Mükemmelleşmek İhtiyacı

Etrafımızdaki varlıkları idrak etmekle kalmayıp onların da en az bizim kadar âciz ve zavallı durumda olduklarını görürüz. Güneşler ve yıldızlar bile sınırlı ve esir birer parçacık durumundadırlar, işin garibi,imandan başkası da bu sınırlılığın, esirliliğin, fâniliğin, eksikliğin farkında da değil. Pırıl pırıl yanan güneş bile, insan şuurundaki bu aydınlıktan mahrumdur. Ancak, insandır ki, sonsuzluğun,hürriyetin,ebediyetin, mükemmelliğin özlemini en kavurucu bir susuzluk halinde yaşamaktadır. Bütün bu susuzluğun sebebi şuurumuzdur; bunları bize o, telkin ediyor. Sonsuzluğu, hürriyeti, ebediliği, mükemmelliği arıyoruz. Kendi aczimizden, esaretimizden, sınırlılığımızdan, eksikliğimizden adeta utanıyoruz. Bunlardan kurtulmak zorunluluğunu duyuyoruz, işte sorumluluk. Aciz olduğumuz halde güçlü, esir olduğumuz halde hür, sınırlı olduğumuz halde sonsuz, eksik olduğumuz halde mükemmel olmak ihtiyacını duyuyoruz. Bunları duyup da, bunlara sırt çevirmemiz bize azap veriyor, bunları duyupda inkâr etmek bizi karamsar yapıyor, insan olmak ümidini kaybediyoruz, kendimizi suçlamaktan kurtulamıyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, şuurumuzdan kurtulamadıkça, sorumluluktan da kurtulamayacağız. İnsan, insan olmakla sorumluluğu yüklenmiş bulunuyor. O, mükemmelleşmek mecburiyetindedir. Mükemmelleşmek ihtiyacı, insanın iradesi haline gelmıştir. Şuur sahibi bir insan mükemmelleşmek iradesini de beraber getirir.  



S.Ahmed Arvasi
Devamını Oku »

İslam Sanatında Tevhid Şuuru Hakimdir

Çağdaş Batı sanatı, İslâm sanatından çok önemli farklar göstermektedir. Gerçi, Islâm sanatı, abstre, nonfigüratit sübjektif olmak, iıreele kaçmak bakımından Batı sanatına öncülük etmiş ise de İslâm sanatında, Batı sanatında gördüğümüz, bunalım, huzursuzluk yoktur. Islâm sanatı modern olduğu kadar, dengeli ve huzurludur. Kaos yerine "tevhid" şuuru hâkimdir. Batılı sanatkâr, yaratma hamlesine teslim olmak, bu hamle içinde Yar adana götürücü işaretler vermek, beşeriyeti yeni estetik mesajlarla Yaratıcı İradeye hayran kılmak yerine bizzat Yaratıcı olmak iddiası ile ortaya çıkan ve fakat, bu iddiasını fâniliği, esareti ve güçsüzlüğü sebebi ile gerçekleştiremeyen, isbat edemeyen "mutsuz insan"dır.

Her şeye rağmen sanatkâr, insanın mutluluğunu değil, çile sini yaşamaktadır, atılışları engellere çarparak kırılmaktadır. Sân natkâr fâniliğine, esaretine ve güçsüzlüğüne esef eden insandır.!

 S.Ahmed Arvasi
Devamını Oku »

Resul ve Nebi Farkı… Resul’e itaat Nedir?




*Resul ve Nebi Farkı… Resul’e itaat Nedir?



***

Sünnet inkarcılarına göre Kur’ân’da “Nebi’ye itaat”i emreden bir ayet bulunmamaktadır. Buna karşılık yalnızca “Resul’e itaat” emredilmektedir ve Resul’e itaat de aslında Allah’a itaattir, dolayısıyla sünneti inkar ederek sadece Kur’ân’a bakmakla yükümlüyüz.

Bu tür bir toptancı yaklaşım akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Nebi ve Resul şeklinde bir ayrım yaptığımız takdirde bile böyle bir sonuç çıkmaz.

Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Kur’ân dışı vahiy aldığı ayetlerle sabittir.[1]

O halde Hz. Peygamber’in (s.a.v) Kur’ân dışı bir vahiy ile Ashab’ına, dolayısıyla hadisler vasıtasıyla da bize bir emri ulaşması durumunda “Nebilik” vasfına mı yoksa “Resullük” vasfına mı itaat etmiş oluyoruz? Böyle bir ayrımı nasıl yapacağız? Bu tür bir ayrımın yapılması mümkün olmadığına göre Hz. Peygamber’in (s.a.v) bütün emirlerine itaat etmek zorunludur. Kaldı ki, “Resul’e itaat” sadece Kur’ân’ın hükümlerine itaatle sınırlanamaz.

Bilindiği gibi, Uhud Savaşı esnasında Uhud Dağı’na yerleştirilen bir grup sahabenin yerlerini terk etmeleriyle savaşın talihi Müslümanlar aleyhine dönmüştü. Kur’ân, Uhud yenilgisini Müslümanlara isabet eden bir yara (karh) olarak nitelendirir.[2] Bu yenilginin sonrasında, kelimenin tam anlamıyla derlenip toparlanamayacak kadar perişan bir durumda olan Müslümanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) Mekke’ye dönmekte olan müşrikleri takip çağrısına iştirak etmişlerdi.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin “Kur’ân’da yer almayan bu çağrısına”icabet eden bu ilk Müslümanların durumunu Kur’ân şöyle açıklamaktadır:

“Kendine bir yara isabet ettikten sonra, Allah’ın ve Resul’ün (çağrısına) icabet edenlere, bir de içlerinden halini düzeltip Allah’tan gereği gibi sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.[3]

Şimdi mantıken düşünülecek olursa, “Resul”ün (Nebi değil) bu çağrısı Kur’ân’da mevcut olmadığı halde, ona katılan sahabe için “Allah’ın ve Resul’ün çağrısına icabet edenler” ifadeleri kullanılmıştır. Aslında, burada dikkate değer iki husustan birincisi; bu çağrının Kur’ân aracılığıyla yapılmamış olması.

Ikincisi de; sadece Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yapıldığı halde “Allah’ın çağrısı” olarak nitelendirilmesidir. Yani, bu davete katılanlar aynı zamanda Allah’ın davetine katılmış kimseler olarak kabul edilmektedir.

Buraya kadar yaptığımız izahlardan anlaşılacağı gibi, Kur’ân, Müslümanlara “Peygamber’e” itaat etmelerini emretmektedir. Allah’ın bu çağrısının, sadece Kur’ân’ın hükümlerine uyulmasıyla sınırlı olmadığı, aynı zamanda Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetine uymanın da Allah’a itaat etmek olduğu daha pek çok ayetin delaletinden kolayca anlaşılmaktadır. Bunların bir kısmına aşağıda değineceğiz. “Resul”e uymanın Allah’a itaat anlamına gelmesi resulün söz, fiil ve takrirlerinde Kur’ân’a ve Allah’ın iradesine muvafık düşmesinden kaynaklanmaktadır. Kezâ, ona icabet etmek, Allah’ın iradesi doğrultusunda hareket etmiş olmak anlamını taşımaktadır.

Nisa 59 ile devam edelim:

Nisa Suresi
59 – “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”

Allah’a itaatten maksat Kur’ân’da yer alan emir ve yasaklara[4]; Peygamber’e itaaten maksat, bu emir ve yasakları insanlara açıklayan, gerektiği zaman -bir önceki ayette de olduğu gibi- Kur’ân’da yer almayan emir ve yasaklar getiren Peygamberin Sünneti’ne; Ulu’l-emr’e itaat de Kur’ân ve Sünnet’le çizilen çerçevenin dışına taşmamak, bu iki kaynağın öğretisine aykırı olmamak kaydıyla emir, yetki ve ilim sahibi kimselerin söylediklerine itaattir.

Esasen bu ayetin son kısmı da Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı gelmekten sakındırmakla bu hususun altını yeniden çizmesi dolayısıyla dikkat çekicidir.

Ahzab Suresi
36 – “Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulüne karşı gelirse açık bir sapıklık etmiş olur.”

Bu ayette Allah ve Resulü’nün tesbit, tayin ve emrettiği bir hüküm bulunduğunda Mü’minlerin artık kendi isteklerine göre hareket etme ve bu hükümden başkasını seçme diye bir özgürlüğünün bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir. Ayetten anlaşılan odur ki, bunun aksini yapmaya kalkanlar, Allah’a ve Resulü’ne karşı gelerek, Allah’a ve Resulü’ne itaati emreden Kur’ân ayetlerini çiğnemiş olmaları dolayısıyla kendilerini apaçık bir sapıklığa mahkum etmiş olacaklardır.

*

Muhtemel Bir Itiraz

*

Bu tarz ayetlerdeki “Allah’a itaat” ile “Resulü’ne itaat” aynı şeydir ve bu ayetlerden aslında sadece Allah’a itaati anlamak gerekir. Zira Kur’ân’da mesela, “Allah ve Resulü’nden, kendileriyle antlaşma yapmış bulunduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu; Yeryüzünde dört ay daha dolaşın ve bilin ki siz, Allah’ı âciz bırakamazsınız. Şu da bir gerçek ki, Allah küfre batanları rezil eder. Bir de Allah ve resulünden insanlara Büyük Hac günü bir duyuru var: Allah da O’nun elçisi de müşriklerden kesinlikle uzaktır.” (Tevbe 1-3)

Nasıl ki burada ihtarın ve bildirinin sahibi Yüce Allah (c.c) olduğu ve bu ihtar ve bildiride Hz. Peygamber (s.a.v)’in hiçbir dahli bulunmadığı halde “Allah ve Resulü’nden… ihtardır/bildiridir” denmişse; diğer ayetlerdeki durum da aynıdır.”

*

CEVABIMIZ

*

Yukarıda verdiğimiz Al-i Imran Suresi’nin 172’nci ayeti ile aslında bu iddia çürütülmüştür. Ancak biz başka deliller de zikredelim istiyoruz.

Bu ayetlerden yola çıkarak böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Zira şurası açıktır ki, söz konusu ihtar ve bildirinin kaynağı Yüce Allah (c.c) olmakla birlikte, onu uygulamaya koyacak olan da Hz. Peygamber (s.a.v)’dir. Nitekim müşriklerle yapıldığı zikredilen anlaşma da kuşkusuz Allah’ın izni ve ilmi içindeydi.

Yani ayetlerin ifade ettiği hususlar pratikte Mü’minler ile Müşrikler arasında geçtiği halde, Mü’minlerin hareket tarzı vahiy ile tayin edildiği için burada Yüce Allah (c.c)’tan Hz. Peygamber (s.a.v)’e, O’ndan da insanlara ulaşan bir emir söz konusudur.

Öte yandan, dikkat edilecek olursa ayetin devamında “Allah ve Resulü müşriklerden beridir” buyurulmaktadır. Eğer bu cümleyi de yukarıdaki itirazı tevlit eden mantık doğrultusunda anlamaya kalkışacak olursak, sadece Allah’ın müşriklerden beri olduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v) için ise böyle bir şeyin söz konusu olmadığını söylemek gibi bir garabetin ortaya çıkması kaçınılmaz olur.

Kur’ân’ın, Allah’a ve Peygamber’e itaati emreden ayetlerinde, itaat mercii olarak Yüce Allah yanında Hz. Peygamber’in de ısrarla zikredilmesi elbette anlamsız değildir. Insanlara“Allah’tan korkun ve bana itaat edin” diyen geçmiş peyamberlerin tavrını da burada anmak gerekir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah (c.c), itaat konusunda kendisi ile birlikte Hz. Peygamber (s.a.v)’i zikrettiği halde, mesela “Benden ve Peygamber’den korkun” buyurmamıştır. Eğer itaatin zikredildiği ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v)’in zikredilmesi mecazi bir anlatımdan ibaret ise, Allah’tan korkulmasını emreden ayetlerde de aynı mecazı bulabileceğimiz bir ifadenin kullanılmasında herhangi bir sakınca bulunmamak icabederdi.

Burada altı çizilmesi gereken önemli ikinci nokta da şudur: Söz konusu mantık esas alınacak olursa, sözgelimi;

“Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Resulü’ne aittir…’[5]

“Eğer Allah’a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi birşeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, O’nun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”[6] gibi ayetlerde zikredilen ganimetten, Allah’a da bir pay ayırmak gerekecektir. Hatta bu payın Hz. Peygamber (s.a.v) ile Allah (c.c) arasında taksim edilmemesi ve yalnızca Allah’a ait olması gerekir. Zira söz konusu mantığa göre burada da Peygamber’in sadece mecazi olarak zikredilmiş olması icabeder.

Peki Kur’ân’da “alemlerden müstağni” olduğunu bildiren Yüce Allah (c.c), ganimetin beşte birini ne yapacaktır?

Bu miktarı ayırsanız bile onu Allah’a nasıl vereceksiniz?

Şu halde bu türlü çürük ve tutarsız yorumlara saparak Hz. Peygamber’e -ve dolayısıyla O’nun Sünneti’ne- itaat gibi temel imanî bir umdeyi yerinden oynatmaya, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da kimsenin gücü yetmeyecektir![7]

Nur Suresi’nin 56. Ayetinde şöyle buyuruluyor:

56 – “Namazı kılın, zekâtı verin “ve” Resul’e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”

Dikkat edilirse ayette “Allah’a itaat edin, Resul’e itaat” edin şeklinde bir ifade bulunmamakta, “Namazı kılın, zekâtı verin “ve” Resul’e itaat edin” buyurulmaktadır.

Burada önce namaz ve zekatın emir buyurulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’ân’a itaat emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatıyor. Bu ibadetleri yerine getirenler “zaten” Allah’a itaat etmiş/Kur’ân’a uymuş oluyorlar. Bu durumda Peygambere (s.a.v) itaatin “ayrıca” vurgulanması ne anlama geliyor?

Dolayısıyla eğer Peygambere (s.a.v) itaat, sadece Kur’ân’da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekat emirleri “yanında” Peygambere (s.a.v) itaatin de“ayrıca” vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı. Allah Teala da manasız bir şey yapmaz. “O” bütün noksanlıklardan münezzehtir.



**********



DIPNOTLAR:



[1] Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’ân dışı vahiy aldığını bildiren ayetler için bakınız;

http://belgelerlegercektarih.net/hz-peygamber-s-a-ve-kurandan-baska-vahiy-geldi-mi/

[2] 3-Al-i Imran Suresi 172.

[3] 3-Al-i Imran Suresi 172.

[4] Ki bunun içine Peygamber (s.a.v)’e itaat emri de girer. Dolayısıyla Peygamber’in Sünneti’ne itaat de Allah’ın bir emridir.

[5] 8-Enfal Suresi, Ayet 1.

[6] 8-Enfal Suresi, Ayet 41.

[7] Ebubekir Sifil, Modern Islam Düşüncesinin Tenkidi, 5. Baskı, Rıhle Kitap, Istanbul 2013, cild 2, sayfa 71 – 74.



**********

Kadir Çandarlıoğlu

www.belgelerlegercektarih.net

Devamını Oku »

İnsan Sadece Maddiyatı ile Değil Maneviyatıyla da İnsandır

İnsandaki açlığı içgüdüsel bir anlam içinde ele almak, onu, o suretle doyurmaya ve tatmine çalışmak hem beyhûdedir,hem de insanı anlamamaktır.İnsan, karnı doymakla doyduğunu kabul etmeyeceğine göre onun ebediyetlere acıkan şuurunu tanımak lâzımdır. Biz, çağımızın insanının ıstırabını sadece içgüdüsel ve fizyolojik açlıklardan doğmuş zannetmekle gerçekten çok yanılıyoruz.

S.Ahmed Arvasi
Devamını Oku »

İnsanı Ancak Sonsuzluk Doyurur

Her varlıkta ebedîlik ve sonsuzluk mücadelesi vardır ama bu durum insanda ebedîliği ve sonsuzluğu kendinde gerçekleştirmeyi istemek iradesi ve şuuru halindedir.

İşte, yüksek bir idrâk seviyesine ulaşan bir varlık olarak insan, gerçekte maddî parçacıklara değil, ebediyete, sonsuza, hürre, mutlak'a, tek olan varlığa acıkmakta ve bunu şuurunda bütün yakıcılığı ile duymaktadır. Esasen, insandaki, hakikati araştırma ve yakalama özlemi, bu açlığın en açık tezahürüdür Gerçek insan, eksikliğinin gerçek mânâsını kavramıştır. İnsana istediğini kadar maddi refah ve imkân sağlayınız, o daha fazlasını isteyecek, asla doymayacaktır, insanı, ancak ebedîlikte, sonsuzlukta, hürlükte, bir ve mutlak olanda tatmin olmuş bulursunuz. O, gerçekten bu şuura ulaştıktan sonradır ki maddi açlığı daha az hissedecek ve o alandaki ihtirası zayıflayacaktır.



S.Ahmed Arvasi,İnsan ve İnsan Ötesi
Devamını Oku »

İnsanın Sonsuzluğu Arayışı

İnsan sonsuzluğa, ebediyete, hürriyete ve mutlaklığa has­rettir. Bu konuda tatmin aramaktadır. Aksi halde fânilik, esa­ret, manasızlık ve izafilik bizi bunaltır. Duyular dünyası bir ıs­tırap dünyası haline gelir. Birçok canlılar varlığın duyumuna varıyor, ancak onu kaostan düzene, düzenden hürriyete doğ­ru idraklerinde yüceltemiyorlar. Ancak insan idrâkidir ki bu merhaleleri aşabilmektedir. Dr. S.Freud, insanın bu realitesini marazîlikle damgalamaya çalışırken, hayvan idrâkini ölçü ola­rak almışa benziyor. Bizim şuurumuz gerçekte Varın Şu uru'dur. İnsan şuuru çoktan bir'e, sınırlıdan sonsuza, esaretten hürriyete, ölümlüden ebediyete, izafiden nuıtlak'a yaklaştıkça Gerçek Var'ın Şuuruna yaklaşır. Zaman zaman peygamber idrâki bu şuuru temsilde insan idrâkinin zirvesini ifade eder. Bu muhteşem idrâkin Mutlak Var ile en yakın olduğu ân Va­hiy ânıdır.

İlim adamı, kaosu düzene doğru zorlarken, sanatkâr bu düzeni insanileştirmek ister. Peygamberler de, zahirî olan ka­osu ve düzeni mutlak ve hür bir yaratma iradesinde eritmek çabasını getirirler.

Peygamberler öte dünyayı mutlak olarak ve duyular dünya­sını zahirî olarak gösterirlerken insan idrâkinin ulaşabileceği ni­haî gerçeği işaret etmektedirler. Dâvaların dâvası, duyular dün­yasında bulunurken öte dünyayı anlayabilmekte ve vaşayabii- mektedir. Büyük peygamber Hazreti Muhammed, bir hadisinde şimdi uykudasınız, öldüğünüzde uyanacaksınız" diye  bildiriyor. Bu idrâke ulaşan iman ölümsüzlüğü, Kadır-i Mutlaka teslimiyeti en yakıcı bir gerçek olarak bilir. Kuran-ı Ke- rim'de bu hususu açıklayan âyetlerden ikisini okuyalım:

"Onlar (bu) dünya hayatından (yalnız) bir dış (tarafı) bilirler. Âhiretten ise onlar gafillerin tâ kendileridir."

"Bu dünya hayatı bir eğlenceden, bir oyundan başka bi şey değildir. Âhiret yurdu(na gelince) şüphe yok ki o, (asıl) hayatın tâ kendisidir; (bunu) bilmiş olsalardı.



S.Ahmed Arvasi,İnsan ve İnsan Ötesi
Devamını Oku »

Hümanizma

Hümanizma" denilen olay gerçekte insanı kâinatın merkezine yerleştirme çabasının bir başka adıdır. Her şeyin insanla başlayıp insanla ve insanda bittiği iddiasına “bilimsel'' dayanak bulma çabasının adı hümanizma olmuştur.

İnsanı İslam da yüceltmekte, onu yaratıkların en şereflisi saymaktadır. Bu bakımdan Batıda girişilen insanı yüceltme çabaları ilk bakışta yadırgatıcı ve üstünde durulmaya değer bir olay olarak görülmeyebilir. Ne var ki, islâmın insanı tanımlamasıyla Batının değindiğimiz çabaları arasında uzak, yakın bir bağlantı yoktur, İslâm, bir yandan insanın  ''ahsen-i takvim'' üzerine yaratıldığını söylerken bir yandan da onun bir “nutfe-den” (pıhtıdan) yaratıldığını hatırlatmaktadır. Öte yandan İslâmda insana verilen değer onun kul olma bilinciyle orantılıdır. insan kul olduğu yolundaki bilincinin sağlamkğı ölçüsünde Allah indinde değerli sayılır.

Oysa Batıda geliştirilen çabalar, insanı “ulûhıyet" makamına çıkartabilme doğrultusundadır. İnsan kul olarak kendi bilincine sahip olduğu ölçüde Allah'ın emirlerine itaat etmeye ne kadar yaklaşırsa, Batı fikriyatında geliştirilmek istenen telakkiler doğrultusunda da Allah’a o nisbette isyankâr olmaya itelenmektedir. Esasen hümanizmanın varmak istediği nihai hedef de asi insandır.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı
Devamını Oku »

Kuran-ı Kerimin İnsan'a Bakışı

Kur’an’ın insana yaklaşımında kalbin yerini, potansiyel kıymet ve imkanlarını kısaca belirtmeyi zarurî kılmak­tadır. Kalb, katılığın (A. İ-imran, 159); ilahi bilgi karşısın­da büyüklenme ve kabül etmemenin (Gafur, 30); gafletin (Kehf, 28); korkunun (A. İmran, 151; Enfal, 12); eğrilme ve sapmanın (Tevbe, 117); zihnî körlüğün (Hac, 46); ölüm anındaki korku ve dehşetin (Naziat, 8); taşlaşma­nın (Bakara, 74); puta tapma düşkünlüğünün (Bakara, 93); îman ve fikir hastalığının (Maide, 52; Enfal 49; Tev­be, 125); İlahî hakikate karşı görünmeyen perdelerin (Enâm, 25; İsra, 46; Kehf; 57); imanî nifakın (Tevbe, 77); şüphenin (Tevbe, 110); mühürlenmenin (Bakara, 7) ve kararmanın merkezi olduğu kadar, müsbet eylemlerin de başlangıcını oluşturur. Örneğin takvanın (Ra’d, 28); îmanın getirdiği huzur ve güvencenin (Feth, 4); acıma ve merhametin (Hadid, 27); itmi'nanın (A. İmran, 126; Mai­de, 113; Enfal, 10; Ra’d, 28); îmanın (Maide, 41; Hucurat, 7); haşyet ve huşûun (Enfal, 2); yakınlık ve ülfetin (Enfal, 63), vd..

Kur’an’ın antropolojisinde, her şeyin, Allah'ın irade­siyle onun emrine verilmesi (‘teshir’) anlamında kaina­tın ekseni insan ise, insanın varlık ekseni de ‘kalbi’dir, insanın kaderinden evrenin kaderine kadar, her şeyin kendisine bağlı olduğu ana merkez, işte kalb’tir. Öyleyse kalb, bireysel ve toplumsal değişimlerin başlangıç nok­tası olduğundan, her türlü sapma ve yabancılaşma da, ilk kıpırdanışını kalb’te bulacaktır. Bu durum, Hz. Pey­gamberin sözlerinde çok özlü bir biçimde dile getirilmiş­tir:

“İyi dinleyin! Bedende bir et parçası vardır; o iyi ol­duğunda bütün beden de iyi olur; kötü olduğunda, bütün beden de kötü olur.. Bilin ki o,kalptir.’’

Sadık Kılıç, Fıtratın Dirilişi
Devamını Oku »

Kadir Gecesi Nedir ?

Kadir gecesi: Kulların hayatındaki İlahî tedbir ve takdire delalet eden en kıymetli hadise, Kur’an nuru­nun beşeriyete ulaştığı, tüm varlıklara serpildiği; Selâm’ın beşerî vicdanlara ve insan hayatına yöneldiği; yeryüzünde ve vicdanlarda gerçek barışı yayacak akîde, kavram, yasa, edeb ve terbiye şeklinin insanlığa ulaştığı İlahî ritimler yağmuru. Takdirler anı.. Manevî kıy­metlerin, yasalar ve ölçülerin İlahî makamdan bildirildi­ği; fertlerinkini aşan daha büyük kaderlerin: ümmetle­rin, devletlerin ve toplumların kevnî nasiblerinin, hatta hakikatlerin, prensiplerin ve kalblerin hisselerinin be­lirlendiği gece..

Ferdin kendi hayatındaki kadir gecesi, kendi tarihî ve beşerî ifadesiyle birlikte, bütün beşeriyetin Vahiy doğrultusunda tercih edilmesi. Belki de bütün faaliyetle­riyle, sadece kendisine yaklaşmayı gaye edindiği ‘İlahî bir aydınlanma olayı, Nura boğulma’. Binlerce aydan kıymetli olan karanlığı çatlatıcı bu aydınlık gecede, insa­nın varoluş evrenini melekler doldurur. Onun gözünde, insanla birlikte kainat yeniden kurulur; insanın, anlam­dan yoksun ve amaçsız varoluşu, ezelî misyonuna kavu­şur.. Rahmani feyizlerle taşar bu gece. Allh’ın mesaj­cısı Cebrail, bir kez daha insana ulaşacak, mantığı aşan olay bir kez daha gerçekleşerek, Vahiyle insanın tarihi buluşacaktır. Sonsuzla faninin bu buluşması, insanı, kendi ferdiyetçiliğinin kulesinde geçirdiği münzevî ya­şantısından, harekete geçirici niteliğini yitirmiş zühd ve tefekkür ayinlerinin durgunluğundan çekip çıkarıp, onu bir misyonla donatmak; çatışmalarla, acılar ve gözyaş- larıyla, hicret ve Cihatlarla, kendini Hak uğruna bahşet­melerle yüzyüze getirmek içindir.

Her insanın Kadir gecesi, peygamberi bir şuûrla uyanış gecesidir. Böyle bir şuûrla donanarak, peygam­berlere verasetin gerçekleştiği gece.. Bu gece, herbir fer­din dünyasında, gerçekleşeceği zamanı kollarken, elleri­miz ucundaki bir imkandır. Müminin, taşlaşmış ülkele­rin kalbini ansızın parçalayan bir güneşe; ufukların don­muş yamaçlarında açan şafağın kırmızı gülüne dönüşe­ceği bir gece.. Bizler, Kadir gecelerimizi karşılamadayız Cebrail'in ‘Rahmani sıkmasıyla', ‘ıkra’ ve kalem’ in bilin­cine varıp, insanı ve toplumu Rabbin ilmine emanet etme gecelerine bürünmedeyiz. Cebrail'in bu nefesinde, ölüm­den dirime geçiş.. Beşerî cehaletlerimizin ortasında, ‘üc­ra’ zamanlarını yaşamak. Beşeriyeti yanlışlara ve çık­mazlara götürmüş olan kalem’ şimdi, Cebrail'in tema­sından sonra, çağlardan ve beşeriyetten özür dileyecek, çölleşmeye yüz tutmuş zemine Vahiy bereketini serpe­cektir. Toptan bir diriliş gecesi: Her tendeki ruh, her coğ­rafyadaki toplum, her kıtadaki insanlık için hayata yeniden dönüşün bir ‘Kadir gecesi’ olacaktır. Tarihin kaderi yeniden anlama kavuşacak, “Varoluş’, ‘Kalem’in izinde gerçekleşecektir.

Sadık Kılıç, Fıtratın Dirilişi
Devamını Oku »

İnsan İdraki

İnsan duyularına göre, insan yüksek bir idrâk seviyesi ile doğar.Bu idrak doğduğumuzda henüz Var’ın içinde uyumaktadır, içine dolduğu âleme duyu organları ile açılan idrâkimiz ilk duyumlarla irkilmeye ve yavaş yavaş uyanmaya başlar. Vücudumuz büyüyüp geliştikçe, duyu organlarımız güçlendikçe bu uyanış hızlanır. İdrâkimiz uykudan kaosa, kaostan düzenli objeler dünyasına geçerek uyanır. Hareketi, sesi, rengi, şekli, sayıyı, mekânı, zamanı... idrâk ederiz. Sebep-sonuç, canlı-cansız ayırımı yapmaya başlarız, zihnimiz aydınlanır, düzene kavuşur. Zihnimizi bütün varlığın merkezinde hissederiz, idrâkimizde ben ve Ötesi doğar Merkez, güya "ben"dir. Öte, sanki ben'in etrafıında döner; herşey ben içindir sanki. Hayat ve tabiatı sever, yaşamak için derin bir istek duyarız. Zamanla, etrafımızda dolaşan varlıkların bize yararlı oldukları kadar zararlı da olduklarını görürüz.

Yararlı olanları dost, zararlı olanlan düşman ilan eder; kanlı ve kansız bir mücadelenin içinde buluruz kendimizi. Ölümle pençeleşmeye ve onu hep dışımızdakilere tattırmaya çalışırız. Dışımızdaki her varlığı da bizim gibi görürüz. İnsanların yaşama savaşı gibi, hayvanların, bitkilerin ve hattâ cansızların bile varlığını sürdürmek için, savaştıklarını görürüz. Her şey bir diğerini yemek için ağzını açmış fırsat kollar durumdadır sanki. Yalnızlığımızı hisseder ve ürpeririz.

Duyularımızıın dünyası bize dehşet ve korku vermeye başlar. Objeler dünyası bizi dışımızdan saran bir tehlikeler dünyası haline gelir. Ondan korunmak için, ona hükmetmek çabasına gireriz. Fırtınaları, denizleri, deli deli akan nehirleri, vahşî hayvanları, ateşi, dağları ve bitkiler âlemini bize yararlı kılmak için çalışırız. Mutluluğu ve ölümsüzlüğü ararız. Fakat zamanla yenilgimizi dehşetle görürüz, güçsüzlüğümüzü anlarız. Bizden sonra gelenler bıraktığımız yerden devam ederler. Fakat, biz yenik düşeriz, yahut yenik düşeceğimizi bilir ve ıstırap duyarız. Sınırlılık, fânilik, esaret, izafilik ve âcızlik varlığımızı istilâ eder; yeis bizi kuşatmaya ve teslim almaya başlar. Buhar ve ateş kumkuması bir cehennem gibi, bizi hazmetmeye başlar. Kendimizi bir böcek, solucan gibi hissederiz, başımız döner, midemiz bulanır. Kendi gözümüzde alçalırız.

Kendimizi ‘hayvan insan" durumunda hissederiz Hayvan insan içgüdüleri ile, egoizması ile, fizyolojik hayatı ile bize vahşi ve fakat zeki bir vahşi hayvan durumunda gözükür. Yaşamak, fizyolojik ve içgüdüsel gerginliklerden kurtulma şeklinde belirir. Hedonizmin (zevkçi felsefesinin) içinde buluruz kendimizi Dünya, iştahımız için hazırlanmış bir sofradır, Yemek, içmek, lezzet ve haz ararız. Çılgınca bir müziğin gürültüleri içinde, Histeri nöbetleri geçirircesine dans ederek, organizmamızı kan ter içinde bırakarak yorgunluğun, bitkinliğin verdiği uyuşukluk içinde bir ân olsun kendimizi unuturuz. Kahkahalar ve renkler cümbüşü içinde, fâni hayattan ne koparırsak kârdır. Ama, bütün bu çırpmışlar hep hayal kırıklığı ile, ümitsizlikle sonuçlanır. İnsan kendini dinlemek ve iç dünyasındaki kıpırdamaları da mânâlandırmak ihtiyacındadır. Böylece, duyular dünyasında özlediğini bulamayan insan, onu iç dünyasında arar.

Birçok psikanalistler, özellikle Freud, bu yönelişi yüceltme (sublimation) adını verdiği marazı bir mekanizmaya bağlamak ister Bir nevi gerçeklerden kaçtığımızı ifade etmeye çalışır. Halbuki, hedonizmin (zevkçliğin) bir marazi telâfi mekanizması olması ihtimali üzerinde durmak, kişinin şuurundaki ebedilik ihtiyacını fanilikte, sonsuzluk ihtiyacını sınırlıda, hürriyet ihtiyacını kendini unutmakta, bir'lik ihtiyacını sürüye katılmakta, mutlak'a olan ihtiyacını izafîde tatmin etmeye çalışmasını geriye kaçma (regression) mekanizması ile açıklamak mümkündür. İnsanın hayvanî hayata hasret duyması, yüksek idrâkini uyuşturmaya çalışması, düşünme ve şuur hayatından içgüdüsel ve fizyolojik hayata sığın-ması marazi bir anlam taşımıyor mu? İnsanın, insanca yaşamaktan kaçması nasıl normal olabilir?



 S.Ahmed Arvasi

Devamını Oku »