Maddi Bir Medeniyet





Maddi Bir Medeniyet

René Guénon(*)

Modern Batı medeniyetini salt maddî bir medeniyet olmakla suçlayan Doğuluların bütünüyle haklı olduğu şimdiye kadar söylenenlerden açıkça ortaya çıkmaktadır. Yine Batı medeniyetinin gelişimi sadece bu yönde [maddî bakımdan] gerçekleşmiştir ve ona hangi açıdan bakarsak bakalım, bu maddîleşmenin az-çok doğrudan sonuçlarıyla kar­şılaşıyoruz. Bununla birlikte konu hakkında söylediklerimize hâlâ ilave edecek bir şeyler vardır ve ilk olarak “maddecilik/materyalizm” gibi bir kelimenin kullanıldığı farklı biçimleri açıklamak gerekmektedir. Biz bu kelimeyi çağdaş dünyayı nitelemek için kullanacak olursak, kesinlikle maddeci olduklarına inanmayan, ama aynı zamanda hayata bakışlarının modern olduğunu iddia eden farklı kimseler, bunun sırf iftira olduğu inancıyla itirazda bulunacaklardır. Bu yüzden konu hakkında herhangi bir kapalılık oluşmaması için biraz daha açıklamaya ihtiyaç vardır.

“Maddecilik/materyalizm” kelimesinin esas itibarı ile ancak XVI- II. yüzyıla kadar geriye gittiği önemlidir. Terim onu maddenin gerçek varlığını kabul eden teorilere işaret etmek için kullanan filozof Berke­ley tarafından vaz’edilmiştir. Bizi burada ilgilendirenin kelimenin bu kullanımı olmadığım söyleyemeye gerek yoktur ve maddenin varlı­ğı meselesi bizim tartışma konıimuz değildir. Aynı kelime kısa zaman sonra daha sınırlı bir anlam kazanmış ve o zamandan itibaren bu an­lamı muhafaza etmiştir. Böylece kelime var olan her şeyin maddeden ve türevlerinden ibaret olduğunu, bunlardan başka bir şeyin varlığın­dan söz edilemeyeceğini öne süren anlayışa işaret eder olmuştur. Böy­le bir anlayışın yeni olduğu ve öz itibarıyla modern bakış açısının ürü­nü olduğu, bu yüzden en azından modern bakış açısının aslî eğilimle­rine karşılık geldiğini vurgulamak önem arz eder.(**)Ancak biz bu bö­lümde “maddecilik”ten, aynı zamanda oldukça kesin bir anlamda ol­sa da, farklı ve daha geniş bir anlamda bahsedeceğiz. Bu bağlamda ke­limeyi bütün bir zihinsel bakış açısına işaret etmek için kullanıyoruz. Bu bakış açısına ilişkin yukarıda bahsettiğimiz algı da diğer tezâhürler arasında bir tezâhürden ibarettir ve özü itibarı ile herhangi bir felsefî teoriden bağımsızdır. Bu bakış açısının özü, maddî düzleme ait şeyle­re ve bu şeylerle ilgili meşgalelere az-çok bilinçli bir öncelik vermek­te yatar; ister bu meşgaleler hâlâ belli bir spekülatif görünüş taşısın is­ter salt pratik meşgaleler olarak kalsın değişmez. Bunun gerçekte çağ­daşlarımızın büyük çoğunluğunun zihinsel tutumu olduğu ciddi biçim­de inkâr edilemez.

Son yüzyıllar boyunca geliştirilen “kutsal-dışı” bilimin bütünü hissî âlemi araştırmakla sınırlıdır. Bu bilimin ufku hissî âlemle mahduttur ve yöntemi ancak bu âlem içinde geçerlidir. Ancak bu yöntemler başka yöntemleri dışarıda bırakacak şekilde “bilimsel” ilân edilmiştir. Bu da bir tutum olarak, maddî şeylerle ilgilenmeyen her ilmin varlığını red­detmek demektir. Bununla birlikte, böyle düşünen ve batta hayatları­nı özellikle söz konusu bilimlere adayan kimseler arasında dahi kendi­lerini “maddeci” olarak adlandırmayı veya bu adı taşıyan felsefî teoriyi kabul etmeyi reddeden pek çok kimse vardır. Hatta bu kişiler ara­sında bir dinî inancı arzulu biçimde benimseyip ikrar eden ve bu ikrar­larındaki samimiyetlerinde kuşku olmayan kimseler dahi vardır. An­cak bu kişilerin bilimsel tutumlarının, maddeci olduklarını açıkça be­yan eden kimselerin bilimsel tavrından hissedilir bir farkı yoktur.Modern bilimin tanrıtanımaz ve maddeci denilerek reddedilip reddedilme­yeceği meselesi dinî açıdan oldukça tartışılmıştır. Ancak bu mesele ço­ğu zaman yanlış bir çerçeve içinde ele alınmaktadır. Böyle bir bilimin bilinçli bir şekilde ne tanrıtanımazlığı ne de maddeciliği ikrar edece­ği ve kendisinin önyargıları nedeniyle bazı şeyleri görmezden gelmek­le yetineceği, bununla birlikte şu veya bu filozofun yaptığı gibi o şey­leri resmen inkâr etmeyeceği oldukça açıktır. Bu yüzdendir ki modern bilimle ilgili olarak ancak fiilî bir maddecilikten veya uygulamalı mad­decilik olarak isimlendirmeyi sevdiğimiz şeyden bahsedilebilir. Ancak bu durumda kötülük daha ciddileşecektir, çünkü bu takdirde kötülük daha derine nüfûz etmekte ve daha geniş yayılmaktadır.

Bir felsefî tutum “profesyonel” filozoflar arasında dahi oldukça yü­zeysel bir şey olabilir. Dahası bilfiil olumsuzlama ve redden kaçınan, ama kendilerini tam bir kayıtsızlık haline uydurabilen pek çok zihni­yet vardır. Bu da bütün tutumlar arasındaki en tehlikeli olanıdır, çün­kü bir şeyi reddetmek için her halükârda o şeyi az da olsa bir derece düşünmek gerekmektedir. Oysa ilgisizlik tutumu o şey hakkında hiç düşünmemeyi mümkün kılmaktadır. Bütünüyle maddî olan bir bilim kendisini mümkün olan tek bilim olarak ortaya koyduğunda ve insan­lar ondan başka hiçbir geçerli bilginin olmadığı fikrini tartışılmaz bir hakîkat olarak kabul etme alışkanlığını kazandıklarında ve yine insan­lara verilen bütün eğitim böylesi bir bilim “hurâfe”sini -ki bu durum­da onu “bilimcilik” olarak isimlendirmeliyiz- telkin erine eğiliminde olduğunda, şimdi bu insanlar pratikte maddeci olmaması mümkün mü­dür? Bir başka deyişle bu insanlar bütün meşgalelerini madde yönüne nasıl çevirmesinler?

Görünen o ki modern insan için görülebilir ve dokunulabilir olan­dan başkası yoktur. Ya da en azından, onlar başka bir şeylerin de ola­bileceğini teorik olarak kabul etseler dahi o şeylerin ancak bilinmeyen yahut bilinemez şeyler olduğunu alelacele ilân edecek ve böylece o şeylere dair daha fazla düşünme zahmetinden kurtulacaklardır. Bununla birlikte bazı insanlar hâlâ bulunacak ve bu insanlar bir tür bir “başka âlem” fikri oluşturmaya çalışacak, bunu yaparken sadece hayâl güçlerine dayanacak ve o başka âlemi maddî âleme benzer şekilde resmedecek ve zaman, mekân ve hatta bir tür “cismânîlik” de dâhil olmak üzere maddî âleme ait bütün şartları ve özellikleri o âleme taşıyacaktır. Bir başka bağlamda maneviyâtçı algılardan bahsederken böylesi kaba/çirkin maddileştirilmiş temsile dair çok çarpıcı örnekler vermiştik. Ancak orada işaret edilen inançlar kendisinde bu hususî özelliğin [yani kaba maddîciliğin] karikatür derecesinde abartıldığı aşırı bir durumu tem­sil ediyorsa, ruhçuluğun ve ruhçulukla az çok yakınlığı olan fırkaların böylesi bir şeye sahip olmayı tekelinde tuttuğunu düşünmek yanlış ola­caktır.

Gerçekten de, daha genel bir biçimde, hayâlin faydalı sonuçlar vermeyeceği ve normalde kendisine kapalı kalması gereken alanlara sokulması modern Batıkların kendilerini duyular âleminin yukarısına yükseltmekte ne kadar aciz ve yetersiz olduklarını açıkça gösteren bir olgudur. “Tasavvur” ve “tahayyül”ü birbirinden ayırt edemeyen pek çok insan vardır ve Kant gibi kimi filozoflar temsil edilemeyen her şe­yi “tasavvur edilemez” ve “düşünülemez” ilân edecek kadar ileri git­miştir. Aynı şekilde “ruhçuluk” veya “idealizm” ismiyle giden her şey genelde [“Ha Ali Veli, ha Veli Ali” deyiminde olduğu gibi] bir tür yer değiştirmiş maddecilikten ibarettir. Bu sadece bizim “yeni-ruhçuluk” olarak nitelendirdiğimiz şey için değil, felsefî ruhçuluk için de geçerlidir. Şu var ki felsefî ruhçuluk kendisini maddeciliğin tam tersi ola­rak görür. Gerçek şu ki ruhçuluğun ve maddeciliğin, felsefî anlamda ele alındığında, birbirlerinden ayrı olarak bir anlamlan yoktur. Bu iki­si Descartesçı ikiciliğin/düalizmin iki yarısından ibarettir ve bu iki ya­rı radikal bir şekilde birbirinden ayrılmak neticesinde bir tür düşman­lığa dönüştürülmüştür. Ve o zamandan itibaren bütün felsefe bu iki te­rimin arasında gidip gelmiş ve bu ikisinin ötesine geçememiştir. Ruh­çuluk adına rağmen rûhânîlikle/maneviyâtla bir ilgisi yoktur. Ruhçulu­ğun maddecilikle anlaşmazlığı, kendilerini daha yüksek bir bakış açısına konumlandıran ve bu iki zıttın temelde denk olmaya yakın olduğu­nu ve farzedilen zıtlıklarının pek çok hususta sırf lâfzî bir anlaşmazlık­tan ibaret olduğunu gören kimselerin ilgisini çekemez.

Genel manada konuşacak olursak, modern insanlar ölçülebilen, sa­yılabilen veya tartılabilen, yani maddî olan şeylerle ilgilenen bilimden başka bir bilimi tasavvur edemez, çünkü nicel bakış açısı ancak bunla­ra uygulanabilir. Yine niteliği/keyfiyeti niceliğe/kemmiyete indirgeme iddiası modern bilimin en ayırt edici özelliğidir. Bu yönde şöyle bir faraziyede bulunma noktasına kadar ileri gidilmiştir: Kelimenin gerçek anlamında bilim ancak ölçmenin söz konusu olduğu yerde mümkündür ve nicel ilişkiler dışında bilimsel yasalar olamaz. Descartes’ın fizik an­layışı herhangi bir teori ile değil, genel bilimsel bilgi tasavvuru ile iliş­kili bir eğilim olduğundan dolayı reddedilmesine rağmen Descartes’ın “mekanizm”i, her zamankinden daha çok büyüyen ve telâffuz edilen bu eğilimin [yani nitelikleri niceliklere indirgeme eğiliminin] doğuşuna işa­ret eder.

Bugünlerde insanlar ölçmeyi psikoloji sahasında dahi kullan­maya çalışıyorlar, oysa psikolojinin alanı mahiyeti gereği ölçmenin eri­şiminin ötesindedir; böylece onların vardığı yer ölçmenin imkânının sa­dece maddede bulunan bir hususiyete, yani sınırsız bölünebilmesi özel­liğine dayandığını anlamamak olmaktadır. Ya da aynı özelliğin var olan her şeyde bulunduğu farzedilmelidir ki bu da her şeyi maddileştirmek anlamına gelmektedir. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, bölünmenin ve saf çokluğun ilkesi maddedir. Bu yüzdendir ki nicel bakış açısına atfedilen ve —yukarıda gösterdiğimiz gibi— toplumsal alana kadar uzatılan önce­lik, gerçekten de, yukarıda zikredilen anlamda maddeciliği oluşturur. Bununla birlikte bu bakışın felsefî maddecilikle ilişkili olması şart de­ğildir; çünkü bu nicel bakış, modern bakışın özünde var olan eğilim­lerin gelişimi sürecinde gerçekten de tarihsel anlamda felsefi madde­cilikten öncedir. Niteliği niceliğe indirgemeye çalışma hatasının ya da mekanist tipe az-çok uyan bir açıklama yapma girişimlerinin yetersizli­ği üzerinde durmayacağız. Şu anki amacımız bu değildir ve biz bu bağ­lamda sadece hissî düzen içinde dahi bu tip bir bilimin gerçeklikle çok az ilişkisi olduğunu ve gerçekliğin büyük kısmının onun dairesinin dı­şında kaldığını söyleyeceğiz.

“Gerçeklikken bahsederken bir başka gerçek durum zikredilmeli­dir. Bu durum çoğu kimse tarafından kolaylıkla görmezden gelinebilmekle birlikte, tasvir ettiğimiz zihniyetin bir işareti olmak bakımından çok önemlidir. Söz konusu durumdan kastımız “gerçeklik” kelimesi­ni sadece duyulur düzleme/âleme ait gerçekliğe işaret etmek için kul- anma ışkan iğidir. Dil bir halkın veya bir dönemin zihniyetinin ifa­desi olduğundan, bundan bu şekilde konuşanlara göre duyularla kav­ranamayan her şeyin vehimsel ve hatta bütünüyle yok olduğu sonucn çıkarılmalıdır. Onların tam olarak bu durumun bilincinde olmamaları mümkündür; ancak yine de bu olumsuz kanaat esastır ve onlar bunun aksini iddia ederlerse bu iddianın, onların zihniyetindeki daha yüzeysel bir unsurun ifadesi olduğundan -ki onlar bu durumun farkında olmayabilirler- ve onların itirazının sırf lâfzî olduğundan emin olabi. liriz. Eğer bu bir abartıymış gibi görünüyorsa, o halde yapılması gere­ken; örneğin, pek çok insanın varsayılan dinî kanaatlerinin neye var­dığı ve hangi anlama geldiği belirlenmelidir.

Onların din kelimesinden anlayabildikleri mahza kuru bilgi olarak ve mekanik biçimde ezberle­yerek öğrendikleri ve gerçek manada içselleştirip sindirmedikleri, ama belli bir şeklî ve uzlaşısal tutumun parçasını oluşturduğundan hafızala­rında tuttukları ve çeşitli vesilelerle tekrarladıkları birkaç düşünceden ibarettir. Biz bu “dinin küçültülmesine yukarıda işaret etmiştik ve zik­rettiğimiz “lâfzîlik” bu küçültmenin en son aşamasını temsil etmekte­dir. İşte bu yüzdendir ki pek çok sözde “inanan/mü’min” pratik mad­decilik konusunda “inanmayanlar”dan hiç de geri kalmamaktadır. Bu meseleye daha sonra döneceğiz; ama ilk olarak modern bilimin mad­deci tabiatına ilişkin araştırmamızı sonuca ulaştırmalıyız, çünkü bu ko­nu farklı açılardan ele alınmayı gerektirmektedir.

Daha önce zikredilen şu hususa bir kez daha dikkat çekilmelidir: Modern bilimler ne tarafsız bilgi özelliğine sahiptir, ne de onlara ina­nan kimseler için dahi gerisinde sırf pratik mülâhazaların gizlendiği bir maskeden fazlasıdır. Şu var ki bu maske sahte bir aklilik vehmini mu­hafaza etmeyi mümkün kılmaktadır. Bizzat Descartes kendi fiziğini iş­leyip geliştirirken asıl itibarıyla fizikten bir mekanik sistemi, bir tıp ve ahlâk sistemi çıkarmakla ilgileniyordu ve İngiliz deneyciliğinin yayılmasıyla daha da büyük bir değişim yaşandı. Ayrıca, bilimin genel halk kitlesi gözündeki itibarı neredeyse sadece, bilimin ulaşılır kıldığı pra­tik sonuçlara dayanmaktadır; burada da mesele yine görülebilen ve dokunulabilen şeyler meselesidir. Faydacılığın/pragmatizmin bütün mo­dern felsefenin nihaî sonucunu temsil ettiğini ve gerilemesindeki en aşağı aşamaya işaret ettiğini söylemiştik. Ancak felsefî alan dışında & dağınık ve sistemsiz bir faydacılık vardır ve uzun zamandır hep var ol­muştur.

Pratik maddecilik felsefî maddeciliğe nisbetle neyse, bu dağınık ve sistemsiz faydacılık da felsefî faydacılığa nisbetle odur ve insanların genelde “ortak duyu/hiss-i müşterek” dedikleri şeye karışır Ay­rıca, neredeyse içgüdüsel olan bu faydacılık maddeci eğilimden ayrıla­maz: Ortak duyu maddî âlem ufkundan ötesine geçme tehlikesine atıl­mamak ve doğrudan pratik faydadan yoksun hiçbir şeye dikkat affet­memekte bulunur. Hepsinden önemlisi, sadece duyular âlemini gerçek olarak gören ve duyulardan kaynaklananın ötesinde bir bilgi kabul et­meyen de “ortak duyu”dur. Hatta bu sınırlı bilgi derecesi dahi “ortak duyu”nun gözünde ancak maddî ihtiyaçları tatmin ettiği ve bazen de belli bir tür duyguculuğu beslediği için değerlidir, çünkü duygu, çağdaş “ahlâkçılık”ı şok etme pahasına samimi biçimde itiraf edilecekse, ger­çekten de maddeyle çok yakından ilişkilidir. Akla kalan tek yer, pratik amaçların hizmetine koşulmak ve insan bireyinin en aşağı veya cismânî kısmının taleplerine tâbi bir araç olarak, “alet yapan bir alet olarak hareket etmektir. Nitekim Bergson şöyle demiştir: Bütün biçimleri ile “faydacılık” hakikate tam bir kayıtsızlık demektir.

Bu şartlar altında sanayi artık bilimin uygulamasından ve bilimin kendisinden tamamen bağımsız kalması gereken bir uygulamadan ibaret olarak görülemez. Sanayi bilimin bizatihi amacı ve gerekçesi olmakta, böylece bu alanda da normal ilişkilerin tersine çevrildiğini görmekteyiz. Modern dünyanın, kendi bildiği yoldan bilim aradığını iddia ederken dahi meydana getirmek için bütün enerjisini adadığı şey aslında sana­yiyi ve makinaları geliştirmekten başka bir şey değildir. Böylece insan­lar maddeye hâkim olmaya ve onu kendi amaçlarına göre şekillendir­meye çabalarken, başlangıçta da ifade ettiğimiz gibi,, sadece kendileri­ni köleye dönüştürmekte başarılı olmuşlardır. Çünkü insanlar aklî ar­zularını makinalar icat etmeye ve geliştirmeye hasretmekle kalmamış, kendileri de makinalara dönüşmüşlerdir. Bazı sosyologların “iş bölü­mü” adı altında öylesine hevesle savunduğu “ihtisaslaşma/uzmanlaşma” kendisini sadece bilim adamlarına değil, aynı zamanda teknisyen­lere ve şuradan işçilere de dayatmış, böylece bu ikisi için bütün akıllı iş­ler imkânsız hale gelmiştir.

Önceki zamanlardaki zanâatkârlardan/ustalardan çok farklı olan teknisyenler ve sıradan işçiler makinaların kö- leleri haline gelmişler ve onlarla sanki tek bir parça oluşturur duruma gelmişlerdir. Bunlar tam bir mekaniklik içinde, önceden belirlenmiş ve en küçük bir zaman kaybına uğramamak için hiç değişmeyip hep aynı *şekilde yapılan hareketleri sürekli tekrarlamaya mecburdurlar tekrarlamaya.En azından, en gelişmiş “ilerleyiş” aşamasını temsil ettiği düşünülen Amerikan yöntemlerinin gerekleri böyledir. Gerçek şu ki bütün mesele mümkün t olan en büyük miktarı üretmektir. Niteliğe çok az önem verilmektedir ve önemli olan sadece niceliktir. Daha önceden başka alanlarda ulaş­tığımız aynı sonuçla burada bir kez daha karşı karşıya geliyoruz: Modern medeniyet haklı biçimde bir nicelik medeniyeti olarak tasvir edi­lebilir ki bu da onun maddî bir medeniyet olduğunun bir başka söyle­niş biçimidir.

Bu ifadenin doğru olduğuna kendini inandırmak ve ikna etmek için insamn tek yapması gereken, bugünlerde ekonomik faktörlerin hem halkların hem de bireylerin hayatları üzerinde icra ettiği devasa etki­yi fark etmektir. Sanayi, ticaret, maliye; bunlar önemi olan tek şeyler­miş gibi görünmektedir. Bu da bizim bir başka yerde varlığını sürdüren tek toplumsal ayrımların maddî servete dayandığına dair söyledikleri­mizle uyuşmaktadır. Siyaset tamamen ekonominin hâkimiyeti altında görünmekte ve ticarî rekabet halklar arasındaki ilişkiler üzerinde bas­kın bir etki icra etmektedir. Bu sadece bir görünüşten ibaret olabilir ve bu faktörler eylemin sebebi olmaktan ziyade vesileleri/araçları olabilir. Ancak böylesi araçların seçilmesi onları fırsat olarak gören çağın tabi­atım göstermektedir.

Ayrıca, çağdaşlarımız tarihteki olayları belirleyenin sadece ekono­mik şartlar olduğuna inanmışlar ve hatta bunun her zaman böyle ol­duğunu vehmetmektedirler. Hatta her şeyin sadece ekonomik faktör­lerle açıklanabileceğini öne süren bir teori dahi uydurulmuştur ve bu teori “tarihsel maddecilik” namını taşımaktadır. Burada da bizim da­ha önceden işaret ettiğimiz telkin süreçlerinden birisinin etkisi görüle­bilmektedir ve bu etkinin gücü genel zihniyetin eğilimleriyle uyuştuğu için çok daha büyüktür. Ve bu bağlamda sonuç, ekonomik faktörlerin toplumsal alanda meydana gelen neredeyse her şeyi gerçekten de belir­lediğidir. Şurası kesin bir gerçektir ki kitleler her zaman şu veya bu yö­ne yönlendirilmiştir ve denilebilir ki kitlelerin tarihteki rolü asıl itiba­rı ile yönetilmeye izin vermelerinde yatar; çünkü kitleler baskın biçimde edilgen olan unsuru, kelimenin Aristocu anlamında maddeyi temsil eder. Ancak onları bugün yönetmek için sadece maddî araçlara sahip olmak yeterlidir ve bu kez madde kelimesini sıradan anlamında kulla­nıyoruz. Bu da bu çağın ne kadar derinlere battığını açıkça göstermektedir. Aynı zamanda bu aynı kitleler kendilerinin yönetilmediklerine, bilakis kendiliklerinden davrandıklarına ve kendi kendilerini yönettik­lerine inandırılmıştır. Onların bunun doğru olduğuna inanmaları da onların ne kadar akılsız olduğuna dair bir fikir vermektedir.

Ekonomik faktörler zikredildiğine göre, bunu mesele hakkında çok yaygın bir yanılgıya dikkat çekmek için bir fırsat sayalım. Bu yanılgı ti­caret alanında kurulan ilişkilerin insanları birbirine yakınlaştıracağını ve birbirlerini anlamalarını sağlayacağını sanmaktır. Oysa sonuç tam tersidir. Madde, sıkça belirttiğimiz gibi, çokluk ve bölünme tabiatına sahiptir ve bu yüzden bir mücadele ve çatışma kaynağıdır. Benzer şe­kilde, ister halklarla ister bireylerle ilgili olsun, ekonomik alan bir çı­karlar alanı olarak kalır ve böyle de kalmak zorundadır. Özellikle Ba­tı, Doğu ile anlaşmaya bir temel sağlamak için sanayiye, modern bili­me —ki sanayiden ayrı olamaz- bel bağladığından daha fazla bel bağ­layamaz. Eğer Doğulular bu sanayiyi, geçici de olsa sıkıntah bir zorun­luluk olarak kabul etme noktasına gelirlerse -ki bu sanayi onlar için daha fazlası olamaz- işte ancak bu onları Batı’nın işgaline direnmeye ve kendi varlıklarını korumaya imkân veren bir silâh olacaktır. İşlerin başka türlü iyi olmayacağım anlamak önem arz etmektedir. Kendile­rini Batı ile ekonomik rekabet beklentisine veren -her ne kadar böyle bir faaliyetten nefret etseler de- Doğulular bunu ancak tek bir amaç­la yapabilirler: Kendilerini kaba güce, yani sanayinin kendi tasarrufu­na aldığı maddî güce dayalı yabancı hâkimiyetinden kurtarmak. Şid­det şiddeti doğurur; ama bu alanda çatışmayı arayanın Doğulular ol­madığı kabul edilmelidir.

Ayrıca, Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler meselesi yanında, endüst­riyel gelişmenin en bariz sonuçlarından birisi savaş makinalarının sü­rekli mükemmelleştirilmesi ve yıkıcılıklarındaki müthiş artıştır. Sade­ce bu dahî bazı modern “ilerleme” hayranlarının barışsever rüyaları­nı yıkmaya yeter. Ancak bu rüyacılar ve “idealistler” uslanmaz ve saf­dillikleri sınır tanımaz görünmektedir. Bugünlerde o kadar moda olan “insanseverlik” kesinlikle ciddiye alınmayı bak etmemektedir. Fakat tuhaf olan şu ki insanlar savaşın sebep olduğu yıkımların her zaman- kinden büyük olduğu bir zamanda savaşa son verilmesinden bahsederken bunu sadece yıkın araçlarının çoğalması sebebiyle değil aynı za­manda savaşların artık, tamamen profesyonel askerlerden oluşan nisbeten küçük ordular arasında yapılmayıp iki taraftan da -savaştan hiç anlamayanlar da dâhil olmak üzere- bireylerin ayrım yapmadan bir-i birlerine saldırması sebebiyle yapmaktadır. Burada da günümüz kafa karışıklığına dair tipik bir örnek bulunmaktadır ve gerçekten de onu düşünmeye zahmet eden herkes için şu husus hayret vericidir: “Kitlesel askere çağrı” veya “genel seferberlik” oldukça doğal bir şey olarak görülmekte ve çok az istisna hariç, herkesin zihni “ordu millet” fikrini kabul etmektedir. Bunda da sadece sayıların gücüne olan inancın sonu­cu görülmektedir: Devasa savaşan kitleleri harekete geçirmek modern medeniyetin nicel karakteri ile uyumludur. Aynı zamanda, bu şekilde, “zorunlu eğitim” gibi kurumlar aracılığıyla “eşitlikçilik”in talepleri de karşılanmış olmaktadır. Şu da eklenmelidir ki bu genelleştirilmiş savaş­lar bir başka özellikle modern olgunun ortaya çıkması ile mümkün ol­muştur.

Bu olgu “milletler”in oluşumudur ki bu da bir taraftan feodal düzenin yıkılmasının diğer taraftan da eşzamanlı biçimde Ortaçağ Hı­ristiyan âleminin yüksek birliğinin parçalanmasının bir sonucudur. Bi­zi çok uzak noktalara götürecek bir konuyu değerlendirmek için dur­maksızın şunu ifade edelim: İşler daha da kötüleşmiştir ve bunun se­bebi, normal şartlarda etkili bir hakem olması ve tabiatı gereği, siyasî düzene ait bütün çatışmaların üzerinde bir konum işgal etmesi gereken manevî otoriteyi tanımayı reddetmektir. Manevî otoriteyi reddetmek de pratik maddeciliğin bir örneğidir. Teoride böyle bir otoriteyi tanı­dığını iddia eden kimseler dahi pratikte ona, tıpkı dini günlük haya­tın ilgilerinden uzakta tuttukları gibi, toplumsal alanda gerçek bir etki veya müdahale gücü vermezler. İster kamusal ister özel hayatta olsun, hâkim olan aynı zihinsel tavır budur.

Çok nisbî bir bakış açısından olsa da maddî gelişmenin belli avan­tajlar sunduğu kabul edilse dahi, yukarıda açıklaya geldiğimiz sonuçları göz önünde bulundurmak süreriyle, bu avantajların karşısındaki deza­vantajların daha ağır basıp basmadığını pekâlâ sorabiliriz. Biz karşılaş­tırılamaz şekilde daha değerli olup da bu tip bir gelişmenin hatırına fe­da edilen pek çok şeyi, unutulmuş yüksek bilgi şekillerini, yok edilmiş aklîliği ve kaybolmuş maneviyâtı düşünmüyoruz. Modern medeniyeti özünde olduğu şey olarak alıp kabul ettiğimizde, meydana gelen şey­lerin avantajlarım ve dezavantajlarını karşılaştıracak olursak, sonucun, kâr zarar hesabı yapıldığında, olumsuz çıkacağı iddia edilebilir. Şu an gittikçe artan bir hızla çoğalan icatlar çok daha tehlikelidir, çünkü icatlar gerçek doğası onları kullanan insanlar tarafından bilinmeyen güçleri devreye sokmaktadır.

Bu da modern bilimin bilgi olarak, yani fiziksel âlemle sınırlı olduğunda dahi, açıklayıcı bakış açısından değersizliğini kesin biçimde ispatlamaktadır. Aynı zamanda, bu mülâhazaların hiç- bir şekilde pratik uygulamaları kısıtlamadığı gerçeği bu bilimin tarafsız olmaktan uzak olduğunu ve araştırmalarının gerçek objesinin sanayi olduğunu ortaya koymaktadır. Bu icatların -hatta insanlar için ölümcül bir rol oynamak maksadıyla tasarlanmamış, ama yine de pek çok felâkete ve yeryüzünün ekolojisinde beklenmedik rahatsızlıklara sebep olan icatların— böylesi tehlikesi tahmin edilemeyecek ölçüde büyümeye devam edeceğinden, modern dünyanın, henüz daha zaman varken mevcut çok tehlikeli gidişini durdurmazsa, belki de bu araçlar sayesinde kendi yıkımını getirmekte başarılı olacağını çok da uzak olmayan bir tahmin olarak söyleyebiliriz.

Fakat modern icatları tehlikeli olmaları temelinde eleştirmek yeterli değildir ve bundan daha fazlasını yapmalıyız. İnsanlar ilerleme adını vermeye alıştıkları şeylerin “yararlanandan bahsediyorlar ve insan ancak ilerlemenin sırf maddî türden olduğuna işaret etmeye özen gösterdiğinde böyle bir yaran kabul eder. Ama oldukça yüksek ve değerli görülen bu faydalar genelde aldatıcı değil midir? Bugün insanlar “refahlarını bu araçlarla artırdıklarını iddia ediyorlar. Bizim inancımıza göre onların hedefledikleri bu amaç, gerçekten ulaşılacak olsa dahi, bu kadar çok çaba harcamaya değmez. Fakat aynı zamanda, bu hedefe ulaşıldığı son derece tartışmalı görünüyor. Birinci olarak, bü-
tün insanların aynı zevklere ve aynı ihtiyaçlara sahip olmadığı ve herşeye rağmen modern koşuşturmacadan/dur durak bilmezlikten ve hız çılgınlığından kaçınmak isteyip de artık bunu yapacak durumda olmayan pek çok insanın olduğu dikkate alınmalıdır.

Bu insanlara tabiatlarının tamamen tersine olan bir şeyi empoze etmenin bir “yarar” olduğu savunulabilir mi? Bu soruya şöyle bir cevap verilecektir: Bugünlerde böylesi insanların sayısı azdır ve bu yüzden onları ihmal edilebilir bir azınlık olarak görmek savunulabilir. Nitekim siyaset sahasında çoğunluk azınlıkları ezme hakkını kendinde görmektedir ve çoğunluğun gözünde azınlığın açıkça var olma hakkı yoktur, zira onların bizatihi varlığı 'eşitlikçi' tek-biçim arzusuna muhalefet etmektedir. Ancak insanlık bir bütün olarak alınır ve bakışlar sadece Batı dünyasının sakinler ile sınırlandıramazsa, mesele farklı bir cihet kazanmaktadır. Bir an ön. cenin çoğunluğu şimdi azınlık olmamış mıdır? Ama bu durumda artık aynı argüman kullanılmaz ve özel bir çelişki ile, “eşitler” kendi meçle, niyetlerini kendi “üstünlükleri” adına dünyanın geri kalanına empoze etmeye ve kendilerinden hiçbir şey istemeyen insanlar arasında sıkıntı çıkarmaya çalışır.

Bu “üstünlük” sadece maddî anlamda var olduğun­dan, onun en kaba araçlarla empoze edilmesi doğaldır. Onun hakkın­da bir yanlış anlaşılma olmasın: Genel kamuoyu “medeniyet” bahane­sini tam bir iyi niyetle kabul ederse, onu sırf bir ahlâkçı ikiyüzlülüğü ve kendilerinin işgal planlarına ve ekonomik kaygılarına bir kılıf ola­rak görecek kimseler de vardır. Bu kadar çok insanın, bir halkı köleleş­tirmek ve onları bir başka ırk için tasarlanmış âdet ve kurumlan zorla benimsetmek ve kendilerine hiç faydası dokunmayacak şeyleri elde et­meleri için onları en sevimsiz meslekleri edinmeye mecbur etmek yo­luyla en çok değer verdikleri şeyi, yani medeniyetlerini, ellerinden çe­kip almak süreriyle mutlu ettiklerine inandığı zamanlar gerçekten de ne garip zamanlardır! Ne var ki günümüzde durum tam da budur: Mo­dern Batı insanın daha az çalışmayı ve daha azıyla yaşamaya razı olma­yı tercih etmesi fikrine tahammül edemez. Sadece nicelik önemli oldu­ğundan ve duyuların kavrayışından kaçan her şeyiırVar olmadığı iddia edildiğinden maddî şeyler üretmeyen herkesin “aylak” olması gerekti­ği varsayılmaktadır.

Bu meselede genelde Doğululara yöneltilen eleş­tiriyi hiç dikkate almayalım ve Avrupalıların sözümona dinî çevreler­de dahi kendi dinî tefekkür tarikatlarına yönelik takındıkları tavrı göz­lemleyelim. Böylesi bir dünyada aklîliğe yahut sırf derûnî tabiata sa­hip bir şeye artık yer yoktur; çünkü bunlar ne görülebilir ne dokunulabilir, ne tartılabilir ne de sayılabilirdir. Tamamen anlamsız olanları da dâhil olmak üzere bütün biçimleri ile sadece dış eyleme yer vardır. Ayrıca, İngilizlerin “spor”a ilgisinin her geçen gün artması da şaşırtıcı değildir. Modern dünyanın ideali kas gücünü son sınırına kadar geliş­tirmiş “insan hayvam”dır. Modern dünyanın kahramanları, kaba-saba olsalar dahi sporculardır. Halkın coşkusunu kabartan sporculardır ve kalabalığın ateşli ilgisine hâkim olan onların üstün başarılarıdır. Böyle şeylerin mümkün olduğu bir dünya gerçekten derine batmıştır ve so­nuna yaklaşmış görünmektedir.

Fakat bir an için kendimizi ümitlerini maddî refah idealine bağla­mış ve bu yüzden modern “ilerlemecin hayata sunduğu iyileştirmelerle sevmen kimselerin yerine koyalım. Bu kimseler aptal yerine koya­madıklarından emin midirler? Bugün insanların sırf daha hızlı-ulaşım araçları ve benzeri şeyler kullandıklarından ya da daha çalkantılı ye kar­maşık bir hayatları olduğundan dolayı bugün önceden olduklarından daha müftu olduğu doğru mudur? Hakîkat tam tersidir. Huzursuzluk hiçbir gerçek mutluluğun şartı olamaz. Ayrıca insanın ihtiyacı çoğal­dıkça bazı şeylerden yoksun olma ve dolayısıyla mutsuz olma ihtima­li artmaktadır. Modern medeniyet daha büyük yapay ihtiyaçlar yarat­mayı hedeflemekte ve yukarıda işaret ettiğimiz gibi, her zaman, karşı­layabileceğinden fazla ihtiyaçlar yaratacaktır; zira böyle bir gidişat bir kez başlatıldıktan sonra durdurulması çok zorlaşır ve gerçekten de bir aşamada değil de diğer bir aşamada durdurmanın bir sebebi yoktur, in­sanlar için önceden var olmayan ve asla hayâl dahi etmedikleri şeyler olmadan yaşamak sıkıntı değildi.

Buna karşılık şimdi o şeylerden mah­rum kaldıklarında sıkıntı çekmeye mahkûmdurlar; zira onları zorun­lu ihtiyaçlar olarak görmeye alıştılar ve bunun sonucunda o şeyler ger­çekten de onlar için zorunlu ihtiyaç halini aldı. Sonuç olarak var güç­leriyle, kendilerine anladıkları tek tür olan maddî tatmin sunacak şey­leri elde etmeye çalışıyorlar. “Para kazanmaya” yoğunlaşıyorlar; çün­kü bu şeyleri almalarına imkân verecek olan paradır. Ne kadar çok sa­hip olurlarsa o kadar çok arzu ediyorlar; çünkü sürekli yem ihtiyaçlar keşfediyorlar, ta ki bu arayış onların hayatta tek amaçları haline geli­yor. Dolayısıyla bazı “evrimciler”in “var olma mücadelesi” adı altında bilimsel bir yasa değerine yükselttikleri vahşî rekabet, ki mantıkî sonu­cu sadece en güçlü olanın, yani mümkün olan en dar maddî anlamıy­la en güçlü olanın var olma hakkına sahip olmasıdır. Yine, kendileri­ne servet ihsân edilmemiş kimselerin servet sahibi kimselere karşı his­settiği kıskançlık ve hatta nefret...'

Kendilerine eşitlikçi teoriler vaze­dilen insanlar nasıl olur da çevrelerinde en maddî eşya düzeninde, ya­ni kendisine karşı en hassas olmak zorunda oldukları düzende eşitsiz­lik gördüklerinde tepki göstermezler?

Eğer modern medeniyetin kitle­lerde uyandırdığı uygunsuz iştahların baskısı altında bir gün yıkılması mukadder ise, modern medeniyetin temel kötülüğünün adil cezası­nı görmemek için veya ahlâkî değerlendirmede bulunmaksızın modern bilimin fiilinin o fiilin icra edildiği aynı alandaki sonuçlarım ifade etmek için kişinin kör olması gerekir. Incil’de şöyle yazılıdır: “Kılıca sarılan herkes kılıçla helâk olacaktır.” Maddenin vahşî güçlerini serbest bırakanlar aynı güçler tarafından ezilerek helâk olacaklardır; onlar o güçleri aceleyle harekete geçirdiklerinde artık onların efendileri değildirler ve ölümcül seyirlerine başlatıldıktan sonra onları bir daha geri tutamazlar. Tabiatın gücü veya kitleler halindeki insanların gücü veya ikisinin birlikte gücü pek fark etmez; çünkü her üç halde de devre­ye giren ve maddeye üstün gelmeden bu üçünü yönlendirebileceğine inanan kimseleri acımasızca yok eden maddenin yasalarıdır. Incil yine Şöyle der: “Bir ev kendi içinde bölünmüşse, ayakta duramaz.” Bu de­yim, tabiatı gereği kavgaya ve her yönden bölünmeye sebep olmama­sı imkânsız olan modern dünya ve onun maddî medeniyeti hakkından doğrudan geçerlidir. Bundan sonucu çıkarmak çok kolaydır ve kısa za­man içinde işleri tam tersi istikamete çevirmek şeklinde köklü bir deği­şiklik olmazsa mevcut dünyamızı acı bir sonun beklediğini öngörebil­mek için daha fazla açıklama yapmaya gerek yoktur.

Bazı kimselerin bize karşı, modern medeniyeti ve onun maddeci­liğini anlatırken onu [modern medeniyeti] bir derece de olsa hafifle­tecek belli unsurları zikretmediğimiz şeklinde bir serzenişte buluna­cağını çok iyi biliyoruz. Gerçekten de böylesi unsurlar bulunmasaydı, bu medeniyetin acınacak biçimde çoktan yok olması kuvvetle muhte­meldir. Bu yüzden böylesi unsurların varlığını hiçbir şekilde tartışmı­yoruz. Ama aynı zamanda yanılgıya da düşmemeliyiz. Bu başlık altına farklı felsefî hareketleri, örneğin “ruhçuluk”u, “idealizm”i veya çağ­daş akımlar arasında “ahlâkçılık” veya “duyguculuk” biçimini alan her­hangi bir şeyi dâhil etmemiz yanlış olacaktır. Bu meseleleri yukarıda yeterince tartıştık ve sadece bu zihin tutumlarının bize göre teorik ve­ya pratik maddecilikten daha az kutsal-dışı/dünyevî olmadığını ve ger­çekte maddecilikten ilk bakışta göründüğünden çok daha az uzak ol­duğunu zikredelim. Diğer taraftan, eğer gerçek maneviyâtın bazı ka­lıntıları korunmuşsa da-ancak modern bakışa rağmen ve modern ba­kışın hilâfına olabilir. Dar anlamda Batılı unsurlar dikkate alınırsa, bu maneviyât kalıntılarının hâlâ bulunabileceği yer sadece dinî alandır- Ancak içinde yaşadığımız zamanda din algısının  ne kadar çekilip da­raldığına, mü’minlerin dahi dinle ilgili olarak ne kadar yüzeysel ve vasat bir fikir oluşturduklarına ve dinin gerçek maneviyât ile bir ve aynı şey olan akklîliğmden ne oranda soyutlandığına yukarıda işaret etmiş­tik.

Bu şartlar altında bazı ihtimaller hâlâ var ise, bu ihtimaller ancak bilkuvve olarak vardır ve hâlihazırda gerçek etkileri çok azdır. Bunun­la birlikte, bir tür sanallığa çekilse dahi, kendisini boğmak ve yok et­mek için birkaç yüzyıldır yapılan girişimlere rağmen varlığını korudu­ğu görülünce bir dinî geleneğin gücüne hayran kalınır. Ve insan bunun hakkında durup düşündüğünde, bu tür bir direnişle ilgili olarak, insan gücünden fazlasının varlığına işaret eden bir şeyler olduğu açıktır. An­cak bir kez daha tekrar edelim ki söz konusu gelenek modern dünya­ya ait değildir ve modern dünyanın kurucu unsurlarından birisini oluş­turmaz; bilakis modern dünyanın bütün eğilimlerinin ve özlemlerinin tam tersidir. Bunu açıkça söylemek ve aldatıcı uzlaştırmalar aramamak gerekir. Kelimenin gerçek anlamında dinî bakış açısı ile modern zihin tavrı arasında ancak düşmanlık olabilir. Bir taviz ancak dinî bakışı za­yıflatır ve modern zihin tavrını güçlendirir ve bu tavizle modern zih­niyetin düşmanlığı azalmayacaktır, çünkü modern zihniyet insanlıkta­ki insandan üstün bir gerçekliği yansıtan her şeyi tamamen yok etme­yi arzulamaktan kendini alamaz.

Modern Batı’nın Hıristiyan olduğu söylenir, ama bu bir yanılgıdır; modern bakış Hıristiyanlık karşıtıdır, çünkü modern bakış öz itibarı ile din karşıtıdır. Yine modern bakış daha da geniş anlamda din karşıtıdır, çünkü gelenek karşıtıdır. Bu da ona özel karakterini veren ve olduğu şey olmasını sağlayan hususiyetidir. Şurası kesindir ki Hıristiyanlık’tan bir şeyler zamanımızın Hıristiyanlık karşıtı medeniyetine girmiştir ve bu­nun sonucunda bu medeniyetin en “ilerlemiş” temsilcileri -ki onlar ken­dilerini kendilerine has dilde böyle isimlendirirler- dahi gayr-i ihtiyarî ve belki de farkında olmadan dolaylı biçimde de olsa belli bir Hıristi­yan tesire maruz kalmaktan ve maruz kalmaya devam etmekten kendi­lerini alamamışlardır. Durum bu minval üzeredir, çünkü geçmişten ko­puş ne kadar köklü de olsa hiçbir zaman tam bir kopuş halini almaz ve devamlılığı engelleyecek noktaya varamaz. Daha ileri giderek diyeceğiz ki modern dünyada değerli olan ve hâlâ var olan her şey modern dün­yaya her hâlükârda Hıristiyanlık’tan ve Hıristiyanlık kanalıyla gelmiş­tir. Hıristiyanlık kendisiyle birlikte önceki geleneklerin bütün mirasını erm e getirmiş ve o mirası Batı’nın şartlarının izin verdiği ölçüde canlı tutmuş ve kendi içinde hâlâ potansiyel imkânlarını taşımak tadır. Ama kendilerini Hıristiyan olarak isimlendiren kimseler arasın da dahi bu zamanda, bu imkânların tam olarak bilincine sahip birisi var mıdır?

Katoliklik içinde dahi /âhireti ikrar ettikleri inancın derin anla­mını kavrayan ve az,-çok yüzeysel bir biçimde ve akılla değil duygusal olarak inanmakla yetinmeyen ve kendilerinin olduğunu iddia ettikleri dinî geleneğin hakikatini gerçekten “bilen” kimseler nerededir? Böylesi en azından birkaç insanın var olduğuna dair kanıt sevinçle karşılan* malıdır, zira bu Batı için en büyük belki de biricik kurtuluş ümididir. Ancak şimdiye kadar böyle hiç kimsenin varlığından insanları haberdar etmediği kabul edilmelidir. Acaba böylesi kimselerin tıpkı bazı Doğulu bilgeler gibi kendilerine ulaşılmaz bir yalnızlık halinde yaşadıkları dü­şünülebilir mi yoksa bu son ümit de sonunda terk mi edilmelidir? Batı Ortaçağlarda Hıristiyan’dı, ama artık değil. Batı’nın tekrar Hıristiyan olabileceği söylenecekse, bunu bizden daha ateşli biçimde isteyebile­cek kimse yoktur ve umarız Batı’nın yeniden Hıristiyanlaşması etrafta görülen her şeyin bizi farzetmeye götürecek olandan daha kısa bir za­manda gerçekleşir. Ama bu konuda kimse kendi kendini kandırmamalıdır. Bu olacak olursa, modern dünya felâha erecektir.



(*)Editörün notu: The Crisis of the Modern WorlcTun 7. Bölümü. îlk olarak Fran­sızca aslından 1927 yılında basılmıştır.

(**)XVIII. yüzyıldan önce Grek atomculuğundan Dekartçı fiziğe kadar “mekanist” teoriler vardı. Her ne kadar ikisi arasında daha sonraları bir tür ilişki doğura­cak birtakım yakınlıklar olsa da mekanizm materyalizm ile karıştırılmamalı­dır. [Editörün notu: Bu dipnot, Arthur Osbome çevirisinde yer alırken Mar- co Pallis çevirisinde yoktur.]



Geleneğe İhanet - Harry Oldmeadow (insan yay.)
Devamını Oku »

Cahil Bilgi

Cahil Bilgi

İnsanda esrarlı, ele avuca gelmez, sezici, keşfedici ve ya­pıcı bir yetenek vardır ki, onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliktir. İnsana bu özelliği veren şey, kendi var­lığını, kâinatı ve kâinattaki yerini sorgulamasıdır. Sorgu­lamayı da belli disiplinlere kavuşmuş bilimlerle yapar.

Aslında bilimleri birbirinden ayırmak mümkün de­ğildir; hepsi de, insandaki merak unsurunun tatminine yöneliktir. Ancak kolay öğrenilebilmeleri ve araştırma­larda sağlıklı sonuçlar elde edilebilmesi için katı ölçülere ulaşmasa bile sınırları belirlenmiş, farklı disiplinlere ay­rılmıştır. Bu disiplinlerin, bütün sorulara cevap verebil­mesi için de insanın bütün melekelerine açık olması ge­rekmektedir.

Birkaç yüzyıldan beri bilimle ilgili gelişmeler âdeta Batı’nın tekeline girmiştir. Batı’da bilim kiliseye, yâni mâneviyata sırt dönerek geliştiğinden, günümüzde insan­lığın ortak malına dönüşen bilimler sadece aklın mahsû­lüdürler. Halbuki insanın merak unsurunu akıldan başka tatmin edecek sevgi ve sezgi gibi melekeleri de vardır. Bu melekelerin bize kazandıracağı, insanlığı zenginleştirece­ği hususlar birimlerle ifade edilmediği için Batı’nın "mo­dern bilim anlayışının perspektifinde yer almaması, in­sanlığı besleyen en önemli damarı zaafa uğratmıştır. Gü­nümüzde Batı âleminde bir Goethe, Bethoven, bir Pascal’ın yetişmemiş olmasını da bu damarın zaafa uğrama­sında aramalıdır.

İnsanları telakkileri ve hayattan bekledikleri yönlen­dirir. İmkânlar da gayelere göre değerlendirilir. Doğulu­lar genellikle hayatta huzuru, Batılılar ise refahı ararlar. Bundan dolayı Doğuluların bakışlarım iç dünyalarına çe­virmelerine karşı Batılılar İlmî faaliyetlerini, maddî ihti­yaçlarını daha kısa yoldan karşılamak, hayat standartları­nı yükseltmek esasına dayandırdılar.

Maddî ihtiyaçları karşılamak hayatın biricik gayesi haline geldi mi, bu yolda herhangi bir yerde durmanın imkânı yoktur. Çünkü nefis ön plâna çıkarılmıştır; her gün yeni bir şeye ihtiyaç duyacaktır. Her ihtiras gibi, ihti­yaçları karşılama hırsının da soylu hasletleri törpülemesi mukadderdir. Bunun için pragmatik felsefe Batı dünya­sında gün ışığına çıkmış, bilhassa uzak Batı olan Ameri­ka'da hayatın düzenleyicisi olmuştur. Bu telakkî, madde­nin yegâne gerçek olduğunu ifade eden "materyalizm" kelimesini ilk defa Berkeley’e kullandırmıştır.

İnsanoğlu tabiatta yaşar ve maddî ihtiyaçlarını ora­dan karşılar. Auguste Comte de, bunun dışındaki olaylar insanoğlunun ilgilendirmemen diye düşünmüş olmalı ki, tabiatın dışında bir bilginin söz konusu edilemeyeceğini ileri sürer. İlim yolunda rehberi de sadece akıldır. Bergson da zekâyı bir yönüyle bu anlayışa göre tarif eder: "Zekâ, aslî görevi gibi, görünen yanıyla ele alındığında, maddî şeyler, özellikle alet yapan ve bunların imalatını sonsuza kadar değiştirebilen bir yetenektir."

Modern bilimlerin sınırları son yüzyıllarda önemli sayılan birçok bilgin tarafından gayet belirli bir şekilde çizildi. Galile, Kepler, Descartes’in zamanlarından beri gelişen ilmî araştırma metotlarıyla maddî dünyamıza ait sorularda, ölçü ve tartılabilen hususlarda pek çok şeyi is­patlama imkânına kavuşuldu. Ama yegâne kaynağı akıl olduğu için bu metotla gelişen ilimler insanın iç dünyası­na, varlık cevherine, her an bizlere kendini duyuran evrendeki ulvî sırlara gözlerini kapamak mecburiyetinde kaldılar. Ünlü Kant’ın duyularımızı aşan şeyler (noume- non) hakkında kesin bilgiler elde edemeyeceğimizi ileri sürmesi, Batı bilim dünyası bakımından kesin kural oldu İnsanoğlu nereden geliyor, nereye gidiyor? İlk muharrik ve varlığın cevheri nedir? Ruh nedir ve varlığın problem­leri nelerdir?... Bu ve insan zihninden eksik olmayan benzeri soruları "bilinemez"likle damgalayıp, ilim dünya­sının gündeminden çıkardılar.

Batı medeniyetinde idrâkini ve şahsiyetini bulan Schröder de, bu konudaki eksikliği fark etti ve 'Tabiat ve Yunanlılar" adlı eserinde dile getirdi: "İlim emin ve de­ğişmez bilgiler edinmemiz yolunda ulaşabildiğimiz en yüksek seviyeyi temsil etmektedir. Ama etrafımızdaki gerçek dünyaya ait bilgilerin pek yetersiz olduğuna şaşı­yorum. İlim gerçekten kalbimize yakın olan, bizi aşırı de­recede alâkadar eden her şeye karşı müthiş bir sessizlik içindedir... Yaratıcı ve ebediyet, iyi ve kötü, güzel ve çir­kin hakkında bir şey bilmiyoruz. İlim bazen bu hususlara ait sorulara cevap vermeye kalkıyor; fakat verdiği cevap­lar çok defa ciddîye alınamayacak kadar aptalca şeyler oluyor."

Schröder’in de belirttiği üzere, mevcut bilimlerin kurduğu dünyada İnsanî bir hassasiyet yok. Ne çare ki in­san, ona dair bir hassasiyetin bulunmadığı dünyada yaşa­mak zorundadır. Bu dünyaya ayak uydurabilmek için de, doğuştan getirdiği bazı değerleri unutmak mecburiyetin­de kalıyor.

Bugünkü ilimlere "modern"den ziyade "birimlerin il­mi" demek daha yerinde olur. Maddenin mahiyetinden çok, geçirebildiği safhalar, nasıl daha yarayışlı hâle gele­bileceği bizi ilgilendiriyor. Amelî fayda, merak unsuru­muzun yerini almış bulunuyor. Bunun için de geçen yüz­yıllarla mukayese ettiğimizde, yüzyılımızda Batı’nın İlmî gelişmesinin yavaşladığını müşahede ediyoruz. Karl Poper, çağdaş fiziğin içinde bulunduğu uyku halini,''Bir metafizik araştırma programının yokluğuna bağlamakla aynı noktaya işaret ediyor. Bu, çağı aşan kafalar da, ,bugün geldiğimiz noktayı arzu etmiş olsalardı, Descartes hiç bu husûsun altını çizer miydi?: "Bütün felsefe,bir ağaca benzer. Kökleri metafizik, gövdesi fizik ve dalları bütün diğer ilimlerdir."

Üstünkörü bir dikkatle bakılsa bile, bugünkü Batı biliminin bir paradoksun esîri olduğu, kiliseye karşı yüz­yıllarca savunduğu hürriyeti başkalarına tanımadığı anlaşılıyor. Hissedilir dünyanın olaylarını inceleyen ilimler, kendilerini aşan meselelere ilgisiz kalmaktadırlar. Aslın­da bu tavırları özelliklerinin icabı da sayılabilir; fakat kendi iktidar sahalarına girmeyen konuları inkâr etme­melerine rağmen, bilinemeyeceklerini ilân etmeleri çok düşündürücüdür. İnsan, ruh, ölümden sonraki hayat ve benzerlerinin ilim için ebedî meçhul kalacağını kabul ediyorlar. Kendi aczini itiraf etmeyip, takatinin tükendiği yerlere başkalarının girmesine de müsaade etmeyen sınır taşları dikmek İlmî zihniyetin boy attığı hürriyetle ne de­rece bağdaşık? René Guénon Müslüman olduktan sonra (Abdülvahid Yahya) evrene bir başka açıdan bakabiliyor ve gözlerini açtığı medeniyetin çelişkisini sert bir dille eleştiriyor: "İşte hiçbir yerde, hiçbir zaman eşi görülme­miş şey! Hiçbir devirde insanların cahilliklerini ikrar et­tikten sonra, bu ikrarı bir program ve meslek haline ge­tirdikleri ve bunu agnostizm (bilinmezlik, lâedrî) diye sözümona bir öğretiyle yafta olarak resmen taktıkları gö­rülmüş şey değildir."

Kendilerinin bilmediğini, başkalarının da bilmeyece­ğini söylemek ilim dünyasına despotizmi sokmaktır. Bu zihniyet Batı’da oldukça eskidir. "Felsefe bilgiyi genişle­tecek âlet değil, bilgiyi sınırlandıracak bir disiplindir." di­yen Kant’ın sözünün anlamı, kendi idraklerinin sınırını insanlığa mal etmek gayretinin bir başka ifadesidir.

Batı da gelişen ilim, mahiyeti icabı, akli bilgidir.Bu konuda akılcılık, sadece aklın bir değer olduğunu göstermekle kalmıyor, onun üstünde başka birşeyin bulunmadığını, dolayısıyla ilmi bilginin ötesinde mümkün olabilecek bir bilgiden söz edilemeyeceğini savunuyor; böyle olunca da metafiziğin inkârı zaruri hale geliyor,

Bergson ilmi bilginin Acizliğini idrak ediyor; onu sez­gicilik (intnition) ile tamamlamaya çalınarak, bilginin sa­dece akıl yürütme yoluyla değil, doğrudan kavrayışla da kazanılabileceğini ileriye sürüyor. Ancak Bergson, bu sezgisine rağmen konuyu ihatalı bir şekilde kavrayama­mıştır; zira idrakin oluşmasında kültürün payı çok büyük­tür. Kültürlerin temelinde dinler bulunmaktadır; dinlerin mihrakı da Allah anlayışlarıdır. Batılılar müşahhas (so­mut) Tanrı anlayışım kabul etmiş, inançlarım da onun çevresinde yapılandırmalardır. Dolayısıyla kültürünün taşıyıcısı olan Batı insanının idraki da mücerret (soyut) kavramlara yeterince açık değildir. Bunu onların dillerin­de de müşahede ediyoruz. İlimle, sanatla işlenen dilleri eşyanın bütün şekillerini rahatlıkla ifade ettikleri halde, manevî konularda kısırlaşmaktadır. Bunun için de Berg­son eksikliklerini sezebildiği halde, ne yapılması lâzım geldiğini ortaya tam koyamadı. Aslında madde ile madde ötesini birbirinden kesinlikle ayırmak mümkün değildir. İnsan yapısıyla da her ikisinin özetidir. Sanıldığı üzere bunlar birbirine zıt değil, birbirini tamamlayıcıdırlar. Mayasından gelen özellikle insanoğlu birine sahip olursa, diğerini aradığının örneklerine materyalizmin şahlandığı Amerika’da çok sık rastlıyoruz. Amerika gibi modern bir cemiyette dimağları müspet bilimlerle donanmış insanla­rın arasında mistisizm adına saçmalıklar doğuyor, inanıl­maz bir rahatlıkla yayılıyor.

Metafizik, her şeyin bağımlı olduğu küllî iradeye da­ir bilgidir. Metafizikte yükseldikçe birliğe (Vahdet’e) yaklaşılır, aşağılara inildikçe çoklukla karşılaşılır. Metafizığin bulunmadığı yerde, mevcut bütün bilgiler temelden yoksun olduğundan devreye kabuller girer. Metafiziği inkâr bu bilimlere bağımsızlık sağlıyorsa da, onları sığlaştırıyor; bizleri de eşyanın mahiyetinin bilinmeyeceğini ka­bul etmek zorunda bırakıyor. Sonuç itibariyle İlmî faali­yetleri amelî esasa dayandırıyor.

Toplumun harcında önemli payı bulunan metafizik, ya toplumun hurafede boğulmasına sebebe olur, yahut da cemiyetin özünü teşkil edecek manevî dinamizmi or­taya çıkarır. Derinliğini bu manevî dinamizmde bularak, cemiyetin ahlakı, gelenekleri, maddî âlemi ayakta tutan ne varsa oluşur. Metafiziğin hayatın dışına atılmasıyla kader haline gelen dejenerasyon cemiyetin bütün boyut­larına sirayet eder; herşeyi kurutur. Bazı tarihçiler meta­fizik konusunda yapılan yanlışlığın cemiyet için önemi üzerinde durmuşlardır. R. G. Collıgvvood’un şu cümleleri ne kadar dikkat çekicidir: "Greko-Romen uygarlığın çü­rüyüşüne patrisyen yazarların koydukları teşhis, metafi­zik bir hastalıktır... Greko-Romen dünyasını yıkan bar­barların saldırıları değildi... Metafizik bir nedendi. "Put­perest" uygarlık kendi temel inançlarını yaşatmayı bece­remiyor, diyorlardı. Çünkü metafizik çözümlemelerinde­ki yanlışlar yüzünden bu inançların ne olduklarını şaşır­mışlardı... Metafizik salt entelektüel bir lüks olmuş olsay­dı, bunun hiç önemi olmazdı."

Önce de belirtildiği üzere, refah nefsimize hitap eder. İnsan tabiatı da daima tatmin olabileceğinden daha fazla sun’î ihtiyaç üretir. Nefsin ardına düşülünce, yollar bir noktada karanlık dehlizlere dalar. Nefisle pek bağ­daşmayan yüksek idealler, soylu duygular, diğerkâmlık insanı terk edince, hodbinlikle hayat süflileşir.

Bazı Batılı bilginler, içinde bulundukları durumdan bunalıyorlar; telâkkilerini sîgâya çekerken bazen hayatın özünü hissediyorlar. İspanyol düşünürü Unamuno, "Kül­türün bağımsızlığının tartışıldığı bir konferansta (1933' te Madrid) şunları söyledi:"... İtiraf edeyim ki kırk yıllık profesörlük hayatımdan sonra bugün kültürün ne oldu­ğunu bilemeyecek hale geldim. Bildiğim bir şey varsa kültürün beni biraz ezdiğidir. Kendimi yorgun hissediyorum ve zannediyorum ki medenî insanlığın çok büyük bir kısmı yorgundur. Bugün bizim muhtaç olduğumuz barış­tan ziyade sükûndur. Sükûnsuz bir barış vardır ve bu çok fecî bir şeydir."

Huzurun kaynağı yürektir. Hayata onu da katmalı­yız. Akıl bize kendimizi düşündürürken yüreğimiz de başkalarının varlığını bizlere duyurur. Yüreğin kaynaklık yaptığı sevginin bize duyuracaklarını muhakkak ki akılla idrak edemeyiz.

Akılsız bir şey yapmak, klâsik anlamda bilgi sahibi olmak elbette mümkün değildir; fakat aklı putlaştırmak da son derece yanlıştır. Muhyiddin-i Arabî, şu örnekle aklın sınırlarını, çelişkilerini çarpıcı bir şekilde ortaya ko­yuyor: "Birisi peygamberliğini iddia etse, mucizesini de karşısındaki duvarı konuşturmakla göstereceğini söylese, "Konuş ya duvar!" dese ve duvar da konuşsa... Konuşan duvar, "Sus ey şarlatan, sen peygamber değilsin" dese, akıl ne hüküm verecektir! İddia sahibi peygamber olma­sa, duvarı konuşturamazdı; peygamber olsa idi, duvar "Sus ey şarlatan, sen peygamber değilsin" demezdi."

Modern denilen ilimler ortaya bir medeniyet çıkar­dılar. Tabiata karşı, insanın mücadelesinde yardımcı olan bu medeniyet maddenin kombinezonlarına dayanmakta­dır. Maddenin kombinize edilmesinde muharrik unsur akıl olduğuna göre, ortaya çıkan medeniyetin en belirgin özelliğinin hodkâmlık olması tabiîdir; çünkü az önce de işaret edildiği üzere, akıl nalıncı keseri misâli devamlı kendine yontar. Bu telakkî tarzı şahıstan topluma doğru yayıldıkça felaketler de o oranda büyür. Amerika yerlile­rinin Avrupalılar tarafından öldürülmeleri, kitle halinde soy kırımları, Batıkların sömürgelerini talan etmeleri hep bu medeniyetin tabiî sonuçlarıdır.

Bugünkü sanayi medeniyetinin geleceği, pek muhtemelen mevcut anlayıştaki ilim adamlarından, mühendis ve iktisatçılardan ziyade, insan şahsiyetini mükemmelleş­tirme yolunda yeni gayretler sarf edeceklere bağlıdır. Onlar bizlere ruhumuzun ve kalbimizin kalitatif kaynak­larını duyurabilirlerse, maddenin kombinezonlarından oluşan medeniyetimize yüreğimizi katar, onu insanîleştiririz.

Sonuç olarak insanın mutluluğu, bizzat insanın fıtra­tında mevcut bulunan, fakat günümüzde kullanılmayan özelliklerimizin geliştirilmesine bağlıdır. Bu özellikleri­mizin arasında sevgi ve ihsan, akıl kadar önem kazan­mazsa, ihtiraslarımız iyice mahutlaşır; biz de sadece onla­rı tatminle yükümlü kölelere döneriz.

Evet, son dönemlerde Batı’da gelişen bilimler, in­sanlığın refahını yükselttiler. Ama aynı bilgiler karanlığa düşen ışık parçalarını menşeini düşünmeden kovaladığı ve insanlığı maddenin esîri haline getirdiğinden olmalıdır ki bir Hintli bu ilimler için, "Batı ilmi, cahil bir bilgidir" demiştir.

Mehmed Niyazi-Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği
Devamını Oku »

Beyhude Çırpınışlar

Beyhude Çırpınışlar

...'Ortaçağ Avrupası’nda kilise düşünceyi tekeline al­mış, insanı diğer canlılara ve tabiata hakim kılan aklı kelepçelemişti. Bunu kırmak, eski Yunan ve Roma eserle­rinden de faydalanarak çok farklı nitelikle hitaplar yaz­mak, Aristo mantığının karşısında hür bir mantık oluş­turmakla Rönesans doğdu. Bizde ise düşünceyi tekelleri­ne alan dinî kurumlar Engizisyona benzeyen mahkeme­ler kurulmadı. Akıl, düşünce, ilim dinimizin asıl kaynak­larında hayret verecek derecede övüldükleri için araştır­ma ve tefekkür insanoğluna ufuklar boyunca açıktı. İlim insanlarımız Ay’a gitselerdi. Onlara: "Bu isi niçin yaptı­nız?'' diye kimse sormazdı: hatta takdir edilirlerdi. Antik Yunan ve Roma’nın eserleri de İslam dünyasının meç­hulleri değildi. İlim ve irfanla uğraşanlar önemli eserleri­ni biliyor.Fârâbî gibi ünlü filozoflar kitaplarında sık sık alıntılar yapıyorlardı. Neyin Rönesans’ı, niçin ve nasıl gerçekleştirilecekti.Batı bu aşamadan geçti diye bizim de herhangi bir zaman dilimimizi "Türk Rönesans’ı" adıyla anmamız en azından hafiflik olmaz mıydı?

Cumhuriyet öncesi fikir hayatımız kaba çizgilerle üçe ayrılıyordu; İslamcılık, Osmanlıcılık,Batıcılık,Cumhuriyetle beraber Batıcılık resmî görüş haline gelirken diğerleri cılızlaştı. O dönemde dünyada milliyetçilik rüz­gârları esiyordu; biz de ondan nasîbimizi aldık. Dudakla­rımızdan Türklüğü övücü nutuklar dökülürken, Batılılaşmada eksik kalan hususlarımızı da süratle tamamlıyorduk.

Her türlü dış görünüşümüzü Batı’ya uydurmuştuk;devlet sistemimizin ve müesseselerimizin farklı olmamasını da arzuluyorduk; fakat ne yazık ki aramızdaki mesafe giderek açılıyordu. Batılı olduğumuzdan şüphemiz kalmamıştı; yaşama biçimimiz, zevklerimiz gibi fikir cereyanlarımızın da Batılı olmasına dikkat ediyorduk.

İkinci Dünya Savaşı, Batıklara büyük trajediler yaşattı; zengin bir insan bir dilim ekmeğe muhtaç duruma düştü; bir bomba ailenin bütün fertlerini alıp götürdü;gencecik bir kızı yapayalnız bıraktı. Karamsar olması lazım gelen Batılıyı teselli etmek için, hayatın saçmalığını anlatan Egzistansiyalizm felsefesi yaygınlaştırıldı. Aynı acılan yaşamadığımız halde, bu felsefenin bizde de revaç bulması gerçekten manidardır.

Çeşitli sebeplerden dolayı Batı, metafizik dünyasını geliştiremedi. Son yüzyıllarda daha çok madde plânında
hamleler yaptı; medeniyetinin esasını da maddenin kombinezonları oluşturdu. Madde nasıl kombinize edilirse
edilsin, üç boyutludur; benliğinde sonsuzluğa meyil taşıyan inşam sonuna kadar tatmin edemez; hatta belli bir
doyum noktasına gelince de insan maddeden sıkılır. Bunun için Batı’da Empresyonizm, Sürrealizm gibi sanat
akımları doğdu. Sartre’ın deyişiyle, "Gece yarasa olabilecek kibrit kutusu yapmayı" düşünen Picasso maddenin dışında bir dünya arıyordu. Ne gariptir ki deryalar kadar engin olan metafizik dünyamızdan haberi bulunmayan  aydınlarımız da bunalıma girmiş havasına kapıldılar, ruh hallerini anlatan roman, hikâye ve şiirler yazmaya çalıştılar. Ayrıca bizim maddeden sıkılmamıza imkân yoktu;çünkü derileri kemiklerine yapışmış çocuklarımız ekmek bulamıyor, analarımız Anadolu’nun kıraç yaylalarında yalın ayak dolaşıyorlardı. Neye sahiptik ki, maddenin doyumuna ulaşacaktık?..

Sanayisini kurmuş Batılılar için zaruri ihtiyaçlarını karşılamak zor değildi, fakat her gün aynı işi yapmaktan
aynı hayatı yaşamaktan sıkılıyorlardı. Geçim sıkıntısı çekmedikleri için de kendileriyle daha fazla meşgul ola-
biliyorlardı. Dolap beygiri gibi aynı hayatı yaşamak, gözlerinde korkunçlaşıyordu. Kafka, rutin işlerde boğulan
insanı hamam böceği olarak tasvir etti.Kafka’nın romalarındakî bunalım,aydınlarımızın arasında da moda oldu. Halbuki biz sanayi toplumu değildik; insanımız geçimini temin amacıyla sağlam bir iş peşinde koşuyordu.

Sonra biz, şahsen zengin olsak da. yoksul bir toplumun çocuklarıydık. Toplumumuzu bir adım ileriye götürmek,zaruret içinde kıvranan birine yardımcı olmak, bir fakirin yetenekli çocuğuna çağdaş eğitim yaptırmak hayatımızı anlamlı kılabilirdi.

Günlük ihtiyaçlarını temin eden Batılı bunalıma girebilir; zira pek çoğunun idrakinden metafizik alem silinmiştir. Ama bizim asıl görevimiz karnımız doyduktan sonra başlar; "Hakka kulluk, halka hizmet" düşüncesi sonsuz basamaklı merdiven misâli karşımıza çıkar. Nitekim zekât verecek insan bulmanın güçlüğü rivayet edile-
cek kadar müreffeh olduğumuz devirlerde de bizde bunalım söz konusu değildi. Dergâhlarda, tekkelerde şahsi-
yeti dokunan insanımız her gün erdiği kemâlde eksikliğini hissediyor, daha mükemmel olmanın yollarını arıyor-
du. Şimdi ise o dönemle mukayese edilemeyecek ölçüde ciddî sorumlulukların altındayız. Moloz yığınlarının üze-
rinde yaşadığımız tarihimizden, değişik coğrafyaların ve zaman dilimlerinin lif lif dokuduğu kültürümüzden, ça-
ğın ilimleriyle meczolmuş, insanlık için yüreği çarpan bir medeniyet filizlendirmeyi azıcık şuur sahibi insanımız na-
sıl görev bilmez!

Her şeyin gelip, insanın zihniyetinde düğümlendiğini anlayıncaya kadar daha çok ham heveslerin zebûnu ola­cağız. Bütün hamlelerin altında sorumluluğunun ve de­ğerinin idrakinde olan insan bulunur. Onun en belirgin özelliği ciddiyettir. Şahsiyet sahibi, hür düşünceli, hoşgö­rülü, çağın ilimleriyle donanmış insanlardan mahrumiye­timiz, meselelerimizin esasını teşkil ediyor. Ona nasıl sa­hip olabileceğimizi bilirsek, meselelerimizi çözmeye baş­larız. Bu gerçeği İslam’ın dâhi evladı Muhammed İkbal sanatkâr sezgisiyle yakalamış ve şöyle ifade etmiştir: "Hayatın alevi başkalarından ödünç alınamaz. O kendi ruhunun mâbedinde yakılmalıdır."



Mehmed Niyazi-Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği
Devamını Oku »

Müslümanlar ve Yunan Sanatı

Müslümanlar ve Yunan Sanatı

İbrahim içimdeki putları devir.

Asaf Hâlet Çelebi


Mimesis teorisinin, Aristo’yu Avrupa’ya öğretenler, yani müslümanlar tarafından anlaşılmaması -yahut önemsenmemesi- antik sanatlara ilgi duyulmaması yüzündendir. Antik örneklere yönelmeyen bir tecessüs, Aristo’nun mimesis görüşünü de kavrayamazdı.

Gazzali’den sonra bile medreselerde asırlarca okutulan Aristo, bilindiği gibi, müslüman filozoflar tarafından “muallim-i evvel” olarak kabul edilmişti. .Bilinen bütün eserleri, tabii bu arada Poetika da dik­katle okundu ve tartışıldı. Bununla beraber, Yunan sanatının örnekleri İslam dünyasında tanınmadığı, ta­nınsa bile benimsenmediği için, Poetika 'da belirle­nen çerçevesiyle mimesis’in anlaşıldığını söylemek zordur. Fethedilen yeni topraklarda müslümanların karşısına çıkan antik kalıntılardaki heykellerin, resim­lerin vb. onları dehşete düşürdüğünü söyleyebiliriz.

İslâmî dünya görüşünün hassasiyeti dolayısıyla Yunan sanatına pek ilgi göstermeyen müslümanlar,Eflatun’un Devletini ve Aristo’nun Poetiketsını çok iyi bildikleri halde, bu eserlerde adından sık sık söz edilen Homeros’u da hep manalı bir sükutla geçmiş, üzerinde hiç durmamışlardır. Yalnız Biruni’nin İliada  ve Odisseia’dan bazı bölümleri Arapça’ya çevirdiğini biliyoruz. İbn Haldun ise Homeros’tan sadece isim o- larak bahseder ve geçer. De Boer’e göre, müslümanlar Homeros’un “Ancak bir kişi hâkim olabilir” sö­zünden başkasını almamışlardır. “Büyük Yunan dram yazarları ve lirik şairler hakkında en küçük bilgileri bile yoktur. Eski Yunan ancak matematik, tabii ilim­ler ve felsefesiyle tesir icra etmiştir.”

Osmanlılar ise Homeros’u, mitolojiyi ve antik sanatları Ortaçağ müslümanları kadar bile tanımıyor­lardı. Yalnız Montaigne bir denemesinde, Fatih’in Pa­pa II. Pius’a şöyle bir mektup yazdığından söz eder: “İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum. Biz de Italyanlar gibi Troyalılar’ın soyundanız. Yunanlı­lardan Hektor’un öcünü almak, benim kadar onlara da düşer. Onlarsa bana karşı Yunanlılar’ı tutuyorlar." Fatih gerçekten böyle bir mektup yazmış mıdır, bil­miyoruz. Fakat kütüphanesinde Homeros’un lliada’sıyla Hesiodos’un  Theogonya’sının Yunanca yazma nüshaları bulunduğuna göre, doğru da olabi­lir. Bizde Homeros, Hesiodos ve mitolojiden ilk defa geniş olarak söz eden Kâtip Çelebi’dir.

Fatih’in özel ilgileri sayılmazsa, Osmanlılar, fet­hettikleri topraklarda âdeta kaynayan antik heykelle­re ve Bizans döneminden kalma ikonlara karşı son derece ürkek davranmış, hepsini birer “put” olarak görmüşlerdir. Kanuni devrinde yaşanan bir hadise bu bakımdan çok ilgi çekicidir. Mohaç seferinden dönü­lürken, Macar krallığı hâzinesinden İstanbul’a getiri­lenler arasında üç heykel de vardır: Apollon, Herkül ve Diana heykelleri. Sadrazam İbrahim Paşa, bunları Sultanahmet (o günkü adıyla Atmeydanı) meydanın­daki sarayının önüne diktirir. Bu durum, halkın bü­yük tepkisini çeker, hatta devrin şairlerinden biri, “Yeryüzüne iki İbrahim geldi; biri put kırdı, biri put dikti” anlamına gelen şu Farsça beyti söyler: “Dü İb­rahim âmed be-rûy-i cihân/Yekî büt şiken şüd yekî büt nişân.”

Bu beyit, devrin ünlü şairlerinden Figanî’nin -onun tarafından yazıldığı zannedilerek- suç­suz yere idam edilmesine yol açmıştır.

Heykelin putperestlik geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olduğu, özellikle Yunan ve Roma heykelciliği­nin dinî anthrophomorphisme’e dayandığı düşünüle­cek olursa, müslümanların bu sanata niçin daima korku ve şüpheyle baktıklarını anlamak kolaylaşır. Kabe’deki putların da tamamı heykeldi. Bütün put­perestlik geleneklerine savaş açan İslam'ın, bu gele­neklere bağlılığı şüphe götürmeyen sanatlara, bilhas­sa heykele düşman olmaması düşünülemezdi. Esa­sen heykel, muhayyileyi sınırlayan, soyuta geçiş im­kânları alabildiğine kısır ve zorunlu olarak insan vü­cuduna bağlı bir sanattır. Müslümanları, putperestlik geleneklerine bağlı oluşunun yanısıra, bu yönüyle de ittiğini söylemek mümkündür. “Yunan heykeltraşı” diyor Henri Lechat, “tanrı heykelleri vücuda getirme­ye davet edilir edilmez, hedefi insana benzeyen fakat insandan üstün olan ilahlar göstermek ve bu suretle çok seçkin, çok asil ve daha güzel bir insanlığı ta­hakkuk ettirmek olacaktı.”

Tanrılarını tecessüm ettirmek gayesiyle yola çı­kan Yunanlı heykeltraş, her adımda karşılaştığı sport­menlerin güzel vücutlarını aşamıyor, yani insan vü­cudu dışında bir güzellik düşünemiyordu. Kısaca ifa­de etmek gerekirse, Yunan heykelciliğinin başlıca konusu, tanrılarla sportmen im an vücudunun karışı­mı olan ideal insandı. Ve ideal insan, hemen her za­man çıplaktı.

İnandıkları din, insan vücudunun teşhirini ya­sakladığı için örtünmeyi bir yaşama biçimi haline ge­tiren müslümanların bu çıplak heykellerle karşılaştık­ları zaman nasıl tepki gösterdiklerini tahmin etmek zor değildir. Ayrıca, putperestlikle savaşan bir dinin mensupları, yakışıksız işler yapan tanrı ve tanrıçala­rın dünyasına, yani mitolojiye ilgi duyamazlardı. Üstelik bu tanrı ve tanrıçaların insan biçiminde teces­süm ettirilmeleri, yani anthropomorphisme, bir müslümanın asla kabul edemeyeceği bir anlayıştı. Kaldı ki güzeli insan vücuduyla sınırlayan, düzen fikrinden sonsuza geçemeyen Yunan sanatının müslümanlara verebileceği bir şey yoktu.

İslam’ı kabul etmeden önce, heykelcilikte kü­çümsenemeyecek bir seviyeye ulaşan Türkler ve îranlılar da, müslüman olduktan sonra, İslam’ın yakla­şımım benimsemişlerdir. İslam’ın kendi bünyesine yabancı gelenekleri zaman içinde temessül ederek soyuta yönelttiği hemen farkedilmektedir. Mesela Türk heykelciliği, İslamiyet’le birlikte müstakil bir sanat olmaktan çıkmış, mimariye yardımcı bir unsur olarak tezyini özellikler kazanmıştır. Osmanlı döne­minde ise, müslüman hayatından tamamen çekilen heykelin, varlığını mimarinin soyut formlarında ve mezar taşlarında belli ölçüde devam ettirdiği söyle­nebilir.



Beşir Ayvazoğlu-İslam Estetiği
Devamını Oku »

Sahabe Arasındaki İhtilaflara Genel Bir Bakış ve Tarihçilerin Durumu

Sahabe Arasındaki İhtilaflara Genel Bir Bakış ve Tarihçilerin Durumu

İlk başta şu hususun altını çizelim.Ehli Sünnet alimleri, konu hakkında bilgi edinmek,Sahabeye dil uzatanların görüşlerini çürütmek, bu hususta yazılmış kitapları tedris etmek vb. ihtiyaç durumları hariç Sahabe arasında cereyan eden hadiselerde tafsilata girmekten kaçınmanın vacip olduğu görüşündedirler Bizim ise şu günlerde bu mevzuya grmemiz, biraz tafsilata inmemiz, Kitab ve Sünnet nasslarının İşaret ettiği şekilde, ayrıca doğru tarihi bilgiler ve muteber alimlerimizin görüşleri ışığında bu konuyu enine boyuna tahkik etmemiz bir zorunluluk arzetmektadlr, tabii bu makale çerçevesinde bunu gerçekleştirebilmemiz biraz zor olduğu İçin bu konuya genel bir bakış atfetmekle yetineceğiz. Tafsilata İnmek isteyenler Faslul Hitab fi Mevagıfl'l-Ashab İsimli eserimize başvurabilirler.

Alimlerimiz ve Sahabe Arasındaki İhtilaflar

Bu meseleyle ilgili olarak yüzlerce İslam âlimi, görüş-lerini genel bir çerçeve İçinde ortaya koymuşlardır ve bu görüşlerin mazmunu ve mahsulü belli bir noktadadır. Bu sebeple Ehl-I Sünnet'ln önde gelen âlimlerinden sadece üç kişinin görüşlerini nakille İktifa edeceğiz ki bunlar İmam el-Gazzalî, İmam en-Nevevfive imam Ibn Hacer el-Heytemidlr. Nitekim mezkûr âlimlerin görüşleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin bu konudaki görüşlerinin âdeta bir hasılası ve özü niteliğindedir.

İmam el-Gazzalî (r.aleyh), el-iktisâd fi'l-l'tikâd adlı kitabında şöyle der:

"Bil ki insanlar arasında Sahabe ve Hulefa-i Raşidîn hakkında çeşitli şekillerde sınırları aşanlar olmuştur. Kimi Hulefa-i Raşidîn'e övgüde o derece ileri gitmiştir ki neredeyse onların ismetini İddia eder bir noktaya varmıştır. Kimi ise ta'n u teşni'e girişip Sahabe’ye [pervasızca] dil uzatmıştır. Sen sen ol bu iki zümreden olma ve İtikatta orta yolu tut !

“Bil ki, Allah’ın Kitabı, Ensar ve Muhacir hakkında [nice] övgüler içermektedir ve Hz. Peygamber'in de (s.a.v) tevatür derecesine ulaşmış bulunan ve farklı ifadelerle/lafızlarla onları tezkiye ettiği birçok hadisi bulunmaktadır. Mesela bu hadislerden bazıları şun-lardır: "Ashabım yıldızlar gibidir onlardan hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz." "En hayırlı nesil benim dönemimde olanlar, sonra daha sonra gelenlerdir.” Onlar hakkında sahip olman gereken itikat budur. Yine onlar hakkında, hüsn-i zannın gerektirdiği hallere halel getirecek türden haberlerden ve su-i zandan uzak durman gerekir. Onlar hakkında rivayet edilen yergi türünden haberlerin çoğunluğu taassubun çocuğudur ve aslı astarı yoktur. Sahih bir şekilde sabit olmuş rivayetlerin ise mutlaka bir tevili de bulunmakladır, Tevilin olmadığı yerde de (insanoğlunun noksan ile malul olduğu kabilinden) akıl ve mantık bu kadar hata ve sürçmeyi tecviz eder.

"Muaviyenin Hz.Ali (Allah ikisinden de razı olsun) ile kıtali; Hz, Aişe'nln (r.anha) Basra’ya doğru yolu çıkması konusunda bilinegelen şudur: Hz, Aişe (r.anha) fitneyi dindirmek İsteğiyle yola çıkmıştır, ancak İşler yolundan sapmış ve kontrol kaybedilmiştir. Ne diyelim, bazen İşlerin akıbeti, öncesinde murad edilen İstikamette kalmıyor ve çığırından çıkabiliyor.

“Keza Muaviye'nln de, yaptığı işlerde, bir tevile tabi olduğunu, kendince hayırlı bir şeyleri hesab/murad ettiğini düşünmek gerekir. Bu minval haricinde rivayet edilegelen âhâd haberlerin doğrusu-yanlışı birbirine karışmıştır. Uydurma rivayetlerin çoğunluğunun kaynağında ise Rafiziler, Haricîler ve üstüne vazife olmayan meselelere dalmaya pek hevesli tufeyli tipler durur. Bundan dolayı sahihliği sabit olmamış her rivayet karşısında İnkârı kuşanman ve sabit olanlara da güzel bir tevil bulman gerekir. Tevile yol bulamayıp da tıkandığın an üzerine düşen, “Belki [bunun] bir tevili, meşru bir mazereti vardır da künhüne ben vakıf olamadım" demektir.

“Bil ki, bu makamda sen, ya bir Müslüman hakkında su-i zan besleyip, ona ta’n etmek ve yalancı konumuna düşmek ya da hüsn-i zan besleyip dilini ona ta'ndan uzak tutmak ve hatalı konumuna düşmekle karşı karşıyasın. Her halükârda Müslümanlar hakkında hüsn-i zanda bulunup hataya düşmek, onlara ta’n edip doğruyu ummaktan/bulmaktan daha selim bir yoldur. Mesela bir kimse Şeytan'a, Ebû Cehil'e, Ebû Leheb’e veya kötülerden herhangi bir kötüye ömür boyu lanet etmemiş olsa bile onun bu sükutu kendisine bir zarar vermez. Ama bir Müslümana, bir kerecik olsun, Allah katında beri olduğu bir şeyi isnad eder de ona dil uzatırsa kendisini helake arzetmiş olur. Üstelik insanlar hakkında bilinen kötü hasletleri dile getirmek cevaz bulmamış bir husustur. Zira şeriat gıybeti şiddetle menetmiştir. Dile getirilen şeyler, gıybeti edilen kişide muhakkak olsa bile bu durum yine de yasaklanmıştır.

“Bütün bu açıklamaları dikkatle okuyan kimse, tab(iyat)ında fuzulî işlere meyyal bir taraf yoksa, sükutu kendine düstur edinir ve ezcümle bütün Müslümanlar hakkında hüsn-i zannı elden bırakmaz, bütün selef-i salihin hakkında da dili ancak övgüye döner. Sahabe'nin geneli hakkındaki sözün/hükmün ana ekseni de bu çerçevededir.”

İmam en-Nevevî (r.aleyh), Şerh-I Müslim (15/144- 146)’da şöyle der:

“Osman (r.a)’ın hilafeti icmâ ile sahihtir ve mazlum olarak şehit edilmiştir. Onu öldürenler ise fasıktırlar. Zira katli gerektiren sebepler bellidir ve Osman’dan da katledilmesini gerektirecek hiçbir şey sadır olmamıştır; ayrıca Sahabe’den hiç kimse onun katline iştirak etmemiştir. Onu şehit edenler, birtakım seciyesiz kabile mensupları, birtakım rezil ve sefih kimseler ile barbar ayak takımıdır. Bunlar kendi aralarında hizipleşmiş ve onu öldürmek için Mısır'dan gelmişlerdir. Sahabîler onlara güç yetirememiş ve böylece Hz. Osman belli bir zaman muhasara altında tutulduktan sonra bu kimseler tarafından şehit edilmiştir.

“Hz. Ali (r.a)’ın da hilafeti icmâ ile sahihtir. Döneminin tek halifesidir ve ondan gayrı kimsenin [onun karşı-sında] halifeliği söz konusu değildir.

“Hz. Muaviye (r.a)’a gelince; adaletli, fazilet sahibi ve Sahabe'nin seçkinlerindendir. Hz Ali (r.a) ile aralarında vuku bulan savaş, her iki tarafın kendisine göre doğru yolda olduklarına inandıkları bazı sebeplere müstenittir. Allah hepsinden razı olsun, onların tamamı adalet sahibidirler. Aralarında vuku bulan şeyler, onların hiçbirinin adalet sıfatını düşürmemiştir. Zira onların hepsi ictihad etmiş/müctehid kimselerdir ve içtihada mahal olan noktalarda ihtilaf etmişlerdir. Bazı müctehidlerin bir takım kimselerin öldürülmesinin caiz olup olmadığı hususunda ve buna benzer meselelerde yaptıkları ictihadlar sonucu ihtilaf etmeleri gibi ki en nihayetinde bu durum onlara bir eksiklik getirmez.

“Şunu da bil ki, bu savaşların sebebi, [o günkü] hadi-selerin son derece karışık/kapalı, içinden çıkılmayacak derecede benzeşik olmasıdır. Bu kapalılık ve benzeşme sonucunda ictihadlarında ihtilaf etmiş ve sonuç olarak üç gruba ayrılmışlardır:

“Birinci grup; bunların içtihadına göre kendileri haklı-dırlar ve karşılarında duranlar ise baği taraftır. Bu durumda imamı destekleyip ona karşı çıkanlarla savaşmanın vacip olduğuna inanmışlar ve öyle de yapmışlardır. Nitekim bu düşüncede olan bir kimsenin adil imama yardımdan geri kalıp bağilere karşı savaşmaması inancı gereği caiz değildir.

ikinci grup; bunların tam tersine, hakkın kendi taraflarında olduğunu ve karşılarında duranların baği konumunda bulunduğunu, dolayısıyla onlarla savaşmanın vacip olduğunu, yine ictihadları sonucu, düşünenlerdir.

“Üçüncü grup; bu gruptakiler için mesele vuzuha kavuşmamış ve hangi tarafa katılmaları gerektiği noktasında işin İçinden çıkamayınca ne bu tarafa ne öteki tarafa katılmışlar, bilakis her iki taraftan da uzak durmuşlardır. Onların bu uzak duruşları/itizalleri onlar hakkında vacip olan bir durumdur. Zira bir müslümana karşı kıtale yeltenmek, ortada meşru ve apaçık sebepler olmadıkça haramdır. Şayet ictihadlarında iki taraftan birine katılmaları gerektiği sonucuna ulaşsalardı, haklı olan tarafa katılmak ve bağilere karşı savaşmaktan imtina edemezlerdi. Dolayısıyla Allah cümlesinden razı olsun hepsi mazurdurlar. Bu sebeple Ehl-i hak ve icmâ'ın kendileriyle akdolunduğu âlimler, onların şahitlikleri ve rivayetlerinin makbul, ayrıca adaletlerinin kâmil olduğu konusunda ittifak etmişler-dir. (İmam en-Nevevî’den alıntımız buraya kadardı.)"
Burada şu hususun altını çizmek isterim: Her iki tarafa katılmayıp fitneden uzak duran üçüncü grup Sahabe’nin kahir ekseriyetinin içinde olduğu gruptur. Nitekim Ibn Kesir el-Bidaye ve’n-Nihaye (7/265)'de Ibn Teymiyye Minhacu’s-Sünne (6/236)’da şöyle demişlerdir: Cumhur-u Sahabe’nin ve en faziletlilerinin fitneden uzak durduğu en sahih senedlerle sabit/malum olan bir husustur. Nitekim Muhammed b. Sîrîn’in şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Fitne ateşi tutuştuğunda, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Ashabı on bin kişi kadar idi; ancak savaşa karışanların sayısı yüz kişi, belki de otuz kişi değildi.”
Ibn Hacer el-Heytemî ise, es-Sevâiku'l-Muhrika isimli eserinde (214) şöyle der:
“Sahabe arasında meydana gelen hadiseler karşısında dilimizi tutmamız vaciptir. Bu hususta tarihçilerin mugalata nevinden haberlerinden ve özellikle de cahil Rafızîler ile bidat ehli bir takım kimselerin Sahabe’den herhangi birine ta’n amaçlı uydurmalarından olabildiğince uzak durmak lazımdır. Değil mi ki Hz. Peygamber (s.a.v): "Ashabım zikrolunduğu zaman dillerinize hâkim olun" buyurmuştur.

“Binaenaleyh bu konuyla ilgili herhangi bir şey duyan kimsenin, onu iyiden iyiye tahkik etmesi gerekir. Yoksa onlarla ilgili olarak bir kitapta bir şey gördü, ya da herhangi bir şahıstan bir şey duydu diye bunu hemencecik onlar hakkında sabit olmuş bir habermiş gibi kabul etmemesi, bilakis meseleyi iyice araştırması ve haberin sıhhati var mıdır yok mudur bundan emin olması lazımdır. [Sıhhatinden emin olduğu bir şeyi de] en güzel şekliyle tevil etmeli ve en güzel çıkış yollarına hamlet- melidir ki onlar, buna hakkıyla layık kimselerdir. Nitekim faziletleri ve emsalsiz hüsnühalleri söze hacet bırakmayacak derecede açıktır. Bu konuyu tafsil etmek ise hayli zaman ister.

“Aralarında vuku bulmuş münazaalar ve  muharebelerin de elbet bir tevil ve tefsiri vardır.

“Onlara dil uzatmak, onlara ta’n etmek ise, eğer Hz. Aişe’ye (r.anha) iftira etmek veya babası Hz. Ebû Bekir’in (r.a) sahabîliğini inkâr etmek gibi kat’î delillerle sübut bulmuş durumlara muhalif ise apaçık küfürdür. Yok eğer bundan maada bir dil uzatma söz konusu ise o zaman da bu [ilk dillendirenin, sonrasında her dillendirenin günahına ortak olacağı türden bir] bidattir ve fasıklıktır.”

Tarihçiler ve Sahabe ile ilgili Asılsız Rivayetler

Tarih kitaplarında Sahabe’ye ta’n eden ve onların şanına halel getirebilecek türden rivayetlerin çoğu yalan olup asılsızdır. Bu hususla ilgili olarak ilerleyen sayfalarda tarihçileri üç kısma ayıracağız.
Dikkat edilirse İmam el-Gazzalî, Ibn Teymiyye, Ibn Hacer el-Heytemî gibi âlimlerden naklettiğimiz yuka-rıdaki ifadelerin, tarih kitaplarında yer etmiş olan Sahabe hakkındaki ta’n ve ayıplayıcı haberlerin çoğunun yalan ve itimat edilemez olduğu noktasında birleştiği görülür, özellikle bu noktaya vurguda bulunmuşlardır. Zira tarihçiler, naklettikleri rivayetlerin tümünde doğru ve sağlıklı bir yol takip etmemişlerdir. Onlardan hiçbiri de konuyla ilgili rivayetlerinin dosdoğru, arı-duru tarihî gerçekler olduğunu söylemiş değildir. Dolayısıyladır ki bu hususta tarihçileri üçe ayırmak gerekmektedir:
1- Birinci grup, dindarlığın ve Allaha yaklaşmanın âdeta Sahabe ve selef-i salihini istihkar edici, onları küçük düşürücü türden hadisler peydahlamakla tamama erebileceğine kani olanlardır. Ebû Mihnef Lut b. Yahya, Hişam el-Kelbî bu grubun ilk misalleri. Murucu’z-Zeheb müellifi el-Mes’udî’yi ve el- Ya’kubî’yi de bu gruba ilhak etmek mümkündür. Şiâ ve Rafızîlerin, Sahabe ve Sahabe tarihi hakkında kitaplarına dercettikleri haberlerin neredeyse tamamı bu kabildendir.

Yine el-imâme ve’s-Siyase adlı eser de bu kabil olup ibn Kuteybe’ye nisbet edilmesi, Faslu’l-Hitab isimli eserimizde de açıkladığımız üzere tamamen asılsızdır.

2- İkinci grup tarihçiler ise İmam İbn Cerir et-Taberî, İmam ibn Asâkir, el-Hafız Ibn Kesir gibi dini bütün, emanet ve insaf ehli, ilim sahibi kimselerdir. Bunlar her mezhep ve meşrepten tarihçilerin haberlerini derlemeyi insafın ve emanetin bir gereği olarak görmüşlerdir. Mesela fanatik bir Şiî olan Ebû Mihnef Lut b. Yahya ile mutedil bir Şiî olan Seyf b. Ömer el-lrakî’nin rivayetlerini [göz önünde bulundurulsun ve bilinsin diye] kitaplarına almışlardır.

Bu grup, hepsinde olmasa bile rivayetlerinin çoğunlu-ğunda rivayetlerin senedlerini de kitaplarında zikret-mişlerdir. Ta ki herhangi bir araştırmacı/okuyucu riva-yetiyle birlikte o haberi rivayet eden ravinin de kim ve ne hal üzere olduğunu iyiden iyiye tahkik edebilsin ve eleştirisini de somut bir şekilde ortaya koyabilsin, işte böyle yapmakla sorumluluğu kendi uhdelerinden çıkardıklarına ve “Sorumluluk ravinin uhdesindedir”; “Sana bir şey isnad eden sana sorumluluk yüklemiştir” kaideleri fehvasınca bu sorumluluğu ravilere yük-lediklerine inanmışlardır. Nitekim mütekaddim “hadis hafızları/âlimleri", -ibn Hacer el-Askalanî’nin dedediği gibi- senedi zikretmeyi, haberin/metnin ne olup olmadığının beyanı [senedi, âdeta haberin aynası] ve [yer yer] içeriğine atf-ı nazardan müstağni kılacağını varsaymışlardır. Zira o dönemlerde “llm-i Isnad" kemalinin zirvesinde yaşamaktadır.

Yine bu grupta yer alan tarihçiler, nakletmiş oldukları tarihî haberlerde kesinkes doğruluk aramadıklarını açık bir şekilde ifade etmişlerdir.

Nitekim İmam et- Taberî tarih’inin mukaddimesinde şöyle demektedir: “Bu eserimde yer verdiğim geçmiş(tekiler)le ilgili, doğruluk namına aslı astarı olmadığı için okuyucuda nefret uyandıran, işitenin kulaklarını tırmalayan ve gerçekte doğruluk payı da bulunmayan bazı rivayetler, bilinmelidir ki bizim cenahımızdan gelmiş şeyler olmayıp, bilakis bazı nakilan-ı ahbardan tarafımıza ulaşmıştır ve biz de, bize her nasıl ulaştı ise öylece rivayet etmişizdir..."

Yine şöyle demiştir: “Bizim bu eseri telif ederken bu tür rivayetlere yer vermekliğimiz, ihticac ve istidlal kastına matuf değildir."

İbn Kesir de Tarih’inde Ebû Mihneften çokça nakiller-de bulunmuş ancak şu ihtarı da gözler önüne koy-muştur: “Ebû Mihnef, bir Şiî’dir, ümmetin nazarınca hadis konusunda “zayıftır (daîfu’l-hadis).” “Rivayet ettiği şeylerde, özellikle de Şiîlik konusundaki rivayetlerinde son derece güvenilmezdir (müttehemun).” El- Bidâye ve'n- Nihaye (81202-274)

İşte bu sebeplerle Ebû Mihnef ve el-Kelbî gibi ravilerin tarih kitaplarında isimlerinin geçtiğini görmekteyiz. Bununla beraber bu ikinci grup tarihçiler, sık sık haberin sahihlik, zayıflık ve uydurma olma gibi durumlarına dikkat çekmişlerdir. Ibn Kesir bu hususta en fazla paya sahip olanlardandır. Zira bazı rivayetlerinde “Bunun sıhhati yoktur”, “Bu münkerdir”, “Bu Sahabe’nin adaletine muhaliftir” gibi uyarılarını görmekteyiz.Bu tereke bize, bizim tarihimizdir diye ulaş(tırıl)mış değildir. Bilakis tarihimizin içinden satır satır süzülüp çıkarılacağı zengin bir araştırma kaynağıdır.

3. Üçüncü grup tarihçiler, hiçbir araştırma ve tahkik zahmetine katlanmadan, doğru mudur yanlış mıdır endişesini taşımadan şuradan buradan kotardıkları rivayetleri, metinlerini senedlerinden kopararak ve bunları sanki de müsellem tarihî gerçeklermiş gibi kitaplarına derceden ve böylelikle de insanların -hatta bazen en değerli âlimlerin bile- hakikat noktasında kafasını karıştıran kimselerdir, öyle ki -bu pek hoş, nahoş mu demeliydik- maharetleri sonucunda çoğu doğruluktan zerre miskal nasibini almamış uydurmalar, insanlar arasında ve hatta yer yer İlmî ortamlarda dahi tartışma götürmez gerçekler haline dönüşmüştür.

Suyûtî’nin Târihu’l-Hulafâ’sı, Şeblencî'nin uydurma rivayetlerle dolu olan Nuru'l-Absâriı, Türk tarihçi Asım Köksal’ın büyük hacimli İslam Tarihi bu grubun içinde anılacaklardandır. Örneğin Asım Koksal, İslam Tarihi adlı eserine ne bulduysa koymuştur. İlmî tahkikten hiç nasiplenmemiş dense sezadır, özellikle de Kerbela Vakası’na ayırdığı bölüm bu kabildir. Binaenaleyh bu üçüncü grup tarihçilerin eserlerinden ve içindeki rivayetlere itimattan şiddetle kaçınmak gerekir.
Tarihçilerin bu şekilde taksime tabi tutulmasının sebebine ve bunun Sahabe’yle ilgili boyutuna gelince: Sahabe arasında cereyan eden ihtilaflar, savaşlar ve ilgili hallerin tedvini, yani bu olayların yazıya geçirilmesi geç bir döneme denk gelir. Bu olayları tedvin edenlerin geneli de bidat ehli kimselerdir. Nasr b. Müzâhim el-Minkarî, Ebû Mihnef Lut b. Yahya ve onun tabakasından olan emsalleri gibi ki bunlar, özel anlamda Hulefa-i Raşidîn tarihini ifsat eden, genel anlamda da Sahabe tarihini çarpıtıp bulandıran kimselerdir. Bunlardan sonraki dönemlerde el-Ya’kubî, el-Mes’udî ve el-lmame ve’s-Siyase adlı eserin sahibi ve benzerleri gelir.

İşte sözünü ettiğimiz batıl rivayetler onlar nezdinde âdeta sıhhat bulmuş, aksi de batıl addedilmiş, bu da yetmezmiş gibi bu rivayetlere eklediklerini de eklemişlerdir.

... Hadis rivayetlerinde olduğu gibi tarihî rivayetlerde de cerh ve tadil'in hakkıyla işletilmemiş olması, tarih-çiler hakkında işaret olunması gereken bir başka önemli eksikliktir...

Bu tarihçilerin başında da Ibn Cerir et-Taberî gelmektedir. Sıffîn savaşı ile ilgili “ehl-i heva”nın ekmeğine yağ sürecek türden rivayetlerin tamamını Tarihine koymuştur.

Ondan sonra gelen el-Kâmil fı’t-Tarih sahibi Ibnü’l- Esir ve benzeri çoğu eski ve yeni tarihçiler de Hulefa-i Raşidîn tarihini işlerken ekseriya Ibn Cerir’in Tarihinden istifade etmişlerdir. Ancak bu istifade işlene metin ne de sened kritiği yapmadıkları gibi, kimin hakkında ve neler yazdıklarını da sorgulamamış, mademki Ibn Cerir rivayet etmiştir, [öyleyse doğrudur] deyu rivayet edilen haberin ne idüğünü pek önemsememişlerdir.

Buraya kadar anlattıklarımız Sahabe tarihine musallat olmuş arızaların bir bölümüdür. Maalesef bir çok çağdaş müverrih de bu hatalara düşmüştür, örneğin Haşan İbrahim Haşan Tarihu’l-lslâm, Muhammed Hıdır Beg Tarihu’d-Devleti’l-Emeviyye ve Tarihu’d- Devleti'l-Abbasiyye ’de ve bunlar gibi birçok tarihçi sözünü ettiğimiz maluliyet sebebiyle mahza tarihî hakikatleri anlamanın önünde bir engel olmuşlardır.

Son olarak, muhakkik âlimlerin araştırmacılara tavsiyesi, tarih kitaplarında görüp okudukları her habere kani olmamalarıdır. Hafız muhaddislerin sözleri ve rivayetleri hariç ki, eğer rivayetin senedini ve ravileri- nin hallerini açıklamış iseler, yahut sikâ kimseler onlardan rivayet etmişse durum değişir.

Sözün özü tarih kitaplarını okuyan kişinin son derece ihtiyatlı ve uyanık olması gerekir.

Sahabe Arasında İlk ihtilaf Noktası

İslam tarihi kitaplarına muttali olanlar bilirler ki Sahabe arasında ihtilafa sebep olan ve bilahare tatsız hadiselerle sonuçlanan ilk olaylar, Hz. Osman’ın katli meselesi ve Hz. Ali'nin hilafeti karşısında bazı kimselerin ihmalkâr davranmasıdır. Buna sebep de Hz. Osman’ın kanının yerde kalmaması talebi ve katillere bir an önce hak ettikleri cezanın verilmesi isteği olmuştur.

Zira aralarında Hz. Aişe, Talha, Zübeyr, Muaviye ve başka kimselerin de olduğu -Allah hepsinden razı olsun- Sahabe'den bir grup Hz. Osman’ın katillerinin izinin sürülmesi ve bir an önce bulunarak Allah’ın emri gereği kendilerine kısas uygulanması gerektiğine inanıyorlardı. Sahabe arasında, Hz. Ali’nin Hz. Osman’ın katillerini koruduğunu ve onların kısas gereği öldürülmelerine engel olduğunu düşünenler de olmuştur.

Bunun yanı sıra Hz. Ali ve beraberindekiler ise bu işin bu kadar kısa bir sürede yapılabileceği kanaatinde değillerdi. Katillerin yakalanabilmesi için, buna güç yetirebilecekleri bir ortamın oluşması gerektiğine inanan Hz. Ali, kendisinden Hz. Osman'ın katillerine hemen kısas uygulamasını isteyenlere şöyle diyordu: “Bizim onlara değil, onların bizlere hâkim/baskın olduğu bir güruha neyleyim? İşte köleleriniz bile onlarla birlikte ayaklandı; bedevileriniz/köylüieriniz dahi onlarla birlikte sabitkademler. Aranıza karışmış durumdalar ve sîzlere diledikleri şekilde kötülük etmekten geri kalmıyorlar." (Bkz. Ibn Esîr, el-Kâmil, 9/195)

... Hz. Ali kendisine biat edildikten sonra Hz. Osman'ın katilleri hususunda yapılması gerekeni, şu iki sebebe müstenit olarak geciktirmiştir:

1-Hz.Ali bu işi yapabilmeleri için insanların birleşme­si ve aralarında ittifakın tam olarak sağlanmasını beklemiştir. Zira Hz. Ali, isyancıların ve taraftarlarının sayıca çokluğu ve kendi ordusuna da karışmış olduk­ları gerçeğinden hareketle, bu işe hemen girişmesi halinde, Müslümanların birliğini ve düzenini sağlayan hilafet müessesesinin de sarsılacağına ve daha büyük zararlara yol açılacağına inanmıştır.

2-Hz.Ali, Hz. Osman’ın velilerinden birinin gelip onun kan hakkını talep etmesini ve böylece şeriatin hükmü neyi gerektiriyorsa öylece hüküm vermeyi beklemiştir. Zira yalın bir söz ya da tahkik edilmemiş bir fiil sonucu veya velinin/davacının şikâyeti olma­dan, davalının da savunmasına kulak verilmeden ve deliller açık bir şekilde ortaya konulmadan hüküm vermenin İslam’da yeri yoktur.

Hz. Ali, kendisine biatin tamamlanmasından sonra illere valilerini tayin etmiş, ancak bazı bölge ahalileri onun gönderdiği valilere, Hz. Osman'ın katillerini öldürmeden size biat etmeyiz, diyerek biattan geri durmuşlardır.

Hz. Muaviye de Hz. Ali’ye biattan imtina edenler­dendir. Fakat onun biat etmemesinin sebebi, hilafet hususunda bir hak iddia ettiği, yahut Hz. Ali’nin hali­feliğine karşı çıktığı için değildir. Zira hiç kimse Hz. Muaviye'nin böyle bir sebepten dolayı biattan kaçındığını rivayet etmemiştir. O ve kendisiyle bir­likte Amr b el-Âs gibi bazı kimseler, ehl-i hail ve’l- akd olan Sahabelerin farklı beldelere yayılmaları ve çok azının bu biata katılmış olmaları nedeniyle Hz. Ali’ye yapılan biatin geçersiz olduğunu düşünmüş­lerdir. Biat ise ancak ehl-i hail ve’l-akd’in tamamının ittifakıyla mümkündür...

Hz. Muaviye ve diğer bazı kimseler henüz daha Müslümanların bir kaos içinde bulundukları, önce­likte Hz. Osman'ın katillerinin hakkından gelinmesi ve daha sonra bir baş seçilmesi gerektiği kanaatini taşımışlardır. Yine Hz. Osman gibi bir insanın kanı­nın yerde bırakılmasını ve katillerinin bulunması işi­nin geciktirilmesinin imamet/hilafet müessesesine halel getireceğini ve dileyenin dilediği zaman Müslümanların kanını akıtmaya cüret etmeye götü­receğini düşünmüşlerdir.

Bu görüş ayrılıkları, aynı zamanda Cemel ve Sıffîn vakalarının yaşanmasına bir mukaddime olmuştur.

Cemel Vakası

Kısaca Cemel vakası şöyle gelişmiştir:

Teşrik günlerinden sonra, Hz. Osman öldürüldüğünde, mü’minlerin anneleri olan Hz. Peygamber (s.a.v)’in hanımları, fitneden uzak kalmak için o yıl hacca gitmişlerdi, insanlar arasında Hz. Osman’ın katledildiği haberi yayıldığında haclarını tamamlamış ve Mekke’den Medine’ye doğru yola çıkmış bulunan ümmehat-ı mü’minin, insanların ne yapacağını ve ortalığın yatışmasını beklemek üzere Mekke’ye geri dönmüşlerdir. Hz. Talha ve Zübeyr de Hz. Ali’ye biat edildikten sonra umre için kendisinden izin istemiş ve o da kendilerine izin verince Mekke’ye doğru yola çıkmışlar, büyük kalabalıklar da onların peşisıra hareket etmiştir. Yolda Hz. Aişe ile karşılaşmışlar ve Basra’ya gidip Müslümanlar arasında birliği sağlamak ve onları tek bir çatı altında toplayıp kargaşa sonucu birbirlerine karşı savaşmalarını önlemek ve bilahare Hz. Osman’ın kan hakkını talep etmek ve katillerini öldürmek üzere ittifak etmişlerdir.

Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr’in Basra’ya gittikleri haberi Hz. Ali’ye ulaşınca bunu kendi idaresine karşı bir hareket olarak görmüş: onlarla anlaşmak ve ittifak yapmak üzere Basra’ya gitmiştir. Basra’ya vardıkla-rında değerli sahabî el-Ka’ka’ b. Amr et-Temimî iki taraf arasında hakemlik ve arabuluculuk görevini üst-lenmiş, iki taraf da bunu kabul etmiş ve Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulamak üzerinde anlaşmışlardır. Gönüller yatışmış ve o geceyi daha önce geçirmedikleri en hayırlı gecelerden biri olarak geçirmişlerdir. Aralarında Abdullah b. Sebe münafığının da bulunduğu Hz. Osman’ın katilleri olan fitneciler güruhu ise geçirebilecekleri en kötü geceyi yaşamışlardır. Bütün geceyi de tartışarak ve ne yapabileceklerini müzakere ederek geçirmiş ve en sonunda gizlice bir savaş çıkarmak hususunda anlaşmışlardır. (Bkz. Taberî, et- Tarih, 5/202); ibn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/38)

ibn Teymiyye, Minhacu's-Sünne adlı eserinde şöyle demektedir: “Ehl-i ilim bilirler ki, işin başında ne Talha ile Zübeyr, Ali’ye karşı, ne de Ali onlara karşı savaşmak niyetindeydi. Ne var ki, Cemel vakası ne Ali'nin ne de onların iradesi doğrultusunda gelişti. Zira onlar sulh için bir araya gelmiş ve Hz. Osman’ın katillerine gerekli cezayı vermek üzere ittifak etmişlerdir.

Ne var ki Hz. Ali’nin ordusu içinde bulunan katiller, daha önce yaptıkları gibi tekrardan yeni bir fitne alev-lendirmek üzere kendi aralarında anlaşmışlar ve Talha, Zübeyr ve onlarla birlikte olanlara saldırmışlardır. Onlar da kendilerini savunmak amacıyla karşılık vermişlerdir. Fitneciler, Hz. Ali’ye, ilk saldırıyı Talha ve Zübeyr ile taraftarlarının başlattığı izlenimi vermişler, o da kendini savunmak amacıyla karşı tarafa hamle yapmıştır. Böylece iki tarafın da amacı kendini savunmak, saldırıları boşa çıkarmak olmuştur, savaşı başlatmak değil. Bu meseleyi Siyerle iştigal eden ilim ehli birçok kimse böylece nakletmiştir.”

İşte bu fitne böylece alevlenmiştir, ilk fitneyi Hz. Osman’ı öldürmekle çıkaranlar, bu olayın öncesindeki ve sonrasındaki fitnelerin de elebaşıdır. Cemel vakasının özeti budur.

Sıffîn Vakası

Hz. Ali (r.a) Cemel vakasından sonra Basra’dan Kufe’ye doğru yola çıkar ve 12 Recep Pazartesi günü Kufe’ye varır. Cerir b. Abdullah el-Becelî’yi, Şam’da bulunan Muaviye’ye gönderir ve onu itaate davet eder. Muaviye de Sahabe’nin önde gelenlerini, ordu komutanlarını ve Şam’ın ileri gelenlerini toplayıp Hz Ali'nin talebi konusunda kendileriyle istişare eder. Onlar da: “Hz Osman’ın katillerini öldürmediği ya da onları bizlere teslim etmediği müddetçe ona biat etme” derler. Cerir, bu haberle Hz. Ali’nin yanına döner. O da Kufe’de yerine Ebû Mes’ud Ukbe b. Amir’i bırakıp Şam’a doğru yola çıkar ve -Irak’tan gelirken Şam’ın ilk yolu- olan en-Nahîle mıntıkasında kamp kurar. Her ne kadar bazı kimseler Kufe’de kalıp başka binlerini Şam’a göndermesini salık vermiş olsa da Hz. Ali bunu kabul etmez. Bu arada Muaviye, Hz. Ali'nin hazırlık yapıp bizzat ordusunun başında onunla savaşmak üzere yola çıktığı haberini alır. Bazı kimseler, Muaviye’ye, onun da bizzat ordusunun başında yola çıkmasını salık verirler ve o da öyle yapar. Şam orduları Fırat nehrine yakın Sıffin nahiyesine varırlar. Hz. Ali de ordusuyla o bölgeye doğru yönelir ve savaş Hicri 36 senesi Zilhicce ayında başlar. Hicri 37 senesi Muharrem ayında sulh olur ve savaş son bulur.

Bu savaşın kayda değer en önemli özelliği her iki tarafın da savaştaki asil cesaretleri ve barış sonrası birbirlerine karşı gösterdikleri asil tavırlardır. Yine bu savaşta Hz. Ali tarafında olan Ammar b. Yasir de öldürülmüş ve onun ölümüyle birlikte Muaviye’nin hata üzere olduğu ortaya çıkmıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) Ammar’a: “Seni baği topluluk öldürecektir” buyurmuştur. Ammar (r.a)’ın cenaze namazını her iki taraf da kılmıştır.

ibn Hacer el-Askalanî şöyle demektedir: “Ammar'ı baği taifenin öldüreceğine dair Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledilen hadisler mütevatir derecesin-dedir. Yine âlimler, Ammar (r.a)'ın SıffTn vakasında ve Hz. Ali taraftan olarak öldürüldüğü hususunda ittifak etmişlerdir."

Daha sonra iki taraf tahkim hususunda anlaşmışlar; Hz. Ali tarafını Ebû Musa el-Eş’arî ve Hz. Muaviye tarafını da Amr b. el-Âs temsil etmiştir. Tahkim için Hicri 37 senesi Sefer ayının 13’ünde bir karar metni tahrir edilmiştir. Bu karara göre hakemler, Devmetu’l-Cendel bölgesinin Ezrah denen mevkiinde ve Ramazan ayında vermiş oldukları kararı açıklayacaklardır.

Hakemler anlaşılan yerde bir araya gelmiş ve iki taraf arasındaki şiddetli ihtilaflar sonucunda kararı Bedir Ehli’nden olan ve Sahabe'nin büyüklerinden diğer bazı kimselerin istişaresine bırakmak üzere anlaşmışlardır. Ebû Bekr b. el-Arabî'nin el-Avasım Mine’l-Kavasım’da; ibn Hacer el-Askalaninin de Fethu’l-Barî’de dediği gibi hakem olayı bu şekilde sonuçlanmıştır.

Tarih kitaplarında anlatılan, iki hakemin de Hz. Ali ile Hz. Muaviye'yi halifelikten azletmek üzere anlaştıkları, Amr b. el-Âs'ın, Ebû Musa el-Eş’ariye önceliği verip onun Hz. Ali’yi azlettiği ama Amr'ın Muaviye'yi azletmediği ve böylelikle hile yaptığı, Ebû Musa’yı kandırdığı şeklindeki rivayetler aslı astan olmayan yalanlardır. Bunlar da katmerli bir yalana olan Ebû Mihnef Lut b. Yahya’nın rivayetleridir.

İki Taife Hakkında Varit Olmuş Hadisler

Hz. Peygamber (s.a.v)’in Ashabının genel ahvaline; ihtilaf esnası ve sonrasında her iki taifenin birbirlerine karşı tavırlarına ve de Hz. Peygamber’in iki taifeyle ilgili varit olmuş hadislerine muttali olan kimse şunu hakkıyla anlar ki her iki taraf da, her ne yapmışlarsa bunu davalarına iman ile ve bütün ihlaslarıyla yapmış; yaptıklarından geri kalmanın caiz olmadığına, bilakis ifası gereken dinî bir vecibe olduğuna inanmıştır. Taraflardan hiçbiri de ne dünyevî bir menfaat ne de şahsî bir çıkar elde etmek garazıyla hareket etmiş değildir.

Aynı şekilde, her iki tarafa iştirak etmeyip savaşlardan uzak duran üçüncü taifenin de bunu imanları ve ihlasları gereği yaptıklarını ve bunu yaparken onların da dinî saiklerle hareket ettiğini anlar. Nitekim onların her iki taifeden de uzak duruşları ne korku ve korkaklıktan ne de güçsüzlük ve aczi- yetten kaynaklanmıştır.

Yine şunu da anlar ki her üç taife, bu kararlarına, doğru olduğuna inandıkları ictihadları sonucu varmış, ondan sonra dilleri ve duruşlarıyla bu kararlarını müdafaa etmişlerdir.

Son olarak da şunu anlar ki,her üç taifenin yeki diğerini ne tekfir etmiş ne de dalalet ve fısk ile itham etmiştir. Bilakis sadece hatalı olduğunu söylemiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v)’den bu konuda varit olmuş hadislerin bazıları ise aşağıdaki gibidir:

Hz. Hasan (r.a) hakkında Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Benim şu torunum bir sey- yid/efendidir. Umulur ki Allah Teâlâ onunla iki Müslüman taifenin arasını ıslah eder.” (Buharî, Kitabu’l-Fiten, Hadis no: 7109)

Hz. Hasan’ın aralarını ıslah etmiş olduğu iki taife ise Hz. Ali ile Hz. Muaviye'nin taifesidir. Hz. Peygamber (s.a.v) söz konusu bu hadisinde her iki taifeyi de Müslümanlar olarak anmış; onlardan herhangi bir taraf hakkında cerh’i çağrıştırır bir tanımlama kullanmamıştır. Oysa ki Haricîleri tanımlarken, diğer bazı hadislerde görüleceği gibi onların (okun yaydan çıkacağı gibi dinden) çıkacaklarını belirtmiştir. Yine Hz. Peygamber (s.a.v) bu hadisinde, sulha vesile olması, bunu gerçekleştirmesi dolayımında Hz. Hasan’ı övmüştür. Hz. Hasan'ın yaptığı ise halifeliği Muaviye’ye bırakmasıdır. Dolayısıyla hadis, halifeliğin Muaviye’ye bırakılması ve Muaviye’nin halifeliğine de bir övgü niteliği taşımaktadır... diyebiliriz.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v): “Davaları (davetuhuma) aynı olan iki büyük topluluk birbirleriyle büyük bir savaş yapmadıkça kıyamet kopmayacaktır” buyurmuşlardır. (Buharî, Hadis no: 7121) Bir rivayette ise “Davaları (davahuma)” şeklinde geçmektedir.

Âlimler bu hadiste geçen savaşı, Hz. Ali ile Hz. Muaviye toplulukları arasında cereyan eden savaşa yormuşlardır. Hadiste geçen “dava ya da davet” keli-melerinden murad ise her iki tarafın da kendilerinin hak üzere olduğu davasını gütmesi ve insanları buna davet etmesidir. Yoksa bundan murad, ibn Hacer’in de Fethu’l-Barî’de belirttiği gibi [bir taraf Müslüman diğer taraf kâfir şeklinde bir] Müslümanlık iddiası değildir. Eğer murad bu olsaydı Hz. Peygamber, “davaları aynı olan" demek yerine “dinleri bir olan” ya da yukarıda geçen Hz. Hasan’la ilgili hadisinde de olduğu gibi, “iki Müslüman taife...” derdi.

Diğer bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlardan bir topluluğun ara-sından bir taife, okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacak ve onu iki taifeden, hakka daha evla olan taife öldürecektir.” (Müslim, Hadis no: 1767) Ayrıca şöyle buyurmuştur: “Ümmetim iki gruba ayrılacaktır ve ara-larından okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkan bir taife zuhur edecektir ki o taifeyi hakka daha evla olan taife öldürecektir.” (Müslim, Hadis no: 1768)...

Hadislerde geçen ve dinden çıkacakları belirtilen topluluk Haricîlerdir. İki taifeden hakka daha evla, daha yakın olan, kısacası haklı taraf Hz. Ali ve beraberindekilerdir. Yine bu hadislerde Hz. Peygamber, Haricîleri dinden çıkmakla tavsif etmiş, ama diğer iki taifeyi böyle vasıflandırmamıştır. Bilakis bir tarafın hakka daha yakın olduğunu açık bir şekilde, diğer tarafın da bir parça haklı olduğunu zımnen ifade buyurmuştur. İşte Ehl-i Sünnet’in bu konudaki kanaati de budur: Yani haklı olan Hz. Ali taifesidir. Muaviye taifesi ise baği olan taraftır. Ancak baği olmalarının arkasında ictihadları yatmaktadır. Dolayısıyla onların baği olmaları, kendilerini ne küfre sokmuş, ne de din-den çıkarmıştır.

Hz. Ali’nin İki Taife Karşısındaki Konumu

Hz. Ali, her iki tarafa katılmayıp da savaştan uzak duran sahabîlerin konumlarını övgü ifadeleriyle anmıştır. Nitekim Sıffîn gecelerinde şöyle demiştir: “Abdullah b. Ömer ile Sa'd b. Malik [Sa’d b. Eb? VakkasJ’ın konumu ne güzel bir konumdur. Eğer doğru (birr) ise bu konumun sevabı şüphesiz ki çok büyüktür, yok eğer yanlış (ism) ise şüphesiz ki tehlikesi basittir.” (Bkz, Mecmau’z-Zevâid, 7/246; Taberanî, el-Mu'cemu’l-Kebir, 7/446)

Keza Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet olunmuştur: “Bizim ve onların ölüleri cennettedirler. Akıbet iş/sorumluluk gelir bana ve Muaviye'ye dayanır.” (İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, 8/727; İbn el-Ca’d, Müsned, Hadis no:2092)

Başka bir rivayette Hz. Ali’nin şöyle dediği nakledilir: “Benim ve Muaviye’nin ölüleri cennettedir.” (Bkz, Mecmau’z-Zevâid, 9/353; Taberanî, el-Mu’cemu’l- Kebir, 19/1069)

İbn Teymiyye Minhacü’s-Sünne (4/467)’de şöyle der: “Hz. Ali ile Ammar [b. Yasir]’in, Şam ehlinin ölüleri hakkında, ‘onların hepsi Müslümandır, sakın ola ki savaştan kaçan birini takip etmeyin, yaralılara kötü davranmayın ve sakın ola ki hiçbir malı ganimet almayın’ dedikleriyle ilgili rivayetler son derece fazladır."

Yine ibn Teymiyye Minhacü’s-Sünne (6/209)’da şöyle demektedir: “Hz. Ali (r.a), oğlu Hasan’a şöyle demiştir: “Hasan! Ey Haşan! Baban bu işin bu noktaya varacağını asla düşünmez idi. Baban diler idi ki bu günleri göreceğine yirmi yıl önce ölüp gitmiş olsun." Benzeri sözleri, Cemel vakası sonrasında da söylediği rivayet olunmuştur.

Ayrıca Hz. Ali’nin Sıffîn’den döndükten sonra sözlerinin ve olaylara bakışının değiştiği de bilinmektedir.

Nitekim şöyle dediği nakledilir: “Muaviye'nin idareciliğini kerih görmeyin. Eğer onu yitirecek olsaydınız, başların omuzlardan nasıl uçuştuğunu da elbet görürdünüz."

Abdullah b. Ahmed es-Sünne (223)'te rivayet etmiştir. Ayrıca bkz. ibn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava, 35/54.

Yine Hz. Ali'ye, Muaviye’nin idareciliği soruldukta: “Muaviye size galip gelecektir” dediği, kendisine: “Peki ona karşı savaşmayalım mı?” diye sorulduğun­da da: “Hayır! iyi (birr) olsun kötü (facir) olsun Müslümanlara bir baş/emir mutlaka lazımdır” dediği rivayet olunmuştur. İbn Ahmed, es-Sünne, 223; Mecmau’z-Zevaid, 51779.

Hz. Ali’ye, iki taraftarının Muaviye’ye hakaret ve Şam ehline lanet ettikleri haberi ulaştığında onlara, “Bana haber edilen bu fiilinizden geri durun” diye haber gön­derdiği, onların da Hz. Ali’ye gelip, “Ey müminlerin emiri! Biz, hak onlar ise batıl üzere değiller mi?" diye sordukları, Hz. Ali’nin de, “Evet, korunmuş [kutlu] Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki biz hak üzereyiz” dediği, onlar, “Peki, neden bizi onlara sövüp lanet etmekten menediyorsun?” dediklerinde ise Hz. Ali’nin, “Lanetçi olmanızı kerih gördüm, illa bir şey diyecekseniz, ‘Ya Rab! Kanlarımızın ve kanlarının dökülmesine mani ol, aramızı ıslah et, onları delalet­lerinden döndür ki hak ile batılı birbirinden ayırabil­sinler, fitneye karışmış olanları da pişman olup bun­dan el etek çekebilsinler’ deyin” dediği rivayet olun­muştur. (Bkz. el-Ahbaru’t-Tivâl, 155).

Diğer taraftan Hz. Ali’nin kunût(duasın)da Muaviye ile Amr b. el-Âs’a lanet okuduğu; Hz. Muaviye’nin de kunûtunda Hz. Ali, Haşan, Hüseyin ve ibn Abbas’a lanet okuduğu türünden rivayetler yalan dolandır, ibn Kesir böyle bir rivayetin akabinde şöyle der: “Bu kesinlikle doğru değildir.” Bunlar, katmerli bir yalancı olan Ebû Mihnef ve zayıf bir ravi olan şeyhi Ebû Cenab el-Kelbî’nin rivayetlerindendir.

Hz. Muaviye’nin Hz. Ali Karşısındaki Konumu

Hz. Muaviye, mü’minlerin emiri Hz. Ali’ye nihai dere­cede hürmet göstermiş ve onun üstünlüğünü hakkıy­la bilmiş, takdir etmiştir. Biat meselesinde gecikmesi durumu hariç -ki bunun da sebebi Hz. Ali’nin, Hz. Osman’ın katillerine kısas uygulamada yahut onları kendisine teslim etmede gecikmesidir- ona karşı en güzel bir hal üzere olmuştur.

Yahya b. Süleyman el-Cu’fî, Ya’la b. Ubeyd’den, o da babasından rivayetle şöyle demiştir:

“Ebû Müslim el-Havlânî ve bir grup insan Muaviye’ye gelip, “Sen Ali ile rekabet mi ediyorsun, yoksa onun misli/dengi misin?" dediler. Muaviye ise onlara şöyle dedi: “Hayır vallahi, ben şunu hakkıyla bilirim ki o hem benden daha üstündür hem de hilafete benden daha ziyade layıktır. Ama bilmez misiniz ki Osman zulmen öldürüldü ve ben de onun amcaoğluyum ve onun kan hakkını taleb ediciyim (edecek olan da benim). Gidin kendisine bana Osman'ın katillerini teslim etmesini söyleyin ben de ona baş ile göz üzerine itaat edeyim.” Onlar gidip de Hz. Ali ile bu meseleyi konuştuklarında, Hz. Ali kendilerine Hz. Osman’ın katillerini teslim etmedi.” İbn Kesir, el- Bidaye ve'n-Nihaye, 8/128; Zehebî, Siyanı Alami’n- Nübelâ, 3/140’de bu rivayeti nakletmişlerdir ve siyer (ilmi) muhakkikleri, “bu rivayetin ravileri sika kimselerdir” demişlerdir.

Hz. Muaviye'nin Hz. Ali (Allah ikisinden de razı olsun) hakkındaki sözlerinden biri de, Ukayl b. Ebî Talib’in, Hz. Ali’nin takvasına dair bazı şeyler anlattığında ona söylemiş olduğu şu sözleridir: “İnkârı na-mümkün şeyler söyledin. Allah Hasan'ın babasına rahmet etsin. Kendisinden öncekileri geçti ve kendisinden sonra gelenleri de [takva konusunda ona ulaşmaktan] aciz bıraktı.” Yine şöyle demiştir: “Heyhat! Heyhat ki analar Ali gibisini doğurmaktan acizdir [artık].” İbn Ebi'l- Hadîd, Şerhu Nehci’l-Belağa^10, 254-253.

Hz. Muaviye, Hz. Ali’nin zühdünü tarif ederken şöyle demiştir: “O ki beytülmalleri süpürür, oralarda namaz kılar ve o ki, ‘ey sim u zer, ey sim u zer! Gidin benden başkasını arayın (sizinle işim olmaz)’ der idi.” İbn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 8/73; İbn Asakir, Tarihu Dımeşk, 6/109.

Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a), Muaviye’ye: “Ben, Resûlullah (s.a.v)’in şöyle dediğini duydum: “Ali hakla beraberdir yahut (Ali ve hak) nerede olurlarsa olsunlar hak Ali ile beraberdir” deyince, Muaviye: “Bunu kim(ler) duydu?” diye sordu. Sa’d da: “Resûlullah bunu Ümmü Seleme’nin evinde söyledi" dedi. Muaviye derhal Ümmü Seleme’nin evine birini gönderdi ve bunu kendisine sordurdu. Ümmü Seleme: “Kuşkusuz Allah Resûlü bunu benim evimde söyledi” dedi. Bunu duyan Muaviye, Sa’d’a: “Bugün gözümde kınanmaya değer olduğun kadar hiç olamamıştın” dedi ve sözünü şöyle tamamladı: “Eğer bunu Resûlullah (s.a.v)’in (dediğini) daha önce işitmiş olsaydım ölünceye kadar Ali’ye hizmetkâr olurdum." İbn Asakir, Tarihu Dımeşk, 59/142.



Rihle Dergisi/Sahabe Sayısı

Muhammed Salih Ekinci
Devamını Oku »

Ruhu Maddîleştirmek

Ruhu Maddîleştirmek

Ruh, gerçekten manevî kaynaklı olaysa, maddenin etkileşmesinin sonucu değilse ve işin içine dini karıştırmak istemiyorsanız, din artık hayatımızdan çıksın diyorsanız, ne yapmak lazım? Bu durumda, insanı ve ruhunu maddîleştirmeniz gerekir. Bugün yapılan da budur. Amerika başta olmak üzere, onun öncülüğünde yürüyen Sermâyeci dünyanın yaptığı budur. iki yoldan mümkün. Yine eğitim. Propaganda. Reklam yoluyla beyin yıkama hadisesi. Öbür ideolojiler de bunu yapmışlardır, gerek Nazism gerekse Komünism de bunu yapmıştır. Ama en başarılısı, uzun süreli olduğundan, Sermâyeci düzendir. Sürekli bombardıman altındasınız. Bu yüzden, doğayı yıpratma sürecinin dışına çıkamıyoruz. En basiti, kullandığımız ışığın lüzumsuzluğunu düşünelim. Kullandığımız suların israfını düşünün. En bilinçli, doğacı insanlar bile bunu yapıyorlar.
Reklam ile propaganda yönüyle ruhun maddîleştirilmesi olayı vardır. Daha ötesi, insanın biyolojik olarak belirlenmesi olayı vardır. Bütün araştırmalar, çalışmalar bu maksada yöneliktirler. Gen ve genetik mühendisliği, insanı temelden belirlemek, istenen belirli tipte insanı ortaya çıkartmak. Şu anda işte bu kopyalama işine gelinmiştir. Tabîî bundan daha sonuç alınmadı, yol uzun gözüküyor. Ömrünü, davranışlarını belirleyeceğim. Tepkilerini belirleyeceğim. Burada kaza ihtimallerini en aza indirmek isteniyor. 2001 Uzay Macerası filmi vardı, biliyorsunuz, harikulade bir filmi, Stanley Kubrick’in. Oradaki bilgisayarı düşünün. Bilgisayar bir anda bir karakter özelliği gösteriyor. Bu istenmiyor, bu olmaması lazım. Olduğu takdirde bu düzen yürümez. Bu düzenin de yürümesi hayatî bir olaydır, yoksa hepimiz aç kalırız, gideriz. Şimdi, bu saatten sonra, demin başta Ayşe Hanım olmak üzere benim bu umutsuzluğuma tepki gösterdiniz, sevimsiz buldunuz, karşı çıktınız, dediniz ki, bu şartlar altında çıkmayan candan umut kesilmez. Can, ruh demektir. Can olmadığı takdirde, artık ona umut beslemenin de lüzumu kalmaz. Bugün Çin’in nüfusu 1 milyar 300 milyondur. Çin, bu nüfusu beslemek durumunda. Kopyalanmış buğday tohumu kullanmak mecburiyetindedir. Bu ne yaratacaktır? Sadece tarım alanında değil, insan tabiatı üzerinde ne gibi etkisi olacaktır diyor muyuz?

Hani bilim her şeyi biliyordu, her şeye cevap veriyordu? Çin’i bundan vazgeçiremezsiniz, kimseyi vazgeçiremezsiniz? Yarın Türkiye’de, belki şimdi de bu uygulanıyordur bu tür tohumlar. Aynı şekilde, Sibirya’da, yeni bir tohum ekilmek isteniyor, donmaya karşı. Orta Asya’da tarımı fazlalaştırmak, üretimi çoğaltmak, bilhassa pamuk üretimini çoğaltmak için dev sulama projeleri gündeme sokulmuştu 1960’lı yıllarda, Kruşçev zamanında. Orta Asya ve Aral Gölü bugün, kocaman bir gölden küçücük bir neredeyse pis kokulu birikinti haline getirildi. Demekki çözüm iki türlü mümkün.

Ya maddî, ya da manevî. Ama manevî olanı bana çok uzak görünüyor. Gündemden çıkarılmış gibi. Kala kala, maddî şartlar kalıyor. Ben her yıl bana gelen birinci sınıfları gördüğümde bu ikinci yöntemin çok başarılı olduğuna da kaniyim artık. Tek biçimli insanlar çıkıyor. Monokültür insanlar. Aynı şeye gülen, aynı şeye üzülen, aynı şeye aynı tepkiyi veren. Bu yolda gelişme var. Bunun, Yirmibirinci yüzyılın temel gelişmesi olacağı kanısındayım.



Teoman Durali,Sorun Çağının Anatomisi
Devamını Oku »