın kirini gidermesi gibi iyi ameller, günahları yok eder.” dedi.

Fudayl ıyaz (rh.): “Hak Teâlâ peygamberlerinden birine günahkârları müjdele, eğer tövbe ederlerse tövbelerini kabul ederim ve sıddıklara da korku ver ki eğer adaletimle amel eder­sem hepsini cezalandırırım, buyurdu.’’ dedi

Talak bin Habip (rahmetullahi aleyh): ‘Hak Teâlanın hukuku bu sebeple daha büyüktür ki ona kıyam etmeye ta­kat göstermek gerekir. Her zaman tövbeden beri olmamak gerekir’’ dedi.

Ebu Talib-i Mekki (r.h.), Kûtul-Kulûb adlı kitabı yaz­dığı zaman ağızdan ağıza nakledilen bütün bilgileri ve sözleri topladım. On yedi tane büyük günah buldum, dedi Bunların dördü gönüldedir: Biri küçük günah da olsa küfür ve kötü­lükte ısrara olmaktır. Öyle ki kötü bir işi yaptıktan sonra on­dan tövbe etmek asla hatırına gelmez. Biri de Hak Tealinin rahmetinden ümit kesmektir Buna kunut derler. Diğeri de Hak Teâlanın mekrinden emin olmaktır, öyle ki ben bağış­lanmışım, diye gönlü emin olsun.

Dördü de dildedir: Bunların biri yalana şahitliktir. Bu­nunla bir hak, bâtıl olur. İkincisi bir Müslüman a şeri ceza ge­rektiren zina sözleriyle sevmektir. Üçüncüsü yalan yere ant içmektir. Böyle yaparak haram bir malı yahut bir kimsenin hakkım almış olur Dördüncüsü büyücülüktür Bu da keli­melerle yapılır ve dille söylenir.

Üçü karındadır: Bunların biri şarap içmektir Sarhoşluk veren bütün şeyleri içmektir. Biri de yetim malım yemektir Diğeri de faiz yemektir

İkisi de ferçtedir: Zina ve livaradır

İkisi de eldedir: Adam öldürmek ve hırsızlık yapmaktır ki bir yönüyle şeri ceza verilmesi vaciptir.

Biri de ayaktadır: Kafirle yapılan savaştan kaçmaktır. Şöyle ki bir Müslüman’ın iki kâfirden kaçması yahut on  Müslüman’ın yirmi kafirden kaçması uygun değildir. Fakat  kâfirler çok fazla olursa kaçmak uygun olur.

Biri de bütün bedendedir: Bu da anaya ve babaya incinmektir.

Şeri ceza gerektiren yahut Kur’ân’da onun için korkunç tehdit âyeti bulunan kabahatler, büyük günahlardır. Büyük  günahların ayrıntısında bazı tasarruflar vardır ki bunlar İhyâ  kitabında zikredilmiştir. Bu kitap onları zikretmeye yetecek  hacimde değildir. Bu ayrıntıyı bilmekten maksat da büyük gü nahlardan çok sakınmak gerektiğinin bilinmesidir. Ayrıca küçük kabahatlerde ısrar etmek de büyük günahlardandır. Gerçi küçük kabahatlere farzlar kefaret olur, demiştik.

Nitekim ibadet, devamlı olursa gönlü aydınlatmada bunun tesiri büyük olur.

Bu sebeple Resula’liah (a.s.): “Amellerin en güzeli her  ne kadar az da olsa devamlı yapılanıdır.” dedi Bunun misali şu su damlası gibidir ki bir taşın üzerine damlaya damlaya o taşı deler. Eğer suyu bir taraftan o taşın üzerine dökseler tesir etmez.

Hadiste anlatılır ki, mümin kendi günahını muallakta I duran ve üstüne düşecek diye korktuğu şu büyük dağlar gibi görür. Münafik ise günahını tene konan ve kalkan şu sinek gibi görür.

Onu işleyen kimseye önemsiz görünen ve o günahkârın HB keşke bütün günahlarım böyle olsa, dediği günah, mağfiret edilmeyen günahtır, demişlerdir.

Peygamberlerden birine vahiy geldi: “Günahın küçüklü­ğüne bakma, benim buyruğuma muhalefet ettin.”

Kul, Hak Tealanın celâlinden ne kadar haberdar olursa kabahat olan küçük günah onun katında daha büyük görür.

Velhasıl Hak Tealinin gazabı günahlarda gizlidir. Senin önemsiz gördüğün o günahta gazap olması mümkündür.

Nitekim Hak Teâlâ:

Nur Suresi,15.ayet

buyurdu. Yani lâtif manası siz onu önemsiz görürsünüz ama o Hak Teala katında büyüktür, demektir.

Bil ki önceki büyükler: “Müslümanın günahı başkası­nın gözüne kolay göstermekten daha büyük pisliği yoktur, demişlerdir.

Biri de günahı işleyen kimsenin halkın örnek aldığı bir âlim olmasıdır. Onun hâlim gören başkaları da o günaha cü­ret ederler ve derler ki eğer bu günahı işlemek caiz olmasaydı bu âlim onu yapmazdı. İbrişim giyen, sultanların huzuruna varan, onların malım alan, mübahlarda dilini şefaat edip tut­mayan ve akranını ayıplayan bu âlim gibi bütün talebeleri de onu görüp ona uyarlar, kendileri de üstatları gibi olur ve ta­lebelerinin talebeleri de üstatlarına uyarlar ve bunların hep­sinin vebali örnek almana olur

Bu yüzden, Öldüğü zaman günahları da kendisiyle ölen kimse bahtlıdır, demişlerdir. Bir kimse yukarıda zikredilen âlim gibi olursa onun günahtan kendinden bin yıl sonra da baki kalır.

Bu yüzden âlimler bu işin tehlikesi hakkında “Pek çok kimsenin günahının biri, bin yazılır ve ibatlederinin de biri, bin yazılır. Zira onlara uyanların sevabından da kendilerine hasıl olur.” derler. Bu cihetten âlime vacip olan şudur ki gü­nah işlemesin. Bir âlimin hatasını başkalarına anlatmak bü­yük günahtır. Çünkü bu yüzden çok kimse dalalete düşer ve günah işlemeye cüret eder. Herkesin hatasını örtmek vacip­tir ancak âlimlerin hatasını örtmek daha vaciptir.


Fasıl

Tövbenin Şartları



Tövbenin aslı pişmanlıktır ve bunun neticesinde irade­ler ortaya çıkar. Pişmanlığın alâmeti şudur: Kendinde da­ima gam ve hasret olmalı ve hâline ağlayıp inlemelidir. Zira bir kimse kendisinin helâk olacağını bilse hasretten nasıl beri olur. Onun hasta bir oğlu olsa ve kâfir bir tabip ona “Bu has­talık tehlikelidir ve bunda ölüm riski vardır.* dese hiç şüphe­siz onun canına korku ve gam ateşi düşer. Şu da malumdur ki kendi nefsi öz oğlundan da azizdir.

Hakleâlâ ve Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) kâfir tabipten de sadıklardır. Ahirette helâk olma korkusu ölüm korkusundan da büyüktür. İsyankârlığın Hak Teâlânın gaza­bına delalet etmesi, hastalığın ölüme delalet etmesinden de açıktır» Bu cümleden olmak üzere korku ve hasret zahir olmuyorsa günahın âfetine henüz inanmamıştır. Bu korku ateşine kadar çok olursa tesiri günahların kefaretinden daha fazla olur. Zira bu pas ve karanlık, isyankârlıktan ortaya çıkıp onun kalbine yerleşmiştir. Bunlar, pişmanlık ateşinden başka şeyle ortadan kaldırılamaz, bununla gönül hassas olmaya başlar.

Hadiste anlatılır ki "Tövbe edenlerle sohbet edin ki on­ların kalbi hassas olur.” Kulun kendine gereken şeri cezayı versinler diye sultanın huzurunda günahını söylemesi vacip değildir. Belki o günahı yalanlayıp ona tövbe etmeli, güna­hını araştırmalı ve küçük günahlardan olan her şey için de çok ibadet etmelidir.

Gerisi bunun gibidir. Mesela namahreme baksa, elini Kurân’a abdestsiz tutarsa veya mescide cenabet girse ya da saz dinlese bunların her birine zıddıyla kefaret etmeli ki onu or­tadan kaldırsın.

HakTeâlâ:

Hud Suresi,114.ayet

buyurur. Yani günahtan sonra sevap işlemek günahı mah­veder. Gerçi her sevap, günahı yok eder. Lâkin zıddı olanın tesiri daha fazla olur. Saz dinlemenin kefareti Kur'ân dinle­mekle olur. Şarap içmenin kefareti, gönlünün arzu ettiği helâl içkiyi içmeyip fukaraya sadaka vermekle olur.

Her karanlık, bir günahtan hasıl olmuştur. Her sevap­tan bir aydınlık hasıl olup onu yok etsin.

Bil ki bir müminin çektiği her eziyet, ayağına diken bat­ması da dâhil, onun günahına kefaret olur,

Resula’llah (a.s.): “Günahlardan bazısı vardır ki keder­den başka bir şey ona kefaret olmaz” dedi.

Bir rivayette de çoluk çocuk gamından ve maişet kaygı­sından başkası ona kifayet etmez, denmiştir.

Aişe (radıya’llahu anha): “Bir kulun günahı çok olur ve kefaret olacak miktarda ibadeti olmazsa Hak Teâlâ onun gönlüne bir kaygı verir ki bu onun o günahına kefaret olur.” dedi.

Şöyle zannetme ki bu onun ihtiyarıyla değildir. Dünya gayesiyle kaygılı olma ihtimali vardır. Dünya için kaygılan­mak hatadır. Ne şekilde günaha kefaret olur demesin. Ger­çek durum, senin zannettiğin gibi değildir. Gerçi senin seçi­minle değilse de senin gönlünü dünyada rahatsız eden her şey belki senin için hayırlıdır. Belki de o kaygı karşılığında gön­lüne sevinç dolup muradın hasıl olsaydı dünya senin cenne­tin olurdu.

Hazret-i Yusuf (salavatu İlahi aleyhi ve sellemehu), Ceb­rail (a.s.) e:

“O kederli yeri nasıl buldun, yani Yakub (a.s.) u nasıl buldun?” dedi.

Cebrail (a.s.):

“Onu oğulları ölmüş yüz ananın kederiyle buldum.” dedi.

Yusuf (a.s.);

“Onun bu kederinin karşılığı ne olur?” dedi.

Cebrail (a.s.);

Yüz  şehidin sevabı olur“ dedi.



İşlenen günahlarda kul hakkını da gözetmek gerekir. Kul, herkesle olan muamelelerini hesap etmelidir. Belki de halkla sohbetinde onlarla ne konuştuysa bunların hepsini göz önünde bulundurarak helâllik almalıdır. Gıybet hususunda herkesten helâllik almak zordur. Helâllik almak için herkesi çağırmak mümkün olmaz

Bundan dolayı şimdi çok ibadet edip o kadar ibadet top­lanmalı ki bu hukuku kıyamet günü kendinden aldıkları za­man kendisi için kifayet miktarı sevap kalsın.



Fasıl



Her kimden tövbe arasında bir günah ortaya çıkarsa he­men kefaret edip tövbeyle onun tedariğine meşgul olsun.

Bazı hadiste anlatılır ki: “Günah işleyen kimse iki rekât namaz kılar, ondan sonra yetmiş kere istiğfar eder, yüz kere ‘sübhana’llahi’l-azim ve bihamdi’ der, olduğu kadar sadaka verir ve bir gün oruç tutarsa günahına kefaret olur.

Yunus B.Veli - Konuşma Adabı

(Büyüyenay Yayınları)
Devamını Oku »

Dilin Âfetleri



Dilin Âfetleri

Bil ki söz, dört kısımdır: Bir kısım vardır ki tamamı za­rardır. Bir kısım vardır ki bunda hem zarar hem yarar vardır. Bir kısım da vardır ki bunda ne yarar ne zarar vardır. Bunlar; fuzuli sözlerdir. Zaman kaybettirmesi, fuzuli sözlerin zararı için yeter. Dördüncü kısım odur ki yalnız yarardır, hiç zararı yoktur. Semin üç kısmı söylenmemek, bir kısmı söylenmeli­dir. Nitekim Hak Teâlâ buyurdu:

Yani sadaka ve ihsan için söylenilmiyorsa çok konuşmak uygun değildir. Bu sözün aslı şudur. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):

‘’Her kim ki sükût ettk kurtuldu.” demiştir.

Sessiz olmanın ademini bilmediği için dilin âfetlerini de bilmezsin. Biz dilin âfetlerini beyan edelim yüce Allah'ın izniyle.



Fasıl



Birinci âfet: Peygamber (salla’lahu aleyhi ve sellem): ….

dedi. Yani önemli olmayan şeyi terk etmek, kişinin İslâmının güzelliğindendir.

Bir kavimle oturup yolculuk ettiğini söyleşmek; şehir­leri, dağlan, bostanları ve bağlan hikâye etmek önemli olma­yan söz gibidir. Gerçi fazla ve eksik söylemezsen de bunun gibi sözler fuzulidir. Bu sözleri terk etmek mümkündür ve terk etmenin zararı yoktur. Bir kimseye önemli olmayan bir şey sormak bu türdendir. Şu durumda bizim dediğimiz âfet olur: Mesela birine “Oruç tutar mısın?” diye sorarsan o kimse “Tutarım.” derse ibadetini göstermiş olur, eğer yalan söylerse günahkâr olur ve sen onun günahına sebep olmuş olursun ve bu da uygun değildir. Gerisi bunun gibidir: Meselâ “Nereden geliyorsun?” veya “Ne yapıyorsun?” diye sorsalar açık söyle­meme, yalan söylemeye düşkün olma ihtimali vardır. Böyle olursa söylenen söz fuzuli olmaz bâtıl olur, zira içinde hiçbir bâtıl8 olmayan söze fuzuli derler.

Anlamlar ki Lokman bir yıl aralıksız Davudim (salavatullahi aleyhima) yanına vardı. Davud, zırh yapardı. Lokman, Davudun yaptığının ne oluğunu bilmek isterdi. Ama sabredip sormazdı. Nihayet Davud (salavatullahi aleyh) zırhı ta­mamlayıp sırtına giydi ve:

“Cenk için güzel elbisedir.” dedi.

Onun ne yaptığını bildi ve:

"Sessiz olmak hikmettir ama kimse buna rağbet etmez.” dedi.

Buna benzer fuzuli sözden feragat etmenin ilacı şudur: Kişi bilsin ki ölüm önündedir. Her teşbih ve her zikir hazır bir hazinedir. Bu hâzineyi kaybeden zarar etmiş olur. İlmî ilacı budur. Pratik ilacı ise şudur: Ya halktan uzak dursun ya­hut ağzında bir taş tutsun.

Sahih hadiste nakledilir ki Uhud savaşında bir yiğit şe­hit oldu. Onu buldular. Açlıktan karnına bir taş bağlamışa. O yiğidin anası, onun yüzünden tozu silerdi ve yani sana cennet mübarek olsun derdi.

Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):

"Ne biliyorsun belki oğlun kendine lazım olmayan bir şeye cimrilik etmiştir yahut kendine mühim olmayan bir söz söylemiştir” dedi.

Bunun manası şudur ki, bu hususların hesabını ondan sorarlar.

Bahtlı, hesapsız ve zahmetsiz cennete giren demektir.

Bir gün sallaIlahu aleyhi ve sellem:

"Şu anda cennet ehlinden bir kimse geliyor.” dedi.

Sonra Abdullah bin Selam kapıdan içeriye girdi; Ona sordular;



“Senin amelin nedir ki Resulallah senin hakkında böyle dedi.”

Abdullah:

“Benim amelim azdır lâkin bana lazım olmayan bir işi yapmam ve yaratılmışlara yararlı olmaz sanmam.” dedi.

Mutarrif bin Abdullah:

“Hak Teâlanın celali sizin gönlünüzde ondan daha büyük olmalı ki onun adını her olur olmaz sözde anasınız” dedi.

Nitekim durana ve gidene Rabb’i şöyle şöyle etsin, diyesin.

Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Sözünün fazlasını terk eden ve malının fazlasını ve­ren yani keseden bağı çözüp diline bağlayan kimse bahtlı­dır.” dedi

ikinci: Günah olan söz söylemek; bidat şeylerden ve sa­habenin bunlarla ilgili konuşmalarından bahsetmektir. Gü­nah, başkalarına kendinin fısk ve fesadını hikâye etmektir. Şa­rap ve fesat meclislerini hikâye etmek, yahut fuhşa ait hâller hikâye etmek, tamamen günah olur; daha önce zikredilen âfet gibi olmaz. O, birinci derecedir.

Üçüncü: Karşı çıkmak ve tartışmaktır. Buna ikiyüzlü­lük derler. Bazı kimse olur ki onun âdeti, her kim bir söz söylese o sözü reddeder ve “Öyle değildir” der. Bunun ma­nası şudur ki:

“Sen ahmak ve cahilsin, ben akıllı ve anlayışlıyım.”

Bu söz helâk eden iki sıfata kuvvet vermiş olur: Bu sıfatların biri kibirlenmedir diğeri de vahşi hayvanlar gibi doymaktır. Bir kıskançlık eder. Bu sebeple bütün sünnet eh­linin ilk rehberleri tartışmadan men etmişlerdir. Lâkin bir bidat ehli gelince Kuran âyetleriyle ve hadisle onunla inat- sız konuşmuşlardır. Sözü uzatmak fayda vermiyorsa ondan yüz çevirmişlerdir.

Dördüncü: Husumettir. Kadı önünde yahut bir başka yerde olsa da bu husumetin âfeti olur.

Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):

“Her kim ilimsiz bir kimseyle husumet ederse, sakit olun­caya dek Allah Teâlânın gazabından olur.” dedi.

Husumeti olan herkesin eğer kadirse bundan vazgeç­mesi önemlidir. Buna gücü yetmezse bari doğru söylesin ve çok konuşmasın. Bunların hepsi dini helâk eder.

Beşinci: Edepsiz konuşmaktır.

Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Edepsiz konuşan herkese cennet haramdır.” dedi Bil ki cinsel ilişki çoğunlukla cima söasü konuşmakla olur. Bunlar ibadetlerini kötü ederler. Nitekim bu fesat eh­linin âdetidir.

Altıncı: Lânet etmektir. Bil ki lânet etmek ayıplanmıştır. Gerek davara olsun gerek hayvana, gerek halka, kaftana olsun ve gerek başka şeylere olsun.

Peygamber (salla llahu aleyhi ve sellem):    '

Mümin, lânetten sakınır.” dedi. Ama bir kimseye lânet

senin üzerine olsun yahut lânet falan kimsenin üzerine olsun.

Demek, o kimsenin Firavun ve Ebu Cehil gibi küfür üzere helâk olduğunun şeriatla bilinmesi hâlinde uygun olur. Bir Yahudiye lânet senin üzerine olsun demekte tehlike vardır. Zira onun Müslüman olması (veya Müslüman olarak ölmesi ihtimali) vardır.



Fasıl



Yedinci: Şiir ve türkü söylemek haram değildir. Zira Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem)’in önünde şiir okun­muştur. Haşan a onların hicvinden kâfirlere cevap vermesini buyurdu. Ama yalan olan, bir Müslümanın hicvi olan ya da Müslümanları öven ve içinde yalan olan böyle şiirleri okumak uygun değildir. Ama o şiir, latife yoluyla olursa ve şiirin sa­natlarından olursa gerçi yalan suretinde olursa da haram ol­maz. Zira ondan kastedilen bu değildir böyle inansınlar. Zira Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bu ni­telikte Arapça şiir okumuşlardır.



Fasıl



Sekizinci: Latife etmektir. Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem) latife etmekten men etmiştir. Lâkin az latife etmek ara sıra olması, latif ve güzel olması şartıyla helâldir. Yalnız bunu âdet ve sanat edinmesinler ve haktan başka şey söyle­mesinler. Zira latife çok zaman kaybettirir ve çok güldürür. Çok gülmekten gönül kararır. Ayrıca çok gülmek, erkeğin vakarını ve heybetini giderir.

Peygamber (sailallahu aleyhi ve sellem):

“Bir sözü halk gülsün diye söyleyen bazı kimseler vardır. Lâkin yer ile gök arasından fazla kendi derecesinden aşağı dü­şer. İnsanı çok güldüren her şey kötüdür. Tebessümden fazla gülmek uygun değildir.” dedi.

Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):

“Benim bildiğim şeyi siz bilseydiniz az gülerdiniz, çok ağlardınız.” dedi.

Ömer b.-Azîz:

“Allah Teâlâ’dan korkun ve latife etmeyin. Latife gönle kir getirir ve bundan çok kötü işler ortaya çıkar. Bir yerde oturduğunuzda Kurandan konuşun, eğer Kurandan ko­nuşmaya kadir değilseniz büyüklerin hâllerini ve özellikle­rini konuşun.” dedi.

Ömer (radıyallahu anhu):

“Her kim bir kimseyle latife etse onun gözü aydınla­nın” dedi

Bütün ömründe Peygamber (aleyhis-selam11)’den iki üç ke­lime latife nakledilmiştir: Bir kadına Peygamber (salla’llahu aleyhi ve sellem):

“Yaşlı kadınlar cennete girmez.” dedi.

Kadın, Peygamber’in bu sözünü duyunca ağladı.

Peygamber (a.s.):

“Gönlünü karıştırma. Kadınları önce yiğit ederler on­dan sonra cennete korlar.” dedi.

Bir kadın, Peygambere:

“Kocam seni okuyor” dedi.

Peygamber (aleyhis-selam):

“Senin kocan, gözünde akı olan kişi midir?” dedi. Kadın:

“Hayır, benim kocamın gözünde akı yoktur.” dedi. Peygamber (a.s.):

“Gözünde akı olmayan kimse var mıdır?” dedi.

Bir kadın:

“Ya Resulallah beni deveye bindir.” dedi.

Peygamber (a.s.):

“Seni deve yavrusuna bindireyim.” dedi.

O kadın:

“İstemem, zira beni düşürür.” dedi.

Peygamber (a.s.).

“Deve yavrusu olmayan hiç deve yoktur.” dedi. Peygamber “Bir kimsenin gönlünü inciten yahut hey­bet gideren latifeler, latife değildir.” dedi.

Bu miktarı sünnettir lâkin âdet edinmek uygun değil­dir.



Fasıl



Dokuzuncu: Bir kimseyi onun sesiyle taklit etmek, onun işini ve sözünü hikâye etmek, onu maskara edip gülmektir.

Bunu işiten kimseye gülme isteği gelir ve o kişi bu hususlardan huzursuz olursa bunların tamamı haramdır.

Hak Teâlâ:

Hucurat Suresi,11.Ayet

buyurmuştur.

Onuncu: Yalan vadedir. Peygamber (a.s.) “Üç şey vardır ki kimde bu üç şeyden biri varsa o kişi namaz kılar, oruç tu­tarsa da münafık olur: Yalan söyleme, vade verip bunda dur­mama, emanete hıyanet etme.”

On birinci: Yalan sözdür bu büyük günahlardandır.

Resulallah (s,a.s.) “Yalan söylemek nifak kapılarından bir kapıdır.” dedi.

Peygamber (a.s.) “Yalan söyleyen bir köleye varıncaya kadar Hak Teâlâ katanda yalancı yazarlar.” dedi.

Resulallah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Mümin kul ya­lan söyleyince melekler, onun kokusundan uzak olmak için bir mil uzağa kaçarlar.” dedi. Bu sebeple, aksırmak doğru söy­lemeye müjdedir, şahittir derler. Zira hadiste anlatılır ki aksır­mak melektendir ve esnemek şeytandandır; Söylenen söz, yalan olsaydı melek orada hazır olmazdı ve aksırmak gelmezdi.

Peygamber (a.s.) “Her kim bir yalanı bilir ve hikâye ederse yalancılardan biri olur” dedi.



Ibn-i Semmak (rahmetullahi aleyh) “Bana yalan söy­lemekten sevap yazılmaz zira âdet ettiğim için yalan söyle­mem.” dedi.

Yalan, belki gönüle tesir edip gönlün suretini bozduğu ve gönlü kararttığı için haramdır.

Lâkin, yalana ihtiyaç duyulup önemli bir iş için söyle­nirse ve bu istemeyerek söylenirse haram olmaz. Zira isteme­yerek söylediği için onun gönlü yalanın etkisini kabul edip eğrilmez. Çünkü hayır kastedip söylediği için gönül karar­maz. Şüphe yoktur ki bir Müslüman kardeşin bir zalimden kaçmış olursa onun nerede olduğunu söylemek uygun değil­dir. Belki yalan söylemek o zaman vaciptir.

Peygamber (a.s.) “Yalana üç yerde izin vardır: Biri, sa­vaşta düşmanına kendi azmini olduğu gibi dememesine, iki kimsenin arasını bulmak için her birinden diğerine (o sözü söylememişse de) diğeri hakkında güzel sözler söylemesine ve iki hanımı olanın bunların her birine ‘Seni daha fazla se­viyorum.’ demesine.” dedi. Zira şerefli şeriat kötü işleri gizle­yin, buyurmuştur. Sözün kısası, niyetin sahih olması hâlinde yalan söylemek uygun olur. Evla olan ise doğrusu ortadayken zaruret olmadıkça yalan söylememektir yalemullah.



Fasıl



Bil ki büyüklerin yalan söylemeye bir ihtiyacı olsa hileyle bir söz bulurlardı ki söyledikleri doğru olsun ve muhatap olan kimse ondan kendinin istediği başka bir şey anlasın. Böyle söze muhalif derler.

Nitekim Mutarrif (rahmetullahi aleyh) bir Bey’in ya­nma vardı. Bey:

“Niçin bize az geliyorsun?” diye sordu.

Mutarrif:

“Bey’in yanından gittim, bir yanımı yerden kaldıramadım.”

Özellikle o şeye Hak Teâlâ kuvvet verdi, öyle ki Mutar­rif hastalanmış sandı. Bu gerçi doğru söz idi. Lâtife için ya­lan söylemiş olsa günah derecesine varmaz lâkin iman dere­cesinin kemali düşer.

Peygamber (a.s.) “Onu halka ve kendine uygun gö­ren kişinin imam dürüsttür, o lâtifeden ve yalandan el çek­sin.” dedi.

Onun gönlünü hoş etmek için “Yüz kere seni istedim ve kapına geldim.” tarzında söylenen sözler haram derecesine varmaz. Zira bilirler ki bu sözden kastedilen, adet beyan et­mek değildir. Gerçi dedikleri kadar yoksa da bu türden sözü belki çokluk göstermek için söylerler. Fakat bir kimse çok is­temediği hâlde bu sözü söylerse yalan olur.

On ikinci: Gıybet etmektir. Gıybet etmek bütün dillere galip olmuştur ve Hak Teâlâ dilemedikçe hiçbir kimse bun­dan kurtulamaz. Gıybetin vebali büyüktür. Hak Teâlâ gıybet etmeyi Kur anda, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetir.

Peygamber (a.s.) “Gıybetten uzak durun ki gıybet zi­nadan beterdir. Zina için yapılan tövbeyi kabul ederler, gıybet edilen kimse helâl etmeyince gıybet için yapılan tövbeyi kabul etmezler.” dedi.

Peygamber (a.s.) buyurur ki “Her kim ki yaptığı gıybet için tövbe edip ölürse cennete en son girer, eğer tövbe etme­den ölürse cehenneme ilk giren o olur.”



Fasıl



Doğrusunu söylemiş olsan da bir kimsenin özel hâllerini konuşmak, o kişi duyduğunda onu huzursuz edecekse gıybet dediğimiz budur. Ama eğer yalan söylemiş olursan ona asıl­sız söz ve iftira derler. Bir kimsenin gerek teni gerek nispeti gerek kaftanı gerek diğer emlâki olsun eksik yönlerini söyle­diğin her şey gıybet olur. Gıybetin haddi odur ki o kimseye iğrenç gelsin. Bu sözlerin hepsi de kendine iğrenç gelir. Bu sözleri söylemekte fayda yoksa söylememek gerekir.



Fasıl



Bil ki gıybet hep bunun gibi, dille olmaz. Belki göz ile el ile işaretle ve yazmakla da olan gıybetin hepsi haramdır. Bir kimse dese ki Hak Teâlâ inayet eylesin falan kimsenin ba­şına bir olay geldi Onun niyeti bu olayı başkalarının da bil­mesidir. Bazen bir kimseden haber verirken “Hak Teâlâ bize tövbe etmek için gün versin.” der. O kimsenin bir günah işle­diğini bilsinler ister. Bunların hepsi gıybettir. Lâkin bu yolla gıybet ederse buna nifak da karışmış olur. Güya bunu sofu­lukla ve gıybet etmeyen biri olarak göstermiş olur ve onun günahı iki olur. Kendi cahilliğinden gıybet etmediğini sa­nır ve günah olur. Bir kimse gıybet eder ve ona “Konuşma, gıybet etme." derler ancak bunu gönülden çirkin görmez­ler böylece hem münafık olurlar hem de gıybet etmiş olur­lar zira dinleyen, söyleyen ile ortaktır. Oysa ki gönlünden de bunu inkâr etmelidir.



Fasıl



Bil ki gönül ile gıybet etmek, dil ile gıybet etmekte olduğu gibi haramdır. Nitekim bir kimsenin noksanını bir başkasına demek uygun değildir. Bunun yanında kendi nefsine demek de uygun değildir. Gönül ile gıybet etmek, bir kimseye kötü zanda bulunmak demektir ve mümin, kötü zandan arınmış değildir. Lâkin onun selameti şudur ki kendi gönlünde onu gerçek olarak kabul etmesin, güzel bir sebebe bağlasın.



Fasıl



Bil ki gıybete hırslı olmak insanın gönlünde bir hasta­lıktır. Buna ilaç vermek vaciptir ve bunun ilacı iki şeydir: Biri gıybet hakkında söylenen hadisleri düşünsün. Gıybet, hissi­yatı yok eder, bazen kişiyi müflis eder. Zira Peygamber (a.s.) “Gıybet, ateş korunun odunu yok etmesi gibi kabul olmuş hasenatı yok eder.” buyurmuştur.

tidnci ilacı ise şudur: Kişi kendi ayıbını düşünsün eğer kendinde bir ayıp bulursa o kimseyi, kendini mazur say­dığı gibi mazur saysın eğer kendinde hiçbir ayıp bulamazsa şöyle bilsin ki kendi ayıbım kendinden gizleyen cahilliğidir.

Cahillik de bütün gıybetlerin en fazlasıdır. Ayrıca kendinde ayıp bulunmadığı gerçek ise murdar olanları yemekten kötü ayıp yoktur.
Gıybete İzin

Bil ki gıybet etmek, haramdır. Bir özür olmadıkça da mübah olmaz. Bu özürlerden biri tazallümdür yani bir kim­senin zulmünden kadı yahut sultan huzurunda şikâyet et­mektir ve bu caizdir. Bir kimsenin yanında ondan yardım dilemek de caizdir. Ancak ondan fayda ummadığı bir kim­senin yanında zalimin zulmünü hikaye etmek, mazluma uy­gun değildir.

Biri de bir yerde, bir kimsede gördüğü fesadı, onu o fe­sattan alıkoyması için yetkili bir memura söylemektir.

Fetva sorulduğunda hanımım, babam ya da falan kişi şöyledir desin. Ancak evla olan şudur ki “falan kimse şöyle yapsa, onun hakkında ne dersiniz” diye fetva sormaktır.

Diğeri ise bir kimsenin şerrinden birinin korunmasını is­teyince mesela bir kimse bidat ehli olsa yahut hırsız olsa ve bir başkası bunu bilmeyerek ona itimat etmek istese veya bir zevce almak ya da bir köle almak istese bunun ayıbını demediğinde ona zarar verecekse onların ayıbını demek, daha iyidir.

Biri de bir kimse bir adla meşhur olsa, o ad da kör gibi topal gibi ayıplı olsa ve bunlardan başka ne varsa o bundan huzursuz olmazsa bunlar söylenebilir.

Bir diğeri ise, namertler ve meyhane düşkünleri gibi bir günahı açıktan işleyenlerin günahım söylemek uygundur.


Gıybet Etmenin Kefareti

Bil ki gıybetin kefareti, tövbe etmektir. Gıybet eden tövbe etsin ki zulümden kurtulsun.

Resulallah (a.s.) “Kimin bir kimsenin ırzında veya malında bir haksızlığı varsa o gün gelmeden önce ondan helâlliğini istesin. O gün elde ne akçe ne para ve ne de altın vardır. Onun hasenatından başka şey yoktur ve onun hasena­tını gıybet ettiği kimseye bedel olarak verirler. Gıybet ettiği kimseye mağfiret talep etsin ve helâlliğini istiyorum, desin. Ne söylediğimi bana söyle. Zira bilinmeyen sözden incinmek uygun değildir.” dedi.

Biri de kovculuktur. Hak Teâlâ: buyurdu. Yani musibet kovcularadır.



Fasıl



Bil ki kovculuk illa sözle olmaz. Bir kimse herhangi bir şeyi ortaya çıkardığında bir kimse bundan huzursuz olursa o kişi kovcudur ve kovcunun naklettiği söze itimat etmemek gerekir zira kovcu fesatçıdır. Hak Teâlâ “Fesatçının sözünü dinlemeyin ” demiştir.

Hucurat Suresi,6.Ayet

Biri de iki düşmanın arasında, bunların her birine “hoş geldin" diyerek ikiyüzlülük etmektin Bazen birinin sözünü diğerine ve öbürünün sözünü buna naklederek her birine "Ben sana dostum” açıklamasını yapar. Bu kovculuktan da beterdir.

Biri de halkı överek meddahlık etmektir. Bunda altı âfet vardır. Dördü söyleyendedir, ikisi dinleyendedir. Din­leyen, övülen kimsedir. Medhedenin âfeti şudur ki abarta­rak yalan söyler.

Hadiste anlatılır ki kim halkı överken ölçüyü kaçırırsa kıyamette onun dili o kadar uzansın ki yerde sürünsün, aya­ğıyla onun üzerine basıp onu düşürsün.

Biri de bazen gerçekten bilmediği bir şeyi söylemektir. Nitekim bunlara benzer ne varsa zahit ve sofa derler.

Peygamber (a.s.): “Şayet bir kimseyi övmek gerekirse ‘Zannederim ki şöyledir.’ desin. ‘Bir kimseyi Allah Teâlâya karşı aklamam. Onun hesabı Allah Teâlâya dönecektin de­sin. Böyle demek de gerçekten, şüphe ederse doğru söylerse o zaman caiz olur.” dedi

Üçüncüsü şudur: Övdüğü kimsenin zalim olma ve onun Övgü sözlerinden sevinme ihtimali vardır. Zalimi sevindir­mek uygun değildir.

Peygamber (a.s.): “Günahkârı övseler Hak Teâlâ hışma gelir.” dedi. Ancak övülürse iki yönden ziyan vardır: Biri odur ki, onda büyüklenme ve kendini beğenmişlik ortaya çıkar.

İkincisi ise, iyilikle ve ilimle onu övseler gelecek zamanda yapacağı tahsilde yaşı geçmiş kimse olur ve ben de kemale eriştim, der. Tabi bu âfetlerden gereken yer olursa, olmazsa medhetmek güzeldir, der.



Peygamber (a.s.) ashabını övmüştür. Bir kimseyi med- hettikleri zaman onun kibirden sakınması ve akıbetinin kötü olup olmayacağını düşünmesi gerekir. Zira hiç kimse akıbetinin nasıl olacağını bilmez. Bir kimse cehennem­den kurtulmamışsa domuz ve köpek ondan daha erdem­lidir. Hiçbir kimse kendinin kurtulduğunu bilemez. Övü­len kimsenin bunu düşünmesi gerekir. Ayrıca öven kimse onun bütün sırlarını bilseydi onu övmezdi. Bundan dolayı şükretsin ki Hak Teâlâ onun içini o öven kimseden gizledi. Kendini överken de tiksinmesi gerekir. Bunu belki gönlüyle de iğrenç görmelidir.



Öfke ve İyi Hâl



Bil ki insanın öfkesinin galip olması kötü sıfattır.

Peygamber (a.s.) dedi. Yani öfkelenme. Pey­gamber (a.s.) “Sirkenin balı zayi etmesi gibi öfke de imam zayi eder.” dedi. Bu yüzden öfkenin giderilmesi önemlidir.

Allah Teâlâ:

Al-i İmran,134.Ayet

buyurdu. Yani Allah Teâlâ öfkelerini gideren ve halkın günahlarını affeden kimseleri övdü.

Peygamber (a.s.): “Her kim öfkesini yutarsa Allah Teâlâ azabını ondan uzaklaştırır ve her kim dilini tutarsa Hak Teâlâ onun ayıplarını gizler’’- dedi.

Peygamber (a.s.): “Öfke yudumu gibi hiçbir yudum yoktur. Bir kul, öfke yudumunu içmezse mutlaka Hak Teâlâ onun gönlünü imanla doldurur” dedi.



Fasıl



Bil ki insanda öfkeyi, onun silahı olması için ve insana zararı olan her şeyi insandan defetmesi için yarattılar. Nite­kim insanın aleti olsun diye şehvet yaratmışlardır. Faydalı olan her şeyi yesin ve kendine alsın. İnsana bu iki şeyden yani öf­keyle şehvetten kurtuluş yoktur. Bu yüzden kuvvet gerekir.

Öfke ne az ne çok olsun, aklın ve dinin gösterdiği şekilde ol­sun. Öfke kötülenmiştir. Bu sebeple “İnsanın öfkesi aklının feryadıdır.” demişlerdir. Bazen insanın öfkesi zayıf olur ve bu da kötüdür. İnsanın haremini koruma gayreti ve kâfirlerin di­nini koruma gayreti onların hışmından ortaya çıkar.



Fasıl



Bil ki öfkeye ilaç yapıp nefse hakim olma gücü vermek farzdır. Zira öfke çoğu halkı cehenneme götürür ve öfke yü­zünden çok fesat ortaya çıkar.

Öfkenin ilacı iki cinstir: Biri şu müshil ilacı gibidir ki öfkenin kökünü ve özünü keser. İkincisinin misali balla sir­kenin terkibinden elde edilen şerbet gibidir. Sakinleştirir ve mayasını kesmez. Ama bunu kolaylaştıran şudur: Kendine  baksın ve içindeki öfkenin sebebi nedir bunu bilsin ve o se­bebin kökünü kessin. Bilinsin ki bir kimsenin kendi öfkesini zapt etmesinden daha büyük mertlik olmaz.

Öfkesini zapt etmek, evliyanın ve enbiyanın sıfatıdır. Öfkelenmek Kürtlerin, Türklerin, Arapların, yırtıcılara ve hayvanlara yakın olan kimselerin sıfatıdır. O hâlde büyük­lük, evliya ve enbiya sıfatı üzere olmakta mı yoksa ahmaklar ve akılsızlar sıfatı üzere olmakta mıdır?



Fasıl



Bu zikredilen ilaç müshil olan ilaçtır. Ona kastetsin, öf­kenin özünü kessin. Şayet öfkenin özünü kesmeye gücü yet­mezse hiç olmazsa öfke ateşi alevlendikçe teskin etsin ve onun teskini sikencübini, ilmin şirinliğiyle ve sabrın açlı­ğıyla karıştırsın.

Bütün güzel ahlâkın ilacı, ilimdir ve ilim macunuyladır. Gazabı kınama ve gazabım yenen kimselerin sevabıyla ilgili şu âyetleri ve şu hadisleri fikretmek de ilimdir.



Fasıl



Bil ki bir kimse zulmetse ya da bir sert söz söylese evla olan cevap vermemektir. Lâkin her zaman sessiz olmak da va­cip değildir ve her cevaba da izin yoktur. Sövmek karşılığında, bir üslupla sövmek ve her gıybetin karşılığında bir şekilde gıy­bet etmek uygun değildir. Böyle yapanları azarlamak gerekir.,



Fasıl



Bil ki her kim öfkeyi kendi ihtiyarıyla ve dindarlıkla gi­derirse ona o mübarek olur. Kim öfkeyi aciz ve zaruretle hazmetse veya Öfke içinde toplansa mayalanıp kin olur.

Peygamber (a.s.):’’Müslüman kin tutmaz.’’

dedi.

Akaya bin Amir anlatıyor: Peygamber (a.s.) benim elime yapışıp dedi ki “Ya Akaya seni dünya ehli ve ahiret ehli halk­larının efdaline vakıf edeyim mi? Bu nedir dersen her kim senden bağını koparırsa sen ona ulaşasın ve her kim seni mahrum ederse sen ona ihsanda bulunasın ve her kim sana zulmederse sen onu affedesin.”

Peygamber (a.s.): “Her kim bir zalime beddua ederse kendi hakkını almış olur” dedi.

Muaviye: “Öfke anında kahretmeyin. Daha çok firsat bulduğunuzda gücünüz yetince affedin.” dedi.

Esirlerden bir topluluğu Abdul-melik Mervanın önüne getirdiler ve büyüklerden biri dedi ki: “Ya Abdumelik Hak Teâlâ sevdiğin kimseyi sana verdi ki bu zaferdir. Sen de Hak Tealaya onu ver ki Hak Teâlâ onu sever ve o gafurdur.”


Fasıl

Hasedin Âfetleri

Bil ki Öfke kine sebep olur ve kin hasede sebep olur. Ha­set, kötü ve günah olan işlerdendir.

Hazret-i Peygamber (a.s.): “Haset, ateşin odunu yediği gibi güzel huyu yer” dedi       .

Peygamber (a,s.): “Üç şey vardır ki kimse bunlardan beri değildir: Kötü zan, yaramaz fal ve haset. Bunların ilacı­nın ne olduğunu size öğreteyim: Kötü zan geldiğinde bunu kendi nefsine tahkik edip üzerine sabit olsun. Yaramaz fal gördüğünde yürü git, buna itimat etme. Haset ortaya çıktı­ğında dilinizi ve elinizi haset üzere muamele etmekten ko­ruyun.” dedi.


Hasedin Hakikati



Bil ki haset, bir kimseye bir nimet ulaştığında onu görüp onun yok olmasını dilemektir ve bu söylenen hadislerin kıla­vuzluğuyla haramdır. O delille ki bu iğrençlik Hak Teâlanın kazasıdır ve içerisinin kötülüğüdür. Zira sana kolay olmayan şu nimeti başkalarından istemek kötülükten başka şeyle ol­maz. Hiçbir yerde nimeti iğrenç görmek yoktur.

Yalnız bir zalime ve bir fasıka bir nimet verilmiş oldu­ğunda, o nimeti zulme ve fişka alet edinmiş olduğunda iğ­renç görmek uygundur.


Hasedin İlacı



Bil ki haset, gönlün büyük hastalığıdır. Bunun ilacı da ilim ve amel macunuyladır. İlim olan ilaç şudur: Şöyle bilsin ki haset, dünyada ve ahirette kendinin ziyanıdır ve haset et­tiği kimsenin dünyada ve ahirette faydasınadır. Öyleyse her­kes hasedin katilin zehri olduğunu bilsin ve eğer aklı varsa ha­sedi kendinden uzaklaştırsın. Mesela eğer haset ona “Ayıpla.” derse dua etsin, “Kibirlen.” derse alçak gönüllülük göstersin, “Onun nimetinin yok olmasına çalış.” derse ona yoldaşlık et­sin. Bunun gibi tesirli bir ilaç olmaz ki arkasından ona dua etsin, takdir etsin, o işittiği zaman gönlü hoş olsun. Onun

gönlü hoş olduğunda onun ışığı bunun gönlüne düşüp bu­nun da gönlü hoş olarak düşmanlığı kesilsin.



Fasıl



Bil ki nefsini yenmeye uğraşırsan kuvvetli bir ihtimalle seni huzursuz eden kimseyle seni dost tutunan kimsenin arasında gönülde fark bulursun. Bunların her birinin ni­meti ve mihneti senin katında bir olmaz. Düşmanının ni­mette olmasını mizacında kötü görürsün. Sen buna mü­kellef değilsin ki huyunu yaratılıştan değiştirebilesin. Zira sende buna kudret yoktur ama iki şeye mükellefsin: Biri, iş ile ve söz ile bu durumu göstermeyesin. Biri de o sıfatı kendinde de iğrenç göresin ve onu maksat edinesin ki bu sıfat senden kaybolsun. Bunu yaparsan haset vebalinden kurtulursun.



İsar



Bil ki Ali: “O kimse ki altı şeyi yerine getirdiğinde cen­neti istemekten ve cehennemden kurtulmaktan hiçbir şey baki kalmamış olur: Herkes Hak Teâlayı bilsin ve ona itaat etsin, şeytanı bilsin ve ona muhalefet etsin, hak nesne han­gisidir bunu bilerek onu elde etsin, bâtıl nesne hangisidir bunu bilerek ondan el çeksin, dünyayı bilerek ondan vazgeç­sin ve ahireti bilerek onun talebine kıyam göstersin.” dedi.



Hikâye



Bir gün Lokman, oğluna: “Ey oğul dünyayı ahirete sat. Böylece her ikisinden fayda görürsün ve ahireti dünyaya satma ki ikisinden de zarar edersin.” dedi.

Ebu îmame’i Bahali Dede: “Peygamber (aleyhi’s-selam)’i gönderince iblise askerleri ‘Böyle peygamber gönderdiler.’ dedi iblis ‘Dünyayı severler mi ?’ diye sordu. Onlar da ‘Severler.’ dedi, ‘öyleyse kayırmayın.’ dedi. ‘Puta tapmazlarsa da ben onları dünya muhabbetiyle öyle ederim ki aldıkları şeyi hak ile almazlar, verdiklerini hak ile vermezler, sakladıklarım hak ile saklamazlar ve günahların hepsinin başı bu üçüdür.'” dedi Fudayl “Eğer bütün dünyayı helâl ve hesapsız bana verselerdi onu almaya sizin murdarı almaktan ar ettiğiniz gibi ar ederdim.” dedi.

-------------

Yunus B.Veli-Konuşma Adabı

(Büyüyenay Yayınları)
Devamını Oku »

Ariflerin Tevhidi

Ariflerin Tevhidi

Âlemin ezelî padişahı Cenâb-ı Allah, önce bize birliğini bildirdi. Allah teâlâ- nın bu hususta buyurduğu şöyledir: "İlâhınız bir tek Allah'tır. "Âlimler de şöyle buyurmuşlardır: "İlim üçtür: Muhkem âyetler, kesin farzlar ve bunların dışındakiler.

Hz. Peygamber buyurur: İlim üçtür:

Birincisi apaçık ayetler.

İkincisi kuvvetli farz,

Üçüncüsü sabit sünnet.

Bu üç ilmi bilen gerçekten büyük kişidir. Sonra Yüce Padişah Cenâb-ı Allah kullarına kendi varlığını bildirdi. Yüce Allah'ın sözüdür:

"... gökleri ve yeri yaratan .,."

Sonra sıfatını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah 'indir."

Sonra heybetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir." Sonra ululuğunu bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"O, yücedir, büyüktür."

Sonra üstünlüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"... asıl üstünlük, ancak Allah 'ın..."

Sonra büyüklüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir."

Sonra nimetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır! ” Sonra pişmanlığım bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir." Sonra iyiliğini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah kullarına lütuf kârdır. "

Sonra sevgisini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"... bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. "

Sonra yardımını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"... üzerimize borç idi."

Sonra paylaştırıcılığını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık." Sonra tevekkül etmeyi bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

" Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter."

Sonra hikmetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"... hikmet verilirse..."Sonra çok hayrı bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"... bilmediklerinizi size öğreten..."

Sonra türlü türlü hikmetlerini bildirdi.Hepsine inanıp, şükredip, minnet duymak gerekir. Yahya b. Meâd der ki: Benim gönlüm, dünyadan ve ahi- retten üstündür. Zira dünya sıkıntı evidir, âhiret nimet evidir. Benim gön­lüm marifet evidir, öyle olunca marifet dünyadan ve ahiretten üstündür. Ve hem yedi kat gök vardır. İşte ten dahi yedi kattır: Et, damar, kan, sinir, kemik, ilik, kıl. Dünyada dört ateş vardır.

Birincisi taş ateşi: Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur: "... yakıtı, insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sa­kının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır."

İkincisi ağaç ateşi, Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

" Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O'dur."

Üçüncüsü yıldırım ateşidir: "...gürültü ve yıldırımlar..."

Dördüncüsü cehennem ateşidir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:"Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi ..."



İnsana gelince, onda dört ateş vardır.

İlki, mide ateşi,

İkincisi, şehvet ateşi,

Üçüncüsü, soğukluk ateşi,

Dördüncüsü, muhabbet ateşi.



Ve yine bu dünyada dağlar var. Kemik başları dağlara benzer.



Ve yine dünyada boğucu yedi deniz vardır.

İlki gözdür, görmek sebebiyle boğar.

İkincisi dildir, söylemek sebebiyle boğar.

Üçüncüsü kulaktır, işitme­den dolayı boğar.

Dördüncüsü kursaktır, eritmekten dolayı boğar.

Beşinci­si karındır, içine alıp boğar.

Altıncısı meşakkattir, ölüm ile boğar.

Yedinci- si deliliktir, bu hâliyle boğar.



Ve yine dünyada ırmaklar var, gözyaşı ırmaklara benzer.

Ve hem dünyada köyler var. Âdemler köylere benzer.

Ve hem Dünya'da  dört su vardır:



Birincisi temiz su,

İkincisi acı su,

Üçüncüsü koyu su,

Dördün­cüsü yer suyudur.



İnsan vücûdunda dört çeşit su vardır.

İlki ağız suyu olup tatlıdır.

İkincisi göz suyudur, acıdır.

Üçüncüsü kulak su­yudur, pis kokar.

Dördüncüsü burun suyudur, koyudur.



Ve dünyada mü'min var ve kâfir var. İlham, mü'mine; vesvese, kâfire benzer.



Yine dünyada dört türlü rüzgâr vardır:

Birinci rüzgârın adı batı rüzgarıdır,

İkinci rüzgârın adı sabâ'dır.

Üçüncü rüzgârın adı güneydir.

Dördüncü rüzgârın adı kuzeydir.



Ancak tende dahi dört türlü rüzgâr vardır.

Birinci rüzgârın adı câzibdir, in­sanın yediğini kursağına sürer.

İkinci rüzgârın adı hâzimdir; insanın yediği kursakta bekler.

Üçüncü rüzgârın adı kassâmdır, yenen lokmayı parçalar.

Dördüncü rüzgârın adı dâfidir, yenen lokmanın kepeğini dışarı bırakır.



Gönül şehre benzer. Ten kaleye benzer. İçinin kalabalığı pazara benzer. Yürek, akciğer, öd, dalak dükkânlara benzer. Doğruluk (sıdk), kabullenme (ikrar), isbat, dileme (irâdet), perhiz (riyâzet), şevk, muhabbet, korku (havf). Kesin bilgi (yakîn), kumaşa benzer. Akıl iki tarafı da kesen kılıca benzer. Ve yine sermayede kazanç var, zarar var. İman sermayeye benzer. Ve yine Cenâb-ı Hakk'ın buyurduklarını yerine getirmek kâr etmeye benzer. İmânsız kalmak sermayeden zarar etmişe benzer. Müteâkiben akıl aya benzer, marifet güneşe benzer ilim yıldızlara benzer. Ve yine dünyada iki deniz var: Biri tatlı biri acı; birbi­rine karışmaz. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir."



Gözyaşı acı, gözbebeği yaşı tatlıdır. Eğer gözyaşı acı olmasa göz kokardı.

Ve eğer gözbebeği yaşı tatlı olmasa göz görmez olurdu.



Ve yine dünyada bulut ve yağmur var. Bundan dolayı tasa buluta benzer. Gözyaşı yağmura benzer. Ve yine gönül kuşa benzer. Kuş uçarken bazen şaşırır. Fakat gönül şaşırmaz. Zira gönül ile Allah arasında bir engel yoktur. Ve yine cennet içinde ırmaklar vardır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “İçinde ırmaklar vardır." Ve yine padişah var, başında tacı, sırtında kaf­tanı var. Ferman, taht, ülke, halk vardır. Tevhîd tacdır, ibâdet gerdanlıktır, Müslümanlık kaftandır. Ferman, taht, ülke ve halk İslam'dır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh katında din, Islâmdır," Şimdi o halde ey can! Halk ve ülke, imanın fermanı, marifetin tahtıdır. Arif­ler, o taht üstünde oturup Cenab-ı Hakk'a dua ederler.

Bir kimse Hz. Ali'ye sordu: Ya Ali, taptığın Allah’ı görür müsün?

Hz. Ali şöyle cevap verdi:

—Görmesem tapar mıydım?



Ve yine cennette yemek var; ancak, küçük abdest ve büyük abdest yapmak yok. Çocuk ana rahminde yer içer, ama büyük abdest ve küçük abdest yap­maz. Dünyada âlimler var ki, kimisi fıkıh ve kimisi miras paylaştırma (ferâiz) ilmini bilirler. Şimdi sözü bırakmak yok. Ağız tatlı ve acıyı bilir. Gönül hoş olanı ve olmayanı bilir. Gönül ne hüküm verirse dil onu söyler.



Ve yine dünyada düşman var, savaş var. Nefis düşmandır. Nefise istediğini vermemek savaş etmek gibidir. Ve yine Yahudi, Hıristiyan var, muhalefet etmek var. O halde günahına boyun eğmek Yahudi olmaya benzer. Dinin emirlerine boyun eğmemek Hıristiyan olmaya benzer. Hak'tan dönmek haça tapmaya benzer. Aç gözlülük, muhalefet etmeye benzer. Oyalan­mak aslana benzer. Huysuzluk ayıya benzer. Şehvet ata benzer. Kız­mak, öfkelenmek yılana benzer. Minnet bilmemek hiçbir şeydir. Hz. Peygamber buyurdu:

Her şey bir şeydir; cahil hiç bir şey değildir."



Yani cahil hiçbir şeyden değildir. Ve yine gönül, âlemin mutlak padişa­hı olan Tanrı'sının bakış yeridir. Gönül ile Allah arasında perde yoktur. Bu durumda şimdi mü'minlerin gönlü Kâbe'ye benzer. Kâbe'ye varan­lar ayakları ile yürürler. Gönül isteyenin yüzüstü sürünmesi gerekir. Onun için âşıklar yüzlerini yere sürerler. Ve yine Kâbe'de ihram giyerler. Hakkı batıldan ayırmak Kâbe'de ihram giymeye benzer. Yoldan taşları temizlemek Batın-ı Arafat'ta taş atmaya benzer. Geçmiş ömrümüz Safa'ya, kalan ömrümüz [Merve'ye] benzer. Pişman olmak, kalan ömrü­müzü Hakk'a kullukla geçirmek Safa ile Merve arasında [gidip gelmeye] benzer. Af dileyerek yürümek Kâbe'yi tavaf etmeye benzer.

Kâbe'ye varanların dört yerde tavafı vardır.



İlk önce sağında korku (havf) nuru tavafı vardır,

İkinci olarak solunda ümit (reca) nuru tavafı vardır.

Üçüncü olarak önünde muhabbet nuru tavafı vardır

Dördüncü olarak arkasında şevk nuru tavafı vardır.



Ve yine dünyada mezarlık vardır. Burun deliği mezara benzer. Burun deliği ikidir: Biri damağa, diğeri boğaza gider. Mezar da iki türlüdür. Biri cennete, diğeri cehenneme gider. Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu:

" Kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir." Talihli o kimsedir ki canını gafletten uyarır. Dünyada görünmezler var­dır. Bundan dolayı cennet, cehennem, arş, kürsî, levh, kalem, öküz, ba­lık: bunların adı söylenir ama görünmezler. Bunun gibi vücutta da us, akıl, anlama gücü, ilham, hidayet, fikir, endişe vardır, ama görünmez.



Ve hem dünyada öyle ağaç var ki başı gökte kökü yerdedir. Allah teâIâ şöyle buyurmuştur"...dalları gökte..."

Marifet ağacının başı tevhiddir. Özdeki îmândır. Kökü yakınlıktır. Kökü tevekkül, budakları kötülükleri nehiy, suyu korku ve ümit, yemişleri ilim, yeri mü'minlerin gönlüdür. Başı arşdan yukarıdır.



Ve hem gönlün Arap dilinde yedi ismi vardır. Her bir adının yetmiş mâ­nâsı vardır. O halde ey azizim! Kullar Tanrı'nın niteliğini bilmekte âciz­dir; adlarını bilirler. Kur'an içinde dört bin adı vardır. Vücutta dahi beş şey Allah'ın birliğine delildir.



İlki Cebrail'in Muhammed (a.s.)'a gelmesine,

İkincisi Muhammed (a.s.)'a yol açmasına,

Üçüncüsü Muhammed (a.s.)'ın faziletine,

Dördüncüsü yaradılmış şeylerin tekrar dirilmesine,

 Beşincisi Cenab-ı Hakk'ın varlığına.



Cenab-ı Hakk'ın zâhiri ve bâtını var. Zâhiri bu dünya, bâtını öbür dün­yâ. Ancak bu dünya sonunda harap olacaktır. Yüce Allah'ın sözüdür:

"Her canlı ölümü tadacaktır." Bu ayetin mânâsı dünyâya yeter. Gök­ler karanlığı ile beraber (...) cennetimi nimetlerle doldurdum. Cehenne­mi zakkumlarla doldurdum. Allah'ın rahmetiyle andığı kul ne iyi ve ne güzel bir kuldur.

Ey ibretle bakan kullarım! Yere bakın saltanatımı görün. Dağlara ba­kın, yığınlarımı görün. Göğe bakın, nasıl döşediğimi görün. Kıyamete bakın heybetimi görün. Cennete bakın, nimetimi görün. Büyüklüğüme bakın gücümü görün. Kullarıma bakın, kaftanımı görün. Kur'an'a ba­kın fermanımı görün. İşaretime bakın, o yüce şanımı görün. Velilerime bakın, hâzinelerimi görün. Sîzleri sevdiğim için bunca güzel ikramlar verdim size. Yüce Allah'ın sözüdür:

"Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik." Dünyada her neyi yarattımsa sîzlere verdim. Gökler örtünüz, yerler dö­şeğiniz, melekler hizmetçiniz, kirâmen kâtibîn melekleri yazıcınız, Kâ-be kıbleniz, Kur'an inandığınız, Muhammed (a.s.) şefaatçiniz, Âdem atanız, Havvâ ananız, bayram gününüz, Cuma günü ilacınız (tiryak). Kullarım, ben sizin affedici mevlânızım. Bunca sözü sizin için hazırladım. Arşdan Süreyya yıldızına de­ğin ne varsa hepsini size bildirdim. Beni ne zaman isterseniz isteyin bulur­sunuz.

Zira bedeninizde canınızdan yakınım. Elinizin tuttuğundan, gözü­nüzün gördüğünden ve ayağınızın yürüdüğünden yakınım. Yüce

Allah'ın sözüdür: Şu halde her kim kendini bilse bu bilgi gerçektir. Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur:

" Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.

O halde her kim kendini bilse bu ilimler gerçektir. Allah teâlâ şöyle buyur­muştur:

"..{Kur'an'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun."



Hâsılı kendini bilme meselesini kısaca anlatmış olalım. Gerçek canlara bukadar konuşma yeter. Doğrusunu Allah bilir.

--------------------
Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları







Devamını Oku »

Marifetin Cevabını Beyan Eder

Marifetin Cevabını Beyan Eder

Alemin kutbu buyurur:

Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir.

Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir muhafız, vekil koymuştur. Muhafızların her birinin adı bilinmektedir.



İlk muhafızın adı ilimdir.

İkinci muhafızın adı cömertliktir.

Üçüncü muhafızın adı ar ve hayâdır.

Dördüncü muhafızın adı sabırdır.

Beşinci muhafızın adı perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamaktır.

Altıncı muhafızın adı korkudur.

Yedinci muhafızın adı edeptir.
Herhangi bir muhafızın yüz bin hizmetkârı vardır. Herhangi bir hizmetkârın yüz bin askeri vardır. Bunların tamamı iman bekçisidir.


Şimdi ey azizim! Bu işleri tamamladık. Cenab-ı Hak'dan istedik.


Marifet hatıra geldi ve beş giysi alıp geldi. İlki ilham, ikinci giysi anlayış, üçüncü giysi aşk, dördüncü giysi şevk, beşinci giysi muhabbettir.


Ne zaman cana değdi, can dirildi. Akla uygun geldi ve geleni gideni anladı. Zira her şey can ile dirilir; can, marifetle dirilir. Marifetli can, erenler canıdır. Marifetsiz can, hayvanlar canıdır. Can ölü müdür, yoksa diri midir? Âşık olanların tenleri ölür, ama canları ölmez.


Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:


"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın."(1) O arifler sultanı şeyhler madeni Seyyid Sadeddin buyurur:


O can ki kıymetini aşktan alır;


bütün canlar ölünce işte bu can diri kalır.


Aşk dirliğini alalım, bu dirlikten kalalım; ölmez dirlik bulalım; çünkü can dostlar birleşir.


Ancak can ikidir. Biri can diğeri cânân. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir,"(2) Fakat katımızda can beştir. Ancak bu sözü anlamak çok güç iştir. Âdemin manası da üçtür. Kendini bilmek çok güçtür. Kendini bilmeyen için bu söz hiçtir.


Kendini bilmek dilersen kitapta yazdım, üçtür.


Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:


"Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı..."(3) Ayrıca sizin içinizde Mevlâ'yı isteyen de vardır.


Bu ayetin manasını şöyle bil ki öncesiz ve sonsuz olan Allah buyurur;


Ey kullarım! Görmeyi göz ile mi sanırsınız? Konuşmayı dil ile mi sanırsınız? Yürümeyi ayak ile mi sanırsınız? Bağışlanmayı ibadet ile mi sanırsınız? Öfkelenmeyi günah ile mi sanırsınız? Yanmayı ateş ile mi sanırsınız? Âdem (a.s.)'a cennet içinde öyle bir azab çattı ki cehennemde o azab yok idi. İbrahim'e de ateş içinde bir bahçe verdim ki o bostan cennet içinde yoktu. Ve Firavun'u Nil içinde boğdum ve Musa'yı Firavun'dan kurtardım. Dostumu koruyup düşmanlarımı helak ettim. Ve hem yüz bin ve binlerce yüz bin meleklerimi yaktım, hiç birinin küçücük bir günahı yoktu. Ve hem yüz bin insanı bağışladım, hiç birinin küçücük bir ibâdeti dahi yoktu. Her neyi yaparım çünkü Kadir'im, gücüm yeter. Kimi istersem ağlatırım, kimi istersem güldürürüm. Benim bildiğimi siz bilemezsiniz. Ancak benim iyiliğim korku ile ümit arasında olanadır. Bizim sözlerimiz hemen canı açıklamaktır.


Onlar ki gönülleri müşevveş, yani karışık olanlardır. Gönülleri kibirli, canları inatçıdır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim!" diye sorulduğu an "hayır" diyenlerdir. Hayvandan daha aşağıdadırlar.


İnsan ilminde öğrendin:


Birinci cana, "cismâni" derler, diri kalır; diken batmasını veya kıl çekilmesini duyar.


İkinci cana, "yeme ve içme" derler; yedirir ve içirir. Acıkmayı ve susamayı bildirir.


Üçüncü cana, "ruhâni" derler. Beden uyuyunca o can uyanır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: " Uykunuzu bir dinlenme kıldık. "(4) Ve üç kişinin günahları yazılmaz. İlki ergenlik çağına gelmemiş çocuğa, ikinci uyuyana, üçüncü deliye.


Gece olunca ses uzağa gider, gündüz gitmez. Zîrâ gece olunca insanoğlu dünya günahından temizlenir. Ses uzağa varır, engel az olur. Ne zaman ki gündüz olur, günahlar birbirine karışır ve engel olur. Onun için ses uzağa varamaz.


Birçokları demişlerdir ki:


Uyku ten rahatlığıdır. Ve hem can da binek hayvana benzer. Ten canın bineğidir. Sıcak, soğuk, tatlı, acı, can sebebiyle ten de hisseder. Hayvanlar da dikene düşmezler. Köy yolunu bilir ve şaşırmazlar. Ancak Hak yolunu bilmezler. Gönül gözü kör olanlar da, hayvanlar gibidirler; Hak yolunu göremezler. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: Hak teâlâ insana dört göz verdi: ikisi baş gözü ve ikisi gönül gözü. Baş gözüyle halkı görür, gönül gözüyle Hâlık'ı görür.


Âhireti isteyenler var ya, bunlar korku ve ümit topluluğudur. Mevlâyı isteyenler var ya, bunlar müşâhede topluluğudur. 0 halde şimdi bir kimsenin gönül gözü olmasa gönülden ne haberi olur? Bir kimse şeker yememiş olsa adını işitmekle tadından ne haberi olur? Üçüncü can açıklandı.


Dördüncü can marifettir. Ey azizim! Can bahçeye benzer, marifet sudur. İşte susamış bahçeye su ne yaparsa marifet de canı öyle yapar. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:


"Allah nezdinde hak din Islâm'dır."(5)


Bundan dolayı ey azizim! Hak sizlere iki bahçe donattı: Biri din bahçesi, diğeri iman bahçesidir. Marifet suyunu gönlüne akıttı. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:


"...ve onu gönüllerinize sindirmiştir."(6)


Şimdi ey azizim! Sizler sanmayın ki iki bostan bekçisiz bırakılmıştır. Bir kimse bahçe ekecek olsa, önce duvarını yapar, sonra yerini yumuşatır. Sonra türlü nimetler eker, bahçeyi sular, döner yabâni ayrık otlarını dışarı atar ve ortasına bir korkuluk diker, yemişler olgunlaşınca korkuluğu da dışarı bırakır. Yemişleri toplayıp dost ve kardeşleri ile yiyip Allah'a şükür ederler. Şanı yüce olan Allah buyurur:


“Ey kullarım! Sîzlerdeki bahçeyi lutfumla beraber bekledim. Çevresine rahmetimle duvar kıldım. Dinginlikle gönlünüzde tevhîd tohumunu bitirdim ve tevhîd ağacında yemiş meydana getirdim. Marifet suyuyla suladım ve yabâni otları ve dikenini temizledim. Düşmanlık tarafından uzak bıraktım. Günahınızı ortadan uzaklaştırdım. Düşmanınız şeytan görmeye gelir, ortada dikilen günahınızı görüp “Rabbinize isyankârmışsınız." der, tamahını keser. Kıyamet günü olduğunda, günahlarınızı dışarı bırakırım. Kendi fazlımla kulluğunuzu af denizine kor, âlemlere gösteririm. Sizleri cömertliğimle sevinçli ve mutlu ederim.'


Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık."(7) Yüce Allah iyilik ve cömertliğinden buyurur: "Ey Sevgili Kullarım! Beni isteyin, sizde bulunayım. Ve ey âsîler! Özür dileyin affedeyim. Zira gök ağlar, yer güler ve gökten yağar, yerden biter." Yani sizden ağlamak ve benden günahınızı bağışlamak demek olur. Şimdi sözü bırakmak yok. Ve hem dostları Cenab-ı Allah'ı şüphesiz bir gerçeklik içinde buldular. Zira ki kesin bilgidir (İlme'l-yakin). Biri de zannî bilgidir. Şu halde dedikodu davası İI-me'l-yakin âbidlerindir. Ancak tefekkür, sohbet, vilâyet beklemek hakka'l-yakîn ariflerindir. Ama münâcât ve müşâhede dostlarındır. Bundan başka, ezelî dervişlik ebedî mutluluktur. Kime nasip olsa rahatlık onundur.

--------------------


Dinotlar:

(1)- Âl-i imrân, 3/169.

(2)- İsrâ, 17/85.

(3)- Al-i imrân, 3/152.

(4)- Nebe, 78/9

(5)-Âl-i Imrân, 3/19.

(6)_ Ayetin (Hucurât/7) bütün olarak manası şöyledir: "Hem bilin ki, içinizde Allah'ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır."

(7)- Bakara, 2/138.


Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,

Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları

Devamını Oku »

Marifetin Aslı

Marifetin Aslı

Şerîatın ilk makamı, iman getirmektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"... Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman etmenizdir."



Her kim ki imanın ten üzre olduğunu söylerse hatadır. Eğer can üzredir derse yine hatadır. O halde şöyle bilmek gerekir ki, arifler katında iman akıl üzredir. Ancak marifet gönül üzredir ve Allah’a gönülden şehâdet edip inanmazsa münâfıktır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

" Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar.  Şu iki söz kişilere dosttur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bunun dışında kalan (günahları) ise dilediği kimseler için bağışlar.’’Şu kadar ki, ibadet imandır, iman ibadettir; birbirinden ayrı olmaz. Her iba­det imana ulaştırmaz, ve belki de günahtır; ancak her günah küfre ulaştır­maz. Bu iki söz kişilere dosttur. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:



“...Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkar­dı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlarda), Evet Rabbimizsin dediler."

İman budur. Ama bizim sözümüz hangisinin Rahmân'ın aslı, hangisinin şeytanın aslı [olduğunu açıklamak­tır]. Şöyle bil ki, Rahmân'ın aslı olan iman, şeytanın aslı şüphedir. İmana şüphe katmak olmaz. Çünkü iman akıl üzeredir ve akıl sultandır ve beden içinde vekili şeytandır. Ne zaman ki sultan gitse vekil durur. Mesela iman bir hazinedir; şeytan ise bir hırsızdır. Hazine bekçisi gidince hırsız hâzineyi ne yapar? Başka bir söze göre de, iman koyundur, akıl çoban, şeytan da kurttur. Çoban gidince kurt koyuna ne yapar? Yine bir başka sözde ise iman süttür, akıl bekçi, şeytan ise köpektir, denilmiştir. Bekçi gi­dince köpek sütü ne yapar? Ve üçü de bir evdedir. Şimdi ey çaresiz miskin! İman o evin içinde perişândır.

O halde Allah'a inanmak gerekir ki, bu imandır; buyruğunu tutmak iman­dır; "sakının" dediğinden sakınmak Allah'a inanmaktır. Yine Allah’ın meleklerine inanmak imandır ki, bir kişiye üç yüz altmış melek görevlendi­rilmiştir. Öyle iken bunca meleklerin arasında edepsizlik edersin, ama se­nin gibi bir kişi yanında etmezsin. Nerede kaldı senin meleklere inandığın? Ve yine ulu Allah'ın Kur'an'ına inanmak gerekir ve onun diğer kitaplarına inanmak imandır. Öyleyse şimdi kibir, hased, cimrilik, açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık ile için dolu iken, bunlardan birisinin iman ehlinin içinde bulunacağını hangi kitap buyurur?



Tarikatın ilk makamı el alıp tövbe etmektir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Hep birlikte Allah'ın ipine (Islâm'a) sımsıkı yapışın."' "Samimi bir tövbe ile Allah'a dönün.“'



Öyle ise kul, kötü halden dönünce tövbeyi kabul eden Allah'ın kendisidir. Nitekim bir âyette şöyle buyrulmuştur:

"Sonra (eski hallerine) dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti. Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir."' Şimdi ey müminler! Öyle bir tövbe edin ki kabul olsun. Öyle bir tövbe edin ki fayda gelsin. Zira ki tövbe etmek, pişman olmaktır. Pişmanlığın yararı budur ki günahı azalır; bir özre değişilir. Bundan böyle, tevekkül ile özrü âdet edinin ki hatalarınız az olup, kurtulasınız. Ve böylece yüzünüz gülsün. 0 halde ey müminler! Özür dilemek sizden kabul kılmak Allah'dan. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Allah'a güvenirse O, ona yeter.“' Şükr ‘etmek bizden, nimetlerinizi artırmak Allah'tan.

Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Andolsun! şükederseniz elbette size olan nimetimi artırırım ... "

Sabretmek sizden, hesapsız sevap vermek  Allah'tan. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "Sabredenlere mükâfatları elbette hesapsız olarak verilecektir."

Yine ibâdet ve tâat yapmak, kelime-i şehâdet getirmek sizden, Cennet içinde sizi yüksek köşklerde tutmak da Allah'tandır.

Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: "İyiliğin karşılığı yalnız iyiliktir."

Yetmiş yıllık günah için özür dilemek sizden, tövbeleri kabul etmek de Allahtandır. Bu hususta Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:O kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir."

Sonra da O kerem sahibi olan Allah şöyle der: Ey kullarım! Âdem aleyhi'sselâm bir kere emirlerime karşı geldi, bunun için iki yüz yıl ağladı. Ağlar­ken de dâima şu ayeti okurdu: “Ey Rabbimizl Biz kendimize zulm ettik.Eğer bizi bağışlamaz ve acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz. " Allah teâlâ, "Adem, bu kadar gözyaşı döktükten sonra onun suçunu bağışladım. Onun için sîzler de yetmiş yıllık günah için bir kez tövbe edin, bende affedeyim. Çünki ben affediciyim." der. Ve yine, "Eğer isyankâr olan bir kişiyi merhamet edip bağışlamadan bıraksam, o zaman benim rahmetim görülmemiş olur." dir. Nitekim Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:O ne gü­zel dost, ne güzel yardımcıdır. "

Eğer ben dünyada bir nesne bile eksik yaratsam, o zaman da benim Kâdir'liğim tamam olmazdı. Nitekim âyette şöyle buyrulmuştur: “Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Bizim ne mükemmel gücümüz vardır. " Eğer cennette bir nimet eksik bıraksak o zaman da cennet tamam olmaz­dı. Nitekim âyette şöyle buyrulmuştur: "Dünyadan sonra gelecek olan cen­net ne güzel bir yerdir. "

Nuh (a.s.)'ın duası kabul olmasaydı, bütün dualar da kabul olmazdı.

---------------

Hacı Bektaşi Veli - Makalat

Diyanet İşleri Yay.)
Devamını Oku »

Şeytan'ın Halleri

Şeytan'ın Halleri

İkinci sultan şeytandır.


Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr etmekle imana erer.


Ancak kibrin kaynağı şeytan, alçak gönüllülüğün ise Rahmân'dır. O halde ne zaman ki kibir gelse, alçak gönüllülüğü O'na havale eder. Ne zaman ki hased gelse, ilmi O'na havale eder. Buhlün aslı ise şeytandır, cömerdliğin aslı da Rahmân'dır. Ne zaman ki buhül gelirse, cömertliği O'na havale etmek gerkir.


Cömertlik dört çeşittir:


İlki, mal cömertliği, zenginlerindir.


İkinci, beden cömertliği, gâzilerindir.


Üçüncü, can cömertliği, âşıklarındır.


Dördüncü, gönül cömertliği, âriflerindir.


Şimdi esas yapılması gereken, kişinin yönünü Allah isteğine çevirmesidir. Zira edep dileyen korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever. Canı dileyen aklı sever ve aklı dileyen yüce Allah'ı sever. Allah buyruğuna müjde on iki çeşit nesnedir. Bu on iki çeşit nesne birbirine vekildir.Ve bunlar iman kumandanının önderleridir. Şimdi çok sakınmak gerekir ki eğer bu on iki türlü nesnenin birisi eksik olsa iman doğru olmaz. O halde en üst makam bunlardır. Bunları korumayan Allah'dan uzak olur, ve bilmekten dahi uzak olur. Allah'ın cemalini görmekten mahrum kalır.


Maskaralığı dileyen gülmeyi sever. Gülmeyi dileyen çekiştirmeyi sever. Çekiştirmeyi dileyen öfkeyi sever. Öfkeyi dileyen açgözlülüğü sever. Açgözlülüğü dileyen kıskançlığı sever. Kıskançlığı dileyen hased etmeyi sever. Hased etmeyi dileyen büyüklenmeyi sever. Büyûklenmeyi dileyen vücudunu sever. Vücudunu dileyen nefsin istek ve arzularını sever. Nefsin istek ve arzuları dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen şeytanı sever ve şeytanı dileyen Yüce Allah'ı sevmez.


Zira zikredilen bu on iki fiil, işte bunlar birbirine vekildir. Bu on iki fiile de şeytan vekildir. Ne zaman ki bu on iki fiil yıkılıp yerine (iyi olan) on iki nesne yapılmayınca, kul olduğunu söyleyen kişiye Allah'tan yana yol yoktur. Çünkü bu on iki türlü fiil, hem marifetin ve hem imanın düşmanlarıdır. Akıl kumandanının şeytan kumandanını yendiği bunlarla bilinir. Bu nesnenin belirtisi odur ki, can, ruhânî işreti sever. Ruhânî işretin alameti serbest olmaktır.


Noksan sıfatlardan beri olan Yüce Allah buyurur ki: Üç kişi üç nesneye dayandı. Benlik davası güttü, sonunda helak oldu.


Birincisi; şeytan - lanet ona - ateşe 'dostum' dedi. Allah katında zorlama yoktur; dostu dosttan ayırmaz. Sonunda şeytanı ateşte yaktı.(1) Yüce Allah şöyle buyurdu:


"... gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk,"(2)


İkincisi; Kârun malına dayandı. Sonuç: malıyla birlikte helak oldu. Üçüncüsü; Muhammed Mustafâ (a.s.) Allah dostluğuna dayandı. Öyle olunca yüce Allah "Dostu dostundan ayırmayayım" diye buyurdu.


Yüce Allah şöyle buyurdu:"... onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır."(3) Sonra yüce Allah, lütuf ve kereminden buyurdu ki; "Ben sizinleyim; bana şükredin." Nitekim bir ayette yüce Allah şöyle buyurdu:


" Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım."(4) Allah teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurdu:


"... güzel davrananları da daha güzeliyle (mükâfatlandırması içindir)"(5) Bir başka ayette de şöyle buyurur: "... Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa bir amel-i Sâlih işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın."(6) Sonra insanın, kendisini bilmesi gerekir. Kendisini bilmesini hatırlatmasının sebebi şudur: Bir kimse Rahmân ile şeytan farkını bilmezse, kendini de bilmez. Şimdi her kim bu sözleri anlasa, kendisini dahi bilmiş olur. Ne zaman ki kişi kendini bilirse aşk gelip Allah'tan yana çağırır. Bu hususta ne kadar nasibi var ise o kadar ilerler.


Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler. Lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münâcât ile eşit geldi. Zira halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zahidin ibadeti, aslını bilmeden iş yapmasıdır. Arifin tefekkürü, Allah'ın İlâhî sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp, yakarması ise, sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkarlık kişiyi kendi hâline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması, gafil olmaması gerekir.


Aklın üç koruması vardır; riyâ ile tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması sabırdır. Aklın ikinci koruması utanmaktır. Aklın üçüncü koruması kanaattir. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlup olduğu da bunlarla bilinir. Bunlar çok ulu kimselerdir ve aklın askerlerindendir. Ve insanların makamı üçtür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:


" Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah'ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir."(7)


Ancak her kişi insan kabul edilmez. Her ne kadar görünüş olarak insan olsalar da onlar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlar hased edip kendilerini bilmeyenlerdir. Nitekim Hz. Peygamber hadisinde buyurur:


"Nefsini bilen, rabbini bilir."(8) Şu kadar ki, âbidlerin, zâhidlerin ve ariflerin ibadetleri ve durumları her biri katında uygun olmaz. Zira âbidler, zâ-hidler ve arifler dünyalık beklentileri olan topluluklardır; ancak muhibler ise mânâ kavimleridir. O halde ey azizim! Muhib olanların hallerini şerh etmek çok uzun iştir ve çeşitlidir; fakat akıl ermez, gönül tatmin olmaz ve insanın sûreti bunları kavramaz. Bu konuda bu kadar söz yeter. Burada biz bu kadarını hatırlatmış olduk; kalanın ne olduğunu ancak Allah bilir.


Dinotlar:

(1)- Burada şöyle bir atlama vardır: "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. " (Maide, 5/12). İkinci Fir'avun, Kıptilere "dostum" dedi. Sonunda onların gözü önünde boğuldu. (M.Esad Coşan, a.g.e., s.52,53.)

(2) Bakara, 2/50.

(3)- Bakara, 2/165.

(4)- İbrahim, 14/7. 153 Necm, 53/31. 160 Kehf, 18/110.

(5)- Necm, 53/31.

(6)- Kehf, 18/110.

(7)-Mücâdele, 58/7.

(8) El-Acûnî, a.g.e., c. II  s. 262.


Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Tercüme Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Şubat 2007 Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları

.
Devamını Oku »

Tasavvuf ve Mezhebe Düşmanlığın Arka Planı:İslam'ı Tahrif Etmek !

Tasavvuf ve Mezhebe Düşmanlığın Arka Planı:İslam'ı Tahrif Etmek !

FATİH KUT : Peki bazı insanlar neden mezheb ve tasavvufa düşmanlar, bunun sebepleri nelerdir?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Tasavvuf / tarikata düşmanlık ile mezheblere düşmanlığın sebebi aslında aynıdır. Yani şöyle : Bir adam eğer tarikata düşmansa, şöyle veya böyle mezhebe de yan bakar. Ya da mezhebe düşmansa, yanı sıra mutlaka tarikata da düşmandır. Bunu göz önünde bulundurarak; bu düşmanlık nasıl oluştu, arka planda neler var, konusuna girelim. Yanısıra şuna da cevap arayalım : Bu işin içinde hainler var mı ki bizimkiler gafilce onlara uyuyorlar ? Bunun arka planını da anlatmamız lazımdır.

Kur´ân-ı Kerîm’den önce ilahi kitaplara bakıyoruz. Tevrat, Zebur, İncil ve nihayet Kur´ân-ı Kerîm. Tevrat’tan önce de sahifeler vardı. 100 suhuf diyoruz. Çeşitli Peygamberlere sahifeler verilmiş. Kur´ân-ı Kerîm dışındaki diğer kitap ve sahifelere bakacak olursak, sahifeler yok ortada. Tevrat, Kur´ân-ı Kerîm’deki ifadesi ile tahrîf edilmiş. Zebur yine o şekilde tahrîf edilmiş. Hele İncil, sanki ilahi bir kitap değil de o İlahi Kitap çerçevesinde oluşmuş kültürlerin antolojisi gibi. Belki de bu üçü içerisinde en fazla kendisini muhafaza eden Tevrat olmuştur. Öyle bir kanaatim var. Bunun da sebebi sanıyorum Tevrat’ın diğerlerine göre daha çok amelî hüküm ihtiva ediyor olmasıdır. Bu amelî hükümler örfü oluşturmuş, örfler de kolay kolay terk edilmediği için daha uzun zaman kendini muhafaza edebilmiştir. Böyle olunca da Tevrat’ın safiyeti Zebur ya da İncil’e göre biraz daha fazla olmuştur. Neticede üçü de tahrîfe uğramıştır. Bu tahrif işini kim yaptı ? İnsanoğlu yaptı. Peki bu üç kitabı ve sahifeleri tahrîf eden, yozlaştıran, karma karışık hale getiren insanoğlu Kur´ân-ı Kerîm’i de bu hale getirmek istemedi mi? Böyle bir niyeti olamaz mı ? Böyle bir gayreti olamaz mı ?

FATİH KUT: Böyle bir girişimde bulunmadı mı?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: İnsanoğlu, bu şeytan insanoğlu Kur´ân-ı Kerîm’i de bozmak için elinden gelen gayreti gösterdi. Hatta Peygamberimiz’e gelmeden önce bile cin şeytanlar faaliyete başlamıştı. ‘Biz acaba vahyi çalabilir miyiz’ diye elden gelen tüm gayreti sarfetti. Hemen arkalarından onlar ateşle kovalandılar görevli melekler tarafından. Kulak hırsızlığı yapan bu şeytanların kor ateşle kovalandıkları, kovuldukları Kur´ân-ı Kerîm’de birkaç yerde geçmektedir. Tebareke (Mülk) ve Saffat sûrelerinin hemen ilk sayfalarına, ilk ayetlerine bakılabilir. Şeytanın biri kulak kabartsa, hemen görevli melek kor ateş göndermesiyle şeytanı oradan uzaklaştırırdı veya öldürürdü. Böyle bir gayret var. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’a vahiy gelirken yine meleklerin gözetiminde ve herhangi bir mâ-sivâ sözü karışmasın, ilahi söze yabancı sözü karışmasın diye, meleklerin zaptı ve zabıtlığı altında gelmiştir (Cin suresi : 26-28). Resûlullah Aleyhi´s-Salâtü ve´s-Selâm da o zabıtla bu vahyi almıştır. Alır almaz da hemen katipleri çağırmış ve “Bana şu ayetler vahyedildi. Bu ayeti filan sûrenin falan yerine yazın”, diye talimat vermişti. Yani Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vahyi hemen kayda geçirtirdi. Sadece bununla da kalmamıştır. Kur´ân-ı Kerîm bir yandan da ezberlenmiştir. Yani Kur´ân-ı Kerîm hem kağıda yazılmış, kayda geçirilmiş hem de ezberlenmiştir.

Burada bizim eğitimcilere biraz çatacağım. Diyorlar ki ezberci eğitim olmaz. Bu çok yanlış bir fikirdir. Bizim kültürümüz ezberle gelmiştir, muhakemeyle yaşatılmıştır. Burası çok önemli, bizim kültürde hem ezber hem muhakeme var. Batı kültüründe materyal kaynak bilgi olmayınca, ezbere gerek yok. Bu bakımdan onlarda sadece muhakeme olduğu için ezber ve ezberciliğe karşı çıkarlar. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ile ilgili olarak söylemiştim. Veda’ hutbesinde son cümle olarak “Burada olanlar olmayanlara bildirsin. Olabilir ki burada olmayanlar, olanlardan daha iyi anlamış olabilir”, buyurmuşlardı. Burada olan kişi, hadîs’i aynen ezberleyecek, anlamasa bile olduğu gibi nakledecek, kendisine nakledilen kişi daha iyi anlayacaktır. Sen emaneti anlamasan bile naklet. Mesela Kur´ân-ı Kerîm’in tümü ezberle gelmiştir. Bize hadîslerin hemen hemen tümü ezberle gelmiştir. Bize dinimizin bütün materyalleri ezberle gelmiştir.

Ben şuna çok hayret ediyorum : Tecvidde “revm” denilen gizli ses anlamında bir kelime var. Müzikteki tını diyebileceğimiz bir kelime. Ayrıca “işmâm” diye bir kelime var ki harekeyi işaret eden dudak hareketi demektir. 1400 sene bu ümmet o ince şeyleri dahi ezberleyip nakletmiştir. O emanet sahibi insanlar ; “bu küçük şeyleri nakletmesek ne olur, bunun mantığı nedir”, dememişler, “madem ki Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem öyle yaptı hikmetini anlamasak bile nakledelim demişler” ve olduğu gibi nakletmişlerdir. Dinimiz ezberle gelmiş, muhakeme ile yaşamıştır. Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm diyor ki, “yedi yaşında iken çocuğunuza namaz kıldırınız”... Yani yedi yaşındaki çocuğa en azından sübhanekeyi, fatihayı, kısa sureleri, namaz dualarını öğreteceğiz. Çocuk bunları ezberleyecek ki namaz kılsın. Birisi ‘anlamadığı şeyi niye ezberletiyorsun çocuğa’, dese yanlış olur. Yani çocuk manasını anlamasa bile ezberleyecek. Kur´ân-ı Kerîm ezberle bir yandan da yazılarak geldiği için, en ince bir tınısı dahi bozulmadan geldiği için, şeytanlar Kur´ân-ı Kerîm’i lafzan tahrîf etmekten ümidini kesmişlerdir.

Yani Kur´ân-ı Kerîm’in tek bir sözünü değiştiririz diye bir ümitleri yok ama şeytanların bir ümidi var. O da Kur´ân-ı Kerîm’in lafzı, sözü, kelimesi, cümlesi, aynen duracak fakat ona yükleyeceğimiz mana farklı olacaktır, diye ümitlidirler. Mesela diyelim ki “kalem”, ‘bu bildiğiniz kalem değildir’ diyecekler ve hiç ilgisi olmayan İslam’a ters bir mana verecekler. İşte bu manevi tahrîf yani Kur´ân-ı Kerîm’i ma’nen yozlaştırma noktasında şeytanlar ümitlidirler. Bu konuda bayağı da mesafe alıyorlar. Mesela adam, ‘bu söylediğiniz Kur´ân-ı Kerîm’de var mı’ diye soruyor. ‘Hadîs’lerde var mı’, diye sormuyor. Hadis sanki yok devrede. “Kur´ân-ı Kerîm’de yoksa ben kabul etmem” diye sapıkça diretiyorlar. ‘İslam varsa, Kur´ân-ı Kerîm’dekidir. ‘Kur´ân’daki İslam…’ deyip duruyorlar. Kur´ân-ı Kerîm’i ma’nen tahrîften koruyan şey Sünnettir. Onun için o şeytanlar sünnete karşıdırlar. Yani herhangi bir ayet üzerinde birileri düşünüyor, şeytanca bir mana vermeye kalkıyor. Ama bu ayete bu manayı veremezsin anlamında karşısına beş on… tane hadîs dikiliyor. O hadisler ‘Bu mana İslam’a terstir’, diyor. Kısacası, manevi tahrîfi engelleyen şey, Peygamberimizin Sünnetidir. Onun içindir ki Sünnete karşı çıkış, ‘hadîslere uydurma karışmıştır’ filan…gibi iddia ve söylemler, Kur’an’ı manen tahrife uğratmak amaçlıdır. Hadîsler bir tarafa, Kur´ân deyip duranlar asıl olarak Kur´ân-ı Kerîm’i tahrîf etmek için Sünnete karşı çıkıyorlar. Çünkü hevalarına göre bir ayete mana vermeye kalksalar sünnet karşılarına dikiliyor ve o manayı vermelerine engel oluyor. Ona o şeytan bu sefer Sünneti aşma fikrini aşılamaya / vahyetmeye çalışıyor. O da Sünneti inkar yoluna gidiyor.
Bu sebeptendir ki Sünnet devrede olduğu sürece Kur´ân-ı Kerîm ma’nen yozlaştırılamayacaktır. Sünnet düşmanlığının temelinde, arka planında, aslında masum bilimsel bir mesele değil, bir ideoloji yatmaktadır. O ideoloji de İslam’ı ma’nen tahrîf etmektir.. Yani adı İslam olan, ama kendisi İslam olmayan bir din üretme projesidir. Sünnet bu ideolojinin yer bulmasına engel olduğu için, o kişiler Sünnete düşman kesiliyorlar.
Bu şeytanlar bir yandan da İslam dinini müslümanların zihninde basitleştirmeye, küçük düşürmeye, darma dağınık bir dinmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bunu gerçekleştirmek için de dillerine doladıkları konulardan bir tanesi İslam alimleridir. O alimleri mümkün olduğunca kötü ve sanki İslam’ı yanlış anlatmışlar gibi göstermek için yırtınıp çatlayıp duruyorlar. Halbuki dinimizi emaneten o alimler getirdiler.

Emanete son derece titizlikle riayet ettiler. Biz onlara minnettarız. Bir müzikal tınıyı (revm) bile kaybetmeden bize nakletmişlerdir. Biz onlara ömür boyu teşekkür etsek üzerimizdeki haklarını ödeyemeyiz. Alimlerimize, hele bir sahabiye, bir tabiiye, bir İmam Azam veya benzer birine ömür boyu teşekkür etsek, haklarını ödeyemeyiz. Bu şahsiyetler zararlılar karşısında kale gibi, dağ gibi durmuşlar, batıl fikirlerin İslam’a işlemesine engel olmuşlardır. İşte o bozuk niyetli düşmanlar, önce alimlere çattılar. Bu arada en kolay çattıkları şey mezhebler ve tarikatlar oldu. Çok mesafe de aldılar. Bu taarruzdan en çok nasibini alan, zararlı çıkan fıkıh mezhepleri, fıkıh ilmi, kelam ilmi ve tasavvuf oldu. İlk dış çerçevede onlar olduğu için bu üçü etkilendi. Ben bekliyordum, acaba Peygamberimizin Sünnetine ne diyecekler diye.

Elli çeşit şeytan çıktı ortaya. Kimileri, ‘Peygamber Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm bir postacıdır, –hâşâ- Allah’tan aldı, bize nakletti, işi bitti. Resûlullah artık bize karışamaz. Biz sadece Kur´ân’ı okuruz, ne anlarsak onu bilir, onu yaparız’ dediler. Yani Sünnet onları ilgilendirmez oldu. İşte bu insanlar küfre girerler, din dışına, İslamın dışına çıkarlar. Kimisi de, “Peygamberimizin Sünneti beni tabii ki bağlar ama Peygamberimiz’den gelen hadîs sayısı 17 tane…dir” diyor. Böylece dolaylı olarak onlar da Sünneti dışlamış olmaktadırlar. Böylece çeşit çeşit Sünnet düşmanları ortaya çıkıp duruyor. Bu şeytanlar Sünnet konusunda da belli bir mesafe aldıktan sonra ben hayretle takip ettim, acaba Kur´ân-ı Kerîm hakkında ne diyecekler diye. Bu sefer bula bula tam şeytanın icad edeceği iki kelime, iki söylem buldular. Birisi “tarihsellik”, öbürü “mahallîlik”, yani yerellik. Onlara göre ; İman ilkeleri dışında eyleme dönük bütün emir ve yasaklar tarihseldir. Yani o hükümler ilk asırda vardı, o asırdan sonraya etkisi yok, dediler. Bu ifadeyi duyar duymaz ilk defa aklıma gelen şey, Rahmetli Mustafa Sabri Efendinin
هو اقصر طريق الى الكفر
ifadesi geldi.

Manası : “Küfre giden en kestirme yol” (Mevkifu’l-Akl, 4 / 281, Mısır,1950). Bu söylemle birlikte mahallîlik, yerellik söylemi de şeytan uydurması başka bir söylem. Yani ‘Kur´ân-ı Kerîm indiği coğrafyayı ilgilendirir, Hicaz, Mekke, Medine, Cidde’yi…ilgilendirir. Kur’an, bu coğrafyanın dışına taşmaz’. Haşa. İşte Kur´ân-ı Kerîm’i manen tahrîfin iki tane şeytanlık örneği. İşte bu şeytanlıktan, bu düşmanlıktan tasavvuf en başta nasibini aldı. İsmi İslam olan ama kendisi İslam olmayan bir din üretmek isteyenler, tabii ki mezhebe de düşman olacaktır, tasavvufa da düşman olacaktır. Alimlerimize zaten düşman olacaktır. Sünnete de düşman olacaktır. Son olarak Kur´ân-ı Kerîm’e de tarihsel deyip dolaylı olarak düşman olacaktır. Görüldüğü gibi düşmanlığın sebebi, aslında dini tahrîftir.

FATİH KUT: Biz anlattıklarınızdan şunu çıkaralım : Bu, kademeli bir yaklaşım yani, değil mi?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet, evet. Bunlara herhalde cin şeytanları akıl verdi ki bunu akledebiliyorlar. Yoksa insan bunu akledemez, diye düşünüyorum. Hemen buracıkta bir kitap tavsiye edeceğim. Türkçeye de tercüme edildi. ‘İngiliz (Britanya) Ajanı Hempher’in Hatıratı’. Küçük bir kitap. Bunun okunmasını çok arzu ederim.

FATİH KUT: Neler var içinde Hocam genel manada?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Bunu uzun uzun anlatamayacağım. Şu kadarını söyleyeyim: Uzun yıllar İslam ülkelerinde ajanlık yapmış olan misyoner Hempher’in hatıratı. Misyonerliği İslam ülkelerinde 1700’lü yıllarda yapmış. Hatıratını yazmış. İngiltere hükümetine 27 maddelik bir rapor vermiş. Müslümanların kafasından kaldırılması gereken fikirlere dairdir bu rapor. Diyor ki, ‘bu fikirler müslümanların kafasından silinmeden biz müslümanların kafasına giremeyiz, dinlerini bozamayız’.

FATİH KUT: Çok ilginç gerçekten.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet ilginç. 27 madde.

FATİH KUT: Bunu İngiliz ajanı diyor.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Bunu İngiliz ajanı diyor, 1700’lü yıllarda yazmış. Bu arada kulakları çınlasın. İhsan Süreyya SIRMA Hoca da bunu, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitabı içerisinde yayınladı.
Bu maddelerden unutamadığım birkaç tanesinden birisi, konumuzla ilgili: Müslümanların kafasından geçmiş alimlere hürmet fikrini yıkmamız lazım maddesi. Selefimize hürmet fikri. Yani diyor ki, bu hürmet fikri müslümanların kafasında olduğu sürece biz müslümanların gönlüne, kafasına, fikir yapısına giremiyoruz. Bunu söyleyen on yıl İstanbul’da ajanlık yapan birisi, hatıratını yazan Hempher. Bakmış ki İstanbul’da bunu yapamıyor, çünkü İstanbul’daki hocalar geçmiş alimlere son derece hürmetkar; bırakıp Ortadoğu ülkelerine doğru gidiyor, orada belki bir iş yapabilirim diye. Bu ajan, kendi ifadesine göre, İstanbul’da her ne zaman medresedeki hocasına bir fit atacak olsa, hocası “o hususta İmam A’zam… şöyle şöyle demiş, senin dediğin yanlış” deyip meseleyi bağlarmış. Yani ajan orada hocaların bi türlü kafalarına girip fitne uyandıramamış. İstanbul’da on yıl uğraşmasına rağmen başaramamış fitne işini. Ajan medresede okurken müslüman olduğunu söylermiş, bir yandan da İngiliz sefareti ile ilişkilerini devam ettirirmiş. Adını da İbrahim koymuşlar. Bunları hatıratında anlatıyor ajan. Medresede hocası onu evlendirecek bile olmuş ama o, foyası ortaya çıkmasın diye bu teklifi iktidarsızlığa vurarak kabul etmemiş. Bu adam, geçmiş alimlere hürmeti olan İstanbul çevresinde fitne çıkaramayınca orayı terk etmek zorunda kalmıştır.

FATİH KUT: Sayın Hocam içeride de kitabın ismini tekrar izleyicilerimiz istiyorlarmış.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER, Britanya Ajanı (Casusu) Hempher’in Hatıratı veya İhsan Süreyya SIRMA Hocanın, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri. O 27 maddelik rapor ilginç gerçekten. Kültür olarak ne kadar yozlaşmış, nereye kadar gitmişiz. Böylece mezheb ve tarikat düşmanlığı İslamın tahrîf edilmesinin ilk harekatı olarak belirlenmiştir. Hani kale yapısında iç kale, bir de dış kale vardır ya işte İslam kalesinin dıştaki surları ; Fıkıh, Kelam ve Tasavvuftur. İlk önce onlara düşmanlık yapmışlardır. Bizim içteki saflar da onlara ortam hazırlıyor.

FATİH KUT: Ne diyelim, Allah ıslah eylesin.
Devamını Oku »

Mezhep ve Tarikar Bid'at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad EtmeyiGerektirmez

Mezhep ve Tarikar Bid'at Değildir,Çok Hadis Bilmek,İçtihad Etmeyi Gerektirmez

FATİH KUT:Mezheb konusunda bazı insanlar, bid’attir, olmasa da olur hatta daha da tehlikeli şeyler söylüyorlar. Hatta mezhebe ne gerek var ki. “Kur´ân ve Sünnete uyduktan sonra zaten sen yolunu çizmişsin” deniliyor. Bu noktada neler söylersiniz?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Önce konumuzla kısaca ilgisini hatırlatalım : Konu tasavvufken niye mezhebe geldi. Şunun için ; çünkü Cibril hadîsinde her üçü beraber söylendi. İtikadî mezhebler yani inanca dair mezhebler, amelî mezhebler bir de ruh terbiyesi ile ilgili mezhebler yani tarikat. Her üçü de yol anlamına gelir. Bu hususta tarikatla ilgili söyledikleri ileri geri lafları mezheble ilgili olarak da söylüyorlar. Dolayısıyla birine verilecek cevap aynı zamanda diğeri için de cevap olacaktır.

Diyorlar ki ; mezheb Peygamberimiz Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm ve onun oluşturduğu toplum, sahabi toplumunda yoktu. Mezhebler bilmem ne kadar zaman sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla mezheb bid’attır. Yani sonradan türedi şeylerdir. Ve daha ne safsata sözler, iddialar. Bu gibi sözler tabii ki kulağa ve nefse hoş ve yaldızlı geliyor. Ama bu havada söylenmiş olan sözleri, iddiaları yere indirecek, topluma uyarlayacak olursak, acaba doğru tarafı var mıdır? Yoksa hiç doğru tarafı kalmayan şeyler midir? Öncelikle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koyabilmek için sahabe toplumuna bakmamız gerekiyor.

Şimdi bu iddiaya göre yani mezhep bid’attır, sonradan türemiş şeydir, iddiasına göre ne kadar sahabe varsa hepsinin müctehid olması, hiç birinin diğerini taklid etmemesi gerekir. Yani bu iddia şu demektir : ‘Bütün sahabe kendileri doğrudan Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarıyorlardı ve öylece uyguluyorlardı. Yani sahabenin tümü müctehid idi, aralarında hiç mukallid yoktu’. Peki bu iddiayı sahabe toplumuna uygulayalım bakalım sonuç böyle mi çıkacak. Şöyle bir soru sorarak konuya girelim : Sahabe alimleri yani kendilerine fetva sorulan, ictihadda bulunan sahabe alimleri acaba kaç kişi idi ? Konuya buradan girelim. Fakih yani fıkıh’ta üstad olan sahabiler dendiği zaman ilk önce akla 7 (yedi) kişi gelir. Bu yedi kişi Hz. Ömer, Hz. Ali üç tane de Abdullah’ımız var : Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes’ud. Bir de genç bir sahabi vardı, Zeyd b. Sabit. Annelerimizden de Hz. Aişe vardı. Yani fıkhî konularda ictihad eden sahabiler, fakih sahabiler dediğimiz zaman bu yedisi akla gelir. Bir de bunlar kadar olmasa da orta seviyede ictihad edenler var. Onlar da yirmi - otuz civarındadır. Bunlardan başka ömründe sadece tek ictihadda bulunmuş olanlar ya da iki ictihadı bize gelmiş olan sahabiler de var. Bunların hepsini topladığımız zaman 162 kişi ediyor. Bu 162 kişinin yirmi tanesi kadındır.

Geri kalan 142’si erkeklerden oluşur. Şimdi ikinci soruyu soralım : Sahabe toplumunun nüfusu acaba kaç bin idi. Nüfusu ne kadardı ? Yuvarlak bir rakam söyleyelim : 162 bin olduğunu düşünelim ki sadece Veda haccına ve hutbesine katılanların 120 bin olduğu söyleniyor. Bir de hacca gidemeyenler var. 150 ile 200 bin arasında olduğunu tahmin ediyoruz biz. 162 bin olarak alalım. 162 tane müctehid sahabe olduğuna göre - o da tek ictihadı olanı bile sayarsak- o zaman sahabe içerisinde müctehid oranı binde bir idi, diyebiliriz. Yani bin sahabiden bir tanesi ancak müctehid idi. Geri kalan dokuz yüz doksan dokuzu mukallid idi ki onlar bu müctehid sahabilerden birine meselesini soruyor ve amel ediyordu. Dikkat edin biz tek ictihadı olanı bile saydık. Normalde belki müctehid sahabe sayısı 30 veya 40 civarında kalır. Öyle görüldükleri yerde acaba burada dinimizin hükmü nedir diye kendisine soru sorulan otuz, bilemediniz kırk civarında sahabi ancak vardır. Ama biz onların hesabına gelir belki diye hesabı geniş tuttuk, yüz altmış iki dedik. Yüz altmış iki bin nüfuslu sahabe toplumunda yüz altmış iki tane müctehid var. Yani müctehid sahabilerin, mukallid sahabilere oranı binde bir olmuş oluyor.
Dikkat ediniz, bu sahabilerin tümü Arapçayı biliyor. Kur´ân-ı Kerîm inerken vahye, şahid olmuş. Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’ın hayatını görmüş. Onunla beraber oturmuş, konuşmuş, O’nu, onlar bizzat gözleri ile görmüş. Bu ümmetin en faziletlileridir. Buna rağmen sahabe toplumunda müctehid oranı binde bir olmuştur. Hatta biz hesabı biraz daha gerçeğe uygun şekliyle söylesek belki de bu oran beş binde ya da on binde bir olur. Sahabe toplumunda bir müctehide karşılık 999 mukallid bulunduğuna göre mezheb bid’at olamaz. 999 kişi gidip o kişilerden birine meselesini soruyor ve daha da inceleme ve araştırma yapmadan onunla amel ediyordu. Biz ne yapıyoruz ? Mesela İmam Azam’a soruyoruz. Ya da İmam Şafii’ye soruyoruz. Bizim yaptığımızın sahabenin yaptığından ne farkı var ki, bizimki bid’at oluyor. Demek ki mezhebe bid’at diyen kişi, en azından kitapları, sahabe hayatını gözden geçirir de söyleyeceği sözü biraz mantıklı söylemeli.

İşte görüyorsunuz ‘mezheb bid’attır’ iddiasının sahabe toplumuna oturan hiçbir tarafı yok. Sahabe müctehidlerinden mesala Abdullah b. Mes’ud hac’dan dönerken çölde oturanlardan birisi ona bir soru sormuştur, nikahla ilgili. O da filan kişiyle nikâhlanman caizdir, cevabını vermiş. Kendi ictihadı ile tabii ki. Medine’ye geldikten sonra biraz araştırmış, meğer söylediği fetva yanlışmış. Bunun üzerine geri o çöle dönmüş. Bilmem kaç gün yol gitmiş. O adamı bulmuş ve “ben o konuda yanlış cevap vermişim, senin bu kadından ayrılman gerekir” demiş ve onları ayırarak tekrar Medine’ye dönmüştür. Şimdi o çölde soru soran kişiye, Abdullah b. Mes’ud, “Kur´ân-ı Kerîm var, Peygamberimizin Sünneti var, ona bak, kendin ictihad et ve kendi ictihadınla amel et”, dememiştir. Sahabenin cevaplarında böyle bir ifadeye rastlamazsınız. Bu iddia sahiplerinin söylediği sözü sahabe, soru sorana demiyordu. Yani sahabenin büyük çoğunluğu az sayıdaki sahabe alimini taklid ediyordu. Şimdi güya bizimkiler “elimde Kur´ân var, bir de Sünnet var, yeter” diyorlar. Abdullah b. Mes’ud öyle demedi ama. Yani bunların dediğini sahabe dememiştir. Sahabenin yaşantısı bunların dediği gibi değildi. Peki bunların dediği ne olabilir? Acaba kim destekliyor bunları ? Mezheb imamlarına küfrediyorlar, onları zındıklıkla suçluyorlar, bid’atçı şu bu vs. Bu fikirlere kim sevk ediyor bunları ? Olsa olsa şeytanlar sevk ediyordur. Başka da ihtimal yok görünüyor. Biraz ayaklarını yere bassalar ve sahabe toplumundaki olayı bizzat gözleriyle inceleseler böyle konuşmayacaklardır.
Demek ki “Mezheb bid’attır” cümlesi tamamen palavradır. Mezhebin bid’atle hiç ilgisi yoktur. Sahabe toplumunda bile çok az kişi müctehiddi. Sahabenin geri kalanı mukallid idi. Bir de şunu söylüyorlar. “Ben çok hadîs okurum. Ciltler dolusu hadîs kitaplarım var. Peygamberimiz ne dediyse öyle amel ederim. Mezheb vs. hikâye “diyorlar. Halbuki bu ifadelerin, sahabe nazarında hiçbir değeri yoktur ve tümden palavra ifadelerdir. Çok hadis bilmek, ictihad edebilmek anlamına geliyormuş gibi anlıyorlar ki bu da çok yanlış bir düşünce.

FATİH KUT: Yani çok hadis bilmek o kişi için ictihad edebilme kudreti anlamına gelmez diyorsunuz ?

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet öyle tabii. Bu iddialarını da sahabe toplumuna uyarlayalım bakalım ne çıkacak. Az önce fıkıhçı yani ictihad eden sahabiler 162 kişidir dedik. Peki hadîsçi sahabiler ne kadardı ? Yani Peygamberimizden bize hadîs nakleden sahabiler kaç kişiydi ? Sadece Baki b. Mahled, el-Müsnedu’l-Kebir (el-Musannef)inde 1300 (bin üç yüz) den fazla sahabe ravisinin adını söyler. Hadîs nakleden bin üçyüz kişi rakamı nerdeee, 162 kişi nerdeee. Bu sayıları yuvarlak olarak birbirine oranlayacak olursak, aşağı yukarı sahabe toplumunda on tane hadîsçi varsa buna karşılık bir tane fıkıhçı vardır. Bu ne demek? Bu, fıkıhçı, sahabe toplumunda hadiscilere göre % 10 oranındadır demektir. 1 fıkıhçıya karşılık 10 hadisci düşüyor. Öyleyse çok hadîs bilen çok ictihad eder, diye bir kaide yok. Bizimkiler de böylece, ‘çok hadis biliyorum, kendim ictihad ederim’, deme hakkına sahip olmazlar. Aksi iddia sahabe toplumundaki olguya ters düşer.

FATİH KUT: Buradan o çıkıyor matematiksel olarak.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Evet o çıkıyor. Bunu 3 örnekle daha destekleyeyim. Hadîste bir numara sahabi kimdir, diye sorsak.. Cevabı belli, her yerde yazar, herkes de bilir. Bu isim, Ebu Hureyre’dir. Ebu Hureyre bize Resûlullah Aleyhi´s-Salâtu ve´s-Selâm’dan 5374 hadîs nakletmiştir. Hemen hemen Kur´ân kadar bize hadîs nakletmiştir. Peki, en çok hadîs nakleden bu sahabinin, fıkıhta başka bir deyişle ictihadda bir numara olması gerekmez mi? Öyle ya hadiste 1 numara olan kişi, fıkıhta da 1 numara olmalı değil miydi o iddiaya göre!

FATİH KUT: Yani bu kadar hadîs bildiğine göre öyle olması gerekir.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Ama öyle olmamış, Ebu Hüreyre ‘çok hadis biliyorum, öyleyse çok ictihad ederim’ dememiştir. Fıkıhtaki 1 numaralar arasında yok Ebu Hureyre. Bir örnek daha vereyim : Mesela Hz. Ömer’in, hadîste adı geçmez. Kendisinden rivayet edilen hadîs 130-140 civarındadır. Ama fıkıh’ta bir numaradır. Demek ki hadis bilmek başka, ictihad etmek başka bir şeydir. İkisi birbiriyle doğru orantı teşkil etmez.

FATİH KUT: Demek ki çok hadîs bilmekle bu iş olmuyor.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Örneklerle net olarak ortaya çıkıyor ki durum bu. Dolayısıyla birisi “Ben çok hadîs-i şerîf okuyorum, öyle ise hiç bir fıkıhçıya ihtiyaç duymadan ictihad edip amel edebilirim”, diyemez, demesi yanlıştır. Bu yanlış iddianın sahabe toplumunda yeri yoktur gördüğünüz gibi.
En canlı bir örnek daha vereceğim. Resûlullah Aleyhi´s Salâtü ve´s Selâm Veda’ konuşmasını, hutbesini irad ederken son cümleyi şöyle bitiriyor :
فليبلغ الشاهد الغائب
“Burada olanlar, burada olmayanlara bunu bildirsin”. Dolayısı ile veda’ haccına gelmeyen sahabiler de var demiştik ya, geridekileri de hesap edersek 150 - 200 bin arası sahabi nüfusu tahmin ediyoruz. Yani benim bu sözlerimi aynen hatırda tutun, kendiniz yorumsuz olarak nakledin. Devamında buyuruyor ki
لعل الغائب اوعى من سامع
“Olabilir ki uzakta olan burada dinleyenden daha iyi anlamış olabilir”. Demek ki hadîs’i duyan, hatta nakleden kişi naklettiği kişiden daha iyi anlamamış olabilir.

FATİH KUT: Evet, buradan bu sonuç da çıkıyor.

PROF. DR. ORHAN ÇEKER: Buradan bu da çıkıyor. Netice şu ; Sahabe toplumunda hemen hemen on hadîsçi sahabeye karşılık bir fıkıhçı sahabe vardı. Fıkıhçı sahabe en geniş şekliyle söyleyecek olursak hadisci sahabeye göre onda bir oranında idi. 999’u mukallid idi. 1000’de 999’u ise taklid ediyordu. Dolayısı ile o 999’un taklid ettiği bir mezhebi vardı.

Mesela Abdullah b. Mes’ûd’a güveniyor, sahabeden gidip ona soruyordur. Ya da Hz. Ali’ye güveniyordur, gidip ona soruyordur. Ya da Hz. Aişe’ye kadınlar ve daha çok yakın akrabaları gidip ona soruyorlardı. Ya da diyelim ki Zeyd b. Sabit. Gidip ona soruyorlardı. Genelde Irak merkezli mezheplerin -Hanefilik gibi- kaynağında sahabeden Abdullah b. Mes’ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer vardır. Ama Medine kaynaklı mezheplerde -Malikîlik, Şafiîlik gibi- bunların dip notlarında, kaynaklarında Zeyd b. Sabit vardır, Abdullah b. Abbas vardır, Abdullah b. Ömer vardır. Yani o civarda yaşayan sahabiler vardır. Herkes kendi yakınındaki sahabiye gidip meselesini soruyordu. Ya da sahabi gidip yine bir başka sahabiye soruyordu. Dolayısıyla çok hadîs bilmek çok ictihad etmeyi gerektirmiyor. Zamanımızda kimi heyecanlı insanlar, özellikle gençler olur. ‘Ben binlerce hadîs okudum, öyleyse kendim amel ederim’ diyor. Bu sözler heyecandan öte bir şey ifade etmez. Vakıa bu iddiayı tekzib etmektedir.

Kısacası mezheb bid’at değil, sahabe toplumunda da bu olay var idi. Mukallid ve müctehid de, ictihad ve taklid de var idi. Sahabe toplumunu bizzat esas alırsak her hadîs bilen kişi, ictihad ediyor değildi. İctihad ayrı bir şeydir. Yani mezheb bid’at olmadığı gibi, sünnete uygun yaşantı biçimi demek olan tasavvufi yaşantı, veya zühd hayatı da sahabe toplumunda var idi. Ama nasıl ki aslı sahabe toplumunda var olduğu halde Hanefi ismi sonradan çıktı ise, tarikat da yaşantı olarak var idi, sadece ismi sonradan çıktı. Varlık olarak mevcuttu, bid’at / türedi değildi. İsmi sonradan çıkmış olabilir. Hiç önemli değildir. Mesela Kur´ân-ı Kerîm okuma ilmi demek olan tecvid ismi olmadığı gibi tecvid ismi ile bir ilim de yoktu ama Kur´ân-ı Kerîm’i güzel okuyup öğretme vs. var idi. Tecvid diye bir isim sonradan konulmuştur. Şimdi geçelim tasavvuf dış kaynaklı mıdır meselesine ?
Devamını Oku »