Duyularımız,Aklımız ve Nihayet Kalbimiz;Hangisi Hangisinin AlternatifiOlabilir?

Duyularımız,Aklımız ve Nihayet Kalbimiz;Hangisi Hangisinin Alternatifi Olabilir?

  • Duyularımız gerekli mi gerekli, gözümüz olmadan gö­remeyiz, kulağımız işitemeyiz.

  • Ama gördüğümüz ve işittiğimiz şeyin ne olduğunu bil­mek için duyularımız yetmez akla ihtiyacımız vardır.

  • Aklımız var, lazım mı lazım, aklımız olmasa düşüne­meyiz.

  • Düşünemezsek hayvanlardan bir farkımız kalmaz zaten.

  • Duyularımız aklımızın, aklımız duyularımızın yerine geçebilir mi? - Kesinlikle hayır.

  • Duyularımız fiziksel âlemde işe yarar, nesneleri görü­rüz, çiçekleri koklarız...

  • Aklımız da fiziksel âlemde işlevseldir, hesap kitap yapa­biliriz, uçsuz bucaksız denizlerde yolumuz bulabiliriz. Gü­neş in ne zaman tutulacağını hesaplayabiliriz.

  • Peki, ya sıra fizik ötesine gelirse! Örneğin ilk yaratılışı, yaşamın anlamını, aşkı, ölüm ötesini aklımızla kavrayabilir miyiz?

  • Bir dereceye kadar kavrayabiliriz. Ama örneğin “aşkı anlamak” başka şeydir, “aşkı yaşamak” başka şeydir!

  • İşte tam burada duyularımızın ve aklımızın ötesinden bir kavrayış gücüne ihtiyaç duyarız; bu da KALP’tir.

  • Duyularımız aklımızın, aklımız kalbimizin yerine ge­çemez. Bunun tersi de doğrudur, kalbimiz aklımızın aklımız duyularımızın yerine geçemez.

  • İnsan-ı Kâmil, duyularının ve aklının yanı sıra kalbini son haddine kadar kullanan insandır.

  • Sûfıler kalbin yerine geçme iddiasındaki akla karşıdır; yoksa aklı harekete geçirmek, düşünmek Hazret-i Kuran’ın en çok vurguladığı taleplerden biridir.

Terapistin Sufi Olursa-Ali Rıza Bayzan
Devamını Oku »

''Eline,Diline,Beline Sahip Ol''



''Eline,Diline,Beline Sahip Ol''

Hacı Bektaş Veliye ait “Eline, diline, beline sahip ol!” sözü, Sûfi Yolunda çok önemli bir ilkedir. Bu sözde geçen

  • “el”in esi (elif) harfi,

  • “dirin dsi (dal) harfi,

  • “berin b’si (be) harfi

Arapça’ya göre bir söz oyunuyla bitiştirilirse ortaya “edeb” kelimesi çıkar.

Sûfi Yolunda edebin çok özel bir yeri vardır. Bunun için “Edeb Ya Hû” “İlla edeb” sözleri sûfilerin dilinden düşmez.

Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olursa
Devamını Oku »

Meczubun Gönül İlacı

Meczubun Gönül İlacı

Önde gelen sûfilerden Bayezid-i Bistamî (ö. 878) ilaç ya­parken rastladığı bir hekime:

Ey tabib! Sende benim hastalığıma da ilaç var mı? dedi. Hekim sordu: Hastalığın nedir?

Bayezid: Günah hastalığı, cevabını verdi.

Hekim ellerini iki yana açarak: Ben günah hastalığının ila­cını bilmem, dedi.

O esnada orada bulunmakta olan meczub bir genç söze karışıp: Baba, senin hastalığının ilacını ben biliyorum, dedi. Bayezid de sevinçle: Söyle ey delikanlı, dedi.

Halkın meczub gördüğü, ancak hakikatte bir irfan sahibi olan genç, günah ilacını şöyle tarif etti:

On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı al! Bunları kalp havanına koy! Tevhid tokmağı ile döv! İnsaf ele­ğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!..

Bunları dinleyen Bayezid içini çekti ve:

- Senin gibi irfan sahiplerine mecnun/delirmiş diyerek ken­dilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun!, dedi.



Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olursa
Devamını Oku »

Kalp,Aklın Ötesindedir

Kalp,Aklın Ötesindedir
Akıl bağımlıdır...
• Kalp ise bağımlı değildir...
• Kalp aklın ötesindedir.

Hakikatin gerçekten bilinmesi ancak kalp iledir.
Muhyiddin İbn Arabi

İnsan, samimiliğini kaybettiği anda Allah'tan uzaktadır. Samimilik, kalbinin yolunda yürümek demektir.
Nurettin Topçu

Hisse:
• Duyularımız zaman ve mekânla sınırlıdır, aklımız zaman ve mekanın ötesini ne olduğunu değil, ne olmadığını kavrayabilir ancak.
• Ruhumuz ise ilahi bir nefestir; bu bakımdan sonsuz olan Allah’ı gerçek anlamda ruhumuzla kavrayabiliriz. Kalp, ruhun temsili üssüdür.
• Kalp, aklın ötesinde algılayıcı bir güçtür. Sadece insan kalbi, sonsuzu bilebilir.



Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olurs
Devamını Oku »

Hüzün İnsanın İçini Yeniler

Hüzün İnsanın İçini Yeniler

Mevlana gam/hüzün konusunda sıradışı bir yorum ya­par: Mevlana’ya göre gam/hüzün gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, daldan yeni ve yeşil yapraklar bit­mesine yardım eder, insanın içini yeniler:

Her gün, gönüle gelen düşünce o gün, sabah çağt gelen ko­nuğa benzer, ev sahibine hükmeder, huysuzlukta bulunur. Ev sahibi olmanın şanı, konuğu görüp gözetmek, ağırlamak ve nazını çekmektir.

Konuk evine her gün nasıl bir yüce konuk gelirse onun gibi her an da sana bir fikir gelir.

... Gam fikri, neşe yolunu vurursa gam yeme. O, hakikatte başka neşeler hazırlamadadır.

O, hayrın aslından yeni bir sevinç, yeni bir neşe gelsin diye evi, başkalarından sıkıca süpürür.

Gönül dalındaki sararmış, kurumuş yaprakları ayırır, dal­dan yeni ve yeşil yapraklar bitmesine yardım eder.

Bu âlemden öte bir âleme yeni bir zevk gelsin diye eski se­vinci, kökünden çeker, çıkarır.

Gam, üstü dallarla yapraklarla örtülü yeni kökü bitirsin diye çürümüş, pörsümüş olan eski kökü yerinden söküp çıka­rır.

Gam, gönülden neyi döker, yahut koparırsa karşılık olarak mutlaka daha iyisini verir.

Hele derdin, gamın, yakın ehline kul olduğunu iyice bilene daha fazla lütuflarda bulunur.

Bulutla şimşek, asık suratlılık, ekşi yüzlülük göstermese asma yaprağı, doğuya benzeyen gülümsemelerini gösterir mi hiç? ‘’



Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olursa
Devamını Oku »

Ah ! , Allah Hu !

Ah ! , Allah Hu !

ÂH!

Allah isminin ilk ve son harfi bir araya getirilirse, “Âh” meydana çıkar. Âh, Allah isminin kısa yazılış şeklidir. O hal­de “Âh”, Allah demektir. Sûfi’nin “Âh” demesi, Allaha sığın­ması demektir.

Fuzûlinin divanının gazeller kısmında “Âh”ın geçtiği ilk beyitte Allaha seslenir:

Yok bende bir amel sana şâyeste Âh eğer amalime göre vere bişâret-i afv-i hatâ bana

(Allahım ben sana lâyıkıyla ibadet edemedim. Allah yap­tığım işlere göre hatamın affedileceği müjdesini versin)



......

ALLAH HÛ

Allah kelimesinde dört harf vardır (Arapçada sessiz harf­ler esas alınır.):

  • Bir tane Elif

  • İki tane Lâm

  • Bir tane He

  • Elif çıkarılacak olursa kalanı “Lillâh” okunur: “Hakk için” anlamına gelir.

  • Birinci lâm da çıkarılacak olursa kalanı “Lehû” okunur: “Onun için” anlamına gelir.

  • İkinci lâm da çıkarılacak olursa kalanı “Hû” okunur: “O” anlamına gelir; Hû da Allah’ın isimlerinden birisi­dir.



 Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olursa
Devamını Oku »

Çalgı Aletleri Hakkında

Çalgı Aletleri Hakkında

İslâm’a göre çalgı ve çalgı aletleri haram mıdır? Çalgı çalıp şarkı türkü söyleyen­ler günah mı işliyorlar? Buna cevap vermeden önce çalgı aletlerini sınıflandırmamız ve çalındığı, yani icra edildiği yeri ve dinleyici kitlesini belirtmemiz gerekmektedir.

Çalgı aletlerinin deri kaplı olan tef ve benzeri aletlerin Resûlullah Efen­dimiz (s.a.v.) zamanında kullanıldığını ve Efendimiz’in buna ruhsat verdiğini görüyoruz. Musikiye gelince, genel anlamda duygu ve düşünceleri sesle ifade etme sanatıdır diyebiliriz. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiğin­de Medineliler onu tef çalıp neşide yani manzume, nağme, ezgi ile karşıladılar ve Efendimiz onların bu davranışını engellemedi. Sahih kaynaklarımız bu olayı çok detaylı biçimde aksettirmekte olup ilim adamları Resûlullah’ın musikinin bu kadarına ruhsat verdiğini istinbat etmektedirler.

O halde gerek deri kaplı tef ve benzeri çalgı aletlerini kullanmaya, gerekse nağme, ezgi ve benzeri sesli neşideler söylemeye bir ölçüde ruhsat verilmiş bulu­nuyor. Ancak bu ölçünün sınırı nedir? Müstehcen olmadığı, ahlaki değerlere ters düşmediği, şer’i ölçüleri aşmadığı, aile yapısını zedelemediği, toplumu ve aileyi gayesizliğe, havailiğe sürüklemediği, kadınlarla erkekleri birarada bulundurma­dığı takdirde İslâm’ın verdiği ruhsat geçerliliğini korur.

Kur’an’da eğlenilip güldürücü anlamda söz ve nağmeden bahsedilmiştir. Çalgı ve çalgı aletleriyle ilgili sarih (açık, net) anlamda bir âyet yoktur. Ancak insanları güldürüp eğlendiren söz ve ses üzerinde durulmuş ve bu anlamda kap­samlı bir ifade kullanılmıştır: “İnsanlardan bir kısmı bilgisizce Allah yolundan sap­tırmak ve Allah sözünü eğlence edinmek için sözün alaylı (güldürücü, eğlendirici) olanını edinip (söyler). İşte onlar için aşağılayıcı, rüsvay edici bir azab vardır.” (Lokman, 6) Kur’an’daki bu âyetle daha çok üç husus üzerinde durulmuştur:

a-Lehve’l-hadis

b-Bilgisizce Allah yolundan saptırmak. .

c-Allah sözünü alaya almak.

Birincisi, oyun ve eğlenceyi doğuran lehv tabiri ile belirtilmiştir. Lehv: Oyun faydasız ve yaramaz iş, güldürücü, eğlendirici müstehcen çalgı ve nağme gibi ma­nalara delalet eder. Allah sözünü alaya alanlarla halkı müstehcen ve çılgınca eğ­lendirmek için cazlı sazlı, sesli eğlencede bulunanlar arasında bir bağ kurulmuştur.

Celal Yıldırım bu âyeti şöyle yorumlamıştır: “Kur’an Kerim ilgili âyetle, bütün aşırılık, çılgınlık ve ölçüsüzlüğe yol açacak olan müstehcen anlamdaki çalgı, eğlence ve güldürü sahneleri üzerinde duruyor. Şehveti tahrik eden, ibadetten alıkoyan, kadın-erkek ayırımı yapmaksızın hepsini aynı çatı altında toplayıp yine şehevi ve gönül eğlendirici anlamda eğlenceler tertip ederek Allah yolundan çeviren her fiil ve davranışı “lehve’l-hadis” kapsamına alıp takbih ediyor. Zira insanoğlunun şu dünyaya çok daha önemli ve yararlı işlerle meşgul olup olgunlaşmak ve bu düzeyde Hakk’ın rızasını kazanıp salih emellerde bulunmak üzere getirildiğinde hiç şüphe yoktur, Cenab-ı Hak bu hususu şöyle açıklamaktadır: “And olsun kî ben, cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp ibâdet etsinler diye yarattım...” (Zâriyat, 56)

Çalgı çalmak, şarkı, türkü söylemek hakkında farklı ictihad ve görüşler orta­ya çıkmıştır. Bunların hepsini biraraya getirip te’lif etmek istediğimizde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Edep, terbiye, ahlak ve mahremiyet sınırlarını aşan, müs­tehcen hareketler doğuran, şehveti tahrik eden, kadın ve erkeklerin birarada toplanıp eğlenmesine yol açan, kişiyi namaz ve ibadetten, Allah’ı anmaktan alıkoyan her oyun ve eğlence, her çalgı ve şarkı ve türki haramdır. Derecesine göre mekruh olanı da söz konusudur.

Şer’i sınırları aşmayan, ahlaki değerleri tahribe yönelmeyen, edep ve terbi­ye sınırlarım aşmayan, mahremiyeti ihlâl etmiyen, kadın ve erkeklerin bir araya gelmesine imkan vermeyen, namaz ve ibadetlere engel teşkil etmeyen çalgılar­dan bir kısmına şarkı ve türki, şiir ve ezgiye ruhsat verilmiştir

a-Bazısına göre teğanni (şarkı, türkü, ezgi ve benzeri şeyler) haramdır. Bunları dinlemek günahı gerektirir.

b-Kafiye düzenliyen, güzel konuşmayı ilham eden teğanni (şarkı, türkü, ezgi ve benzeri şeyler) de bir sakınca yoktur. Bunun gibi

c- Söylenen şiirlerde (teğanni şeklinde ifade edilenlerde) ibret, hikmet ve dünya ile ahirete yarayacak bilgi ve mana yer alırsa, kerahet kalkar.

d-İmam Ebû Yusuf’a “düğün dışında tef çalmak, mesela kadının şer’i sınırları aşmadan çocuklar için tef çalması mekruh mudur?” diye sorulmuş, imam şu cevabı vermiştir: “Ben bunu mekruh görmüyorum. Ama oyun ve eğ­lenceyi had safhaya vardıran tef çalma ve benzeri aletleri kullanmayı mekruh görüyorum.”

e- Bayram günleri yine şer’i sınırları aşmamak kaydıyla tef ve benzeri deri kaplı aletleri çalmakta bir sakınca görülmemiştir.



Prof.Dr.Yavuz Köktaş - Günümüz Hadis Tartışmaları
Devamını Oku »

İnsanın Başını Derde Sokan Dört Şey

İnsanın Başını Derde Sokan Dört Şey

Çoğu zaman insanın başını derde sokan şu dört şeydir:
* Gözün,
* dilin,
* kalbin,
* arzun.

* Gözüne sahip çık, onunla helal olmayan şeye bakma.
* Diline sahip ol, Allah Taâlâ’nın kalbinde olduğunu bildiği şeyin aksini söyleme.
* Kalbine dikkat et, gönlünde hiç bir Müslüman için kin ve haset hissi bulunmasın.
* Arzuna sahip ol, kötü olan bir şeyi arzu etmiş olmıyasın.

Abdullah bin Hubeyk (Sûfi ö. IX. yüzyıl)



Ali Rıza Bayzan-Terapistin Sufi Olursa
Devamını Oku »

Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası

Tasavvufun Dinde Bid’at Oluşu İddiası

Gelenek-Yenilik

Tasavvuf sadece bir bilgi alanı, bir ilim değildir. Kelâm ve fıkıh gibi ilimlerden farklı olarak aynı zamanda bir yaşama tarzı, dini algılama şekli ve dünya görüşüdür. Bu özelliği itibariyle canlı bir organizmaya benzer: Oluşur, gelişir, güçlenir, her tarafa dal-budak salar, çeşitli süreçlerden geçer. Böyle olunca ilk zahid ve sûfîlerin, zühd ve tasavvuf adı altında yaşamış oldukları dinî ve manevi hayatın bazı yeni unsurlar içereceği ve değişiklik göstereceği, bu niteliği itibariyle Hz. Peygamber ve sahabesi dönemindeki dinî ve manevi hayattan az çok farklı olacağı, başka bir deyişle tıpatıp onun aynısı olmayacağı aşikardır. İşte bu tür tali farklara ve değişimlere takılıp kalan, habbeyi kubbe, pireyi deve yapan abartma yanlısı kişiler o farkları ve değişimleri büyüterek eleştiri ve tartışma konusu hâline getirirler. Genellikle bu tür hususları, İslâm’ın özüne ve doğasına aykırı bulup ret ve inkar ettikleri de olur.

Başını selefîlerin ve hanbelîlerin çektiği bir gruba göre İslâm dini Allah Resulü’nün vefatından kısa bir süre evvel tamamlamış, ikmal edilmiş,son şeklini almıştır. Bundan sonra bunu ayneet ve bir hüküm çıkarmak ve bir yana koymak ne ise ona sonradan yeni bir akide, ibadet ve hüküm eklemek muhafaza etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâmil bir şey, hiçbir şekilde çıkarma ve ekleme kabul etmez. Bu tür hususlar tahrif sayılır, İslâm’ın asliyyetine ve özgka yapılacak bir şey yoktur. Kemale eren ve nihaî şeklini alan İslâm’dan bir akide, bir ibadde aynı şeydir. Tam ve kâünlüğüne aykırı düşer.

Diğer yandan söz konusu din anlayışına sahip olanların çok geniş ve oldukça kapsamlı bir bid’at anlayışı vardır. Bunlar Hz. Peygamber veya sahabe döneminden sonra ortaya çıkan her şeyi, bütün değişiklikleri ve yenilikleri bidatınkapsamına alır ve reddederler. Bunu yaparken de muhakkak ki sözlerin en hayırlısı Allah'ın sözü olan Kur’an, hidayetlerin en hayırlısı ise Hz.Muhammed'in hidayeti olan, sünnetidir. En şerli/kötü şeyler ise sonradan ortaya çıkarı hususlardır. Her bid’at dalalettir.”mealindeki hadise ve benzeri diğer bazı hadislere dayanırlar. Bu hadise bazen “Her bid'at cehenneme girme sebebidir." gibi bir ekleme de yapılır. Bu gruplar bid'at-ı hasene ve bid’at-ı seyyie ayrımı da yapmazlar.

Bid'at kavramının kapsamını geniş tutanlar “Hz. Peygamber zamanında mevcut değildi, .sonradan ortaya çıktı." gerekçesiyle yemek yerken kaşık-çatal kullanmayı, seccade ve post üzerinde namaz kılmayı, abdest aldıktan sonra yüzü ve elleri mendil ya da havlu ile silmeyi, ekmeği  bıçakla kesmeyi, bisiklete binmeyi ve benzeri şeyleri de sakıncalı görür ve terk ederler. Her türlü değişime, gelişmeye ve yeniliğe, bu şekilde kapıyı kapatanların sonradan kurulan bütün islâmi ilimleri, bu arada zühd ve tasavvuf hayatını eleştirmeleri doğaldır. Bu kadar aşırı, gelenekçi ve tutucu olan ekstremist ve müfrit tiplere, bu kadar anane-perest ve tutucu olan marjinal ve fundamentalist (radikal) gruplara bütün toplumlarda ve dinlerde rastlanır.

Her toplumda olduğu gibi Müslüman toplumlarda da gelenekçiler ve yenilikçiler vardır. Gelenekçilere göre yenilikçiler daha hür, serbest ve makul düşünürler, gelişme fikrine, değişme ve yeniliğe açıktırlar. Yenilikçiler “Allah Teâlâ her yüz senede dinini yenileyen bir müceddid/ yenilikçi gönderir.” hadisine dayanırlar.” Hz. Ömer, Gazâlî ve Fahreddîn Razı gibi âlim ve mütefekkirler ümmete dinini yenileyen, yeni baştan yorumlayan müceddidler ve cedidciler olarak gösterilir.

Allah Resulü zamanında Ramazan ayında teravih namazı cemaatle kılınmazdı. Bu durum ilk defa Halife Hz. Ömer zamanında uygulanmaya başlandı. Hz. Ömer bu düzenlemeye “Ni’me’l-bid’at-hazihi” yani “Bu güzel bir bid’at/düzenleme oldu.” demişti. Demek ki bid’atların iyi/ hasen ve kötü/seyyie olanı var, her bid’at dalalet olsaydı Hz. Ömer böyle bir düzenleme yapmaz, böyle bir ifade kullanmazdı.

Her toplumda yenilikçiler ve gelenekçilerin mutedil ve makul olanları bulunduğu gibi müfritleri ve mutaassıpları da bulunur. Bu tür marjinal gruplara gâliye/aşırılar veya mutaassıplar/fanatikler denir. İslâm ifrat ile tefrit arasındaki, yani iki aşırılık ve uç ortasındaki itidal yolunu esas alan bir din olmakla beraber her zaman Müslüman toplumlarda aşırılık yanlıları, tutucular, fanatikler, radikaller ve fundamentalistler de olmuştur. Bunların bulunduğu yerde sert eleştirilerin, şiddetli mücadelelerin ve ağır suçlamaların olacağı tabiîdir.

Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde genel olarak bütün insanlar, özel olarak müminler tefekküre, düşünmeye, ibret almaya, akıl yürütmeye, kıyas yapmaya, muhakemede bulunmaya ve yeni bilgiler üretmeye davet edilmişlerdir. Bu emir ve tavsiyelere uyup akıl yürütenlerin her zaman aynı sonuçlara varmayacağı bellidir. Farklı neticelere ulaşınca da aralarında ihtilaf çıkar, bu da tartışmaya ve eleştiriye yol açar. İslâm, müminlerin temel konularda ayrılığa düşmemeleri ve ayrı ilkelere inanmamalarını ister. Bu gibi ortak noktalar Müslümanlar arasında birliği sağlar. Fakat İslâm dini ayrıntılarda Müslümanların farklı düşünmelerini tasvip eder ve bunu rahmet sayan “Ümmetin ihtilafı rahmettir. ‘’Müçtehid imamlar arasındaki ihtilaf buna örnektir. Fıkıhta ve kelâmda olduğu gibi tasavvuf sahasında da farklı düşünen mutasavvıflar vardır, bunların belli bir usul ve edep dahilinde birbirlerini eleştirmelerinde yadırganacak bir şey de yoktur. Aşırı gelenekçiler bazen tali ve teferruat sayılan hususları esas ve usul meselesi olarak algılarlar ve buna karşı çıkanlara yüklenirler. Bu da eleştirinin şiddetini artırır.



Süleyman Uludağ - Tasavvuf ve Tenkid
Devamını Oku »

İmam el-Gazzâlî'nin Mişkatu'l Envar Adlı Eserinden Alıntılar...



İmam Gazzali'nin Mişkatu'l Envar Adlı Eserinden Alıntılar...

İncelik

Nurların bir tertip üzere bulunduğunu anladıysan bilmiş ol ki bu tertip sonsuza değin uzanmaz. Bilakis İlk Kaynağa kadar çıkar. İlk Kaynak zatı için ve bi­zatihi nurdur, nur ona bir başkasından gelmez. Bü­tün nurlar tertipleri üzere nurlarını ondan alırlar. Şu halde şimdi bir düşün, nur ismine nurunu başkasın­dan alan mı daha lâyıktır, yoksa zatında aydınlatıcı olup kendinden başka bütün varlıklara nur veren mi ? Bu husustaki gerçeğin sana gizli kalacağını zannetmi­yorum. Böylece tahakkuk etmiş oldu ki nur ismi, üs­tünde başka bir nur olmayan, diğer nurların kaynağı olan en üstün, en yüce nura lâyıktır.



Hatta çekinmeden şunu da söylüyorum: Nur ismi ilk Nur’dan başkaları için sırf bir mecazdan ibaret­tir. Çünkü Ondan başkaları zatları itibarıyla dikkate alınacak oldukları takdirde kendi zatları bakımından herhangi bir nura sahip değildirler; bilakis nurâniyetleri başkasından ödünç alınmıştır ve bu nûraniyet kendi başına kaim olmayıp başkasıyla kaimdir. Ödünç alın­mış olan şeyin ödünç verene nisbeti ise tamamen bir mecazdan ibarettir. Mesela birisi diğerinden bir elbise, bir at, bir binit, bir eğer ödünç alsa ve ödünç vere­nin izin verdiği sürece ve müsaade ettiği ölçüler da­hilinde hayvana binebilse, hakikaten mi mecaz anla­mıyla mı zengin sayılır? Doğrusu ödünç alan gerçekte eskisi gibi fakirdir. Zengin olan, ödünç veren ve ih­san edendir. Geri alma hakkı da ona aittir. Öyleyse Hak Nur, halk ve emr elinde olan, evvela nurlandınp sonra bunu devam ettiren Zattır. Bu ismin hakikati ve buna hak kazanma konusunda kimse kendisine ortak değildir. Yalnızca isimlendirmede bir benzerlik vardır ki burada da kölesine mal verip onu mal sahibi ola­rak isimlendiren efendinin kölesine olan üstünlüğü ilişkisi vardır. Kul bu hakikati anladığı zaman kendi­sinin ve sahip olduklarının tamamıyla, ortaksız ola­rak efendisine ait olduğunu bilir.



-----------------------------------------------



Herşeyin iki ciheti vardır: Kendi nefsine yöne­lik ciheti, Rabbine yönelik ciheti. Herşey kendi nef­sine yönelik cihetten ademdir, Allah Teâlâya yönelik olan cihetten ise mevcuttur. Öyleyse Allah Teâlâ’dan ve Onun vechinden başka bir mevcut yoktur. Ve ezelen ve ebeden “O nun vechinden başka herşey he­lak bulucu dur. Böylelerinin Bâri Teâlânın “Kimin­dir bugün mülk-ü saltanat? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır.”(Gafir,16) nidasını duymaları için kıyametin kop­masına gerek yoktur. Bu nida onların kulaklarından ebediyen ayrılmaz. Bunlar “Allahu ekber” sözünden de Allah'ın başkalarından büyük olduğunu anlama­mışlardır -haşalillah- çünkü vücudda Onunla bir­likte başkası yoktur ki O onlardan daha büyük olsun. Diğerlerinin, bağımlılık cihetinden başka herhangi bir varlıkları yoktur. Şu halde mevcut olan yalnız Onun vechidir. Ve Onun kendi vechinden büyük olduğunu söylemek de muhaldir.Allah-u Ekber’in manası,Allah’ın kendisi hakkında izafet ve mukayese yoluyla en büyük olduğunun söylenmesinden başkasının-ister ne bi olsun,ister melek olsun-O’nun kibriyasını idrak etmesinden yüksek olduğudur. Allah’ı tam anlamıyla yalnız Kendisi bilir. Nitekim her bilinen şey, bilenin bir şekilde hüküm ve tasarrufu altındadır. Bu ise [başkasının Onu tam olarak bilebilmesi] Cenab-ı Hakk ın Celâl ve Kibriya’sına aykırıdır. el-Maksadul- Esnâfi Şerhi Esmâillahıl-Hüsnâ adlı eserimizde daha önce bu hususta açıklamada bulunduk.

İşaret

Arifler, hakikat semasına yükseldikten sonra, var­lıkta Vâhid-i Hak’tan başkasını görmedikleri konu­sunda ittifak etmişlerdir. Ancak kimisi bu hali ilmi bir irfan olarak, kimisi ise tadarak, zevki bir hal şek­linde tecrübe etmişlerdir. Kendilerinden kesret bütü­nüyle zail olmuş, mutlak teklik içerisinde müstağrak olmuşlar, akılları başlarından gitmiş, o hal içerisinde mebhût olmuşlar, ne Allah’tan başkasını, ne de ken­dilerini hatırlamaya mecalleri kalmamıştır. Kendile­rinde Allah’tan başkası kalmamış, öyle bir sarhoş ol­muşlardır ki önünde aklın hükm-ü saltanatı yok olup gitmiştir. Bunlardan kimisi “Ene’l-Hak” demiş, diğeri “Sübhânî mâ a’zama şâni! = Teşbih ederim kendimi, şanım ne yücedir!”, bir başkası da Cübbemin içinde Allahtan başkası yoktur.” demiştir. Aşıkların sarhoş­luk halindeki sözleri gizlenir, söylenmez. Bunlardan sarhoşluk gidip Allah’ın yeryüzündeki mizanı olan akıllarının hükmüne dönünce, anlarlar ki bu durum, hakikaten birleşme (ittihad) olmayıp ittihadın ben­zeridir. Bu durum, âşığın fart-ı aşk esnasında söyle­diği şu söze benzer:

Ben sevdiğim, sevdiğim de ben Biz bir bedene girmiş iki ruhuz.

İnsan birdenbire bir aynayla karşılaşıp ona balonca aynanın kendisini görmeksizin, orada gördüğü kendi suretinin aynanın sureti olduğunu sanabilir. Yine cam­daki şarabı görür, camın şarap renginde olduğunu zannedebilir. Bu durum kendisine iyice açıklık ka­zanıp ayağı burada sebat bulunca şöyle der:

Cam inceldi, şarap saflaştı Birbirlerine benzediler, iş karıştı.

Sanki şarap var da kadeh yok, yahut kadeh var da şarap mevcut değil.

Şarap kadehtir demekle kadeh gibidir demek ara- sında fark vardır. Bu hal galebe ettiğinde, hal sahibine nispede buna “fenâ”, hatta “fenâu-l-fenâ” denir. Çünkü kendinden geçtiği, fenâ bulduğu gibi kendinden geçi­şinden dahi geçmiştir. Nitekim bu haldeyken kendini bilmediği gibi kendini bilmediğini de bilmez. Şayet kendini bilmediğini bilecek olsaydı, kendini de bilmiş olacaktı. Bu hal, buna müstağrak olan kimseye izafe­ten mecaz diliyle ittihad ve hakikat diliyle de tevhid diye isimlendirilir. Bu hakikatlerin ötesinde de çeşitli sırlar vardır ki açıklamak uzun sürer.



----------------------------------------------------



....Diğer bütün nurlar ödünç alınmıştır, hakikî olan O’nun nurudur. Herşey Onun nurudur, hatta O herşeydir. Diğer varlıkların nurluluğu ancak mecaz yoluyladır. Öyleyse O’nun nurundan başka nur yok, diğer nurlar bizzat değil, bağlılık cihetiyle nur sayılırlar. Vecih sahibi herşeyin vechi O’na yöneliktir: “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi oradadır.”(Bakara,115) O halde O’ndan başka ilah yoktur; çünkü ilah, kulluk ve uluhiyet bakımından yüzlerin -yani kalp yüzlerinin, çünkü nurlar bunlardır- ken­disine çevrildiği Zattır. O ndan başka ilah olmadığı gibi, O ndan başka O da yoktur. Çünkü “O” (hüve) her ne şekilde olursa olsun işaret edilen şeyden iba­rettir. İşaret ise ancak O na yönelik olabilir. Hatta nereye doğru işarette bulunsan, hakikatte bu işaret O’nadır; her ne kadar bahsettiğimiz hakikatlerin ha­kikatinden gafletinden dolayı bundan bihaber olsan dahi bu böyledir. Bilmiş ol ki güneşin nuruna işa­ret ettiğin zaman güneşe işaret etmiş gibisindir, as­lında güneşin nuruna değil güneşe işaret sözkonusu- dur. Varlıkta olan herşeyin O’na olan nisbeti, misale göre nurun güneşe olan nisbeti gibidir. Şu halde “La ilahe illallah = Allah tan başka ilah yoktur’’ avamın, La ilahe illa hû = O ndan başka O yoktur” ise ha­vassın tevhididir.



-------------------------------------

Bil ki Allah’ın semâların ve yerin nuru oluşunun mânâsını, zâhirî-görülen nura kıyasla anlayabilirsin. Mesela günışığında ilkbaharın nurlarını ve yeşilliğini gördüğün vakit renkleri gördüğünden şüphe etmez­sin. Belki de renklerle birlikte başka birşeyi görme­diğini zanneder, mesela yeşillikle beraber yeşillikten başka bir şey görmüyorum dersin. Bu nokta üzerinde bazıları ısrar etmiş ve nurun herhangi bir mânâsı ol­madığını, renklerle beraber başka bir şey bulunma­dığını zannetmişlerdir. Böylece varlıkların en âşikârı olmasına rağmen nuru inkar etmişlerdir. Nur nasıl mevcut olmaz ki varlıklar onun sayesinde zuhur eder; o hem kendisi görülmekte, hem de onun vasıtasıyla başkaları görülmektedir, nitekim bu husus daha önce geçmişti. Ancak güneş battığı, kandilin yok olduğu, gölgenin düştüğü zaman gölgelik yerle ışıklı yer ara­sında zarûrî bir ayırım yaptılar ve nurun renklerden farklı bir mânâsı olduğunu, renklerle beraber idrâk edildiğini, hatta renklerle olan birleşmesinin şidde­tinden ötürü idrâk edilemediğini, zuhurunun şidde­tinden dolayı gizli kaldığını itirafa mecbur oldular. Kimi zaman zuhurun şiddeti gizliliğin sebebi olur. Bir şey sınırını aştığı zaman zıddına dönüşür.

Bunu anladıysan bil ki basiret sahipleri ne gördülerse onunla beraber Allah ı görmüşlerdir. Bazen kimileri buna şunu da ilave ettiler: “Ne gördümse onun önce­sinde Allah ı gördüm.” Kimisi varlıkları Onunla görür, kimisi de varlıkları görür, Onu da varlıklarla görür. Bunların ilkine: “Kâfi değil mi bu ki Rabbin herşeye şahit!”(Fussilet,53), İkinciye de “İleride biz onlara âfâkta... ayet­lerimizi göstereceğiz.” (Fussilet,53)kavl-i şerifleri işaret eder. İlki müşahede sahibi, İkincisi Allah’ın ayetleriyle istidlal sahibidir. Birincisi sıddîkların derecesi, İkincisi râsih âlimlerin derecesidir. Bunlardan sonra da yalnız per­delenmiş gafillerin derecesi bulunur.

Bunu kavradıysan bilmiş ol ki göze herşeyin zâhirî nur vasıtasıyla zuhur edişi gibi basirete de herşey Al­lah ile görünür. O, herşeyle beraber olup bunlardan ayrılmaz, herşeyi izhâr eder. Aynen nurun herşeyle birlikte olup nesnelerin onunla zuhur edişi gibi. An­cak burada bir farklılık vardır: zâhir nurun, güneşin batışıyla kaybolup gölge ortaya çıkana kadar gizli kalması tasavvur edilebilir. Herşeyin kendisiyle zu­hur ettiği ilâhî nurun ise kaybolması tasavvur edi­lemediği gibi değişime uğraması da imkansızdır. O her daim varlıklarla beraber kalır. Bundan dolayı tefrika (ayırım) ile istidlâl yolu kapanmıştır. Onun kayboluşu tasavvur edilecek olsa semâlar ve yer yı­kılır; kendisiyle eşyânın zuhur ettiği varlığı bilmek ancak onunla (ilâhî nur) mümkün olan şey, tefrika yoluyla idrâk edilirdi. Fakat bütün varlıklar, Hâlıkının vahdâniyetine aynı şekilde şehâdet etmekte oldukla­rından -çünkü bazı şeyler değil, herşey; kimi vakit­ler değil, her dâim Onu hamdiyle teşbih eder- tef­rik ortadan kalkmış ve yol gizlenmiştir. Çünkü açık olan yol, eşyâyı zıtlarıyla bilmektir. Zıttı ve değişimi olmayan için, kendisine şehadet etmede bütün hal­ler birbirine benzer. Böylece gizli oluşunun, açıklığı­nın şiddetinden ve kendisinden gafletin, aydınlığının parlaklığından ileri gelmesi uzak değildir. Zuhuru­nun şiddetinden dolayı yaratılmışlardan gizlenen, nurunun parlaklığından ötürü onlardan perdelenen Allah’ı teşbih ederim.

Belki bu kelamı da bazı eksik akıllılar tam an­lamıyla kavrayamazlar da “Allah herşeyle beraber­dir, nurun varlıklarla beraber olması gibi” sözümüz­den Onun her mekânda olduğunu anlayabilirler. O mekâna nispet edilmekten yüce ve mukaddestir. Her­halde bu hayali uyandırmaktan en uzak şey, “O her- şeyden önce, herşeyin üstünde, herşeyi zuhur ettiren­dir.” sözümüzdür. Basiret sahibinin marifetine göre zuhur ettiren, zuhur ettirilenden ayrılmaz. İşte “O herşeyle beraberdir.” sözümüzün mânâsı budur.

Ayrıca sana gizli kalmaz ki izhâr eden, izhâr edi­lenle beraber olmakla birlikte ondan önce ve onun üstündedir. Ancak onunla beraberliği bir yönden ve ondan önceliği başka bir yöndendir. Bu sözün çelişik olduğunu zannetme; senin irfan konusundaki derece­nin ölçüsü olan mahsûsâtı dikkatle incele. Elin hare­ketinin nasıl hem elin gölgesinin hareketiyle beraber, hem de ondan önce olduğunu düşün. Artık kimin idrâki bunu anlamaya kâfi değilse ilmin bu çeşidini terketsin. Nitekim her ilmin kendine mahsus adam­ları vardır ve herşey ne için yaratıldıysa o onun için kolaylaştırılmıştır.



--------------------------------------------------



“Rahmanın sureti üzere demekle “Allah’ın sureti üzere” demek arasında fark vardır. Çünkü İlâhî Hazrete bu sureti veren İlâhî Rahmettir.

Sonra Ademe lütfederek ona âlemde bulunan her sınıf varlığı içine alacak şekilde muhtasar bir su­ret verdi. Öyle ki o bütün bir âlem gibi veya âlemin muhtasar bir nüshası gibi oldu. Ve Adem’in bu sureti Allah’ın hattıyla yazılmıştır. Bu, rakamlarla alâkası olmayan ilâhı hattır; nasıl O’nun kelâmı ses ve harf­lerden münezzeh ise, hattı da rakam ve harflerden münezzehtir. Aynı şekilde kalemi tahta veya kamış olmaktan, eli de et ve kemikten münezzehtir. Eğer bu rahmet olmasaydı insanoğlu Rabbini bilmekten âciz kalacaktı; çünkü ancak nefsini bilenler Rabbini bilir. Öyleyse bu rahmet eserlerinden biri olunca, Allah’ın değil Rahmanın sureti üzere oldu. Nitekim İlâhiyet Hazreti; Rahmet Hazretinden, Mülk Haz- retinden ve Rubûbiyet Hazretinden ayrıdır. Bundan dolayı bütün bu Hazretlere ayrı ayrı sığınmakla em­rederek şöyle buyurdu: “De ki: insanların Rabbine, Melikine, İlâhına sığınırım.” (Nas,1-3) Eğer mânâ böyle ol­masaydı, “Allah Adem’i yarattı” sözü lafzen düzgün olmaz, “kendi sureti üzere” demesi gerekirdi. Hal­buki sahih hadiste “ Rahman’ın sureti üzere” şek­linde geçmektedir.



---------------------------------------------------------



“Kur anın zahiri, bâtını, haddi ve matla-ı vardır.” Bu söz bazen mevkûf olarak Hz. Ali'den de nakledilir.

Benim söylediğim şu: Hz. Musa iki ayakkabının çıkarılması emrinden, iki âlemi [dünya ve ahiret] terkedip atmayı anlamış ve emre zâhiren ayakkabılarını çıkarmak, bâtınen de iki âlemi terkederek uymuştur.

İşte ‘itibar’, yani bir şeyden diğerine, zâhirden sırra in­tikal etmek budur. Resulullah’ın (s.a.v.) “İçinde köpek olan eve melek girmez.” hadisini işitip de köpek bes­lemeye devam eden ve “Bu sözden murad zâhir değil­dir, aksine murad kalp evini gazap köpeğinden uzak tutmaktır. Çünkü meleklerin nurlarından hâsıl olan marifete engel olur. Çünkü gazap aklı örten şeydir.” diyenle; bu emre zâhiren uyup kalpteki kötü huyları temizleyen ve: “Köpek, yalnız suretiyle köpek değil­dir, esas olarak mânâsıyla köpektir. O mânâ da yırtı­cılık ve et yiyiciliktir. Şu halde kişinin varlığının ve bedeninin meskeni olan evi köpeğin suretinden uzak tutmak vacip olduğuna göre, kalp evini -ki hakîkî ve has cevherin meskenidir- de köpekliğin şerrinden uzak tutmak daha önemlidir.” diyen arasında fark vardır. Kim ki zâhir ile bâtını birleştirir, o kâmildir. “Kâmil odur ki marifetinin nuru, vera inin nurunu söndürmez.” sözüyle de bunu kastetmişlerdir. Bun­dan dolayı kâmilin, kemâl-i basiret sahibi olmasına rağmen şeriatın herhangi bir emrini terketme konu­sunda nefsine müsamaha etmediğini görürsün.



--------------------------------------------------------------------

İncelik

Resulullah (s.a.v.): “Abdurrahman b. Avf’ın  cen­nete emekleyerek girdiğini gördüm.” buyurduğunda zannetme ki O bu durumu gözleriyle görmedi; bi­lakis uyuyanın rüyada görmesi gibi o da -Abdur­rahman b. Avf mesela o sırada bedenen evinde uyu­yor olsa dahi- uyanıkken bu durumu öylece gördü. Uyku bâtın-ilâhî nur üzerinde duyuların sultasını kırdığı için böylesi müşahedelerde tesirlidir. Nite­kim duyular bâtın-ilâhî nuru meşgul eder, onu du­yular âlemine doğru çeker, yüzünü gayb ve melekût âleminden döndürür. Bazı nebevî nurlar kimi za­man öyle kuvvetli, öyle baskın olur ki duyular on­ları kendi âlemine çekmekten âciz kalır ve meşgul edemez. Böylece peygamber başkasının uykuda gör­düğünü uyanıkken görür. Sonra bu nur kemâlin zir­vesinde bulunursa idrâki yalnız gözle görülenlerden ibaret olmaz, bunlardan sırra geçer, imanın cennet diye isimlendirilen âleme, zenginlik ve malın ise süflî âlem olan şu hayata doğru cezbettiği kendisine keşfolunur. Dünyevî meşgalelere doğru cezbeden daha kuvvetli veya öbürünü engelleyici nitelikte ise, cen­nete doğru gidişe sekte vurur. Eğer iman cezbedi- cisi diğerinden daha kuvvetli ise, kişi cennet yolunda zorluk ve yavaşlık ile birlikte ilerler. Bunun şehadet âlemindeki misali ise “emeklemektir. Böylece sırla­rın nurları Peygambere hayal camlarının (zücâcât) ardından zuhur eder. Burada Resulullah’ın (s.a.v.) müşahedesi Abdurrahman b. Avf ile sınırlı ise de, hükmü yalnız Abdurrahmana mahsus değildir. Bi­lakis basireti kuvvetli ve imanı muhkem, serveti de imanıyla yarışacak kadar çok olan, ancak iman kuvvetinin ağır basmasından dolayı servetinin ima­nına mukavemet edemediği herkes için bu durum geçerlidir.
İşte bu sana peygamberlerin suretleri görüş ve su- rederin ardındaki mânâları müşahede ediş keyfiyetini gösterir.

------------------------------------------------



Hatime

…….

Çünkü nur hidayet için istenir. Hi­dayet yolundan çevrilmiş olan ise bâtıl ve karanlıktır, hatta karanlıktan da kötüdür. Çünkü karanlık hakka götürmediği gibi bâtıla da götürmez. Kâfirlerin akıl­lan ve diğer algıları onlar hakkında ters işler ve onları dalâlete götürmekte yardımlaşır. Böylelerinin misali şöyle bir adama benzer: “Karanlık bir deniz içinde­dir, dalga etrafını sarmıştır; üstünden bir dalga, üs­tünden bir bulut... karanlıklar, bazısı bazısının üs­tünde bulunan karanlıklar (içindedir).” Karanlık bir deniz; içinde bulunan bütün helak edici tehlike­leriyle, değersiz meşguliyetleriyle, kör edici bulanık­lıklarıyla dünyanın kendisidir. Birinci dalga, hayvânî sıfatlara, hissi zevklerle uğraşmaya ve dünyevî ihtiyaç­ları tatmin etmeye davet eden arzulardır. Buna uyan­lar hayvanlar gibi yerler ve zevklenirler. Bu dalganın karanlık olması tabiidir, nitekim bir şeyi sevmek se­veni kör ve sağır yapar.



İkinci dalga, yırtıcı hayvanlara, mahsus gazap, düş­manlık, buğz, kin, haset, Övünme, kibirlenme, çok­luk sahibi olma sıfatlarına yönelten dalgadır. Bunun da karanlık olması tabiidir, çünkü gazap aklı ortadan kaldırır. Üstteki dalga olması da tabiidir, çünkü ço­ğunlukla gazap arzular üzerinde hakimdir, hatta ga­zap kişiyi sardığı zaman arzuları unutturur, istek du­yulan zevkleri bir yana bıraktırır; arzu hiçbir zaman harekete geçmiş olan gazaba karşı duramaz.

Bulut; kâfirle iman arasında, hakkı bilmek ile Kur’an ve akıl güneşinin nuruyla idrâk etmek ara­sında perde olan kötü inançlar, yalancı zanlar, asılsız hayallerden ibarettir. Nitekim bulutun özelliği güne­şin nurunun aydınlatmasına perde olmaktır.

Bütün bunlar karanlık olduğuna göre bunların birbiri üzerine yığılmış karanlıklar olması tabiidir.

Bu karanlıklar uzaktaki şeyler şöyle dursun ya- kındakilerin dahi bilinmesine perde olduğu için­dir ki, kâfirler yanıbaşlarında zuhur etmiş olan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) en küçük bir düşünce ile anlaşı­labilecek olan hallerini bilmekten perdelenmişlerdir. Bundan dolayı onların elini çıkardığı zaman neredeyse göremeyecek’ olduklarını söylemek yerindedir.

Bütün nurların kaynağı İlk-Hak Nur olduğuna göre, her muvahhidin ‘Allah’ın kendisi için bir nur yapmadığı kimsenin nuru olmadığına itikad etmesi gerekir.



İmam Gazzali-Mişkatul Envar(Büyüyenay yay.)
Devamını Oku »