MURADULLAH mı,Meal Yazarının Kanaati mi



Doç Dr. Ebubekir Sifil

Giriş:Önce bir soruyla başlayalım: Modern zamanlara özgü "meal yazma" modası ne tür bir ihtiyacın tazyi-kiyle ortaya çıkmış olabilir?Bu soruya, herhangi bir kitabın ihtisar edilme-si/özetlenmesi meselesiyle mukayeseli bir cevap üretmek şu sebeplerle gerçekçi olmaz:

1-Herhangi bir kitap/metin, anlaşılmasını kolaylaş-tırmak için muhtevası basitleştirilerek ihtisar edilir.Kur’ân'ın bir başka dile aktarılmış muhtevası için ise böyle bir şey söz konusu değildir. Sadece "insana"değil, kelimenin bütün kuşatıcılığı ile "varlığa" dair ne varsa ihata eden "ilahî kelam" üzerinde konuşt-ğumuz hatırlanacak olursa ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır.

2. Herhangi bir kitap/metin, muhtevası konsantre hale getirilerek ihtisar edilir. Bu ise metnin anla-şılmasını zorlaştırmak demektir. Kur’ân'ın muhte-vasının herhangi bir dile aktarılması en temelde"daha kolay anlaşılması" amacına matuf bir faali-yet olduğuna göre bu madde de meal çalışmaları-nın gerekçesi olamaz. Esasen bir önceki maddede olduğu gibi burada da eşyanın tabiatına aykırı bir durum bulunduğu ve "ilahî kelam" hakkında geçerli telakki edilemeyecek bir kıyaslamanın yapıldığı izahtan varestedir.

3. İhtisar faaliyeti, mevcut bir kitabın/metnin ezber-lenmesini ve kavranmasını kolaylaştırmak için yapılır.Oysa meal çalışması için ikisi de söz konusu edile-mez. Zira –meal ezberleyene rastlayanınız var mı bil-mem ama– hem meal ezberlemek "Kur’ân'ı ezberle-mek" değildir, hem de meal yapısal olarak Kur’ân'ın ihtiva ettiği anlamları "kavrama" imkânı vermez.Esasen "ezberciliğe" karşı duruşun ifadesi olarak vücut bulan meal yazma furyasının da böyle bir iddiası hiç olmamıştır.Bu maddelerin her biri hakkında daha fazla söz söy-lemek mümkündür; ama söylenenlerin maksadı hasıl ettiğini düşünerek bundan sarf-ı nazar edelim.Soru hâlâ muallâkta: Meal yazmak ne tür bir ihtiya-cın tazyikiyle ortaya çıkmış olabilir? Kur’ân'la "ilgilenen" okuyucuya Kur’ân hakkında az zamanda çokşey öğretme amacı meal yazma faaliyetinin hedefi olarak tesbit edilebilir mi?

Kur’ân hakkında az zamanda çok şey öğrenmenin mümkün olup olmadığı sorusuyla mukabele edilmeyi hak edecek yapıda olmakla birlikte, bu soru bizi gerçeğe biraz yaklaştırıyor gibi.Modern zamanlarda Müslümanların Kur’ân'la ilişkisi,"Kur’ân'la meal üzerinden ilgilenme" seviyesine inmiş "entelektüel" bir faaliyet olarak tebarüz edi-yor! Akif'in, Kur’ân'ın mezarlıkta okunmak için inme-diğini söylediği dönemlerden bu yana hayatı topra-ğın üstündekinden ibaret saydığımız için Kur’ân'ı da entelektüel faaliyetlerimizin bir parçası gibi algılıyo-ruz. Bu doğru; ama esas meseleyi izah etmiyor.Modern zamanların zaman fukarası müslümanına Allah Teâlâ’nın bizden ne istediği sorusunun cevabın için –mesela– bir "ilmihal" ile değil de, "meal" ileverilir?

İdeolojik Mealcilik

İşin püf noktası burası. Meal yazımı, okuyucudanziyade –hatta ondan bağımsız olarak– meal yazarınınhedefi ile açıklanması gereken bir faaliyettir. Din'inbizden ne istediği konusunda kafası alabildiğine karıştırılmış, Kur’ân'la birlikte, onun açılımı olan Sünnet'in/hadislerin merkezî konumda bulunduğu,bu iki temel kaynaktan belli bir Usul doğrultusunda istinbat edilmiş kalbî ve amelî hükümler istikametin-de "tedeyyün", slogandan başka hiçbir sahiciliği olmayan ideolojik bir söylemle okuyucu zihninde yerini "tasavvur"a bırakmışsa, meal yazarı için son derece uygun bir ortam oluşmuş demektir.

Meal yazarı, "marifet"in "okuyarak öğrenme"ye,"ilm"in "malumat"a indirgendiği bu "verimli" ortam-da meal yazarak, zavallı okuyucuya din öğretmek gibi bir fırsat ele geçirmiştir ve bunu tabii ki değerlendi-recektir!

Bu topraklarda Kur’ân'ın ilk meallerinden (kendi tabiriyle "terceme") birini yazma ayrıcalığıyla övü-nen bir kalemin, Tüccarzâde Hilmi beyin (İbrahim Hilmi Çığıraçan), Kur’ân-ı Kerim'in Türkçe Tercemesi adıyla Osmanlıca olarak neşrettiği çalışmanın öns-özünde meseleyi takdim biçimi bizim için hayli ufuk açıcıdır: "... Bugün milyonlarca Türk, Kur’ân-ı Kerim'in manasını bilmiyor ve bi't-tab' (tabiatıyla)dininin esasına hakkıyla vakıf bulunmuyor. (...)"Kur’ân'ı anlayacak derecede herkes Arap lisanını kolaylıkla öğrenemeyeceği gibi,öyle müfessirlerin yazdıkları on,yirmi ciltlik tefâsîri (tefsirleri) de okumaya vakit bulamaz. "Öteden beri vatanımda bir inkılâb-ı fikrî ve ictimâ'î (fikrî ve top-lumsal devrim) yapmak için var kuvvetle çalıştığımdan ve bu hususta Kur’ân tercemesi en büyük bir amil olduğundan, mebde-i Meşrutiyet'te (Meşrutiyet'in başında) neşr eylediğim Millet gazetesinde ve Balkan harbi esnasında yazdığım Zavallı Millet kitabında bu fikri hararet ve cesaretle ilan ve müdafaa eylemiştim."İşte şimdi muktedir bir heyete yazdırdığım bu nüs-hayı neşr ediyorum. Bilcümle Türk kardeşlerime,tahsilde bulunan evladımıza âyât-ı celîle-i Kur'âniye'yi hakkıyla öğretmek için tercemenin pek sade olmasına itina edilmiştir..."(1)

-Burada, halka ve tahsildeki talebeye "Kur’ân Tercemesi" üzerinden din öğretmek gibi bir amaçla yola çıkıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hatta "Kur’ân tercemesi", toplumsal ve fikrî bir devrimin en büyük bir amili olarak devrededir! Meal yazarının çalaka-lem zikrettiği bu husus, o günlerden bu yana din tasavvuru oluşturmak üzere Türkçe meal yazanların temel gerekçesi olarak hiç değişmemiştir!

İdeolojik meal yazarı, halkın atadan-dededen teva-rüs ettiği dinden razı değildir; onun muharref ve problemli olduğunu düşünmektedir. Burada kastedi-len, bid'at ve hurafelere bulanmış, safiyetini yitirmiş din anlayışı değil, yazılı kaynaklara dayalı sahih din şuurudur ve meal yazarı çoğunlukla birinciyi diline dolayarak ikinciye saldırmakta, birinciyle mücadele görüntüsü altında ikincinin varlığına kasdetmektedir."Gelenek"in Din'i şu veya bu biçimde/oranda tahrif ettiği konusunda zaten hayli "malumat sahibi" kılın-mış ve zihni, Kur’ân'ı anlamak adına meal yazarının mesajlarıyla sınırlı bir algı durumuna kilitlenmiş olan modern Müslüman, kıvama gelmiş "alıcı"dır.

Yol-iz bulmanın mümkün olmadığı karanlık bir tarihî geç-miş içinde Müslümanların kendi dinî kaynaklarını kendi elleriyle alabildiğine tahrif ettiği, Kur’ân metni dışında elde bulunan hiçbir şeyin güvenilir olmadığı şeklindeki modernist kurgu marifetiyle çaresizlik içinde meal yazarının önünde diz çöktürülmüş vazi-yettedir artık. Gerisi, meal yazarının insafına kalmış-tır. Onun tensip ettiği din telakkisi "Kur’ân'ın mesajı"olarak okuyucu tarafından sorgusuz sualsiz alınıp gereği yapılacaktır!!"Kelam-ı İlahî"den "İşkence Edilen Metin"e Bu noktada, Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren ulema arasında da meal yazımında bir mahzur gör-meyenler bulunduğu, hatta 18. yüzyılda Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî'nin Kur’ân'ın Farsça mealiniyazdığı hatırlatılarak meal olgusu hakkındaki bu müta-laalarımızın tartışma götürür olduğu söylenebilir.

Böyle bir itirazın, "ideolojik meal yazımı" için geçerli olmayacağını söylemeliyiz. İdeolojik meal yazımı,–"Türkçe ibadet" cinayetine hizmeti göz ardı edilsebile– "yeni bir din tasavvuru" oluşturmak gibi bir maksada hizmet ettiği için reddedilmelidir! Kur’ân metnine hakkıyla vakıf olmak için gerekli alt yapı ve birikimden yoksun bulunan kitleler, meal vasıtasıylaKur’ân üzerinden belli maksatlara kanalize ediliyor-sa, burada elbette mesele farklı bir mahiyet kazan-mış demektir. İtirazımız temelde bu noktayadır.Eldeki Hadis külliyatının –erbabı tarafından sahih olduğu söylenmiş olanlar da dahil– "uydurulmuşluk"şaibesi altında bulunduğu görüşünü "kesin ilmî veri"olarak kabul etmiş bir meal yazarının, "hadis" keli-mesinin olumlu anlamda geçtiği ayetleri "söz",olumsuz anlamda geçtiği yerleri ise "hadis" olarak tercüme etmesi ideolojik meal yazımının tipik örneklerinden birisidir.(2)

-Kader inancıyla problem yaşayan bir meal yazarının,"kader" kelimesinin geçtiği ayetleri "ölçü" ifade ede-cek şekilde yorumlaması ve "Kader "ölçü"dür; kade-re iman Allah'ın hiçbir şeyi ölçüsüz yaratmamış oldu-ğuna imandır" diyerek kaderi "ölçü"ye indirgemesi ideolojik meal yazımının bir başka örneğidir.(3)

-Ahirette Allah Teala'nın dilediği kullar için ve yine O'nun izniyle şefaat edileceğini bildiren ayetleri,Efendimiz (s.a.v)'in günahkâr mü'minlere şefaat edeceğini haber  vererek tefsir eden mütevatir hadisleri dikkate almadan yapılan şu açıklamalar da zikre değerdir: "Demek ki Allah'ın razı olduğundan başkasına şefâ'atin bir yararı olmaz. Esasen O'nun rızâsı, cennette en büyük ni'met olduğu için O'nun rızâsına mazhar olanın şefâ'ate de ihtiyacı olmaz.Belki şefâ'at onu Hakk'a daha da yaklaştırır. Allah'ın,bazı yüce ruhlara şefâ'at izni verip vermeyeceği kesin belli olmamakla beraber bazı âyetlerden zımnen böyle bir mânâ anlaşılabilir. Asıl âyetlerde sözkonusu edilen şefâ'at, meleklerin şefâ'atidir.

Bu âyetler karşısında Hz. Peygamber'in âhirette büyük günâh sahiplerine şefâ'at edeceği hakkındaki abartılı hadîslerden kuşku duymamak mümkün değildir..."(4)42/el-Bakara suresinin 67. ayetinden itibaren İsrailoğulları'nın kesmesi emir buyurulan inek ile ilgili anlatımlar yer aldıktan sonra 72 ve 73. ayetlerde,"O vakit bir adam öldürmüştünüz de, onun hakkında birbirinizle atışmış, (olayı) üstünüzden atmıştınız.Oysa Allah sakladığınızı ortaya çıkaracaktı. Onun içindedik ki: "(kestiğiniz) o ineğin bir parçasıyla o maktule vurun. İşte böyle Allah ölüleri diriltir ve size ayetle-rini gösterir; gerek ki akıllanasınız"buyurulmuştur.

İdeolojik mealciliğin "çarpıcı" örneklerinden birisi de mucize olgusunu aklına sığdıramayan meal yazarı-nın, rasyonel hareket etme güdüsüyle mezkûr ayet-lere verdiği şu manadır: "Çünküey İsrailoğulları siz bir adam öldürmüştünüz ve sonra da bu(suç)un sorumluluğunu birbirini-zin üstüne atmıştınız. Oysa Allah sizin örtbas ettiğiniz her şeyi açığa çıkarmaya kadirdir. Bizdedik ki: Bu (prensib)i bu gibi (çözümlenmemiş cina-yet olay)larının bazılarına da uygulayın. Bu yollaAllah canları ölümden korur ve kendi iradesini sizegösterir ki, (bunu görüp) muhakemenizi kullan(mayıöğren)ebilesiniz."(5)

-Burada ayetin açık ifadesi, ayette geçen kelimeler,bağlam, ilgili rivayetler, müfessirlerin yaklaşımı... hiç-bir şeyin önemi kalmamıştır. Meal yazarı mucizeyi bertaraf etmiştir ya, önemli olan budur!!

Kaç Kur’ân Var?

Hz. Ali (r.a)'ın, Haricîler'le münakaşaya gönderdiği İbn Abbâs (r.a)'la konuşmasını anmanın tam sırasıdır: Onlarla münakaşa ederken Kur’ân'dan delil getirme. - Niçin ey Mü'minlerin Emiri? Ben Kur’ân'ı onlardan daha iyi bilirim; Kur’ân bizim hanelerimizde naziloldu! Doğru söylüyorsun; ancak Kur’ân ayetleri çok anlamlı bir yapıya sahiptir (hammâlun zû vücûh).Binaenaleyh sen (davanı isbat için) bir ayet okursun,onlar da (kendi davalarını destekleyecek başka) birayet okur. Onun için onlarla münakaşa ederken Sünnetlerden delil getir. Sünnetler'den (yorum vetevil yoluyla) kaçamazlar. Tarih kaynakları, hakem tayin etme ve verdiği hükme razı olma meselesi etrafında cereyan eden bu müna-kaşada İbn Abbâs (r.a)'ın, Sünnet ve siretten deliller getirerek binlerce haricînin tevbe edip Hz. Ali (r.a)'ınsafına geçmesini sağladığını kaydeder.(6)

-Kur’ân'ın bu özelliğini vurgulama konusunda Hz. Ali(r.a) yalnız değildir. Efendimiz (s.a.v)'in halasının oğlu olan sahabî ez-Zübeyr b. el-Avvâm (r.a) da oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: Muarızlarına karşı Kur’ân'la mücadele etme; onları iknaya güç yetiremezsin.Sünnet'e sarılmaya bak."(7)

-Tefsir ilminin temelini teşkil eden Ulumu'l-Kur’ân disiplinine vücut veren de Kur’ân'ın bu "çok anlam-lı/çok boyutlu" yapısıdır. Hakkı verilmiş bir tefsir çalışması, Ulumu'l-Kur’ân disiplininin muhtevası yanında rivayeten ve dirayeten Tefsir ilminin müktesebatını da behemehâl dikkate almak durumunda-dır. Aksi halde sadece lafzıyla değil, manasıyla da sonsuz bir umman olan Kur’ân-ı mucizu'l-beyan'ın, meal yazarının sathî nazarının dar kalıplarına hapse-dilmesi hadisesiyle karşılaşmak kaçınılmazdır. Mahzur şüphesizsadece bununla sınırlı değildir. Asıl önemlisi, murad-ı ilahînin berhava edilmesidir ki, "meal üzerine din tasavvuru inşa etme" ameliyesi burada görünür olmaktadır. Her biri "Kur’ân'ın mesajı budur" diyerek okuyucusu-nu farklı bir İslam'a çağıran modern meal yazarları-nın hangisinin takdimi doğru kabul edilmelidir?Kur’ân'da nesh var mıdır, yok mudur? Şefaat hadisle-ri Kur’ân'a uygun mudur, değil midir?

Efendimiz(s.a.v)'in mucizeleri, kabir azabı, sırat, mizan, dahaberiye geldiğimizde kadınla ilgili hükümler, hadd cezaları, başörtüsü, miras paylaşımı, Ehl-i Kitab'ın akıbeti... Bütün bu hususlarda ideolojik meal yazar-larının okuyucuya kendi kabullerini değil de Allah'ın hükmünü aktardığından kim nasıl emin olacak? Bizebu konularda "Kur’ân'ın mesajı" diye sunulan anlam tercihlerinin hepsi aynı anda doğru olamayacağına göre muradullah hangisi?Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktayı tavzih ede-lim: Yukarıda Kur’ân'ın "çok anlamlı/çok boyutlu"olduğunu söylemiştim. Bunun anlamı, Kur’ân'ın–hâşâ– birbiriyle çelişik hükümler ihtiva etmesi değil-dir. Sünnet'i ve Sahabe başta olmak üzere nesilden nesile intikal eden Nebevî anlayış üzere yürümüşbulunan Selef'in belirleyici rolünü göz ardı ederek Allah Teâlâ’nın muradına ulaşmak mümkün değildirve yukarıdaki tesbit bunu ifadeye koymaktadır
Dolayısıyla az yukarıda zikrettiğim, nesh meselesin-den Ehl-i Kitab'ın akıbetine kadar bir dizi meselede-ki meal ihtilafı, ya meal/tefsir için gerekli donanıma gerçek anlamda sahip olmamaları veya Sünnet'e itti-ba başta olmak üzere muradullaha ulaşmak için gözetilmesi gereken ilkeleri göz ardı ederken Ehl-iKitab'ın kendi kitaplarına uyguladığı modern anlama metotlarını esas almalarıdır. Birçok ayette Yüce Allah (c.c.), fasıkları, zalimleri,aşırı giden şüphecileri ve kalbinde hastalık bulunan-ları saptırdığını ifade buyurmaktadır.(8)

-Öyleyse Kur’ân'a önyargılı yaklaşmak, kafasındaki şablona ve kalbindeki hastalığa Kur’ân'dan meşruiyet delili ara-mak buradaki ihtilaf ve çelişkinin başlıca sebebi ola-rak tesbit edilmelidir. Ulumu'l-Kur’ân, Tefsir ve Usul-i Tefsir müktesebatı-nın yok sayıldığı, Usul-i Fıkh'ın o muhteşem "anla-ma" sistemine burun kıvırıldığı bir ortamda, üstüneüstlük bir de Ehl-i Kitab'ın kendi kitaplarını kadavra muamelesine tabi tutarak işlettiği tarihsel ve edebîtenkit metotlarını, "hermenötik" tekniklerini ilahî kelama uygulama azmiyle hareket eden birmeal/tefsir yazarı "ben böyle anlıyorum" ukalalığına düşmüşse başka ne söylenebilir ki!

Kur’ân'ı  Kişisel Görüşle Tefsir Etmek

Hiçbir meal yazarı üstüne alınmadığına göre, "Kim Kur’ân'ı şahsî görüşüne göre tefsir ederse ateşteki yerine hazırlansın"yahut "Kur’ân'ı şahsi görüşüyle tefsir eden kimse isabet etse de hata etmiştir"(9)tar-zındaki Nebevî ihtarların kime hitap ettiği sorusu daburada önemlidir. "Kur’ân'ın şahsî görüşle tefsir edilmesi"nden ne anlaşılması gerektiği netleşmeden mezkûr rivayetle-rin kime hitap ettiğini anlamak da mümkün olmaz. "Ulema şöyle demiştir: Kur’ân'ın şahsî görüşle tefsir edilmesi şu durumlarda söz konusu olur: Burada kastedilen, Kur’ân'ı sadece naklî verilere dayanarak tefsir etmek ve istinbatı (dirayete dayalı hüküm çıkarma ve tefsiri) terk etmek olabileceği gibi başkabir durum da olabilir. İlk ihtimal, yani Kur’ân'ı, sade-ce nakle dayalı verilerle tefsir etmek kastedilmiş ola-maz.

Zira Sahabe Kur’ân'ı (dirayet ve istinbatla) tef-sir, bunun sonucunda da birbirinden farklı görüşler halinde ihtilaf etmiştir. Bu ihtilaflarda taraflarcabenimsenen her görüş Efendimiz (s.a.v)'den işitilmiş şeylere dayanmıyordu. Efendimiz (s.a.v), İbn Abbâs(r,a)'a, "Allahım, onu dinde fakih kıl ve kendisine tevi-li öğret"diye dua ettiği halde, aksini düşünmek nasıl mümkün olur? Şayet bu hadiste geçen "tevil", tıpkıayet gibi Efendimiz (s.a.v)'den işitilmiş şeyleri ifadeetseydi, bu duanın İbn Abbâs (r.a) hakkında hususi olmasının ne anlamı olurdu?"Hadiste geçen yasaklamanın, iki durumuhedeflediği söylenebilir:"

1. Kur’ân'ı tefsir eden kişinin, bir konuda benimse-diği bir görüşü vardır; hevası ve tabiatı o görüşe meyletmiştir. O kimse, sahih bir amaç üzere bulun-duğunu ortaya koymak için Kur’ân'ı hevası doğrultu-sunda tevil eder. Eğer önceden o görüş ve hevanın etkisi altında bulunmasaydı, Kur’ân'dan çıkardığı oanlamı çıkarmayacaktı."Kimi durumlarda insan bunu, ayetin muradının o olmadığını bile bile yapar.

Gerçeğin farkında olduğu halde muarızlarına üstünlük sağlamak için böyle davranır. Kimi durumlarda ise bilgisizlik söz konusu-dur. Bu da şöyle olur: Ayet birkaç anlama ihtimalli-dir; kişinin anlayışı onu, amacıyla örtüşecek tarzda anlamaya meyleder. Böylece o anlama biçimi kişinin görüşü ve hevası doğrultusunda teraccuh eder. Eğer önceden benimsediği o görüş olmasaydı, kişi o anla-ma biçimini tercih etmeyecekti."Bazan da kişinin sahih bir amacı olur. O amacına Kur’ân'dan delil arar ve farklı bir şeyin murad edildi-ğini bildiği bir ayetle amacına istidlalde bulunur.İnsanları, kalp katılığıyla mücahedeye çağıran kimse-nin, "Firavun'a git. Zira o pek azdı"(20/Tâ-Hâ, 24;79/en-Nâzi'ât, 17) ayetindeki Firavun'un "nefis"olduğunu söylemesi böyledir."

2. Kişinin, garibu'l-Kur’ân'a ve kapalı lafızlar, ihtisar,hazf, ıdmar, takdim, tehir gibi hususların söz konusu olduğu ayetlere taalluk eden nakil ve rivayetlerden yardım almaksızın, sadece Arapça lafzın zahiriyle yetinerek Kur’ân tefsirine atılması. Tefsirin dış anla-mında öncelikli olarak nakil ve rivayete dayanmak vazgeçilmez bir gerekliliktir. Kişi bu suretle hataya düşmekten korunmuş olur. Bundan sonra anlama ve hüküm istinbat etme aşaması gelir..."(10)Bu son derece isabetli ve hikmetli tesbitler bir nok-tayı dikkatimize sunuyor:

Meal ya da tefsir yazarı,önceden şu veya bu kaynaktan beslenerek benimse-diği görüşlerin etkisi altında hareket etmemelidir.İşte kırılma noktası tam da burasıdır. Kim sahip oldu-ğu görüşlerin "heva kaynaklı" olduğunu söyler ki!Kimin hangi görüşünün heva kaynaklı olduğuna kim karar verecek?İtikadî duruşumuzun ve istikametimizin işin içine doğrudan girdiği noktadır burası. Yukarıda bunu "ideolojik mealcilik" olarak ifade etmiştim. Gerçek şudur ki, Ehl-iSünnet dışı kabul ve inançların tervi-ci için veya onların etkisi altında Kur’ân meali ya da tefsiri yazmak,Kur’ân'ı heva ile tefsir etmek/ meal-lendirmek demektir. Mezkûr riva-yetlerde yerilen tam da budur.

İlle Meal Okunacaksa...

Ahmed Cevdet Paşa merhum,Fatih dersiâmlarından Osman Râşid Efendi başkanlığındaki ilmî bir heyete yazdırılıp 1927 yılında neşredilen meal çalışmasını takdim ederken bu farkı fark etmemizi kolaylaştıracak bir noktaya dikkat çekmiştir:

"Kur’ân'ı Kerim'in acızık mezâyâsına(meziyetlerin-den az bir kısmına) vakıf olabilmek için lisan-ıArab'da pek çok maharet lazımdır. Herkes lisan-ı Arab'da olan meleke ve maharetinin derecesinegöre ânın (Kur’ân'ın) zevkine varır. Hakkıyla başkalisana tercemesi ise kabil değildir. Ancak Arapça bil-meyenlere sathîce ma'ânî-i evveliyesini tefhîm(ayet-lerin birincil anlamlarının yüzeysel olarak kavratıla-bilmesi) için mukaddemâ bazı zevat-ı kiram (daha önce bazı kıymetli zatlar) ânı (Kur’ân'ı) lisan-ı Türkî'ye terceme etmişlerdir...

"Meal üzerinden din tasavvuru oluşturma eylemi ile herkesin müktesebatı ölçüsünde Kur’ân'dan feyizyab olmasına aracılık etmek arasındaki fark bu ifadelerde alabildiğine net bir şekilde kendi-sini göstermektedir.Nitekim Mustafa Sabri Efendi merhum da bu noktaya parmak basmış ve mealin Kur’ân gibi telakki edilerek değil, muhtasartefsir gibi okunması gerektiğine dikkat çekmiştir. (12)"Kur’ân'ı şöyle baştan sona birokuyup Rabbimin bana ne indirdi-ğini görmek istiyorum" gibi bir maksatla yola çıkan okuyucunun dikkat etmesi gere-ken birtakım hususlar olduğunu belirterek bitirelim:

1. Öncelikle Ehl-i Sünnet itikadını sağlam kaynaklar-dan okuyup eksiksiz öğrenmelidir.

2. Meal yazarının Ehl-i Sünnet olmasına; ayrıca mealyazacak birikim ve ilmî kudrete sahip bulunmasına dikkat etmelidir.

3. Okuduğu metnin Allah Kelamı değil, meal yazarı-nın Allah Kelamı'ndan anladığı şey olduğunu sürekli hatırda tutmalıdır.

4. Okuduğu metnin, Kur’ân'ın lafız özelliklerini hiç yansıtmadığını, mana özelliklerini ise kısmen yansıt-tığını bilmelidir.

5. Meal okumalarından elde edilecek şeyin,Kur’ân'ın muhtevası hakkında yüzeysel bilgi olduğu-nu, daha fazlası için mutlaka muteber bir tefsiri ciddi biçimde mütalaa etmek gerektiğini asla unutmamalıdır.

(İbrahim Hilmi)-Kuran Türkçe Tercümesi

2-Yaşar Nuri Öztürk

3-
Devamını Oku »

Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir






Ehl-i Sünnetten İmamlar Tek Bir Ailedir




Ehli Sünnet vel'Cemaat ulemâsından her bir imam, bir aile reisi gibidir. Bu ailelerin riyâsetini teşkil eden ashabın da en büyüğü, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem'dir.

Bu itibarla kıyamete kadar ashaba uyan zevatlar, yani büyük payeye sahib olan ulemâ, icazeli oldukları münasebetiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in halîfeleridir.

İşte Alîyy-ul-Kârî diyor ki: «ibnu Abbas'ın, Ali radıyallahu anhum’dan rivayet ettiği bir hadîs-i şerifte: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, bir gün mübarek odasından çıkarken:

“Allah'ım! Benim halîfelerime merhamet et = esirge." buyurdu.

Biz: “Halîfelerin kimdir ya Rasûlallah ?" dedik. Bunun üzerine:

Halifelerim onlardır ki hadislerimi rivayet ederler ve onu (sünneti = şeriati) halka öğretirler.”[1 ]» buyurdu.

ihyau-i-Ulûm’da İmam Gazâlî bu hadisi: «

Halîfelerimin üzerinde Allah’ın rahmeti olsun,” buyurdu. “Halîfelerin kimdir?” denildi.

Bunun üzerine: "Onlardır ki, sünnetimi  ihyâ ederler ve onu Allah'ın kullarına öğretirler.” buyurdu.» şeklinde tahric etmiştir.[2]

Bu hadislerde tavsif edilen halîfeler, gerek ehli hadisten ve gerek  fukahadan, üç asırda yaşayan zevatlardır. Aslında bunlar, doğru bir sûret-te dîn-i mübîn-İ islamiyyenin birinci kaynağı  olan Kur'ân-ı Hakîm'den ve ikinci kaynağı olan hadîs-i şeriflerden en güzel anlamışlardır.

Nitekim Şeyh Muhammed Zâhid el-Kevserî rahimehullah diyor ki:

«Şeriatin hükümleri; ashab, tâbi'leri ve tebe’-t  tabiinin, Allah’ın kitabından ve Rasûlü'nün sünnetinden,  açık Arabi dilin gereği üzerine anladıkları şeylerdir. Fukahanın ameli, Kitab ve sünnetten anlaşılandan başkası değildir. Demek şer‘i şerifin sahibinden başkasının, hiçbir surette teşrî’de hakkı yoktur. Kim ki fukahayı kanun çıkaranlar gibi sayar ve onların da teşrî'de müdahale ettiklerini iddia ederse, o, bir anda hem şeriatten ve hem de fıkıhtan gafil kalmış ve binnetice cehaletinden din düşmanlarının söz etmelerine kapı açmıştır. Nitekim bunu müşahede etmekteyiz. Mütaahhir fukahaya gelince; onlar, yeni vuku bulan meselenin dışında şer'i şerîfe müdahale edemezler. Bunda dahi, ilk asırda yaşayan adamların anlayışlarının hilafına zihab edemezler. Çünkü ilk asırda yaşayanlar, Arabî dili bilirlerdi; tağyir ve tahvil başa gelmeden önce ashab arasındaki konuşma tarzını bilirlerdi. [3]

Hayrete şayandır ki Ehli Sünnet vel'Cemaatten ayrılan sapık fırkaların bilginlerinden kimisi mezheb kavgası ve telfîk-ul-mezâhib, kimisi de takrîb-ul-mezâhîb = mezheblerin birbirine yakın olmaları fikirlerini ortaya koyarak dîni tahrib etmekten sakınmazlar:

Bir taraftan hadisler, iftiralara maruz kalmış...

Râvîleri indî görüşlerle şu hadîsi, bu hadîsi inkar ederler...

Cerh ve ta'dîl bahanesiyle hesabına gelen hadîsi alır, gelmeyeni bırakır. Bu itibarla Kur'an'dan başkasıyla amel edilmez...

Kimisi: Mezheb ulemâsı, birbirine düşmandırlar... Ve telfik-ul-mezâ- hib...

Binnetice "Et-takrib beyn-el-mezâhib = mezhebler arasında yaklaşmalar..." diye bu fikirleri ortaya atmaktadırlar. Bunların görüşleri, cevheri çürük cevize benzemekten ibarettir.

Evvela, hadis olsun fıkıh olsun, zamanımıza sened ve tevâtürle ulaşmıştır. Vaktiyle Şeyh Muhammed Zâhid Kevserî, bu gibi fikirlerin reddiyelerine birçok makaleler yazmıştır. Gerek Hindistan'daki ehil hadîs ve gerekse diğer ülkelerdeki ehli hadis ve fukaha, bu gibi fikirlere aldırış etmediler.

Birçok kitablardan nakletmekten ise, yine Kevserî rahimehullah’tan bir paragraf daha alıp okuyalım:

»Şu takrîb-ul-mezâhib dediklerinden maksadları, Ehli Sünnet vel’- Cemaatten tanınan hidayet rehberleri ise, onların bu çalışmaları, hâsılı tahsilden ibarettir. Çünkü Ehli Sünnet vel Cemaatin imamları ve rehberleri, dinin hizmetinde bir tek aile gibidir. Kitab ve sünnetten istinbat yollarını beyan etmelerinde, icmâ' ile delil getirmelerinde, özel şartlarıyla kıyasta, mezheb rehberleri radıyallahu anhum, parçalanmaya sebebiyet verebilecek bir ihtilafla bulunmadılar ki, birbirlerine yaklaşmış olsunlar.

İslam dîninin fıkhı, bunların eliyle pişmiştir. Kendileri asırlar boyunca şeriatin hizmetinde fâni olup, büyük ihlaslarından, azim uyanıklıktan, geniş idraklerinden ve haberdar olmalarından dolayı mutemed olarak tanınmışlardır.

Mesela Ebû Hanîfe'nin daha yaşlı olmasına rağmen, İmam Mâlik bin Enes'in kitablarını mütalaa etmekten hoşnut olduğunu görürsün. Nitekim ibnu Ebî Hâtim de, Tekaddumet-u Ma'rifet-il-Cerhi vetTa'dîl'de bunu zikretmiştir. Halbuki yaşlı olduğu için İmam A'zarn, ibnu Mes’ûd'un, Ali bin Ebî Tâlib'in ashablarının ilimlerini almıştı. Ki ibnu Mes’ûd ve Ali bin Ebî Tâlib'in ilimleriyle Küfe dopdoluydu. Rahatlıkla diyebilirim ki, ibnu Mes'ud'un arkadaşları ve arkadaşlarının arkadaşlarının adedleri, dört bine ulaşmıştı.

Ebû Hanîfe bu toplumun içinde takrîben kırk ulemayla birlikte fıkhı tedvîn ve tedris ederdi. Muhakemeli bir sûrette meselelerin delilleri üzerinde izahatta bulunurdu. Tâ ki onlara sabahın aydınlığı gibi isabetin yıldızı parladı. Ve hakîkaten fıkıhta bu çalışmalar, benzersiz ve harikulâde bir iş idi ki, Irak’ın şan ve şerefi bununla çok yükseldi.

Böylece şeyhleri ve fukahâ-i  sebhanın tilmizleri sayesinden, Dâr-ul -Hicre’nin âlimi İmam Mâlik, fukahâ-i  sebhanın fıkhını miras aldı. Bununla beraber kendisi hac mevsiminde Ebû Hanîfe'yi arzular, onunla bir araya gelip de İlmî mümâresette bulunması için ve kitablarını mütâlaa etmesi için dört gözle beklerdi. Nitekim Kitâb-ut-Ta’lîm'in mukaddemesinde imâd-ul-islam Mes’ûd ibnu Şeybe es-Sindî'nin dediği gibi, altmış bin meseleyi, Ebû Hanîfe'nin meselelerinden İmam Mâlik toplamıştır. Bunun için bazı Mâlikî imamları, İmam Mâlik'ten bir rivayet tesbit edilmediği takdirde, Ebû Hanîfe’nin meseleleriyle tutunmayı tavsiye ederlerdi.

Böylece 'el-Muttalibî el-imam Muhammed bin idris eş-Şâfiî, Mekke-i Mükerreme'nin âlimi, gençliğinde Medîne-i Münevvere’ye gider, İmam Mâlik’ten Muvatta’ adlı eserini kemâliyle tahsil eder ve Yemen'den Bağdad'a gelişinde de yani H.184 tarihinde İmam Muhammed bin el-Hasen’le birleşir, ondan fıkıh ilmini öğrenir; iki deve yükü kadar kitabı ondan telakkî  eder = öğrenir. Böylece Ebû Yûsuf bin Hâlid'den ve daha başka Ebû Hanîfe'nin ashabından ilmi ahzetmekten çekinmez. Ve böylece Medine ve İraklıların fıkıhtaki yolları arasını bulur, birleştirir. Sonra kadîm kavliyle tanınan görüşünü Irak’ta, cedid tanınan görüşünü Mısırda neşreder. Ve böylece yer yüzünü ilimle doldurur.

İmam Ahmed bin Hanbel, üç sene zarfında üç bohça ilmi, ince meseleleri, İmam Muhammed bin Hasen'in kitabından istifade eder.

Ebû Hanîfe'nin ashabından Esed bin Amr'dan mükemmel ilmi dahi aldıktan sonra imam Şâfiinin H.195’te Irak’a gelmesi zamanında ondan fıkhı öğrenmeye çalışır. Ve böylece imam Ahmed, fıkıh ilimlerinde birçok beldelerin fukahalarının merceî oluyor. En geniş bir surette hadisleri  rivayet eder, sorulan fıkhî meselelerde cevab verir.

Mesela, Ahmed bin el-Ferec, İmam Mâlik ve Medînelilerin meselelerini, İmam Ahmed'in ve ibnu Râhuveyh'in ilmini taşıyan ishak bin Mansûr el-Kevsec, Süfyan es-Sevrînin meselelerini , Meymûnî ise, Evzâinin meselelerini,İsmail bin Saîd el-Cürcânî eş-Şâlencî, Ebû Hanîfe'nin ve ashabının meselelerini İmam Ahmed'den sorarlar. Ve bunlara teker teker, görüş sahibi İmamlarının görüşlerini birbirine karıştırmaksızın izahta bulunur.

İşte, dînin dörtte üçünde müttefik olan bu imamlar, Allahın şeriatinin hizmetinde bir tek aile idiler. Şu ondan ilmi alır, o bundan ilmi alır.

Aralarında bazılarının diğer bazılarına hücumda bulundukları hikayelere gelince; o, dünyanın alçak emtiası üzerine kendini helake götürenlerin ellerinden çıkan yapmacık işlerdir.

Şu mezhebsizliğe halkı davet edip, Müslümanlar arasında mezheb imamlarının tefrikaya sebeb olduklarını ve müctehidlerin görüşlerinin hilaf-ı hak olduğunu, islamda bugüne kadar olan müctehidlerin tâbi’leri-nin hata üzerine devam ettiklerini iddia eden ve bu iddiayla "Zamanın imkanları üzere öncekiler bilmedi, biz biliyoruz." diyen; nihayete ulaşmış cüret ve tehevvürle sayıklar demektir.» [4]



Dipnotlar :

[1] Bu hadîsi, Taberâni, Râmmehürmizî, Hatîb, ibnu Neccâr, ibni Abbasdan, o da Ali' den tahric ettiler. Taberânî diyor ki: "Ahmed bin îsâ Ebû Tâhir el-Alevî, bu hadiste tekleşti."

Mizân'ın müellifi, Dârakutnî'den naklen dedi ki: “Ebû Tâhir yalancıdır ve hadîsi bâtıldır." Kenz-ul-Ummâl c.10 h.n.29167, 29208, 29488

Hafız ibnu Hacer, Lisân-ul-Mîzan’da diyor ki: «Râmmehürmizî, el-Muhaddis-ul-Fâsilu Beyn-er-Râvî vel'Vâî adlı eserde bu hadîsi ibni Abbas'tan, Ali radıyallahu Teâlâ anhum' dan rivayet etti.

Dârakutnî dedi ki: Ahmed bin îsâ Ebû Tâhir el-Alevî, yalancı ve hadîsi bâtıldır.» Lisân-ul-Mîzan c.1 s,241 isim no.756

ibnu Ebî Hâtem, Kitâbu Cerh-i  vet'Ta’dîl c.1 s.65 isim no.11'de: «Ebû Tâhir el-Alevî, Ahmed bin îsâ bin Abdullah bin Muhammed bin Ömer bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. ibnu Ebî Fudeyk ve babasından hadis nakleder. Ebû Yûnus el-Medînî de ondan rivayet eder.» demekle yetinerek cerh ve ta'dilinden sükut etti.

Deylemî de el-Fırdevs bi Me'sûr-İI-Hitab adlı eserinde c.1 s.479 h.n.1960'ta tahric etmiştir.

Hafız Zehebî de Siyeru A’lâm-in-Nubelâ c.12 s.21 isim no.17'de diyor ki: «Ahmed bin îsâ el-Alevî, babasından ve ibnu Ebî Fudeyk’ten hadis nakleder. Ondan da Ebû Yûnus el-Medînî, Muhammed bin Mansûr el-Kufî ve daha başkaları hadis rivayet ederler. Maamâfih, inkar edilecek hadisleri de vardır. ibnu Ebî Hâtem ve Ebû Ahmed el-Hâkim, onu zikrettiler ve onu tadîl bile etmediler.»

Allâme Seyyid Muhammed ez-Zebîdî de ihyâ'nın şerhi ithâf adlı eserinde c.1 s,117'de, naklettiğimizin benzerini naklettikten sonra diyor ki: «Ehli hadis, hadisçilere "halîfe" kelimesinin denilmesinin cevazı üzerine “Allah’ım Benim halifelerime merhamet et = esirge. Halifelerim onlardır ki, hadislerimi ve sünnetimi rivayet ederler ve onu (sünneti - şeriati) halka öğretirler." mealindeki hadisle istidlal ettiler.»

Herhalde Şeyh Aliyy-ul-Kârî  bunu nazar-ı itibara almıştır.

[2]Hafız Irâkî ihyâ c.1 s.21’in dipnotunda diyor ki: «Bu hadisi ibnu Abdilberr, ilim'de; Herevî, Zemm-ul-Kelam'da, Hasen'in hadisinden rivayet ettiler.

Denildi ki: "Bu, Hasen bin Ali radıyallahu anhumâdır."; denildi ki: "ibnu Yesar el-Basrî'dir." Binaenaleyh bu hadis mürseldir. ibnu Sünnî, Ebû Nuaym, Riyâdat-ul-Muteallimîn adlı eserde, Hazreti Ali'nin hadîsinin benzerini tahric ettiler.»

Hafız Zebidî diyor ki: «Ve Herevî, Zemm-ul-Kelâm’da bu hadisi Amr bin Ebî Kesir' den tahric etti. Herevî dedi ki: “Amr bin Ebî Kesîr, Ebî Ala'den, o da Hasen bin Ali'den, o da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den: …  buyurdu."

Binaenaleyh Herevî bu hadîsi muttasıl olarak tahric etmiştir. Fakat ibnu Abdilberr: "Bu hadis Hasen Basri'nin mürsel hadislerindendir." dedi. Ve bu doğrudur.» İthaf c.1 s.117

[3] makalatu’l kevseri  s.92 ,94

[4] makalatu’l kevseri  s.94,95,119,135,138,274 ‘den iktibas edildi.


İktibas : Merhum Nakşi Şeyhi İsmail çetin Rahimehullah - Şerh-i Mişkat Cilt : 1 Sahife 238-242
Devamını Oku »

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'e Uymaya Teşvik

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'e Uymaya Teşvik80.MEKTUP

  • Mirza Fethullah Hakîm'e yazılmıştır

  • Yetmiş üç fırka içinde kurtuluşa erenin Ehl-i sünnet ve'l-cemaat fırkası olduğu, bid'atçı fırkalardan uzak du­rulması gerektiği

Allah Sübhânehû ve Teâlâ bize ve size şeriat-ı Mustafa yolu üzerinde istikamet ihsan etsin.

İşte mesele budur; gayrisi nafile!

Yetmiş üç fırkadan her biri şeriata tâbi olduğunu iddia eder ve kurtuluşa erenlerden olduklarına kesin olarak inanır.

Şu âyet-i kerime onların hallerini anlatır ve durumlarını or­taya koyar:

"Her fırka, kendi yanında bulunanla sevinmektedir (mü-minûn, 23/53).

Bu muhtelif gruplar arasından kurtuluşa ermiş olan fırkayı ayırabilmek için Resul-i Ekrem Efendimiz in (s.a.v) açıkladığı deli­le gelince, o şu hadis-i şeriftir:

"Onlar benim ve ashabımın bulunduğu yolda olanlardır." (Tirmizî, nr. 2641)


Burada sahib-i şeriat Efendimiz’in (s.a.v) sadece kendini zik­retmesi ve "Benimyolum üzere olanlardır" demesi yeterli olduğu halde ashabını da zikretmesi, " Benim yolum ashabın yoludur ve kur­tuluş yolu yalnızca onların yoluna uymaktan geçer" şeklinde bir ilan

için olabilir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" (Nisâ, 4/80).

Resûl'e itaat, Allah'a itaatin ta kendisidir. Ona itaat etmemek ise Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretlerine isyan etmektir.

Allah Sübhânehû, Resûl'e itaat etmediği halde Allah'a itaat ettiğini ileri süren bir topluluğun durumunu haber vermiş ve on­ların küfrüne hükmetmiştir. Âyet şöyledir:

"Allah ile elçilerinin arasını ayırmak isterler; 'Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz!' derler; bu ikisinin (inanmakla inkârın)arasında bir yol tutmak isterler" (Nisâ, 4/150).

Ashabm yoluna tâbi olmaksızın Nebî'ye (s.a.v) ittibâ iddiası bâtıl bir iddiadır. Hatta bu iddia bilfiil Allah Resûlü'ne (s.a.v) is­yandır, karşı gelmedir. Böyle bir yolla kurtuluşa ulaşmak ne mümkündür?

Şu âyet-i kerime onların haline uymaktadır:

"Kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde bulunduklarını sa­nacaklardır. İyi bilin ki onlar yalancılardır" (Mücâdele, 58/18).

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ashabına tâbi olan fırka şüp­hesiz Ehl-i sünnet ve'l-cemaat fırkasıdır. Allah Teâlâ onları çabala­rından dolayı mükâfatlandırsın! Onlar, kurtuluşa eren fırkadır. Şîa ve Haricîler gibi Allah Resûlü'nün sahabesine dil uzatanlar, onlara tâbi olmaktan mahrumdurlar.

Mu'tezile de tek başına sonradan ortaya çıkmış bir mezhep­tir. Bu mezhebin öncüsü Vâsıl b. Atâ'dır. Kendisi Hasan-ı Basrî’nin talebeleri arasmda idi. Daha sonra Hasan-ı Basrî'nin (rh.a.) mecli­sinden ayrılıp küfür ve iman arasında bir durumdan (el-Menziletü beyne'l-menzileteyn) söz etmeye başlayınca Hasan-ı Basrî (rh.a.), onun için "bizden ayrıldı" dedi. Diğer fırkaların durumu da bun­dan farklı olmayıp aynı şekildedir.

Ashaba dil uzatmak gerçekte Resûlullah'a (s.a.v) dil uzat­maktır. Ashaba saygı göstermeyen, Allah Resûlü'ne iman etme­miştir. Çünkü onların kötü olması, onların arkadaşının da kötü olması sonucuna varır ki; bu denli çirkin bir itikattan Allah a sığı­nırız.

Bu arada, Kur'an ve hadisler yoluyla bize ulaşan şeriat hü­kümleri ancak sahabe vasıtasıyla bize ulaşmıştır. Şayet sahabe ayıplanırsa, onların yapmış olduğu nakillerin de ayıplı ve kusurlu olması gerekir. Bu nakil işi de sahabenin bir kısmına has değildir. Bilakis sahabenin hepsi adalette, doğrulukta ve tebliğ işinde eşit­tir. Hangisi olursa olsun sahâbe-i kirâmdan bir tanesine dahi dil uzatmak, dine dil uzatmak demektir ki, bu denli çirkin bir du­rumdan Allah'a sığınırız.

Sahâbeye dil uzatanlar, "Aslında biz de sahâbeye tâbiyiz ama sahabeye tabi olmak hepsine tâbi olmayı gerektirmez. Hatta saha- benin görüşleri ve mezhepleri muhtelif olduğu için hepsine tâbi olmak zaten mümkün de değildir" şeklinde bir itiraz ileri sürebilir. Buna şöyle cevap veririz:

Sahabenin bazısına tâbi olmak ancak diğerleri inkâr edilme­diği takdirde faydalıdır. Diğerleri inkâr edildiği zaman ötekilere uyma fiili de gerçekleşmez. Nitekim Hz. Ali (k.v) üç halifeye de saygı ve hürmet gösterirdi. Onlara uymayı hak gördüğü için biat etmiştir. O halde diğer sahabeleri inkâr ederek Hz. Ali'ye tâbi ol­duğunu iddia etmek katıksız bir yalandır, iftiradır ve kuru iddia­dan öteye geçmez. O sahabeleri inkâr etmek gerçekte Hz. Ali Efendimiz'i (k.v) inkâr etmektir ve onun sözlerini ve davranışları­nı açık bir şekilde reddetmektir.

Allah'ın aslam Hz. Ali (k.v) için takıyye ihtimalini caiz gör­mek akıl bozukluğunun son kertesidir. Sağlıklı bir akıl, Allah'ın aslanının yaklaşık otuz senelik bir süre içinde halifelere karşı olan buğzunu gizleyip bunun tersine bir hayat yaşayarak onlarla nifak üzere kurulmuş bir beraberliğinin olmasını doğru ve mümkün görmez. Halbuki bu tür bir nifak, ehl-i İslâm'ın sıradan ferdi için bile düşünülemez. Bu tutumun çirkinliğini iyi düşünmek ve an­lamak gerekir. Çünkü böyle bir tutum, Allah'ın aslanı Hz. Ali'ye (k.v.) büyük bir zayıflık ve küçük düşürücü bir hile nisbet etmek anlamına gelmektedir.

Diyelim ki, Allah'ın aslanı için takıyyeyi caiz gördük. Peki, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (s.a.v) üç halife ile ilgili tazimi ve ba­şından sonuna kadar tüm hayatı boyunca onlara değer vermesi konusunda ne diyecekler? Bu noktada takıyyenin yeri olmaz; çün­kü doğru olanı tebliğ etmek Resûlullah (s.a.v) üzerine vaciptir, bir zorunluluktur. Bu noktada takıyyeyi caiz görmenin varacağı nokta zındıklıktır.

Allah Teâlâ buyurmuştur:

"Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajım duyurmamış olursun" (Mâide, 5/67).

Kâfirler, "Muhammed, gelen vahiy içinden kendisine uyanı açıklı­yor, uymayanı ise gizliyor" diyorlardı. Kesin olan bir şey var ki o da, Hz. Peygamber'in (s.a.v) hata üzerinde sabit olması, bir hataya de­vam etmesi caiz değildir. Aksi halde getirmiş olduğu şeriata halel gelir. O halde üç halifeyi tazim ve methetmesinin aksine, Peygam­ber Efendimiz'den (s.a.v) bir şey sâdır olmayıp onlara verdiği de­ğeri ortadan kaldıracak bir şey de bulunmadığına göre; buradan anlaşılır ki Resûlullah'ın (s.a.v) üç halifeyi yüceltmesi ve onlara değer vermesi hatadan ve geçersiz olmaktan korunmuştur.

Esas meseleye dönersek, onların yukarıda değinilen itirazı­nın yani şüphesinin cevabını, öncekinden daha açık ve daha net bir şekilde izah edelim. Dinin asıllarında sahabenin hepsine tâbi olmak vaciptir. Çünkü dinin esas konularında sahabe arasında ih­tilaf yoktur. Sahâbenin ihtilafı yalnızca ayrıntılardadır.

Sahabenin bazısına dil uzatan kişi, onların tümüne tâbi ol­maktan mahrumdur. Sahabe sözleri ittifak ifade etmekle birlikte; din büyükleri olan sahabeyi inkâr nasipsizliği, o sözlerdeki ittifakı ihtilafa dönüştürmektedir. Hatta bir sözü söyleyeni reddetmek, o kişinin söylediklerini de reddetmeye götürmektedir.

Yukarıda da değindiğimiz üzere, şeriatı bize ulaştıran, asha­bın tümüdür. Çünkü ashabın hepsi adalet sahibidir ve her biri bize şeriattan bir şey ulaştırmıştır. Aynı şekilde Kur'an da her birinden bir veya daha fazla âyet alınarak toplanmıştır.

O halde sahabenin bazısını inkâr etmek Kur'an'ı ulaştıranları inkâr etmek demektir. Böyle olunca, sahabeden bazılarını inkâr eden kimsenin şeriatın bütün hükümlerini yerine getirmesi müm­kün olmaz. Bu durumda felah ve kurtuluş nasıl mümkün olabilir?

Allah Teala şöyle buyurur*

"Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyâmet gününde de azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir" (Bakara, 2/85).

Bununla birlikte deriz ki; Kur'ân-ı Kerîm'i toplayan Hz. Os­man'dır, hatta Ebû Bekir-i Sıddık ve Ömer'dir. Allah onlardan razı olsun. Hz. Ali'nin (k.v.) topladığı şey ve onun içeriği, Kur'an'ın dı­şında bir şeydir.

İyi düşünmek gerekir. Çünkü bu büyükleri inkâr, hakikatte Kur'an'ı inkâra götürür. Böyle bir durumdan Allah Sübhânehû'ya sığınırız. Biri bir Şiî müçtehide şöyle bir soru sordu:

  • Kur'an'ı Osman'ın cemettiği iddia edilmekte. Bu durumda Kur'an hakkındaki itikadın nedir? O şöyle cevap verdi:

  • Onu inkârda bir maslahat görmüyorum. Çünkü onu inkâr etmek dinin tamamen yıkılmasına sebep olur.

Aynı şekilde aklı başında olan kişi, Resûlullah’m (s.a.v) irtihalinin üzerinden henüz bir gün bile geçmeden, sahâbe-i kirâmın bâtıl bir durum üzerinde birleşmesini mümkün görmez.

Şu sabittir ki; Allah Resûlü'nün vefat ettiği gün, sahabenin sayısı 33.000 kadardı ve hepsi de gönül rızasıyla ve kendi tercihle­riyle Sıddık-ı Ekber'e (r.a) biat etmişti. Böyle bir durumda Resûlullah'm bütün ashabının dalâlet üzere birleşmeleri imkânsız bir durumdur. Nitekim Peygamber Efendimiz'de (s.a.v) buyur­muştur:

"Ümmetim sapıklık üzerine birleşmez. "(Tirmizi,nr.2167)

Hz. Ali'nin (k.v) başlangıçta biat etmekte gecikmesi, "Dargın­lığımız, şûradan geri bırakılmamız sebebiyledir; yoksa biliyoruz ki Ebû Bekir bizden daha hayırlıdır" sözüyle kendisinin de belirttiği üzere, şûraya davet edilmemesi sebebiyledir.

Hz. Ali'nin (k.v) şûrâya davet edilmemesinin sebebi, musibe­tin ilk dehşetinin yaşandığı sırada Ehl-i beyt'in yanlarında kalarak onları teselli etmesi gibi bir maslahatın gözetilmesi veya buna benzer bir sebepten olması mümkündür. Yoksa sahabe arasında meydana gelen ihtilafların kaynağı nefsanî arzular değildir. Çün­kü onların nefisleri tezkiye edilmiş (arınmış), "kötü ve çirkin olanı emretmekten" kurtulmuş ve "mutmainne" olmuştur. Onların arzu ve istekleri şeriata tâbidir.

Üstelik sahabe arasında ortaya çıkan bu ihtilafın dayanağı iç­tihattır ve doğruyu açığa çıkartarak yüceltme çabasıdır. Hata ede­ne Allah katında bir derece, isabet edene ise on derece sevap var­dır. O halde dili onlara eza ve cefa etmekten korumak ve hepsini hayır ile yâd etmek gerekir.

İmam Şâfiî (rh.a.) demiştir ki:

"Allah Teâlâ ellerimizi onların kanına bulaşmaktan korudu, o halde biz de dillerimizi onlara uzatmadan koruyalım!"

İmam Şâfiî (rh.a.) yine şöyle der: "Resûlullah'tan (s.a.v) sonra

insanlar zor durumda kaldı. Gök kubbe altında Hz. Ebû Bekir’den

(r.a) daha hayırlı birini bulamadılar ve kendilerini yönetmesi için onu tayin ettiler."

------------------------

İmam Rabbani,Mektubat-ı Rabbani,cild:1

Semerkand Yay.)
Devamını Oku »

İslam ve Modernite Yan Yana Duramaz

İslam ve Modernite Yan Yana Duramazİslam ve modernite yanyana duramaz. Teorik olarak dahi böyle olabileceğini düşünmek tatmin edici değil. Söz gelimi kadın-erkek ilişkileri, kadının toplumdaki yeri ve rolü.. Modern Müslüman kadın, eğitim görmüş entelektüel yanı gelişmiş, erkekle birlikte iş sahasında olmak istiyor. Dışardaki hayatı erkekle birlikte inşa etmek istiyor. Buna İslam'dan imkan arıyor. Burda vakıa ile naslar çatışıyor. Böyle bir durumda nassı tevil etmeye çalışıyoruz. Olguyu esas kabul ettiğimiz için, onu değiştirmeyi düşünmüyoruz da, nassı bir şekilde olguya dönüştürmek için çabalıyoruz. Oysa doğru olan olguyu nassa uydurmaktır. Allah'ın rızasını arayan bir insan için aksi söz konusu olamaz.

CENNET KADINLARIN DEĞİL ANNELERİN AYAKLARI ALTINDA...

Kadının dışardaki varlığından vazgeçmesi olgunun nasa dönüşmesi midir? Bunun nasıl olacağını düşünüyorsunuz?

Vazgeçmesi değil ama dışarda kadına ne kadar ihtiyaç duyuluyorsa, o kadar dışarda olması lazım. Mesela kadın hastaların tedavisinde kadın doktorlara duyulan ihtiyaç burda baz nokta oluşturabilir. Kadının olması gerekir dediğimiz sahalarda elbette kadınlar olsun. Ama 'İslamcı feminist' yazarların bununla yetinmediğini biliyoruz. Onlar hayatı ortadan ikiye bölelim, kadın erkek hayatı ortak paylaşalım diyorlar. Burda çatışma çıkıyor. Bu naslar ile bağdaşmıyor. Kuran-ı Kerim'de saliha kadın itaatkar kadındır buyuruluyor, burada verilen mesajı anlamakta zorlanıyorlar. Nebevi mesajlar toplumda bunun oluşması için gönderilmiş ve müthiş bir dönüşüm sağlanmış.

Kadının itaatkar olmasından kasıt nedir?

Günümüzde kadını erkekle yarışan bir varlık olarak düşünüyorlar. Sanki kadının rolü tarihte erkekler tarafından çalınmış, şimdi ise modern zamanda kadının dışarda daha fazla var olmasını savunarak kendilerince geçmişin rövanşını alıyorlar. Kadın toplumu inşaa eden bir varlıktır. Kadın kendisine verilen misyonu yani anneliği yerine getirdiğinde cennet ayaklarının altına seriliyor. Dikkatinizi çekerim cennet kadınların değil annelerin ayakları altındadır!

Kimi kadınlar, geçimini sağlamak için çalışmak zorunda. Doktor olamayan kadın çalışmasın mı?

Eşinden ayrılmış ya da eşi vefat etmiş kadının ailesinin geçimini sağlamak amacıyla çalışmasında bir beis görmüyorum. Bugünün şartları onu buna mecbur ediyor. Aslolan bu durumda ona devletin ve sahip çıkması, kol-kanat germesidir. Ama bugün böyle bir imkân olmadığı için bu durumdakı kadın, meşru sınırlar içinde çalışabilir. Kadınlar töre baskısından, eğitimsizlikten, İslami anlamda yoksun zihniyetlerden kaynaklı çok sıkıntılar çektiler. Fakat bunlar bizi modernitenin dizayn ettiği kadın erkek ilişkilerine götürmemeli.. Bunları İslam'ın pratize ettiği şekilde düzenlemeliyiz.



Ebubekir Sifil-Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

Ehl-i Sünnet İtikadı



 Ehl-i Sünnet İtikadı




Erzurumlu İbrahim HAKKI



Mütercim ve Şarih: İsmail Çetin






Hudâ Rabb'im Nebim hakka Muhammeddir Rasûlullah
Hem İslam dînidir dînim kitâbımdır Kelâmullah


Hudâ Rabb'imdir, Peygamberin Muhammed Rasûlullahtır. (sallallahu aleyhi ve sellem)
Dînim, İslam dînidir. Kitabım Allah'ın kelâmıdır.




Akâid içre Ehli Sünnet oldu mezhebim cem'â
Amelde bu Hanîfe mezhebidir mezhebim vallah


İtikadlar içerisinde gittiğim yol, Ehli Sünnet velCemaat mezhebidir. Doğrusu o haktır.
Amelde ise Ebû Hanîfe rahimehullah'ın görüşleri mezhebimdir. Buna Allah'a andederim.




Dahî zürriyetiyim Hazreti Âdem Nebî'nin hem
Halîlin milletiyim dahi kıblem Ka'be Beytullah


Aynı zamanda Hazreti Âdem aleyhisselam'ın neslindenim.
Ve İbrahim aleyhisselam'ın milletindenim. İbadetlerde yöneleceğim yer, Ka'be Beytullahtır




Bulunmaz Rabb'imin zıddı ve niddi misli alemde
Ve sûretten münezzehtir mukaddestir Teâlallah


Âlemde Rabb'imin zıddı, benzeri, ortağı yoktur.
Rabb'im Teâlallah, sûretten münezzehtir, paktır, yücedir.




Şeriki yok berîdir doğmadan dahi doğurmadan
Ehaddir küfvi yok İhlas içinde zikreder Allah


(Rabb'imiz altı i'tibâriye ve sekiz subûtiye sıfatla vasıflandığı için) Şerîki, ortağı yoktur. Doğmaktan, doğurmaktan münezzehtir.
Bir tek'tir; dengi yoktur. İhlas sûresi içinde Allah Teâlâ sıfatlarını böylece bildirdi.




Ne cismi ne arazdır ve mütehayyiz ne cevherdir
Yemez içmez zaman geçmez berîdir cümleden Allah


Rabbimiz Teâlâ, cisim değil, araz değil; bir mekana ihtiyacı yoktur. Cevher de değildir.
Yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez. Hâsılı, madde ve sıfatlarının hepsinden Allah Teâlâ münezzehtir.
Not..
Araz : Süratle varlığını kaybeden ve cevhersiz olmayan, şekil, renk gibi nesneye ;
Cevher : Kendisiyle olup başkasına muhtac olmayan ve taksim kabul etmeyen küçük parçaya denilir.




Tebeddülden teğayyürden dahi elvân u eşkalden
Muhakkak ol müberrâdır budur selb-i Sıfâtullah


(Maddeden enerjiye, enerjiden maddeye) Dönüşmekten, renklerden, sûretlerden,
Gerçekten O berîdir. Allah Teâlâ'nın hakkında düşünülmez selbî sıfatlar bunlardır.




Ne göklerde ne yerlerde ne sağ u sol ne ön ardda
Cihetlerden münezzehtir ki olmaz hiç mekânullah


Gökler, yer; sağ, sol; ön ve arka gibi
Cihetlerden , Rabb'imiz Teâlâ münezzehtir. Zira Allah Teâlâ'nın mekanı asla olmaz




Hudâ vardır varlığına yok evvel u âhir
Yine Ol varlığıdır Kendi'den ğayrı değil Vallah


Allah Teâlâ vardır, lakin varlığına başlangıç ve sonuç yoktur.
O'nun varlığı, Kendi'nden başkası değildir.




Bu âlem yoğiken ol var idi ferd u tek u tenha
Değildir kimseye muhtac ve hep muhtac ğayrullah


Bu âlem yok iken dahi, O hakîkî mevcud var idi. Tek ve yalnız idi.
Artık, Allah Teâlâ gayrına muhtac değildir. Dâimâ ğayrı O'na muhtacdır.




A'na hâdis hulûl etmez ve bir şey vâcib olmaz kim
Her şeyde hikmeti vardır abes fi'l işlemez Allah


O'na hâdis hulûl etmez. Ve hiçbir şey O'na vacib olmaz. Çünkü
Her işte O'nun hikmeti vardır. Elbette Allah Teâlâ başıboş iş işlemez. (Binaenaleyh)




Hulûl etmez O Zat abde ve hiçbir ferde zulmetmez
İbâdın aslahı lazım değil kim halk ede Allah


O Zat bir kula hulûl etmez. Ve hiçbir ferde zulmetmez.
Kendisi'ne kulunun yararına sebebleri yaratmak gerekmez ki, onu yaratsın.


A'na bir kimse cebrile bir iş işledemez asla
Ne kim Kendi murad eyler vücûda gelir Billah


Hiçbir kimse O'na cebren iş yaptıramaz
Kendisi neyi dilerse, o nesne Allah Teâlâ'nın kudretiyle meydana gelir..




A'nın her bir kemâli bîteğayyür hâsıl olmuştur
Ki yoktur muntazır olunacak hiçbir Kemâlullah


Allah Teâlâ'nın Zât-ı Şerîf'inin kemâlatı, Zât'ıyla birlikte ezelîdir; değişmeyi kabul etmez.
Çünkü Allah Teâlâ'nın hakkında sonradan meydana gelecek bir kemal söz konusu değildir.




Sıfât-ı bâkemal ile O daim muttasıfdır kim
Kamu noksan sıfatlardan berîdir Zülcelâlullah


Celal ve Azamet sahibi olan allah Teâlâ, kemal sıfatlarıyla daima vasıflanır.
(Mahluka isnadı mümkün olan) Bütün noksan sıfatlardan beridir.

Sekizdir çün sıfât-ı zâtî İlm ile İrâdetdir
Hayât u Kudret u Halk-ı Basar Sem'u Kelâmullah


Allah Teâlâ'nın Zâtî olan subûtî sıfatları; İlim, irade
Hayat, Kudret, Halk, Basar, Semi' ve Kelam olmak üzere sekizdir.

Alîm Ol'dur ki erişmez ilmine kimsenin aklı
İhâta eylemişdir cümle bu eşyayı İlmullah


Alîm O'dur ki ilmine kimsenin aklı erişmez.
Allah Teâlâ'nın İlmi her şeyi kuşatmıştır. (Alîm, " bilici " demektir ki sıfatı, İlimdir. Böylece)




Mürid Ol'dur Dileyicidir ve her şey üzre kâdirdir.
Ne kim diler olur peydâ alâ vefki Murâdıllah


Müriddir= Dileyicidir. Ve herşey üzere kâdirdir.
Artık kendisi neyi dilerse, O'nun muradına muvafık olarak peyda olur.




Cemîi hayr u şerri Ol diler takdîr u halk eyler
Velî hayrı sever ancak ki sevmez şerleri Allah


Bütün hayrları, şerleri Kendisi diler; tesbit eder; yaratır.
Allah Teâlâ, kulunun ancak hayrlı işlerini sever; şer işlerini sevmez.

Basîr Ol'dur hakîkatde ki hep eşyâya nâzırdır
Velî gözden münezzehtir Basardır min Sıfâtillah


Basîr= Görücü O'dur ki gerçekte her şeyi kontrol altına alıp bakar.
Lâkin göz(gibi alet, edevat)den münezzehtir. Basar yani görmek, Allah'ın sıfatlarındandır.





Semîi' Ol'dur işidir her avazı sır ile cehri
Münezzehdir kulaktan Ol sıfattır A'nda Sem'ullah


Semîi'=işitici O'dur, ki gizli ve âşikar her avazı işitir.
Kulaktan münezzehtir ancak Semi'=işitmek Allah Teâlâ'nın sıfatıdır.




Mütekellimdir Ol ammâ berîdir dilden ağızdan
Hurûf u lafzı savt ile değil vasf-ı Kelâmullah

Allah Teâlâ, Mütekellim=Konuşucudur. Amma dil ve ağızdan beridir.
Kelâmullah=Allah'ın konuşma sıfatı, ses, harf ve lafızla değildir.




Subutiyye sıfâtı kim ne aynıdır ne ğayrıdır
Kadîm dâim ve Zât'ıyla kâimdir Sıfâtullah

Allah Teâlâ'nın subûtiye sıfatları, ne Kendisi ne de başkasıdır;
Ezelîdir, dâimîdir, Zât'ıyla kâimdir.

Hakk'ın mukrim ibâdıdır melekler yerde göklerde
Avâmından avâm-ı nâsı efdal eylemiş Allah

Yerde ve göklerde melekler, Hakk Teâlâ Hazretleri'nin şerefli kullarıdır.
Allah Teâlâ, insanlardan avam mü'minleri, meleklerin avâmından üstün kılmıştır.





Yemek içmek hem erkeklik dişilik yokdur anlarda
Hakka hiç âsi olmazlar muti'dirler li Emrillah

Meleklerde, yemek, içmek, erkeklik ve dişilik yoktur.
Allah Teâlâ'nın emrlerine tabiî olarak boyun eğerler. Asla Cenâb-ı Hakk'a âsî olmazlar.




Ve Cebrâil u Mikâil u İsrâfil u Azrâilu
Mukarrebdir Peygamberdir bu dördü hep Emînullah

Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve Azrâil,
Allah'a en yakın elçilerdir. Bu dördü Allah Teâlâ'nın emin kullarıdırlar.




Hakkın yüzdört kitâbı kim nebîler üzre inmiştir.
Kitabdır anların dördü suhuf yüzü Kelâmullah

Allah Teâlâ tarafından nebîler üzerine yüzdört kitab inmiştir.
Dördüne kitab, yüzüne suhuf denilir. Hepsi Allah Teâlâ'nın kelâmıdır.




Zebûr'u verdi Dâvud'a dahi Tevrât'ı Mûsâ'ya
Ve hem İncîl'i İsâ'ya getirmiş Cebrâil Billah

Allah Teâlâ, dört kitabdan Zebûr'u Dâvûd'a, Tevrat'ı Mûsâ'ya,
İncil'i İsa'ya vermiştir. Cebrâil Allah Teâlâ'nın emriyle bunları, onlara getirmiştir.

Habîbullah'a Kur'ân'ı getirdi hâcet oldukça
Yirmiüç yıl içre cümle kati' oldu o Vahyullah

Cebrâil, yirmiüç yıl, ihtiyac oldukça, Allah Teâlâ'dan vahiyle ayet ayet Kur'an'ı Habîbullâh'a getirmiştir.
Bundan sonra vahiy kesilmiştir.

Dahi ben enbiyâ hakkında bildim ismet u fitnet
Nezâfet hem emânet sıdk ile tebliğ-i Hükmullah

Peygamberlerin, günahtan masum ve mahfuz, üstün akıl ve zeka sahibi,
Pak ve temiz; Allah'ın buyruklarını kullarına tebliğ etmede ve her hususta emîn; özlerinde ve sözlerinde doğru olduklarına ve Allah Teâlâ'nın hükümlerini bildirdiklerine inandım.




Kazerle zenb u humk u kizb u ketmân u hıyânetle
Münezzehdir müberrâdır cemîi Enbiyâullah

Bütün nebîler, kir ve pislikten, ahmaklıktan, yalandan, hakkı, doğruyu gizlemek ve hıyanetten,
münezzehtirler; berîdirler





Nebîler ismini bilmek dediler ba'zılar vâcib
Yirmisekizin bildirdi Kur'an'da bize Allah

Bazı alimler nebîlerin isimlerinin bilinmesi vacibdir dediler;
Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ nebilerden yirmisekizinin adını beyan etti; şöyleki...

Biri Âdem biri İdris u Nuh Hûd ile Sâlih
Hem İbrâhîm u İshâk ile İsmâil Zebîhullah


Dahi Ya'kub ile Şuayb u Lût ile Yahyâ
Zekeriyyâ ile Hârun ahi Mûsâ Kelîmullah





Ve Dâvud u Süleyman u dahi İlyâs u Eyyûbdur
Biri de Elyasa'dır dahi İsâ'dır o Rûhullah





Birinin ismi Zülkifl u biri Yûnus nebidir hem
Hitâmı Ol Habîb-i Hakk Muhammed'dir Rasûlullah

Bazı alimler, Kur'an-ı Hakîm'in bildirdiği yirmisekiz enbiyanın isimlerini bilmenin vacib olduğunu söylediler. Bunların isimleri şöyledir: Adem, İdris, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İshak, Allah yolunda boğazlanmayı cân-ı gönülden kabul eden İsmâil, Ya'kub, Yûsuf, Şuayb, Lût, Yahyâ, Zekeriyyâ, Mûsâ kelimullah ve kardeşi olan Hârun, Dâvud, Süleyman, İlyas, Eyyub, Elyasa', Ruhullah olan İsa, Zülkifl, Yûnus ve bunların sonuncusu Allah'ın sevmiş olduğu Muhammed Rasûlullah..

Üzeyr, Lokman u Zülkarneyn üçünde ihtilaf oldu
Ki ba'zı enbiyâdır der ve ba'zı der Veliyyullah

Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn'de ihtilaf edildi.
Bazıları bunların enbiyâ olduklarını, diğer bazısı Allah'ın dostları yani velî olduklarını söylediler.




Cemîi enbiyâdan evvelidir Hazreti Adem
Kâmûdan efdal u âhir Muhammed'dir Habîbullah

Bütün enbiyânın ilki Hazreti Adem;
Sonuncusu Habîbullah Muhammed'dir ve hepsinden üstündür.




İkisinin arasında kati çok enbiyâ geldi
Hisâbın kimseler bilmez bilir anı hemen Allah

İkisi arasında, birçok enbiyâ gelmiştir.
Onların hesabını Allah'tan başka kimse bilmez.




Risâlât-ı rusul mevtiyle bâtıl olmaz ol kat'â
Ve efdaldir melekler cümlesinden Enbiyâullah

Rasullerin ölümleriyle, risâletleri asla bâtıl olmaz.
Peygamberler, büyük meleklerden daha büyüktürler.

Bizim Peygamber'in ahkâm-ı şer'î öyle bâkîdir
Ki ehli mahşeri bu şeri'le fasledecek Allah

Bizim Peygamberimiz'in getirmiş olduğu şeriatin hükümleri bâkîdir.
Nitekim mahşerde de Allah Teâlâ bu şeriatle mahluku arasında hükmedecektir.

Ve mi'râc-ı Nebî hakdır Ana şahsıyla muhtasdır
Çıkıb fevk-al-ulâya Hakk'ı görmüştür Habîbullah


Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mi'râcı hak ve doğrudur; Onun şahsına hastır.
Habîbullah en yüksek mevkiye çıkmış ve orada Hakk Teâlâ'yı görmüştür.

Cihan cümle sıfâtıyla ve eczâu sıfâtıyla
Hem ef'ali ibâdın hayr u şerri cümle Halkullah


Madde ve mana=mülk ve melekut âleminde ne varsa, tek tek ve toplu olarak;
Aynı zamanda kulların yapageldikleri hayr ve şerlerin hepsini Allah Teâlâ yaratmıştır.

A'nın ilm u murâd u halk u takdîriyle hâdisdir
Ki yoktur hâlık u bârî iki âlemde ğayrullah


(Mahluk) O'nun ilmiyle, iradesiyle, yaratmasıyla, hüküm ve kudretiyle yoktan var olurlar.
Madde ve manada, dünya ve ahirette, Allah Teâlâ'dan başka yaratıcı ve var edici yoktur. ( Şu kadar ki, )

İbâdın ihtiyârı vardır ef'âlinde cüz'îce
Ol ef'âl üzre bulmuşlar sevab hem İkâbullah

Kulda, akıl ve aklı kullanmaktan ibaret yapabilme gücü, cüz'î de olsa vardır.
Bunun için kullar, yaptıklarından dolayı sevab veyahud da azaba müstehak olurlar.

Ol ef'âlin cümeylidir Hakk'ın hubb u rıdâsıyla
Kabîhinde bulunmaz ne mehabbet ne Rıdâullah


Kulun iradesiyle meydana gelen fiilinin güzelinde, Allah Teâlâ'nın sevgi ve rızası vardır.
Çirkininde ise, ne sevgisi ne de rızası vardır.




Sevâb efdalidir Hakk'ın ve adlidir ikab A'nın
Vücûb icabsız Hakk'a bî istihkak abdullah


Allah Teâlâ üzerine hiçbir hak gerekli olmaksızın kuluna sevab vermesi, fazl u keremidir.
Kulu da hiçbir azaba müstehak olmaksızın, Allah Teâlâ'nın onu cezalandırması adaletidir.

Mukârindir bu fi'le istitâat kim o kudretdir
Bulunsa istitâat olunur teklif Şer'ullah


İstitâat=yapabilme gücü, kulun işlediği işle beraberdir.
İstitâat kulda olduğu müddetçe, Allah Teâlâ'nın şeriatini tatbik etmeye mükelleftir.

Ki abdin kendi vus'ında ne kim olmaz anı asla
Ana din içre teklif etmemişdir Ol Halîmullah


Kulun yapabilme veya terkedebilme gücü olmadığı yerlerde,
Allah Teâlâ, hilm sıfatıyla tecelli ederek, ona hükümlerini yüklemez.




Haram erzakdır herkes yer içer kendi rızkın hep
Ve kimse kimsenin rızkın alıb ekil edemez Vallah


insanın boğazından geçen, helal olsun haram olsun, rızktır. Herkes kendi rızkını yer içer.
Hiçbir kimse diğerinin rızkını alıp yiyemez Vallâhi.

Ecel vaktinde meyyittir o maktûl ecel birdir
Ve hâl-i ye'sin îmânı değil makbûl İndallah

Öldürülen, ecelinin vaktinde ölmüştür. Ve ecel birdir.
Ümidsizlik halinde iman etmek, Allah nezdinde makbul değildir.

Heyûlâ yokdur ezhan içre bir cüzü olduğu hakdır
Ki ol vasf-ı tecezzîden birîdir der bu Ehlullah


Heyûlâ ezelî değildir. Ancak, cevherler (elektron, nötron, proton gibi aslî cüzler ) vardır.
Ehli Sünnet velCemaat dediler ki: Kâbil-i taksim olmayan cüzlerden Allah Teâlâ münezzehtir.




Kabirde meyyite Münker Nekir dört şey sual eyler
Ki Rabb'in kim nebin kim nedir dînin ve kıblengah
.

Ölene kabirde Nekir ve Münker adlı melekler gelip dört şey sorarlar:
Rabb'in kim, peygamber'in kim, dînin nedir, kıblen neresi?




Cevâbın verenin canı ile cismi zevk eder anda
Şaşıb küffâr u âsiler çeker anda Azâbullah


Cevabını veren, ruh ve cismiyle zevki tadar.
Kafir ve âsîler şaşırırlar ve Allah'ın azabını çekerler

Bu dünyaya gelen gider ki kalmaz canlı hiç kimse
Dahi yevmi kıyâmetde eder emvâti ba's Allah


Bu dünyaya gelen bütün canlılar, ölürler; canlı kalmaz.
Kıyamette dahi Allah Teâlâ ölenleri, beden ve ruhla haşre gönderecektir.




Verirler defter-i a'mâlini her adamın anda
Kiminin sağ eline kimine soldan maâz Allah


Her adamın, ameli içinde bulunan defterini verirler.
Kimine defteri sağdan, Allah korusun kimisine de soldan..

Kitâbıyla hisâbı var Hudâ'nın rûz-i mahşerde
Sorarlar herkesin ef'âl u akvâlin Biemrillah


Kıyamet gününde Allah Teâlâ'nın hükmü, hesabı vardır.
Melekler, Allah Teâlâ'nın emriyle herkesin işlediği işini, söylediği sözünü sorarlar.




Kebâirle sağâir ehline ol gün şefâatler
Ederler enbiyâ u ehli ilm u Evliyâullah


Kıyamet gününde, büyük ve küçük günah işleyenlere,
Enbiya, ulemâ ve Allah'ın dostları şefaat ederler

Ameller vezn olundukda Sırâtı geçmemiz hakdır
Ve Kevserle sekiz cennet verir mü'minlere Allah


Ameller terazide tartıldıktan sonra, Sırat Köprüsünden geçmemiz haktır.
Allah Teâlâ mü'minlere Havz-ı Kevser ve sekiz cenneti vermiştir.

Girecek cennete mü'minler anda çok bulub ni'met
Görürler şübhesiz anda niteliksiz cemâlullah


Mü'minler cennete girecekler; onda nice nimetler bulacaklar.
Şüphesiz mü'minler Allah Teâlâ'nın Cemâli'ni niteliksiz göreceklerdir.





Ve cennetle cehennem şimdi var ehliyle bâkîdir
Cehennem yedidir ehlin yakar dâim o Nârullah

Cennet ve cehennem şimdi de vardır; ehliyle ebedîdirler.
Cehennem yedi kattır. Allah'ın ateşi onda, cehennemlikleri ebediyen yakar.

Kazâ ile gelir her hayr u şer Tanrı cenâbından
Bulur hayr ehlin dâim olur şer ehline hemrah


Kulun lehinde olan nimet ve hayrlar, aleyhinde olan bela ve şerler, Allah Teâlâ'nın hükmü, takdiriyle gelir.
Vakti geldikçe, hayrlı sebeb hayrlılara, şerli sebeb belaya giriftâr olanlara yoldaş olur.

Ve Peygamber ne kim eşrât-ı sâatden haber vermiş
İnandım cümlesin izhar eder vaktinde hem Allah


Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, kıyametin alâmetlerinden her ne haber vermişse,
Cümlesine inandım. Vakti geldikçe Allah Teâlâ onları izhar eder.

Çıkar Yer Dâbbesi Deccâl u Ye'cûc ile Me'cûc
Doğar gün mağribden çün iner gökden o Rûhullah


Dâbbet-ul-arz ( Sâlih Peygamberin devesinin yavrusu ), Deccal, Ye'cûc, Me'cûc çıkarlar.
Bir de mağribden güneş doğar; Rûhullah olan İsâ aleyhisselam da gökten iner.




Kebîre mü'mini îmandan ihrâc eylemez dahi
Ne küfre dâhil ve ne tâatin habt ede İndallah


Büyük günahı irtikab, mü'mini imanından çıkarmaz.
Onu küfre sokmaz. Yapmış olduğu taatini Allah nezdinde düşürmez.

O isyan eylemez anı muhalled hem cehennemde
Meğer ki i'tikad ede anı maâz Allah


İşlediği o büyük günah, mü'mini cehennemde ebedî bırakmaz.
Ancak kat'î delille haram olanı, helal saymak; yahud kat'î olan helali haram saymak, Allah korusun, küfre sokar.

Hudâ afveylemez şirki ve illâ andan ednâyı
Dilediği kulundan her günahı afveder Allah


Hudâ Teâlâ, küfür ve şirki afuv etmez, amma ondan aşağı dilediği kulunun günahını afuv eder.

Kebâirden kaçan câiz ikab olmak sağâirle
Ve bîtevbe giden câiz kebâirden geçe Allah


Allah Teâlâ'nın, büyük günahtan kaçan kimseyi küçük günahla cezalandırması,
Aynı zamanda büyük günah işleyip tevbesiz öleni afuv etmesi mümkündür.




Kabul eyler duâyı Hakk Teâlâ Kendi fazlından
Ve hâcet-i ibâdı hem kabul eyler Raûf Allah


Sonsuz esirgeyici merhamet sahibi olan Allah Teâlâ, kulunun yalvarışını fazlıyla kabul eyler.
Kullarının ihtiyacını da fazl u keremiyle giderir.

Dahi îman ile islam ikisi şey'i vâhiddir
Cenâb-ı Hakk'dan ol her ne getirdiyse Rasûlullah


Allah Teâlâ'ya, tasdikle gönül bağlayarak inanmak ve teslim olmak, yani iman ve islam birdir.
Hâsılı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Allah'tan bildirdiği din, iman ve islamdır.




Kamûsun dil ile takrîr u tasdîk eyledim bilkalb
Birine yokdur inkârım inandım şüphesiz Vallah

Binaenaleyh cümlesini ikrar ettim; kalbimle tasdik ettim.
Hiçbirine inkarım yoktur. Ve hepsinin gerçekten Allah'tan geldiğine inandım.

Çu din a'mâli îmandan muhakkak başka hâricdir
Pes îman izdiyad nâkıs olmaz hıfzede Allah


Zira din ile amel, imandan haric bir şeydir.
İş böyle olunca iman, zâtı itibariyle ziyade ve eksik olmaz. Allah Teâlâ onu hıfzeder.

Demem ki inşâAllah mü'minim bel mü'minim hakkâ
Bu ma'nâ ile îmanı kesbî u mahlûkdurur Lillah


Bunun için inşâAllah mü'minim demem. Bilakis hakîkaten mü'minim derim.
Bu itibarla iman, kesbî ve Allah Teâlâ'nın mahlukudur.

Ve ammâ Tanrı'nın Kendi kuluna ma'rifet küncin
Hidayet kıldığı ma'nâ ile vehbîdir ol Tallah


Fakat Tanrı Teâlâ'nın, Kendi fazl u kereminden ma'rifet hazinesini hediye ettiğine itibarla iman,
Vehbî ve mücerred ihsan ve tevfîk olur.

Ve îman-ı mukallid hem sahîh olmuşdur ammâ ki
Ol istidlâl aklı terk ile âsim olur Billah


Allah ve O'nun Rasûlü'ne, delilsiz ve başkalarına uyarak inanan kimsenin imanı sahihdir.
Fakat taklidci, aklî delilleri araştırmayı terketmekle, Allah Teâlâ'ya karşı günahkar olur.




Kerâmet-ı velî hakdır nebîsi mu'cizâtîdir
Keser az müddet içre çok mesafe Evliyâullah


Allah Teâlâ'nın sevdiği kulunun kerametleri haktır.
Ve onun kerâmetleri nebîsinin mucizeleridir.
Az bir müddette çok mesafeyi evliyaullah geçer.

Bulurlar vak-i hâcetde taâmı hem libâs anlar
Behâim hem cemâdâtile söylerler Biiznillah


İhtiyac oldukca onlar, yiyecek ve giyecekleri bulurlar
Hayvanlarla, cansız varlıklarla Allah Teâlâ'nın izniyle konuşurlar

Gehi su üzerinde meşî ederler vecd-i hâletle
Havada hem uçarlar hark eder âdâtını Allah


Bazan vecd u hâletle, su üzerinde yürürler.
Havada uçarlar. Allah Teâlâ tabiî kanunları onlara iptal eder.

Erişmez bir velî hiçbir nebînin rütbesine hem
Ana ermez ki andan sâkıt ola emr u Nehyullah


Hiçbir veli, hiçbir nebînin mertebesine ulaşamaz.
Ondan Allah'ın emr ve yasakları düşecek bir mertebeye de ulaşamaz.

Ve efdal evliyâ Sıddîk-ı Ekber ba'dehu Fâruk
Ve Zinnûreyn'den sonra Alî'dir ol Veliyullâh


Ve evliyânın en üstünü, Sıddîk-i Ekber Hazreti Ebû  Bekr'dir. Sonra Hazreti Ömer-ul-Fâruk'tur.
Sonra iki nur sahibi Hazreti Osman'dır. Sonra Allah'ın dostu Hazreti Ali'dir.

Bu dördü hem hilâfetde bu tertib üzre kâimdir
Bu çâr-ı yârdan sonra hem efdal Evliyâullah


Dördünün hilâfeti de bu tertib üzeredir.
Bu çâr yâr güzin'den sonra, Evliyâullah'ın üstünleri

Kalan ashabdır ki cümlesinin zikri hayrolsun
Cemîl âl u ashab-ı kirâmı sevmişem Billah


Dördünün hilâfeti de bu tertib üzeredir. Bu çâr-ı yâr-ı güzin'den sonra,
Evliyâullah'ın üstünleri, kalan ashâb-ı kiram'dır. Hepsinin zikri hayr olsun.
Hasıl, bütün ashâb-ı kirâmı Allah için severim.

Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma Hasen Hüseyn
Bu ümmetden bulâra cennetile neşhedu Billah


Bu ümmetten cennetle müjdelenen on nefer ve Fâtıma, Hasan, Heseyn Hazerâtına cennet müjdesi verilmiştir.
Biz dahi Allah için bunların cennetlik olduklarına şehadet ederiz.

ve ğayrı kimseye aynıyla cennetlik denilmez ki
O ğayba hükmolur ğaybı ne bilsin kimse ğayrullah


Bunlardan başkasına bitta'yin cennetlik denilmez.
Zira o ğayba hüküm olur. Gaybı Allahtan başka kim bilebilir ki..

Ve ashâb-ı kirâmın cümlesinden sonra ümmetden
Cemîi tâbiîn olmuşdur efdal-i Evliyâullah


Ümmetten evliyânın en üstünleri, ashâb-ı kirâmın hepsinden sonra, tüm tâbiîndir.

İmâm-ı müslimîn sultan müslim hür mükellef hem
Kureyşî zâhir olâlı edib tenfîz-i Hükmullah

Müslümanlara imam olacak sultan; müslim, hür, mükellef
Kureyşî ve açıkta olmalıdır ki, Allah'ın ahkâmını infaz etsin.

Velî Hâşimli hem ma'sum olmak şart değildir kim
O fısk u cevr için hiç mün'azil olmaz Bişer'illah


Lakin Hâşimli ve masum olması şart değildir.
O fısk ve cefa vermekte, Allah'ın şeriatiyle asla azlolunmaz.

Ve berr u fâcire uyub namazım kılarım bile
Hem anların cenazesi namazın kılıram Lillah


Salihe de fâsıka da uyup namazımı kılarım.
Salih olsun fâsık olsun, her müslümanın cenaze namazını Allah için kılarım.




Adîn üzre hazarda hem seferde mesih câizdir
Ve müskir olmayan temr u anab suyu Mübâhullah


Hazarda ve seferde mes üzerine meshetmek caizdir.
Sekir vermeyen hurma ve üzümden çıkan meşrubatlar Allah'ın helal ettiği şeylerdir.




Tasaddukla duâmızdan bulur emvâtimiz ni'met
Ve fazl-ı emkine eşhas u ezmân hakdır ey Vallah


Sadaka ve dualarımızdan ölülerimiz nimet bulurlar.
Bazı yerlerin, şahısların, zamanların üstünlüğü, hak ve gerçektir.

Bilinmez müşrikîn etfâli cennetle mi nârda mı
Ve küffâra kirâmen kâtibeyn vermiş Kerîm Allah


Müşriklerin ergenlik çağına gelmeyen çocukları, cennette mi, ateşte mi bilinmez.
Kerim olan Allah Teâlâ, kafirlere bile amelleri tesbit eden melekleri tayin etmiştir.

Ne ki ma^dûmdurur o şey ve mer'î ad olunmaz ki
Mükevvin kâinata benzemez şeydir Teâlallah


Olmayan bir şey, yoktur ve görülmesi de yoktur.
Kainatı yaratan Allah Teâlâ kainata benzemez bir şey'dir;
Allah Teâlâ, kainatın sıfatından münezzehtir.




İsâbet-i ayn câizdir ve sihir insana vâki'dir
Beşer aklından efdaldir ulûm-i Enbiyâullah


Nazar değmesi mümkündür. İnsana sihir yapmak vâki'dir.
Enbiyâullah'ın ilimleri, tüm beşerin aklından üstündür.




Delîle müctehid evvel bakıb eyler isâbet hak
Ve sonra muhkeme bakıb hatâsın afveder Allah


Müctehidin bir önceki delile bakarak hüküm etmesinden sonra,
Muhkem bir delili görüp yeniden hüküm etmesi halinde Allah Teâlâ önceki hatasını afuv eder..

Ve hak birdir muayyendir ve Kur'an ve hadîs ancak
Ne miktar olsa mümkün zâhirine hamlolur hergah


Ve hak birdir; Allah nezdinde bellidir. Kur'an ve hadis lafızları,
mümkün oldukça zahirine hamlolunur daima




Bu zâhirden ol ehli bâtının da'vası ma'naya
Udûli hem nusûs`i redd u istihfaf-i Şer'ullah


Bâtınîlik iddiasına mebnî, Bâtınîlerin Kur'an ve hadis lafızlarını, bu zâhirî manasından başka bir manaya hamletmeleri,
açık manasını reddetmeleri, Allah Teâlâ'nın şeriatini hafife almaları...

Hem istihlâl-i zenb u rahmet-i Hakk'dan ye'si hem de
Azâbından emîn olmak bu cümle küfürdür Billah


Yahud günah işlemeyi helal inanmak, Allah Teâlâ'nın rahmetinden ümid kesmek, yahud azabından emin olmak..
Bunların hepsi dinden çıkmaktır. Ve Allah Teâlâ'yı inkardır.

Ve lafz-ı küfrî tav'ile ve kâhin sözlerin tasdîk
Küfürdür lakin inkarı yeniden tevbedir Lillah


Böylece ihtiyârî olarak inkara sirayet edecek söz sarfetmek, yahud kahinlerin sözlerini tasdik etmek küfürdür.
Bu küfürden dönüş, Allah'a yeni bir tevbeyledir.

Hudâ otuziki farzı ibâdına buyurmuştur
Kamûsun farz bildim boynuma aldım Bitav'illah


Hudâ Teâlâ, otuziki farzı kullarına yüklemiştir
Hepsinin farz olduğuna inandım; ve Allah Teâlâ'ya boyun eğerek boynuma aldım.




Şurûtu beşdir İslâm'ın ki tevhîd u salât u savm
Zekat u hac ğanîler hakkında bu cümle Farzullah


Allah'ın farzları ki, İslamın beş şartı; kelime-i şehadet, namaz, oruc,
Zenginlere zekat ve hac...

Namazın farzı hâricde olanlar altı farz olmuş
Ve erkânı içinde oldular hem altı Farzullah


Namazın haricinde altı şart, içinde de altı rükün;

Dışındaki taharet setri avret vakti bilmekdir
Ve abdest almak ve niyet hem istikbâl-i Beytullah


Haricindekiler; taharet, setri avret, vakti bilmek,
abdest almak, niyet etmek, Beytullah'a yönelmek;

Namaz içinde tekbîr u kıyam ile kırâatdir
Rükû' u ka'de-i uhrâ ikişer secdedir Lillah


İçindekiler ise; tekbir kıyam, kıraat,
Rüku', Allah için iki secde ve son oturuştur.

Vudûnun farzı yüzün ellerin dirseklerile hem
Başa mesheyleyib ayakları gaslet dedi Allah


Abdestin farzları; yüzü, dirseklere kadar yıkamak,
Başı meshetmek, bir de ayakları yıkamak üzere Allah'ın dört emridir.

Ve guslün farzı üçdür mazmaza ile hem istinşak
Üçüncü cümle a'zâsın yumaktır tevbeten Lillah


Guslün farzları, ağzı çalkalamak, burna su çekmek,
Tüm bedeni yıkamak üzere üçtür. Bu Allah'a tevbe için yapılır.

Teyemmüm eylemek vâcibdir abdest ile gusl için
Su bulunmazsa ya kudret yoğisedir bu Şer'ullah


Suyu kullanmaya güç yoksa, yahud su bulunmazsa, abdest ve gusül için teyemmüm vacib olur.
Bu dahi Allah'ın şeriatidir.

Anın rüknü iki urmak şurûtu beş biri niyyet
Saîd u tâhir u mesh biri acz-i İbâdullah


Teyemmümün rüknü, yüzü ve elleri meshetmek üzere iki vuruştur. Beş de şartları vardır:
Niyet, toprak (veya onun cinsi), toprağın da temiz olması, meshetmek, kulların suyu kullanmak da aciz kalmaları...

Ve savmın farzı üç niyetle ekli nîki terk etmek
Fecir doğdukda gün batınca imsak oldu Emrullah


Orucun farzı, fecrin doğuşundan gün batıncaya kadar,
Niyetle, yemek, içmek ve temastan sakınmaktır. Allah Teâlâ'nın emri budur.

Dahi haccın fürûzu üç biri ihrama girmekdir
Biri vakfe cebel üzre ziyâret oldu Beytullah


Haccın farzları, ihrama girmek, Arafat dağında durmak,
Beytullah'ı tavaf etmek üzere üçtür.

Harâmı i'tikad etmek haram andan sakınmakdır
Helâli hem helal bilib bu oldu cümle Farzullah


Haramı haram inanmak ve ondan sakınmak;
Helali de helal inanmak dahi, Allah Teâlâ'nın bize emrettiği farzlardır.

Hep ashâb-ı güzîn u tâbiîn u müctehidînin
Ne ki  var Ehli Sünnet velCemâat cümle Ehlullah


Tüm ashâb-ı güzîn, tabiîn, müctehidler,
Hepsi, Ehli Sünnet velCemaattir; Allah'ın dostlarıdırlar.

Kamûnun i'tikadı bu yüzon beyt içre bil Hakkı!.
Budur hak mezheb ancak bunda sâbit eylesin Allah


Ey Hakkı!.. Artık onların itikada dair ölçülerini, yukardaki yüzon beyt içerisinde bil.
Budur hak mezheb. Allah Teâlâ bizi bu itikad üzere sabit eylesin.

Eğer benden küfür amden hatâen sâdır olduysa
Ben ol küfrün cemîinden berî oldum Livechillah


Eğer benden kasden veya hatâen küfür sâdır olmuşsa,
Hepsinden beri oldum; Allah Teâlâ'ya yöneldim.

Dahi şer'a muhalifse eğer akvâl u ef'âlim
Ben anlardan rücu' etdim ve tubtu kurbeten Lillah


Sözüm, fiilim, şeriate muhalifse, ondan pişmanım; döndüm.
İbadet olarak Allah'a tevbe ederim. (Ve)

Ne ki kılmış Habîbullah bize tebliğ-i ahkâmı
Kabul etdim âmentu Billah ve Hukmillah.


Allah'ın sevgili kulu, Allah Teâlâ'nın ne gibi hükümlerini bize bildirdiyse,
Kabul ettim; ona razı oldum. Allah Teâlâ'ya ve hükümlerine ve Peygamber'in getirdiklerine inandım.

Dilim ikrârımı kalbimle tasdîk eyledim candan
Sen'in hıfzında îmânım emânet olsun ey Allah


Kalbimle candan tasdik ederek, dilimle söylerim.
Allah'ım, bu gönül bağlılığım, tasdik ve itirafım, dönüş ve ibadetlerim, hepsi, Sen'in hıfzında emanet olsun.




Allâhumme salli efdâle salâtin ve sellim ekmele selâmin alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin adede ma'lûmâtike ve midâde kelimâtike kullemâ zekerek-ez-zâkirûne ve ğafele an zikrik-el-ğâfilûn

Her şeyden yüce olan Cenâb-ı Hakk'a envâi hamd ve senâ ederiz. O'nun seçtiği kulu ve Rasûlü'ne salât ve selamlar olsun. Beytlerin Osmanlıca nazmı ve Türkçe tercümesi hitama ermiştir.
Devamını Oku »

Mezheplerin Doğuşu


Mezheplerin Doğuşu
1.BÖLÜM


Hz. Peygamber’ (s.a.v.)in ebedi aleme irtihalinden sonra, Ebubekir (r.a.) döneminde irtidât edenler, aralarındaki münafıkların tahrikiyle dünya işlerini dinden ayırma propagandası yapanlar ortaya çıktı. Bunlar zekatı vermekten imtina ettiler. Sahabe, dünya işlerini dinden ayırmayı, önünden ve ardından hiçbir batıl gelmeyen Kitab/Kur’an’a aykırı bulduğu için onları münafık olarak kabul edip durum normale dönünceye kadar onlarla savaştı.

İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) fitnecilere karşı oldukça dikkatliydi. Bundan dolayı, ortada bir şüphe yokken, çetrefilli konularla halkın kafasını karıştırmaya çalışanları sürgün ederdi. Bir taraftan islamî fetihler geniş alanlara yayılıyor, diğer taraftan insanlar grup grup Allah’ın dinine giriyor, çeşitli kavim ve milletler onu kendilerine din olarak seçiyor ve ülkeler peşpeşe onun yoluna teslim oluyorlardı.

Hz. Osman’ (r.a.)ın hilafeti döneminde fitneler ortaya çıkınca, müslümanların içine sızan din düşmanları, halifeyi hafife almak isteyerek, müslümanlar arasında iftira üretmeye ve onlar nezdinde kabul görecek şekilde eski düşmanlıkları canlandırmaya çabaladılar. Zira müslümanların kalpleri temiz, dine dokunmaz görüntüsü veren fitnecilerin, şaşırtma yöntemlerini keşfetmekten uzaktılar. Fitneciler bu amaçla diyar diyar dolaşıyor, yıkım tohumları ekmek suretiyle, bu dini ortadan kaldırmanın yolunu arıyorlardı.

Bu dönemde Abdullah b. Sebe gibilerin yaptığı meşhurdur. Sıffîn olayında, hakem hadisesinden sonra Hariciler, Hz. Ali (r.a.)’yi terkettiler. Büyük günah işleyeni tekfir edecek kadar ileri gittiler. Hz. Ali (r.a.) ölünce, bir kısım insanlar, ona ve ailesine arka çıkmaya devam ettiler. Bunlara Şîa denildi.

Zındık Rafizîler, Ümeyye oğulları ve diğerleri tarafından Ehl-i beyte baskı tekerrür ettikçe müslümanlar arasında fitne tohumlarını ekmek için elverişli bir ortam buluyorlardı.

Peygamber (s.a.v.)’in torunu Hasan (r.a.), Muaviye (r.a.) lehine hilafetten çekilince, bir grup, her iki taraftan ayrıldı, ilim ve ibadetle meşgul olmak üzere mescitlerine çekildiler. Bunlar daha önce, Ali (r.a)’nin safında yer alanlardı. İşte bunlar, Mu’tezile’nin kökünü/temelini oluşturmaktadır[2].

Anlatıldığına göre: İlk i’tizal hareketini yapan Muhammed b. el-Hanefiyye (81/700)’nin iki oğlu Ebu Hâşim Abdullah (99/717) ve Hasan (100/718)dır. Sonra Hasan, iman, “ söz ve akid’den ibarettir, ameller ona girmez” diyerek, Hariciler’i tenkit etmeye başladı. Kendisi ve cemaatine, ameli, imandan sonraya bıraktıklarından dolayı Murcie adı verildi. Sonra bunlar arasından, iman varken, hiçbir günah sahibine zarar vermez diyenler türedi. Bunlar Murcie’nin bid’atçileriydi.

Hulefa-i Raşidin döneminde bazı Yahudi alimleri, Hıristiyan rahipleri, Mecûsi din adamları İslama girmiş göründüler. Raşid halifelerden sonra bunlar efsanelerini, ilmi terbiye almamış bedevi raviler ve onların, sıradan mevâlisi arasında yaymaya başladılar. Bu raviler, o hurafeleri, içlerindeki Allah’la ilgili teşbih ve tecsime inanarak, kendilerinin cahiliye dönemlerindeki inançlarını da benimseyerek, gönül rahatlığıyla alıp başkalarına aktardılar. Bazen de onları yanlışlık ve iftira ile Peygamber (s.a.v.)’e nispet ediyorlardı. Böylece teşbih, ahlaksızlığın yayıldığı gibi, fırkaların inancına girip yayılmaya başladı.

Ümeyye oğulları, kendi siyasetlerine dokunan konuların dışında, müslümanların inançlarıyla ilgili konularda Raşid halifeler gibi dikkatli değillerdi. O müslüman olmuş görünenlere ilk kananlar Şîa oldu. Fakat Mu’tezile’nin kendileriyle münazarası sonucunda, bundan çabucak vazgeçtiler. Şîa arasında bu fikir, haşevi raviler arasında devam ettiği gibi sürüp gitmedi.

Basra, değişik fikir ve mezheplerin sığındığı liman mesabesindeydi.
Ma’bed b. Halid el-Cuhenî (80/699), Allah’a isyanın günahını kadere yükleyen kimseyi Basra’da görmüştü. Ma’bed, kulun fiillerinde kaderin, kulun ihtiyarını yok etmeyeceğini söyleyerek ona cevap vermeye koyuldu. Bununla o, sorumlulukların meşrûiyetini savunmak istiyordu. Fakat sözü maksadını aştı: “Kader yoktur, Allah bir işi olduktan sonra bilir” dedi. Bu söz, İbn Ömer (73/692)’e ulaştığında, kendisinden teberri etti[3]. Ma’bed’in taraftarlarına Kaderiyye adı verildi. Mezhebi, Basralı sıradan raviler arasında asırlarca devam etti. Hatta onların bir grubu nezdinde bu görüş, Seneviyye/düalistlerin Nur’a nispet ettiklerini Hâlık’a/ Allah’a, Zulmet/karanlığa nispet ettiklerini mahluka/insana nispet edecek noktaya ulaştı.

Gaylan b. Müslim ed-Dımeşkî (105/723den sonra), Dımeşk’te Ma’bed’in görüşünü yayıyordu, Ömer b. Abdilaziz (101/720) onu çağırdı ve bundan nehyetti, şüphesini giderdi, o da vazgeçti ve kendisine “Ey müminlerin emiri! Huzuruna sapık olarak geldim, beni doğruya ilettin, kör geldim, doğruyu bana gösterdin, cahil geldim, öğrettin, Allah’a yemin ederim ki, bu konuda asla konuşmayacağım” diyerek söz verdi.

Ma’bed’in görüşü yayılmaya başlayınca, Horasan’da Cehm b. Safvân onu tenkit etmeye girişti, kendisi de cebr fikrine saplandı, Cehmiyye fırkası bu şahıstan ortaya çıktı.
Hasan Basri (110/728), tabiînin büyüklerinden, Basra’da yıllarca ilmi yaymaya çalışan ve meclisine ileri gelen alimlerin devam ettiği kimselerdendi. Bir gün meclisine ayaktakımı raviler geldi. Yanında anlamsız şeyler konuşunca o da: “Bunları ilim halkasının kenarına atın” dedi. Bunun üzerine onlara Haşeviyye denildi[4]. Mücessime ve Müşebbihe grupları onlardandır.

Vâsıl b. Ata (131/748) – i’tizali fikirleri, yukarıda adı geçen Ebu Hâşim’den aldıktan sonra – Hasan Basri’nin meclisine devam ediyordu. Bir gün mecliste iman meselesi geçti.Vâsıl hemen söze başladı: Açıktan kafir ve itaatkar mümine, kafir ve mümin denmesinde bir ihtilaf yok; büyük günah işleyene iki isimden birisini vermede ihtilaf çıkınca; ona ne kafir, ne de mümin adını veririz. Onun hakkında – her iki tarafın ittifak ettiğini alarak, ihtilaf ettiğini de terk etmek suretiyle-: “O fasıktır” deriz. Sanki o, bununla iki ihtilafın ortasını bulmak ve iki tarafı da kendi görüşüne çekmek istiyor gibiydi. Fakat Vâsıl, aslında Haricilerle beraberdir. Çünkü, büyük günah işleyen -tevbe etmeden ölürse- ebedi Cehennem’de kalır kanaatindedir. Hasan Basri, onun bu sözünü beğenmedi. Bunun üzerine Vâsıl meclisten ayrıldı. İki arkadaşı olan Amr b. Ubeyd (144/761) ve Bişr b. Saîd ile birlikte Mu’tezile mezhebini ve usûl-i hamseyi yaymaya başladı. Bişr b. Mu’temir (210/855) ile Ebu’l- Huzeyl (226/840), mezhebi o ikisinden aldı. Ebubekir Abdurrahman b. Keysân el-Asamm (255/840 civarında), İbrahim en-Nazzâm (231/845), Hişam el-Fuvatî (226/840) ve Ali b. Muhammed eş-Şahhâm Ebu’l- Huzeyl’e talebelik etmişlerdir. Cahız (255/869) ve İbn Ebi Duâd (240/854) - zannedildiği gibi Vâsıl’a yetişemeyip- Nazzâm’(231/854)dan i’tizali aldı.

Mu’tezilenin görüşleri Bağdat’ta Bişr b. Mu’temir vasıtasıyla yayıldı. Ebu Musa b. Sabîh (226/840) ondan ders almıştır. Ebu Musa b. Sabîh’ten Ca’fer b. Harb (236/850) ve Cafer b. Mübeşşir (234/848) i’tizali almıştır. O ikisinden de Muhammed b. Abdillah el-İskâfî mutezili olmuştur. Şahhâm’dan Ebu Ali el-Cübbâî (303/916), ondan da oğlu Ebu Hâşim (321/933); Fuvatî’den de Abbâd b. Süleyman Mu’tezilenin fikirlerini almıştır. İşte bunlar Mu’tezile’nin Basra ve Bağdat’taki liderleridir.

Kuran’ın mahluk olduğu görüşüyle ilk tanınan kişi, Dımeşk’te Ca’d b. Dirhem (118/736) olmuştur. Cehm (128/745), bu görüşü Ca’d’dan almış ve yaymakta olduğu diğer bid’atlerine eklemiştir. Cennet ve Cehennem’in ebedi olmayacağı da onun bu bid’atlerindendir.

Hâris b. Süreyc (128/745) Horasan’da Emevilere karşı Kitap ve Sünnet’e davet ederek ayaklanınca, Cehm’den destek gördü. Mukâtil b. Süleyman (150/767) tecsim hakkındaki görüşünü orada yayıyordu. Cehm, ona cevap vermeye ve onun ispat ettiği sıfatları Allah’tan reddetmeye koyuldu. Nefy(sıfatları red)de, “Allah, kulların sıfatlarıyla nitelenemez” diyecek kadar aşırı gitti. İsimde birliktelik ile, o ismin ifade ettiği anlamda birlikteliğin arasını ayırmadı. Halbuki Allah için, muhal olan, ismin Kitap ve Sünnet’te gelmesi şartıyle, ikincisidir, birincisi değil. Çünkü, mesela “ilim” C. Hakk’ın ve insanların kendisiyle nitelendiği vârid olan sıfatlardandır. Fakat anlam itibariyle iki ilim birbirine denk değildir. Çünkü, Allah’ın ilmi huzûrî, beşerin ilmi ise husûlîdir. Diğer sıfatlar da böyledir.

Cehm’e birtakım görüşler nispet edilmektedir. Ancak kendisinden sonra ona bağlı bir fırka yoktur. Ona nispet edilen kimselerin çoğu, fırkalar arasında adamın adını kötüye çıkarmak ve abartmak için, kötü lakap takma kabilindendir. Cehm’in görüşleri – halk arasında yayılan her görüş gibi- mezhepler arasında incelendikten sonra, kendisinin hedeflediği ve düşündüğü gibi değil de, mezheplerin anladığı gibi yayılmıştır.

Fetihlerde biraz durgunluk meydana gelmeye başlayınca, insanlar bu dağınık görüşleri konuşmak için daha çok vakit buldular, akıllarına, o fikirler üzerinde derinleşme arzusu geldi. İbnu’l-Mukaffa’ (142/759), Hammâd ‘Acrad (161/778)[5], Yahya b. Ziyâde (160/776), Muti’ b. İyâs (166/783)[6], Abdulkerim b. Ebi’l-‘Avcâ (160/777)[7] gibileri, müslümanlar arasında ilhadı yaymak, Farslı düalist ve ateistlerin kitaplarını tercüme etmek için sürekli çalışıyorlardı. Öyle ki onlar gittikçe tehlikeli hale geldiler. Bunun üzerine Mehdî (169/785), cedelci kelamcılara, ateistlere red konusunda kitaplar yazmalarını emretti. Onlar da deliller ortaya koyup, şüpheleri giderdiler. Hakkı açığa kavuşturarak dine hizmet etmiş oldular.

Bu savunmaların yükünü üstlenenler Mu’tezile’den bir gruptu. Böylece onlar iki düşman arasında kaldılar. Biri, din dışı, eskiden beri eğitimini gördükleri bir felsefe ve görüşü olan kurnaz düşman; diğeri de ümmetin içerisinde, kaba, sert düşman. Çoğunluk, azkalsın zühd hayatı yaşadığı için bunlara meyledecekti. Bu düşman akli problemlerden uzaktı. Yahudi ve düalistlerin şaşırtmacaları bunlarca kabul gördü. Onun yapabildiği tek şey kelamcıların aleyhinde konuşmaktır. O, dost ve düşmanını ayıramıyordu; eğer dini müdafaa işi onlara havale edilseydi, bir süre bile onu savunamazlardı. Bu Mu’tezîlî kelamcılar, birinci düşmanla uğraştılar, ikinciyi, zındıkların reddini tamamlayıp, onların aldatmacalarını ortaya çıkarıncaya kadar görmezlikten geldiler. Sonra Haşeviyye’nin sözlerini çürütüp, görüşlerinin saçmalığını ortaya koydular.

Ancak bu Mu’tezîlî cedelcilerin kafalarına münazara ettikleri kimselerden, küçümsenmeyecek derecede aklî hastalıklar sirayet etmiştir.

Fakihlerin çoğunluğu ve hadisçiler, bu mücadeleler süresince, bu konulara girmeyip, sahabe ve tabiîn seçkinlerinin yolu; dinde kesinlikle sabit olanla yetinme yolu üzere yürümeyi tercih ettiler.

Halbuki din düşmanları, ancak aynısıyla karşı konulabilecek silahlara sahiptiler ve müslümanlara karşı, düşmanlıkta tedrîc yolunu tercih etmişlerdi. Çoğunluğun bundan haberi yoktu. Çoğunluğu öyle bir noktaya getirdiler ki, eğer durum kendi haline bırakılıverse, yaymakta oldukları şüpheler müslümanların kalplerine sirayet edecek; durum altüst olacak ve hiç kimse felaketten kurtulamayacaktı.

İşte bu şartlarda Me’mun (218/833) halife oldu. Mu’tezile’ye arka çıkmaya ve onları yanına almaya başladı. Öyle ki, kendi ve düşüp kalktığı kimselerin aklınca, insanları Kur’an’ın mahluk olduğunu kabule ve C. Hakk’ı tenzihe zorladı. Mu’tasım (227/841) ve Vâsık (232/847)’ın hilafeti boyunca bu sıkıntı sürdü. Vâsık buna, ru’yeti inkar meselesini de ekledi[8].

Mu’tezile’ye karşı çıkanlar, Mihne’de Ahmed b. Hanbel’in (241/855) şanını yüceltecek sebatı gösterip, Mütevekkil (247/861)’in Mihne’yi kaldırmasına kadar devam eden baskılar gördüler.

Mütevekkil’in, halka çeşitli görüş ve mezhepler üzerinde münakaşayı yasaklaması ve Mihne’yi kaldırmasından başka takdir edilecek bir şeyi yoktur. Kendisi, Hz. Ali (r.a.)’den nefret eden bir nâsıbîdir. Onun akıl almaz işleri de vardır.
Sonra reaksiyon, Haşeviyye ve Nâsıbîlerin durumlarının yükselmesi ve Mu’tezile ve Ehl-i nazar’ın kenara çekilip gizlenmesi şeklinde, normal seyrini almaya başladı.

Bu arada Ehl-i sünnet fakih ve hadisçileri, sessizce ilmi çalışmalarına devam ettiler.
Haşeviyye, istikrarsızlık, batıl, yığınları ve ayaktakımını kendisine çekme peşinde koşuyordu. Allah’a, Ehl-i kitab ve Seneviyye’nin sahtekarlarından alıp benimsedikleri ve geçmiş ümmetlerden tevârüs ettikleri: hareket, intikâl, sınır, yön, oturma, oturtma, sırtüstü yatma, dinlenme, bir yeri mekan edinme gibi, şeriat ve aklın caiz görmediği şeyleri nispet etmek suretiyle, iftirada bulunuyorlardı.

Bu konuda başkalarını çekiştirme ve gıybetle doldurdukları kitaplar yazıyorlar, sünnet perdesi arkasına saklanarak ve kendilerini selefe nispet ederek, tekfir etmede, vakar perdesini yırtıyorlar, bu konuda da seleften nakledilen, kendilerine delil teşkil etmeyecek, bazı mücmel ifadeleri istismar ediyorlardı.
Evet, onların da bir selefleri vardı, ama bu ümmetten değildi. Onlar da bir yol/sünnet üzerelerdi, ancak bu, ihdâs edenlerine kıyamete kadar günahlar getirecek bir sünnetti. Burada, onların kepazeliklerini detaylı olarak anlatmaya gerek yoktur.

2.BÖLÜM


Mu’tezile, düşünür alimlerin akıllarına hükmetmeye ve ümmet üzerindeki otoritesini tekrar kurmaya çalışıyordu. Ateist gruplar ve Karmatîler fesatta aşırı gittiler ve müslümanlar yeni ortaya çıkan durum sebebiyle kendi halleriyle meşgul oldukları, onların hilelerini yok edecek, ikna edici delillerle, dini müdafaa sınırlarında nöbet tutanlar kalmadığından, ülkeleri işgal ettiler.

Bu gibi zor ve kritik şartlarda imam Ebu’l Hasen el-Eş’arî (324/935), müslümanların başına gelen musibetlerin üzerine gitti. Dini savunmak ve bid’ata engel olmak için ortaya çıktı. Önce iki grubu, mutedil yola döndürmek suretiyle, şunları söyleyerek uzlaştırdı; birinci gruba: Eğer Kur’an’ın mahluk olmasından kastınız, lafız, tilavet ve yazı ise siz haklısınız; diğerlerine de: Eğer sizin kadîmden kastınız, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan ve - İbn Mübârek’(181/797)in dediği gibi - ondan ayrılmayan sıfatı yani kelam-ı nefsîsi ise siz haklısınız ve sizin Kur’an okuyanın tilavetini ve onu telaffuz edenin telaffuzunun hâdis olduğunu inkar etmenize bir mahal yoktur.

Aynı şekilde birinci grubun ses ve telaffuz olmaksızın, Cenab-ı Hakk’ın zatı ile kâim olan sıfatı inkar etmelerine de bir sebep yoktur. Yine birincilere şekil ve muhâzâtı reddetmeniz doğrudur, ancak keyfiyetten âri olarak C. Hakk’ın tecelli edeceğini de kabul etmeniz gerekir. Diğerlerine de: Şekil, muhâzât ve hâdis olmayı çağrıştıran her türlü şeyi C. Hakk’a nispet etmekten sakınınız ve eğer siz, keyfiyetten âri olarak müminlerin ahirette C. Hakkı göreceğini söylemekle yetinirseniz, siz haklısınız diyerek aralarını bulmaya çalıştı.

Böylece, Allah, onu, müslümanların söz birliğini sağlamaya, saflarını birleştirmeye, inatçıları ezmeye ve aşırılıklarını kırmaya muvaffak kıldı. Dünyanın her yerinden kendisine sorular geldi ve onlara cevap verdi. Böylece ünü her tarafa yayıldı. Dünya, onun ve tabilerinin, sünnet konusundaki ve bid’atçi gruplara, ateist ve ehl-i kitaba redd konusundaki kitaplarıyla doldu.

Tabileri Irak, Horasan, Şam, Mağrib diyarına yayıldılar ve onun yolunda yürüdüler.
Vefatından bir müddet sonra, Büveyh oğulları döneminde, Mu’tezile eski kuvvetini biraz olsun tekrar kazanmak istedi. Fakat sünnetin müdafii İmam Ebubekr b. Bâkıllânî (403/1013) onların karşısına dikildi ve onları delilleriyle ikna edip susturdu. Herkes Afrika’nın en ücra köşelerine varıncaya kadar Eş’ariyye metoduyla Sünnet’e teslim oldu. İbnu’l Bâkıllânî’nin talebesinden ülkelere gönderdikleri[9] arasında, önce Şam’a sonra da Kayrevân ve Kuzey Afrika ülkelerine göndermiş olduğu Ebu Abdillah el-Hüseyn b. Abdillah b. Hâtim el-Ezdî (?)[10] de vardı. Mağribli alimler onu kabullendiler ve Eş’arî Mezhebi, Sicilya ve Endülüs’e kadar yayıldı. İbn Ebi Zeyd (386/996), Ebu ‘İmran (Musa b. İsa) el-Fâsî (430/1039)[11], Ebul-Hasen el-Kâbisî (403/1012), Ebu’l-Velîd el-Bâcî (474/1081), Ebubekr İbn el-Arabî (543/1148) ve öğrencilerinin mezhebi yayma konusundaki katkıları büyüktür.

Hicaz’da mezhebi, (Buhari’nin) el-Câmi’u’s-Sahîh’inin meşhur râvisi Hâfız Ebu Zerr el-Herevî (434/1043)[12] yaydı. Dünyanın çeşitli yerlerinden ilim almak için kendisine gelenler mezhebi ondan aldılar. Mezhep Şam’da, daha önce, Eş’arî’nin öğrencisi İbn Cerîr Tefsiri’ni müellifinden rivayet eden Ebu’l-Hasen Abdulaziz et-Taberî (?)[13] yoluyla yayılmıştır.

Şam halkı, Şehit Nureddin Zengi (569/1174)’nin ulemanın isteği üzerine davet edip getirdiği İmam Kutbuddin en-Neysâbûrî (578/1183) gibi, Eş’arî mezhebinin büyük alimlerini zaman zaman ülkelerine getiriyordu.

Kudüs’te yuvalanıp, yerleşen ve sonradan gelenlerin öncekilerden fikirlerini devraldığı zahit taraftarlar bırakan İbn Kerrâm (255/869)’ın bazı görüşlerini kabullenen Kudüs’lü Hanbelilerden bir grup, Hıristiyanlar Kudüs’ü işgal edince, oradan Şam’a hicret ettiler ve teşbih bid’atini oraya taşıdılar. Şam’da zaten Ebu Ya’lâ (458/1066)’nın öğrencisi Abdulvâhid eş-Şîrâzî (486/1093) döneminden kalma, bu tür bazı bid’atler vardı.

Sultan Selahaddin Eyyûbî (589/1193), zahit muhacirler oldukları için hatırlarını sayıyor, itikatlarını görmezlikten geliyordu. O, zannedildiği gibi insanları Eş’arî mezhebini kabule zorlamıyordu. Meşhur Hanbelî vaiz İbn Nuceyye (Ali b. İbrahim b. Necâ) (599/1203) kendisine yakındı. Bunun, Mısır’da Eş’arî mezhebini destekleyen İmam Şihâb et-Tûsî (515/1122)’ye karşı katı ve sert tavrı, Selahaddin Eyyûbî’nin gözü önünde ve bilgisi dahilinde meydana geliyor, fakat o buna ses çıkarmıyordu. Hatta Eyyûbî ailesi, itikatta, eğer İmam Izzuddin b. Abdisselâm (660/1262), bu konuda, görevini yapan bir alim tavrını takınmasaydı, onlara meyledip katılacaktı.

Böylece, Şam’a yerleşen bu Hanbeli grubun sesleri kısıldı, zaviyelerine çekildiler ve sadece hadis rivayetiyle meşgul oldular.

Bunların hepsi gösteriyor ki, dünyada Eş’arî mezhebinin yayılması ilmin gücüyle olmuştur, idarecilerin desteği, otoritesi ve dayatmasıyla değil. Bağdat ve diğer bazı yerlerde Haşeviyye’ye karşı, idarecilerin zaman zaman şiddet kullanması, onların huzuru bozmaları ve kargaşa çıkarmalarından kaynaklanmaktadır.

Mezhep fakihleri, Eş’arî’yi kendi mezheplerinden kabul ederek, tabakât kitaplarında biyografisini verirler. Hanbelîlerin bunu yapması daha münasip, zira Eş’arî onlarla münazarasında, kendisinin İmam Ahmed’in mezhebi üzere olduğunu açıkça beyan ediyor. Fakat Hanbeliler, Eş’arî’yi ne tabakât kitaplarına alıyor, ne de kendilerinden kabul ediyorlar. Hatta Hanbelî Haşeviyye’si ona Mu’tezile’den daha çok buğzediyor[14].

Malikîlerin tamamı, Şafiîlerin dörtte üçü, Hanefîlerin üçte biri, Hanbelîlerin bir kısmı, -Bâkillânî döneminden bu yana - Kelamda Eş’arî mezhebindendir. Hanefîlerin üçte ikisi, Mâverâünnehr diyarında, Türk illerinde, Afganistan, Hindistan, Çin ve Uzakdoğuda - bazı Şafiîlerde olduğu gibi - Mu’tezile’ye kayanlar hariç, Mâturidî mezhebindendir.

Mezhep müntesiplerinden bid’at pisliğini reddetmesi, Medine alimi Malik (179/795)’in mezhebinin özelliklerindendir. Malikîler arasında i’tizal ve teşbih bid’atini görmemekteyiz. Zannımca, İmam Malik’in sıfatlarla ilgili haberlerin rivayetini yasaklamış olması, bunu sağlamıştır. Aynı şekilde İmam Ahmed, zalim idarecilere karşı ayaklanma ile ilgili hadisleri rivayet etmeyi yasaklamıştı. Bu da, Bağdat halifelerinin, Hanbelîleri ne yaparlarsa yapsınlar görmezlikten gelmelerini, hatta onları yakın çevrelerine almalarını sağlamıştır. Evet, İbn Tûmert (524/1130) zamanından beri, bazı Malikîlerin tasavvufta biraz aşırıya kaçtıkları müşahede edilmektedir.

Hanbelîlerin bir kısmı tefvîdde (haberi sıfatların anlamını C. Hakk’a havale etmede) ve bu konulara girmeyi terk etme konusunda selefin görüşündedirler, bir kısmı da Mu’tezile’ye kaymıştır.

Asırlar boyunca Hanbelîlerin çoğu - Zâhir Baybars (676/1277)’ın, kâdılkudâtlığı ilk defa dört mezhebe vermesine kadar - Kerrâmiyye ve Sâlimiyye usûlü Haşeviyye idiler. Bu vesileyle Ehl-i sünnet uleması ile ilim alış verişinde bulundular ve bid’atle ilgili hastalıkları kaybolmaya başladı. Hatta Bağdat’ın uğradığı felaketten[15] sonra, Şam’a göç edip yerleşen Harran azınlığı olmasaydı aralarında hiçbir Haşevî kalmayacaktı.

Harran azınlığının arasından iyi bir ilim tahsil etmiş, zeki, hafızası sağlam, görünüşü düzgün, ilim otoritelerinin güvenini ve övgüsünü kazanmış biri sivrildi. Bu zat akıcı dili olan bir vaizdi. Bir de gördük ki o, selef mezhebi perdesi altında, Haşeviyye mezhebini Ehl-i sünnet mezhebinin yerine koyma esası üzerine kurulmuş bir plan üzerinde mesafe katediyor.

Bilmiyor ki, Eş’ariyye ve Mâturîdiyye’den oluşan Ehl-i sünnet mezhebi, dinde derin bilgi ve düşünce sahibi - bu haşevînin onların en küçük talebesinden biri bile sayılamayacağı - dahilerin elinde, asırlar boyu ilmî tetkik sonucu delillerin güçlülüğü bakımından öyle bir seviyeye ulaştı ki, onun gibi birisi bu delillere toslasa, ancak yüzü koyun yere kapaklanır. Hayatı son bulur, heder olur gider.

Aklî ilimlerde bir hocası olmadığından, onun ilmi sağlam bir temele dayanmayan, çelişki yumağından ibarettir. Yetenekleri, yorucu faydasız işlere dağılmıştır. İlmindeki bu çelişki, ameline de yansımıştır. Fitnesi, alimlerin kendisini eleştirmesi neticesinde son bulmuştur.

Şîa ve Havaric’in ortaya çıkışında ilmin bir rolünün olmadığı açıktır. Onları siyasi hisler ortaya çıkarmıştır. Sonra aralarına din düşmanı zındıklar sızar ve itibar zedeleyici merhaleler geçirirler. Ana eğilimleri mevcut idareye düşmanlık şeklindedir .

Murcie, bir nevi ilmî araştırmadan doğmuştur. Temayülleri, itikatta Havâric’in aksi yönündedir. Sonra, Murcie’den ilim ve dinden uzak, amelde gevşekliği doğuran görüşler ortaya çıkmıştır.

Tutuculuk davetçisi ve yıkım tellalı olan Cebriyye, ilmî olmayan bir araştırma sonucu ortaya çıkmıştır. Bu saplantıları, Sümeniyye, Berâhime ve bunların dışındaki ibahiyeci, cahil fırkalara komşu olmalarındandır.

Kaderiyye, ilmî araştırma sonucu doğmuştur. Temâyülleri, tembellik ve kayıtsızlığa düşmanlık yönündedir. Gösterdikleri gelişme ve değişmeye bakıldığında, Senevviyye’nin birtakım görüşlerinden etkilendikleri açıktır.

Cehalet ve donukluğun seviyesizleştirdiği Haşeviyye, bazı fırkaların İslam öncesi sahip oldukları cahiliyye görüşlerini tevarüs edip benimsemiştir. Sâbie, Ehl-i kitab ve Seneviyye sahtekarlarının şaşırtmacaları onlar nezdinde kabul görmüştür. Avâmı kandırdıkları bir zühde, hiçbir aklı başında insanın düşünemeyeceği cehalete sahiptirler. Onlar kaba yapılı, kargaşa çıkarmak için fırsat kollayan katı ve sert kimselerdir. İslam zayıfladığı zaman sesleri yükselir. Görüşleri hakim olunca, ortalığı ilhâd kaplar. Tarihin her döneminde, bu böyledir. Düşmanlıkları akıl, nazarî ilimler ve mevcut olan her fırkaya yöneliktir.

Mu’tezile, Haşeviyye’nin tam aksine bir çizgidedir. Onları ilmî araştırma ortaya çıkarmıştır. Akıllarının doymazlığı, kendilerini herşeyi elde etme denemesine götürmüştür. Temel düşmanlıkları donukluğa karşıdır. Planları, dışardan İslam’a sızan görüşleri, ikna ve iskât edici aklî delillerle reddetmektir.

Mu’tezile’nin, Ulûhiyet-tevhid münkirlerine, nübüvvet münkirlerine, ayrıca Seneviyye, Yahûdi, Hıristiyan, Sâbie ve çeşitli ateist gruplara karşı, İslam dinini savunmada şerefli tavırları vardır. Bundan dolayı Zehebî’yi (748/1348) Siyeru Alâmi’n- Nübelâ adlı kitabında, nübüvvet hakkındaki kitabını zikrederken Câhız’a Allah’tan rahmet dilediğini görmekteyiz. Ayrıca Kâdı Abdulcebbâr’ın (415/1025) “Tesbitu Delâili’n-Nübüvve’”[16] adlı kitabına, güçlü münakaşa ve şüpheye sevkedenlerin şüphelerini reddetmede kullandığı güzel üslûp ve ifadede benzeri bir kitap görmemekteyiz.

Mu’tezilenin kitaplarından tamamen yüz çevirmek hoş değildir. Zira o kitaplarda, zamanın üzerinden geçmesiyle eskimeyen, hala parlak ve geçerli olan pekçok faydalar vardır.

Üstâd İmâm[17], Mu’tezile’de asrın düşmanlarına cevap teşkil edecek pek çok şey bulurdu. Onlara haksızlık etmeden, bulduğunu almaktan da çekinmezdi.

Ancak Mu’tezile, hasımla münazarayla çok meşgul olduğundan, onlardan kafalarına kendilerini doğrudan uzaklaştıracak görüşler sirayet etmiştir. Böylece Mu’tezile, Ehl-i sünnetin tenkit ettiği bid’atlere daldı. Meâlimu’s-Sünen sahibi el-Hattâbî (388/998) der ki: “İlk dönemde Mu’tezile bu bid’atlerin aksine bir yol üzereydi. O bid’atleri, son dönemde, onların bir kısmı ihdâs etmiştir”.

Eş’ariyye, Mu’tezile ile Haşeviyye arasında orta yolu tutmuştur. Ne Mu’tezile’nin yaptığı gibi nakilden, ne de Haşeviyye’nin yaptığı gibi akıldan uzaklaşmıştır. Kendilerinden öncekilerin iyilerini almışlar, her fırkanın batılını terketmişlerdir. Nebi (s.a.v.)’nin ve ashabının üzerinde bulunduğu çizgiyi muhafaza etmişler, dünyayı ilimle doldurmuşlardır. Aralarında, beşinci asırdan beri bazı tasavvuf imamlarının Eş’ariyye ekolü üzere Ehl-i sünneti desteklediklerinden dolayı, tasavvufa intisap edenler bulunmaktadır.

Kelamcılar arasında, gerçekleştirdiği büyük işe bakılınca Eş’arî’ye denk kimse yoktur.
Bununla birlikte görüşleri, onları inceleyen kişi nezdinde, tahsîn-takbîh, ta’lîl, naklî delilin değeri vb… gibi belirli kelamî konularda, bazen akıl, bazen de nakilden uzaklaşma gibi, biraz tenkitten hali değildir. Zira, onun gibi, uzun süre Mu’tezile ve Haşeviyye grupları ile mücadele edenin görüşlerinde, bu türden şeyler muhakkak olur.

Ancak buna benzer birşey muasırı, Mâverâünnehr’deki Ehl-i sünnetin alimi, İmâmu’l-Hudâ Ebu Mansûr (333/944)’da, o diyarda Ehl-i sünnet, bid’at gruplarına, sesleri İmâm’ın yanında çıkmayacak şekilde tam hakim olduğu için bu sapma olmamıştır. Böylece düşüncelerinde tam itidal üzere yürümeyi başarmış, nakle hakkını, akla da geçerliliğini vermiştir. Mâturîdiyye, Eş’ariyye ve Mu’tezile arasında yer almaktadır. Aralarında mutasavvıf nadiren bulunur.

Eş’arî’yle Mâturîdî dünyanın her tarafında Ehl-i sünnetin imamlarıdır. Onların sayısız kitapları vardır. Bu iki imam arasında meydana gelen ihtilafın çoğu lafzî/şeklî ihtilaf kabilindendir. Aralarındaki ihtilaflar konusunda birtakım kitaplar yazılmıştır. Bu ihtilafları, Beyâdî (1098/1687) “İşârâtü’l-Merâm min ‘İbârâti’l-İmâm” adlı eserinde güzelce özetlemiştir. Beyâdî’nin metnini, Zebîdî (1205/1790) İhyâ şerhinde – pek çok matbaa hatasıyla beraber- nakletmiştir.

Bu Beyâdî, her ne kadar müteahhirînden ise de, kelam ilminde otoritedir. Öyle ki “el-‘Alemü’ş-Şâmih” sahibi Makbelî (1108/1696), alimleri pek beğenmemesine ve pervasızlığına rağmen, araştırma alanının genişliğini itiraf anlamına, Beyâdî’nin “İşârât” ına çok önem vermektedir.

Biz, burada ancak ana bid’at mezheplerine temas ettik. Bu mezheplerin, yeni bid’atlerin çıkması, mezheplerin görüşlerinin birbirlerine girmesi sonucu ortaya çıkan kolları vardır. Bu kollar insanlık tarihinin sonuna kadar, belirli bir sayıda kalmayacaktır. Peygamber’den rivayet edilen sayıda[18], ulemanın meşhur ihtilafı vardır. Alimler, her dönemde kendi zamanlarına kadar yeni ortaya çıkan mezhep sahiplerini hesaba katmış ve bunların görüşlerinden batıl olanları tenkit etmişlerdir.

Bu fırkaların görüşleri, Eş’arî’nin “Makâlâtu’l-İslâmiyyîn”, Ebu’l Hüseyn et-Tarâifî’nin (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida’”[19], Ebu’l Muzaffer el-İsferâyînî’nin (471/1078) “el-Milel ve’n-Nihal”i[20] ve bunlar gibi sayısız eserlerde detaylı olarak verilmiştir.

Çoğu zaman fırkalara, kendi kitaplarında bulunmayan görüşler nispet edilir. Bu, ya doğrudan doğruya görüşler icat edilip o fırkalara yamamak veya onların sözlerinden, kendilerinin kastetmediği neticeleri çıkarmak, yahut da o fırkaların muarızlarına ait mutemet olmayan eserlerden aktarmak suretiyle olur[21]. Nitekim Abdulkâhir el-Bağdâdî (429/1037) “el-Fark beyne’l-Fırak”, “el-Milel ve’n-Nihal”[22]’de ve İbn Hazm da (456/1064) “el- Fisal”de böyle yapmıştır. Ebu İsa Muhammed b. Hârûn el-Varrâk (247/861), “el-Ârâ ve’d-Diyânât” sahibi Hasan b. Musa en-Nevbahtî (310/922), “el-Fihrist” sahibi İbnu’n-Nedîm’i (438/1047) ve uydurma hadislerle dolu Haşeviyye’nin kitaplarını kaynak almak da bu kabildendir. Araştırmacının görevi, bir görüşü sahibine nispet etmede, görüş sahibinin meşhur, bilinen bir kitabında bulana kadar ihtiyatlı davranmaktır. Fahreddin er-Râzî (606/1210), bu hususlardan bazılarına, Şehristânî (548/1153)’nin kitabının adı geçince, dikkat çekmiştir. Biz burada milel ve nihal kitaplarını mukayese etmek durumunda değiliz.
Önceki kelamcıların sözlerinde, her asırda dini müdafaa görevini üstlenenlere, kesinlikle ışık tutacak şeyler vardır.

İslam inançlarını müdafaa metotlarının, ahlak ve ahkamı dejenerasyondan koruma şekillerinin, muarızlar üsluplarını yeniledikleri için, her asırda yenileneceği gayet açık bir husustur. Haddizatında onlar, şer’in tahdit ettiği belirli şeylerde sabittir, onların hakikatleri değişmez. O halde, yaşadıkları her dönemde müslümanlara düşen, içlerinden bir grubun kendini, insan gruplarında hakim bulunan görüşleri, aralarında yaygın ilimleri takip etme ve müslümanlara kendi tarafından zarar gelebilecek herşeyi incelemeye vermesidir. Özellikle de, sağlam ve köklü olduğu sürece her hayrın kaynağı olmaya devam eden, zayıf ve köksüz hale dönüşünce de her kötülüğün kaynağı haline gelen akaid/inanç konusunda bunu yapmalıdırlar.

Bu görüş ve ilimleri, din düşmanlarının modern araçlarla ortaya attığı şüpheleri giderecek şeyleri içlerinde bulabilmeleri için, sahiplerinin incelediği/araştırdığı kadar, hatta onların araştırmalarından daha çok incelemelidirler. Öyle ki, kasıtlı birisi, islamın akaid, ahkam ve ahlaktan meydana gelen öğretilerine bir ok fırlattığında, onu o ilimlerin verilerine ve bilimsel deneylerine dayanarak, şüphe ortaya atanların teorilerini yok ederek ve yeni teoriler geliştirerek, atanın göğsüne geri çevirmelidirler, - zira islam dini, ilmi hakikatlerle çelişmez – ve onların aldatmacalarının önüne koruyucu, sağlam bir kale yapmalıdırlar. Müslümanları zamanın gerektirdiği şekilde, gevşeklik ve ihmal göstermeden teşkilatlandırmalıdırlar. Bu ilimlerden elde ettikleri savunma yöntemlerini, dikkat çekici, herkesin beğenip kabul edeceği akıcı bir üslupla kitaplaştırmalıdırlar ki, asırlar boyu ansızın gelen şüphe sellerinin önüne sağlam bir set olsun.

Eğer bunu yapmazlarsa, düşmanlar, müslümanlar içinde verimli otlaklara kolayca yol bulup ulaşırlar, sonra sağa-sola dallanmış köklerini söküp atmak zorlaşır, hatta ilhad zehirleri boş kalplere sirayet eder, orada yerleşir ve böylece ekin ve nesiller helak olur. Allah bizi bunun şerrinden korusun ve bizi uykumuzdan uyandırsın.



.............................................................................
Dipnotlar:
[1] Abdusselâm el-Cîlî’(611/1214)nin başına gelene, ‘‘Zeylü’r-Ravzateyn’’ ve Kahire’de el-Hizânetu’z Zekiyye’de bulunan ‘‘Mecm



[2] Ebu’l Huseyn et-Tarâifi eş- Şafiî (377/987) “Reddu Ehli’l-Ehvâ ve’l Bida” (s. 36) adlı kitabında şöyle der: “Bunlar, kendilerine Mu’tezile adını verdiler. Bu, Hasan b. Ali (a.s.) Muaviye’ye biat ettiği ve idareyi ona teslim ettiği zaman oldu. Bunlar, daha önce Hz. Ali (r.a.)’nin adamları olduğu halde, Hasan, Muaviye ve bütün insanlarla ilişkilerini keserek, ev ve mescitlerine çekildiler ve “Biz ilim ve ibadetle meşgul olacağız” dediler. Bundan dolayı onlara Mu’tezile adı verildi” (Zâhid).

[3] Bkz. Muslim, İmân, 1.

[4] Haşeviyye’nin diğer anlamları için bakınız: Mevlevi Muhammed Ali et-Tehânevi, Keşşâfu Istılâhâti’l- Fünûn, İstanbul 1984, l, 396-397; en-Neşşâr, a.g.e., I, 285-287.

[5] Bkz. Süleyman Tülücü, Hammâd ‘Acrad, DİA., XV, 483.

[6] Bkz. Hüseyn Atvân, ez-Zendeka ve’ş-Şuûbiyye fi’l-Asri’l- Abbâsiyyi’l- Evvel, Beyrut 1984, s. 33-37.

[7] Hammâd b. Seleme (167/784)’nin üvey oğludur. Bu zat dört bin hadis uydurduğunu itiraf etmiştir. Üvey babası bunadıktan sonra, kitabına soktuğu hadisler, pek çok ravi arasında kabul görmüş, sonra da Haşeviyye’nin inançlarında sarıldıkları deliller haline gelmiştir (Zâhid). Bkz. Taberi, III, 375 vd; Mes’ûdî,Murûcu’z –Zeheb, IV, 315; Bağdadî, el-Fark, s. 163-164; İsferâyînî, et-Tebsîr, s. 81.

[8] Mücahid b Cebr (104/722)’in ilmi derecesinin yüksekliği yanında, hadisçilerin ittifakıyla iki batıl görüşü vardır. Bunlardan birisi: “Gözler O’nu idrak edemez” (En’am 6/103) ayeti hakkındaki ru’yeti inkar görüşü ki bu görüşünü Mu’tezile benimsemiştir. İkincisi de Makam-ı Mahmud hakkındaki görüşü ki, bunu da Haşeviyye benimsemiştir. Bunlar gerçeklerle çelişen iki görüştür. Mücahid gibi birisinde, ikisi de nasıl birleşebilir, nasıl ondan bu iki görüş sabit olur, enteresandır. Hadiste’ki Makam-ı Mahmud’un, Peygamberimizin Şefaat-ı Uzma’sı olarak tefsiri mütevatirdir. Aynı şekilde ru’yet hadisleri de mütevatirdir. (Zâhid)


[9] İbnu’l Bâkıllâni’nin öğrencileri için bakınız: Muhammed Ramazan, el-Bâkıllânî ve Ârâuhu’l-Kelâmiyye, Bağdat 1986, s. 184-195; Seyyid Ahmed Sakr, Mukaddimetu I’câzi’l-Kur’an li’l-Bâkıllâni, Kahire trhs, s. 34-37.

[10] Faaliyetleri için bakınız: İbn Asâkir, Tebyînu Kezibi’l-Mufterî, Beyrut 1979, s. 120-216; Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 190-191; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 35- 36.

[11] Bkz: Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 187-188; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34.

[12] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 255-256. Muhammed Ramazan, a.g.e., s. 185; Seyyid Ahmed Sakr, a.g.e., s. 34-35.

[13] Bkz: İbn Asakir, a.g.e., s. 195.

[14] İbn Kesir, el-Bidâye’sinde (XI, 220) “Geçmişte ve şimdi Hanbelîlerin adeti, Eş’arîlerin aleyhinde konuşmaktır” der.

[15] Moğollar’ın Bağdat’ı işgal ve tahrip etmesine işaret edilmektedir.

[16] İstanbul, (Süleymaniye) Şehit Ali Paşa kütüphanesidedir (Zâhid). Kitap, Dr. Abdulkerim Osman’ın tahkikiyle, Beyrut’ta, Dâru’l -Arabiyye, tarafından iki cilt halinde basılmıştır.

[17] Musannif rahmetli burada Muhammed Abduh’u kastetmektedir. O, Abduh’u yakından tanımaktadır. “Makâlât” s. 373,548 ve “Safa’âtu’l-Burhan ‘ala Safahâti’l-Udvân”da Abduh’un birinci ve ikinci dönemine işaret etmektedir. (Naşir)

[18] Ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını bildiren hadis-i şerife işaret edilmektedir. Hadisin değerlendirmesi için bakınız: Kevserî,Mukaddimât, s. 112-114; 150-152; Ebu İshak İbrahim b. Musa eş-Şâtıbi, el-İ’tisâm, Riyad 1996, III, 38-179.

[19] Kitap, “et-Tenbîh ve’r-Red ‘ala Ehli’l-Ehvâ ve’l-Bida” adı ve Kevserî merhumun tahkikiyle, Mısır’da 1388/1968 de, Matbaatu’s-Saâde’de basılmıştır.

[20] İstanbul’da Şehit Ali Paşa kütüphanesinde (Zâhid). Bu kitabın orijinal adı “et-Tebsîr fi’d-Dîn”’dir. İlk defa Kevserî’nin takdim ve tahkiki ile Kahire’de 1359/1940’da basılmıştır. Daha sonra Beyrut’ta ofset baskısı yapılmış ve bunu diğer baskılar takip etmiştir.

[21] Nitekim İmam Ebu’l- Hasen el-Eş’arî de Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve’htilâfu’l-Musallîn' (H. Ritter, Wiesbaden 1963)de bu hususa işaret etme ihtiyacını duymuştur.

[22] İstanbul, Âşir Efendi kütüphanesinde (Zâhid)



Muhammed Zâhid el-Kevserî(Rahîmehullah - 1371/1952)

Devamını Oku »