Aidiyetleriniz ve İrfanınız Olmazsa Bildikleriniz Hiçbir İşe Yaramaz....

Aidiyetleriniz ve İrfanınız Olmazsa Bildikleriniz Hiçbir İşe Yaramaz....

Günümüzde internet/sosyal medya insanlığa büyük bir hız kattı. Lakin bu hız bize yukarı çıkarken yardım etmiyor. Aksine tedenni edişimize ivme katıyor. Aynı zamanda büyük bir bilgi kirliliği oluşturan bu hızda özellikle gençler hakikatten uzak bilgilere yönelebiliyorlar. Artk bir bilgi paylaşıyorsunuz, anında binlerce insan okuyabiliyor. Gençlerimiz bu bilgilerin ayrımını yapmakta zorlanıyor. Ne yazık ki kötü niyetli veya değil bazı ilim adamları yanlış bilgilerle ünvanlarına dayanarak gençleri etkileyebiliyorlar. “Kader yok ! ” diyen bir alimin (!) arkasından gidebiliyor, “Miraç yok !” diyen bir profesörün sohbetlerine katılabiliyor gençlerimiz. Gençlerimize bu konuda tavsiyeleriniz nedir?

E.Sifil:Az önce de söyledim Ümmet-i Muhammed Ahir zamanda zihni bir bunalım yaşıyor.Aidiyetlerinden koptu.Tarih içinde hiç yaşamadığımız bir Halet-i Ruhiyye yaşıyoruz biz. Bu gençlerimizde çok daha fazla. Araştırdıkça ve bir şeyler öğrenmeye çalıştıkça daha tehlikeli oluyor günümüzde. Çünkü bilgi kirliliği var. Mesela o dediğiniz sohbetlerde gençler daha kolay kandırılıyor. Örneğin; aynı sohbeti o gencin ana/babası yahut nenesi/dedesi dinlese diyecek ki: “bu adam sapık!” Çünkü onların aidiyetlerle bağı hala az da olsa var. Çok bilmek irfan sahibi olmak değildir. Çok şey bilmek her zaman iyi değildir. Aidiyetleriniz ve irfanınız olmazsa bildikleriniz hiçbir işe yaramaz. 
Gençlerimize tavsiyem:

Dinledikleri sohbetleri, okudukları bilgileri önce bir sorgulasınlar. “Benim aidiyetlerime ters düşen bir şey var mı” diye bir sorsunlar. Eğer aidiyetlerine ters düşen bir şey varsa hemen o kişi ve bilgi hakkında hükmü versinler: Bunlar bize yaramaz !  



Ebubekir Sifil - Sözü Müstakim Kılmak 2,syf;53..60

Devamını Oku »

''Allah Teâlâ'nın İndirdiğiyle hükmetmeyen...''Ayet Mealinin Tefsiri

''Allah Teâlâ'nın İndirdiğiyle hükmetmeyen...''Ayet Mealinin Tefsiri

“Allah Teâlâ'nın İndirdiğiyle hükmetmeyen, işte onlar kâfirle­rin ta kendileridir ... zalimlerin ta kendileridir fâsıkların ta kendi­leridir.” mealindeki ayetlerin hükmü, mutlak değil, mukayyeddir. Çünkü evvelden de dediğimiz ‘’lemyuseddek,lemyehkum’’ manasındadır. Nitekim Kurtubî diyor ki: «Kur’ân’ı reddetmek; yahud Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'ln getirmiş olduğu hükmü inkar etmek sûretiyle Allah Teâlâ'nın hükmüyle hükmetmeyen kafirdir. Bu takdirde müslüman olduğu halde Allah Teâlâ'nın indirdiğiyle hükmetmeyen, fâsık ve âsidir.

Bu, ibnu Arabi' nin de görüşüdür. İbnu Arabî dedi ki: “İbnu Abbas, Câbir bin Zeyd, ibnu Ebî Zâlde, İbnu Şübrume, Şa'bî'nin de mezhebleri budur. Nitekim Tâvus ve başkası da dediler ki: Bu, İslam dîninden mü'mini çıkaracak küfür değildir."

Binaenaleyh bir kimse, nezdindeki kanunla hükmedip: "Bu Allah'tan gelmiştir" diyorsa, deyişi tebdil olduğundan, küfrü icab ettirir. Amma hevâ-i nefs ve ma'siyete mebnî hükmediyorsa, hakkında mağfiret umulan günahtır. Ehli Sünnet velCemaatin görüşü de budur.»

Kurtubî'nin bu nakilleri gayet makuldur. Bir kimse ortaya koymuş olduğu görüşü için: "Allah'ın hükmü budur" dese ayrıdır, ki rahibler ve hahamlar da böyle yaptılar; bu küfürdür. Çünkü bu tebdil yani istihlâl-i ma'iyettir. Amma: "Nefsimin hevâsıdır" diyorsa, vaz'î kanunla hükme­den kafir olmaz. Çünkü bunda Allah'ın hükmünü değiştirmek yoktur. Hristiyan ve yahudiler, Allah'ın hükmünü tebdil ettikleri için, tehdid ve tenkid edildiler.. Alûsî de, Kurtubî'nin sözlerine benzer izahatta bulun­muştur.

Netice-i meram, Allah'ın hükmüne rıza göstermeyen yahud hafife alan yahud reddeden her hâkim, kafirdir. Reddetmeyen, fâsık ve âsidir.

Terfîln, yani hükmü fâsık hâkime yahud kafir hâkime havale etme­nin, diğer fıkhî meseleleri vardır. Fıkıh kitablarına havale.. Zalimi zalime şikayet etmekte küfür yoktur.



İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazar İtikadın Ölçüsüdür
Devamını Oku »

Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir



Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir

Asrı saadette ashabdan her biri,Râsulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğu Kur’an ve hadisle hükmederdi.Kendileri vahyi müşahade ettiklerinden dolayı,karşılarına çıkan herhangi bir hükümle müşkül çekmezlerdi.

Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve selem de ümmetin, ashabın arkasında gitmesini emretmiştir.Tâbiîn ve tebei tâbiîn devresinde heva ve hevesler çoğalınca,en itimadlı müctehidlerin arkasında gitmenin vacib olduğu hakkında, Ehli Sünnet müctehidleri ittifak ettiler.Müctehidlerin bazılarının mezhebleri tedvîn edilmiştir; bazılarının mezhebi tedvîn edilmedi.Tedvîn edilen mezhebler, sened ile zamanımıza ulaşan dört mezhebdir.Ehli Sünnet velCemaatin ittifakıyla dört mezhebden biriyle amel etmek vacibdir.

İmam Ebû Hanîfe Hicri 80’de doğup 150’de; İmam Mâlik 93’te doğup 179’da; İmam Şafiî 150’de doğup 204’te; İmam Ahmed bin Hanbel 164’de doğup 241’de vefat etmişlerdir.Bunlardan sonra İmam Suyûtî’den naklen İmam Şar’ânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde tesbit ettiği üzere, Muhammed bin Cerîr et-Tabarî’den başka müstakil ictihada dava eden olmamıştır.Fakat kendisi de gayesine ulaşamamış ve maalesef mezhebi tedvîn edilmemiştir.Bu dört imamın mezhebleri ulemâ tarafından tedvîn edilmiş; ve zamanımıza kadar mütevâtir sahih senedlerle gelmiştir.Onun için,dört mezhebden birine taklid etmek vacibdir denilmiştir.

Aslında İmam el-Leys bin Sa’d, İmam Süfyan Servî,İmam İshak bin Râhuveyh, İmam
Muhammed bin Cerîr Taberî, İmam Süfyan bin Uyeyne, İmam Abdurrahman bin Ömer el-Evzâi gibi mezheb sahibi olan imamlar da olmuştur.

Ancak bunların mezhebleri, dört mezheb kitabları içinde naklolunmuş; müstakil olarak nakledilmemiştir. Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir dedik.Nitekim Şerh-u Muhtasar-ı İbn-il-Hâcib’de Adud-ul Milleti ved Dîn diyor ki: <<'' Müstakil ictihad mertebesine ulaşmayan kimsenin, âlim olsun avam olsun, müstakil olan müctehidlere taklid etmesi vacibdir.Bunda naklî delilimiz ‘’ … Eğer bilmiyorsanız,ehli ilimden sorun.’’ mealindeki ayet-i kerîmedir.Aklî delilimiz de:

a]Ulemâdan soru sormanın illeti,bilmemektir yani cehalettir.İllete bağlı olan emr, illetin tekrarıyla tekerrür eder. Binaenaleyh müstakil ictihad rütbesine ulaşmayanın, âlim olsa dahi taklîdi vacibdir.

b]Müstakil müctehidler gibi,delilleri izah etmeksizin meselelerde fetva vermek, Asrı saadetten zamanımıza kadar devam edegelmiştir.Tabiî ki bu takliddir. Ve taklid üzerine icmâ’ bağlanmıştır.>>

Muhaşşîsi Allâme Teftezâni diyor ki: << Her ne kadar ittibâın vücûbu üzerine hüküm ikâme edilse de, müctehid olmayan avamın, müctehidin sözüyle tutunmasının vacib olduğunu demek istiyor.Aksi takdirde taklîdin tarifinde bu sûretle hata veyahud cehle mebnî mücerred taklid kasdedilmemiştir.>> Muşârun ileyh, taklîdin ilim olmadığı ve hata olduğunu söyleyenleri reddetmek için bunu söyledi.

İtikada Ebu-l-Hasan el-Eş’arî ve Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî, imam olarak kabul edilmişlerdir.Nitekim Ebu-l-Kâsım Muhammed el-Cüneyd Bağdâdî gibi zevat da, tasavvufta imam kabul edilmişlerdir:

Binaenaleyh (amelde) bunlardan birine taklid etmek vacibdir.Ehli Sünnet velCemaat,anlaşılan lafızla bunu hikaye ettiler.Her insan mutlak ictihad mertebesine güç bulamayınca,ashabdan sonra ümmetin en büyükleri olan dört âlimden birine taklid vacibdir.Cumhûr-u ehli hadis,fukaha ve ehli usûlün mezhebi de budur.Bunlar ‘’…Eğer bilmiyorsanız, ehli ilimden sorun.’’ Mealindeki El-Enbiyâ sûresinin 7’nci ayetiyle istidlal ettiler.Ehli zikirden maksadın, müctehid-i kiram olduğunu; ve müctehid-i kiramların arkasına gitmenin vacib olduğu bilicmâ’ tasrih ettiler.

İşte mezhebsizlik fikrine kayanların hesabına bu gelmiyor.Bunlar kendilerini o büyüklere kıyas ederek, iki taifeye ayrıldılar: Bir kısmı büsbütün mezhebleri reddederek bunların ictihadlarının beşerî fikir olduğunu,her beşerî fikrin de ayet ve hadislerle merdud olduğunu ileri sürerler. İkinci bir kısım: ‘’ Şafiî, Hanefî, Mâlikî, ayet ve hadislerden hüküm aldıkları gibi biz dahi buna güç buluruz; hüküm çıkarırız; ve onların arkasına gitmeye mecbur değiliz.’’ dediler.

Bu iki fikir de bâtıldır.Çünkü mutlak ictihad, hemen hemen dördüncü asrın başında kesilmiştir.Bu hususta Şeyh Zâhid Kevserî, bu iki görüşe sapanların reddiyesi olarak, el-Lâmezhebiyye Kantarat-ul-Lâdîniyye = Mezhebsizlik Dinsizliğin Kantarıdır adlı eseri yazmıştır. Eserin ismi, mezhebsizliğin ne olduğunu beyan etmektedir.Ayrıca Profesör Ramazan Butî, el-Lâmezhebiyye adlı bir risâle yazmıştır.

Galiba mezhebsizler,ictihadın ne manada olduğunu bilememişler..
İctihad Arab lugatında,zorluğa katlanarak çok çalışmaktır.Mesela ictihede fî hamlirrihâ ‘’Değirmenin taşını kaldırmaya çalıştı’’ denilir; ictihede fî hamlinnevâti ‘’Çekirdeği kaldırmaya çalıştı’’ denilmez.

Ehli usûlün ıstılahında ise ictihad,şer’î hükümleri bilmek için ilim talebinde var gücünü harcamaktır. Bu itibarla dediler ki: Müctehid var gücünü harcayarak ayet,hadis, icmâı ulemâya bakar ve ona göre hüküm çıkarır.

Ve onların ictihadları,ayet ve hadîse dayanmaktadır;Allah Teâlâ’nın indirdiği ayet e O’nun Rasûlü’nin hadîslerinden başkası değildir.

‘’…Eğer onu,Rasûle ve (mü’minlerden olan) emr sahiblerine (müracaatla) döndürselerdi; onlardan bazıları içinden onu (hükmü) çıkarmayı bileceklerdi…’’ (En-Nisâ’ 83)

İstinbat, lugatta; bir insanın zorluğa katlanarak alet edevatlarla kuyunun altından suyu çıkarmasıdır.Istılahta; müctehidlerin ayet ve hadîsin belâğatli olan manalarından hüküm çıkarmalarıdır. Ayet-i kerîmdeki yestenbitûnehû , bu manayı bildirmektedir. Demek İmam Şa’rânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde dediği gibi,istinbat, müctehidlerin makamıdır; ve Şâriin emriyle hükümleri çıkarmaktır.Hükmü çıkarmakta hatta etse dahi, ictihadı isabetli olur, yani doğru olur; Şâri’ onun hatasını sevaba çevirir.Binaenaleyh ictihad,dördüncü beşinci asırdan sonra çıkmış bir bid’at değildir.Bilakis ashab zamanında da mevcuddu.

Şübehsiz ashabın büyükleri, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda dahi sözünden hüküm çıkarıp ictihadlarını beyan ettiklerinde, isabetli olduğu takdirde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem kabul ederdi. Nitekim Müslim ve Buhârî’nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Katâde’den gelen bir hadiste muşarûn ileyh şöyle anlatmıştır:

Bizler Huneyn muharebesinde savaştık.İki ordu karşılaşınca Müslümanlarda bir bozgunluk oldu.Derken müşriklerden bir adam gördüm ki, Müslümanlardan bir zatı alt etmişti. Hemen arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki,bundan ölüm kokusunu duydum.Sonra can vererek beni bıraktı.Müteakiben Ömer bin Hattab’a yetiştim:

-Bu insanlara ne oldu?dedi. Ben de:
-Allah’ın emri.. dedim.Sonra cemaat döndüler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de oturdu ve:

‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerine şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Buyurdu.Bunun üzerine ben ayağı kalkarak:

-Bana kim şahidlik edecek? Dedim.Sonra oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yine deminki gibi buyurdu.Ben hemen kalkarak:

Bana kim şahidlik edecek? Dedim ve oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o sözü üçüncü defa tekrarladı.Ben yine kalktım.Fakat Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

‘’Sana ne oldu ya Ebâ Katâde?’’ diye sordu.Ben de kıssayı kendisine anlattım.Derken cemaatten bir adam:

-Doğru söyledi ya Rasûlallah.Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir; hakkından dolayı Ebû Katâde’yi razı ediver.. dedi.Ebû Bekr Sıddîk ise:

-Hayır vallahi.Bu olamaz.Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem,Allah ve Rasûlü’nun yolunda savaşan Allah arslanlarından bir arslanın hakkını vermeyerek onun eşyasını sana vermez.. dedi. Artık Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’ Buyurdu.

İşte görüldüğü gibi Ebû Bekr Sıddîk radıyallahu anh ‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerinde şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Mealindeki Peygamberin sözünü işitip, ictihad edince, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’buyurmakla onu tasdîk etmiştir.Binaenaleyh ictihad bid’at değil, Şâri’ tarafından emredilmiştir.Nitekim başka hadislerden bu da anlaşılmıştır.

Buraya işareten İbrahim Hakkı Hazretleri ıstılâhî tarif üzere şöyle dedi:

(94)

Delîle müctehid evvel bakıb eyler isâbet hak
Ve sonra muhkeme bakıb hatâsın afveder Allah

Müctehidin bir önceki delile bakarak hüküm etmesinden sonra,
Muhkem bir delili görüp yeniden hüküm etmesi halinde Allah Teâlâ önceki hatasını afuv eder..

Müslüm ve Buhârî’nin de tahric ettikleri Amr bin As’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

‘’Hâkim bütün gücünü harcayarak hükmettiği zaman (görüşü) hakka isabet ederse ona iki sevab vardır.Hâkim bütün gücünü harcadığı halde hüküm ettiği zaman (görüşü) hakka isabet etmezse bir sevab vardır.’’ Yani hatası afuv olur.

Müctehid ayet ve hadîsin manasını anlamak için var gücünü harcar.Sonra ayet ve hadisten hüküm çıkarır.Bir müctehidin daha muhken bir delili bulup da yeniden hükmetmesi halinde, önceki hatası afuv olduğu gibi;aynı delile bakarak birbirinin hilâfına hüküm çıkaran iki müctehidden hangisinin fikri hakka isabetli ise, o iki sevab, fikri isabet etmeyen bir sevab kazanır, yani hatası afuv olur.

İmam Gazâli: <<İctihadın iki şartı vardır:Birincisi, şer’î meseleleri tamamıyla idrak etmektir.Bu takdirde müctehid, takdîmi gerekli olan ilimleri takdim, tehiri gerekli olan ilimleri tehir etmeye mecburdur. İkinci şartı, âdil olmasıdır. Adaleti engelleyen herhangibir günahtan sakınması gerekir.Bu şart,gayrın kendisine itimad etmesi içindir.Zira âdil olmayan bir kimsenin fetvası, gayrı hakkında kabul edilmez.Binaen aleyh ictihadda adalet şatı, gayrın kabul etmesi içindir.Amma birinci şart öyle değildir; yani ictihad edeceği meselede şeraitin, doğrusu ayet ve hadîsin derinliklerine müctehidin vâkıf olması gerekir.>> demiştir.

İmam Gazâli’nin bu ibaresine vâkıf olanlar, ayet ve hadîsin derinliklerine vukûfun kolay olduğunu zannederler.Halbuki iş böyle değildir.Nitekim el-Matâlib-un-Nefîse’nin şerhi Keşf-ul-Esrar’da bu husus uzun uzadı ele alınmıştır.

İmam Beğavî müctehidin beş ilimde bilgin olmasının şart olduğunu söylemiştir:

a)Allah Teâlâ’nın kitabına aid olan ilimleri bilmesidir.

b)Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine,yani hadislere aid olan ilimleri bilmesidir.

c)Kendisinden önceki ulemânın ittifak veya ihtilaf ettikleri meseleleri bilmesidir.

d)Arabî lugata vukûfudur.Mesela sarf,nahuv,meâni ve belağat gibi ilimleri bilmesidir.

e)Kıyas ilimlerini yani Kitab ve Sünnetten hükmü çıkarma usullerini bilmesidir.Binaenaleyh müctehidin.nâsih ve mensuh ilmini,mücmel ve mufassal, âmm ve has; muhkem ve müteşabih, kerahat ve tahrim yahud ibaha, nebid ve vücub yollarını bilmesi vacibdir.Aynı zamanda bunlar hadis ilminde de şarttır.

Ayrıca hadis ilminde, sahîhi,zayıfı,müsnedi,mürseli bilmek; Sünneti Kitabla,Kitabı Sünnetle karşı karşıya getirmek de gerekir.Bunsuz ictihad imkansızdır.

Bu itibarla ictihadın yahud müctehidlerin ayrı ayrı mertebleri vardır:

1-İbnu Âbidîn’in de Redd-i Muhtar’da tasrih ettiği üzere, ayet ve hadiste ictihad edenlerdir; dört imam gibi. Yukarıda bahsedilen şartlar, bu tabaka hakkındadır.Bunlara müctehid-i mutlak ve müctehid-i müstakil denilir.

2-Müctehid-i gayrı müstakildir. Yukarıda sayılan şartlar kendilerinde mevcud olduğu halde,vasıtasız ayet ve hadisten hüküm çıkarmaksızın, imamlarının kendilerine tayin ettikleri usul ölçüleriyle, mezheb sahibinin sözünde ictihad ederek hüküm çıkaranlardır.Hanefîlerden İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer; Mâlikîlerden İbn-ul-Kâsım,Eşheb,Esed bin el-Ferat; Şafiîlerden Buveytî, Müzenî; Hanbelîlerden Ebû Bekr el-Esrem, Ebû Bekr el-Mervezî gibi zevat bu tabakadandır.Bunlara,müctehidun filmezheb denilir.Usul kaidelerinde bunlar, kendi imamlarına taklid ettikleri,bazı fürû’ hükümlerde kendi imamlarına muhalefet edebilirler.

Ehli Sünnet velCemaatin kısm-i a’zamîsinin ittifakıyla bu müctehidler, üçüncü asırdan itibaren görülmemişlerdir.

3-Mukayyed müctehidlerdir. Bunlar kendi mezheb imamlarından açık bir hüküm görmedikleri takdirde,önceki tabakaların usulleri üzere meselenin hükmünü çıkaranlardır.Bunlara, müctehidun filmesâil yahud ashâb-ı tahric denilir. Hanefîlerden Hassaf, Tahâvî, Kerhî, Hulvânî, Serahsî, Pezdevî, Kâdı Han; Mâlikîlerden Ebherî, ;bnu Ebî Zeyde el-Kayrevânî; Şafiîlerden Ebû İshak eş-Şîrâzî, Mervezî, Muhammed bin Cerîr, İbnu Huzeyme,; Hanbelîlerden Kâdı Ebû Ya’lâ, Kâdı Ebû Ali bin Ebî Mûsa gibi ulema,bu tabakadandır.Bunlara, ashâb-ı vücuh da denilir.Kendilerinden önceki imamların açıklık getirmediği bir meselede, onların usul kaideleriyle meseleyi çıkarırlar; yahud da görüşlerini beyan ederler.

4-Ashâb-ı tercihtir.Bu tabakada olan müctehidler de, kendi imamının yahud imamının talebelerinden birinin yahud da kendi mezheb imamından başka imamın rivayetini tercih eden ulemâdır.Hanefîlerden Kudûrî, Merğınânî; Mâlikîlerden Allâme Halil; Şafiîlerden Rafiî, Nevevî; Hanbelîlerden Kâdı Alâaddin gibi âlimlerdir.

5-Fetvâda ictihad edenlerdir.Yani mezhebde açık veya kapalı, kavî veyahud zayıf, râcih veya mecruh görüşleri birbirinden tefrik etmeye güç bulan ulemâdır.Bunlara, ashâb-ul-mutûn denilir.Hanefîlerden Kenz’in sahibi ve Dürr-ü Muhtar’ın müellifi gibi.; Şafiîlerden Nevevî gibi.

6-Bunların arkasına giden ve yukarıdaki tahriclere güç bulamayan ulemâdır.

İbnu abidin bunu Redd-i Muhtar’da izah ettiği gibi, Şerh-ur-Risâlet-il-Müsemmâ bi Ukûd-i Resm-il-Müftî adlı risâlesinde de ayrıca izah etmiştir.

Şimdi münakaşa buradan başlar.Mezhebe tâbi’ olanlar ve olmayanlar arasında,uzun münakaşalar olmuştur.Bir kısım ehli ilim, doğrusu Ehli Sünnet velCemaat, yukarıdaki gibi izah edilen dört mezheb imam ve tâbi’-lerine ittibâın vacib olduğuna kâil oldular.Bunlara göre birinci ve ikinci mertebede müctehid kalmamıştır.Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir.Nitekim Şah Veliyullah Dehlevî, el-Ikd-ul-Cîd adlı risâlesinde diyor ki:

<<Dört mezhebe tâbi’ olmakta büyük maslahat vardır; dört mezhebden yüz çevirmekte büyük mefsedet vardır. Onları şu vecihlerle beyan ederiz:

Birincisi, ümmet şeraitin bilinmesi hususunda dört imam ve tâbi’lerine itimad ettiler.Dört mezheb âlimleri yani tâbiîn ve tebei tâbiîn, ashâb-ı kirâma itimad ettiler.Böylece her sonra gelen ulemâ,sonraki gelen ulemâya dayanarak itimad ettiler.Çünkü şeriat, nakil ve istinbattan başkasıyla bilinmez. Nakil ise sened ile önceki tabakadan alınmasından başkasıyla yerli yerinde olmaz. İstinbat hususunda önceki mezhebleri bilmek şarttır.Nitekim sanat erbabından her biri, kendisinden öncekisine dayanmaktadır. …

İkincisi, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ‘’Sivâd-i a’zam’a tâbi olun’’ buyurmuştur.Bu dört mezhebden başka mezhebler, münderis olunca; bu dört nezhebe ittibâ’, sivâd-ı a’zama ittibâ’ sayılmaktadır.Bu takdirde bu dört mezhebden çıkmak,sivâd-ı a’zamdan çıkmak demektir.

Üçüncüsü, zaman uzayınca ve kaynaklar uzaklaşınca, emanetler zayi olunca, haliyle hevâ ve heveslerine tâbi’ olan müftîlerin, zülum ve cefaya başvuran hükümdarların ve ulemâisûin sözlerine itimad etmek caiz değildir.Aksi takdirde bunlar sözlerini eminlik, diyanet, sıdkla şöhret bulmuş, salih olan Selefe isnad edeceklerdir.Aynı zamanda ictihad derecesine ulaşıp ulaşmadığını bilmediğimiz kimselere, tahric ettikleri hükümlerin Selefe dayanıp dayanmadığını bilmediğimiz sözlere de ittibâ’ caiz değildir.Nitekim bu manada Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: ‘’ Kitabla mücadele eden münafık İslamı yıkar.’’ Yine İbnu Mes’ûd radıyallahu anh:’’ Kim birisine tâbi’ olmak isterse, öncekilere (ashaba) tâbi’ olsun.’’

Demiştir.Binaenaleyh İbnu Hazm’ın: Peygamberden başkasına taklid haramdır, demesi merduddur.



İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür

Devamını Oku »

Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik !

Biz Hiçbir Zaman Kaybetmedik

Biz tarih de galibiyetler yaşadığımız gibi mağlubiyetler de yaşadık. Ama hiçbir zaman kaybetmedik. Kaybeden taraf olduğumuzu hissetmedik.

Uhud savaşının sonunda Efendimiz(sav) askerleriyle birlikte dağın eteklerinden zirvesine doğru geri çekilirken Ebu Süfyan aşağıdan şöyle bağırıyordu:
“İşte tarih döne dönedir. Siz bizi Bedir’de yendiniz, biz de sizi Uhud’da yendik.”
Yukarıdan Hz.Ömer(ra) Ebu Süfyan’a öyle bir cevap veriyor ki; bunu bizim anlamamız söylememiz mümkün değil. Çünkü bilinçaltımıza hükmeden batılı zihin kodları bu cümleyi kurmamıza mani. Hz.Ömer(ra) diyor ki:
“Sizin ölüleriniz cehennemde, bizim ölülerimiz cennetdedir. Siz bizi mağlub edemezsiniz!” 
Biz hiçbir şekilde kaybetmeyiz, her halükarda kazanan biziz. Hayatta kalsak da kazanırız,ölsek de kazanırız. Ama biz böyle diyemedik. Modern zamanlarda batı karşısında aldığımız askeri,ekonomik, siyasi yenilgiler öyle bir ruhumuza sindi ki “Biz kaybettik” dedik. Bunu demekle kalmadık. Daha fena daha korkunç bir şey yaptık: 
Döndük Aidiyetlerimizi sorguladık! Bu bir intihardır!

Kuran-ı Kerim açıkça bizden öncekilerin başına gelenlerin bizim de başımıza geleceğini haber veriyor ve cennete ancak böyle gireceğimizi söylüyor. Ama biz diyoruz ki: “Bir elimiz yağda bir elimiz balda olsun, dünyaya hükmedelim, hiçbir fedakarlıkta bulunmayalım, hiç eziyet çekmeyelim, hiç horlanmayalım, cennete gidelim.” İşte bu çarpık zihin durumu bize Aidiyetlerimizi sorgulatmaya başladı. Bunun üzerine İslam Modernizmi dediğimiz ucube yapı ortaya çıktı. Biz o dönemle zihin kodlarımızı, bağlarımızı kestik kopardık. Onun için bizim Asr-ı Saadet’i anlamamız bana çok mümkün gelmiyor.

“İslam’da Kadın” diye bir şey tartışıyoruz bugün. Ümmetin uzun tarihi boyunca bu hiç tartışılmamış ama bugün tartışılıyor.

“İslam’da Kölelik ve Cariyelik” konusunu bugün tartışıyoruz. Niye tartışıyoruz bunları biz? Bunlardan utanıyoruz. Bunlar bizi ele güne karşı rezil ediyor. İzah edemiyoruz. Karnımıza ağrılar giriyor. Peki ne yapıyoruz? Reddediyoruz.

Miras paylaşımı, Kadının şahitliği, Namaz kılmaya alıştırılması gereken çocuklar, Kılmadığında dövülen çocuklar, Karı-Koca arasındaki münasebetler, Kadının kocasına itaati… Bunlar bizim sancılı meselelerimiz. Bunların içinden çıkamıyoruz. Sebep? Çünkü artık Müslümanca düşünemiyoruz! Çünkü artık bilinçaltımızı batılı kodlar oluşturuyor. Bundan hiçbirimiz müstağni değiliz. Hepimiz bir şekilde Modernizm’in bilinçaltımıza zerkettiği düşünce kodlarıyla konuşuyor ve düşünüyoruz. Reflekslerimiz hep bu yönde.

Şurada dışarı çıksak baksak ki; 4-5 adam bir kadını dövüyorlar. Görünce “Yahu bu zamanda böyle şey olur mu? Hangi zamanda yaşıyoruz?” diyeceğiz. Hangi zamanda yaşıyoruz? Ahir zamanda yaşıyoruz. Asıl bu zamanda olur böyle şeyler. Geçmişimizde olmadı böyle şeyler. Fakat bu cümleyi bize kurduran zihniyet nereden geldi? Batı’dan geldi.

Darwin diye bir adam vardı değil mi? Bize “babanız maymundur” dedi. Biz de ona “maymun senin babandır” dedik. Ama bundan 15-20 sene evvel Amerika’da Fukuyama diye bir adam çıktı. ”Tarih bitti” dedi. Biz Darwin’e sövüp saydığımız kadar bu adama sövüp saymadık. Hatta bu adamın ne dediğiyle ilgilenmedik bile. Aslında bu adam, Darwin’in biyolojik kulvarda söylediğini sosyolojik kulvarda söyledi. İnsanoğlu ilkelden gelişmişe doğru gider, yükselir. Tıpkı Darwin’in evrimi gibi… Batı’ya göre bu gelişimi batı insanı artık tamamlamış. ”Artık katedilecek bir seviye kalmadı.Biz zirveye çıktık. Tarih bundan sonra yatay devam edecek.” dedi bu adam. Bu düşünce kodu bize nasıl yansıdı? “Bu zamanda böyle şey olurmu?” diye yansıdı. ”Eskiden olsa ilkel insanlarda bu olurdu ama bugün olmamalı.” Biz böyle bir cümle kuruyorsak bizim bu zihin yapısıyla Asr-ı Saadet’e ulaşmamız imkansız. Çünkü bizim zihin kodlarımıza göre aslında tarih tam tersi bir seyir izliyor, alçalıyoruz! Zirvemiz Asr-Saadet. O, bizim nirengi noktamız.

Efendimiz(sav) ahir zamanda yaşanacak hadiseleri haber verirken buyuruyor ki:
“Ümmetin üzerine her gelen yıl her geçen yılı aratacak.” (3)

O yüzden biz inkişaf etmiyoruz, tedenni ediyoruz. Yani alçalıyoruz. Bu zihin yapısıyla Asr-ı Saadet’e nasıl ulaşacağız? Yapılması gereken şey, Müslüman zihin kodlarını yeniden Müslüman’ın hayatına sokmak. Bunu nasıl yapacağız? Bu bir öğretmenin eline tebeşir alarak tahtaya bir formül yazmasıyla olacak bir şey değil. Bu tarihte nasıl olduysa bugün de aynı olacak. Nasıl oldu tarihte?
Biz tarihi genellikle siyasi hadiselerin kronolojik silsilesi olarak algılıyoruz. Evet,tarihin içinde bu da var ama tarih bundan ibaret değil.

Tarihin bir de ilimler tarihi olarak okunması lazım.Şimdi size basit bir örnek vereyim:
İmam Şafii kendi mezhep usülünü anlattığı bir kitap yazmış adı da Er-Risale. Şafii usul-ü fıkıh ilkelerini anlatmış. İmam Şafii’den 250-300 yıl sonra bir İmam Gazali gelmiş. İmam Şafii’nin temellerini attığı usul-ü fıkıh sistemi üzerine o da bir usul-ü fıkıh kitabı yazmış; El-Müstesna… Şimdi bu iki metni koyuyorsunuz önünüze. Bir yerde mezhebin kurucusunun kaleminden çıktığı şüphesiz olarak bilinen bir metin var. Diğer bir yerde onun mezhebine müntesip olan bir alimin, onun mezhebini teyit ve teşhir için yazdığı metin var. İki metin arasında konuların dışında hiçbir ortak nokta yok. Dili farklı, üslubu farklı, kavramlar farklı… Aynı gayeyle yazılmış çok farklı iki metin var. Niye bu metin (el-müstesna) bu kadar teknik? Aşırı terim var içinde. Mantık terimleri var. Çok teknik bir metne dönüşmüş. İmam Şafii’nin elinden çıkan ise çok arı, çok duru bir metin. Sebep? Çünkü İmam Gazali’nin yaşadığı dönemde felsefi cereyanlar çok fazla. O dönemin şartlarına uygun bir kitap yazmak zorunda kalmış Gazali.

Bu iki farklı metin veya yapı yer yer çatışarak farklı iki koldan devam etti. Ama günün birinde İslam Coğrafyası’nı ve Müslümanları bir araya toplamak ve dahi toparlamak için bu iki farklı yapı birleşmişlerdir.
Moğol İstilası sonrası bu ümmet nasıl toparlandı? Bunun cevabını başka bir yerde bulamazsınız? Bakın! Moğollar gelmiş, devletin başkentini ele geçirmişler, 40 gün yağmalamışlar, halifeyi almış götürmüş öldürmüşler. İslam dünyası baştan başa yangın yerine dönmüş. Ordunuz yok, devletiniz yok, bütçeniz yok, müesseseniz yok, hiçbir şeyiniz yok, tarumar olmuşsunuz. Fakat İslam Dünyası’nı bu hale getiren Moğollar bir süre sonra Müslüman olmuşlar, gitmişler, Hindistan’da Babür devletini kurmuşlar. Nasıl olmuş bu? Cevap burada (elleriyle İmam Şafii ile İmam Gazali’nin metninin ve anlayışının birleştiğini gösteriyor ve kastediyor.)
Ümmetin öyle bir zihni performansı var ki…

Arkadaşlar, bu ümmetin ilim adamları ve gönül adamları sınıfı ayaktaysa, sapıtmamışsa ve izzetini muhafaza ediyorsa bu ümmete hiçbir şey olmaz. Korkmayın ! Bu iki sınıf kokmadığı sürece tuz sağlamdır, bir şey olmaz.

Selman-ı Farisi Hz. diyor ki:
“Bu ümmetin önce geçen kuşaklarıyla sonra gelen kuşakları arasındaki irtibat kopmadıysa, daim ve kaimse korkmayın. Bu ümmet hayr ve salah üzeredir. Ne zaman ki irtibat kopar, sonra gelen önce gelenle irtibatı kaybeder, işte büyük fitne ve bela oradadır.”
İşte biz bu irtibatsızlığın belasını yaşıyoruz. Tarihi okurken de Müslümanca okumuyoruz. Bu yeteneğimiz ve imkanımızı kaybettik. Kendi tarihimizi, kendi aidiyetlerimizi batılıların bize hediye ettiği gözlüklerle ve zihin kodlarıyla görüyoruz. Bu yüzden tarihe bakıyoruz ve :

“Bizim tarihimiz saltanat tarihidir. İnsan hak ve hürriyetlerine riayet edilmez. 
Tasavvuf dediğiniz şey insanı pasifleştiren, uydurma rivayetlerin kırk ambarı bir şeydir.
Fıkıh dediğiniz şey bizi hayattan koparan, hayatı zorlaştıran gereksiz bir şeydir.
Hadis ise bir sürü uydurmadan ibaret bir şeydir. “

Kendi tarihimizi böyle okumaya başladık! Bunu önümüze koyan nedir? Batılı zihin kodlarımızı elsiz ayaksız benimseyip teslim olmamızdan başka bir şey değildir. Nasıl kurtulacağız bu kodlardan? İslami ilimleri yeniden hayatımıza sahici bir biçimde sokarak. Ümmet böyle bir şeye hazır mı? Değil !… 
Ümmet, İslami ilimlerin ehemmiyetini hatta hayatiyetini fark edebilmiş değil. Bu bize çok lüks geliyor. İslami ilimler ile iştigal eden bir müessese mi kurdunuz? Hapı yuttunuz. Gidin şurada bir Kuran kursu açın. Bir hafta içerisinde istemediğiniz kadar yardım gelir, para gelir, dua gelir, her şey gelir. Ama bir İslami ilim müessesesi mi kurdunuz? Vallahi hapı yuttunuz !


Ebubekir Sifil-Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

Sünnet-i Seniyye Sahabe-i Kiram ile Bir Bütündür

Sünnet-i Seniyye Sahabe-i Kiram ile Bir BütündürEfendimiz(sav) buyuruyor ki:

“İsrailoğulları 71, Hrıstiyanlar 72  fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Biri hariç hepsi ateştedir.”
Sahabe soruyor: ”Bu biri kimdir?” Efendimiz(sav) cevaplıyor:
“Benim ve Ashabımın üzerinde bulunduğu yolda olanlardır.”

Demek ki Sünnet-i Seniyye Sahabe-i Kiram ile bir bütündür. Sünnet-i Seniyye’ye ulaştıracak ara katman Sahabe-i Kiramdır. Sünnet-i Seniyye’ye ulaşmak istiyorsanız ,Sahabe-i Kiram’dan gitmek zorundasınız. Sahabeyi ihmal edilebilir görerek Sünnet-i Seniyye’ye ve Asr-ı Saadet’e ulaşamazsınız. Mevdudi’nin sahabe için güzel bir sözü var: ”Onlar mizaç şinas resul bir nesildi.” Yani Efendimiz(sav)in mizacını mizaç edinmiş, O’nunla bütünleşmiş bir nesildiler. “Şuanda bir hadise olsa Efendimiz(sav) ona nasıl bakardı?” sorusunun cevabını en iyi onlar verebilirler.Çünkü onlar O’nu gördüler. Onlar O’nun hayatına tanık oldular. Onlar O’nun jest ve mimiklerini gördüler. O yüzden Sünnet bizim için bir referans ise ona götüren şey de bizim için bağlayıcıdır.



Ebubekir Sifil-Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

'Kadına şiddet' ve sosyal hayatta kadın

'Kadına şiddet' ve sosyal hayatta kadınKadının islam’da bir temel fonkisiyonu var; o da çocukları, gelecek nesli yetiştirmektir. Ailenin önemini Batı yeni fark etti. Yeni gelişmeler araştırmalar gösteriyor ki çocuğun öğrendiği, hafızasına, ruhuna nakşettiği en kalıcı bilgiler 0-6 yaş arası aldığı bilgilerdir. Bu yaşta tüm bilgileri  kim veriyor çocuğa? Anne veriyor . Sabah 8 akşam 8 çalışan akşam posası çıkmış halde eve gelen baba mı veriyor, hayır.  İslam’ın kadınlar hakkındaki hükümleri bize dolaylı olarak kadını bu görevinden  uzaklaştırmayın diyor.

Kadın çalışma hayatına gererse onun nesil yetiştirme görevini kim yapar, kreşler. Ama bu yaşta verilenler anne sütü gibidir. Annenin verdiği bilgiyi şefkati başka kim verir . Anne şefkatinden mahrum kalmış çocukların ileride bunalımlı, problemli insanlar olarak toplumun başına ne büyük sıkıntılar açtığını modern zamanlarda fazlasıyla tecrübe ediyoruz değil mi? İslam bize diyor ki geleceğinizi tehlikeye atmayın, kadının yeri evinin içidir , çoluk –çocuğun terbiyesidir ahlakıdır. Toplumun geleceğinin inşasıdır yani.

Kadının yeri evidir, evi mahremdir. Kadının kıldığı en üstün/ faziletli namaz evinin en gizli yerinde kıldığı namazdır. Efendimiz (s.a.v) böyle buyurmuş. Biz son dönemde ne yapıyoruz? Erkekle eşitleme adı altında kadını aslî misyonunda uzaklaştıran modernizmin ekmeğine yağ sürerek kadının “dışarıdaki” hayatını pekiştirme anlamına gelecek şekilde kadınlara özgü camiler açmayı planlıyoruz!..

Keza kadının şahitliğini tartışıyoruz. Diyoruz ki: İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine denk tutulmuş. Acaba niye böyle olmuş. Kadın geri zekâlı olduğu için mi? Haşa. Ezber, hafıza kapasitesi zayıf olduğu için mi? Hayır, öyle de değil. Bunun tam aksini biz de biliyoruz. Peki, İslam neyi öngörmüş?

Bir erkeğin şahitliğinin iki kadının şahitliğine eşit olmasındaki amaç nedir?

Hasbel kader aranızdaki ticari ilişkilerde iki erkek şahit bulamazsanız, bir erkeğin yanına biri unuttuğunda diğeri hatırlatsın diye iki kadın şahit ekleyeceksiniz. Burada “kadının unutması/yanılması”  kısmı üzerinde dikkatle durmamız gerekiyor. Bu şu demektir: Kadın öyle bir hayat yaşayacak ki, kendi aslî misyonu içinde öyle yoğun ve meşgul olacak ki, meşguliyetinden ve yoğunluğundan, şahitlik konusu olan şeyi unutabilecek… Çünkü kadın, toplumun geleceğin inşası gibi son derece hayatî ve kritik bir rol/sorumluluk üstlenmiştir. İşte o sorumluluğu yerine getirirken kadınlarndan biri söz konusu şahitlik konusu olan ticarî muameleyi bütün detaylarıyla hatırlayamayabilir. İşte böyle durumlarda, biri unuttuğunda diğeri hatırlatsın diye iki kadın şahit denilmiştir.

Kadını tamamen eve kapatmak mı çözüm?

İslami ilimlerle meşgul olmuş kalbur üstü alimlerle yarışmış kadınlar var. Sanatta meslek icrasında yarışmış kadınlar var. Kadının evin içinde, çocuk yetiştirmekle sorumlu olması, İslam kadını bir odaya hapsetmiştir anlamına gelmiyor. İslamî hayat evin dışında ne kadar canlı ise, içinde de o kadar canlıdır. Ev içi dediğimiz alanın bir sosyal hayatı, ibadet hayatı, eğitim hayatı vardır. Hapis anlamına gelmiyor. Kadın ev içinde o misyonu sekteye uğratmayacak her şeyi yapabilir. Kocaman bir alandan bahsediyoruz. Bunun kendine mahsus bir kültürü vardır. Hayli geniş bir konudur burası, ayrıca konuşmak lazım.

Kadına şiddet konuşuluyor?

Meseleyi İslam nazarından değerlendirmek gerekir. Şiddet diye bir kavram var. Bunun bizim dini terminolojimizde, algımızda denk düştüğü bir yer var mıdır?

Boyum uzun gözüksün de Efendimiz savaş listesine  beni de yazsın diyerek  ayak uçlarına basarak yükselmeye çalışan sahabîleri düşünün. Böyle savaşlara gitmiş çok gençler var. Çanakkale’de de aynı şekilde gençler var. İzmir’de bir okulda öğrencilerin tamamı Çanakkale’de şehit olmuş.  O okul eğitim yıllarından birinde hiç mezun vermemiş. Çünkü öğrencilerin tamamı şehit!.. Bugünün kavramları ile bakarsak buna “çocuk istismarı” dememiz gerekir. Günümüzde müthiş kavram kargaşası var

Efendimiz buyurmuş ki; “Çocuklarınıza namazı emredin. 10 yaşına geldiğinde kılmıyorsa hafifçe vurun”. İşte şimdi bu aile için şiddet demek oluyor. Ben bir Müslüman olarak hayatın İslami kavramalar ekseninde şekillenmesini istiyorum. Dinin kendi kavramaları ile algılanıp yürütülmesini istiyorum. Başka türlü kendi kavramlarımızla savaşıp duracağız.

-Serkeşlik  etmesinden korktuğunuz kadınlara nasihat edin. Yani yola gelmiyor, dikleniyor ne yapacaksınız, nasihat edin.  Nasihat dinlemeyip diklenmede inat edince yataklarınızı ayırın. Yine olmadı o zaman dövün. Kur’an’da geçmiyor hadislerden öğreniyoruz ki buradaki “dövün”den maksat, “hafifce dövün” demektir. İz bırakmayacak şekilde, hasar vermeyecek şekilde. Bunu anlatırken sahabe bir misvak alıp bununla hafifce iz bırakmayacak şekilde vurmak olarak tarif ediyor.

Erkeğin kadına el kaldırdığı aşama, iplerin koptuğu aşamadır. Kadının kadınlık onurunun zedeneleceği aşamadır. Bu aşamada kadın ya kendine, ailesine ve kocasına olan saygısını muhafaza edip geri adım atacak. Ya da gemileri yakacak. Bu aşama olduğunda artık öyle bir yere geliyor ki, kocası dövüyor, kadın bildiğini okumaya devam ediyor. Bu sözün bittiği nokta.

Mesele sloganlar üzerinden götürülemeyecek kadar önemli. Bu gibi meselelerin toplum karşısında, medyada tartışmak çok yanlış. Bunun bir kültürü vardır ve yukarıda zikrettiğim ayetteki durum (önce nasihat etme, sonra yatağında yalnız bırakma…) o kültür içinde tabir caizse “işe yarayan” tedbirlerdir. Kültür değişimi içinde, bu söylenenlerin anlamını kaybettiği, hatta “saçma şeyler” olarak görüldüğü yeni algılar oluşuyor. Bu yeni algıları “kültür değişimi” dediğimiz o bütün yapı içinde ve külli bir bakış açısıyla konuşmak gerekir ki, kadınla ilgili bu hükümler de orada anlamlı yerini bulsun, herşey yerine otursun. Yoksa modern hayatın oluşturduğu algı yapısı içinde bu meseleleri medya zemininde konuşmak ve hele de tartışmak kesinlikle yapılmaması gereken bir şey…



Kaynak: haber5.com

Ebubekir Sifil
Devamını Oku »

Kitap Okuma Rüzgarını, Modasını Yeniden Gözden Geçirmek Lazım!

Kitap Okuma Rüzgarını, Modasını Yeniden Gözden Geçirmek Lazım!

Peki bu çarpılma ve çarpıtma atmosferinde özellikle biz gençlere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

E.sifil:Gençlere en başta tavsiyem şu: Bu dini kendi başınıza kitap okuyarak öğrenmeye kalkmayın. Kitap okumak insan olmanın sanki vazgeçilmez bir unsuru gibi. Oysa biz niye kitap okuyoruz? Bilgilenmenin bir vasıtası olarak kitap okuyoruz. Peki bilgilenmenin başka vasıtası yok mu?  Var. Bizim geçmişimizde, kültürümüzde biz kitap okuyarak bilgilenmedik. Dinleyerek, bizatihi ağızdan ağza, kulaktan kulağa şifahi bilgi ve kültür nakli vasıtasıyla bilgilendik.  İhtiyacımız kadar öğrendik, ihtiyacımızdan fazlasına itibar etmedik, ilgi duymadık. Çünkü ihtiyaçtan fazlasını öğrendiğiniz zaman o size bir yük olur, siz onun gereğini yapmak zorunda kalırsınız. Bizim geçmişimize bakın; insanlar iki gruba ayrılır.



Âvam ve havas. Âvam kendi sınırını bilir. Fazla bilginin, fazla malumatfuruşluğun peşinde olmaz. Bir yanlış yaparım diye hep endişe eder. Yanlış bir şey söylerim, bilmeden bir pot kırarım, bir günah işlerim diye endişe eder. Onun için ihtiyaç duyduğu zaman gider, havas diye bildiği âlime sorar, velîye sorar, hocaefendiye sorar. İhtiyacı ne ise onu sorar, öğrenir ve döner gelir. Artık o insanın bilgilenme süreci burada bitmiştir. O amel etme sürecine bakar. Makbul insan çok bilen insan değildir. Makbul insan Allah katında az da olsa ihlasla, takvayla amel eden insandır. Tabii dengeler yerinden oynayınca, modern toplumda makbul insan kim oldu? Çok bilen insan, çok etiketli insan, çok maaş alan, çok tüketen insan oldu… Oturduğu zaman carcar konuşan, ahkam kesen, entelektüel kapasitesi yüksek insan makbul oldu. Bu yüzden okuma faaliyetinden önce diriltmemiz gereken bir metodun üzerine eğilmek lazım. Nedir o? Bir bilenden, Allah korkusuna sahip bir bilenden öğrenme usulünü, tarzını, metodunu ihya etmemiz lazım. Buna önem vermemiz lazım.



Bizden önceki nesiller sahih bir Müslümanlık yaşadılar. Dünyaları da mamur oldu, ahiretleri de mamur oldu. Biz gayri sahih bir İslâmi hayatın eşiğindeyiz, belki ortasındayız. Sebebi de modernitedir. Beynimizi, bilincimizi allak bullak etmiş durumda, dini sahih bir şekilde kavrayamıyoruz.



İkinci husus, özellikle dini hususlarda hayatımıza gerekli olanları yapalım, öğrenelim. Bizde bir ilmihal geleneği var, ilmihal kültürü var. Nedir o? Devasa fıkhi müktesebat içinde, esnaf Ali-Veli efendi,  köylü Hurşit efendi oturacak içinde bulunduğu halin ilmini öğrenecek. Ziraat yapıyorsa ziraat ile ilgili, ticaret yapıyorsa ticaret ile ilgili, evlenecekse evlilik ile ilgili, boşanacaksa boşanmayla ilgili vs. Hangi haldeyse, fiilen ne yaşıyorsa, gündeminde ne varsa onunla ilgili ilmini öğrenecek. Bir kere insanda bu hassa kayboldu. İlm-i halini öğrenmeden dünyalar kuruyor, dünyalar yıkıyor. Kelam ilminin, itikad ilminin en çetrefilli meselelerine dalıyor. Eline alıyor bir Kur`an meali onu baştan sona okuyor, altlarını çiziyor, kenarına notlar alıyor. Ama adam ilmihalini bilmiyor. Almanya`da  böyle bir tecrübem oldu. İki saat mezhepler üzerine sohbet ettikten sonra gencin birisi söz istedi ve “Hocam güzel anlattınız, istifade ettik de, bir de bize şu demokrasi şirkinden bahsetseniz. Niye anlatmıyorsunuz insanlara? Demokrasi şirktir. İnsanlar demokraside yaşayınca şirke düşüyor” dedi. Bunun üzerine ben de “bahsedeyim ama senden bir ricam var. Şurada az önce bir namaz kıldık. Sen bana bu namazın vaciplerini bir sayar mısın?” dedim. Kıldığın namazın şartını, vacibini, sünnetini bilmiyorsun, amentü ilkelerini bilmiyorsun, sana birileri bir şey ezberletmiş ve şimdi gündeminde bu var. Dini ideolojileştirme gibi bir tehlike var. Din yaşanan bir şey değil, anlatılan bir şey, satılan bir şey tabir-i caizse.

Allah-u Teâlâ`ya inanıyorsan, iman ediyorsan bunun gereği senin amel etmendir. Azalarınla ve kalbinle amel etmendir. Azalarımızın amelinin dış dünyada görünen bir tarafı kısmen var diye yapıyoruz ama kalbimizle ilgili konu tamamen ihmal edilmiş durumda. İtikadi boyut ihmal edilmiş durumda. Din bizim için -hâşa- Marksizm gibi, Faşizm gibi, Nasyonal Sosyalizm gibi bir ideoloji. Biz bunun üzerinden kendimizi dünyada, bulunduğumuz ortamda anlamlı kılmanın yollarına bakıyoruz. Oysa din, birincil olarak insanın içinde yaşanan, hissedilen ve oradan dışarıya taşan bir şeydir. Bizim içimizde onun kökü yok, sadece kuru bir entelektüel söylem olarak dilimizde, bu kadar. Bu makbul Müslümanlık değil. İlmihalimizi öğreneceğiz, onun içinde akaid var, ahkam var, ahlak var, siyer var, tarih var, Kur`an var, Sünnet var. Her şey var. Ben pek çok arkadaşıma bunu söylüyorum. Belki bu söyleyeceğim şey sizi entelektüel bir tatmine götürmeyecek ama dünyanızı ve ahiretiniz kurtaracak: “Gidin Ömer Nasuhi Bilmen merhumun ilmihalini alın, okuyun, hazmedin, amel edin ve kurtulun kardeşim.”

Bir insana yetebilecek ne lazımsa o var orada. Ama hayır, gencimize bu yetmiyor. Niye? Çünkü orada hermönetik yok, bilmem Heideger yok, Fukuyama yok.

Bu ne lazım sana? Ben bunu entelektüel obezite diyorum. Şimdi günümüz insanı, özellikle gençlik aynen böyle, entelektüel obeziteyle malül. Kaldıramıyor o bilgiyi. Çünkü alt yapısı yok, zemini yok; saçmalamaya başlıyor. Bize lazım olanı öğrenelim. Özellikle ve öncelikle ahretimizi kurtaracak olan neyse onu öğrenelim. Onunla amel edelim ve kurtulalım. Şurada 40-50 sene varız, 40-50 sene sonra yokuz. Her işimizde bunu düşünerek hareket edelim. Özellikle dinle ilişkimizi bu zemine oturtmamız lazım. Bizden önceki nesiller sahih bir Müslümanlık yaşadılar. Dünyaları da mamur oldu, ahiretleri de mamur oldu. Biz gayri sahih bir İslâmi hayatın eşiğindeyiz, belki ortasındayız. Sebebi de modernitedir. Beynimizi, bilincimizi allak bullak etmiş durumda, dini sahih bir şekilde kavrayamıyoruz. Onun için -Allah kimseye taşıyamayacağı yükü yüklemez- ne kadar yapabiliyorsak o kadar yapıp, kurtulmaya bakmamız lazım. Gençlere tavsiyem bu olsun. Bir de İslâm hakkında konuşurken durduğunuz yerden çok emin olmayın. Sağlıklı bir zeminde duruyoruz demeyin. Kafanıza, beyninize ters gelen bir şeyler olduğu zaman hemen “bu böyle olmaz” diye kestirip atmayın. Kendi durumunuzun da tartışmalı olabileceği gerçeğini ve ihtimalini de göz ardı etmeyin.



Ebubekir Sifil,Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

İslâm`da Hiçbir Eşitlik Yok!

İslâm`da Hiçbir Eşitlik Yok!

Bu karmaşaya modern zamanlara ait kavramlar ya da modern zamanların yeniden şekillendirdiği kavramlar mı sebep oluyor?

E.sifil:Modernitenin kendini yaşanabilir kıldığı zeminler, çok önemli ölçüde kavramlarla vücut buluyor. Kendisini önce evrensel ilan ediyor. Bu kavramlara hiçbir dinin hiçbir ideolojinin itiraz etmemesi gerektiğini söylüyor. Bu kavramlar algılarımıza da yerleşince dinimizi, kendi kimliğimi, kimlik unsurlarımızı bu kavramlar zemininde yeniden yorumlamaya başlıyoruz. Bunun farkında değiliz tabii çoğu zaman.  Eşitlik bunlardan birisi mesela. Bazen vaazlarda en büyük eşitlik İslâm`dadır, en büyük özgürlük İslâm`dadır gibi sözler duyarım, kulaklarıma kadar kızarırım. Niye? Çünkü burada bir tuzak kurgu var. En güzel insan hakları İslâm`dadır dediğiniz zaman; “insan hakları temeldir, İslâm`da bunu içerdiği için kıymetlidir” demiş oluyorsunuz. En güzel, en dokunulmaz değer özgürlüktür, İslâm da bunu ihtiva ettiği için, garanti ettiği için önemlidir demiş oluyorsunuz.

İkincisi, bu dediklerinizin İslâm`la hiçbir bağlantısı yok. Şimdi eşitlik deniyor, bir tarağın dişleri gibi vs. Ama ben aklım yettikçe bakıyorum, İslâm`da hiçbir eşitlik yok. Bir kere ontolojik olarak varlıklar arasında eşitlik yok. Zamanlar var, zamanlardan üstün. Mesela Kadir Gecesi, içinde Kadir Gecesi`nin bulunmadığı bin aydan daha hayırlıdır. Ramazan, diğer on bir ayın sultanı. Cuma, altı günün sultanı. Yani zamanlar arasında bir eşitlik yok. Mekanlara bakın orada da eşitlik yok. İşte Mescid-i Haram`da kılınan bir vakit namaz diğer yerlerde kılınanlardan 100 kat daha sevaplıdır. Aynı şey Mescid-i Nebevi için de geçerlidir. Mekanlar arasında da eşitsizlik var. İnsanlara bakın, yine eşitsizlik göreceksiniz. Bir kere bazı insanlar peygamber. Geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmış. Bazıları ulul azm peygamber, onların da üstünde. Şimdi nasıl bir eşitlikten bahsedeceğiz? “Erkekler kadınlardan bir derece daha üstündür” buyurmuş Allah-u Teâlâ. Şimdi bunu söylediğiniz zaman modern Müslüman bile itiraz ediyor. Ben söylemiyorum ki bunu. Bu Kur`an`ın, Sünnet`in önümüze koyduğu realitedir.

Ben erkek olduğum için bunu söylemek bana kolay geliyor, kadın olsam itiraz mı edecektim? Hayır. Kadınlarımızın da itiraz etmemesi lazım. Bu bizim koyduğumuz bir taksimat değil. Bizi yaratanın koyduğu bir taksimat, derecelendirme. Burada eşitlik görmek için kendimizi zorlamayalım. Şimdi böyle bir şey varmış gibi vehmediyoruz. Ondan sonra dönüp diyoruz ki “efendim niye bir erkek dört kadınla evlenebiliyor?” Batılıya bunu izah etmekte zorlanıyoruz. Arkasından Kur`an`ı tahrif etmeye başlıyoruz. Nasıl oluyor? Efendim işte Kur`an ikişer, üçer, dörder alın buyurmuş. Bu ayetten sonra da “eğer adaletsizlik edeceğinizden endişe ederseniz bir kadınla evlenin” demiş. Sonra başka bir ayette de buyurmuş ki “ne kadar çalışırsanız çalışın, aralarında adaleti gözetemezsiniz, tam sağlayamazsınız.”

Burada aslında farkında olmadan insanlar (haşa) Allah-u Teâlâ`yı abesle iştigalle itham ediyor. Yani bir taraftan dörde kadar evlenebilirsiniz, bu serbest. Aralarında adalet yapın ama. Öbür taraftan da ne kadar çalışsanız adalet yapamazsınız, diyen bir Kur`an. Haşa Kur`an böyle bir çelişkiden münezzehtir. Peki, nedir bu? Bu aralarında “sevgide adalette ne kadar çalışsanız eşit davranamazsınız” diyor Kur`an. O sevgide adalettir. Öbürü; giyimde, kuşamda, nafakada, muamelede adalettir. Bunu sağlayabilirsiniz tabii ki. Dolayısıyla illa eşitlik fenomenine uyduracağım diye Kur`an`ı çarpıtmaya kadar giden bir çarpılma durumu var. Neden oluyor bu? İşte bu eşitlik kavramını mutlaklaştırmaktan oluyor. Aynı şeyi özgürlük için de söyleyebiliriz. İnsan hakları için de söyleyebiliriz. Bu kavramlar temelinde biz Müslümanlığımızı baya baya bir kuşa çevirmiş durumdayız.



Ebubekir Sifil-Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

Sünnetsiz İslam Düşünülemez

Sünnetsiz İslam Düşünülemez

Ebubekir Sifil Hoca;Modern dönemde Müslümanların yaşadığı en önemli mesele budur. Kur’an ve sünnete olan zinhi ve kalbi bağlılığımızda şüphe yok; fakat bu iki kaynağı bireysel ve toplumsal hayatımıza indirme aşamasında problem var. Bu da birden fazla unsurun bir arada bulunmamasından kaynaklanan bir arızadır. Yani kurumlarınız Kur’an ve sünnet zemininde şekillenmemişse, eğitim sisteminiz böyle bir hayatı hedeflemiyorsa, ilişkileriniz İslam’ın öngördüğü çerçevede değil, modern hayatın size dayattığı çerçevede oluşmak, gelişmek durumundaysa, sorun var demektir. Eğer herkes kendi bireysel hayatında bildiklerini yaşar, aile içi ilişkilerinden işyerindeki münasebetlerine, komşularla ilişkilerinden akrabalarıyla münasebetlerine kadar, hayatı bütünüyle kuşatan ilişkiler ağını merkezden çevreye doğru, İslam’ın öngördüğü ilkeler doğrultusunda dizayn etmeye çalışırsa bu problem aşılır.

İslam dünyasında mealci akımlar var. Bunlar binlerce yıllık geleneğin bir tarafa bırakılabileceğini ve kaynak olarak Kur’an-ı Kerim’in yeterli olduğunu ileri sürüyorlar. Sizin mealciliğe yaklaşımınız nedir?


Ebubekir Sifil Hoca; 
Modern dönemde Müslümanların karşı karşıya olduğu en önemli problemlerden birisi mealcilik. Din Kur’an’a, Kur’an meale indirgeniyor ve ortaya tabiri caizse bir karikatür çıkıyor. Din, Kur’an ve sünnetin birlikte oluşturduğu merkez etrafında ümmetin müktesebatıyla vücud bulmuştur. Kur’an ve sünnet vahiy ürünü iki kaynaktır ama din bunlardan ibaret değildir. Müslümanların cehdi, çabası, içtihadı, icması, bütün bunlar dindir. Kimse bunlar din değil diyemez. Örneğin sahabe-i kiram bir konuda icma ettiği zaman ‘sahabenin icmaı Kur’an’da ve sünnette yok, bizi bağlamaz’ denilebilir mi? Tabi ki bizi bağlar; çünkü onlar adım adım vahyin inşa ettiği bir toplumdur. Onların bir konuda tespiti, (Kur’an’ı ve sünneti bilfiil yaşayarak görmüş nesiller olarak) bizim için bir kaynak değeri ifade eder. Onlar bu dini, Kur’an’ı ve sünneti bizden daha iyi biliyordu. Bunda şüphe yok. O zaman onlar bir meselede icma etmişse bu da bizi bağlar. Şimdi bunu devre dışı tutuyorlar, Kur’an’ın hayata aktarılması için olmazsa olmaz kaynak olan sünneti bütünüyle dışarda tutuyorlar (dolayısıyla Peygamber Efendimizi), ellerinde kala kala Kur’an’ın metni kalıyor. Onu da meale indirgiyorlar ve ‘din budur’ diyorlar. Uzun tarihi boyunca bu ümmetin yaşamadığı bir garabettir bu. Aklı başında hiçbir kimseden, hiçbir âlimden, hiçbir toplumdan sadır olmaması gereken bir şeydir bu.


Geleneği sorgulamak vb. gibi garabet başlıklar altında bin 400 yıllık birikime karşı son derece ukalaca, son derece edepsizce bir tavır var. Neyi sorguluyorsunuz? Hangi müktesebatla, hangi yetkiyle sorguluyorsunuz? Bunu söyleyen insanların önüne gelenek dedikleri müktesebata ait bir metin koyduğunuzda, o metni yanlışsız okuyamıyorlar ve o metnin ait olduğu bütünü sorgulamak gibi bir tavır içindeler. Tehlikeli bir şey bu. Kimse kusura bakmasın, aklından zoru olan bir insanın kendisini devlet başkanı zannetmesi gibi bir şeydir bu.


Ebubekir Sifil,Sözü Müstakim Kılmak 2
Devamını Oku »

Hadis ve Beşer Unsuru

Hadis ve Beşer Unsuru

...Hadislerin naklinde beşer unsuru bulunduğu doğrudur. Ama bir doğru daha var: Kur’an’ın naklinde de aynı “beşer unsuru” devrededir. Tek başına bu unsur belirleyici ise niçin Kur’an’ın naklinde problem teşkil etmiyor da Sünnet’in ya da hadislerin naklinde ediyor?

Bu sorunun cevabı çok kolay değil mi: Çünkü Allah Teala Kur’an’ı koruyacağını vaat etmiştir. Ama Sünnet/hadisler için böyle bir vaat yoktur!

O zaman şöyle soralım: Allah Teala Kur’an’ı ne suretle korumaktadır? Gökten melekler inip mushaf-ı şerifi kanatları arasına alıyor da “Zikir” o şekilde mi korunuyor?

Tabii ki hayır. Kur’an, bu ümmetin hafızası ve Kur’an hafızları vasıtasıyla korunuyor.

İyi ama hadisleri de bu ümmetin hafızası ve hadis hafızları korumuyor mu? Evet, gerçek bu. Bu ümmet Kur’an’ı “Kur’an hafızları” vasıtasıyla koruduğu gibi hadisleri de “hadis hafızlığı” müessesesi vasıtasıyla korumuştur/korumaktadır.

Peki “uydurma hadisler”?

Evet “uydurma hadis” vardır. Tarih içinde, özellikle Tabiun döneminin ortalarından itibaren hadis uydurucuları görülmeye başlamıştır. Bu doğru.

Ama unutmayalım, “uydurma Kur’an” diye bir şey de var. Özellikle bir kısım şiiler Kur’an’ın aslının Hz. Ali tarafından korumaya alındığını ve “beklenen mehdi”nin zuhuruyla birlikte o Kur’an’ın yeniden ortaya çıkacağını söylemiyor mu?

Hindistan’ın Bankipur şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi’nde, elimizdeki Mushaflardan farklı olarak “Nureyn suresi” ve “Velayet suresi” diye iki sure ihtiva eden bir mushaf var. Şii alim et-Tabersî’nin, “Faslu’l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb” isimli bir eseri var. İmamiyye şiasının, Kur’an’ın Sahabe tarafından tahrif edildiği şeklindeki genel kanaati doğrultusunda Kur’an’ın tahrif edildiğini ispat etmek üzere kaleme alınmış bir kitap bu.

Yani Kur’an’ın tahrif edildiği şeklinde bir iddia var. Bu tahrifi sözümona isbat eden eserler var ve uydurma bir Kur’an var.

Dolayısıyla “Uydurma Kur’an” vakıası Kur’an’ın hakikatine zarar vermediği gibi, “uydurma hadis” vakıası da hadisin hakikatine zarar vermez. Allah Teala bu ümmetin hadis alimleri vasıtasıyla hadislerin sahih olanını olmayanından ayırmış ve hadis hafızları vasıtasıyla da onları korumuştur. Mesele budur.

Ebubekir Sifil,Sözü Müstakim Kılmak
Devamını Oku »