Avrupa'nın Asya'daki Amacı Avrupalılaştırmak

Avrupa'nın Asya'daki Amacı Avrupalılaştırmak

...Demek ki, Avrupanın Asyayı hâkimiyeti altına almak temayülü tek kelimede billurlaşır: Avrupalılaştırmak. Bu emeli gerçekleştirmek için önce silaha başvurulur. Asyanın, daha doğrusu İslâm-Türkün mukabil taarruzu Haçlı emellerini akamete uğratınca, açık savaşın yerini soğuk savaş alır. Emperyalistler Asya ya dostça hulule çalışırlar. Bunun için her vasıta meşru görülür. Yalan, desise, riya... Kapitalizm Osmanlıyı hiçbir zaman emellerine râm edemez. Hıristiyan Batı nın terbiyesi çağdan çağa değişir. Sosyalizm Avrupalılaştırmanın son silahıdır. Manevi planda muzaffer olmaya başlayan bir silah. Batı nın teslim alamadığı tek kale: İslâmiyet. Yani ikbal devirlerinde Şarkın zaferini ve üstünlüğünü sağlayan, idbar devirlerinde büsbütün yok olmasını önleyen manevi güç.

Biz kıtalar arasında ezeli bir savaş olduğuna inanmıyoruz. Savaş Avrupalının ruhundadır. Sınıflar arası savaş, milletler arası savaş, tabiata karşı savaş, dünyaya karşı savaş... Nizamını bir türlü kuramayan bir tedirgin ruh... Arzı geniş bir salhaneye çevirmiştir ve çevirmektedir. Asya Avrupalılaşamaz, İslâm Hıristiyanlaşamaz. Tarih ırmağı yatağını değiştiremez. İnsanlığın fetihlerini belli bir kıtanın inhisarında görmek gafletlerin en büyüğüdür. Biz iki kıtanın, daha doğrusu kıtaların cihanşümul bir teavün içinde el ele vereceklerine inanmak istiyoruz.

Cemil Meriç İle Sohbetler - Halil Açıkgöz
Devamını Oku »

Cennetten Çıkarılmak Hz. Adem İçin Bir Ceza mıydı?

Yüce Allah'ın Hz. Âdem'i cennetten çıkartması ve onu yeryüzüne indir­mesi bir ceza değildi. Çünkü tevbesini kabul ettikten sonra, yeryüzüne in­dirmiştir. Hz.Âdem'i yeryüzüne indirmesi, ya onu te'dip içindi veya sıkıntı­sını (mihnetini) ağırlaştırmak için idi. Hz. Âdem'in yeryüzüne indirilmesi ve oraya yerleştirilmesi ile ilgili doğru açıklama şekli budur: Bunda yüce Allah'ın ezelî hikmeti açıkça ortaya çıkmıştır. Bu ise, soyundan gelecek olanları şe-riati ile mükellef kılmak, onları sınamak kastı ile, soyunun üremesidir. Bu tek­lif ve sınamaya bağlı olarak, onlar, âhirette ecir veya ceza ile karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü cennet ile cehennem teklif yurdu değildirler. O bakım­dan Hz. Âdem'in cennetten indirilişine sebep onun yasak ağaçtan yemesi ol­muştur. Ve Allah, dilediğini yapmak hakkına sahiptir. Diğer taraftan yüce Al­lah: "Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye buyurmuştu. İşte bu Hz. Âdem için büyük bir menkıbe (övülecek olay), büyük bir fazi­let ve üstün bir ikramdır. Hz. Âdem'in yeryüzünden yaratıldığına dair işaret de daha önceden geçmişti. Bizim, Hz. Âdem'in yüce Allah tarafından tevbe-sinin kabul edilişinden sonra yeryüzüne indirildiğini söylememizin sebebi ise, ileride de geleceği üzere ikinci olarak "hepiniz oradan inin" (âyet, 38) di­ye buyurulmuş olmasıdır.

İmam Kutubi Tefsiri
Devamını Oku »

Övme ve Tezkiyede Edep

Bu âyet-i kerime ile yüce Allah'ın: "0 halde kendinizi temize çıkarmayın, Övmeyin" (en-Necm, 53/32) âyeti, kişinin kendi diliyle kendisini temize çı­karmaktan, övmekten uzak durmasını asıl temiz ve temizlenmiş olanın fille­ri güzel olup, yüce Allah'ın temize çıkardığı kimse olduğunu bildirmesini ge­rektirmektedir. O halde insanın kendi kendisini temize çıkarıp tezkiye etme­sine itibar olunmaz. Asıl muteber olan, yüce Allah'ın o kimseyi tezkiye et­miş olmasıdır.

Müslim'in Sahihi'nde Muhammed b. Amr b. Ata'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben kızıma Berre (iyilikte bulunan) adını verdim. Ebû Sele-me'nin kızı Zeynep bana dediki: Rasulullalı (sav) bu ismi kullanmayı yasak­lamıştı. Bana Berre adı verilmişti. Rasulullalı (sav) da şöyle buyurmuştu: "Ken­dinizi temize çıkarmayın, övmeyin. Allah, aranızdan kimin iyilik ehli oldu­ğunu en iyi bilendir." Bu sefer ona: Peki bu kıza ne ad verelim? diye sordu­lar. O da: "Ona Zeynep adını veriniz" dîye buyurdu.

Böylelikle Kitap da, Sünnet de, insanın kendi kendisini tezkiye etmesinin yasaklandığına delâlet etmektedir. Şu Mısır diyarında çoğalmış ve yaygınlık kazanmış bulunan ve insanların, tezkiye anlamım veren niteliklerle kendi­lerini nitelendirmeleri de bu türdendir. Meselâ, Zekiyüddin, Muhyiddin ve bu­na benzer sıfatlar ve isimler kullanmaları böyledir. Ancak, bu isimleri taşıyan­ların yaptıkları çirkinlikler çoğalınca, bu niteliklerin asıl anlamlan ile ilgile­ri kalmadı ve hiçbir şey ifade etmez oldular.

Başkasının Tezkiyesi ve Övmesi:

Başkasının bir diğerini tezkiye edip övmesine gelince, Buharî'de Ebu Bekre'den şöyle bir hadis nakledilmektedir: Peygamber (sav)'ın huzurunda bir adamdan sözedildi. Bir kişi de ondan hayırla sozetti. Bunun üzerine Pey­gamber (sav) şöyle buyurdu: "Yazık sana, arkadaşının boynunu kestin -bu­nu defalarca tekrarladı-. Sizden herhangi bir kimse eğer mutlaka (birisini) öve-cekse, o takdirde onun böyle olduğu görüşünde ise, sanırım o şöyle şöyle­dir desin. Onu hesaba çekecek olan Allah'tır Ve Allah'a rağmende kimseyi tezkiyeye kalkışmasın."

Böylelikle Hz. Peygamber, kişide bulunmayan niteliklerle başkasını övme­yi ve bunun sonucunda o kişinin kendisini beğenmesine ve büyüklenmesi-ne sebep teşkil etmeyi yasaklamakta ve gerçekten de kendisinin bu konum­da olduğunu zannedip, bu halin o kişiyi ameli kaybedip daha da faziletli iş­lerde bulunmayı terketmeye itecek noktaya getirmesini yasaklamıştır.

Bundan dolayı Peygamber (sav): "Yazık sana, kardeşinin boynunu kestin" diye buyurmuştur. Bir başka hadiste ise, birisini sahip olmadıkları vasıflar­la nitelendirmeleri üzerine: "Adamın belini kopardınız" diye buyurmuştur

Hz. Peygamberin: "Övenlerin yüzüne toprak saçınız" hadisini ilim adamları buna göre tevil etmişler ve bununla başkalarını yüzlerine karşı hak olmayan surette ve onlarda bulunmayan niteliklerle övenlerin kastedildiği­ni belirtmişlerdir. Onlar böylece, bu övgülerini övdükleri kimseden birşey ye­meye ve-kendisiyle fitneye düşürdükleri bir araç haline gelirmiş olurlar.

Kişiyi gerçekten sahip bulunduğu güzel fiilleri ve övülmeye değer özellik­leri dolayısıyla bu ve benzer işleri yapması İçin, insanları da benzer husus­larda ona uymaları için bir teşvik olmak üzere övmeye gelince, bu şekilde öven kişi (yasaklanan övücü) meddah durumunda değildir. O kişi hakkın­da söylediği güzel sözleriyle, onu övmek durumunda olmamış olsa dahi bu böyledir. Bu da niyetlere bağlı bir şeydir.

Yüce "Allah ise kimin ifsad edici olduğunu, kimin ıslah edici olduğunu en iyi bilendir" (el-Bakara, 2/220). Peygamber (sav) şiirde, hutbelerde, kar­şılıklı konuşmalarda yüzüne karşı övülmüş olduğu halde, bu şekilde öven­lerin yüzüne toprak saçmış da değildtr, bunu emretmiş de değildir. Ebû Ta-lib'in (Hz. Peygamber hakkında söylediği) bu beyitinde olduğu gibi;

"Yüzü suyu hürmetine bulutun yağmuru istenen beyaz tenlidir o. Yetimleri görüp gözeten, dulların sığınağıdır o."

Aynı şekilde, el-Abbas'ın ve Hassan'ın şiirlerinde onu övmeleri de bu ka­bildendir. Yine Kâ'b b. Züheyr de onu övmüştür. Bizzat kendisi de ashabı­nı övmüş ve şöyle buyurmuştun "Sizler tama edilecek şeyler oldu mu sayı­ca azsınız, fakat başkalarını dehşete düşüren şeyler oldu mu da çoğalırsınız".

Hz. Peygamberin sahih hadîsteki: "Hıristiyanların Meryemoğîu İsa'yı olma­dık şekilde övdükleri gibi siz de beni övüp ta'zim etmeyiniz. Bunun yerine; Allah'ın kulu ve Rasulü deyiniz" hadisine gelince; bunun da anlamı şudur: Hıristiyanların îsa'y1 sahip olmadığı niteliklerle nitelendirdikleri gibi, siz de beni övmek arzusuyla bende bulunmayan niteliklerle nitelendirmeyiniz. Onlar, böyle yaparak Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu diye nîsbet ettiler ve bundan do­layı kâfir oldular ve saptılar. İşte bu, şunu gerektirmektedir: Bir kimse, her­hangi bir işi sınırından yukarıya yükseltip, onda olmadık şekilde haddini, öl­çüsünü aşacak olursa, o haddi aşan günahkâr bir kimsedir. Çünkü böyle bir şey, herhangi bir kimse hakkında caiz olsaydı, elbetteki, bütün insanlar arasında herkesten çok buna Rasulullah (sav'ın) kendisi layık olurdu.

İmam Kurtubi Tefsiri,cilt:5
Devamını Oku »

Türk-İslam Dünyasında Fikir Üretimi Neden Durdu?

Türk-İslam Dünyasında Fikir Üretimi Neden Durdu?

Efendim, son olarak şunu soracağım: Türk-İslam dünyasında fikri üretim asırlardan beri durmuş. Büyüyen, devleşen ve her gün bizi biraz daha tüketen, yutan problemlere ileri, yapıcı çözümler gelmemiş. Çözülmesi gereken temel problem bu sanıyorum. Bu konuda hareket noktamız ne olmalı, nasıl bir yol takip edilmeli sizce?

Yıllardan beri bu konular etrafında düşünenn bir insan olarak vardığım neticeleri şöyle hülasa edebilirim:

1- Batılılaşmak, Avrupalılaşmak, çağdaşlaşmak gibi maskaralıklarla alakamızı kesmeliyiz. Önce kelimelerden başlamalıyız işe. Biz ne geri kalmış, ne geri bırakılmış toplumuz. Dünya milletlerini ileri-geri diye zümreye bölmek hâmakatlerin en büyüğüdür. Bir kere bunu kabul edince Avrupa’nın mutlak vesayetine talip olmak mecburidir. Bugünkü toplumlar ikiye ayrılmıştır: sanayileşmiş, sanayileşememiş. Sanayileşmek insan saadetine ne getirmiştir ve getirebilir? Bu ayrı bir münakaşa konusu. Fakat yegâne ilmi tasnif sanayileşmiş-sanayileşmemiş tasnifi. Çağdaşlaşmak ise kaypak, karanlık, murdar bir mefhum: ölçüsü yok, hudutları belli değil. Sanayileşmenin iyi tarafı hiçbir değer hükmü belirtmemesidir. Sanayileşmenin şimdiye kadar malum olan iki modeli vardır. Kapitalizmin, başka bir tabirle liberal dünyanın takip ettiği yol ve sosyalizmlerin temsil ettiği yol.

2- Sanayileşmek istiyorsak bu iki yoldan birini seçmek zorundayız. Yalnız, sanayileşmeyi yapacak olan insandır. Yani istihsalin en büyük gücü ve yegâne mimarı insan kal’asıdır. Önce bu kafayı yaratmak zorundayız. Tarihten kopan, mazisi olmayan, kendi kendine ihanet eden, mukaddesleri olmayan bir kalabalık insan vasfına layık değildir. Önce homo sapiens, yani düşünen insan… Düşünen insanın il vasfı homo moralis, ahlaki değerleri olan insan olmaktır. Homo faber(alet yapan insan), insanın en az insan olan türü. Bir insan cemiyeti değil, bir toz yığını haline geldik. Birbirini tahripten başka kaygısı olmayan bu şuursuz yığının belli değerler etrafında toplanması, hayatiyetinin biricik şartıdır. Bu değerler sun’i olarak imal edilemez. Tarihten alınır. Dilimizi kaybettik. Hürmet edilecek tek makam, tek kişi, tek mukaddes bırakmadık. Sanayileşmeden önce insanlaşmak zorundayız; insanlaşmak, yani birbirimizi sevmek. Düşünce hiçbir milletin inhisarında değildir.

Kıta isimleri sadece coğrafyayı ilgilendirir. İnsanlığın maddi ve manevi fetihleri falan veya feşmekan ülkenin değil, insanoğlunun mâmelikidir. Avrupalılaşmak veya çağdaşlaşmak ilmin ve aklın fetihlerini benimsemekse hayhay. Ama Avrupa tarihi de cinayetlerle örülüdür. Bu cinayetlerin varisi olmak arzuya şayanmıdır? Israr ediyorum. Bu murdar kelimeleri üçten dokuza kadar boşalamayız artık. Türk’üz, İslam’ız, Asyalıyız. Bu vasıflarımızla sanayileşeceğiz. İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar. Ama belli bir mirasa uyarak. Bu inşânın malzemelerini tarih verir. Tarih reddedilmez.

3- Demek ki yapılacak ilk iş, kendimizi tanımak, zafer ve hezimetlerimizin muhasebesini yapmak, Türk insanının nasıl ve niçin yabancılaştığını tesbit etmektir. Bu tesbitin bize yüklediği ilk vazife, bu paramparça olmuş topluluğu tek millet halinde kaynaştırmaktır. Millet dilsiz, imansız ve tarihsiz olmaz. Bu itibarla bizi bekleyen büyük cihad, önce dilimizi, edebiyatımızı, mukaddeslerimizi içtimaileştirmektir. Biz istesek de, istemesek de sanayileşmeye mahkûmuz. Ama bu sanayileşecek ülke, üzerinde şuursuz bir kalabalığın, yani robotlaşmış esirlerin ülkesi mi olacak? Sanayileşmiş toplumların kamçısı altında çalışan bir ecinniler sürüsü mü olacağız? Yoksa tarihin en büyük medeniyetini yaratmış bir kavmin şuurlu, kaynaşmış fertleri mi? İşte bütün mesele bu.

Bulutları Delen Kartal – Cemil Meriç ile Konuşmalar(sayfa 27,29)
Devamını Oku »

Fakirlik Ve Zenginlik Faziletleri Hakkında

Kişiyi başkasına muhtaç düşürecek kadar fakirliğin hoşlanılmayan bir şey, azdıran zenginliğin de yerilen bir şey olduğunu, ilim adamları ittifakla kabul etmekle birlikte bu hususta farklı kanaatlere sahiptirler. Kimisi, zen­ginliğin faziletli olduğu kanaatini ileri sürmektedir. Çünkü zenginin hayır yap­ma gücü vardır. Fakirin ise acizliği söz konusudur. Güç ve iktidar sahibi ol­mak ise acizlikten daha faziletlidir. el-Maverdi der ki: Şan ve şeref sevgisi­nin etkisi akında kalanların görüşü budur. Başkaları ise fakirliğin daha fazi­letli olduğu görüşündedir. Çünkü fakir, (lezzeti) terk edicidir. Zengin ise dün­ya ile içli dışlıdır. Dünyanın terki ise, onunla içli dışlı olmaktan daha fazilet­lidir.

Yine el-Maverdi der ki: Bu da esenliği daha çok sevenlerin görüşüdür. Baş­kaları ise, fakirlik sınırından yukarı çıkarak, zenginlik mertebesinin asgari se­viyesine ulaşmak suretiyle iki işin arasında orta yerde olmanın daha fazilet­li olduğu görüşündedir. Böylelikle kişi, her iki durumun da faziletini elde ede­bilir, her iki durumun yerilen hallerinden kendisini kurtarabilir. el-Maverdi der ki: İşte bu mutedillik halinin daha üstün olduğu görüşünde olanların ve: "Bütün işlerin en hayırlısı orta yollu olanıdır" kanaatinde olanların görüşü­dür. Gerçekten de hikmetli şair bunu şu beyiti ile çok güzel bir şekilde di­le getirmiştir:

"Ey zengin olmamaktan ve bir gün gelip arzu edilmeyen bir şeye rağbet duymaktan Allah'a sığınan kişi..."

İmam Kurtubi Tefsiri,cilt:5
Devamını Oku »

Hz. Âdem'in Eşi Hz. Havva

Hz. Âdem'in Eşi Hz. Havva

"Sen zevcenle birlikte" buyruğundaki "zevce" kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de "zevç" şeklinde kullanılır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiştiMüslim'in Sahih'inde yer alan bir hadiste ise "zevce" şeklinde geçmektedir. Bize Abdullah b. Mesleme b. Ka'neb anlattı, dedi ki: Bize Hammad b. Seleme, Sa­bit el-Bünânî'den, o Enes'ten rivayetle dedi ki: Peygamber (s.a) hanımlarından birisi ile birlikte iken yanından bir adam geçti. Hz. Peygamber, o adamı çağır­dı. Yanına gelince şöyle buyurdu: "Ey filan, bu yanımdaki benim filan zevceni­dir." Adam şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasulü, ben belki başkası hakkında birşey-ler zannedebilirdim ama senin hakkında asla. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Şüphesiz şeytan insanın içinden kanın aktığı gibi akar."

Âdem (a.s)'ın zevcesi Havva (aleyhesselam)dır. Ona bu ismi ilk veren yi­ne Hz. Âdem'dir. Hz. Havva, Hz. Âdem'in kaburga kemiğinden farkına var­maksızın yaratılmıştır. Eğer bundan dolayı bir acı çekmiş olsaydı, hiçbir er­kek hanımına şefkat göstermezdi. Uyandığında: Bu kimdir diye sorulmuş, Hz. Âdem de: Bu bir kadındır, cevabını vermiş. Ona: Adı nedir, diye sorulunca o da: Havva demiş. Niye bir kadındır (imrâe) dedin diye sorulunca o: Çün­kü (kişi anlamına gelen) mer'den alınmadır. Bu sefer: Neden peki Havva adı­nı verdin, diye sorulunca Hayy (diri)den yaratılmıştır. Cevabını vermiş.

Rivayet edildiğine göre ona bu sorulan bilgisinin sınırını ölçmek amacıy­la melekler sormuşlardır. Yine rivayete göre melekler ona: Ey Âdem, sen bu­nu seviyor musun deyince o: Evet demiş. Bu sefer melekler Havva'ya: Ey Hav­va, ya sen bunu seviyor musun diye sorunca Havva ise, Âdem'in kalbinde­ki sevginin katlarca fazlasını kalbinde taşımakla birlikte: Hayır cevabını ver­miş. Derler ki: Eğer bir kadın kocasına olan sevgisini samimi olarak dile ge­tirseydi, şüphesiz ki Havva bunu dile getirirdi. İbn Mes'ud ve İbn Abbas der ki: Hz. Âdem, cennete yerleştirilince, yalnızlıktan sıkıntılı bir halde yürüyüp durdu. Uykuya dalınca Havva, sol tarafından kısa kaburga kemiğinden ya­ratıldı ki, onunla sükûn bulsun ve onunla yalnızlıktan kurtulsun diye. Hz. Âdem uyanıp da onu görünce sen kimsin, diye sormuş, o da: Ben bir kadı­nım, benimle sükûn bulasın diye, senin kaburga kemiklerinden yaratıldım, cevabını vermiş. İşte yüce Allah'ın şu buyruğunun anlamı da budur: "Sizi tek bir candan yaratandır O. Bu candan da onunla sükûn bulsun diye eşini ya­ratmıştır." (el-A'raf, 7/189)

İlim adamları derler ki: İşte bundan dolayı kadında bir eğrilik vardır. Zi­ra kadın eğri olan kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Müslim'in Sahih'inde Ebû Hureyre'nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Kadın, kaburga kemiğinden yaratılmıştır. -Bir rivayette şu da vardır: Kabur­ga kemiğinin en eğri bölgesi ise, en üst tarafıdır.- O bakımdan kadın sana kar­şı hiçbir zaman aynı şekilde dosdoğru olamaz. Sen ondan istifade edecek olur isen eğriliği ile birlikte ondan istifade edersin. Onu doğrultmaya kalkışırsan onu kırarsın. Onu kırmak ise onu boşamaktır." Şair de buna işaretle şöy­le demektedir:

"O, eğri olan kaburga kemiğidir, sen onu düzeltemezsin Şunu bil ki kaburga kemiklerini düzeltmek onların kırılması demektir. (Kadın) nasıl olur da yiğide karşı hem zayıf hem de iktidar sahibidir? Aynı anda hem güçlü hem güçsüz olması şaşılacak birşey değil midir?" İşte ilim adamları buradan hareket ederek sakal, meme ve küçük abdestini bozmak bakımından eşit şekilde erkek ve kadın alametlerini kendisin­de taşıyan hünsa-i müşkil'in mirasına kaburga kemiklerinin eksikliğini delil gösterirler. Eğer onun kaburga kemiklerinin sayısı kadının kaburga kemik­lerinden eksik olursa, ona erkek payı verilir. -Bu aynı zamanda Hz. Ali'den rivayet edilmiştir.-

El-Camiul Ahkam 1.cilt, İmam Kurtubi
Devamını Oku »

Kültür Emperyalizmi

Günümüzün en büyük davalarından biri kültür emperyalizmi. Mesela yanlış konmuş. Kültür beşeri bir değerdir. İstismar hedefi güden telkin ve propagandaların adı ideolojidir, kültür değil. Kültür deyince, azıcık batılılaşmış bir münevverin aklına -meselâ Şerif Mardin'in- Beethoven, Bach, Leonardo da Vinci, Shakespeare gelir. Ne kadar lüks, ne kadar ince bir silahtır bu. Beethoven'i tanıyacaksınız ve emperyalizme kurban olacaksınız! Kim kurban olacak adam? Beethoven'i 40 milyonda kaç kişi tanıyabilir, kaç kişi zevk alır Bach'tan?

Emperyalizmin bu kadar transandantal silahlara ihtiyacı yoktur. Atom bombasıyla serçe avı! Bu manevi taarruzun önüne geçilemez, ancak tesadüfi hisarlar kurulabilir. Bunlardan birinci dildir. Dil, yani tefekkür. Dil, yani iman. Dil, yani bizi biz yapan bütün değerler. Sonra mensubu olduğumuz medeniyetin tefekkür abideleri. Tefekkürde gümrük olamaz. Bir tesiri başka bir tesirle önleyebiliriz. Pencerelerimizi bir düşünceye açalım, ama vakur, dimdik. Bütün milli ve insani değerlerimizin idrakiyle mağrur. Bu yabancı misafirlere layık oldukları şekilde ve misafir olduklarını bilerek istikbal etmek şartıyla.

Bulutları Delen Kartal - Cemil Meriç syf;47
Devamını Oku »

Varlıklarda Tekamül(Olgunlaşma,Gelişme) Mahiyeti

varlik

Gerçekten de tarihler birbirlerini hatırlatır,fakat asla tekerrür etmezler. Halbuki biz tarihçileri de teselli ederek iddia edelim ki,artık yalnız tarih değil,fizik,kimya,biyoloji,psikoloji,sosyoloji olayları da tekerrür etmezler. İnsan müdrikesi, ayniyet prensibi içinde hareket ederek,benzerlikleri birbirine irca ile tekerrürleri elde ettiğini sanmaktadır. Tekerrür dış realite ile değil,realite atı bir prensiple izah olunacak bir zihni olaydır. Duyuların realitesi,tekerrürleri değil,değişikleri,ancak bir diğerini hatırlatacak tarzda ifade etmektedir.

İçinde var olduğumuz ve içimizde taşıdığımız realitenin duyularımıza ve müdrikemize göre daima bir değişiklik içinde olduğunu görüyoruz.İçinde bulunduğumuz şu zaman ve mekanda gördüğümüz varlıklar ve olaylar yüzlerce,binlerce ve milyonlarca yıl önce aynen bu yapı ve fonksiyonları içinde değillerdi.Bunu, jeolojik, antropolojik, biyolojik, sosyolojik ve tarihi araştırmalar kesinlikle ortaya koyuyor.

Bu değişikliklerin yönü üzerinde bazı münferit tereddütlere rastlanmakla beraber, bu değişiklikleri "tekâmül" olarak isimlendirenler pek çoktur. Cansız sanılan varlıklardan, ilkel ve bitkisel canlılara, ilkel ve tek hücreli hayvansal hayata, derece derece karmaşık organizmalara ve nihayet insana kadar gelindiği sanılmaktadır.

Gerçi bu konuda, yani tekâmülün mahiyeti etrafında derin çatışmalar ve ihtilâflar olmasına rağmen "tekâmülü" prensip olarak kabul edenler ağır basmışlardır. Yüzyıllardan beri ve çağlardan beri süregelen, ister bir çizgi halinde, ister küresel bir infilâk halinde olsun, anorganik, organik, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişmeleri "tereddiden" çok "tekâmül" olarak kabul etmişiz.

Varlık ve oluş mükemmele doğru değişim geçirmektedir sanıyoruz. Oluşun gerisinde ilkellik, ilerisinde ise mükemmellik var sanıyoruz. Sanki sadece müdrikemiz değil, bizzat dışımızdaki Varlıklar bile kendilerini kovalayan bir tehlikeden kaçmaktadırlar.

Her varlık kaostan kurtulmak, sağlam bir organizasyona kavuşmak için çırpınmaktadır. Elektronlar belirli bir çekirdek etrafında, belirli sayılarda kümelenirken, atomlar kendi aralarında molekülleri ve daha bü-yük kitleleri meydana getirirken, anorganik yapılardan asitlere, bazlara geçilirken aminoasitlerden koaservatlara, proteinlere, ilk canlılara ve nihayet kompleks organizasyonlara geçilirken sanki hedef kaos tehlikesini tamamen bertaraf etmektir. Tekâmül, bu değişmelerin ve gelişmelerin tam bir organizasyon halinde belirmesi demektir.



S.Ahmed Arvasi-İnsan ve İnsan Ötesi
Devamını Oku »

Amel ve Ahlak Sağlam Bilgiye Dayanmalıdır

Ebû Hanîfe'ye göre doğru amel ancak sağlam bilgi üzerine kurulabilir, iyi insan sade hayır işleyen değildir, hayırlı insan olabilmek için hayrı ve şerri bilmelidir. Hayrın meziyetlerini bilerek hayır işlemelidir. Kötünün za­rarlarını anlayarak kötülükten kaçınmalıdır. Âdil olmak, zulmü tanımaklığı adalet yapmak değildir. Belki zulmü ve gadri, adaleti ve gayesini bilerek adalet icra etmektir. Şerefli neticelerini düşünerek adalet yapan adildir. Bıı konuda El-Âlim Vel-Müteallim kitabında diyor ki:

"Bilmiş ol ki, amel ilme uyar. Nasıl ki aza gözün görmesi sayesinde ha­reket eder. Az dahi olsa amel ile ilim, çok amel ile olan cehaletten daha fay­dalıdır. Bu şuna benzer. Çölde bir adamın yanında az miktarda azık bulunsa bile doğru yolu bilirse kurtulur, bu onun için, yanında çok azık bulunup o doğru yolu bilmeyen kimseden daha hayırlıdır. Cenab-ı Hak söyle buyurur;

»Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bunu ancak aklı olanlar anlar’’

Burada öğrenmek isteyen öğrenci Ebu Hanîfe'ye dedi ki:

Bir adam adli tavsif etse, fakat zulmü bilmese buna ne buyurulur?

Ona şu cevabı verdi; »Bir adam adaleti tamsa, fakat adeletin zıddı olan zulmü, haksızlığı bilmese o hem adeleti, hem de zulmü iyice tanımıyor demektir. Ey kardeş, bilmiş ol ki bütün insanların en cahili ve en kötüsü böyleleridir. Çünkü bunlar bence şu dört kişiye benzerler:

Kendilerine bir beyaz elbise gösteriliyor ve bunun rengi nasıldır? diye soruluyor.

O dörtten biri: Bu elbise kırmızı diyor,diğeri sarı diyor, üçüncüsü kara diyor, dördüncüsü de beyaz diyor. Bu sonuncuya: Diğer üç kişi doğru mu söylediler, yoksa yanıldılar mı? diye sorulsa ve o da:

Ben bu el­bisenin beyaz olduğunu bilirim, fakat belki diğerleri de doğrudur, diye cevap verse, gülünç olur. İşte karşı tarafı bilmeyen adaletçi sınıf da böyledir.

Onlar diyorlar ki: "Biz zaninin kafir olmadığını biliyoruz, fakat zina et­tiği zaman donu sıyrıldığı gibi, zaninin imanı da sıyrılır diyen de belki doğ­rudur; biz onu tekzip etmeyiz! Kudreti olduğu halde hacca gitmeden ölen kimseye biz mü'min deriz, onun cenaze namazını kılarız. Onun için mağ­firet dileriz, onu defnederiz, onun haccını öderiz, Fakat Yahudi veya Hristiyan olarak öldü diyeni de tekzip etmeyiz." Bunlar hem Haricilerin söz­lerini beğenmezler, hem de onların dediklerini derler. Şia'nın sözlerini inkar ederler, fakat onların sözlerini söylerler. Mürcie'nin sözlerini reddederler, lâkin onların dediklerini derler"

Ebû Hanîfe'nin bu değerli sözleri bize iki şey anlatıyor:

1- Doğru amel doğru düşünce üzerine kurulur, dürüst iş kararlı ve sabit amele dayanır.

2-İlim kati ve kesin olmalıdır.İtikad meselelerinde tereddüt olmaz.

Muhammed Ebu Zehra, Ebu Hanife
Devamını Oku »

Kur'an'ı Anlamak Çok Kolay Mı ?


Kur'an'ı Anlamak Çok Kolay Mı ?






Kur’an, defaatle kendisinin “mübîn” bir kitap olduğunu ifade eder. Bu, haddi zatında Kur’an’ın “apaçık” olduğunu ifade ettiği gibi “açıklayıcı” olduğunu da ifade eder. Peki bu ne anlama gelir?

Günümüzde özellikle kimi çevrelerce “Kur’an’ın mübîn / apaçık bir kitap olduğu” dolayısıyla okuma-yazma bilen ve aklı çalışan herkesin Kur’an’ı (mealinden de olsa) okuyarak rahatça anlayabileceğini ifade eden bir takım söylemler sıklıkla dile getirilmektedir. Öyle ya madem ki Kur’an mübîndir, öyleyse herkes (mealden de olsa) okuyunca anlamalıdır! Oysa hakikat hiç de öyle değildir. Kur’an’ın “mübîn olması” ancak Kur’an’ın bağlamını bilen için mümkündür. Kur’an’ın nüzûlüne şahitlik etmeyenler açısından Kur’an, anlaşılmak için gayret ve emek sarfedilmesi gereken bir kitaptır. Zaten böyle olmasaydı tarih boyunca binlerce tefsirin yazılmasını nasıl izah edebiliriz ki?

Peki, Kur’an’ı, nüzulüne şahit olmayan bizim gibi “dolaylı muhataplar” açısından mübîn kılacak bağlam neyi ifade etmektedir? Bağlamı beş boyutlu olarak düşünmek mümkündür:



  1. TARİHSEL BAĞLAM

 1.1. Cüz'î tarihsel bağlam:

Bunu "nuzül sebebi bağlamı" ve "nuzül sonrası tatbik bağlamı" şeklinde iki kategoride incelemek mümkündür.

Nüzül sebebi bağlamı, tek tek âyetlerin hangi olaylar üzerine indiğini ortaya koyan bağlamdır. Her bir âyet için cüz'î bir tarihsel bağlamın bulunmaması, nüzul sebebine ilişkin rivayetlerin kat'î değil zannî bir değer taşıması, literatürde aynı âyetle ilgili farklı nüzul sebeplerinin bulunduğu bilinen bir durumdur.

"Nuzul sonrası tatbik bağlamı" ise inen bir âyetin Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashab-ı kiram tarafından nasıl anlaşılıp uygulamaya geçirildiğini ortaya koyan bağlam olup bütün bir sünnet / hadis literatürü bunun kaynağını teşkil etmektedir.



1.2 Küllî tarihsel bağlam:

Bu, Kur'an'ın nüzul öncesinde ve nüzul döneminde Arapların genel durumu, Mekke ve Medine'nin sosyal, siyasî, ekonomik, dinî ortamıdır. Her bir âyetle ilgili cüz'î tarihsel bağlam olmasa da Kur'an'ın bütünü için küllî bir tarihsel bağlam bulunmaktadır. Bu, bir anlamda Şâtıbî'nin "arabîlik" kavramıyla özdeş bir anlamı ifade etmektedir.

Küllî tarihsel bağlamı tespit konusunda en önemli eserlerden biri Muhammed Hamidullah’ın “İslam Peygamberi” isimli eseridir.



  1. DİL BAĞLAMI

Kur'an'da geçen herhangi bir kelime, terkip veya üslubun, nüzul dönemindeki kullanımda ne ifade ettiğinin tespit edilmesi gerekir.

Arapça, tıpkı diğer dillerde olduğu gibi tarihsel süreçte bir takım değişiklikler geçirmiştir. Söz konusu değişikliklerin en bâriz olduğu hususlardan biri kuşkusuz kelimelere takdir edilen anlamlardır. Bir kelime zaman içinde “anlam genişlemesi”, “anlam daralması”, “anlam değişmesi” gibi bir takım etkilere maruz kalabilmektedir.

Söz gelimi Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesi, tarihsel süreç içinde felsefe, fıkıh usulü, tasavvuf gibi ilim dalarında Kur’an’daki bağlamından tamamen farklı bir biçimde kullanılır olmuştur. Aynı şeyi nasslarda geçen başka pek çok kelime için söylemek de mümkündür. Şu halde “orijinal anlam” diye bir kaygısı bulunanların, nasslarda yer alan kelime ve terkipleri, “kendi bağlamında” araştırma gibi bir sorumlulukları vardır. Bunun için öteden beri tefsir kitaplarında câhiliye şiirleri, Arapların eskiden beri arasında mütedavil olan atasözleri gibi kaynaklara müracaat edilmiş, “Meâni’l-Kur’ân” tarzında eserler yazılmıştır.

Kur’an’ın dil bağlamını tespit konusunda fıkıh usulü kitaplarının “elfaz” bahisleri, ulûmu’l-Kur’ân adlı kitaplarda yer alan dil bahisleri ile özellikle Kur’an’ın edebî yönden i’cazını ifade etmek üzere yazılan kitaplar önemlidir. (Bu konuda arkadaşım Osman Güman’ın çevirdiği ve uluslararası tercüme ödülü de almış olan Cürcânî’nin Delâilü’l-i’caz (Sözdizimi ve Anlambilim) son derece önemlidir.)



  1. DİZGİSEL BAĞLAM (SİYAK - SİBAK BAĞLAMI)

Kur'an'da yer alan bir kelime, içinde yer aldığı cümle içinde; cümle, içinde yer aldığı âyet bütünlüğü içinde, âyet, içinde yer aldığı âyetler grubu ve sûre içinde anlaşılmaya çalışılmalıdır. Söz gelimi, Allah'ın dualara icabet ettiğini belirten âyetin, Ramazan ayı ve oruçla ilgili âyetlerin arasında yer alması bu dizgisel bağlam içinde değerlendirilmeli, dua ile oruç ve Ramazan arasında bir bağlantı kurularak yorumlanmalıdır.



  1. KONU BAĞLAMI

Kur'an'da aynı konu ile ilgili âyetlerin tümü bir arada değerlendirilmelidir. Söz gelimi şefaatle, velayetle ilgili âyetler veya herhangi bir peygamberin -Hz. Yusuf hariç- hayatına dair âyetler Kur'an'ın farklı sûrelerine dağıtılmıştır. Bir konuda araştırma yaparken konu ile ilgili parçacı yaklaşımdan uzak durup bütüncül bir yaklaşım sergilenmelidir. Günümüzde “konulu tefsir” adı verilen faaliyetleri, “konu bağlamı” alanında yapılmış çalışmalar olarak görmek mümkündür. Bu yapılırken aynı konudaki âyetlerin hem nüzul sırasına göre, hem de Kur’an’daki resmî tertibe göre ilişkilerinin ayrı ayrı incelenmesinden bir takım sonuçlar elde etmek mümkündür.



  1. GELENEKSEL BAĞLAM

Kur’an’ın herhangi bir âyetinin ya da kavramının tarihsel süreç içinde gelenekte nasıl anlaşıldığı araştırılmalı, geleneğin üzerinde ittifak ve ihtilaf ettiği hususlar tespit edilmeli, bir âyet ya da kavrama yönelik anlam takdirinde geleneğin üzerinde icma ve ittifak ettiği hususlara aykırı anlam takdirinden uzak durulmalıdır. Zira bu, bütün bir geleneği yanlışlamak, Kur’an’ın söz konusu âyet ya da kavramının on dört asırdır anlaşılmadığını iddia etmek demektir.



SONUÇ

Kur'an'ın orijinal anlamı, ancak yukarıdaki bağlamlar dikkate alındığında tespit edilebilir. Bu bağlamların herhangi biri göz ardı edildiği oranda Kur'an'ın orijinal anlamından uzaklaşılmakta, âyetlere subjektif, indî anlam takdirleri söz konusu olmaktadır.

Fıkıh usulü ilmi, nassların bu şekilde keyfî yorumlara tabi tutulmasını, bağlamından koparılmasını engellemenin kriterlerini tespit etmeye çalışan bir ilim dalıdır. Bu yönüyle fıkıh usulünün nassların anlamının tespiti ile ilgilenen konuları, nassların her defasında yeniden anlamlandırılması için değil, mezhebin, nasslardan bu sonuçlara nasıl ulaştığının hesabını vermek içindir. Bu hesabın verilip verilmediği zaman tartışılabilir, ancak tartışılamayacak bir gerçek vardır ki o da yukarıdaki bağlamları ıskalayan (usulden bigâne kalan) her anlam arayışının sonuçta Kur'an'ın anlamını tahrife kapı aralayacağıdır.



Soner Duman Hoca


Devamını Oku »