Oruçluya Mekruh Olan ve Olmayan Şeyler

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER :

ORUÇ VE İLGİLİ HÜKÜMLER





  1. Sakız Çiğnemek :

Sakız çiğnemek mutlaka mekrûhsa da, fukahadan bir kısmı yaz aylarında tarla-ve bahçede veya ağır işlerde çalışan işçilerin iyice özü alınmış sakızı çiğnemelerinde kerahet olmadığını söylemiştir.

Bunun dışında içindeki özü alınmadan çiğnenen sakız orucu bo­zar. Özü iyice alınmış olanı ise, orucu bozmaz ama mekruhtur.[1]



  1. Özürsüz Gıda Maddelerinden Veya Benzeri Nesnelerden Bir Şeyi Tatmak Veya Çiğnemek.

Ancak kadının kocası huysuz bir kimse ise, o takdirde evde bir olay çıkarmamak için yemek pişirirken tadına ve tuzlu olup olmadı­ğına bakabilir. Bunda kerahet yoktur. Bunun gibi, küçük çocuğuna ağzında çiğnedikten sonra bir şeyler yedirmek zorundaysa, o tak­dirde kerahet kalkar. Çünkü bunda zaruret vardır. Ancak kadın süt veya hazırlanmış çocuk maması bulabiliyorsa, o zaman bir şeyler çiğnemesi mekruhtur.[2]

Nafile oruçlarda ise bir şeyin tadına bakmakta kerahet yoktur. Fukahanın çoğu bu görüştedir.[3]



  1. Satın Alırken Bal, Yağ Ve Benzeri Bir Şeyin Tadına Bakmak.

Çarşı ve pazardan bal, yağ ve benzeri gıda maddelerini satın alırken, bunları güvenilir kimselerden satın alıyorsa, o takdirde ta­dına bakmak mekruhtur. Satıcılar güvenilir kimseler değilse o tak­dirde -aldanmamak için- tadmasında bir sakınca görülmemiştir. [4]Şu kadar ki bütün bu tadmalarda tadılan şey boğazdan aşağı girmemelidir. Aksi halde orucu bozar. [5]



  1. Büyük Abdestten Sonra Aşırı Derecede İstinca Etmek.

Suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan gereğinden  fazla istinca etmek mekruh sayılmıştır. Temizlik şarttır. Fazlası orucu bozabilir.[6]



  1. Abdest Alırken Veya Serinlemek İsterken Ağız Ve Buruna Faz­la Su Alıp Çalkalamak.

Bu durumda suyun boğaza kaçma tehlikesi bulunduğundan mekruh sayılmıştır. Normal biçimde su alıp gargara yapmadan ağ­zı ve burnu yıkamakta bir sakınca yoktur.[7]



  1. Nehir, Deniz, Havuz Ve Benzeri Yerlerde Yıkanırken Yellen­mek.

Bu durumda suyun dübürden içeri kaçma tehlikesi olduğundan mekruh sayılmıştır.[8]



  1. Banyo Yapmak, Başa Su Dökmek, Islak Beze Sarınmak.

Bunlar îmam Ebû Hanîfe'ye göre mekruhtur. îmanı Ebû Yusuf'a göre mekruh değildir. En zahir olan görüş te budur. [9]Fetva imam Ebû Yusuf'un görüşüne göredir.[10]



  1. Ağızda Tükrüğü Biriktirip Öylece Yutmak.

Gerçi tükrüğü yutmaktan kaçınmak mümkün değildir. Ne. Var ağızda biriktirip yutmakta zaruret yok, istek vardır. Bu bakımdan mekruh sayılmıştır. [11]



  1. İyice Suya Batırılmış Misvak Veya Diş 'Fırçası Kullanmak.

Bu, îmam Ebû Yusuf'a göredir. Diğer imamlara göre, sabah ve ıkşam ağıza ıslak misvak veya fırça sürmek mekruh değildir. İkin­cilerin görüşünde ümmet için kolaylık vardır.[12]

Sürme kullanmak veya bıyıklara yağ sürmek mekruh değildir, kncak böyle yapmakla daha çekici olmayı düşünüyorsa, Ramazanda bu gibi şeylerden kaçınmakta yarar görüldüğünden mekruh sa­pılmıştır. Yok gözlerini güneşten veya hastalıktan korumak için sür­me kullanıyorsa, bunda bir sakınca yoktur.[13]



  1. Güçsüz Düşeceğini Bildiği Halde Kan Aldırmak, Yani   Kan Vermek.

Güçsüz düşmüyeceğini biliyorsa, kan aldırmasında kerahet yok­tur. Herhalde sıhhi yönden aldırması gerekiyorsa, bunu iftardan sonraya bırakması uygun olur.[14]



  1. Zevcesini Şehvetle Öpmek.

Yaşlıların ve ilim adamlarının elini, küçük çocukların yüzünü Öpmekte bir sakınca yoktur. Şehvet duygusu olmaksızın kendi ka­rısını öpmekte böyledir. Ancak şehvet duygusuyla öpmesi mekruh­tur, orucun faziletini düşürür. [15]



  1. Karı Kocanın Bedenlerini Birbirine Dokundurmak Suretiyle Sevişmesi.

Bu da mekrûhtur-, orucun hem faziletini, hem sevabını düşürür. Çünkü oruç bir bakıma melekleşmek demektir. Nefse hakimiyet, uç­kura sahip olmaktır.[16]



  Cünüb Olarak Sabahlamak :

Fecir doğmadan önce herhangi bir sebeple cünüp olmak ve bu vaziyette sabahlamakta -oruçtan yana- bir sakınca yoktur. Ancak güneş doğmadan yıkanıp sabah namazına yetişmesi gerekir. [17]



 Gündüzleyin Uyurken İhtilâm Olmak :

Gündüzleyin uyurken ihtilâm olmak oruca zarar vermez. Çünkü bu elde olmayarak ortaya çıkan bir durumdur. Namaz vaktini geçirmeden yıkanmak gerekir.[18]



  1. Sahuru Fecir Doğmak Üzere Bulunan Vakte Geciktirmek.

Sahuru gecenin üçte ikisi geçinceye kadar geciktirmek müste-habsa da fecir doğmasına pek az bir süre kalıncaya kadar gecikti­rilmesi mekruhtur. Çünkü bu durum insanda şüphe doğurur.[19]



  1. İftarı Güneş Batar Batmaz Acele Etmek.

İftarı acele etmek müstehabdır. Ancak bu acele, henüz güneş iyice batmadan gerçekleşirse, oruç şüpheye girmiş olur. O halde acelesinde vakti iyice gözetmek gerekir.



Namazdan Önce İftar :

Akşam namazından önce iftar etmek müstehabdır. Buna sün­net diyenler de var. Ancak sofraya oturup uzun süre yemekle oya­lanma ve bu yüzden namazı vaktin sonuna geciktirmek pek uygun sayılmaz. Bu bakımdan akşam iftar vakti girince önce su, hurma, zeytin ve benzeri şeylerle orucu bozmak, yani iftar etmek, sonra ak­şam namazını kılıp öylece açlığı tamamen gidermek tavsiye edilmiş­tir.

Akşam İftar Sofrasında Otururken Şu Duâ Yapılır :

Türkçe anlamı :

«Allahım! Senin (rızan)  için oruç tuttum; ancak Sana imân et­tim; ancak Sana dayanıp güvendim ve ancak Senin verdiğin rızıkla iftar ettim. Yarının orucunu tutmaya niyet ettim. Geçmiş ve gele­cek günahlarımı bağışla...»[20]



  1. Şek Günü Oruç Tutmak.

Şaban ayının sonunda «bugün şabanın son günü müdür, yoksa Ramazanın ilk günü müdür? Kesinlikle bilmez şüphe içinde olursa o takdirde oruç tutması mekruhtur. îster Ramazan orucuna, ister başka bir vacibe niyet etsin, farketmez.[21]

Ancak buna rağmen oruç tuttuktan sonra o günün Ramazan ol­duğu belirlenirse, onun yerine geçer. Ramazan olmadığı anlaşılırsa nafile yerine geçer. Tutmaya niyet ettikten sonra bozarsa kazası ge­rekmez. Çünkü zaten tutulması mekruhtur.[22]

Böyle bir günde sadece nafile niyetiyle oruç utarsa, bunda bir sakınca yoktur. Sahih olan da budur. Bu niyetle oruç tuttuktan son­ra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban ayı olduğu anlaşılırsa, nafile oruç tutmuş olur. Bozacak olursa ka­zası gerekir.[23]

Böyle bir günde mutlak niyet getirmek mekruhtur. Bununla be­raber böyle bir niyetle oruç tutar, sonra o günün Ramazan olduğu anlaşılırsa, onun yerine geçer. Şaban olduğu anlaşılırsa, nafile yeri­ne geçer.[24]



  1. Şartlı Niyet Etmek.

Yarın Ramazan ise oruç tutacağım, değilse tutmayacağım, şek­linde şartlı niyet etmek hem mekruhtur, hem de oruç tutacak" olur­sa makbul değildir. «Yarın Ramazan ise onun orucunu, değilse fa­lan vâcib orucu», «Yarın Ramazansa onun orucunu, değilse, nafile orucu tutacağım» diye niyet etmek te mekrûhsa da böyle bir niyetle tutulan oruç Ramazana raslarsa onun yerine geçer, raslamazsa ni­yet ettiği vâcib ya da nafile oruç yerine geçer. Fukahadan çoğuna göre bu durumda niyet ettiği vâcib oruç yerine geçmez, o da nafile olarak kabul edilir.[25]



Şek Günü :

Şek gününü şöyle tarif etmişlerdir : Şabanın 29'nu 30'una bağla­yan gece hava sisli ya da bulutlu bulunduğu için hilâli tesbit müm­kün olmazsa veya böyle bir havada hilâli gören bir ya da iki kişinin şehadeti reddedilirse, o taktirde o gün «şek günüdür», oruç tutmak mekruhtur. Ama hava açık olursa, artık şek günü diye bir konu kal­maz. Çünkü açık havada hilâl görülebilir.[26]

Ancak Şaban ayını oruçlu geçiren veya bu ayın pazartesi ve perşembe günlerini oruçlu geçiren kimsenin orucu şek gününe ras-larsa bunda bir sakınca yoktur. Hattâ oruç tutması afdaldır.[27]

Bunun gibi Şaban ayının sonundan üç gün oruç tutmayı tasar-lamışsa, o takdirde üçüncü gününün orucunun şek gününe raslama-sında bir sakınca görülmemiştir.[28]



  1. Ramazan Ve Kurban Bayramı Gününde Oruç Tutmak.

Bu günler mü'minlerin sofra kurma, fakirlerle, dost ve yakın­larla oturup yemek yeme günüdür. Bu bakımdan oruç tutulması mekruhtur. Kurban Bayramı gününü takip eden Teşrîk günleri -ki bu üç gün sürer- de oruç tutmak mekruhtur. [29]O halde bu gün­lerde oruca niyet edip başladıktan sonra iftar ederse, kazası gerek­mez. [30]



  1. Şevval Ayından Altı Gün Oruç Tutmak.

îmam Ebû Hanîfe'ye göre, ister üstüste, ister dağınık vaziyette Şevval ayından altı gün oruç tutmak mekruhtur. îmam Ebû Yusuf'a göre, üstüste tutulursa mekruhtur, dağınık tutulursa mekruh değil­dir. Hicrî beşinci asırdan sonra gelen fakihlerin hemen hepsi bu ko­nuda îmam Ebû Hanîfe'nin görüşüne katılmayıp sözü edilen altı gün orucun tutulmasında bir sakınca görmemişlerdir.[31]

îmam Rediyüddin Serahsi'ye göre de hüküm böyledir, yani tu­tulmasında bir sakınca yoktur ve sahih olan da budur. Ancak her hafta iki gün tutulması tavsiye edilmiştir. Bunun müstehab olduğu­nu söyliyenler de var.[32]



  1. Bayram Günleri De Dahil Olmak Üzere Bütün Seneyi Oruçlu Geçirmek.

Bütün seneyi oruçlu geçirmek, sünnete ayları olduğundan mekrûh sayılmıştır. Ancak bayram günleri iftar edilirse, bunda kerahet yoktur, diyenler çoğunluktadır. Muhtar olan görüş te budur.[33]



  1. Geceli Gündüzlü Oruç Tutmak.

Geceli gündüzlü bir gün veya birkaç gün oruç tutmak ta mek­ruhtur. Çünkü sünnete uygun değildir. Buna savm-i visal derler, Peygamberimiz (A.S.) bu tarz bir orucu makbul saymamıştır.[34]



Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün İftar Etmek :

Afdal olanı, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmektir. Buna Savm-i-Davud, yani Davud Peygamberin orucu denir.

«Bütün seneyi oruçlu geçiren, oruç tutmamıştır.»[35]

Ashabın ileri gelenlerinden Amir oğlu Abdullah (R.A.) anlatı­yor : Ben geceleri namaz kılmaya, gündüzleri de oruç tutmaya baş­ladım. Amacım, gücüm yettiği kadar bütün ömrümü böyle geçirmek­ti. Resûlüllah (A.S.) durumu öğrenince beni çağırıp sordu .

—  Geceleri namaz kılmaya, gündüzleri oruç tutmaya devam et­tiğin bana haber verildi, doğru mu?

—  Evet, dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu :

—  Ya Abdellah! Hem oruç tut, hem iftar et, hem namaz kıl, hem uyu. Çünkü bedenin senin üzerinde hakkı vardır, zevcenin de senin üzerinde bir hakkı vardır, misafirin de bir hakkı vardır. Her aydan üç gün oruç tutman sana yeter.

Ben :

—  Ya Resûlellah!    Bundan fazlasını tutabilirim, dediğimde bu­yurdu ki :

—  O halde her hafta üç gün oruç tut.

—  Daha fazlasına güç getirebilirim, dedim. Buyurdu ki :

—  O halde Davud Peygamberin orucu gibi oruç tut,    fazlarını yapma.

Bunun üzerine sordum :

—  Ya Resûlellah! Davud Peygamberin orucu nasıldı? :

— O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi.

Diye cevap verdi.[36]



  1. Yalnız Cumartesi Günü Oruç Tutmak.

Cumartesi günü Yahudinin dinlenme ve ibâdet günü sayıldı­ğından onlara benzememek için bu günde oruç tutmak mekruh sa­yılmıştır.

Sahih rivayete göre; Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur :

«Cumartesi günü oruç tutmayın; meğerki size farz olan oruç o güne raslarsa o takdirde tutabilirsiniz. Cumartesi günü bir üzüm kabuğundan veya bir ağaç 'filizinden başka bir şey bulamıyacak olursanız, onları çiğneyip yiyin.»[37]



  1. Yalnız Pazar Günü Oruç Tutmak.

Fukaha bu konuda ihtilâf etmiştir. Şemsü'l-eimme El-Halvânî, bu güne bir saygı duymaksızın oruç tutmak mekruh değildir, demiş­tir. Sahih olan da budur. [38]



  1. Yalnız Cuma Günü Oruç Tutmak.

Cuma mü'minlerin haftalık toplantı günüdür. O gün daha çok kaynaşır, ikramlarda bulunulur. Ancak her aydan üç gün oruç tutan kimsenin cuma gününe tesadüf eden orucu ile cuma günü oruç tutacağını adayanın orucu istisna teşkil eder. Bununla beraber İbn Nüceym yalnız cuma günü oruç tutmanın müstehab olduğunu kay­deder.[39]



  1. Nevruz Günü Oruç Tutmak.

Nevruz, güneşin koç burcuna girdiği 21 Mart'a tesadüf eder ve ilkbaharın başlangıcı sayılır. Daha çok Mecusîlerle Rafizîlerin kut­sal saydığı bir gündür. Bu bakımdan dinimiz sözü edilen günde oruç tutmayı mekruh kılmıştır. Ancak âdet halinde tutmakta olduğu oruç bugüne raslarsa o takdirde kerahat yoktur. [40]



  1. Mehrican Günü Oruç Tutmak.

Farsça mehrigan kelimesinden muarrabdır. Son bahar mevsimi­nin birinci ayının 16. gününe verilen bir isimdir. Rivayete göre meş­hur Feridun Şah bugün Dahhak'a karşı zafer bulmuştur. Bu sebeple sözü edilen güne itibar edilmemesi için oruç mekruh sayılmıştır. Ancak oruç tutmayı itiyad ettiği günler bu güne raslıyacak olursa veyat,bu günden bir gün önce başlamak suretiyle iki veya üç gün oruç tutmak mekruh değildir. Çünkü maksad o güne bir başkalık sunmaya yönelik değildir. Muhtar olan da budur.[41]



  1. Hiç Konuşmamak Üzere Oruç Tutmak.

Buna «savm-i sumt» denir. Sözde orucun daha yüksek sevap ve faziletine erişmek için oruçlu bulunduğu sürece hiç konuşmamak üzere niyet eden kimsenin bu ölçü ve anlamdaki orucu mekruhtur. Çünkü Sünnete uygun değildir.[42]



  1. Kocasının Müsaadesini Almayan Kadının Tuttuğu Nafile Oruç.

Bu, daha çok karı koca arasındaki hakların sağlıklı biçimde ayakta tutulmasına yöneliktir. Ancak kadının hac veya umre yapar­ken bu sırada kocasından müsaade almadan nafile oruç tutmasında kerahet yoktur. Bunun gibi kadının kocası hasta bulunur veya oruç­lu olursa, o takdirde kadının nafile oruç tutması için kocasından mü­saade almasına gerek yoktur.

Bu istisnaların dışında kadın- müsaade almadan nafile oruç tutarsa, kocası onun orucunu bozdurabilir. Bu durumda kazası da ge­rekmez. Fukahadan çoğu bu hususta görüş birliği halindedir.[43]



İşverenin Müsaadesini Almadan İşçinin Tutacağı Nafile Oruç.

Nafile oruç işçiyi zayıf düşürüyor, çalışmasına te'sir ediyorsa, o taktirde işverenin müsaadesini almadan tutması mekruhtur. Çünkü aldığı ücretin karşılığını emek olarak vermesi gerekir. Ancak işçi­nin tutacağı nafile oruç işini aksatmıyor, aldığı ücret karşılığında emeğini ortaya koyabiliyorsa, o takdirde bunun için işverenden mü­saade almasına gerek yoktur.[44]

Adamın kız kardeşi, kızı, anası, anenesi ve diğer yakın hısımla­rından olan kadınlar müsaade almadan nafile oruç tutabilirler.[45]



  1. Yolculuk Halinde -Bünyeyi Güçsüz Düşürdüğü Takdirde Nafile Oruç Tutmak.

Yolculuk halinde Ramazan orucunu bozmaya ruhsat verildiği gibi, bedenî güçten düşüreceği biliniyorsa, nafile oruç tutmak mek­ruh sayılmıştır. Böyle bir durum yoksa, oruç tutması afdaldır. An­cak yolculuk arkadaşlarının çoğu oruç tutmuyorsa, onlara uyması daha uygun olur. Bu da daha çok yiyeceklerini ortaklaşa kullandık­ları takdirdedir.[46]

Yolculuk halinde iken oruca niyet edip sabahladıktan sonra ya kendi beldesine veya başka bir beldeye girip ikaamete (eyleşik ol­maya) niyet getiren kimsenin başladığı orucu bozması mekruh olur.[47]



Üzerinde Ramazan Orucu Kazası Bulunan Kimse Nafile Oruç Tutabilir Mi?

Üzerinde Ramazan orucu kazası bulunan kimsenin bunu ilk fır­satta yerine getirmesi gerekir. Ancak henüz kaza orucunu tutmadan herhangi bir sebeple nafile oruç tutabilir. Bunda kerahet yoktur.

Eyyamü'l-Biyd :

Kameri ayların 13, 14 ve 15. günlerine   Eyyam-l Biyd   denir.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu günlerde oruç tuttuğu için ümmeti­ne müstehab sayılmıştır. Nitekim Ebu Zer (R.A.) diyor ki ; «Resûlül­lah (A.S.) Efendimiz her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmamızı emretti ve bu bir yılın orucuna denktir, buyurdu.»[48]



Pazartesi Ve Perşembe Günleri Oruç Tutmak 

Bu iki günde oruç tutmak müstehabdır. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çoğu zaman bu iki günde oruç tutardı. Bununla ilgili ola­rak da şöyle buyurmuştur :

«Şüphesiz ki ameller her pazartesi ve perşembe (Allah'a) arz-olunur. Allah her müslümanı veya her mü'mini bağışlar, ancak bir­birleriyle küsü tutanları bağışlamaz. «Bu ikisini geciktirin...» buyu­rur,  (yani barışıncaya kadar bağışlanmaları geciktirilir).»[49]



Haram Aylarında Oruç Tutmak :

Haram ayları dörttür : Zilkaade, Zilhicce, Muharrem ve Receb. Bu ayların her perşembe, cuma ve cumartesi günleri oruç tutmak müstehabdır.[50]



Zilhiccenin İlk Dokuz Günü Oruç Tutmak :

Hacc ayı olan Zilhicce'nin ilk dokuz gününde oruç tutmak müs­tehabdır. Müslümanların hac ibâdeti için kutsal topraklarda birara-ya geldiği bu günlerde tecelli eden ilâhî rahmet ve-gufrandan nasib almanın yollarından biri de şüphesiz ki sözü edilen günlerde Allah'a yönelip oruç tutmaktır.

Nitekim Hz. Hafsa (R.A.) diyor ki':

«Dört şeyi Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hemen hemen hiç terk-etmedi diyebilirim : Âşûrâ orucu, Zilhicce'nin ilk on gününün oru­cu, her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç ve bir de sabah farzından ön­ce iki rek'at namaz...»[51]

Ancak Arafe günü oruç tutmak hacılara mekruhtur. Bu da on­ları güçten düşürdüğü takdirde böyledir. Gücü yerinde olup hac ibâ­detini aksatmadan yerine getirebilenlere mekruh olmadığı fukahaca kabul edilmiştir.[52]Bunun gibi, Terviye  (Zilhiccenin 8. günü) oruç tutmak ta hacılara yine aynı sebeple mekruhtur.

Konuyu Özetliyelim :

Sünnet ve müstehab oruçlardan daha çok rağbet edilmesi tavsi­ye edilenleri şunlardır : Muharrem ayının dokuz ve onuncu veya onuncu ve onbirinci günleri oruç tutmak. Receb ayında oruç tutmak, Şaban ayının çoğunu oruçlu geçirmek. Zilhiccenin ilk dokuz günün­de oruç tutmak. Her ayın 13, 14, 15. günlerinde oruç tutmak. Pazar­tesi ve perşembe günleri oruç tutmak.[53]



ORUCU BOZAN VE BOZMAYAN ŞEYLER :

Orucu bozan şeyler genellikle ikiye ayrılır : Bozup yalnız kaza­yı gerektiren sebepler; bozup hem kazayı hem keffareti gerektiren sebepler.

Orucu bozup yalnız kaza edilmesini gerektiren şeyler :

1-Yanılarak bir şey yemek, içmek veya cinsel yaklaşmada bu­lunmak.

Bu hususta kasıt bulunmadığı için bozulan oruçtan dolayı sade­ce kaza gerekir. Yanılarak değil de unutarak bir şey yer veya içerse ya da cinsel yaklaşmada bulunursa, o takdirde orucu bozulmadığı gibi bir şey de gerekmez.

Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz:

«Kim oruçlu bulunduğu halde unutur da bir şey yer veya bir şey içerse, orucunu tamamlasın, çünkü bu Allah'ın onu yedirmesi ve içir-mesidir (ki kendisine sevkedilmiştir.»[54]

O halde ister farz ister nafile oruç tutarken unutarak bir şey yemek veya içmek orucu bozmaz. Ne var ki farkına vardığı an der­hal yemeyi veya içmeği terketmesi gerekir.[55]

Unutarak orucunu yiyen adamı bu vaziyette gören kimse şu hususa dikkat etmelidir:

-Adam zayıf, göçsüz ya da çok yaşlı bir kimse ise   ona oruçlu olduğunu hatırlatmaz. Güçlü kuvvetli ise hatırlatır. [56]

2-Silah, dayak ve ölüm tehdidiyle orucunu bozan kimseye sa­dece kaza gerekir. Çünkü bunu kendi ihtiyarıyla yapmış değildir.

3-Dışarıdan atılan bir şey oruçlunun ağzından içeri girip bo­ğazından aşağı inerse, orucu bozulur, ancak sadece kazası gerekir. Çünkü bu hususta hiçbir kasdı yoktur.

4-Uykuda iken bir şey yer veya içerse, orucu bozulur ve sade­ce kaza gerekir.[58]

5-Yenilmesi mutad olmayan maddelerden bir şey yer veya yu­tarsa, orucu bozulur, ancak âdetten o tür şeyler yenilmediği için sa­dece kazası gerekir. Buna birkaç misal verelim : Taş, toprak, maden ve benzeri şeyler bu cümledendir.[59]

O halde oruçlu kimse taş ya da bir meyve tohumu, pamuk, yün, kâğıt ve toprak gibi maddelerden birini yiyecek veya yutacak olur­sa orucu bozulur. Bunlar yenilen maddeler olmadığı için sadece bo­zulan orucun kazası gerekir.

Bunun gibi, henüz olgunlaşmamış yeşil cevizi veya olgunlaşıp kabuğu sertleşen ceviz veya bademi, ya da kabuğuyla birlikte yu­murtayı yutan kimseye de yalnız kaza gerekir.[60]

Kabuğu henüz yeşil kalıp sertleşmiyen fıstık tâ ceviz gibidir. Ka­buğu kurumuş fıstık ise o vaziyette çiğnenerek yenilirse orucu boza­cağı gibi, hem kaza, hem de keffareti gerektirir. Çiğnenmeden yutu-lursa sadece kazayı gerektirir.[61]

Kurumuş karpuz ve kavun kabuklarını -tiksinilip yenilmiyecek bir görünüm arzediyorsa- yiyen kimsenin orucu bozulur, ancak sa­dece kazası gerekir. Çünkü âdette bu tür kabuklar yenilmez.

Pişmedik pirinç veya darı yemekte sadece kazayı gerektiren se­beplerdendir. Pişmedik mercimek ve benzeri maddeler de böyledir. Çamur yemek te aynı guruba girer. Ancak yenilen çamur, bazı şahıs­lar tarafından yenilen, türden ise, o taktirde hem kaza, hem keffareti gerektirir.

6-Dişler arsında kalan yemek kırıntılarını yutmak ta orucu bozar.   Ancak yutulan kırıntının en az bir nohut büyüklüğünde ol­ması halinde hüküm böyledir. Daha az olursa, orucu bozmaz.O hal­de nohut büyüklüğünde veya daha fazla miktarda olan kırıntıyı yut­mak sadece kazayı gerektirir. Keffareti de gerektirir, diyenler varsa-da en sahih olanı, sadece kazayı gerektirir hususudur.[62]

O hal­de dişleri arasında kalan bir susamı yutan kimsenin orucu bozulmaz, sadece kerahet işlemiş olur.Ama dıştan böyle bir şey alıp yutarsa, orucu bozulur.   Bunda fukahanın ittifakı var. Keffareti   gerektirip gerektirmediği hakkında farklı görüşler vardır; muhtar olan kavle göre, çiğnemeden yutarsa keffarette gerekir. Çiğneyecek olur, tadı boğazında hissedilmezse, bir şey gerekmez. Hissedilirse, sadece kaza gerekir. Sahih olan da budur.[63]

Buğday tanesi de böyledir.

7-Sahur yerken lokma ağzında iken fecir doğarsa veya sahur­da fecir doğunca bir lokma ekmek alıp ağzına kor, bunu unuttuğu için yapar ve hemen oruçlu olduğunu hatırladığı halde yutarsa ken­disine keffaret te gerekir. Ancak ağzındaki lokmayı önce çıkarır, sonra tekrar ağzına koyup yutarsa, o takdirde sadece kaza gerekir, Sahih olan da budur.[64]

8-Başkasının tükrüğünü yutmak.

Başkasının tükrüğünü yutmak mutad olmadığı için keffaret ge­rekmez, sadece kaza etmesi vâcib olur. Ancak sevgilisinin ve dostu­nun tükrüğünü yutarsa, o takdirde keffaret te gerekir.[65]

9-Kendi tükrüğünü avucuna aldıktan sonra tekrar ağzına çevi­rip yutmak.

Sırf dışarı çıkarıp tekrar ağzına aldığı için kaza etmesi gerekir. Çıkarmadan yutacak olsa bir şey gerekmez.

Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip ten sonra yutarsa, yine bir şey gerekmez. Çünkü bu durumda tuk-rük ağızdan ayrılmış sayılmaz.[66]

Bir hastalıktan dolayı ağzından çıkan su tekrar geri dönüp bo­ğaza girerse, orucu bozmaz. Çünkü bundan korunmak çok zordur. [67]Ağzı su ile çalkadıktan sonra kalan ıslaklık tükrükle birlikte yutulduğu takdirde orucu bozmaz. Zira ağıza bulaşan ıslaklığı ta­mamen gidermek mümkün değildir. Bu bakımdan orucu bozmıya-cağına fetva verilmiştir.

Bunun gibi burnuna doğru gelen balgamı yutacak olursa, oru­cu bozulmaz. Çünkü bu da tükrük gibidir, dışarı çıkmadığı için oru­cu bozması söz konusu değildir.[68]

10-Kan yemek.

İslâm'da, kanın yenilmesi haram kılındığı için oruçlu ondan yi­yecek olursa, orucu bozulur, ancak sadece kaza gerekir. Hem insan çoğu zaman kan yemekten tiksinir.

11-Dişler arasında akan kan tükrükle birlikte boğaza .girerse, bakılır : Kan tükrükten daha fazlaysa oruç bozulur, azsa bozulmaz. İkisi eşit durumda olursa, istihsanen oruç bozulur.

12-Dikiş veya dokumacılık yaparken renkli ipek ya da .pamuk ipliğini ağzına soktuğunda tükrüğü ipliğin rengini alır ve o vaziyet­te yutulursa oruç bozulur. Ancak unutarak bunu yaparsa bir şey ge­rekmez.[69]

Yenilmesi mutad olmayan, hatta tiksindirici olan bir şeyin ağı­za girip boğaza kaçması orucu bozar, ne var ki sadece kaza gerekir. Ama kaçınılması çok zor olan sinek ve benzeri bir haşerenin ağız­dan içeri girip boğaza inmesi, orucu bozmaz.[70]

Boğaza giren yağmur ve kar tanesi de orucu bozar. Sahih olan da budur.

Yemekten yükselen buhar, yerden kalkan toz ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerden korunmak çok zordur.[71]

Göz yaşından bir iki damlanın ağıza girmesi orucu bozmaz. An­cak fazla miktarda olur da tadı ağızda ve boğazda hissedilirse, o takdirde bozar. Yüzden akan ter de böyledir.[72]

Derideki gözeneklerden içeri giren yağ ve benzeri şeyler orucu bozmaz. Çünkü bu gibi şeylerin orucu bozabilmesi için tabii yollar­dan içeri girmesi gerekir.

Serinletici niteliği hissedilen soğuk su ile yıkanmak ta orucu bozmaz. Çünkü tabii yollardan içeri giren bir şey olmamıştır.[73]

Göze akıtılan ilacın eseri boğazda hissedilse bile orucu bozmaz. Bunun için öksürdüğünde ağzına gelen balgam veya tükürükte gö­züne sürdüğü sürmenin eseri görülse, oruç bozulmuş sayılmaz. [74]Sahih olan da budur.

Ağız dolusu kusmak orucu bozmaz. Gelen bu kusuntu kendiliğin­den geriye dönerse, îmam Ebû Yusuf'a göre bozar. İmam Muhâmmed'e göre bozmaz. Çünkü bu durumda imsak kasden terkedilme-miştir.

Kasden ağız dolusu kusmak orucu bozar. Bunda fukahanm gö­rüş birliği var. Çünkü bu durumda geriye az veya çok bir miktar gi­der. Bundan dolayı sadece orucun kazası gerekir.

Kasden kusar ve bu ağız dolusu olmaz da kendiliğinden geri dö­nerse,îmam Muhammed'e göre orucu bozar; îmam Ebû Yusuf'a gö­re bozmaz.[75]

Gelen kusuntu yenilen yemek veya safra ve acı su olursa, belir­tilen hükümler câridir. Sadece balgam olursa, ağız dolusu olsa bile İmam Ebû Hanîfe ile îmam Muhammed'e göre orucu bozmaz. îmam Ebû Yusuf'a göre, bu da ağız dolusu olursa, orucu bozar. Bu konuda Ebû Yusuf'un görüşü daha çok uygun kabul edilmiştir.[76]

Tenasül aletine ve bir de burna akıtılan ilaç orucu bozar. Ne var ki bu sadece kazayı gerektirir.[77]

Kulağa akıtılan su veya ilaç -muhtar olan kavle göre- orucu boz­maz. Çünkü kulak zarı akıtılan su veya ilâcın dimağa veya boğaza girmesine engel olur. [78]sahih olan da budur.

Kadının tenasül cihazına akıtılan ilaç ve benzeri şeyler orucu bozar. Fukahanın bu hususta ittifakı vardır. Sahih olan da budur.[79]

Başta veya karın nahiyesinde bulunan derince bir yaraya konu­lan ilaç dimağa veya mideye ulaşmazsa, o takdirde orucu bozmaz. Konulan ilaç sıvı olursa, İmam Ebû Hanîfe'ye göre, oruç -ihtiyaten-bozulmuş sayılır.İmameyn'e göre, dimağa veya mideye ulaştığı bi­linmediği takdirde bozmaz. îlaç katı veya toz halinde olursa, ittifak­la orucu bozmaz. [80]

Vücuda isabet eden ok veya mızrak tamamen içeride kalırsa, orucu bozar; bir kısmı içeride, bir kısmı dışarıda kalırsa bozmaz.[81]

Buna kıyasla, isabet eden mermi içeride kalırsa, orucu bozar, delip geçerse, bozmaz.

Bir ucunu elinde tuttuğu halde bir ağaç çubuğunu yutan kim­senin de orucu bozulmaz, tabii ağacı tekrar çıkarmak şartiyle hü­küm böyledir. Çıkarmadığı takdirde oruç bozulur.

Taharet yaparken veya başka bir nedenle parmağın dübüre ve­ya tenasül cihazına girmesi -ıslak olmadığı takdirde- orucu bozmaz. Parmak ıslak veya yağlı bulunursa, o taktirde orucu bozar.[82]

Taharet yaparken dübür dışarı çıkarsa, ıslak elle dokunulmuş-sa, o taktirde ıslaklığı kalkıncaya kadar bekleyip öylece içeri sok­mak uygun olur, aksi halde oruç bozulur.[83]

Zorlanarak   cinsel yaklaşmada bulunan   kimsenin   orucu bozulur, ancak keffaret gerekmez, sadece kaza etmekle yetinir. Çünkü bu ifâde dışında meydana gelmiştir. Bunun gibi karısı kocasını cin­sel yaklaşmaya zorlar, o da karısına uymak zorunda kalırsa, oruç bozulur, yalnız kazası gerekir. Kadına ise, hem kaza hem de kef­faret gerekir.[84]

Cinsel temasta bulunurken fecirin doğmak üzere olduğundan endişe duyarak tenasül aletini çeker ve bu sırada fecir doğarsa, me­ni aksa bile orucu bozulmamış sayılır. Sahih olan da budur.[85]

Cinsel temasta bulunurken fecir doğar, o da o vaziyette kalırsa, hem kaza, hem keffaret gerekir. Zahir rivayet böyledir.[86]

Kadına şehvetle bakıp veya bu gibi şeyleri düşünerek menisi akan kimsenin orucu bozulmasa da faziletini yitirmiş olur. Çünkü oruçtan maksad, hayvanı sıfatlardan uzaklaşıp melekle sinektir. Bu tür hareketler ise, orucun mâna ve maksadına taban tabana zıd-dır.[87]

Karısını şehvetle öpüp okşarken menisi akarsa, orucu bozulur, sadece kazası gerekir. Kadın da kocasını şehvetle öperken tenasül cihazında ıslaklık meydana gelip dışarı çıktığını hissederse, orucu bozulur. Islaklık duymazsa bozulmaz. Bu durumda kadın lezzet du­yar ama ıslaklık duymazsa, İmam Ebû Yusuf'a göre, orucu bozulur. İmam Muhammed'e göre bozulmaz. Burada fetva îmanı Muhammed'in kavline göredir.[88]

Bu durumda elle dokunmak, kucaklamak, teni tene dokundur­makta öpmek gibidir. Bütün bunlar şehvetle yapılırsa orucun fazile­tini düşürür, meni akmasına sebep olursa, -orucu bozar.[89]

Kadının giyinik bulunduğu elbiseye elle dokunmak sonucu er­keğin menisi akarsa, vücudun hararetini hissetmişse orucu bozulur, hissetmemişse bozulmaz. Her şeye rağmen Ramazan'da bu hususla­ra çok' dikkat etmek gerekir.[90]



Kadın Kocasına Dokunup Ta Tahrik Ederse :

Ramazan'da kartın kocasına ya eliyle, ya da bedeniyle dokunup onu tahrik eder ve bu sebeple adamın menisi akarsa, orucu bozmaz. Ancak adamın bu hususta isteksizlik göstermesi ve mümkün olduğu nisbette bu tür hareketlere fırsat vermemesi uygun olur.[91]



Herhangi Bir Hayvanın Tenasül Cihazına Dokunmak :

Hayvanların tenasül cihazına şehvetle dokunmak haramdır. Oruçlu iken ya şehvetle ya da böyle bir düşünce taşımaksızın dokun­ma neticesi menisi akan kimsenin orucu bozulmasa bile, o orucun sevap ve faziletini yitirmiş olur, üstelik günahkâr da sayılır.[92]



Oruçlu İstimna Ederse :

Oruçlu kimse şehvetini teskin için istimna eder, yani eliyle tah­rik edip menisini akıtırsa, orucu bozulur ve sadece kazası gerekir. Muhtar olan da budur. [93]Ancak böyle yapmak orucun sevap ve faziletini düşürür, daha doğrusu orucu hedefinden saptırır.[94]



Kadınların Sevicilik Yapması :

Oruçlu bulunan kadınlar sevicilik yaparken menileri dışarı çı­kar, yani tenasül cihazının dışında ıslaklık hissedilirse, oruçları bo­zulur. Aynı-zamanda büyük günah işlemiş olurlar. Meni akmadığı takdirde oruçları bozulmaz ama oruçtan elde edilecek sevap ve fa­ziletin tamamını yitirmiş olurlar.[95]



HEM KAZA, HEM KEFFARETÎ GEREKTİREN SEBEPLER :



  1. Kasden Bilerek Cinsel Yaklaşmada Bulunmak.

Kasden cinsel temasta bulunan kimsenin menisi aksın akmasın orucu bozulur ve kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Lutînin de durumu böyledir. [96]Faille mef ul aynı hükme tabidirler. Yani ikisinin de orucu bozulur ve kendilerine hem kaza, hem keffaret ge­rekir. Ama kadın bu konuda zorlanırsa, o takdirde ona sadece kaza gerekir.[97]



  1. Yenilmesi Mutad Olan Bir Şeyi Kasden Yemek Veya İçmek.

Yenilmesi mutad olan gıda maddelerinden bir şey yemek veya içmek, ya da tedavi için herhangi bir ilacı içmek ya da yutmak oru­cu bozar, hem kaza hem keffareti gerektirir.[98]

Bunu birkaç misalla açıklıyalım :

Ekmek, su, meyve ve sebze sulan, et, balık ve benzeri gıda mad­deleri bu cümledendir. Ama kavurulmadık bir arpa danesini yut­mak böyle değildir; yenmesi âdet olmadığı için orucu bozar ama kef­fareti gerektirmez. Diğer maddeleri buna, kıyas edip hükme bağla­mak gerekir. Sonra bir şeyin yenilmesinin mutad olup olmadığı bel­denin âdetine bakılarak belirlenir.

Meselâ : Bir beldede üzüm yap­raklarını çiğ olarak yemek âdet halinde ise, o takdirde oruçlu bunu o beldede yerse kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama bu­nu çiğ olarak yemiyen ve böyle bir âdetleri bulunmayan bir belde halkı için hüküm değişebilir. Ne var ki, üzüm yaprağı genellikle hem çiğ, hem pişmiş olarak yenilir. Ama bu yapraklar iyice kortlaşıp yenilmiyecek duruma gelirse, o takdirde oruçlu ondan yerse ken­disine sadece kaza gerekir. Çünkü iyice kartlaşmış üzüm yaprağı­nın yenilmesi mutad değildir.[99]

Çağla badem ister yutulsun, ister çiğnenerek yenilsin, her iki durumda da hem kaza, hem keffaret gerekir. Ama iyice sertleşip ka­buk haline gelirse, yutulduğu takdirde sadece kazayı gerektirir. Çün­kü bademi bu şekilde yutmak mutad değildir.[100]

Az miktarda tuz yemek te hem kaza hem keffareti gerektirir. Çünkü az miktarda tuz yemek mutaddır. Ama çok miktarda yemek mutad olmadığından sadece kazayı gerektirir. [101]Sahih olan da budur.

Konuyla İlgili Bazı Meseleler :

Unutarak bir şey yer veya bir şey içer ya da cinsel temasta bu­lunur ve sonra hatırlayınca bunun orucu bozduğunu sanarak kas­den bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir, keffaret gerekmez.İmam Ebû Hanifeye göre, unutma neticesi bir şey yemek veya içmekle orucunun bozulmadığını bildiği halde yine de bir şey yer ve içerse, sadece kendisine kaza gerekir. Sahih olan da budur. Fetva daha çok birinci kavle göredir.[102]

Elinde olmayarak kusar ve bununla orucunun bozulduğunu sa­narak bir şey yer veya içerse, kendisine sadece kaza gerekir. Bozma­dığını bildiği halde bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gerekir.[103][190]

Bunun gibi, uykuda ihtilâm olur ve uyandıktan sonra bunun orucu bozduğunu sanarak bir şeyler yer veya içerse kendisine sade­ce kaza gerekir. Ama ihtilâm olmanın orucu bozmadığını bildiği hal­de bir şey yer veya içerse, o takdirde hem kaza, hem keffaret gere­kir.[104]

Kan aldırdıktan sonra orucunun bozulduğunu sanıp bir şey yer veya içerse, bu durumda kendisine hem kaza hem keffaret gerekir. Meğerki bu hususta kendisine fetva verilmiş ola, o takdirde sadece kaza gerekir.[105]

Gözlerine sürme çektikten veya bıyıklarına yağ sürdükten son­ra bile bile bir şey yer veya içerse, hem kaza, hem keffaret gerekir. Ancak birisi ona bu konuda fetva verecek olursa, o takdirde sadece kaza gerekir.[106]

Yolculuk halinde bulunan kimse zevaldan önce memleketine ayak basar, bü arada hiçbir şey de yememişse, oruca niyet ettikten sonra cinsel temasta bulunursa kendisine sadece kaza gerekir.

Bunun gibi akli dengesini kaybeden kimse zevalden önce ken­dine gelir ve orucu niyet ettikten sonra bir şey yer veya cinsel temas­ta bulunursa, o takdirde sadece kaza gerekir.[107]

Oruca niyet etmeden sabahlar, sonra zeval vaktinden önce oruç tutmaya niyet eder, sonra bir şey yer veya cinsel temasta bulu­nursa, kendisine sadece kaza gerekir.

Hem kaza, hem keffareti gerektirir şekilde orucunu bozduktan sonra ağır şekilde hastalanırsa, o takdirde keffaret düşer. İleride sa­dece o günü kaza etmesi gerekir. [108]En sahih olan kavi de budur. Misvak veya fırça ile dişlerini temizledikten sonra bununla oru­cunun bozulduğunu sanarak bir şey yer veya içerse, kendisine hem kaza, hem keffaret gerekir.

Gıybette bulunduktan sonra orucunun bozulduğunu sanarak bile bile bir şey yer veya içerse, -isterse bu konudaki hadîse dayana­rak kendisine bu konuda fetva veren de olsun- hem kaza hem kef­faret gerekir.[109]

Kadın orucunu bile bile bozduktan sonra ayhali veya lohusa olursa, üzerinden keffaret kalkar, sadece o günü ileride kaza etmesi gerekir.[110]

Orucunu bile bile bozduktan sonra kendi kendini yaralar ve oruç tutamıyacak kadar kan kaybederse, yine de keffaret cezasın­dan kurtulmaz. Çünkü kendini takatsiz kılmakta kasıt vardır. Sahih olan da budur.

Bile bile cinsel yaklaşmada bulunduktan sonra sefere çıkacak olur veya hükümdarın emriyle sefere çıkarılırsa, en sahih kavle gö­re, üzerinden keffaret kalkmaz.[111]



İFTARI MUBAH KILAN ÖZÜRLER :

  1. Yolculuk Halinde Bulunmak.

Yolculuk halinde bulunan kimsenin iftar etmesi, yani oruç tut­maması mubahtır. Ancak oruca niyet edip sabahladıktan sonra se­fere çıkacak olursa, o takdirde o günün orucunu tutması gerekir. Bu, oruç yemesini mubah kalan bir sebep sayılmaz. Ancak ikinci ve mü­teakip günler yolculuğu devam ederse, o takdirde oruç tutmayabilir.

Bu bakımdan fukaha şöyle demiştir : Oruçlu olarak   sabahlıyan kimse o gün sefere çıksa bile, bu orucu yemesini mubah kılan bir mazur sayılmaz. Şayet orucunu bozacak olursa, kendisine sadece ka-şâsı gerekir.[112]

O halde oruçlu olarak sabahladıktan sonra bilerek orucunu bo­zar ve bu arada hükümdar onu zorla sefere çıkarırsa, kendisinden keffaret düşmez. Zahir rivayet budur. Bu durumda kendi ihtiyariyla sefere çıkacak olursa, bütün rivayetlerin ittifakıyla keffaret sakıt ol­maz.[113]



  1. Hastalanmak.

İster oruç tutmaya başladıktan sonra ister geceleyin oruç tuta-mıyacak kadar hastalanır, oruç tuttuğu takdirde ölüm tehlikesiyle [veya bir organını kaybetme durumuyla karşılacağından endişe [ederse, o takdirde iftar etmesi (yani oruç tutmaması) mubahtır. İle­ride iyileşince günü gününe kaza etmesi gerekir.

Bunun gibi oruç tuttuğu takdirde hastalığının ağırlaşmasından veya yarasının kötüye gitmesinden veya iyileşmesini geciktireceğin­den korktuğu takdirde, orucunu bozabilir. İleride iyileşince tutama­dığı günler sayısınca kaza eder.[114]

Oruç tutmakla hastalanacağı ve endişe verici bir hal alacağı ya tecrübeyle ya da Müslüman bir doktorun haber vermesiyle belirle­nirse, o takdirde oruç tutmayabilir. İleride iyileşince kaza etmesi gerekir.[115]



  1. Gebelik Hali Ve Süt Emzirmek.

Gebe kadınla süt emziren kadın oruç tuttukları takdirde ya ken­dilerinin güçten düşüp hastalanmalarından, ya da çocuğun gıdasız kalıp ölmesinden endişeleri olursa, iftar ederler ve Ramazandan sonra müsait bir zamanda günü gününe kaza etmeleri gerekir.[116]



  1. Ayhali Ve Lohusalık.

Ayhali olan veya lohusalık   devresi başlayan kadınlar da iftar ederler. Ancak her iki durumda da temizlendikten sonra günü günü­ne kaza etmeleri gerekir.[117]

Kadın ayhali günü geldi diye kan görmeden orucunu bozar da o gün kangelmiyecek olursa kendisine hem kaza, hem kefaret ge­rekir. En zahir olan kavi de budur.

Ayhali olan kadın on günün hitamında geceleyin temizlenirse niyet edip sabahleyin oruç tutması gerekir. Ayhali süresi on gün­den az olur da geceleyin fecir doğmadan yıkanacak kadar bir zaman bulursa yıkanıp oruca niyet etmesi gerekir. Yıkanmasının bitmesiyle fecrin doğması aynı ana raslarsa artık oruca niyet etmez. Çünkü ay-halinden dolayı yıkanmak müddeti de ayhalinden sayılır. Tabii bu, ayhali süresi on günden az olanlar hakkındadır.[118]



  1. Susuzluk Ve Açlık.

Bu ikisi de had safhaya gelir de kişinin ölmesinden veya akli dengesini kaybetmesinden endişe edilirse, o takdirde orucu bozma­yı mubah kılar. Ramazan sonrası müsait bir zamanda günü gününe kazayı gerektirir.

Bunun gibi sıcak günlerde Sultan adına İmaretlerde hizmet edip işleri organize eden kimse de sıhhatini kaybetme veya aklî denge­sini yitirme endişesi taşırsa, o takdirde orucunu bozabilir.

Buna kıyasla çok yorucu ve yıpratıcı görevlerde bulunup sıcak bir mevsimde oruç tuttuğunda hayatını kaybetme veya aklî ve ruhî bir dengesizliğe uğrama endişesi taşıyan kimseler de oruçlarım bo­zabilirler.[119]



  1. Fazla Yaşlılık.

Bu da orucu bozma sebeplerinden biridir. Oruç tutmaya güç ge-tiremiyen yaşlı kişiler iftar eder ve her günün orucuna bedel bir fa­kiri sabahlı akşamlı doyuracak nisbette fidye verir.[120]

Fazla yaşlılıktan veya iyileşmesi umulmayan bir hastalıktan do­layı oruç tutamıyan kimseler, malî imkânları varsa, fidye verirler, bu imkânları yoksa istiğfar etmekle yetinirler. İleride tutma imkânları olmadığı için tutamadıkları günleri kaza etmeleri artık söz ko­nusu değildir.[121]

Bunlar fidyeyi önceden hesaplayıp otuz gününkünü toptan da verebilirler, her günün fidyesini ayrı ayrı da verebilirler; Ramazan sonuna bırakıp yine toptan da verebilirler.[122]

İyileşmesi umulmayan hastalıktan dolayı fidye verip oruç tut­mayan kimse sonraları iyileşirse, herhalde tutamadığı günler sayı­sınca kaza etmesi gerekir. Daha önce verdiği fidye kâfi sayılmaz.[123]

Üzerinde yemin veya katil (adam öldürme) keffaret orucu bu­lunan kimse fazla yaşlanır da bu orucu tutmaktan âciz kalırsa, onun yerine fidye vermesi caiz olmaz. Çünkü bu konudaki temel kaide şu­dur : Her oruç ki kendi ölçüsü içinde asıldır, başka bir şeye bedel de­ğildir, tutulma imkânı olmadığında onun yerine fidye vermek caiz­dir; Ramazan orucu gibi. Her oruç ki başka bir şeye bedeldir, kendi ölçüsü içinde asıl değildir, onu tutma imkânı olmadığı takdirde, ye­rine fidye vermek caiz değildir; yemin ve katil keffareti gibi.

O halde keffaret-i zihar ile Ramazanda meydana gelen keffaret-i iftar'hususunda malî gücü olmadığından köle azâd edemez, yaşlı bu­lunduğu için oruç tutamazsa, altmış miskini doyurması caiz olur. Çünkü bu fidye, nass ile sübut bulan oruca bedel sayılır.[124]

Hastalık ya da yolculuğun devam etmesinden dolayı Ramazan orucunu tutamıyan kimse, bu hali devam ederken ölürse, artık ken­disine kaza gerekmez. Çünkü kaza edecek zamana erişememiştir.

Ancak kendisine vâcib olmadığı halde tutamadığı oruçlara be­del fidye verilmesini vasiyyet ederse, bu sahih olur. Varisler onun bu vasiyyetini malının üçte birinden çıkarıp yerine getirirler.

Hasta veya yolcu Ramazan orucunu tutamaz fakat ramazandan sonra kaza edecek kadar yaşadığı halde kazasını yerine getirmezse, ölmeden önce vasiyyet etmesi vâcib olur. Vasiyyet etmeden ölürse, vârislerin sözü edilen kefareti ödemesi gerekmez.  Ancak kendilerine düşen hisseden yine kendi arzularıyla murislerinin tutamadığı oruç­ların keffaretini ödeyebilirler.[125]



Oruç Keffareti :

Her günün orucuna bedel ya yarım sâ' (1667 kg.) buğday, ya da bir sâ' (3334 kg) arpa ya da aynı "miktar hurma veya üzüm verilir. Bunların aynım vermek caiz olduğu gibi günün rayicine göre para olarak bedellerini vermekte caizdir.[126]

Üzerinde oruç kazası bulunduğu halde ölen kimsenin yerine ve­lisi oruç tutabilir mi? Fukahanın hemen hepsine göre, tutamaz. Çün­kü oruç şahsın kendisine vâcib olan bir ibâdettir.[127]

Ramazan ayı süresince hasta olan veya yolculuk halinde bulu­nan kimse, ramazandan sonra 10-15 gün yaşadıktan sonra Ölürse, kendisine yaşadığı günler sayısınca kaza gerekir. Bu hususta görüş birliği vardır. O halde ölmeden önce bunun için vasiyyet .etmesi ge­rekir. Sahih olan da budur.[128]



Kazaya Kalan Ramazan Orucunu Kaza Etmeden İkinci Ramazan Girerse :

Hastalık ya da yolculuk gibi bir sebeple ramazan orucunu tuta­mıyan kimse, kaza edecek vakit bulduğu halde ihmal edip bunu ye­rine getirmez de ikinci ramazan girmiş olursa, önce hazır olduğu ramazan orucunu tutar, sonra kazaya kalanı yerine getirir. Yani bu konuda edâ kazaya takdim edilir.[129]



Nafile Oruçlarda Ziyafet Bir Özür Sayılabilir :

Nafile oruçlarda ziyafet iftar etmeye sebep sayılabilir. Nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlıyan kimse öğle yemeğine da­vet edilirse, orucunu bozabilir. Ne var ki bozduğu bu orucu ileride kaza etmesi gerekir. Ev sahibi, diğer bir tabirle sofra sahibi nafile oruca niyet edip oruçlu olarak sabahlar ve bazı dostlarını öğle ye­meğine davet ederse misafirlerinin bu durumdan memnun kalmıyacaklarının tahmin ederse, orucunu bozması uygun olur.

Bu konuda Şemsü'l-Eimme El-Halvanî diyor ki : İleride kaza ede­ceğine güveni tamsa, orucunu bozar. Şüpheli ise bozmaması uygun olur. Bu da zevalden önce ise böyledir. Zevalden sonra ise bozma­ması daha uygundur. Ancak bozmamasında ana babaya karşı bir saygısızlık söz konusu ise, zevalden sonra da bozmasında bir sakın­ca yoktur, bilakis bozması daha uygun olur.[130]

Vacib ve farz oruçlarda ise ziyafet bir özür sayılmaz.

Akli dengesi bozuk olan kimse Ramazan ortalarına doğru iyile­şir, yani kendine gelirse, geçen günleri kaza etmesi gerekir. Bütün bir ay akli dengesizliği devam ederse, artık kendisine kazası gerek­mez. [131]Ramazanın son gününde zevaldan sonra kendine gelse yine de kazası gerekmez. Sahih olan da budur.

Bütün bir Ramazanı baygın vaziyette geçirene, iyileşince kaza etmesi gerekir. Bunda icmâ' vardır.[132]



Savaşa Giden Asker Ya Da Kumandan Orucunu Bozabilir Mi?

Savaşa giden asker veya kumandan, oruç tuttuğu takdirde kuv­vetten düşeceğini biliyor veya böyle bir endişe taşıyorsa, o takdirde iftar eder, savaştan sonra sağ kalırsa yediği günler sayısınca kaza etmesi gerekir.[133] Orucunu bozduğu halde savaş yapılmazsa ar­tık kendisine keffaret gerekmez. Çünkü savaşa giderken, savaşma­dan önce iftar etmesi caizdir.

İşçi, Sanatkâr ve benzeri kişiler, güçsüz düşmedikleri veya has­talanmadıkları sürece oruçların bozamazlar, iyi çalışamam endişe­siyle oruçlarını bozmaları helâl değildir. Çünkü bu durumda bilhas­sa sıcak mevsimlerde hiç kimsenin oruç tutmaması gerekir. Halbuki oruç hem beden ve ruh afiyetini kazanmak, hem sosyal bünyeye.ha­yırlı bir unsur olmak, hem Allah'a karşı kulluk görevini yerine ge­tirmek gibi yüce amaçlar taşımaktadır. Belirtilen zarurî haller dı­şında iftar haramdır. [134]

Dipnotlar:

[1] El-Muhit - Radıyüddin Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/212.

[2] Nehrü'1-Fâik - îbn Nüceym.

[3] Et-Tecnis - Ebubekir Haherzade.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/212-213.

[4] Fetâvâ-yi Kaadihan ~ Fetâvâ-yi Hindiyye.

[5] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213.

[6] Siracü'l-Vehhac - Şemsü'l-eimme Halvarü.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213.

[7] El-Mebsut - Şemsü'l-Eimme EI-Halvani - El-Muhit – Serahsî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213.

[8] Mi'racü'd-Diraye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213.

[9] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[10] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213.

[11] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/213-214.

[12] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[13] Tebyinü'I-Hakaik - Osman Zeylaî - Nehrü'1-Fâik - îbn Nüceym.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/214.

[14] El-Muhit – Serahsi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/214.

[15] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/214.

[16] Et-Tebyîn - Zeylaî - Fetâvâ-yi Hindiyye - El-Muhit – Serahsî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/214.

[17] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/214.

[18] El-Muhit - Bahrirâik - îbn Nüceym - Van Âbidin.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/215.

[19] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/215.

[20] Mi'racü'd-Diraye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/215-216.

[21] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[22] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[23] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/200.

[24] El-Muhit – Serahsi.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/216.

[25] Et-Tebyîn - Zeylaî - Fetava-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/216.

[26] Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/200.

[27] El-îhtiyar Şerhü'l-Muhtar – Musulî.

[28] Et-Tebyîn Zeylaî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/217.

[29] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[30] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/217.

[31] Bahrirâik - îbn Nüceym - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[32] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/217.

[33] El-hulasa - Hızanetü'l-Ekmel - Ebû Abdillah Cürcani.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/218.

[34] Siracü'l-Vehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/218.

[35] Ahmed bin Hanbel - Buharı – Müslim.

[36] Ahmed bin Hanbel : Abdullah bin Amir CR.A.)'dan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/218-219.

[37] Ahmed bin Hanbel ve Ashab-ı Sünen.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/219.

[38] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/219.

[39] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/219-220.

[40] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/220.

[128] El-Muhit - Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/220.

[41] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/220.

[42] El-Cevheretü'n-Neyyire.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/220-221.

[43] El-Muhit Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/201.

[44] Siracü'l-Vehhac – Halvanî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/221.

[45] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[46] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/221.

[47] Nesâi - İbn Hibban : Sened-i Sahihle.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/221-222.

[48] Ahmed bin Hanbel : Sened-i Sahihle.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/222.

[49] Siracü'l-Vehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/201.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/222.

[50] Ahmed bin Hanbel - Nesâi.

[51] Bahrirâik - İbn Nüceym.

[52] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/222-223.

[53] El-Cemaa rivayet etmiştir : Hadis   sahihtir.

[54] El-Hidâye Merğinani.

[55] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[56] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[57] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[58] Et-Tebyîn – Zeylaİ.

[59] El-Hulâsa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[60] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[61] El-Hulasa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[62] El-Muhit - Serahsi – Fethül.

[63] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hüıdiyy.

[64] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[65] Fetâvâ~yi Hindiyye.

[66] Tatarhaniyye.

[67] El-Muhit - Serahsî - El-Bedayii' – Kâsani.

[68] El-Hulasa - Fetâvâ-yi Hindiyye

[69] Siracüi-Vehhac – Halvani.

[70] Şiracü'l-Vehhac.

[71] El-Hulâsa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[72] Nehrü'1-Fâik - İbn Nüceym.

[73] Ez-Zahîre - Bürhaneddin Taceddin - Et-Töbyin.

[74] Nehrül-Fâik - İbn Nüceym.

[75] Fethü'l-Kadir - Kemal îbn Hümam.

[76] El-Hidâye- Merğinanî.

[77] El-Hidâye - Merğinanî - Eî-Muhit – Serahsî.

[78] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[79] Fethü'l-Kadir - Kemal İbn Hümam.

[80] Et-Tebyin – Zeylaî.

[81] Fetâvâ-yi Hindiyye.

[82] El-Muhit Serahsî.

[83] El-Hulasa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[84] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[85] El-Bedayi'   Kâsani.

[86] Fethü'.l-Kaair - Kemal İbn Hümam.

[87] Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/204.

[88] Bahrirâik - İbn Nüceym.

[89] Mi'racü'd-Diraye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/223-229.

[89] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/230.

[90] Siracü'l-Vehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/230.

[91] Bahrirâik - îbn Nüceym.

[92] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/230.

[93] Siracü'l-Vehhac - Fetavâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/230.

[94] EI-Hidâye - Merğinanî - îbn Âbidra - Mecmau'l-Enhür - Şehzade Damad.

[95] Fetâ-vâ-yi Kaadıhan.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/230.

[96] Hızanetü'l-Müftîn - Fetftvü yi Hindiyye.

[97] Bahrirâik - îbn Nüceym.

[98] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[99] Et-Tebyin - Zeylai - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[100] El-Hulâsa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[101] Bahrirâik - İbn Nüceym - El-Bedayi' – Kâsani.

[102] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî.

[103] El-Hidâye – Merğinanî.

[104] Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[105] Siracü'l-Vehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[106] Fetâvâ-yi Kaadıhan - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[107] El-Bedayi' - Kâsani - Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[108] El-Muhit – Serahsî.

[109] Fetâvâ-yi Hindiyyet - El-Mebsüt Şemsüleimme Serahsî.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/231-233.

[110] El-Muhit - Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[111] El-Hulâsa - İbn Abidin - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/233-234.

[112] El-Muhit - Serahsi - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[113] Fethü'l-Kadir - Kemal îbn Hümam.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/234.

[114] El-Hulâsa - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/234.

[115] El-Hidâye - Merğinani.

[116] El-Muhit - Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/207.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/234-235.

[117] Fethü'l-Kadir - Kemal İbn Hümam.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/235.

[118] El-Hidâye – Merğinanî.

[119] Siracül-Vehhac - Bahrirâik - İbn Nüceym.

[120] Nehrü'1-Fâik - İbn Nüceym.

[121] En-Nihaye - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[122] Şerh-i Tahavî - Fetâvâ-yi Hindiyye.

[123] El-Bedayi' – Kâsani.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/235-237.

[124] El-Hidâye - Merğinanî - Fetâvâ-yi Kaadıhan.

[125] Et-Tebyin – Zeylai.

[126] Siracü'l-Vehhac - Fetâvâ-yi Hindiyye.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/237.

[127] Nehru'1-Fâik -İbn Nüceym.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/237.

[128] El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - El-Mebsut - Şemsü'lr-Eimnıe Halvani.

[129] Mi'racü'd-Diraye - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/208.

[130] Mi'racü'd-Diraye - Fetâvâ-yi Hindiyye : 1/ 208.

Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/237-238.

[131] El-Muhit – Serahsi.

[132] Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 2/238.





Devamını Oku »

İndirilen din”, “uydurulan din”

İndirilen din”, “uydurulan din”

Birileri “indirilen din” ve “uydurulan din” sloganını bulmuş. Sınırlarını kendilerinin çizdikleri dine indirilen, buna aykırı gördükleri din yorumuna da uydurulan din yaftasını yapıştırmaktalar.Bunların meşhur olanlarından birisine itiraz sadedinde size göre tarihte İslâm’ı doğru anlayan kimse çıkmamış dediğimde; “Hayır, doğru anlayanlar çıkmıştır. Ancak Ehl-i Sünnet onlara zındık yaftasını yapıştırarak mahkum etmiştir” cevabını vermişti.Ehl-i Sünnet, onlara göre İslâm’a kurulmuş sistemli tuzağın adıdır. Mezhepler birer hurafedir. Hz. Peygamber’in (sas) hadislerini, Müslüman fıkhını, usûl ilimlerini yıpratmak irşat faaliyeti hükmündedir...

Bunların iddialarından ortaya iki ihtimal çıkıyor: Birincisi, İslâm anlaşılması imkânsız bir dindir. Öyle ya, mezhepler, binlerce muhaddis, fakih, müfessir, mütekellim tarih boyunca dini sahih anlayamadığına göre bu din anlaşılması çok zor bir dindir.İkinci ihtimal ise, İslâm’ın anlaşılması aslında zor değil fakat ulema dini heva ve hevesine kurban ederek tahrif etmiş ve yerine yeni bir din uydurmuştur. Bunların iddialarına baktığımda başka bir ihtimal göremiyorum.İşin trajikomik tarafı ise; bunlar, 14 asır sonra dini hem doğru anlayabilmişler hem de öncekilere nasip olmayacak kadar samimi, serdengeçti ve kahraman olduklarından bütün riskleri göze alarak eğip bükmeden bunu topluma anlatabiliyorlar!

Aslında bunların davet ettiği şey, yaşanmış tarihi, rafine edilmiş İslâm disiplinlerini, içtihat birikimini görmezden gelerek uzuun bir tarih atlaması yaparak 2015’ten Kur’an’ın nüzûl ettiği döneme ışınlanmak ve böylece hurafelerden uzak bir İslâm okuması yapmak!Bunların genel karakteristiği Kur’an’a uyduğunu düşündükleri velev ki zayıf ve uydurma rivâyetler olsun kabul etmek, meşrep ve kültürlerine aykırı düşen rivâyetleri de sahih dahi olsa reddetmek.İlmî tutarlılıktan yoksunlar. Zira hadisleri reddederken kişiden kişiye, rivâyetten rivâyete, çağdan çağa değişmemesi gereken her ilim talebesinin uygulayabileceği standart bir usûlleri yoktur. “Kur’an’a arz etme” gibi genel bir iddianın arkasına saklanmakla bu zaafiyet gizlenemiyor.Her asırda yüzlerce ulemanın katkısıyla oluşmuş, tarihin ve yaşanan hayatın test ettiği aslı Kur’an, Sünnet ve sahabe uygulamalarına dayanan usûl disiplinleri özünde standart kaideler içerir. Bunlar tatbik edilirken elbette alimler farklı sonuçlara varabilirler. Ama ortada son derece sistematik ve herkese açık usûl disiplinleri vardır. Bu kıvamda ve tutarlılıkta bir usûl görmek istiyoruz..

Usûl olmazsa İslâm sahih anlaşılamaz. İslâm’ın mukaddes metinleriyle temasa geçilip, varolan hükümler değişen hayata doğru tatbik edilemez. Değişenler ve sabiteler arası denge korunamaz. Ağzı olan konuşur...“Akıl” diyenlere hangi akıl sorusunu sormak gerekir. Tabi muhatabın önce “akıl” nedir, kaç çeşit akıl vardır, aklı ne oluşturur gibi meselelere biraz kafa yorması lazım.Hıristiyan aklı mı, Yahudi aklı mı? Modern akıl mı postmodern akıl mı? Şiî aklı mı Mutezilî akıl mı? Haricî akıl mı? DAİŞ aklı mı? Hangi akıl?İlmî mirası reddedenler, Sünnet’i itibarsızlaştıranlar kendi uydurdukları dine çağırıyor olmasınlar? İslâm’ın merkezî kriterlerini teker teker düşürmeye çalışanlar dine karşı din inşa faaliyetinde olmasınlar? Meşrep ve kültürlerine göre Kur’an’dan anladıklarını İslâm diye dayatanlar, Ümmet’in icmasını tanımayanlar uydurma dine karşı çıkarken kendi uydurdukları bir dine davet etmesinler?Kökü tarihin derinliklerinde olan kimi hurafeleri kendi tenkitlerine kalkan yapıp tarihten ve ilmî gelenekten kopuşa davet edenler aslında Müslümanların dinî hafızasını reddetmektedirler.
2)“İndirilen din, uydurulan din”

başlıklı son yazım üzerine epey e-mail ve mesaj aldım. Bunların bir kısmı itiraz sadedindeydi. İtiraz edenler de ikiye ayrılıyordu. Birinci kesim, “İslâm sadece Kur’an’dır, gayrisi hurafedir” diyen muhaliflerdi. Ezberlerini tekrarlayıp durdular. Bir misal olsun diye uzun bir reddiyeden şu beylik cümleyi aktarayım:“Bilindiği üzere Peygamberimiz ve 4 halife döneminde Kur’an dışında dini bir kaynak yoktu ve insanlar mezheplere bağlı olmadan doğrudan Kur’an’a bağlıydılar. Kur’an’ın belirttiği şekilde dini yaşar, Kur’an’ın serbest bıraktığı konularda da kendi beğeni, örf ve alışkanlıklarına göre hareket ederlerdi..”“Bilindiği üzere” ifadesine dikkat çekerim. Böylesi bir ifade herkesin malumu olan bir kabûlden bahsediyor olsa gerek.

Oysa bütün rivâyetler, bütün mezhepler, bütün bidat fırkaları Efendimiz’in dini tebliğlerinin bağlayıcılığı üzerinde ittifak etmişlerdir. Aksini gösteren bir delil yoktur. Bilinenin aksini bilinen diye göstermek bu olsa gerek! Ezberini hakikat sanan bu okurum biraz zahmet edip bu iddiasının tarihi arkaplanını araştırsa iddiasının bir dayanağının olmadığını görecektir.İkinci kesim ise; “Tarihimizde İslâm’a mal edilmiş uydurma akide esasları, amel ve rivâyetler yok mudur?”, itirazını yöneltiyordu. Bunlara özet olarak cevap vermek gerekir. Zira bir gazete köşesinin sınırları içinde bütün meramı anlatmak mümkün değildir.İslâm tarihinde hicri 40 yılları sonrasında ağır ağır hadis uydurma faaliyetleri başlamış sonraki dönemlerde de çoğalmıştır. Bu uydurma rivâyetler akidede, amelde, siyasi ve gelecek tasavvurumuzda İslâm’a paralel bir din idrakı oluşturma tehlikesi taşıdığından ulemâ kısa sürede ayaklanmış, bunun önüne geçmek üzere hadisleri tedvin etmiştir.

Tedvin edilen rivâyetler arasında Hz. Peygamber’e (sas) ait olmayan sızma rivâyetleri de ayıklayacak senet ve metin tenkidini ihtiva eden ve tarihte sadece İslâm Ümmet’ine has gurur kaynağımız biricik usûl disiplinlerini geliştirmişlerdir.Kendisiyle amel edilecek makbul rivâyetler sahih hadis literatüründe, makbul derecesine ulaşmayan zayıf ve uydurma rivâyetler de “mevzuat literatüründe” toplanmıştır. Buna rağmen hadis külliyatında yer alan ve fakat reddedilmesi gerekenler de olabilir ve vardır. Bu sonuca da yine aynı usûlü işleterek ulaşırız.Müslüman ilim mirasına diğer din ve kültürlerden sızmalar da olmuştur. Yine akide, fıkıh ve tasavvuf literatüründe bunun örnekleri vardır. Farklı din ve medeniyetlerin birçok öğretileri İslâm futûhatıyla birlikte hemen ortadan kalkmamış yeni formlar içinde devam edebilmiştir. Meselâ Mecusî ritüellerinin önemli simgelerinden olan Nevruz kutlamaları.Bu ve buna benzer sızmalardan, bidat ve hurafelerden Müslümanlar kendilerini nasıl koruyacaklar?

Bu soruya verilecek cevap hadislerin bağlayıcılığını inkârdan yahut itibarsızlaştırmaktan geçmez. Müslümanların usûl, tefsir, hadis, fıkıh ve kelam gibi ilim disiplinlerini reddetmekten de geçmez.Bunu yapanlar akıntıya karşı kürek çekmekte, kendilerine ve Ümmet’e zaman kaybettirmekteler. Hem kendilerini hem de Ümmet’i yormaktalar. Oysa Müslüman coğrafya ateş çemberinden geçmektedir. Enerjimizi istif, dikkatlerimizi terkiz edeceğimiz asıl meselemiz işgal altındaki topraklarımız, zulüm altında inleyen kardeşlerimiz ve bize karşı kurulan tuzaklar olmalıdır.Bunları yaparken önce zihinlerimizi modern, postmodern, kökü tarihte olan bidat ve hurafelerin işgalinden kurtarmamız gerekir. Bunu da Kur’an, Sünnet, icma ve usûle bağlı içtihat geleneğimizle sağlayabiliriz. Aksi taktirde yeniden medeniyet inşa iddiamızı anlamsızlaştırırız.

Serdar Demirel
Devamını Oku »

M.İslamoğlu’nun Anlama Problemi ve Arapça’daki Zayıflığı!






M.İslamoğlu’nun Anlama Problemi ve Arapça’daki Zayıflığı!

“ANLAMA PROBLEMİ”NDEN MÜŞTEKİ BİR YAZARA HATIRLATMALAR
(M. İSLAMOĞLU’NUN ‘ÜÇ MUHAMMED’ ADLI KİTABINA TENKİD)

Bugünden başlayarak birkaç yazı halinde Mustafa İslamoğlu’nun, “anlama problemi” üzerine kurguladığı Üç Muhammed adlı çalışmasını konu edineceğim. Hemen belirteyim ki, okuyacaklarınız “book review” tarzı yazılar olmayacak. Zira mezkûr kitabın kurgusuyla, iddiasıyla ve ortaya koyduğu argümanlarla ilgilenecek o tarz bir yazı, takdir edersiniz ki bu köşenin sınırlarını hayli zorlayacaktır. Bu itibarla burada yapmayı tercih edeceğim şey, “anlama problemi”nin altını çizen İslamoğlu’nun bu kitabında göze çarpan “anlama problemleri” ile sınırlı bir “hatırlatma” olacak.



Anlaşıldığına göre İslamoğlu, kapağında sekizinci kere basıldığı ifade edilen bu kitabı yazdıktan sonra bir daha gözden geçirme ihtiyacı hissetmemiş. Değineceğim“anlama problemleri” konusunda iki şey söylenebilir: 1) İslamoğlu bu kitabı“alelacele” kaleme almıştır; bu sebeple bahse konu problemleri fark edememiştir. 2) İslamoğlu, bu kitapta söylediği her sözden, arkasında sonuna kadar duracak denli emindir. Bu şıklardan hangisinin doğru olduğunu zaman gösterecek.

Alâ külli hal, ben üzerime düşeni yapmış olmak bakımından, kendisine aşağıdaki hususları hatırlatmayı bir “ilim borcu” olarak görüyorum. Gerisine kendisi karar verecektir…

1. “İrfanî bilgi sistemi mensuplarının yukarıda yaptığı aşırı yüceltmeyi, İbn Teymiyye de mensubu olduğu beyan bilgi sisteminde yapmıştır. Her iki grup da tezlerini desteklemek için en şaibeli haberleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Aynen şu örnekte görüldüğü gibi: “Kim bir peygambere hakaret ederse o öldürülür. Kim onun sahabesine hakaret ederse derisi yüzülür.” (Üç Muhammed, 79)

Diyelim ki İbn Teymiyye’nin, senedindeki Abdülazîz b. el-Hasen b. Zebâle sebebiyle bu rivayete temkinle baktığını anlatan sözleri İslamoğlu’nun dikkatinden kaçmıştır ve yine diyelim ki İbn Teymiyye, Peygamber’in sahabesine sövenin, bizzat Peygamber’e sövene verilecek cezadan çok daha ağırına çarptırılacağının söylenmesinde bir problem görmeyecek kadar bu işlerin yabancısıdır. (!) Muhal farz kaydıyla bunları anlayabiliriz. Benim anlamakta zorlandığım asıl nokta başka: İslamoğlu’nun, “celede” fiilinin meçhul formu olan “culide” kelimesine “derisi yüzülür” anlamını hangi lugattan onay alarak giydirdiği!

Eğer İbn Teymiyye (ve konuyla ilgili eser yazan Takiyyuddîn es-Sübkî gibi başkaları) tarafından bu rivayet –sağlam bir delil diye– kullanılmışsa (ki öyle olmadığı açık), onlar bakımından İslam Hukuku’nda “deri yüzmek” diye bir cezanın mevcut olup olmadığının İslamoğlu tarafından niçin merak edilmediği bir bahs-i diğer. Ama İbn Teymiyye’nin es-Sârimu’l-Meslûl’üne eli değmişken, bu eserin “Hükmü Men Sebbe Ehaden mine’s-Sahâbe” başlıklı faslına (570 vd.) bir göz atarak, hatta herhangi bir lugate başvurarak “culide”nin “duribe” anlamında olduğunu tesbit etmek son derece kolayken, başına böyle bir sıkıntıyı açmakta bir sakınca görmemiş olması düşündürücü.

“Neticede söz konusu olan, uydurma veya zayıf bir rivayet. Dolayısıyla meseleyi büyütmeye değmez” diyenler çıkabilir. Ama ilmî emanet duygusu, uydurma da olsa herhangi bir rivayete “kafamıza göre” anlam vermemize engel olmalı, değil mi? Bu rivayeti istidlal için mi, istişhad için mi kullandığına bakmaksızın İbn Teymiyye ve diğer ulemayı, “böyle bir rivayete dayanarak insanların derisinin yüzülmesine hükmeden kimseler” olarak takdim etmiş olmanın vebali de işin cabası…

2. “İbn Teymiyye bu eserinde (es-Sârimu’l-Meslûl’de, E.S.) aynen şöyle der: “Kendi sesini Peygamber’in sesinden fazla yükselttiği sabit olan kimsenin, bundan dolayı, haberi olmadan küfre düşmesinden ve tüm yaptıklarının boşa çıkmasından korkulur.” ‘Bırakınız kendisinden yüksek sesle konuşan mü’mini, kendi canına kastedenleri dahi bağışlayan raûf ve rahîm bir peygamber, kendi adına verilmiş böylesi hükümleri görse ne derdi?’ sorusu, bu türlü durumlarda sorulması gereken en doğru sorudur.” (Üç Muhammed, 79)

İbn Teymiyye’ninher ne kadar metne sadık kalınmamışsa da, anlamı aksettirdiğini söyleyebileceğimiz yukarıdaki çeviride yer alan– bu hükmü, “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden yüksek çıkarmayın. Onunla konuşurken, birbirinize bağırdığınız gibi bağırmayın ki, siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir” (49/el-Hucurât, 2) ayetine dayanır; bunu mezkûr kitabında da (59 vd.) açıkça belirtmiştir. Kur’an tefsiriyle de iştigal ettiğini bildiğimiz İslamoğlu bu ayetin mantuk ve mefhumu ve her tabakadaki müfessirlerin bu ayetten istinbat ettiği ahkâm hakkında ne düşünür bilemem, ama, eğer İbn Teymiyye’nin (ve mezkûr ayetten bu hükmü çıkaran diğer ulemanın) yaptığı “yadırgatıcı” ise, İslamoğlu’nun bu babda yaptığı “dudak uçuklatıcı”dır. Zira İbn Teymiyye’nin zikrettiği hüküm, bizzat ayetin hükmüdür.

Burada söz konusu olan, Hz. Peygamber (s.a.v)’le konuşurken O’nun sesini bastıracak tonda ve herhangi birine bağırır gibi bağırarak konuşmaktır. Kasıtlı yapıldığı zaman Hz. Peygamber (s.a.v)’e saygısızlık ve O’nu incitmek anlamına geleceği açıktır. Bu ayetin nüzul sebebini ve nüzulünden sonra Sahabe’nin nasıl hareket ettiğini görmek için rivayet tefsirlerine bakılabilir.
“Rasulullah’ın, etrafındakilerin çok daha saygısız davranışlarına nasıl dayandığına şu ünlü rivayeti örnek gösterebiliriz: “Uyeyne b. Hısn el-Fezari, kapıyı vurmadan ve haber vermeden Rasulullah’ın odasına dalıverdi. Rasulullah Hz. Aişe ile birlikte (ev hâli rahatlığında) oturuyorlardı. Adam, “O yanındaki kırmızı tenli (humeyra) de kim?” diye sordu. “Ebu Bekir kızı Aişedir” dedi. Uyeyne yüzü kızarmadan: “Ben sana ondan daha iyisini getireyim” teklifini yapınca Hz. Peygamber, “Ey Uyeyne, Allah bunu haram kıldı!” dedi.” (Üç Muhammed, 79, dpnt. 129)

   Eğer İslamoğlu’nun dediği gibi bu rivayet “ünlü” ise, ününü “problemli” oluşundan aldığı kesin. Gerek referans gösterdiği kaynaklarda, gerekse onu zikreden Hadis ve Rical kitaplarında bu rivayetin muhtelif varyantları hakkında söylenenleri tahkik ettiğinde bunu kendisi de teslim edecektir. Ancak bundan daha önemlisi İslamoğlu’nun, Efendimiz (s.a.v)’i, adeta kendisine karşı yapılan muamele ne olursa olsun, kimden gelirse gelsin ve hangi kasıtla yapılırsa yapılsın daima sineye çeken, müsamaha gösteren ve karşılık vermeyen/verilmesini istemeyen bir konuma taşıma gayretidir. Evet, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine farklı şekil ve tonlarda incitici muamelede bulunan kimselere bizzat ve fiilî olarak mukabale-i bi’l-misil’de bulunmamıştır; ancak İfk hadisesinde ve daha başka vesilelerle Abdullah b. Übeyy b. Selûl hakkındaki tavrı, Mekke’nin fethinden sonra 4′ü erkek, 2′si kadın 6 kişi hakkında ölüm emri vermesi ve es-Seyfu’l-Meslûl ile es-Sârimu’l-Meslûl’de toplu halde görülebilecek diğer örnekler, O’nun, bir yanağına vurana öbürünü çevirme anlayışını çağrıştıracak bir tavrın ısrarcısı olarak gösterilmesinin asla onaylanamayacağını ortaya koymaktadır.

3. el-Hesyemî’nin Mecmau’z-Zevâid’inin ne maksatla tasnif edilmiş nasıl bir eser olduğunu, Hadis sahasıyla az-çok iştigal etmiş herkes bilir. Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned’leri ile et-Taberânî’nin üç Mu’cem’inde bulunup da Kütüb-i Sitte’de yer almayan rivayetleri bir araya toplamak maksadıyla oluşturulan ve “zevâid” literatürüne şüphesiz en muazzam katkıyı yapmış bulunan bu eseri, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendiren İslamoğlu (Üç Muhammed, 94) bunun tek istisnası olsa gerektir.
Ne ki burada üzerinde duracağım asıl nokta bu değil. Çünkü İslamoğlu’nun, bu eserde el-Heysemî’nin bir senet hakkındaki değerlendirmesini aktarırken yaptığı tercüme hatası, Mecmau’z-Zevâid hakkındaki bilgi eksikliğinden kaynaklanan mezkûr değerlendirmeyi gölgede bırakacak nitelikte.

el-Heysemî, bu eserinde (VIII, 270) zikrettiği bir et-Taberânî rivayetinin senedi hakkında –adeti olduğu üzere– kısa bir değerlendirme yapmış ve

“Ve lem era fî isnâdihî men ucmi’a alâ da’fihî” demiş.

İslamoğlu bu cümleyi şöyle çevirmiş: “Zaafı üzerinde sözbirliği dışında isnadı hakkında bir şey görmedim.” (Üç Muhammed, 95)

Buradan anlaşılan şu: el-Heysemî’nin bahse konu isnadın durumu hakkında ulaşabildiği yegâne bilgi, cerh-ta’dil otoritelerinin, bu isnadın zayıf olduğu noktasındaki ittifakıdır.

Oysa yukarıda okunuşunu verdiğim orijinal ifadenin doğru çevirisi şöyle olmalıdır:

“Bu rivayetin isnadında, zayıflığı konusunda görüş birliği edilmiş bir kimse görmedim.”

el-Heysemî’nin bu değerlendirmesi, hadisin senedindeki ravilerden birkaçı hakkında birtakım cerh ifadeleri olsa da, konunun otoritelerinin bu noktada görüş birliği halinde olmadığını belirtmekle, bir anlamda hadisi “tahsin”e yönelik iken, İslamoğlu’nun tercümesi, görüldüğü gibi durumu tersine çevirmiştir.

   4. “Hadislerin Tekrarsız Kaç Adet Olduğuna Dair Görüşler başlığı altında İslamoğlu şöyle diyor: “1 İbn Hacer, en-Nüket ala İbni’s-Salah’da der ki (s.992): Ebu Cafer Muhammed b. Hüseyin el-Bağdadi kendisine ait et-Temyiz adlı kitapta Şu’be, es-Sevrî, Yahya b. Said el-Kattan, İbnu’l-Mehdi ve Ahmet b. Hanbel’den aktarır: Rasulullah’a isnat edilen hadislerin tamamının sayısı (yani tekrarsız, sahih olarak) 404.000′dir…” (Üç Muhammed, 196)

Oysa İbn Hacer’in burada zikrettiği rakam 4.400 (dörtbin dörtyüz)’dür.
“Ebu Davud, İbn Mübarek’ten: Nebi’den nakledilen sünnetlerin tamamı yaklaşık 900 hadistir. Kendisine “Ebu Yusuf 1.100′dür diyor?” diye soruldu. İbn Mübarek şöyle cevap verdi: “Ebu Yusuf, şuradan başlar, zayıf hadisin de içinde olduğu şuraya kadar alır” dedi…” (Üç Muhammed, 196-7)
Son cümlenin doğru çevirisi şöyle olmalı: “Ebu Yusuf zayıf hadis türünden o belalı rivayetleri şuradan buradan alır (kaynağına dikkat etmez).” (el-Kevserî merhum, Risâletu Ebî Dâvûd’un bir diğer yazma nüshasında bu ifadenin şöyle yer aldığını belirtir: “Ebu Yusuf o belalı rivayetleri şuradan buradan alır. İbnu’l-Mübârek bu sözüyle zayıf hadisleri kasdetmiştir.”)
(Ebû Dâvûd’un İbnu’l-Mübârek’ten aktardığı bu ifade üzerinde gerekirse daha sonra dururuz.)

   5. Söz hadislerin miktarından açılmışken bu konuya devam edelim.
İslamoğlu bu konuda bir CD’den şu ifadeleri aktarıyor: “… Zehebi der ki: Bu, Ebu Abdullah’ın (Ahmed b. Hanbel, E.S) ilminin çapının genişliği konusunda sahih bir rivayettir. Onlar, bu sayıya tekrarları, eserleri, tabiin görüşlerini ve yorumlarını ve buna benzer şeyleri de katıyorlardı. (…) İmam es-Sehavi, Fethu’l-Muğis isimli eserinde İmam Buhari’nin “Sahihinden 100.000 hadis ezberledim” sözüyle alakalı olarak der ki: Bununla tekrarları, mevkufları, yine sahabe, tabiin ve diğerlerinin sözlerini ve öncekilerden sadır olan fetvaları kasdetmiştir. Bütün bunlara “hadis” denirdi…” (Üç Muhammed, 196)

Herhangi bir Usul-i Hadis kitabında kolayca görülebilecek bu ve benzeri ifadelerin anlattığı açıktır: İlk dönem alimleri, sadece Efendimiz (s.a.v)’e kesintisiz isnatla ulaşan muttasıl/merfu rivayetleri değil, sahabî ve tabiî kavillerini, hatta aynı metnin değişik isnatlarını dahi “hadis” olarak isimlendiriyordu.

Nitekim İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: 

“Hadislerin sayısı, hadisçilere göre şu iki nedenden dolayı kabarmıştır: 1) Hadis’in tanımı: Bazı hadisçiler sadece Hz. Peygamber’in söz, davranış ve takririni “hadis” olarak tanımlarken, bazıları buna sahabenin, hatta tabiininkileri de katmıştır. 2) Rivayetlerin isnad zinciri: Bir tek anlamın taşındığı her rivayet zinciri, ayrı bir “hadis” kabul edilmiştir. Aynı anlam, beş, on, yirmi, hatta elli ayrı zincir tarafından nakledilmiştir. Mesela âşûrâ hadisi rastladığım tipik bir örnektir. Buhari dahi, formları farklı da olsa hepsi de aynı anlamı taşıyan bu hadisin birçok versiyonunu nakletmiştir. Bu durumu, hadisçilerin “rivayete” karşı zaafları körüklemiştir. Muhaddis Abdurrahman b. Mehdi mest üzerine meshetme hakkındaki hepsi de aynı kişiye (Muğire) varıp dayanan on üç ayrı zinciri kastederek “Bana göre 13 hadisi vardır” demiştir.” (Üç Muhammed, 197)
Durum bizzat kendisi tarafından bu şekilde ortaya konduktan sonra İslamoğlu’nun, nasıl bir mantık işleterek aşağıdaki sözleri söylediğine şaşırmamak elde değil:

“Hadislerin sayısı aritmetik olarak değil, geometrik bir biçimde artmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi Hz. Peygamber’e ait yüzlü rakamlarla ifade edilen dinî amaçlı söz ve davranışlar hicri ikinci yüzyılda 100.000 rakamına, Buhari’nin Sahih’ini derlediği üçüncü asırda ise neredeyse 1.000.000 rakamına ulaşmıştır. (…)

“İşte hadisçilerin peygamber tasavvuru adını verdiğimiz tavır budur: Hep konuşan bir peygamber. Görevi sanki sürekli konuşmak olan, hemen her meselede bir şey söyleyen, hakkında konuşmadığı konu hemen hemen hiç olmayan, durduk yerde münasebet gözetmeden söz söyleyen bir peygamber tasavvuru. Gerçekten garip bir tasavvur. Peygambere isnat edilen “hadis” sayısının binlerden milyonlara çıkışını ancak bu nedenle açıklayabiliriz. Yukarıdaki iki nedenin de arkasında yer alan daha derin neden, hadisçilerin hep konuşan peygamber tasavvurundan başka bir şey değildir…” (Üç Muhammed, 197-8)

   Hadis imamlarının, bir metnin farklı tariklerini mümkün olduğunca bir araya getirmek için sarf ettiği gayreti “zaaf” olarak niteleyen, “hadis”ten kastın ne olduğunu bizzat kendisi gayet güzel açıklanmışken, sonra dönüp bunu bir “problem” olarak takdim eden bu ifadeleri, “anlama problemi”nin şaheser bir örneği saymazsak İslamoğlu’na haksızlık olur!

6. es-Süyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ’da (II, 464) İbn Mâce’den naklen, Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim ile ilgili –senedinde mecruh bir ravi bulunan– bir rivayete yer vermiştir. İslamoğlu bu rivayet üzerinde dururken el-Aclûnî’den naklen ulemanın bu hadis hakkındaki değerlendirmeleri aktarmış: “Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir” diyen İbn Abdi’l-Berr biraz da çekinerek şöyle söyler: “Bu nedir, ben de akıl erdiremedim? Nuh aleyhisselamın oğlu da peygamber değildi. Oysaki, eğer peygamberden her doğan peygamber olsaydı Nuh’un oğlu da peygamber olurdu!” (Üç Muhammed, 97)

Oysa Keşfu’l-Hafâ sahibi (II, 204) İbn Abdilberr’in, “Bunun ne olduğunu bilmiyorum. Nuh (a.s)’ın da peygamber olmayan çocuğu vardı…” (el-Aclûnî, –İbn Hacer’e tabi olarak– İbn Abdilberr’in bu konudaki sözünü tam aktarmamıştır. Bununla birlikte aktardığı kısmın maksadı yansıttığı söylenebilir. Sözün tamamı için bkz. el-İstî’âb, I, 60) şeklindeki ifadesini aktardıktan ve “Fakat hafız İbn Hacer şöyle demiştir” dedikten sonra İbn Hacer el-Askalânî’nin bu itiraza karşılık şöyle dediğini nakleder: “(…) Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe’den üç kişiden gelmiştir…”
Kısacası İslamoğlu’nun burada iki hatası göze çarpıyor:

1) Konunun üç sahabîden geldiğini söyleyen İbn Hacer olmasına rağmen, bu sözü İbn Abdilberr’e ait göstermesi.

2) Yukarıda benim, “Bu tavır şaşırtıcıdır. Oysa (Hz. Peygamber (s.a.v)’in oğlu İbrahim hakkındaki görüş) Sahabe’den üç kişiden gelmiştir…” şeklinde çevirdiğim cümleyi hatalı olarak “Üç sahabeden rivayet edilmiş olması gerçekten şaşkınlık vericidir” tarzında çevirmiş olması.

7. Deccal olduğu sanılan ve Hadis kitaplarında geniş yer bulan İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuu bir arada ele alındığında, adı geçen kişinin Deccal olup olmadığının netleştirilmesi için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından küçük bir deneme yapıldığı kolayca anlaşılmaktadır. Bu deneme esnasında –henüz büluğ çağına ulaşmamış olan– İbn Sayyâd’ın Efendimiz (s.a.v)’e verdiği cevaplar ve Efendimiz (s.a.v)’in bu cevaplara tepkisi üzerine, orada bulunan Hz. Ömer (r.a), İbn Sayyâd’ı öldürmek için izin istemiş, ancak Efendimiz (s.a.v), –bu olayı nakleden el-Buhârî ve Müslim’in, kıssanın sonunda zikrettiği– şu cevabı vermiştir:
“İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî.”

İslamoğlu bu konuda şöyle diyor: “Hadiste “Deccal” hiç geçmemesine rağmen, başta Müslim olmak üzere hadis musannifleri bu hadisi kıyamet alâmetleri ve Deccalle ilgili haberler arasında nakletmişlerdir. Yahudiler arasında popüler bir konu olan Deccal konusu, Medine’deki mü’minlerin de gündeminde ön sıralarda yer almış, yoruma müsait her haber Deccalle ister istemez ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkilendirmeyi, haberin sonunda yer alan “İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî” ibaresindeki belirsizlik cesaretlendirmiştir. Bizce burada Deccal’e açıkça delâlet eden bir anlam yoktur. Bu cümle, tekin olmadığı, gaipten haber verdiği iddia edilen bu Yahudi çocuğunun ruh hâlinin peygamber tarafından güzel bir tahlilidir ve muhtemel açılımı şöyledir: “Eğer o kendinde olarak konuşuyorsa, o bir çocuktur; aleyhinde hüküm verilmez; çünkü çocuk olduğu için cezaî ehliyeti yoktur. Yok, kendinden geçmiş, hallisünasyon ve sanrı gören biriyse, ona dokunmak yararsızdır, bu durumda da sonuç aynıdır, kimseye bir yararı olmaz.” (Üç Muhammed, 31; dpnt. 17)

   Metin kısmında verdiği tercüme ise şöyle: “Eğer o (kendisinde) ise onun aleyhinde hüküm verilmez, eğer o (kendisinde) değilse onu öldürmek senin iyiliğine olmaz.” (Üç Muhammed, 31)

Ancak bu çeviride İslamoğlu’nun “atladığı” ve metinle tetabuk etmeyen birkaç “küçük” ayrıntı var:

1) “İn yekunhu felen tusallata aleyhi” cümlesinde geçen “len tusallata” ifadesindeki “len” edatı “gelecek zamanda tekitli olumsuzluk” ifade eder. Dolayısıyla İslamoğlu’nun yaklaşımına göre çeviri, “onun aleyhinde asla hüküm verilmeyecek” tarzında olmalıdır. “Len” edatının “serbest” bir çeviride geniş zaman anlamı verdiğini kabul etsek bile sorun burada bitmiyor:

2) “Sallata” ettirgen fiilinin “tusallitu” formu, “len” edatıyla birlikte (“len tusallata”) tek başına iki şekilde anlaşılabilir:

A) Müzekker (eril) muhatap için “Sen ona asla muktedir kılınmayacaksın.”

B) Müennes (dişil) üçüncü şahıs için “O (kadın) ona asla muktedir kılınmayacak.”
İmdi, İslamoğlu’nun çevirisinin doğru kabul edilebilmesi için İbn Sayyâd aleyhine hüküm verecek olan kişinin bir kadın olduğunu söylememiz gerekiyor. Fakat hitap Hz. Ömer (r.a)’edir. Öyleyse hitabın, “muhatap” kipinde anlaşılması gerekiyor. O zaman da İslamoğlu’nun çevirisi metne uymuyor. Zira bunun için ifadenin “len yusallata” olması gerekiyor.
Burada doğru çeviri şöyle olmalıdır: “Eğer o (Deccal) ise, sen ona asla muktedir kılınmayacaksın. Şayet o (Deccal) değilse, onu öldürmekte senin için bir hayır yoktur.” Burada parantez içinde zikrettiğim “Deccal” kelimesi, İbn Sayyâd ile ilgili rivayetlerin mecmuunun bir arada değerlendirilmesi sonucu, onun Deccal olup olmadığı konusunda ilk anda Efendimiz (s.a.v) de dahil herkeste mevcut olduğu görülen tevakkufa dayanıyor.

İslamoğlu burada bir tek varyantla sınırladığı hadiseyi kendi anladığı şekilde ifadelendirebilmek için önce “İn yekunhu felen tusallata aleyhi; ve in lem yekunhu felâ hayre leke fî katlihî” cümlesinde bir “belirsizlik” olduğunu düşünüyor ve ardından –kendi tabiriyle– “metne işkence ederek” bu “belirsizliği” mezkûr çeviri ve açılımla ortadan kaldırıyor!
Oysa Efendimiz (s.a.v)’in Hz. Ömer (r.a)’e hitabındaki “olumsuz gelecek zaman” kipinde, Deccal’i öldürecek kişinin Hz. İsa (a.s) olduğu konusundaki Nebevî bilgi ve habere gönderme vardır. Bu gerçek ve İbn Sayyâd’la ilgili rivayetlerin ortak anlamı göz ardı edildiğinde, metnin ne dediğini anlamaya çalışmak yerine “metne anlam sipariş etmek” kaçınılmaz oluyor…

8. Aynı kitabın 31. sayfasında başlayıp 32. sayfada devam eden 18 numaralı dipnotta İslamoğlu, İbn Haldun’dan şöyle bir ifade naklediyor: “Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut anlayışları üzere kaldılar.”

Oysa İbn Haldun (Mukaddime, 439), yukarıda siyah puntoyla verdiğim çevirideki durumu şöyle anlatıyor: “… mimmâ lâ ta’alluka lehû bi’l-ahkâmi’ş-Şer’iyye”, yani “Şer’î hükümlere taalluk etmeyen hususlarda…”

   9. “Şifa sahibi Hz. Peygamber’in beşerliği konusunu ele alırken hayli ikirciklidir: “Onun özellikleri meleklerin özelliklerine benzemekte, değişimden berî bulunmaktadır.” (…) Bu kez içi rahat etmez ve der ki: “Her ne kadar bir bedenleri ve görünür varlıkları var idiyse de, meleklerin özellikleriyle donanmışlardır. (…)”(Üç Muhammed, 78)

   İslamoğlu bu pasajda parantez içi üç nokta ile verdiğim yerlerde, Kadı Iyâd’ın ifadelerinin orijinalini zikretmiş. Ancak görüldüğü gibi cümleler bağlamdan kopuk verildiği için Kadı Iyâd’ın maksadı tam olarak anlaşılmıyor. İslamoğlu’nun “ikirciklilik” çıkardığı ifadeler ve bağlam aşağıda:

“Nebi ve resuller (hepsine selam olsun), Allah Teala ile mahlukatı arasındaki vasıtalardır. O’nun emir ve nehiylerini, va’d ve vaidini mahlukata tebliğ eder; Allah Teala’nın emir, yaratma, celal, saltanat, ceberut ve melekûtuyla ilgili olarak mahlukatın bilmediği şeyleri kendilerine öğretirler. Nebi ve resullerin dış varlıkları, beden ve bünyeleri, beşer özellikleriyle muttasıftır; beşere musallat olan (bedenî) arızalar, hastalıklar, ölüm, fena bulma ve (diğer) insanî özellikler onlar için de söz konusudur. Ruhları ve iç dünyaları ise, beşer özelliklerinden daha yücesiyle muttasıf olup, Mele-i A’la ile irtibatlıdır; meleklerin özelliklerine benzer, değişim ve (manevi) afetlerden salimdir. Onların iç dünyalarına ve ruhlarına, beşerî acziyet ve insanî zaafiyet genellikle arız olmaz. Zira onların iç dünyaları da dış varlıkları gibi sırf beşerî özeliklerden ibaret olsaydı, meleklerden (vahiy) almaya, onları görmeye, onlarla konuşmaya ve bir araya gelmeye, tıpkı diğer insanlar gibi güç yetiremezlerdi. (Buna mukabil) eğer onların bedenleri ve dış varlıkları meleklerin özellikleriyle ve beşer evsafına aykırı hususiyetlerle donanmış olsaydı, beşer cinsi ve kendilerine elçi olarak gönderildikleri varlıklar, onlarla bir araya gelmeye takat yetiremezdi…” (eş-Şifâ, II, 95-6)

Bu ifadelerin neresinde “ikircikli” bir durum olduğunu ben tesbit edemedim. Bilmem siz ne dersiniz…

   10. İbn Hazm’ın el-Fasl’ından bir alıntı: “Muhammediyye adıyla tanınan bu fırka mensupları ‘Muhammed aleyhisselam, Allah’ın ta kendisidir’ iddiasındadırlar. Allah’ın şanı onların küfründen beri ve yücedir. El-Behneki ve Feyyad b. Ali onlardandır. Bu ikincisinin, bu manada el-Kıstas diye adlandırdığı bir de kitabı vardır. Ünlü kâtip Eyyuh da onlardandır. Yöneticiliği döneminde İshak b. Kindac’a kâtiplik yapmıştır…” (Üç Muhammed, 25)

İbn Hazm’ın adı geçen eserindeki bir baskı hatası, İslamoğlu’nun, Hz. Peygamber (s.a.v)’in (haşa) ilahlığını iddia edenlere “Eyyûh” adında bir taraftar daha kazandırmasına müncer olmuş. Oysa aslında böyle bir kişi yok. Zira İbn Hazm’ın yukarıdaki ibaresinde “Ebûh” (onun babası) olması gereken kelime (bkz. İbn Hacer, Lisânu’l-Mîzân, I, 372), bir nokta fazlasıyla “Eyûh”a dönüşmüş. İslamoğlu’nun buraya bir “y” daha ilavesiyle de “Eyyûh” ortaya çıkmış. Dolayısıyla İbn Hazm’ın ifadesinin doğru çevirisi şöyle olmalı: “(el-Feyyâd’ın) babası, İshâk b. Kindâc’ın idareciliği döneminde görev yapmış olan meşhur kâtiptir…” el-Fasl’ın muhakkiki, İbn Hazm’ın zikrettiği bir beytin, el-Feyyâd’ın babası Ali b. Muhammed b. el-Feyyâd’a hitaben yazıldığını da dipnotta tasrih etmiş ama…

11. Kadı Iyâd’ın eş-Şifâ’sına yazdığı haşiyede (“zeyl” değil) eş-Şumunnî’nin, “Zekera Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî şârihu’l-Kudûrî ve musannıfu’l-Kunye fî risâletihi’n-Nâsıriyye…” diye başlayıp devam eden cümlesine İslamoğlu şöyle gönderme yapmış: “Ünlü Kuduri’nin şarihi ve el-Kabiyye fi Risaleti’n-Nasıriyye yazarı Muhtar b. Mahmud el-Hanefî…” (Üç Muhammed, 73)

İslamoğlu’nun bu kısa cümlede yaptığı iki hatadan biri, kullandığı eş-Şifâ nüshasındaki bir baskı hatasından kaynaklanıyor. Kaybolmaya yüz tutan “rical bilgisi”nin yerini alması beklenen “aşinalığın” bile İslamoğlu’nun semtinden uzak kalması, (tıpkı “Mahled”e “Muhalled”, “Ğunder”e “Ğander”, “Sağânî”ye “San’ani” demesine yol açması gibi) Muhtâr b. Mahmûd el-Ğazmînî’nin, el-Kabiyye diye bir eserinin olup olmadığını tahkike ihtiyaç hissettirmemiş olabilir ve bu bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Ama Üç Muhammed’e vücut veren argümentasyonun sacayaklarından “eş-Şifâ tenkidi”ni şekillendirirken bu eserin matbu ve mütedavel olan iki şerhinden müstağni hareket etmesi, sadece el-Kabiyye dediği eserin aslında el-Kunye olduğunu fark etmemesine değil, Kadı Iyâd’ı –daha önce geçtiği ve ileride de geleceği gibi– birçok noktada yanlış anlamasına/takdim etmesine müncer oluyorsa bunu mazur görmek zorlaşır.

İslamoğlu’nun yukarıdaki cümlede göze çarpan ikinci hatası ise, sadece bir “hu” zamirini atlamasından değil, “vav” bağlacını ve ardından gelen izafet terkibindeki “musannıf” kelimesini de devre dışı bırakmasından anlaşıldığına göre bayağı bir emek mahsulü!

Uzatmayalım, doğru çeviri şöyle olacak: “Kudûrî şarihi ve el-Kunye adlı eserin yazarı Muhtâr b. Mahmûd el-Hanefî, er-Risâletu’n-Nâsıriyye’sinde…”

   12. Yine eş-Şifâ’dan bir nakil: “(…) Bu Şafiî’nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Şamil’inde Ebu Nasr es-Sabbağ’dan da bu görüş nakledildi. Aynı görüş, Malikî İmam Ebu Bekir b. Sabık’ın hem el-Bedi’ fi Fürui’l-Malikiyye hem de Tahric adlı eserlerinden naklen aktarıldı. Zaten onlardan da Şafiîlerin füruatında vardığı sonuç dışında bir görüş sadır olmadı.” (Üç Muhammed, 94)

Yer tutmaması için orijinal okunuşunu veremeyeceğim bu pasajda ve öncesinde Kadı Iyâd, Hz. Peygamber (s.a.v)’in küçük ve büyük abdestinin temiz olup olmadığı konusunu ele alıyor ve bu meseledeki ihtilafı zikrediyor. Bu bağlamda doğru çeviri şöyle olacak: “Bu (Hz. Peygamber (s.a.v)’in küçük ve büyük abdestinin temiz olduğu), eş-Şâfi’î’nin ashabından bazılarının da görüşüdür. Bunu İmam Ebû Nasr b. es-Sabbâğ, eş-Şâmil isimli eserinde zikretmiştir. Bu konudaki iki (zıt) görüşü, Ebû Bekr b. Sâbık el-Mâlikî, Mâlikî mezhebinin fer’î meseleleri ile bu mezhebin alimlerinin görüş belirtmediği hususların, Şafiî ulemanın fer’î meseleleri belirleme tarzıyla tahricine yer verdiği el-Bedî’ isimli eserinde nakletmiştir.”

13. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıl(dır)madığını bildiren bir rivayetle ilgili olarak ez-Zerkeşî’nin el-Aclûnî tarafından (Keşfu’l-Hafâ, II, 204) nakledilen bir ifadesini şöyle çevirmiş: “Babasının faziletinden dolayı namazını kıldırmamış olabileceği gibi şehitlerin faziletine erdiği için de kıldırmamış olabilir…”(Üç Muhammed, 97)

Doğru çeviri şöyle olacak: “Tıpkı şehitlerin, şehitlik fazileti sebebiyle cenaze namazlarının kılınmasından müstağni oldukları gibi İbrahim de, babasının fazileti dolayısıyla cenaze namazının kılınmasından müstağnidir…”

14. Hz. Peygamber (s.a.v)’in Miraç’ta Rabbini görüp görmediği konusundaki ihtilaf malum. İslamoğlu bu konuda Kadı Iyâd’ın tavrını şöyle veriyor: “Yazarımız, görme olayını böylesine sınırsız ve serbest bir yaklaşımla tartışıp kendi tezini yukarıda örneğini verdiğimiz rivayetler yardımıyla galip ilân ettikten sonra, tartışmayı görüşme platformuna taşıyor. Yani Hz. Peygamber’in Rabbini baş gözüyle gördüğü tezi yazarımıza göre isbatlanmış bir tezdir…” (Üç Muhammed, 118)

Acaba Kadı Iyâd gerçekten bu kanaatte midir? Birlikte okuyalım:
“(Allah Teala’nın) görülebilmesinin cevazı konusunda şüphe yoktur. Zira ayetlerde Allah Teala’nın görülemeyeceği konusunda nass (açık ifadeli delil) mevcut değildir. Hz. Peygamber için Allah Teala’yı görmüş olmanın gerekliliğine ve O’nun Allah Teala’yı gözleriyle gördüğünün söylenmesine gelince, bu konuda da kesin ve açık bir delil yoktur. Zira bu görüşün dayanağı, en-Necm suresinin iki ayetidir ve (fakat) bu iki ayetin delaleti konusunda ihtilaf bulunduğu nakledilmiştir. Bu iki ayetin her iki görüşe de delalet ettiğini söylemek mümkündür. Bu konuda (Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabbini gördüğü konusunda) Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilmiş kesin ve mütevatir bir rivayet de yoktur. (Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabbi’ni gördüğünü anlatan) İbn Abbâs (r.a) hadisi, İbn Abbâs’ın kanaatini haber vermektedir; İbn Abbâs bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.v)’e dayandırmamıştır ki, onun gereğiyle amel etmek vacip olsun! İlgili ayetin tefsiri sadedindeki Ebû Zerr rivayeti de böyledir. (Konuyla ilgili) Mu’âz hadisi ise te’vile ihtimallidir, ayrıca hem isnad, hem de metin yönünden muzdarib (çelişkili)dir. Ebû Zerr’den gelen bir diğer rivayet de ihtilaflı, te’vile ihtimalli ve problemlidir. Zira bu rivayetin bir varyantı “Nûrun ennâ erâhu” şeklinde rivayet edilmişken, bazı hocalarımız bu cümlenin “Nûrâniyyun erâhu” tarzında da rivayet edildiğini nakletmiştir. (İslamoğlu bu ifadeyi, Kadı Iyâd’ın bu ikinci rivayet şeklini benimsediği izlenimini verecek tarzda naklettikten sonra bu yazının başında yer verdiğim yoruma geçiyor. Oysa görüldüğü gibi Kadı Iyâd bu varyantı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabb’ini gördüğünü anlatan rivayetlerin problemleri meyanında gündeme getirmiştir.) Yine Ebû Zerr’in başka bir hadisinde “O’na (Rabb’ini görüp görmediğini) sordum, “Bir nur gördüm” dedi” ifadesi bulunmaktadır.

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in Rabb’ini gördüğü kanaatinin sıhhati için bu rivayetlerden hiçbiriyle ihticac mümkün değildir. Her ne kadar “Bir nur gördüm” rivayeti sahih ise de, bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala’yı görmediğini, ancak kendisini perdeleyip Allah Teala’yı görmesine engel olan bir nur gördüğünü haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in “Nûrun ennâ erâhu”, yani “Gözü örtüp kaplayan nur perdesine rağmen O’nu nasıl görebilirim?” sözü de bu anlama göndermedir. “O’nun örtüsü nurdur” ve “O’nu gözümle görmedim, ancak iki kere kalbimle gördüm dedi ve “sonra yaklaştı ve sarktı” ayetini okudu” rivayetleri de böyledir.

“Allah, gözdeki idraki kalpte veya nasıl dilerse öyle yaratmaya kadirdir, O’ndan başka ilah yoktur. Eğer bu konuda açık bir hadis varit ise ona inanılır; onun bildirdiği anlama dönmek gerekir. Zira Allah Teala’nın görülmesi muhal değildir, bunun söylenmesine engel kesin bir delil de yoktur.”
Bu ifadelerden “isbatlanmış bir tez” çıkarmak için ya “özel bir husumet” veya “özel bir kabiliyet” gerektiği ortada…

15. “Hz. Cebraille ilgili olduğu tüm hâl karineleriyle sabit olan Necm Suresi’ndeki “yaklaştı ve eğildi” ayeti, bağlamından koparılarak anlam dönüşümüne tâbi tutulur. Oysaki “yaklaşma” ve “eğilme”, naklen de aklen de Allah’a, lafzi anlamında atfedilemez. Olsa olsa mecazen atfedilebilir. Fakat, müellifi ikna etmemektedir bütün bunlar. O Cebrail’in kastedildiği ayetleri Allah’a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpınır. Bu, “hukuku’l-Mustafa” gereğidir. Bu tezin “hukukullaha” aykırı olup olmadığı âdeta konu haricidir.” (Üç Muhammed, 118) (Vurgular İslamoğlu’na ait.)

Bir önceki yazıda olduğu gibi burada da İslamoğlu’nun yansıttığı hava şu: Kadı Iyâd, Yüce Allah’ın Miraç’ta Hz. Peygamber (s.a.v)’e mekânsal olarak yaklaştığı kanaatini bir “önkabul” olarak benimsemiş ve ardından bu kanaati delillendirme/ispatlama yoluna gitmiştir. Oysa bir önceki yazıda Kadı Iyâd’ın tavrının (rü’yet bağlamında) “önce kanaat, sonra delil” şekinde takdim edilmesinin mümkün olmadığını gördük. Burada da aynı durum mevcut.

   53/en-Necm suresinin ilgili ayeti üzerinde dururken Kadı Iyâd önce, müfessirlerin çoğunluğunun, bu iki kelimenin anlattığı fiillerin Hz. Peygamber (s.a.v) ile Cebrail (a.s)’e veya sadece birisine ait olduğu yahut da “dünüvv” ve “tedellî”nin (o ikisinden birinin) Sidre-i Münteha’ya doğru yaptığı fiiller olduğu görüşünü benimsediklerini zikreder. (Bu görüşün müfessirlerin çoğunluğuna ait olduğunun vurgulandığına ve muhtelif görüşler arasında ilk sırada verildiğine dikkat edilmelidir.) Ardından bu fiillerin mekânsal bir muhtevada Hz. Peygamber (s.a.v)’den Allah Teala’ya doğru veya Allah Teala’dan Efendimiz (s.a.v)’e doğru sadır olduğunu anlatan nakilleri verir ve Ca’fer b. Muhammed’in (Ca’fer-i Sadık), “Allah Teala O’nu kendisine yaklaştırdı” dediğini, peşinden de “dünüvv” fiilinin Allah Teala hakkında keyfiyetsiz olarak düşünülmesi gerektiğini söylediğini belirtir.

Bunu müteakiben, “dünüvv” ve “tedelli”nin Allah Teala ile Efendimiz (s.a.v) arasında cereyan eden fiilleri anlattığını söyleyenlerin bu görüşünün nasıl anlaşılması gerektiği sadedinde şöyle der: “Bil ki burada “dünüvv” (yaklaşma) ve “kurb” (yakınlık)ın Allah Teala’dan veya O’na doğru (Efendimiz’den) sadır olan bir fiil olarak bu şekilde izafesi, mekansal veya doğrultusal bir yakınlık anlamında değildir. Aksine durum, Ca’fer b. Muhammed es-Sâdık’tan naklen zikrettiğimiz gibidir; buradaki “dünüvv” keyfiyetsizdir.” Ardından bu fiilin Allah Teala ile Hz. Peygamber (s.a.v) arasında vaki olan bir durumu anlattığının söylenmesi halinde mecazi bir ifade olarak nasıl anlaşılması gerektiğini belirtir. Hatta “kaabe kavseyn” ifadesini da aynı tarzda (mecaz anlamıyla) izah eder. 

Bu durumda Kadı Iyâd’ın, “Cebrail’in kastedildiği ayetleri Allah’a atfetmenin ille de bir yolunu bulmak için çırpın”makla itham edilmesi tam bir “çarpıtma” örneğidir.
Burada, “Kadı Iyâd, bu ve benzeri konularda makul ve makbul görüşü vermekle yetinmesi gerekirken, her türlü görüşü zikrettiği için hatalıdır” denebilir. Ancak bu tarz bir tariz, eş-Şifâ müellifinin, daha giriş kısmında bu eserin sistematiği konusunda verdiği ipucunu göz ardı ettiği için kusurludur. Müellif bu eserini, ısrarlı bir talep üzerine kaleme aldığını ve talep sahibinin, ele alınacak hususlarda öncekilerden gelen nakilleri de toplamasını istediğini açıkça belirtmiştir. O da, konusunda yetkin bir ilim adamı olarak büyük bir özgüven ve dirayetle bu talebi yerine getirmiştir. Dolayısıyla Kadı Iyâd’ın, bu eserinde ele aldığı konularda yer verdiği her görüşü olduğu gibi benimsediği sonucunu çıkarmak hem büyük bir yanılgı hem de haksızlık olur.

   Mustafa İslamoğlu’nun Üç Muhammed adlı çalışması ile ilgili olarak bu köşede zikrettiğim hususlar, mezkûr kitapta göze çarpan anlama problemlerinin sadece bir kısmını oluşturuyor. Dile getirdiğim hususların maksadın husulüne kâfi olduğu düşüncesiyle bu konuyu burada noktalıyorum.

“Anlama problemi” nitelemesiyle burada –bana ayrılan bu sütunun kısıtlı çerçevesi sebebiyle– on yazı halinde gündeme getirdiğim hususları şöylece 4 grupta toplamak mümkün:
   

1. Tahkik eksikliğine dayanan yanlışlar. Geçen yazılarda bu konuyla ilgili –İslamoğlu’nun kullandığı nüshalardaki baskı hatalarından kaynaklanan– 2 örnek gördük: el-Kunye’nin el-Kabiyye ve Ebûh’un Eyyûh okunması. Hz. Peygamber (s.a.v)’in büyük abdestini yerin yutmasıyla ilgili rivayetin –uydurma hadisleri toplayanlar da dahil– hiçbir kaynakta yer almadığını söylemesi de (Üç Muhammed, 93) burada zikredilmeli. (Bu rivayeti nakledenler için es-Süyûtî’nin Menâhilu’s-Safâ’sına bakılabilir.)
   

2. Kasdın yanlış anlaşıldığı yerler. İbnu’l-Mübârek, İbn Teymiyye, el-Heysemî, ez-Zerkeşî, el-Aclûnî…den aktarılan ifadelerdeki çeviri hataları ile hadislerin miktarı hakkındaki yorum vb.
   

3. Müellifin tavrının çarpıtıldığı yerler. Kadı Iyâd’ın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in beşerliği, büyük ve küçük abdestinin hükmü, “rü’yet”, “dünüvv”… gibi konulardaki tavrının yanlış aktarılması vb.
   

4. Kaynaklara vukufiyet azlığından doğan hatalar. Mecmau’z-Zevâid’in “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” bir eser olarak nitelendirilmesi, el-Buhârî’nin, Sahîh’ine almadığı rivayetleri sahih kabul etmediğinin (Üç Muhammed, 92) söylenmesi vb.

Bu yazılardan maksadımın bir “Üç Muhammed tanıtım ve eleştirisi” olmadığını baştan belirtmiş ve böyle bir ameliyenin teknik olarak bu köşede gerçekleştirilmesinin mümkün ve doğru olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla yazdıklarımın bu çerçeveyi aşacak bir alana taşınarak değerlendirilmesi –en azından benim maksadımla örtüşmeyeceği için– yanlış olur. Bu sebeple on yazı boyunca gündeme getirdiğim hususlarla ilgili olarak Üç Muhammed’in tamamını ilzam edici genellemeler yapmaktan kaçınmaya gösterdiğim özen dikkatli okuyucuların gözünden kaçmamıştır.
“Yazmak”, düşüncenin kalıcılaştırılmasını temin eden en önemli unsur olmakla, yazan için son derece önemli bir riski de beraberinde taşır. Eğer yazdıklarınız meyanında şu veya bu şekilde birtakım yanlışları da kalıcılaştırmışsanız, daha sonra yapacağınız düzeltmenin, o yanlışın doğurduğu sonuçları tamamen ortadan kaldıracağından hiçbir zaman emin olamazsınız. Bu, konuyla ilgili istisnasız herkesin, hepimizin ortak problemidir.
Bu “hatırlatmalar”a vereceği tepkinin tarz ve tonu, hatta tepki verip vermeyeceğinin kararı tabii ki İslamoğlu’nun belirlemesindedir. Baştan da söylediğim gibi ben sadece ilmî ve vicdanî bir sorumluluğun gereğini yerine getirmeye çalıştım. Ötesi İslamoğlu’nun sorumluluk anlayışına kalıyor…

Ebubekir Sifil Hocaefendi



sapitanlar.com adlı siteden alıntıdır.
Devamını Oku »