Sevgi,Muhabbet'in Manası ve Sevenlerin Halleri



İbn Furek

Haris el-Muhâsibiye muhabbetullaha ulaşmanın yolu suâl edildiğinde o şöyle demiştir: “Allah’a iman eden her mü’min muhakkak O’nu sever ve onun  muhabbeti de imam kadardır.” Yine ona: “Mü’minler muhabbeti ne ile artı­rırlar ve öncelikleri nedir?” denildiğinde o şöyle söylemiştir: “Kalbin; Allah’ın nimetlerini, lütfunu, İyiliğini, yardımlarını, fazlını, O’nun ayıpları örten ol­duğunu ve başlangıçta (bidayetinde) amelsiz mukaddes nimetlerini zikretme­sidir ki, işte o zaman muhabbeti hak etmiş oluruz. Görmez misin Hz. Peygamber (s.a.) ne buyuruyor “Kalpler kendisine iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Allah'ın size hibe ettiği sevgi nimetiyle Onu seviniz’’



İşte bunlar muhabbetin öncelikleri ve başlangıcıdır. Sonra kalbe Allah’ı zikir tâlimi ve iman ve kalb bilgisini ihtiyarla muhabbet artar. Bundan Al­lah için muhabbet doğar ve kalpler Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, O’na tâate yol bulur, yol gösterir, çağırır.



“Allah için sevenlerin muhabbette farklılıkları nasıl olur?” denildiğinde el-Muhâsibî şöyle cevap vermiştir: “Allah için sevenlerin muhabbeti O’nu önemsemeleri miktarınca, Allah’a olan mârifetin çokluğuna ve (muhabbe­ti) isteklerdeki sıdk, rağbet ettirdiği şeylerdeki rağbetin kuvvetine göredir.Böylece her türlü mahbûba karşı muhabbetullah tercih edilir, isteklere ve temennilere karşı sabredilir.”



Bazı kimselere muhabbetin hakikatinden sorulduğunda onlar şöyle de­mişlerdir: “Muhabbetin hakikati şaşkın bir kalp ile devamlı meyildir”



Bazı kimseler şöyle demiştir: “Muhabbetin hakikati; kişinin, sahip olduğu her şey pahasına sevgiliyi tercih etmesidir.



Bazı kimseler şöyle demiştir: Muhabbetin hakikati gerek huzurunda, ge­rekse gıyâbında sevgiliye muvafakat etmektir.



Başkaları da şöyle demiştir: “Muhabbet sevenin kendi sıfatlarım yok edip sevgilinin zâtını tercih etmesidir. ”



Bazıları, muhabbet, onu tamamlayan iffet çıkıp uzaklaştığı zaman tü­ketmektir, demişlerdir



Başka kimseler ise, muhabbet, mahbûba olan kalplerdeki halâvettir, de­mişlerdir.



Bazıları şöyle demişlerdir: “Muhabbet, sevenin sevdiklerini bırakarak mahbûbunun sevdiği şeyleri tercih etmektir.”



Bazı kimselere hubbdan (sevgiden) suâl edildiğinde şöyle demişlerdin “Gizlidir görülmez, zâhirdir gizlenmez, karanlık bir odada gizlenen ateş gibi­dir. Eğer ateşi yakarsan ateş yanar, terk ettiğinde ise ateş gizlenir.”



Cüneyd e muhabbetin hakikatinden suâl ettiklerinde o şöyle demiştir: “Allah’ın dışındakilere (mâsivâ) karşı tercihin doğruluğudur.”



Bazıları ise şöyle demiştir: “Muhabbetin hakikati, arzulara karşı Hakk ı tercih etmektir.”



Hâris el-Muhâsibî’ye muhabbetten suâl ettiklerinde, O: “Muhabbet Rabbin muradına kalbin muvafakat etmesidir.” demiştir. Kalbin muvafakat etmesinin ne olduğu sorulmuş, O ise şöyle cevap vermiştir: “(Amellerin) Allah’ın (iradesine) muvafık olmasıdır. Bu durumda o Allah Teâlanın sev­diği şeyleri sever, çirkin gördüklerini de çirkin görür.” Tekrar Ona: “Allah için seven kimsenin muamelelerinde kalbinde galip olan şey nedir?” diye sorulmuş, O şöyle cevaplamıştır: “Allah dışında Allah’a karşı hiçbir şeyi ter­cih etmez. O’na olan münacatına, zikirden almış olduğu lezzetine ve din­lenmeden çokça uykusuz kalmaya devam eder.”



Havvâs’a muhabbettin hakikatinden suâl edildiğinde o şöyle demiştin “Muhabbet, iradelerin yok olması, ihtiyaçların ve bütün beşerî sıfatların yanmasıdır.”'.

Cüneyd e muhabbet sorulduğunda o şöyle demiştir: “Sevenin sıfatlarının yerine sevilenin sıfatlarının geçmesidir. Bununla şu kudsi hadise işaret etmişlerdir: “Bir kere de sevdim mi artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli oluruz.’’



Bazıları der ki: “Muhabbet ve hubb kelimeleri bir mânada iki isimdirler.

Hubb da habîb de birdir.”



Bazı kimseler şöyle demişlerdir: “Hubb, meveddet (sevme) sıfatların­dan bir isimdir. Çünkü Araplar, dişlerdeki beyazlığın saflığını ve dişlerin tazeliğini ifade etmek için “habebu'l-esnân” (dişlerin parlaklığı) Hubâb ise, şiddetli yağmur sebebiyle su yüzeyinde görünen kabarcıklara, hibâb ise te­miz, beyaz bir tanedir.”



Bazıları şöyle demiştir:’’Hubb’kelimesi(Hubâb) kelimesin­den alınmıştır. (Yani muhabbet, “suyun büyük kısmı” mânasına gelen “hubâbül-mâ‘” kökünden türemiştir.) Çünkü su tanecikleri suyun büyük kısmını oluşturur. Araplar “Hebâbuke en tef alekezâ” ‘şöyle yapman se­nin gayendir’ derler. Sanki bu söz sevenin sevgisi için denilmiştir. Çünkü muhabbet, kalpte olan lüzumlu şeylerin büyük kısmının gayesidir.



Bazı kimselere göre ‘’hub” kelimesinin kökü lüzum ve kendisiyle sabit olan sebat anlamına gelir. Nitekim sabit hâlde deve çöküp kalkmadığı za­man “ahabbe’l-ba'îrihbâben” tabiri kullanılır.



Ebû Muhammed “Ben dedi, o hayır sevgisini Rabbimin zikrinden sev­dim” âyetinin tevilinde şöyle der: “Hayır sevgisi yüzünden yere bağlandım kaldım da namazımı kaçırdım.”



Bazıları şöyle demektedir:’hubb’kelimesi hareket etmek mânasındaolan “gurt’ kelimesinden türetilmiştir. Çünkü Araplar küpeye (el-Gurt) ‘hub’ diye de isim verirler.



Nitekim şair, “yılan dahî sevgili gibi dinler fısıltısını kulağına küpe gibi mülâzemet eder de” demiştin



Küpeye, hubb isminin verilmesi ya kulağa lâzım olup kulaktan ayrılmadığı için veya kulakta devamlı hareket ettiği içindir.



Bazıları şöyle der: “Muhabbet “habbe” kelimesinin çoğulu “hıbb” ke­limesinden alınmıştır. Kalbin direği ve ayakta tutan şeye “habbetu’l-kaib” denir. Bundan dolayı kalb, diğer azalara göre sevgi mahallinin yeri olduğu için bu adla isimlendirilmiştir.



Bazıları demişlerdir ki: “Hubb”, “hıbbe” kökünden alınmıştır. Hibbe çölde bütün tohumlara denir. Tohum bitkilerin özü olduğu gibi sevgi de hayatın özü olduğu için muhabbete hibb denilmiştir. “Habb” ve “hubb” kelimeleri aynı mânada (Fetha ile de ötre ile de kullanılan) Amr ve Ömer ve Şedde ve Südde kelimeleri gibidir.



Bazıları da şöyle demişlerdir: “Üzerine su testisi konan dört ağaca da “hubb” denir. Şu hâlde muhabbete “hubb” denilmesinin sebebi sevgiliden gelen her çeşit izzete, zillete, engele ve lütfa katlandığı içindir. Çünkü ken­disi için sevgilisinin (mahbûbunun) rızâ gösterdiği şeylerin haricinde başka şeylere rızâ göstermez.”



Bazıları ise şöyle demişlerdir: “Muhabbet, su kabı anlamına gelen “hubb”dan alınmıştır. Su kabı içinde olan suyu koruyup kendisini doldu­ran sudan başkası oraya sığmaz. Aynı biçimde kalp de sevgi ile dolunca sev­gilisinden başkası ona sığmaz. Bundan dolayı şöyle denmiştir: Bir kalpte iki sevgi bir araya gelmez. Mahbûbunmurâdı yerine getirildiğinde ona (bunu yapan kimseye) seven denilir.



Bir kısım kimseler şöyle demişlerdir: Mârifet ile muhabbet arasındaki farktan suâl edilince biri şöyle demiştir: “Mârifet, seveni mahbûbuna ulaştı­ran, mahbûba itaat ve onun rızâsınamüvafakatta gayret ve azme sevk eden bir nurdur.’’

İbn Furek - Tasavvuf Istılahları

(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)
Devamını Oku »

Hikmet ve Manası

Hikmet ve Manası

Hikmetin mânasına gelince kimileri bu konuda şöyle demiştir: “Hik­met, ilim ve ameldir.”



Kimileri: “Hikmet Kuranın anlaşılmasıdır.” demiştir.



Bazıları da Allah Teâlanın ‘’Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir.’’âyetinite’vil etmek suretiyle hikmetin nü­büvvet (peygamberlik) olduğunu söylemişlerdir.



Aslında fesadın girmesine izin verilmeyen her hüküm hikmettir. Doğru­luk (sıdk), vefa ve ihlâs şartına bağlı Allah için olan her tâat hikmettir. Allahın bütün fiilleri hikmettir. Çünkü Allah’ın bütün fiilleri O’nun murâd ettiği ve bildiği surette meydana gelmiş ve bunlardan her hangi birinin vuku bulması Allah'ın ilmine ve irâdesine aykırı düşmemiştir.



İnsanlardan kimi de şöyle demiştir: “Hikmetin mânası ilmin mânasındadır. Filan hakimdir (hikmet ehlindendir) denildiğinde, bununla o kimsenin âlim ve fiillerini muhkem (sağlam, hikmetli) yapan kişi olduğu kas­tedilir” Yine “Allah daima hakimdir.” denildiğinde daima âlimdir şeklinde anlaşılır. “Muhkem (işlerini sağlam ve hikmetli yapan) mânasında Allah daima hakimdir.” denildiğinde, bu durumda hikmet Allah’ın fiili sıfatla­rından olur.

İbn Furek - Tasavvuf Istılahları

(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)
Devamını Oku »

Riya,Şirk,Kendini Beğenme ve Riya ve Nifak Arasındaki Fark



ay2

Haris el-Muhâsibî’ye riyanın aslının (ne olduğu) sorulduğunda o şöyle ' cevap vermiştir: “Riyânın aslı, dünya sevgisinden kaynaklanır.” Bunu biraz daha açıp delilini açıklaması istendiğinde, el-Muhâsibî: “Evet, açıklaya­yım. Kişi dünyayı sevdiğinde dünyada kalmayı ister. Böylece ehl-i dünya­nın yanında şöhreti ister ve murâdını elde etmek için de insanlar yanında görüşlerinin güzel görünmesini ister.” demiştir. “Riyânın mânası nedir?” diye sorulduğunda: “Yaptığı güzel amele karşılık övülmeyi istemektir.” ce­vabını vermiştir. “Riyakârlık yapanın alâmeti nedir?” diye sorulduğunda ise: “Şu üç haslettir: Topluluk içinde dinç» yalnızken tembel olur ve işleri­nin hepsinde insanlar tarafından övülmesini ister” demiştir.

Bazı kimseler tarafından nifak ve riyâ arasındaki farkın ne olduğu sorul­duğunda el-Muhâsibî şöyle demiştir: “Nifak (iki yüzlülük) kişinin kalben inandığının aksini dille söylemesidir. Nifak kelimesi, tünel mânasına gelen nâfıkat kelimesinden alınmıştır. O da iki kapısı olan aktavşan yuvası gibi­dir, birini kapatsan diğerinden kaçar. Münâfık ta böyledir. Münâfık diliyle (imana) girer, kalbiyle (imandan) çıkar. Yağcılık ise bir tür aldatmadır, bu da münafıklığın sıfatıdır.”

Haris el-Muhâsibî’ye riyâ ve kendini beğenme (ucb) arasındaki farkın ne olduğu sorulduğunda o şöyle demiştir: “Kendini beğenmenin sıfatı, amel anında nefsine bakıp başarı, marifet ve desteğin Allah’tan geldiği bilgisini unutarak onu çok (güzel amel olduğunu) görmesidir. Bu durumda olan kimse güzel fiiline karşılık insanların kendisini övmesini ister. Buna delil Allah Teâlâ’nın şu âyet-i kerîmesidir. “Huneyn savaşında size yardım etmişi.Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti. ” Bir şeyin çok olmasını iste­me kendini beğenmeden kaynaklanmaktadır.”

“Kendini beğenme hâli kalpten neyle zâil olur?” diye sorulduğunda o şöy­le demiştir; “Allah Teâlâ'nın ameli sende ortaya çıkarmasının, O’nun sana bir hibesi ve nimeti olduğunu bilmendir. Zîrâ Allah Teâlâ seni amele muvaffak eylemek suretiyle daha özel kılmıştır, senin kendi marifetin ve hak edişinle değil. Bunun Allah’ın nimeti olduğunu bildiğin zaman, nimete karşılık nimet verene şükretmek senin üzerine vacip olur. Böylece O’na hüsn-i zan besleyerek şükrünün kabul etmesini ümit edersin, düşmanın ameline engel olmasından ve ameline fesadın katışmasından korkarsın.”

“Kendini beğenme hâlini nefsten defetme hususunda bizi güçlü kılacak o hâlle ilgili biraz daha söylediklerine ilave edebebilir misin?” denildiğinde Haris el-Muhâsibî: “Evet, anlatayım. Senin olan veya senin olmayıp da beğendiğin şeylerden bana bir şey söyle. Eğer (beğenip yaptığın amel) hakkında bu be­nimdir dersen, gayb ilmini iddia etmiş olursun. Bunun senin olduğunu nasıl biliyorsun çünkü kabul edildiğini bilmiyorsun ve olmuş geçmiş bir engelden de emin değilsin. Eğer benim olmayan bir şeyi beğendim, söylersen, o zaman senin olmayan bir şeyi beğenmek akıl için nasıl caiz olabilir?” demiştir.

Şirke gelince o iki kısma ayrılır: Birincisi: Allah Teâlâ’nın şu âyetinde: “Al­lah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. ” zikrettiği şeydir. Bu da kaderde ve yaratmada Allahla beraber bir ortak olduğuna inanmaktır. Nitekim Kaderiyye ve Mecusiler bu görüştedirler. İkincisi: ibadette ortak koş­maktır. Bu da âyette: “Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koymasın’’ Allah Teâlâ’nın zikrettiği husustur. Ayrıca Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen bir hadiste O şöyle buyurmaktadır: “Şirk, ümmetimin içinde zifiri karanlık gecede yürüyen karıncanın ayak seslerinden daha gizlidir. ”  Buna örnek olarak kişinin bir yandan amelini gizleyip bir yandan da amelini gizlediğinin bilinmesini istemesi verilebilir.

İbn Furek - Tasavvuf Istılahları

(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)
Devamını Oku »

Akıllı Kişi Nefsini Hesaba Çeken ve Ahiret için Çalışandır

Akıllı Kişi Nefsini Hesaba Çeken ve Ahiret için Çalışandır



Hadis-i şerifte buyruldu: "Akıllı kişi nefsini daima hesaba çeken ve ahiret için amel edendir. Aciz kimse de nefsine ve hevasına uymakla Cenab-ı Hak'tan isteklerine ulaştırmasını temenni edendir."

Hasarı Basri Hazretleri şöyle buyurdu: "Mağfiret maksadıyla amel ve ibadet etmekten uzaklaşan kavim, öbür âleme göçtükleri vakit amelsizlik yüzünden azarlandıklarında özür beyan edip derler ki:

'Biz Rabbimize hüsnüzan ettiğimiz için amel işlemedik'.

Onlara denir ki:

'Eğer Hazreti Hakk'a hüsnüzan etmiş olsaydınız, emr ettiği gibi güzel amel de ederdiniz/ Bunun delili şu ayet-i kerimedir;İşte Rabbinize beslediğiniz o zatininiz sizi helake sürükledi, sonunda uğrayanlardan oldunuz." (Fussılet/23)

Hikemi Ataiyye Şerhi(Ahmed Mahir),Ataullah İskenderi
Devamını Oku »

Her Bildiğini Söylemek Cahillik Alametidir

Her Bildiğini Söylemek Cahillik Alametidir

Her bildiğini söylemek de cahillik alâmetidir. Zira âlim olan söylenmesi doğru olanla olmayanı ayırabilseydi, bazısının sonradan inkâr edilmesine, zarar ve fesat doğmasına sebep olacağını anlar, susardı. Çünkü istidatlar farklı olduğundan idrak edilmesinin de farklı olacağı aşikârdır. Birinin idrak edebildiği şey, başkasının havsalasına sığmayabilir ve söylenmesi garipsenip inkâr edilir.

Resulullah Efendimiz(sas) buyurmuştur: "Delinmiş inci gibi yanı fevkalade kıymetli bir ilim vardır ki, onu ancak ârifler bilir. Eğer bu ilmi açıklamış olsalar, hüsran ehli onu inkâr ederler."

Hikemi Ataiyye Şerhi(Ahmed Mahir)-Ataullah İskenderi
Devamını Oku »

Bir Kıssa

Bir Kıssa

Fethi Musuli Hazretleri bir gün etrafında oynayan çocukları seyrediyordu.Bu sırada biri gelip Hazret'e sordu:

''Heva ve heveslerine uyan,nefs ve şehvetlerine esir olanların özellikleri nedir?''

Bu sırada çocukların birinin elinde ekmek,diğer birinde ekmek ve katık vardı. Katıksız olan çocuk öbüründen katık istedi.O da;

''Köprek olursan veririm''dedi. Katık isteyenin boynuna ip bağladı ve arkasından koşturmaya başladı.

Musuli Hazretleri buyurdu:

''İşte nefsani şehvetlerine tabii olanların hali, şu köpek gibi sürünmekte olan çocuğun halinin aynıdır. Zira bu çocuk yalnız ekmeğe kanaat edip katık tamahında bulunmasaydı,bu garip duruma düşer miydi?''

Hikemi Ataiyye Şerhi,8Ahmed Mahir)-Ataullah İskenderi
Devamını Oku »

Fakirlik ve Zenginlik



Fakirlik ve ZenginlikFakirlik ve zenginlik konusuna gelince, Ebû Bekir şöyle der: “Fakirlik üç kısma ayrılır: 1. Mahlûkât olarak Allah Teâlâ’ya muhtaç olmak. 2. Dünya mallarından mülk ve zenginliklerden herhangi bir şeye sahip olmama mâ­nasında fakirlik. 3. Nefis fakirliği ki Hz. Peygamber (s.a.) bundan Allah’a sığınmıştır.”

Fakirlik ve Zenginlik

Sûfilerin üzerinde konuşup faziletine işaret ettikleri fakirliğe gelince; bu konuda Cüneyd-i Bağdadîden rivayet edildiğine göre sadık fakirden ve onun cennete zenginlerden beş yüz sene evvel girmeye ne zaman müstahak olacağından sorulduğunda o şöyle demiştin “Eğer bu fakir, amellerini kalp­ten gelerek, Allah için yapıyor ve Allah’ın hududuna riâyet ediyorsa Nite­kim Allah Teâlâ’nın bir âyet-i kerîmede: “Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz.” buyurduğu gibi bu durum, onun için insanlardan ümidin kesilip Allah’a muhtaç olduğunun açık şekilde tezahür ettiği bir durumdur. Fakir kimse, bu vasıflara sahip olduğunda, cennete zenginlerden beş yüzyıl önce girer ve kıyâmet günü bekleme ve hesâb sıkın­tısından kurtulur.”



Cüneyd-i Bağdadîden rivayet edildiğine göre o şöyle demektedir: “İnsa­nın (hakiki mânada) fakirliği ancak kıyamette ondan daha fakir kimsenin olmayacağını ikrar etmesiyle gerçekleşir.



Zenginlik de fakirlik gibi üç kısma ayrılır: 1, Gönül zenginliği. Bu her­kes tarafından istenilen ve övülen bir durumdur. 2. Mal zenginliği. Bu İh­tilâf konusudur. 3. Allah ile istiğnâ (Allah'tan gayrisinamuhtaç olmama).



Cüneyd-i Bağdadîye: “Allah Teâlaya ihtiyacı olmak (iftikâr) mı yoksa Allah Teâlâ ile istiğna (ihtiyaçsızlık) hâli mi daha mükemmel bir hâldir?” diye sorulunca o şöyle dedi: “Allah’a iftikâr hâli, Allah ile istiğnâ hâlini gerekti­ren bir hâldir. Allah Teâlaya ihtiyacı olma hâli sahih ve doğru olunca Allah  Teâlâ ile istiğnâ kemâle ermiş olur. Şu hâlde “İftikâr mı yoksa gınâ mı daha mükemmeldir?” denilmez. Çünkü bu ikisi, biri diğeri olmadan tamam ol­mayan iki hâldir. Sahih bir iftikârdandır sahih bir gına.”



Yusuf b. Hüseyinpe: “Zenginin alâmetleri nelerdir?” diye suâl edildiğinde o şöyle demiştir: “O’nun zenginliği dünya için değil, din içindir. Böyle bir zenginin ticareti, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşan kimselerle değil, ka­zancında takva ve iyilikte yardımlaşan kimselerle hakka mani olmayan şekil­de olmalıdır O’nun kalbi, Allah’ı bırakıp malına taalluk etmez. Ne fakirliğin­den hoşnutsuzluk ne mülküne ünsiyet duyar. Zenginliğinde Allah’a muhtaç olduğu gibi fakirliğinde de Allah ile müstağnidir. İşte bu kimse kurtuluşa eren  ve kurtulan kimselerdendir. Hz. Peygamberden gelen bir haberde zikredildiği gibi bu kimse fakirlerden beş yüz yıl sonra cennete girecektir.'



Ömer b. Osman el-Mekkî’ye zenginlikten sorduklarında o şöyle demiş­tir: “İstiğnan zenginlik ile ise, müstağni olabilmek için zenginliğe muhtaç­sın demektir; istiğnân zenginlik ile değil de Allah ile ise, sen zenginlikten de t gaynsmdan da müstağnîsindir.”



Cüneyd-i Bağdâdî der ki: “Hakkın, gınanın hakikatiyle aziz kıldığı ne­fisten ihtiyaçlar ve zâilolur”



FAKİRLİĞİN ZENGİNLİKTEN DAHA ŞEREFLİ OLMASI




Alimler kanaatkar fakirin şükreden zenginden daha şerefli olduğu hak­kında fikir beyan etmişlerdir. Alimlerin çoğunluğu, kanaatkar Fakirin şük­reden zenginden hâl olarak daha şerefli olduğu görüşüne sahip olmuşlardır.

Bir kısım âlim ise, şükreden zenginin kanaatkar ve sabırlı Fakirden hâl olarak daha şerefli, olduğunu söylemiştir. Buna örnek olarak, Hz. Nuh, Hz. İbra­him, Hz. Mûsâ gibi büyük ve faziletli peygamberlerin zengin olduklarını, peygamberlerin azının Fakir olduğunu zikretmişlerdir. Mesela Hz. Nuh’un gemisi, Hz. İbrahim’in koyunları, Hz. Davut*un askerleri, Hz. Musa’nın  hâzineleri ve Hz. Muhammed’in -salevâtullâhi aleyhim (Allah hepsine rah­met eylesin)- Fedek arazisi vardı.



Bazı kimseler: “Zenginliği, (sahip olunduğunda) şükür ve sabır etmeyi gerektiren bir durumun ona nasip edildiği şeklinde (bir anlayışı) bulduk. An­cak fakirlik böyle olsa da, onda sadece sabretmeyi gerekli kılan bir durum  vardır. Bu noktada fakirlik, Allah’ın huzurunda bulunma ve Allah dışındaki şeylerden kalbi boşaltma noktasında zenginlikle ortak yöne sahiptir. Zengin­lik, Allah Teâlâ’nın onunla beraber şükrü gerekli kıldığı fakirlikte olmayan bir durumdur. Şükür, devamlı şükür etmeyi gerektiren bir nimettir. Sultânın emrine me’mûr kılınan elbet daha hayırlıdır kılınmayandan.” demişlerdir.



Bu hususta bir kimse şöyle demiştir: “Bu (tür) zenginlik mülkün sahi­binin (nasip ettiği) kaynaklar ile elde edilir. Çünkü mülkün sahibi ona kul­larına malını infak hususunda tasarruf ve idare yetkisi vermiş, yeryüzünün hazîneleri onun için sevk edilmiş, bunun için (gerekli olan) kaynaklar ona uzatılmıştır. Bîr taife, bu (durum bazen) mülk sahibinin kapı(sında bulunmakla): ikinci taife, bazen mülk sahibinin kaynaklarıyla; üçüncü taife, bazen mülk sahibine köle olmakla; dördüncü taife ise, bazen de vasıflarıyla yücelttiği mülk sahibinin habibi olmakla elde edilir (demişlerdir).



Böylece onu, sâlih ve acizlere yardım edip dini emirlerin hepsinin kema­le erdirdiği güzel yakînin itirafı kaplar. Bu durumda bazen o, temkin deni­zine dalar, bazen de, isteyen fakirlere mülk sahibinin malını tüketme hakkı olduğunu hatırlatır. Bu fakirlere, dini ikame etmek üzere yardım isteme taleplerine karşı cömert olmayı mülk sahibi mübâh kılmıştır. Bu durum­da zenginle fakir, efkâr (fikirlerde), ezkâr(zikirlerde), kurbiyet (yakınlık), ünsiyet (arkadaşlık), muhâdese (konuşma) ve mücâlese (bir arada oturma) hususunda müşterektir. Bu durumdaki kimse efendisiyle beraber olur ve ö, Allah’ın kullan için mallarını kullanma konusunda muhatap kılındığı şeye bakar. Çünkü Allah Teâlâ Nebi sine (s.a.) zenginlikle iyilikte bulunmuştur:



Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “ Ve seni bir yoksul iken zengin etmedi mi? Müfessirler, âyette geçen ‘ğabile” kelimesinin masdarı olan “iL*Jî” kelimesi­nin fakrmânasında olduğunu söylemişlerdir. Allah Hz. Peygamber i (s.a.) Hz. Hatice’nin malıyla zenginleştirmiştir. Zenginlik Allah’ın sıfatlarındandır. Allah’ı fakir olarak isimlendirmek caiz değildir. Çünkü Allah Teâlâ öv­güsü ve fazileti çok olan sıfatlarla vasfedilir.



Çoğu mütekaddimûn ve müteahhirûn âlimlerden oluşan diğer bazı kimseler ise, sabreden fakirin şükreden zenginden hâl itibariyle daha iyi ko­numda olduğunu, diyerek şu âyeti delil getirmişlerdir: “Şeytan, sizi fakirlik ile korkutur. ” Allah Teâlâ bu âyette, şeytanın kulları fakirlikle korkuttu­ğundan haber veriyor ki şeytanın korkutması ancak onun zenginliğe teşvik etmek suretiyle olur, insanın kendisi şeytana uyarak şeytanın Allah'ın kul­larım fakirlikle korkutup zenginliğe teşvik etmesini tasvip etmek istemesi nasıl olur? Zira Allah fakirleri Kur’ândakiâyetlerde övmektedir.“Allahınnasib ettiği bu ganimet mallan o hicret eden fakirlere aittir ki... "  ‘’Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz.’’



Zenginleri şu âyetlerde yermektedir: "Kınamaya yol, ancak zengin ol­duktan hâlde gen kalmak için senden izin isteyenleredir.’’ "Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar. ‘’ "Ne zayıflar üzerine, ne de hastalar üzerine ve ne de harcayacakları bir şey bulamayanlar üzerine bir günah yoktur."



Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuştur: "Ümmetimin fakir­leri cennete zenginlerinden beş yüz yıl önce ¡girecektir. ”



Rivayet edilir ki, kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: “Benim seçkin kullarım nerede?” Melekler şöyle den “Ey Rabbimiz! Senin seçkin kulların kimlerdir?” Bunun üzerine Allah Teâlâ: “Kanaat edenler ve fakirlik hükmü­ne (kaderine) razı olanlardır.” buyurur.



Allah cömertliği cimriliğe karşı faziletli kılmıştır. Şayet zenginlik fakir­likten üstün olsaydı; cimrilik cömertlikten, eli sıkı olmak eli açık olmaktan ve dünyalık bir şeyi yitirmekten müteessir olan kişi, sabredenden daha üs­tün olurdu. Cimrilik, fazla olan bir şeyi vermeyi men etmektir. Cömertlik İse; fâzla olan şeyin (vererek) noksanlaşmasını istemektir.



Allah malından severek vereni övmüş cimrilik yapanı da zemmetmiştir. "Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlartna dolanacaktır.” Aynı şekilde Allah kanaat ehlini de övmüştür: "Yüzsüzlükyapıp kimseden bir şey de isteyemezler.’’ Eğer zenginlik fakirlikten üstün olsaydı, isteyen (dilenci) kanaatkardan, bir şeyi talep eden, (ihtiyacından dolayı) fâzla olan şeyi iste­mekten çekinen iffetli kimseden daha üstün olurdu. Çünkü burada iffetli davranan daha fâziletli olan şeyi terk etmiştir.



İlmin cehalete olan faziletinden dolayı ilmi talep edenin sükût eden­den daha faziletli olduğunu görmüyor musun? Dolayısıyla kim dünyaya ve malına aşırı arzu içerisinde olursa, bu durum onun anlayışına göre daha faziletli olması gerekir.



Kim de mal ve dünyaya rağbet göstermezse (zühd), dünyada onun yerien aşağıdadır. Çünkü o en faziletli olan hususta dünyaya rağbet etmeyi (zühdü) tercih etmiştir. Dünyaya karşı gösterilen hırs zemmedilmiş, zühddeki faziletin övülecek husus olduğunda herkes birleşmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.), Ömer Ibn Hattab’a, “RÂzt olmaz mısın (istemez misin) dünya onların ahret bizim olsun? Onlara dünya hayatında dünyanın güzel­likleri acele olarak (hemen) verilmiştir, ” buyurmuştur. Bu hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) çokluk (çok şeye sahip olmayı), zenginliği ve bol nimetler elde etmeyi dünyalık amel, "Ahiret bizim olsun, '’sözüyle de azlığı ve fakirliği ahretlik amel olduğuna hükmetmiştir, işte burada ahretin dünyaya karşı üstünlüğü gibi fakirliğinde zenginliğe üstünlüğü vacip/gerekli oldu. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır. "Kim dünyayı severse ahretine zarar verir, kimde ahreti severse dünyasına zarar verir, öyle ise siz bâki olanı fani olana tercih edin.’’





İbn Furek - Tasavvuf Istılahları

(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)
Devamını Oku »

Mesele Sinek Değil Hâlâ Anlamadın mı?



Yazmak ne kadar da sık vacip oluyor. Ama yazmak ne kadar da kifayetsiz; yazmamaya ise gönül hiç razı değil. Tam da kıyametin önünde kapkaranlık bir gecenin parçaları gibi fitnelerin/fitnekârların ümmetin üzerine çullandığı şu dar zamanda susmak kalpte bir maraz.

Susan da şeytan-ı ahraz...

Söyleyecek sözü olan ya şimdi sözünü esirgememeli ya da Basra harap olduktan sonra edebiyat parçalamamalı.

An, hakkı haykırmak için en esaslı gereç.
Sonra deme azizim! İnan sonra çok geç.

Vahiy ilk insanla başladı ve ilk peygamber, ilk insan oldu; ilk insan da ilk peygamber. Vahiy ve peygamber bir madalyonun iki yüzü, bir kuşun iki kanadı. Kopmaz, koparılamaz, bölünmez, bölünmesi teklif dahi edilemez. Vahiy ve peygamber Allah’ın beşeriyet hakkındaki muradının iki ayrı ontolojik katmanda ete kemiğe bürünmüş hali. Vahiy, kitap olan peygamber; peygamber ise insan olan kitap…

Her ikisi de Hakk’a ileten hitap.

Lütfen bakınız (İsrâ, 17/9; Şûrâ, 42/52).

Kur’an’a göre peygambere uymanın, Kur’an’a ve Allah’a uyma ile eş değer/anlamlı olduğu delilden vârestedir. Bu gerçek ezeli. Kur’an baştan sona bu anlam örgüsüyle bezeli. “Yalnızca bakan” için değil; yalnızca “baktığını gören” için…

Lütfen (yalnızca) bakmayınız; (…) göremezsiniz.

Vahiy, ilahî hakikatleri; peygamber ise üsve-i hasene oluşuyla vahyi somutlaştırır. Peygamber hayattayken bir “yol” inşa eder. “Yol Allah’ın yoludur” elbet. Fakat Allah Kur’an’da sayısız ayette (Bakara 2/154;…) “yol” kavramını bazen “سَبٖيلِ اللٰهِ” (sebîlullâh) ifadesiyle kendisine; bazen de “قُلْ هٰذِهٖ سَبٖيلٖى” “De ki, ‘bu benim yolumdur’” (Yûsuf, 12/48) şeklinde peygambere izafe eder. Arapçada “yol”un bir anlamı “sebîl”, diğer anlamı da “sünnet”tir. Zerre kadar Arapçası olan bilir. Bilmeyen kendi bilir.

Kur’an’a göre her iki yol da aynıdır, ayrı değil. Sadece “sebîlullâh”ın ifade ettiği soyut nitelikli yüksek hakikatler “sebîlurresûl/sünnet” ile somutlaşmış, ele avuca gelmiştir. Bu aşamada peygamber vahiy ile “anlamlı”; vahiy ise peygamber olmadan anlamsızdır. Bundan dolayı tarih boyunca -Hz. Nuh ve Hz. Harun örneğinde olduğu gibi- kitabı olmayan bir peygamber görebilirsiniz, ama peygamberi olmayan bir kitap asla…

Yani “sünnet” demek, hakka götüren yegâne Allah yolu demektir. Ancak kıyamet günü ayılacak peygamber yolunun inkârcılarının şu sözleri bu gerçeğe şahit olarak yeter: “وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِى اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبٖيلًا” : “O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: "Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!” (Furkân, 25/27).

Bugün gıybet ve iftira ile peygamber yolunun müdâfilerinin etlerini ısıran(…)lar ağızlarında kendi parmaklarını kemirdiklerini o gün anlayacaklar.
Anlayacaklar, yemin olsun asra!…
Anlayacaklar ama “ba'de harâbi Basra…”

Vahyin insan aklı ve irfanı için somutlaşmasının serencamı burada bitmez/bitemez. Çünkü Allah Kur’an’da “yol”u yalnızca zâtına ve peygamberine izafe etmekle kalmaz; aynı zamanda O’ndan sonra ona uyan müminlerin tamamına izafe eder ve şöyle buyurur: وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبٖيلِ الْمُؤْمِنٖينَ نُوَلِّهٖ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهٖ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصٖيرًا : “Kim, kendisine hidayet (Kur’ân) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.” (Nisâ, 4/115)

Vahiy peygamberle bir yola/sünnete, sünnetle de bir geleneğe dönüşür. Bir şeyin dünden bugüne gelebilmesi için “gelenek” olması şarttır. Geleneği olmayanın geleceği hayaldir. İstikbal köklerdedir. Bu itibarla ayette Kur’an, sünnet ve gelenek düşmanlarının aynı kefeye konulması dikkatini çekmiş olmalı.

En özlü ifadesiyle vahye mazhar olan peygamber “ehl-i Kur’ân”, peygambere “ittiba” ile Kur’an’ı okuyan, anlayan ve yaşayan müminler ise “ehl-i sünnet”tir. Allah’ın yolu, peygamberin yoluyla; peygamberin yolu da müminlerin yoluyla anlamını bulur ve somutlaşır. Başka bir ifadeyle; ilim ve irfan geleneğiyle vücut bulan müminlerin yolu terk edildiğinde sünnetin; sünnet terk edildiğinde de Kur’ân’ın anlamı buharlaşır.

Bu serencam, hakikate ulaşmanın hiyerarşisidir. Kur’an’ı tarih sahnesinden kaldırmak isteyen İslam düşmanları ve “onlara meftun bizdekiler”, gerek son iki yüz yılda, gerekse daha kadim devirlerde redd-i mirâs ve sünnet inkârcılığıyla emellerine ulaşmaya çalışmışlar; güya hakka ulaşmak için Kur’an’ı kendi/keyfi yorumlarının mizansenine evirmek istemişlerdir. Ayet diyor ki, böyle yapanların canı cehenneme…

Sünnet, ilim ve irfan geleneği inkârcılığı, Müslüman coğrafyanın tanıdığı ve tattığı eski bir zehirdir. Hikâye bilindik, oyun tanıdık. Örnek mi??? Rivayet o ki; Mutezile mezhebinin kurucularından Amr b. Ubeyd aklına yatmayan kaderle ilgili bir hadis için mealen şöyle demiş:

"Bu hadisi rivayet eden tabiinden A'meş'i görseydim "Sen böyle bir sözü İbn Mesud'dan rivayet etmeye utanmıyor musun?" derdim. O da "İşte İbn Mesud. Ben ondan duydum" dese; İbn Mesud'a derdim ki; "Sen nasıl olur da böyle bir sözü Hz. Peygamber'e isnat edersin." O da "İşte Allah Rasulü. Bu sözün sahibi" dese; derim ki; "Ya Rasulallah sen Allah'ın sana vahyetmediği bir şeyi nasıl tebliğ edersin." Hz. Peygamber de bana kıyamet günü "İşte Allah. Bu sözü bana vahyeden O'dur" dese halkın huzurunda Allah ile de tartışırdım. "Elest bezminde bizden aldığın söz bu değildi" diye. Bu tavır Mutezile'ye yakışır, onlarla bağdaşır. Zira kader, ruyetullah ve inşikak-ı kamer gibi tevatürle sabit pek çok konuda onların azılı bir hadis münkiri oldukları izahtan varestedir.

Hadis inkârı bir temcit pilavıdır. Birkaç asırda bir ısıtılır ısıtılır önümüze getirilir; yersek… Bundan dolayı özellikle son iki asırda modernizim maskesiyle boy gösteren redd-i miras ve hadis inkârcılığının ardındaki oryantalist etki ve batılı meydan okuma iyi analiz edilmeli. Çocuk ve kadın hakları gibi en temel değerlerle bile çeliştiği iddia edilen bazı hadisler üzerinden başlatılan ve umuma teşmil edilerek bir sünnet düşmanlığına dönüşen hareketin gözünün üzüm bağında değil, bağbanda olduğu basiretle fark edilmeli.

Sünnet inkârcılığının ideolojik ardiyesi son günlerde yaşanan yeni bir tartışmayla yeniden kendini ele verdi. Onlar; “Aslında biz yalnızca sinek ve idrar hadisleri gibi bazı rivayetleri inkâr ediyoruz. Kur’an’la çelişmeyen hadislerle bir alıp veremediğimiz yok” diyorlar. Peki; “Cuma Suresinden Cuma namazını nasıl çıkarıyorsun. “Cuma günü namaz için ezan okunduğunda Allah’ı zikretmeye koşun” ayetindeki hangi delilden hareketle akşam veya ikindi vakti değil de öğle vakti Cuma namazı için camiye gidiyorsun?” diye sorulduğunda öğle vaktini ayetin lafzından çıkarmak için kıvranıyorlar. Hâlbuki ayette zikredilen namazın öğle vaktinde olduğuna delalet eden hiçbir lâfzî karine yoktur. O namazın öğle namazı olduğu tamamen sünnetle sabit. Niyetinin sünnet inkârcılığı olmadığını iddia eden birine yakışan, ayetteki mücmelliği sünnet ile beyan etmektir.

İşine gelen hadisleri kabul etmek, işine gelmeyen hadisleri de reddetmek gibi “eklektik” bir yöntem bile bir bakıma erdem sayılabilir (ama bir bakıma). Bunlar “eklektik” bile değiller… Yaratıcıyı ve yaratmayı inkâr üzerine temellenen evrim safsatasını bizzat Yaratıcı’nın sözüyle temellendirmeye çalışmaları bu anlayışın kaynak, değer ve hedefini gözler önüne sermeli.

Bu son tartışmadan ibret ve feraset dermeli.

Hz. Peygamber’in; «الْمُتَمَسِّكُ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ أُمَّتِي لَهُ أَجْرُ شَهِيدٍ» “Ümmetimin fesada uğradığı bir zamanda sünnetime tutunana şehit sevabı vardır” (Taberânî, el-Mu'cemu'l-Evsat, Hadis No: 5414) hadisiyle kast ettiği fesad-ı zamanın bu zaman olduğunu basiretle fark etmeli ve bilinmeli ki:

Hadis inkârcılığı bir medeniyet hesaplaşmasının, ümmet-i Muhammed’in kucağına bırakmaya çalıştığı pimi çekilmiş bir el bombası; batı(l) dünyasının yarası hala kanayan bir kuyruk acısıdır.

Düşünsene… Bir hadisle Konstantıniyye otuz küsur defa kuşatıldı, sonunda fetih müyesser oldu ve eski bir çağ bitti, yeni bir çağ başladı. Eğer bugün öğütlenen hadis inkârı projesi İslam tarihinin bir devrinde tutmuş olsaydı İstanbul’un yerinde yeller esecekti.

Düşünsene... Eyüp Sultan hazretlerinin; “Ben bir hadisten dolayı fetih için Medine’den kalkıp İstanbul’a falan gidemem. Zaten Kur’an’da da ‘İstanbul bir gün mutlaka fethedilecek…’ diyen bir ayet yok” dediğini…

Bu demektir ki, ashap ve onlara ihsan ile tabi olanlar on dört asır boyunca hadislere bunların gözüyle bakmamışlar. Eyüp Sultan, Ulubatlı Hasan şahit…

Yasin Pişgin Hoca
Devamını Oku »

Ebubekir Sifil Hoca Caner Taslaman Tartışmasının Ardından


20.07.2017 tarihindeki Habertürk programında Ebubekir Sifil Hoca, Allah şifalar versin, uyku sorununa bağlı rahatsızlığı olmasına ve bunun etkileri de üzerinde görülmesine rağmen, Allah'ın izniyle belli başlı birkaç saplamada Taslaman'nın hakından geldi ve foyasını ortaya döktü.

Taslaman'ın Arapça bilmediği, İslami ilimleri tanımadığı, oryantalistlerin İslam'a saldırı için yazdıkları Türkçe çeviri kitaplardan ezberledikleriyle mugalata yaparak göz boyamaya çalıştığı, tamamıyla ortaya çıktı.

Bir ayetin orijinalinin bir kelimesini dahi yüzünden okumadığı su yüzüne çıkan Taslaman’ın, Ebubekir Hoca gibi bir “Dev”in karşısına çıkmakta mütecasir olabilmesi, ilkokul çocuklarının manasını bilmeden okudukları tekerlemeler misali, ezberlediği oryantalist fikirleri dökmesine bağlıymış meğer!

Taslaman'ın, iyi niyetten uzak bir ruh yapısıyla ve demogog yapısıyla, oryantalist söylem eşliğinde İslam'ı küçük düşürmeyi ve zihnileri bulandırmayı amaçladığı, ayrıca bu alanda tribünlere oynadığı da açık.

Daha programın başında, fare zehiri ve sözde acve hurması eşliğindeki şov yeteneğini de gözler önüne serdi ve bunu program boyunca sürdürdü. Bu özellikleriyle Taslaman, Ebubekir hocayı lafa boğmaya çalışsa da neticede kendisi ciddi bir hezimete uğradı. Arapça bilmediğini dahi ifade etti.

Düşünün ki, tıp terimlerini dahi bilmeyen bir doktor taslağı, gazete kağıtlarından okuduğu Türkçe tıbbi bilgilerle, tüm tıp ilminin sakat bilgiler içerdiğini ve mütehassıs doktorların cümle icraatının da yanlış olduğunu haykırarak, tıp dünyasının olanca birikimini çöpe atmak istiyor! Hem de avaz avaz bağırarak! Bu tablo son derece trajikomik değil mi?

Ebubekir hoca, “acve hurması”nı anlatan hadisi şerifi cevaplamaya da fırsat bulamadı. Onu da burada ben söyleyeyim acizane. Taslaman’ın şov yaparak alaya aldığı Buhari ve Müslim hadisinde, Allah Rasülü (s.a.v.) Efendimiz, “Kim her gün 7 acve hurması yiyerek sabahlarsa, o gün onu “semm” ve sihir zarar veremez” buyuruyor. (Buhari, Et'ime 43, Tıbb, 52, 56; Müslim, Eşribe, 154, 45). Görüldüğü gibi hadisi şerif sahih ve müttefekun aleyhtir. Ancak, bu hadiste Taslaman’ın söylediği bir mana yok. Hadislerin anlamalarını sözlüklerden öğrenmek büyük bir ilmi cinayettir. Sözlüğe bakar hadise anlam verirseniz, bir de onun üstüne Taslaman gibi fare zehiri içmeye kalkışırsanız, sonuçta “müntehir niyazi (intihar eden Niyazi” olursunuz.

Hadislerdeki kelimelerin anlamını biz ancak Garibü’l-Hadis” eserlerinden anlayabiliriz. Bakınız, İbnü’l-Esir’in “en-Nihaye fi Garibi’l-Hadis” adlı eserinde, “semm” kökünden gelen “sâmme”’ye ne anlam verilmiş: “Sâmme, akrep ve arı gibi hayvanatın sokup da öldürmeyen salgısıdır” (Beyrut, 1997, II/363). Hadi buyurun bakalım. Demek ki Caner Taslaman’ın hocaları da hadisi yanlış terceme edip eline vermişler.

İyi ki (!) Caner Taslaman hadislere inanmıyor. Bir de inansa, bu seviyedeki ilmiyle, acve hurmasını yiyip üstüne de fare zehiri içecek demektir, Allah muhafaza! Ondan sonra, hadisi şerifte, hemen bir tane ye de ondan sonra hemen zehir iç, anlamı yok tabi. Her gün aç karna 7 acve hurması yemek söz konusu.

Demek ki, bu usulle bu mübarek nimet -ki Rasülülah (s.a.v.) Efendimiz’in kendi mübarek eliyle diktiği hurma çeşididir- her gün belli sayıda yiyince, vücutta mikroorganizmalara karşı koruyucu bir özellik/antibiyotik oluşturuyor. Bunda ne var ki şimdi? Bu çok mu garip bir özellik? Başkaca yediğimiz gıdalarda antibiyotik veya antiseptik özelliği olan yok mu? Soğan, sarımsak, bal, havuç, turp ve zencefil gibi bitkiler nasıl antibiyotik özellikler taşıyorsa, acve hurması da ayrı bir derecede aynı özellik taşıyor, demektir.

İnternetten baktığımız kadarıyla, bu hadisin şerhlerini ele alan Arapça kaynaklar, her türlü hurmada koruyucu özelliğin bulunduğu, ancak acve çeşidinde bu özelliğin daha çok olduğu, hurmanın karaciğeri temizlediği ve bunların modern tıpta da ispatlandığı bilgisine yer verilmektedir.

( http://mawdoo3.com/
%D9%85%D8%A7_%D9%81%D8%A7%D8%A6%D8%AF%D8%A9_%D8%AA%D9%85%D8%B1_%D8%A7%D9%84%D8%B9%D8%AC%D9%88%D8%A9 )

Ebubekir Hoca sağ olsun, köklü birikimiyle Taslaman'ın hakiki kimliğini ortaya sermiş oldu. O kimlik, oryantalist mukallidi bir taslak, "öğretmen" vezninde bir "taslaman", İslami kaynaklardan ve İslami ilimlerden bihaber, entelektüel görünümlü "evrimci" içeriyor!

Taslaman, evrim teorisine inandığını ilk başta inkâr etse de Ebubekir Hoca, onun kendi kitabındaki “evrimciyim” ifadesini ortaya koydu. Bu zorun karşısında Taslaman, "evrimciliğini" de itiraf etmek zorunda kaldı. Arapça bilmediğini, başkalarından beslendiğini de itiraf etti.

Evrimci anlayışıyla Allah'ın, insanın yaratılış şekliyle ilgili ayetlerini dahi kabul etmeyen bir zihniyet; ne yüzle, dini konuları tartışmaya cüret eder, anlamak mümkün değil. Bir de üstüne üslük, iyi niyetliğinden bahisle hakikati ortaya çıkarmak isteğini ifade etsin!

Herkese, maymun neslinden geldiğini mi öğretecek acaba, dersiniz?

Esasen bana sorsalardı, değil Ebubekir Hoca gibi "ağır top"un, bu seviyedeki insanlarla, her düzeyde bir Müslümanın dahi muhatap almasını uygun görmezdim. Dinde tartışma değil, ancak mütalaa olur. O da kendini bilen alimler arasında olur ve halk önünde olmaz.

Ama birileri toplumu ifsad ediyorsa, toplumu o adamın fesadından korumak için, ehil bir alim veya alimler tarafından fesatçı kişilerin itibarının sarsılması ve susturulması gerekli hale gelebilir. Nitekim Kelam ilminin gayelerinden biri de budur. Bunu yapmayan alim de toplum da ındellah da sorumlu olur.

Bu vazife yapılmadığı zaman, toplumu fesat sarar. Toplumlar için asıl tehlike de itikadi bozukluktur. O yüzden batının gerçek yüzü haçlılar, tüm yolları denedikten sonra, İslam dünyasının dinini bozma, hem de kendi içeresindekiler eliyle bozma gayretlerine yönelmişlerdir.

Işte Ebubekir Hoca, Allah ömrüne bereket versin, hasta haliyle bu fedakarlığa soyundu ve önemli bir kifâî vazifeyi icra etti. Neticede Taslaman'ın takkesini düşürdü.

Teşekkürler Ebubekir Hocam, sağ olasın, var olasın!

21.07.2017
Dr. Ahmet Gelişgen
Devamını Oku »

Allah'a Hüsn-i Zan İçerisinde Olmak

Allah'a Hüsn-i Zan İçerisinde Olmak

Müellif Ebû Bekir îbn Fûrek şöyle der: “Bu konuda aslolan kulun Allah Teâlâ’nın rahmet, kerem, cömertlik sıfatlarına, (nefsine) itimat ve güven ol­madan O’na hüsn-i zan içerisinde olmasıdır. Bununla ilgili kendine itimat  eden, nefsine güvenen ve amelinde tembellik yapanlar hakkındaki kıssada Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti. ”



Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen bir haberde O şöyle bir bu­yurmaktadır: “Ben, kulumun zannı üzereyim artık beni dilediği gibi düşünsün.’’



Hasan el-Basrî’ye, filan kimse ben Allah’a hüsn-i zan üzereyim dediği söylendiğinde o şöyle demiştir: “O kimse yalan söylüyor, eğer Allah’a hüsn- i zan üzere olmuş olsaydı, ameli güzel olurdu. Kul, kendisi olarak Rabb'ine dönüp nefsinin kusurlarına baktığı ve onları terkte gayret içinde olduğunda medh edilen hüsn-i zan içinde olur. O kimsenin, aldanma nedenleri ona müptela olup gaflet sebepleri sardığı, hevâ ve şehvetine daldığında, ‘Ben Allah’a hüsn-i zan üzereyim.’ demesi işte bu zemmedilen bir durumdur.”



Bazıları şöyle der: “Nefsine olan töhmetine göre, güvenin Rabbine ol­sun. Kul, tuzağından emin olunmayan ve O nun rahmetinden ümit kesme­ze yen nefsini itham ederek Rabbine güven içerisinde olması gerekir.”



Hz. Peygamber (s.a.) duasında: "(Allahım) tuzağından beni emin kılma, rahmetinden de ümidimi kesme.’’buyurmaktadır.



Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ziyana (Hüsrana) uğrayan kavimden baş­kası Allahın tuzağından emin olamaz,”“Sapılmışlardan başka kim Rabbi- nin rahmetinden ümidini keser. ”



Allah’a hüsn-i zannın nihayete erdiren kimse O’nun rahmetinden ümit  keserek günahlara alışır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a;) şöyle buyurmakta­dır: “Gerçekten akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır.



Bilmiş ol ki, Allah’a hüsn-i zan içerisinde olmak recâ hâlinin kuvvetiy­le ilgilidir. Çünkü kulun recâsı tamam olduğunda zan güzel olmaktadır. Hadis-i kudside: “Ben, kulumun zanm üzereyim artık beni dilediği gibi düşünsün.“ şeklindeki Allah’ın sözüne gelince, burada melik kulluğa değil, ubûdiyyet ile gerçekleşen kulluğa işaret edilmiştir. Bu hususiyetleri Allah, kişinin nefsine değil, muhtelif âyet ve haberlerde ancak müminlere izafe et­miştir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde senin bir sultan (gücün, yaptırımın) yoktur.”“(Bu,) Allahınhas kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.



Âyetlerde Allah Teâlâ, tâatinde ihlâslı olan velilerini kastetmiştir. O’na tâatte, ibadette kusurlu ve Allah’tan beklenti olan kimseye gelince, bu durumda olan kimse ‘Ben Allah’a hüsn-i zan üzereyim’ der. Bu husus, kulu bir şeye has kılma yönüyle onların vasfettikleri şeylerin cümlesinden değildir. Bu yüzden kul aldanmaya düşmemesi gerekir. Bundan do­layı Hz. Peygamber (s.a.) ‘Beni zan etsin (düşünsün)’ demiştir. Ahmak bir şeye itimat eder, (bunun yanında) Allah’tan beklenti içerisinde olur.



Kim Allah'ın emamına itimad ederse, Hz. Peygamberin(s.â.v) hadisindeki‘dilediği şeyleri’ ifadesinde belirttiği gibi, seçtiği kulları olarak vasıflarını açıkladığı muhlis ve seçkin kulları içerisine girer. Hadiste ihtisas (bir şeye has kılma, kastetme) ve Hz. Peygamberin 'Artık beni dilediği gibi düşünsün!” ' ifadesinde terhîb (sevdirme) ve terğîb (korkutma) vardır. Yani afv, rahmet ve keremden benim hakkımda dilediğini zannetsin. Çünkü ben buna layı­ğını, Bir şeyler vermek ne benden bir şey eksiltir, ne de vermemekte bana bir zarar verir. Ne ibadetler bana bir fazlalık sağlar, ne de mâsiyetler bana bir kusur meydana getirir. Böylece bunların Allah’a hüsn-i hususunda zik­rettiklerimiz yöne (veçhe) hamledilmesi ortaya çıktı.

İbn Furek - Tasavvuf Istılahları

(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)
Devamını Oku »