31 Mart Büyük Komplo

31-mart-olayi

Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin dayanağı olan 31 Mart vakası ise, Türkiye tarihinin muhtemelen en büyük komplosudur. Padişah‘ı devirmek ve dindarları ezmek maksadı güden bu harekette, İttihatçılar tarafından “Meşrutiyet Muhafızları” ismiyle Rumeli’den getirilip İstanbul Taksim’deki Taşkışla’ya yerleştirilen askerler kullanılmıştır. “Avcı Taburları” da denilen bu askerler. Rumî takvimle 1325 yılının 31 Mart (Miladî takvimle 1909 yılının 14 Nisan) Salı günü ayaklanıp Ayasofya Meydanında toplanmak üzere harekete geçerler. Subaylarını iplerle bağlayıp kışlada hapsetmiş, silah depolarını yağmalatarak bütün tüfek ve mermileri ellerine geçirmişlerdi. Ne için ayaklandıklarını ise yol boyunca bağırdıkları, “Şeriat isteriz!” şeklindeki sloganla açıklıyorlardı. İsyana, Derviş Vahdeti diye bilinen biri önayak olmuş ve onun kışkırtmasıyla halktan da bazı şahıslar katılmışlardı. Bu ayaklanma sırasında birkaç cinayet işlendiği de söylenmektedir. İttihatçıların “Hareket Ordusu" adını verdikleri ve içinde Mustafa Kemal (Atatürk) ve Kâzım (Karabekir) beylerin de bulunduğu birlik, bu olay üzerine İstanbul’a gelerek isyanı bastırmış, ardından da Abdülhamid Han tahttan indirilmiştir.

Talat Bey’in Enver Paşa’ya çektiği telgrafta, bu olayı “Hürriyete karşı gerici bir ayaklanma” diye bildirmesi ile İsmet Bey’in (İnönü), “Bunlar bizim tarihimiz boyunca başımıza bela olmuşlardır” diye genelleme yapması enteresandır. O zaman 1909 yılı olduğu için henüz hiçbir inkılâbın yapılmamış ve bazı çevrelerce “inkılâpçı- mürteci” diye adlandırılan kutuplaşmaların yaşanmadığı o dönemde, nasıl olur da dindarlar hakkında, “Tarihimiz boyunca başımızaa bela oldular” kabilinden bir söz sarfedebilir ?Kaldıki,bu hadisede aktif olarak bulunmuş Rıza Tevfik,daha sonradan büyük pişmanlık duyarak ayaklanmanın bir komplo olduğunu söylemiş ve “Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdat isimli bir şiir yazmıştır. “Neredesin Şevketli Abdülhamid Han?’ diye başlayan bu şiirden bir bölüm şöyledır:

...Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına...

Hüseyin Dayı, Mlliyetçiliğin Dinle Kavgası
Devamını Oku »

Türklük Kavramı Üzerine

Bernard Lewis’in de belirttiği gibi, “Türk” kavramı, İslamiyet’le öylesine eş anlamlıydı ki; bilhassa Osmanlı dönemindeki Müslüman ahali “Türk” diye adlandırıldığı gibi, bir gayrimüslimin Müslümanlığı kabul etmesi de “Türk oldu” diye ifade edilirdi. Bu durum, dünya Müslümanları içinde özellikle "sine-i selase" (üç kucak) denilen üç dilden (Arapça, Farsça vç Türkçe) biri olan Türkçenin ortak dil olarak kullanıldığı alandaki Müslüman ahali için daha fazla geçerliydi.

‘Türk’ ve “Müslüman” terimlerinin, genellikle Araplar ile Fars- lar dışındaki Müslümanlar için kullanıldığına ilk defa şahit olduğumuz eserlerden biri, Âşıkpaşazade’nin yazdığı “Tevârih-i Âl-i Osman" yani “Osmanlı Hanedanı Tarihi” diye adlandırılan tarih kitabıdır. Bekriye tarikatına mensup olduğu için kendisini “Derviş Ah- med Âşıkî” (1393-1481) diye tanıtan bu zat, Sultan İkinci Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemlerinde yaşamıştır. Bahsettiğimiz eserinde Osmanlı hanedanını Oğuz Han’a dayandırmış, devletin sosyal yapısını ise aynı anlamda olmak üzere bazen “Türk” bazen de “Müslüman” kelimeleriyle ifade etmiştir. Mesela Orhan Gazi’nin Bursa Tekfuruna Mihal Bey’i gönderip şehri teslim etmesini istediğinde, Tekfur’un “Türkler bizi incitmesin.” şeklinde talepte bulunduğunu söylemekte ve sonucu da “Elhâsılı Tekfur hisardan çıkınca kapılar kalabalık oldu. Her taraftan Müslümanlar girmeye başladılar.” sözleriyle anlatmaktadır.

Prof. Dr. Şerif Turan; Osmanlı tarihçilerinden Aşıkpaşazade, Yazıcıoğlu ve Neşrî’nin Osmanoğullannı Oğuz Han’a bağladıklarını, daha sonraki tarihçilerden İbn Kemal’in ise Osmanlı devlet ve askerinden “”Türk devleti, Türk askeri” diye bahsettiğini ve bunun da kavmiyete değil, bu topraklar üzerinde tarihî bir gelişmenin mahsulu olan ‘Türk Milleti’ mefhumuna işaret ettiğini söylemektedir.

ABD’nin Visconsin Üniversitesinde kürsü sahibi olan dünyaca Ünlü Türk Tarihçisi Prof. Dr. Kemal Karpat da 2009 yılı Mayıs ayında Türkiye’ye geldiğinde Kanal 24 isimli televizyon kanalındaki bir programda aynı doğrultuda açıklamalar yapmıştır. Karpat’ın söz ko- nusu açıklaması ‘Türk demek Osmanlı ve Müslüman demekti, etnik bir anlam taşımıyordu’’Fransız tarihçi Emest Renan aynı doğrultuda olarak, Türklerin milletleri dine göre anladıklarını söylemiştir Kemal Kirişçi ve Gareth M. Winrow da müşterek çalışmalarında aynı hususiyeti belirtmişlerdir ki, bu çalışmada verilen izahat, kitabımızda “Kürtçülük” başlığı altında nakledilecektir.

Tamamen din temelli olan bu millet anlayışından dolayıdır ki, Büyük Selçuklu Devletinin kurulmasından, Osmanlı’da sözde Türkçü İttihat ve Terakki’nin iktidarına kadar geçen sürede Müslümanların kavmî kimlikleri bir ayrılık olarak görülmemiştir Değişik kavimlere mensup olan şahıslar, tıpkı Hazreti Peygamber (s.a.v.) zamanındaki Bilal-i Habeşî ve Selman-ı Farisî örneklerinde olduğu gibi, Osmanlı'da da kavmi kimlikleriyle anılmışlardır. Mesela Orhan Gazi tarafından 1331 yılında İznik’te kurulan ilk Osmanlı medresesinin birinci müderrisi (profesör) ve mütevellisi (vakıf yöneticisi) Davud-ı Kayseri’dir. Onun vefatından sonra yerine gelense Taceddin-i Kürdî’dir. Napolyon’a karşı Mısırdaki Akka Kalesi’ni savunan Ahmed Paşa da “Cezzar” lakabını almadan önce kavmi- ne atıfla “Boşnak Ahmed Paşa” diye anılıyordu. Osmanlı’da Abaza (Abhaz), Arnavut, Çerkez (Adige), Gürcü gibi kendi kavim adlarıyla anılan çok sayıda devlet ve ilim adamı da olmuştur. Bu durum, sosyal yapımızdaki Müslüman kavimlerden her birinin devleti benimsemesini ve hep birlikte ‘tek millet’ halinde yaşamasını sağlıyordu./ Avnıpalı kavimlerden olup Osmanlı tarihinde çok önemli bir yer tutan Boşnakları, Sırp ve Hırvatlardan ayıran en önemli özellik, Müslüman olmalarıdır. Bu farklılıkları ile Boşnaklar, kendilerini asırlarca “Turçin” (Türk) diye adlandırmışlardır.

Avrupalılar da onları Türk diye kabullenmiştir.

Günümüzün yazarlarından Ahmet Selim de Rumelili olan babasının, şu sözlerini nakleder; "... Rumeli’de her Müslüman’a Türk diyorlardı. İhtida edene ‘Türk oldu’ diyorlardı... Etnik’le metnik’le hiç işim olmaz benim.. ”
Akifin;

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz:
Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!
Kapkaranlıkken bütün âfakı insaniyetin,
Nûr olup fışkırmışız tâ sinesinden zulmetin;
Bir taraftan dînimiz, ahlâkımız, irfanımız;
Bir taraftan seyfe makrun adlimiz, ihsânımız;
Yükselip akvâmı almış fevç fevç âguşuna;
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûşâcûşuna.. .”

Akif'in, bizim milletimizi anlatırken dinle irtibatlan-dırması ve değişik kavimlerin bir avuçta toplanıp vahdeti bulmasıyla izah etmesi; bir gerçeğin dikkate şayan tespitidir, Bu durumun tasavvufi kavramlarla tam izahı, “kesretten vahdete” (çoklukta birlik) ulaşmaktır. Milletimizin böyle bir terkip ile teşekkülü de, bütün Türkçü-Kürtçü gibi ayrılıkçı teorilere ve tahriklere rağmen bütünlüğünü koruyabilmesi de; halkımızın mensubu olduğu İslam dini ve o dinin bu dünya hayatında kurdurttuğu İslam Medeniyeti sayesindedir

Peki, bir tek millet halinde tutan o İslam Medeniyeti’ni halkımızın idrakinden silmeye çalışanlar kimler oldu? Bu sorunun cevabını, yine dünyaca meşhur iki tarihçimizin anlattıklarında bulacağız. Bu tarihçilerimiz, Prof. Dr. Halil İnalcık ve Prof. Dr. İlber Ortaylı’dır.

Halil İnalcık» Türkçülüğün Osmanlıcılık karşısında doğup, laikleşme paralelinde geliştiğini belirmektedir. İnalcık, bugünkü İslam Ülkelerinde "millî irade" ve “Batılılaşma" gibi anlayışların ilk örneklerinin de Osmanlı'nın son zamanlarındaki Tanzimatçılarla İttihat ve Terakkici sivil-asker bürokratlar olduğunu söylemektedir. İlber Ortaylı da Osmanlı'daki millet anlayışının dinî esaslı olmakla, Han'daki millet (nation) anlayışından tamamen farklı olduğunu belirtmekte; hatta bu farklılığın büyüklüğünü belirtirken, “tercüme bile edilemez" açıklamasını yapmaktadır. Ortaylı, çok önemli bir farklılık olarak İslam millet anlayışında, “gayrimüslim cemaatlerle yan yana yaşama pratiği" olduğundan da bahsetmektedir.

“İslam’da Din, Medeniyet ve Millet İlişkileri” başlığı altında anlatıldığı gibi bu pratik, Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından kurulan ilk İslam devletinden beri -bazı dönemlerde ihmal edilmiş de olsa- mevcuttur.

Görüldüğü gibi, İslam medeniyetinde hayalî bir “homojen illet”ten bahsedilmemektedir. Mimarı İslamiyet olan ve asırlarca ¡yaşamış olan gerçek bir milletten bahsedilmektedir. Türkiye’de o Beraberlikten bugüne kalan kavimleri de aynı İslâmî harç bir arada atmaktadır. Bu birliği koruyabilmek için gereken, Batı’nın batıl etnisitesine dayanan kavmiyetçiliklerden uzaklaşmak ve bu birliğin cevherini, yani İslam’ı idrak etmektir. Kısacası maharet; “tek tiplilik hayalleri’’kurmak değil, “kesrette vahdet” (çoklukta birlik) bulmanın sırrına
ermektir.

….Bugün kendilerini “ulusalcı” diye tanıtanlar, İslamiyet’i laikliğin alternatifi bir siyasî rejim diye algıladıkları için, dinden bahsedilmesinden bile rahatsız olmaktadırlar. Kendilerini “milliyetçi” diye tanıtanlar ise, milletimizi diğer Müslümanlardan ayırmak için, milletimizin iman ettiği “Allah indinde tek din” ve cihanşümul olan İslam ı, özel bir muhtevaya büründürerek “Türk Müslümanlığı” diye adlandırmak istemektedirler.
Bu milliyetçi/ulusalcı akım mensuplarının, medeniyet hakkındaki tercihleri de "Muasır (çağdaş) Medeniyet” adı altında “Garp (Batı) Medeniyetindir. İşte, “Batı’da Din, Medeniyet ve Milliyet İlişkisi” başlığı altında görüldüğü gibi şimdi o medeniyet, kendisini “Hıristiyan Medeniyeti” yahut “Protestan Medeniyeti” diye ilan etmektedir.

Hüseyin Dayı, Milliyetçiliğin Dinle Kavgası
Devamını Oku »

Ankara Hükümeti İsteseydi Vahdettin'i Ülkeden Terketmesini Önleyebilirdi

Ankara Hükümeti İsteseydi Vahdettin'i Ülkeden Terketmesini Önleyebilirdi

..İlginç olan şudur: Vahddeddin'in ülkeyi terk ettiği zaman diliminde Ankara Hükümeti isteseydi bu durumu önleyebilirdi; buna gücü yeterdi. Ancak Ankara, adeta bu gelişmeye çanak tutulmuştur. M. Kemal Paşa, Vahdeddin'in ülkeyi terk edeceğini tahmin ediyordu. Hükümetin bile haberi olmadan bu konudaki sezinlemelerini Refet Paşa'ya bildirmiş ve Ona,

"Vahdeddin kaçmak isterse mani olunmamasını" emretmişti.(1)

Mani olunmadı ve Vahdeddin ülkeyi terk etti... Mani ol-mak bir yana, çıkarılan "idam edilecek" haberleriyle adeta ülkeyi terk etmeye zorlandı... Çeşitli vesilelerle ona ülkeyi terk etmemesi durumunda idam edileceği ima ve ihsas edildi. Vahdeddin ayrıldıktan sonra Yıldız Sarayı'na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet Paşa, o sırada ağlamakta olan Vahdettin'in yaverlerinden Ali Nuri Bey'e, aynen şunu söylemiştir: "Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?"(2)

Vahdeddin İngiliz temsilcisi General Harrington’a, 16 Ka-sım 1922 tarihinde gönderdiği mektupta şu ifadeleri kullan-mıştır: son vekayi üzerine hürriyet ve hayatımı tehlikede görmekteyim. Osmanlı sanatı ve islam hilafeti üzerindeki bil’ırs vel istihkak haiz bulunduğum meşru ve mukaddes haklarımı tamamiyle muhafaza etmek şartıyla hayatımın muhafazasını en çok müslüman tebaaya malik bir devlet olan ingiltere’den bekliyorum.”."(3)

Aslında Vahdeddin vatandan ayrılışım geçici bir ayrılış olarak görmekteydi. Ortalık sakinleşinceye kadar bir süre va-tandan ayrılmayı uygun bulmuştu. Vahdeddin içinde bu-lunduğu durumu sekreteri Avni Paşa'ya şöyle anlatmıştır:

"Anadolu'ya düşmanları defetmesi için görevlendirdiğimiz Mustafa Kemal'in ihtirası ve muvazaası karşısında kaldım. Her tarafımı istila eden kör ve nankörler arasmda dolandım ve ıztırap içerisinde bunaldım. Bu şekildeki Hilafete, kendimde ne direnme ve ne de itaat imkânını göremeyerek, ortalik sakinleşinceye kadar belirli bir süre için bu tehlikeli mıntıkadan uzaklaşmaya karar verdim/(4)



Kaynaklar;

(1)-İlhan Bardakçı,Vahdettin M.Kemal’e,syf;117

(2)-Şefik Okday,Osmanlı’dan Cumhuriyete Padişah Yaveri İki Sadrazam Oğlu Anlatıyor,Syf,108(Nakleden M.Armağan,Vahdettin Kaçtı mı , Kaçırıldı mı? Makalesi)

(3)-İlhan Bardakçı,age,syf;115

(4)-Vahdettin Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor(haz,Osman Öndeş),syf;346

Cemal Fedayi
Devamını Oku »

Sultan II.Abdülhamid Korkakmıydı?

Sultan II.Abdülhamid korkakmıydı?

Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar. Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler:

"Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."

Mustafa Armağan
Devamını Oku »

Sultan II.Abdülhamid'in Kurdurduğu Hamidiye Alayları Gereksizmiydi?

Sultan II.Abdülhamid'in kurdurduğu Hamidiye Alayları gereksiz miydi?

Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı:

1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi.
2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu.
3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu.
4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı.
5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler.
6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi.
7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...

Mustafa Armağan
Devamını Oku »

1908 Meşruiyet Dönemi Talihsiz Devir

1908 Meşrutiyet», Devlet çekirdeği etrafında et-kemik bağlamış bulunan Türk harsının an-anevi tahtını kaybedip, yeni bir kalıpta yenı tecrübeye tâbi tutulduğu talihsiz devirdir.

"Fakat alelacele tezgaha konup aktif bir renk alan bu ideolojinin elbette ki ömrü kısa olacaktı. Zıra bir nevi kutsiyet ve saygı havası neşredegelmış tarihi Devlet anlayışının açık bıraktığı yeri dolduramayacağı aşikârdı. Nitekim dolduramadı da. Çünkü İçtimaî bünyenin zaruri ve tabii bir icabı değildi. Memleketin iç ve dış yapısı, klâsik ve tarihî inanışının yerme, yabancısı olduğu bu aşın ve tepeden gelme ideolojiyi çağırmamış, böyle bir talepte bulunmamıştı.
“Ama şu var ki. memleket bünyesi için acıklı bir sürpriz olan bu şoven milliyetçilik, İlmî ve siyasî kifayetten mahrum bulunan Meşrutiyetçi iktidar için lâzımdı. Zira sağlam olsun Çürük olsun, bir can kurtarıcıya olan ihtiyaç, bütün çıplaklığı ile meydana çıkıvermiş, felsefesiz ve prensipsiz olarak iktidarı ele geçirmiş bulunan bu alaylı devlet adamları, bir İlmî ve felsefî kal'aya sığınmadan yaslandıktan koltuğun muhafaza edilemeyeceğini anlamışlardı.
"Onun için de, İttihatçılarla el ele veren Ziya Gökalp fikriyatı, açtığı zorlama ve sun'i çığır ile kısa bir zaman tezgâhını işletti.Fakat münevver kitlenin dudağını değdirdiği heyecan, sönmeye mahkûm aydınlığı gibi, memlekete çok pahalıya mal olan siyasî, askerî ve İçtimaî hatalara yol açmakta gecikmedi. Neticede de bir İmparatorluğun başını yedikten sonra, milletin iliklerine işleyen zehirli tortusunu bırakarak çekilip gitti.

Samiha Ayverdi, Milli Kültür Meselelerimiz ve Maarif Davamız, syf;128-129
Devamını Oku »

Derin Tarih Dergisi'nin Mehmet Genç ile Röportajdan Bir Bölüm

‘’Osmanlı 16.yüzyıldan itibaren geriledi ‘tezi hakim Osmanlı tarihçiliğinde.Ancak siz buna karşı çıkıyorsunuz.

Osmanlı gerilemesi sathî bir yakıştırmadan ibarettir. Bazı tarihçiler Kanuni devrini zirve olarak düşünür: sonra sırası ile duraklama, gerileme ve dağılma gibi bir dönemlendirme yaparlar. Bunların gerçekte olup bi­tenlerle fazla alakası yoktu.

Osmanlı sistemi Kanuni’den son­ra da yüzyıllar boyu bütün kurumlarıyla gelişme ve değişme içindedir. Mamafih Osmanlılann Batı Avru­pa'da kapitalizmin getirdiği muaz­zam değişmenin dışında kaldıkları muhakkaktır.

Ancak Osmanlıların sistemlerini olduşturdukları dönemde bu değişmeler henüz ufukta yoktu.Kapitalizmden kaynaklanan bu değişimleri önceden görebilselerdi onları benimser ve o yola girerler miydi,bundan hiçbir şekilde emin değilm.Zira kapitalizmin getirdiği değişmeler Batı’ya sonra da dünyaya çok pahalıya mal oldu.Fakir halk kitleleri çok büyük sefalet ve sıkıntıya duçar oldu.Osmanlılar Müslüman olan ve olmayan hiçbir topluluğu bu denli bir sefalete asla müstehak görmedi.O yüzden bilmiş olsalardı bile benimsemezlerdi.

Sizin bu bahiste verdiğiniz çok meşhur bir dilenci örneği var..

Evet, Mesela 16, yüzyıldan 18 yüzyılın ortalarına  kadar İstanbul Avrupa'nın en büyük şehriydi,Londra ve Paris’in nüfusları da İstanbul’a yakındı. 18. yüzyılda bu iki şehirdeki dilenci sayısı nüfusun %10’u civarın­daydı. 50 bin dilenci Paris’te, bir o kadar dilenci de Londra’da vardı. Os­manlı İstanbul’undaysa sadece 322 dilenci yaşıyordu ve bunların tama­mı gayrimüslimdi. Onlara da sadece Pazar günleri kilisede dilenme hak­kı veriliyordu. Müslümanların ise dilenme hakkı yoktu. Çok muhtaçsa vakıflar ona destek sağlıyordu. Bu Batılı seyyahların seyahatnamelerinde hayretle müşahede edip anlattıkları bir olgudur.
Devamını Oku »

Osmanlı'nın Çöküşü

Osmanlı'nın Çöküşü

Devlet-i Aliyye'nin çöküş tarihi, yok oluş tarihi 1826'dır. Yeniçeri topa tutulduktan sonra yeni bir ordu kurmak lazım. Bu ordu nasıl kurulacak? Bu orduyu kurmak için Batı' dan hocalar getiriyoruz. Tasavvur edin, insan deli olur. Asırlarca mücadele ettiğimiz, tarihte gazalarımız olan ve onu hidayete getirtmek için sel gibi kanlar akıttığımız bir düşmana el açıyoruz, "gel bizi yetiştir" diyoruz. Yani bu adamın hikmet-i vücudu bizi yemektir, mahvetmektir. Hayatının yegane gayesi bizi yemek olan bir medeniyetten, ordumuzu yetiştirmek için hoca istemek ne demektir? Yani bundan büyük felaket tasavvur edebilir misiniz? Ordunun techizatı vardır, malzemesi vardır, vesairesi vardır. Bunlan da getirtmeye başlıyorlar Avrupa' dan. Orduyu ıslah etmek için, Batı mektepleri açılıyor. Müşavirler getirtiliyor Batı'dan ve Mühendishane-i Bahri, Mühendishane-i Bem açılıyor. Mekteb-i harbiye açılıyor.

Tabii adam gelince bize hizmet etmek için gelmiyor. Orduyla beraber müteahhitler de geliyor, iş adamları da geliyor. Politika esnafı da geliyor, misyonerler de geliyor. Yabancı mektepler açılıyor. Kesif bir taarruz başlıyor. Avrupa'yla kaynaşıyoruz. Burada tabii biz mağlup olacağız. Çünkü karşıdaki tilkidir. Hiçbir zaman anlayamayız, hiçbir zaman anlayamadık Avrupa'yı. Avrupa da bizi anlamadı. Anlamasına ihtiyaç yoktu çünkü. Avrupa bizi yemek istiyordu. Yiyeceğimiz hayvanı anlamaya mecbur değiliz. Balıkların, koyunların hissiyatını merak etmeyiz. Değil mi ya? Keseriz, yeriz. Onlar da bizi öyle, nasıl kesilir bu, ona bakacak. Avcının hayvanı tetkik ettiği gibi, bizi tetkik ediyor Avrupa. Bizi anlamak niyetinde değil, anlamak mecburiyetinde de değil.

Halbuki biz düşmanı dost telakki ediyoruz. Kucağımızı açıyoruz, mahrem dünyamıza sokuyoruz. Medeniyet bir bütündür, temelleri ortadan kalkınca, bina çökecektir, çöküyor: Fakat çöküş orduda başlamıştır. İlk batılılaşan müessese ordudur. İlk çürüyen ve ilk yok edilen bu ordu, Viyana'ya giden ordu değildir elbette. Avrupa bizi nereden yıkacağını, nasıl yıkacağını biliyor. Tek düşmanı hilafet müessesidir. Hilafeti yıktıktan sonra dava kazanılmıştır. Çok iyi biliyor ki, hilafeti dışardan yıkmak mümkün değildir. İçeriden kendi adamlarına yıktırıyor. Osmanlı'ya ihanet etmek için dışarıdan kuvvet kullanmak mümkün değildir. Kendi içinden adamlar bulmak, emellerimizi onlara tahakkuk ettirmek, yol bu.



Bulutları Delen Kartal,Mustafa Armağan
Devamını Oku »

Meşruiyet Dönemi ''Dine Siyasî Alanda Müdahale''

Meşrutiyet döneminde Gökalp’ın dine devletin hukuk sistemi açısından giriştiği siyasî müdahale teşebbüsleri; Müslüman kadınların tesettürlü olmasını emreden kanuna itirazı, şer’i mahkemelerin kaldırılması, yargılamanın meclisten çıkacak kanunlarla yapılması ile şeyhülislamın ve evkaf nazırının kabineden çıkarılması yönündeki teklifleridir. Gökalp, o zamana kadarki uygulamaların, “Ümmet devrinden kaldığını söylemekte ve bu durumu da tam anlamıyla millet olamadığımıza bağlamaktadır.

İttihad Terakki Fırkasının Genel Merkez toplantısında kadınların tesettürlü olup olmaması konusu tartışıldığında ,üyelerden biri söz alarak,umumi efkarın Müslüman kadınların tesettürlü olması
Olmasını,halkın tersine gidilmesi gerektiğini,Mekke Emin Şerif Hüseyin’in başlıca propadasının da İstanbul’daki kadınların tesettüre uymadığı olduğunu söylemesi, Gökalp’ı çok öfkelendirir. Ertesi gün Talat ve Enver Paşa Fırka’nın genel merkezine gelip aynı konuyu açtıklarında, Enver Paşa, ' Ben merkez kumandanına bazı tebligat yaptım” der. Üyelerden biri de “Efkâr-ı umumiyenin istemediği şeyleri menetmeliyiz’’deyince Gökalp, ayağa kalkar ve öfkeden yüzü kızarmış, elleri titrer şekilde bağırır:

“Efkâr-ı umumiye, etkâr-ı umumiye deyip duruyoruz, efkâr-ı umumiyenin ne olduğunu biliyor muyuz? Efkâr-ı umumiyenin her istediğine devlet adamlarının boyun eğmesi lazım geldiğine dair bir kaide olduğunu nereden çıkarıyoruz/... Devlet adamları efkâr-ı umumiyeye uymak, tabi olmak mecburiyetinde değildir. Eğer bir takım tahrikçiler vasıtasıyla meydana getirilen efkâr-ı umumiye, vicdan-ı ammeye (devletin kararını kast ediyor. ) uygun değilse, büyük devlet adamları buna mukavemet eder, hatta efkâr-ı umumiye dediğimiz cereyana rağmen milletin selameti için ne lazımsa onu yapar.”

Gökalp'ın bu öfkeli konuşması karşısında Talat Paşa, “Hoca, biz ille de şöyle yapalım, demiyoruz, sizden fikir almaya geldik” diyerek onu yatıştırır. Enver Paşa da kızmamasını rica ederek, “Biz askerler, açık fikirlerden hoşlanırız, ben de aydınlanayım diye soruyorum’’der der.

Enver Paşa, Müslümanların tesettürden yana olduklarını söylüyor ve efkâr-ı umumiye ile vicdan-ı amme arasındaki farkı koruyor. Gökalp cevap verirken efkâr-ı umumiyenin ümmet devrine aid uygulamalar istediğini, vicdan-ı umuminin ise Batı medeniyetine uygun rejim istediğini söylüyor ve Enver Paşa’dan, şayet merkez kumandanlığına gönderdiği tebligatta tesettür lehinde bir emir varsa beri almasını istiyor. Gökalp’ın açıklamaları, kadın kıyağın karışmaması şeklinde görünmekle beraber, aslında muhafaza edilmemesi şeklindedir.

Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” isimli kitabında dinle ilgili en önemli hususiyet, dünyada İslam’a ait bir medeniyetin olmadığı yönündeki açıklamadır. Ona göre, Müslümanların yaşadığı medeniyeti, İslam medeniyeti sanmak bir aldanmadır; çünkü o medeniyet, Doğu Roma (Bizans) medeniyetidir ve onu bırakıp Batı Avrupa medeniyetine geçmemiz gerekir.

Hâlbuki en çok etkilendiği Batı Avrupalı filozoflardan biri olan Nietzsche bile, İslam medeniyetinin Hıristiyan medeniyetinden üstün olduğunu söylemiş ve “Müslümanlık Hıristiyanlığı hor görüyorsa bin kez haklıdır, demiştir. Nietzsche’nin hemen hemen bütün fikirlerini alıp da bu kısmını atlaması oldukça düşündürücüdür. Şu da bir gerçektir ki; İslam medeniyetinin olmadığını söylemek, insanlarımızın sosyal hayattaki dinî aktivitelerine müdahale etmeyi kolaylaştırmaktadır.

Hüseyin Dayı, Milliyetçiliğin Dinle Kavgası
Devamını Oku »

Müslüman Ecdadımızı Zaferden Zafere Koşturan Sır ve Kanunî’nin Duâ ileAlâkalı Bir Fermanı

Müslüman Ecdadımızı Zaferden Zafere Koşturan Sır ve Kanunî’nin Duâ ile Alâkalı Bir FermanıMaddî zaferlerin arkasında manevî sebepleri aramayanlar, zafer kelimesini tarihlerine yazdıramazlar. Zira Allah müsaade etmeyince duyan kulaklar duymaz ve isteyen gönüller istemez oluverir. Bu mânâyı hisseden ve yaşamaya çalışan müslüman ecdadımız da duanın ehemmiyetini idrâk etmişler ve kazandıkları zaferlerini Allah’ın ihsanına borçlu olduklarını hiç bir zaman unutmamışlardır. “Gölgelerin bile yerlere kapanışı sahiplerinin değil, Allah’ın emrine bağlı olduğunu” ifade eden Kur’ân âyetini her zaman hatırlarında tutan müslüman ecdadımız, zafer için lüzumlu olan fiilî duaları ifâ ettikden sonra, neticeyi Allah’dan beklemek demek olan kavlî duayı da ihmal etmemişlerdir. İşte size Osmanlı Devleti’nin en şanlı ve şöhretli Padişahı olan Kanunî’nin, her zaferden Önce duâ silahına nasıl sarıldığını gösteren bir arşiv belgesi. Beraber okuyalım ve duanın insanları nerelere yükselttiğini beraber görelim. Her ne kadar aslı sade bir dille yazılmış ise de, biz önce özet mahiyetinde fermanı sadeleştirerek verecek, sonra da mutlaka okunulmasını tavsiye ederek trankripsiyonu takdim edeceğiz:

                                             SEFERDEN ÖNCE DUA EDİLMESİ İÇİN VERİLEN FERMAN
“Şerefli babalarım ve büyük ecdadımın en önemli işleri ve amelleri, Hz. Peygamberin nübüvvetini inkâr eden ve Muhammed Mustafa’ya karşı inadla direnen kâfirlerle cihad ve gaza eylemekdi. Padişahlık günlerinde büyük gazalar yapmışlar, küfür ve dalâlet ile dolu nice ülkeleri ve memleketleri ehl-i iman ve İslâm’ın diyarı haline getirmişlerdir.
Ben de onların bu güzel yollarından ve izlerinden giderek her zaman en büyük gayem ve arzum gazaya yönelik olmuştur. Müşrikler ve kâfirler, müslümanlara ihanet ve hakaret etmek üzere ittifak ettikleri duyulmuştur. Şu anda Mâlik’ül-Mülk olan Yüce Allah’ın inayet, merhamet ve adaletine itimad ederek; Hz. Resulüllâh’ın yüce maneviyatına dayanarak; O’nun dört halifesi ve büyük sahabeler ile evliyanın mukaddes ruhlarından manen medet umarak, sadece ve sadece dinin şe’âirini ihya ve Hz. Peygamberin şeriatını icra gayesiyle ve bütün müslümanlarla hep beraber gazaya niyet ettim.

Hak Teâlâ’nın ben kulu ki, zayıfım ve biçâreyim, itimadım ne asker ve malın çokluğuna ve ne de ordu ve teçhizatın bolluğunadır. Belki itimadım Allah’ın inâyetiyle Hz. Peygamber’in günahkâr ümmeti hakkında olan merhametlerdedir. Gözümde dünya devletinin zerre mikdar değeri yoktur. Mülk ve mala gururum ve izzet ve makama dayandığım yoktur. Kılıcım ve kuvvetim, bütün âlimler ve sâlihler ile cumhurun ve fakirlerin hayır dualarıdır. Maksadım ve muradım, ilây-i kelimetullah ile şeriatın yer yüzünde icrâsıdır.

Durum böyle olunca gerekdir ki, İstanbul’da bulunan eğer âlimler ve sâlihler, eğer şeyhler ve fâzıllar ve eğer diğer büyük insanlardan kim varsa, hep beraber camilerde ve mescidlerde mübarek vakitlerde, biraraya gelerek, İslâm’ın bayraklarının zaferle dalgalanması, şeriatın yeryüzünde güneş gibi parlaması, küfrün ve dalâletin belinin kırılması ve kâfirlerin mağlubiyeti için Kur’ân okunsun. Bütün müslümanlara bu husus ilân ve tenbih edilsin. Tâ ki, bütün mü’minler, zafer ve nusretim için el kaldırıp baş açıp İlâhî dergâha yalvarsınlar. Hayır duaları islâm ordularına manen arkadaş ve yardımcı olsun. Mü’min orduları muzaffer ve gâlib olurken ehl-i küfür mağlup ve perişan olsunlar inşallah.

Şöyle bilesiz.
18 Ramazan 938 / 1532” (7).  Veliyyüddin Efendi, 1970, Vrk. 54/b-55/b.
Devamını Oku »