Osmanlı'nın Feth Ettiği Topraklarda Hak ve Adalet Getirmesi

Osmanlı'nın Feth Ettiği Topraklarda  Hak ve Adalet Getirmesi

Osmanlı istilâ ve fütûhâtını sevk ve idâre eden tevhit rûhu, dededen babaya, babadan oğula, askere, serdara, halktan idâreciye, vezirinden pâdişâha ka­dar hâkim olan bir hak ve adâlet şuuru idi.

Müslüman-Türk, yediden yetmişe maya tutmuş bu anlayışın istilâ ve fetheylediği ülkelere getirdiği hak ve adâlet terâzisi ile daha batı, insan haklarına saygı diye bir anlayışı henüz aklına dahi getirmeden, insan haklarının kaynağından içtiği prensipleri nazari olarak bırakmayıp bir laboratuvar titizliği ile hâ­kim olduğu her yerde tatbik eylemek üstünlüğünü göstermiştir. Zira Müslüman-Türk için insan haklarına saygı, tenefüs ettiği hava, içtiği su kadar tabiî bir anlayışın sarûrî neticesi demektir, öyle ki batıda bü­yük çekişmeler ile ancak 1215’de çıkarılan beyannâmelerle insan hak ve hürriyetine duyulan saygı anlayışına karşılık, Islâmiyetin bu mevzûdaki hassasiyeti daha Hz. Peygamber zamânında hazırlanmış olan Medine Anayasası ve Vedâ Hutbesi ile yâni insana hak ve hürriyet bildirisi diyebileceğimiz beyanlar, sünnet ve hadislerle tespit ve tâyin edilmiştir. Doç. Dr. Ahmet Akgündüz’ün, Eski Anayasa Hukuku ve Islâm Anayasası kitabında da bildirdiğine göre,Müslüman-Turk’ün bu idrâke varabilmesi için batıda ol­duğu gibi uzun çekişmeler ve zikzaklı bir devir geçir­diği söylenemez.

Zira İslâm'ın zuhuru ile başlamış olan bu anlayış, daha Peygamber zamanından îtibâren yürürlüğe gir­miş ve tökezlenmeden sürüp gitmiş, ama arada ak­saklıklar olmamış mıdır? Bugün dahi bir müslüman için insan hürriyet ve hakkına riâyet ve saygı bir emr i zaruri demektir. Ne ki noksanlarla mâlûl olan insan oğlu bu gerçeği batının malı zannederek hatâya düşse dahi bu mevzii bozukluklar kaideye diş geçir­mekten çok uzaktır.

Şu halde Islâm ümmetlerinin elindeki endâze ile boy ölçüşemeden, batının, yıllar süren aksak gidişi ile varabileceği merhaleye İslâm, asırlar evvel ulaşıp ça­dırını kurarak içine yerleşmiştir. İşte bu çadırdan ta­şan hak ve adalet dolayısıyla Osmanlı Türkleri istîlâ ve fetihlerinde kazandıkları zaferleri, bir de celâdet ve kahramanlıklarla birleştirince yeryüzüne bir Orta­çağ medeniyetinin anlı şanlı âbidesini kurmaktan geri kalmamıştır.



Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır?
Devamını Oku »

Türk'lerin İmar ve İhyâ Ettiği Şehirlerden Bir Şehir Olan 'Belgrat'


Türk, aklının ve gönlünün takılıp kaldığı ülkele­rin hasretini çekerken nasıl olur da onları unutabilir?

İşte gene İstanbul’un yanı başındaki Belgrat Orman­ları...

Şehri kucaklayan bu ormanı, isim bulamamış gi­bi, Belgrat adı ile çağırmak ne kadar mânîdar...

Belgrat... Bir zamanlar tuğların dikildiği, ordula­rın hareket noktası olarak kaynayan Dârülcihat adlı şehir...

Türklerin bir sevgiliye hayran olur gibi gönül ko­yup Dârülcihat diye adlandırdıkları Belgrat da yine gözleri sonsuz ufuklara dikilmiş ordular için bir atla-ma taşı olmuş bulunuyordu. Nitekim Kânuni Sultan Süleyman'ın cülûsunun altıncı senesinde garba doğru çıktırdığı ordulurı, dört aylık bir uruştan sonra bu şehri de imparatorluk hudutları içine almıştı.Belgrat, Türklerin eline geçmeden evvel, küçük, bakımsız bir kasaba olduğu halde Osmanlı kılıcı bu beldeyi genişletmiş, îmar etmiş ve Balkanların en gözde şehirlerinden biri hâline getirmiştir.

İşte Türk kılıcının açıp Türk medeniyetinin îmar ve ihyâ ettiği şehirlerden bir şehir olan Belgrat’ın fet­hinden yüz elli sene sonra, gördüklerini bir ressam fırçası sadâkatiyle çizen Evliya Çelebi, karşımıza can­lı ve ihtişamlı bir medeniyet tablosu koyar. Süleyman Hân Câmiinin minâresine çıkıp bu “şehr-i azîme na­zar ettiğinde” karşısına serilen panorama, akıl durdu­racak bir azamettedir. Her biri yüzler ile sayılan imâ-retler, medreseler, mektepler, çeşmeler, sebiller, çar­şılar, pazarlar, hanlar, kervansaraylar, hamamlar, saraylar ile bu şehir artık, bir medeniyet merkezi, Türk medeniyetinin îmar ettiği bir cennet köşesidir.

Çarşı ve pazarlarında dört bine yakın dükkân ve yirmiden fazla han vardır. Birer amme hizmeti mües-sesesi olan kervansaraylarında ise, bir ay misâfır ka­lanlar dahi hayrat sâhibine hayır duâdan gayri bir habbe ödemeden konup göçerler.

Hele Sokollu Kervansarayı, altlı üstlü yüz altmış odası bulunan ocaklı, develikli, ahırlı ve kale misâli demir kapılı bir kârgir binâdır ki her gece kapıcıları ve bekçileri davul çalarak kapılarını örterler. Kapısı­nın üstünde “Bu kervansaraya konan oldu hep revan” yazısı da târihidir.

Orta Hamam, Süleyman Ağa Hamamı, Aşağı Ha­mam, Çukur Hamam, Çinili Hamam, Bayram Bey Hamamı’ndan gayrı, iki yüze yakın hânedan sarayı­nın her birinde, temizliği îmânın yanına koymuş bir cemiyetin suya olan aşkını gösteren hârikulâde zarif ve sanatlı hamamlar da vardı.Evliya Çelebi, kaleden baktığı zaman 400 kubbe saydığını söyler.Biz ise 1969 haziranında yaptığımız bir seyahatte bunlardan,bir tanesini dahi göremedik.

Parkın ortasında Mora Fâtihı Sadrâzam Ali Paşa’nın türbesi var. Belgrat Kalesine hala Kale Meydan diyorlar.Tunâ ve Sava’nın kesiştiği noktada oluşu da Belgratı bir transit ticaret merkezi yapıvermiş ve Balkanların çetin kışları Tuna’yı dopduruncaya kadar gemiler bu merkezle alışverişte bir karınca yuvası gibi işlekliğini muhafaza etmişti.

Kış bastırıp Tuna’nın doğduğu zamanlar ise, dış pazarlar ile ahş veriş kesildiğinden, bu defa iç piyasa hararetlenir,şaftlar artar, eğlenceler bollaşır, sıcak divanhanelerde ziyafetler çekilir, şenlikler ziyâdeleşir, öyle ki, bir ziyafette misafire çıkarılan tatlı nev’i,şâyet on türlüden eksik olursa, o davet sahibi yeni bir davet çekmek zorundadır

Değil eli açık kapısı dayalı hânedan saraylarında, halk arasında dahi refah ve hayat seviyesi öyle istikrarlı ve kıvamh bir ölçüye varmıştır ki, îktisadi, idâri ve sosyal meselelerini halledip yerli yerine oturmuş birr cemiyet bağrında gidişen enerjiyi ancak medeniyet hamleleriyle yatıştırabilir. İşte bunun için de memleket coğrafyası baştan aşağı müze şehirler ile donanmıştır.Belgrat da bunlardan bindir.

Burada, Türk medeniyetini abideleştiren her eserin cismi kadar ismi de ne kadar yerli, ne kadar mahalli, ne kadar şahsidir. Hatta mahallelerin ve sokak­ların adları bile o yekpare medeniyet manzumesinin birer hecesi gibidir.Bayram Bey,Eynehan Bey,Yımış Ağa,Namazgah,EmirHüseyin Ovacık,Taşlık Çıksalın….



Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır ?
Devamını Oku »

Fatih Sultan Mehmed'in Medeni ve İnsan-i Tutumu

Fatih Sultan Mehmed'in Medeni ve İnsan-i Tutumu

Yirminci asırda dahi eşi olmayan şâhâne bir dev­let hukukunu dünyâya göstermiş olan ikinci Sultan Mehmed’in, Bizans’ı fethinden sonra, ülkenin sâkinlerine gösterdiği şefkat, merhamet ve âlicenapça muâmele gerçekten ne o devirlerde ne de bugün, benzeri olmayan nasıl bir medenî ve insân-i tutum idi ki, yerli halk, Bizans devrinde dahi göremediği serbestliği bul­muş, böylere de huzûrun tadını çıkarır olmuştu.

Öyle ki, Fâtih Sultan Mehmed’in başlattığı ve yüzyıllar boyunca, hakanın çizdiği yolda yürüyen to­runları, Rum cemâatten kimseyi incitmemiş, buna mukabil, bu azınlıktan Fâtih’lerin evlâtlarına, yapılmadık hiyânet kalmamıştır.



Samiha Ayverdi,Dünden Bugüne Ne Kalmıştır
Devamını Oku »

Padişahlar İçki İçer Miydi ?

Padişahlar İçki İçer Miydi ?13-07-2009 tarihinde kanalın birindi (atv) tarihçi olarak sunulan Prof.Halil Berkay,topkapı sarayında içkili bir kutlamayı protesto edenler ağır bir şekilde saldırıp,kaos ortamı oluşturmak için mal bulmuş mağribi gibi saldırmalarını fırsat bulanlar gibi,bu tarihçi de pervasızca;’Bütün osmanlı padişahlarının hepsi de içerdi.”demesi,belli ki araştırma ve belgeli konuşmaya dayanmadan,tamamen hissi,belki de kin ve nefretle karışık bir çıkışın eseriydi.

Bunun üzerine belgeli konuşmak için bir araştırmaya koyulduğumda, epeyce çalışmaların mevcut olduğunu gördüm.

Eğer genel bir hüküm vermek gerekirse;’Osmanlı padişahlarının hepsi de evliyadır.’demek,içki içerlerdi demekten daha mantıklı,anlayışlı ve seviyeli bir davranış olurdu.
Hiç bir şey hatırlanmıyorsa bile;4.Muradın genel koymuş olduğu yasak bile hatırlanması daha insaflı olurdu.O da Aziz Mahmut Huda-iye mensub idi.
Ve bu insanların Mekkeye ve Rasulullaha aşık oldukları en cahili tarafından bile bilinmektedir.

Yavuz Bahadıroğlu bir makalesinde;

“Fatih’in oğlu Sultan İkinci Bayezid’e (Veli Bayezid) aittir. Sancakbeyine kısaca şöyle diyor:

“Sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde açıkça şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefâhetin irtikâb edildiği, ayrıca İslâm’ın şe’âirine ri’âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimlerin ve sâlihlerin rahatsız olduğu dergâhımıza arz olunmuştur… Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresuz… Bundan sonra hiçbir yerde, fâsıklar toplanub açıkça günâh işleyemeyeler ve İslâm’ın şe’airine gereği gibi riâyet edeler…
Emir Sultan lâkabıyla meşhur Es-Seyyid Şemsüddin Mehmed bin Aliyyül Buhari’nin (Emir Sultân) Bursa Kadısı olduğu günlerde, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’in mahkemede şahitlik etmesi icap etmiş. Ancak Padişah, Emir Sultan’ın sert tepkisiyle karşılaşmış:

“Terk-i cemaat eyledüğün şuyu’ bulmağılen, şahadetün caiz değildür.”

Yani, “Namazlarını cemaatle kılmadığın söylendiğinden şahitliğini kabul etmiyorum.”
Öyle zannediyorum ki;dünyada hiç bir millet kendi tarihinden bu kadar kopuk olsun,kin ve nefretle dolsun!
Bu padişahların yanında halifeler bulunur,bunlar değil içki gibi büyük günahlardan olan bir meselede,en küçük bir konuda bile şeyhulislama danışır,ona göre hareket ederlerdi.
Bir çoğu,başta tenkid edilenlerden olan 2.Selim bile kendi adına cami yaptırmış ve Halveti tarikatına mensubtur.
“Şair ve Tarihçilerin kullandığı ıyş ve işret saki ve bade gibi kelimeleri şahit gösterip te bu hükmü vermek tamamen hatalıdır.Divan şiirinde meyhane tekkeyi;saki sevgiliyi ve şeyhi;bade ve şarap ise ilahi aşkı sembolize eder.”
Özellikle en büyük veli özelliğine sahib Abdulhamid Han için böyle bir iftirada bulunmak,haçlı saldırı ve zihniyetinden daha şenice bir davranıştır.
“İŞTE TANIKLAR

“Abdülhamid içki içmezdi”
Şadiye Osmanoğlu (kızı)
Babam içki içmez, içenleri hoş görmezdi. Saraya sokulmasını da yasak etmişti. Dindar, Allah’ına bağlı, büyük bir Müslüman idi. Abdestsiz yere basmazdı.

Ayşe Osmanoğlu (kızı)
Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslüman’dan başka bir şey değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur’ân-ı Kerim okurdu. Herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususî bahçesinde beş vakit Ezân-ı Muhammedî okunurdu.

Celâleddin Velora Paşa (Avlonyalı Ferid Paşa’nın oğlu)
Az yer, içki içmez, kumar oynamaz, ibadetinde kusur göstermezdi. Çok defa; “Boş olan bu hayatı, Tanrı’ya teşekkür için ibadetle geçirmek gerekir.” derdi.

Semih Mümtaz (Reşid Mümtaz Paşa’nın oğlu)
Şehzadeliğinde bilhassa açıklıklarda yemek yemeyi tercih eder, bu gibi âlemlerin içkisiz eğlencelerine iltifat eylerdi.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal (alim)
Ayş ü işrete ve fuhş u rezîlete rağbet etmezdi. Salâbet-i diniyyesi müsellem bir Müslim idi. Ferâiz-i diniyyeyi edâda asla tekâsül [kusur] göstermezdi.”

Osmanlı padişahlarını altı asırdan fazla muvaffak kılan,şimdiki Türkiyenin 30 katı yani 24 milyon m2 bir alana kadar ulaşmasına sebeb olan;onun saltanat ile maddeyi,hilafet ile de manayı beraber götürmesindendir.
Bu insanlar içkini büyük günahlardan olduğunu bilmelerinin yanında,dünyevi hukuk cihetinden getireceği cezanında şuurunda olan kimselerdi.
Hasenatları ve seyyiatları cihetiyle değerlendirilebilirler.Zira onlarda beşerdir.Ancak onlara yapılan isnadlar,meyhane ağzı,berduş sokağının ağzı kullanılarak yapılmaktadır.

“Türkler müslüman olduktan hemen sonra, İslâm’a muhâlif olan bütün âdetlerini de kâideten ve nazarî olarak tamamen terketmişlerdir. İslâm’ın te’siri altında ve ilk müslüman Türk Devleti olan Karahanlılar devrinde (X. asır) kaleme alınan Kutadgu Bilig’deki şu cümleler, bunun en bâriz misâlidir:

“Bey içki içmemeli ve fesatlık yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden, sonunda ikbâl elden gider. Dünya beyleri şarabın tadına ulaşırlarsa, memleketin ve halkın bundan çekeceği zahmet çok acı olur. Bey içki içer ve oyunla vakit geçirirse, memleket işini düşünmeğe ne zaman fırsat bulur?”
II. Bâyezid’in İçkiyi Yasaklayan )9 maddelik )Bir Fermanı’nda:Birincisinin tercümesi şöyledir:

“1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkca şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefahetin irtikâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm’ın şeâirine ri’âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiilerinden, bütün müslümanların ve özellikle de âlimler ve sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir.”
Türkiye Cumhuriyetini yükseltme uğruna,Osmanlıyı yerden yere vurma bir tik haline gelmiş,bilinçsizce sürdürülmektedir.

Bu da eğitimde geçmişe küfretme,tarih bilincinin verilmemesi,geçmişten kopuk,köksüz bir gelişme sürdürmeye çalışmanın ürünüdür.
*Onlar Böyleydi

*” Yavuz Sultan Selim Han Gazi,İslamiyet’i tek bir bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında, daha önceleri Cengiz ve Timur’un geçemeyip yüz geri döndükleri korkunç Tih çölünü mucizevi bir şekilde on üç günde geçti.
Bu geçiş esnasında askerinin önünde, yaya vaziyette, mütevazi bir şekilde iki büklüm olarak yürüyen Koca Yavuz’a vezirlerinin, “Hünkarım, atınıza binseniz” demelerine karşılık, Büyük Sultan gözyaşları içinde şu cevabı vermiştir:

“Nasıl binerim!… Görmüyor musunuz, Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) önümüzde bize yol gösteriyor.”

*” Sultan Mehmed Reşad’ın ortanca oğlu Şehzade Necmeddin Efendi vefat ettiğinde, padişahın yakınlarının büyük üzüntüye kapılmaları üzerine Sultan Reşad tam bir tevekkülle şöyle demiştir:

“Bizler zaten milletin sırtında büyük bir yük halindeyiz. Ben bir evlad kaybettim, fakat millet bir yükten kurtuldu.”

*” II. Abdülhamid Han’ın karısı Müşfika Sultan, kocasının vefatından sonra ve kızının da Avrupa’ya sürgün edilmesi üzerine, İstanbul’da yıllarca yalnız yaşamıştır.

Kızı Ayşe Sultan annesini defaatle Avrupa’ya yanına çağırmasına rağmen gitmemiş, bunun sebebini soranlara şöyle cevap vermiştir:

“Efendim pek kıskançtı. Harem ağaları bile başlarını kaldırıp yüzüme bakmaktan men edilmisti.
Avrupaya gittiğimi, yüzümü yabancı erkeklerin gördüklerini kabrinde hissederse güceneceğini, azap duyacağını düşündüm.
Onun için de kalbime taş basarak yıllar yılı dar-ı dünyada evladımın hasretine katlandım.”

Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş. (Yavuz Sultan Selim)

*Sultan 1.Ahmet mısırdaki bir zatın türbesinden getirttiği peygamberimizin ayak izini Sultan Ahmet camiinin sol tarafına koydurtacakken, manevi meclisde peygamberimize durumlarını ve hacetlerini anlatan sultanlarla birlikte bu zatta 1.Ahmetten şikayetçi olup,daha önce mübarek ayak izinin orada olmasından dolayı gelip Fatiha okuyanların şimdi gelmemelerinden dolayı şikayetçi olduğunu söylemesi üzerine,caminin açılışına iki gün kalmışken onu koydurtturmaz,kopyasını aldırtır ve daha sonra İsrail işgalinden sonra Topkapı sarayına getirilir.Ve şiirini yazıp,tacına kendi eliyle,kendi oymacılı ve ustalığıyla yerleştirir.

N’ola tâcum gibi başumda götürsem dâim,
Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı rusülün..
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür,
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün!..
*Yalan söyleyen Tarih ve Tarihçiler utansın!!!
Tarih,gerçek tarihçiler ve zaman onları utandıracaktır.

MEHMET ÖZÇELİK
13-07-2009
Devamını Oku »

Sultan Vahidüddin Müdafaası

Sultan Vahidüddin Müdafaası
Sultan Vahideddin merhûmun, Türkiye'de ilk defa tarafımızdan neşredilmiş olan şu "müdafaanâ-me" mâhiyetindeki beyannâmesinde yer alan gerçekler -belli başlıları itibariyle- şöyle sıralanabilir:

1- Merhûmun taht'a geçişi, binbir felâkete sebep olan Birinci Cihan Harbi'nin sona ermek üzere bulunduğu günlere rastlar. 4 Temmuz 1918. Demek ki, mâ-hud "Mondros Mütârekenâmesi"nin imzalanmasına (30 Ekim 1918) sadece üç-dört ay gibi az bir zaman kalmış bulunuyordu. Bütün cephelerden mağlûbiyet haberleri gelmeye başlamıştı. Memleket, Ittihad ve Terakki mütegallibesinin ceberrûtî idaresi altında madden ve manen bitkin ve perişandı. Bu husus, O devre âid bütün kaynaklarda âşikâr bir sûrette görülmektedir.

Gerçi, O, yâni Sultan Vahideddin "halife" sıfatiyle siyâsî, idari ve hatta askerî kuvvet ve müessesele-rin en yüksek âmiri idi. Fakat resmen "başkumandan" sayılmakla beraber, bu durum "fiilî" değil, sırf "hukuki" idi. Hakikatte, iktidar, tâ Sultan (1) 1. Abdülhamid Han'ın tahttan indirîlişinden itibaren ittihatçı rüesâya (liderlere) intikal etmiş bulunuyordu. Bu sebeple mâruz kalman mağlubiyet ve felâketlerden mes'uliyeti asla mevzuubahs olamayacak biri vardıysa, O da Sultan Vahideddin'di. Bırakınız, hükümdarın şahsını "gayr-i mes'ûl" ilân eden "Osmanlı Kanun-i Esâsîsi"ni de fiilî vâkıalar bile, Sultan Vahideddin merhûmun -herhangi bir sûretle- ittihamına imkân vermez. Bu gerçeği kavramak için sırf O'nun tahta geçiş, yani mes'ûliyet yükleniş tarihinin 4 Temmuz 1918 oluşuna dikkat etmek bile kâfidir.

Hâl böyleyken Sultan Vahideddin'in "Vatan İhâneti" gibi en ağır bir cürümle ittihammm ne çirkin bir iftira olduğunu takdirlerinize bırakıyoruz. O, böyle bir it-hâma mâruz kalmak için ne yapmıştı?! İngliz gemisine binerek vatanı terketmesi, veyahud da Millî Mücâdele'yi bastırmak üzere "kuva-yı inzibatiye" adıyla bir kuvvet teşkil etmesi mi afv edilmez bir cürüm sayılmıştı?! Bu gibi yersiz iddia ve ithamların cevabını bu eserin ilerle¬yen sahifelerinde bulacaksınız.

Vatanı terkettiği sırada hayat ve memâtının mutlak bir tehlikeye mâruz bulunduğu her türlü şüpheden beridir. Bilhassa "Ali Kemal Vak'ası"ndan sonra bu tehlikenin kat'iyyeti münâkaşa götürmez bir hâle gelmişti. Hiç kimsenin "niçin ölmeyip de kaçtığını" ileri sürerek O'nu vatan ihâneti ile suçlaması akıl ve mantık işi değildir.

2- O günlerde Türkiye için müttefiklerinden ayrılarak münferid sulh yapmak -ki, bunu Sultan Vahideddin çok arzu etmiş ve bu uğurda pek çok gayret sarfetmiştir -imkânı bulunamamıştır. Esâsen bu hususta İttihadçılar arasında da fikir birliği yoktu. Enver Paşa'nın fedâîlerinden Yakub Cemil, bu yoldaki düşüncelerinin kurbanı olarak kurşuna dizilmişti. Bu da kendilerine âid kaynakların çoğunun şehâdeti ile sâbittir.

3- Mondros Mütârekenâmesi'ni imzalayan heyetin başkanı Rauf Orbay'dı. M. Kemal Paşa da o sırada en kuvvetli bilinen askerî varlığın (Yıldırım Orduları) başmda idi. Sonradan aziz vatanımızın her taraftan işgâle mâruz kalmasma sebep olan bu mütârekenâmeden dolayı mes'ul aranacaksa evvelemirde bu iki şahsın gös¬terilmesi gerekirdi. Sultan Vahideddin bu "Mondros"u imzâlayan hükümeti iş başından uzaklaştırarak adem-i tasvibini ortaya koymuştur.

Halbuki daha önce tafsil edilmiş olduğu üzere bu mütârekeyi imzalayan Ahmed İzzet Paşa kabinesi, M. Kemal Paşa'nın Adana yakınlarındaki Bahçe'den Saray'a çektiği bir telgraf üzerine kurulmuştu.

Bu kabine adına o mütarekenâmeyi imza eden Rauf Bey de "Bahriye Nâzırı" idi. Sonradan, yani Malta dönüşü Rauf Bey'i Ankara'da İcra Vekilleri Hey'eti Reisi yâni "başvekil" yapan da M. Kemal Paşa değil midir?! Sevr'i imzalayan murahhasları hâin ilân ederek "Yüzellilik"ler listesine koyanlar, acaba Mondros'a imza koyanları niçin böyle baştacı edinmişlerdir?!. Halbuki, aziz vatanımız, Sultan Vahideddin merhûmun mukavemeti ile sırf bir "proje" hâlinde kalmaya mahkûm edilen Sevr'e değil, Mondros'a istinâden çeşitli iş-gâl ve istilâlara mâruz kalmamış mıydı?!.

4- İzmir'in işgâli, İtilâf Devletleri'nin müşterek kararlarının eseri olarak gerçekleşmişti. Bunun bilâhare sırf bir "Yunan Mes'elesi" hâline gelmesi, İtilâf Devletleri arasındaki anlaşmanın zaafa uğramasından sonradır.(1) Bu devrede Sultan Vahideddin'in yaptığı "hakkımızdaki umûmî gayzın ortadan kalkması veyahud da azalması için vakit kazanmak"tan ibâretti. Yoksa O, "Mecelle-i musibet" adını verdiği Sevr Sulh Projesi'ni,devrinin bütün münevverleri hilâfına -kerhen de olsa- kabule aslâ yanaşmamıştı. Sevr'in ıslâhı için toplanan heyetlerin kazandırdığı zamandır ki, Anadolu'da toparlanmak imkânını sağlamıştır.

5- Sultan Vahideddin merhûm, hiçbir zaman Millî Mücâdele'nin aleyhinde olmamış, bilâkis bu hareketi hidâyetten nihâyete kadar desteklemiştir, M. Kemal Paşa'yı Anadolu'ya nasıl ve ne şartlar altında bizzat göndermiş ve O'nu madden olduğu kadar, eline bir "fermân-ı hümâyun" vererek mânen de desteklemiş bulunduğunu -evvelce ortaya koymuş olduğumuzdan burada tafsilâta girmek lüzûmunu hissetmiyoruz. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, Sivas Kongresi kararlanın kabul etmek istemeyen Damad Ferid Paşa'yı istifâya zorlayarak Ali Rıza Kabinesi'ni kurduran Sultan Vahideddin, her safhada dâima İstanbul-Ankara arasında İngilizler'in ihdâs ettiği anlaşmazlığı gidermek için sonuna kadar bütün gayreti ile çalışmıştır.

İngiliz Arşivleri'ndeki çeşitli vesika Sultan Vahideddin'in İnglizler elinde âdeta esirden farksız bulunduğunu göstermektedir. Öyle ya, bankadaki hesâbından re'sen para çekememekte, âilesini dilediği yere nakledememektedir.

Bütün bu gerçekler gösteriyor ki; Hilâfet'in ilgası için "Vur abalıya!.." kabilinden Sultan Vahideddin'e yüklenilmesi, sırf kurt-kuzu hikâyesindeki mantık icâbıydı. Lozan müzâkerelerine gidilirken "Saltanat'in ilgâsı" bilâhare Hilâfet'in de ilgâ olunacağı hususundaki endişeleri arttırmış bulunuyordu. Gerçi M. Kemal Paşa, bunların birbirinden tefriki ile Saltanat'ın kaldırılması şırasında Hilâfeti göklere çıkaran uzun bir konuşma yapmıştı. Halbuki bu konuşmadan takriben bir-buçuk yıl sonra Hilâfet fiilen ilgâ olunacakta. Bu tutum acaba, o gün için başvurulan,bir taktiğin icabı mıydı?!..

Bizce, hayır!..

Filhakika M. Kemal Paşa, mâhûd nutkunda bu mes'eleye temasla "Hilâfet, sarih bir hukuka mâlik olmaksızın bir müddet daha bırakıldı, demek suretiyle bu hareketi, bir taktik icâbı olarak göstermektedir. Fakat bugün ortaya çıkmış olan sayısız vesika, hem kendisi ve hem de Meclis'in o sırada Hilâfet'in ilgasından değil, bilâkis muhafazasından yana olduğunu göstermektedir. Şu farkla ki, Meclis bu dinî ve tarihî müessesenin, Türkiye'nin istikbâli bakımından lüzum ve ehemmiyetine inanıyor, O ise, "halife" olmak istiyordu. Bunu ilk olarak fark edip bir beyanname ile protesto eyleyen "Erzurum Muhâfaza-i Mukaddesât Cemiyeti" mensûplarına Kâzım Karabekir aracılığı ile gönderdiği teskin edici cevap bile, bu husûsu ispat eden ipuçlarını ihtivâ etmektedir. Bunları kitabına dere ile tahlil eden Kâzım Karabekir Paşa da bizimle aynı görüşü paylaşmaktadır. Zira M. Kemal Paşa, bahsi geçen cevâbında evvelce de temas ettiğimiz üzere:

"Hilâfet ve Saltanat mes'ele-yi esâsiye olarak mevcud değildir. Türkiye'nin başında Halife-i İslâm olacak ve bir hükümdar sultan bulunacaktır. Mezvuu- bahs olan hükümdarın hukûku olup tâyin ve tahdidi için son birkaç asrın tecrübe ve devlet mefhûmundaki millet hukûkunun mânâ-yı hakikîsi âmil olmalıdır.
Bu esas üzerinde henüz tesbit edilmiş kat'î bir düstûrumuz yoktur." dedikten sonra ilâve etmiştir:

"...Velhâsıl bu ıslâhatı, halk İdâresinin hakimiyet ve inkişâfına müsâid sûrette Kaanun-i Esâsîde yapılacak tadilât üe temin ve hukûk-i pâdişâhîyi tahdid edecek tarzda yaparak memleket ve Alem-i İslâm'ın hayat-ı hâzıra ve müstakbelesi için azîm teşeddüd ve mahzûrlar dâvet edecek cumhuriyet şeklinden kat'iyyen sakınmak lâzımdır."

Biz, bahsi büsbütün uzatıp değiştirmemek için, bu husûsu kâfi derecede ta'mik etmiş (derinleştirmiş) olan Kâzım Karabekîr Paşa'ya havâle ederek Sultan Vahideddin merhûm etrafındaki gerçekleri, O'nun mü-dâfaanâmesi zemininde ve hulâsatan anlatmaya devam edelim:

6- Evvelce izah etmiş olduğumuz gibi, Sevr Sulh "Proje"si, bize derhâl kabul veya reddedilmek üzere bir ültimatom suretinde tebliğ edilmişti. Sultan Vahideddin, onu devrinin -hemen hemen- bütün münevverleri ve hükümetin zorlanmasına rağmen tasdik etmedi.

Böylece kendisinin "Mecelle-i musibet" adrnı verdiği bu menhus muahede projesinin kuvveden fiile çıkmasını/ yani tam bir muahede hâline gelmesini önledi. Bu maksadla topladığı "Saltanat Şûrası"na, o devrin bütün ileri gelen şahsiyyetlerini davet ettirmişti. Bunlar da -yine Kemalistlere göre- bir tek, evet bir tek muhalife mukabil toptan Sevr Sulh Projesi'nin tasdikine taraftar olmuşlardı. Çoğu ittihatçı veya Sultan Vahideddin merhûmun tâbiriyle "ittihatçı bulaşığı" olan bu adamlara toz kondurmayanların, Sultan Vahideddin'e tarizde bulunmaya ne haklan olabilir?!..

7- Başlangıçtan itibaren "Kuvva-yı Milliye"ye taraftar ve O'na muâvenetkâr davranışına ilâveten Sadrazam Tevfîk Paşa'yı, sırf M. Kemâl Paşa'mn tasvibine mazhar olduğu için iki seneyi mütecâviz bir müddetle işbaşında tutmuştur. Bundan maksadı, İstanbul ve Ankara hükümetleri arasındaki gerginliği azaltmaktı. M. Kemâl Paşa'mn mâhud nutkunda kendisinden "vatanperver vezir" diye bahsettiği Tevfîk Paşa, Ali Rıza Paşa gibilerin kurdukları kabinelerin gayret ve faaliyetleri de bu maksadı temine kifâyet etmemişti. Bu da yukarıda bahsedilen kurt - kuzu hikâyesindeki mantık ve zihniyet yüzündendi. Bu sebepledir ki; ortada Sultan Vahideddin'e kabil-i izafe bir kusur mevcud olup olmaması hâiz-i ehemmiyet değildi. Lâzımsa, onu icad ve ihdas güç olmayacaktı. Nitekim öyle de oldu!..

8- Hilâfet ve Saltanat'm birbirinden ayrılması ve Saltanatın ilgasından sonra ortaya çıkan fiili durumu asla tanımamış -öz İslâmî doktrine bağlı kalarak' “Saltanatsız Hilafet olamayacağı" görüşünde ısrar etmiştir Bu hususta, Kuva-yı Mi lliyecilerin mümessili sıfatıyla

İstanbul'a gelmiş olan Rafet Paşa ile görüşmesi meşhûrdur. Bu görüşmede O'nun Hanedan mensupları arasında Halife Abdülmecid Efendi gibi asgarîye râzı olabilecek bir kimse, yani makam sevdalısı bulunmadığını söyleyerek yanıldığını açıkça ortaya koymaktadır.

9- Vatanı terk edişi kemalist kalemşörlerce "hesap vermek"ten kaçış olarak ifâde edilmektedir. Yukarıdan beri serdedilen deliller, O'nun böyle korkulacak bir hesabı olmadığını açıkça göstermektedir. Esasen taban korkak bir kimse de değildi. Bu husûs pek çok vak'a ile sabittir. Bununla beraber O, "halife" sıfatıyla hakerete mâruz kalmaktan endişe etmiştir. Bunda da kendisini haksız bulmak, bilmeyiz ne derecede doğru olabilir?!.. Hele, meş'ûm "Ali Kemal Vak'ası" ve Meclisin merhû-mu "vatan hâini" ilân eden mâhud kararından sonra bu bâbta bir tenkid veya târiz mâkûl olıbilir mi?!..

10- Sultan Vahideddin merhumun şahsî görüş ve zihniyet bakımından milli tarihimizin dev şahsiyyetleri olan eslâfından farksızlığını O'nun müdâfaasında yer alan şu cümle açıkça ortaya kovmaktadır:

"... Şimdi bana bi-gayri hakkın (haksız olarak) ihanet-i vataniyye isnad edenler. Hilafet i hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tâdil ederek bu "Saltanat-ı Muhammediye"yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün Âlem-i İslâm'a ihânet etmişlerdir."

Bu "Saltanat-ı Muhammediye" öyle bir tâbirdir ki, Osmanlı Devleti'ni bundan daha mükemmel bir sûrette ifâde edebilecek başka bir tavsif bulunamaz.

11 - Sultan Vahideddin merhum, memleket münevverlerine güvenmek gibi bir hatanın kurbanı olmuştur. Eğer, bu hata ise, bunu dere edilen müdâfa- anâmesinde kendisi de mûteriftir. Fakat güvenmeyip de ne yapacaktı?!. Devleti, tek başnıa sevk ve idâre edecek değildi ya!.. İş başma getirdiği insanların hepsi de Saltanat ve Hilâfet'e, hattâ Pâdişah'ın şahsına sadâkat yemini yapmış insanlardı. Düşman, nice zamandan beri memleket münevverlerini kendine bendetmiş ve bütün kaleleri içten fethetmiş bulunuyordu. Nâmuslu adam o kadar azdı ki... Namuslu ve muktedir... Zavallı Vahideddin ne yapabilirdi?!..

Memlekette iş görebilecek herkes ya İttihaçı, ya da O'nun tâbiri ile "İttihatçı bulaşığı" idi. Üstelik merhûm, buhranlar had safhaya ulaştıktan sonra taht'a geçmişti. Alev bacayı sardıktan sonra ne yapılabilirdi ki, O'nun bunu yapmamakla ithamı mâkul addedilebilsin?! Elhâsıl elli-altmış yıl sonra olsun, bir parça insaf ve müsâ- mahaya nâil olmak herkes gibi O'nun da hakkı değil midir?...

12- Yurttan ayrılışının sebeplerinden biri de "tekrar dönmek" hususundaki kavi ümidi idi. Bu da gördüğü bir rüyanın tâbirinden doğmuştu. Kim bilir bu tâbir, -belki de-şahsı için değil de, temsil ettiği müesseseye aiddir.Bunuda zaman gösterecektir !.

Kadir Mısıroğlu - Sultan Vahideddin

-----------------

Dipnot:

(1) Aslında bu noktada, Sultan Vahideddin merhûm da "çıplak gerçek"lerden haberdâr değildir. Kısaca söylemek gerekirse, İtilâf Devletleri içinde en nüfûzlusu olan İngilizler, Venizelos'a İzmir'e çıkarma yapma müsaâdesini vermekle, hem Yunanlılar'a ve hem de bize -hâlâ lâyıkıyla anlaşılamamış olan- bir oyun oynamışlardır. Şöyle ki: Yunanlıları sonuna kadar desteklemek kararında değildiler. Fakat baştan bunu onlara belli etmediler. Maksad, Türkiye'deki İslâmî rejimi -daha emin bir tabirle söylemek gerekirse- Hilâfet'i yıkacak bir buhrana âmil olmaktı. Bu sağlandıktan sonra Yunan'a yardımı kesecek ve onların Anadolu içlerinde re'sen devam ettirmeye güçleri yetmeyeceği muhakkak olan askeri harekatlarını akamete uğratacaklardı. Böylece, bir taraftan bütün İslâm Dünyası ve bu arada pek tabiî olarak petrolü haiz bulunan Ceziretü'l-Arab'ın nokta-i istinad ve vahdeti olan Hilâfet yıkılırken, Yunan'a galebe sağlayacak olan Anadolu'daki askerî rüesâ da matlub olan inkılâplar için şükûh, yani münâkaşa edilemez bir otorite kazanacaktı.

Bu plânın, İstanbul'un o zamanki Hilton'u demek olan Pera Palas Oteli salonlarında başlayıp Londra ve Ankara'ya kadar uzayan pazarlıktan ve bunun dakik teferruâtının bugünkü çarpık mevzuâtımız karşısında tafsili imkânsızdır. Biz bu hususta, dikkatli ve hakşinas okuyucularımızı, Eskişehir Örfî İdare Mahkemesi'nde muhakeme ve hapsedilmemize sebep olan konferansı tetkike dâvet ederek mes'eleyi burada kapatırken biri bizden, diğeri de Yunanlılardan olmak üzere iki müdekkik âlimden almmış birkaç cümleyi dikkatlerinize arz edelim. Bizden olan âlim Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi'dir. 1928 yılında Gümülcine'de çıkarmaya başlağı "Yarın" isimli haftalık gazetede tefrika sûretiyle yayınladığı "İslâm'da İmâmet-i Kübrâ" adlı eserinde diyor ki;

"İngilizlerle Mustafa Kemal muvâzaasının âsârını (eserlerini), Lozan müzâkerâtı zamanına kadar te'hir etmeyerek "Mudanya"Mütârekesinden Yunan inzihamından evvelki, yani İngilizlerle Anadolu'da zuhûr eden Kemâl'i kıyamını bastırmak üzere hem İstanbul'daki halife hükümetine cebr-u tazyik icrâ ettikleri, hem de müşkülât ikamdan hâlî kalmadıkları zamanlarda bile bulmak mümkündür. İstanbul'un ve Halife'nin ecnebî işgâl-i askerîsi altında serbest hareketten mahrum vaziyeti, Anadolu'yu Halife aleyhine ayaklandıran Mustafa Kemal'i mücâdelede gâlip getirmeye sebep olduğu gibi mebdeinden itibaren üç sene süren Mustafa Kemal harekâtının, Yunanlılara karşı yüz ağarlamıya- rak mağlubiyetle ve Anadolu dâhilinde şehirden şehire çekilmekle geçen birinci, ikinci ve kısmen üçüncü senelerinde bile müdafaa-i memleket nâmına yine bu hareketten hayır ve menfaat husûlî ihtimâlini hatırından çıkarmayan ve esasen Mustafa Kemal'i Anadolu'ya husûsî bir sıfat ve mâhiyette gönderen Padişah'ın hiçbir zaman bu kıyamı tam bir ciddiyetle bastırmak meslekini iltizam etmeyerek İngilizler'i savsaklamakla vakit geçirdiği ve Mustafa Kemal'le onlara oyun oynamaya çalıştığı esnada İngilizler de aynı adamla Padişah'a, Makanvı Hilâfet e oyun etmek fırsatını kaçırmamalardır. Harb-i Umumî neticesinde İzmir'i velev muvakkaten olsun, İstanbul'daki Hilâfet Hükümeti'nin elinden alarak, Yunanlılar'a veren ve sonra bunu Ankara'nın lâik hükümetine iâde eden İngilizler, kasden kabahatli vaziyete düşürdükleri Hilâfeti, bu alışveriş içinde Âlem-i İslâm'a sezdirmeden komisyon olarak aldılar." (Bkz: "Yarın Gazetesi"- 1 Teşrinisâni 1929 tarih ve 53 numaralı nüsha.)

" ... Ve el altından Mustafa Kemal ile anlaşarak Türkiye nâm ve hesabına müsaâdâtı O'na va'd etmek ve kendisini bu sûretle Halife'nin şahsına karşı takviye ve teşci' eylemek tarzında tâkip olunan plân sayesinde Hilâfefe âid Ingiliz sûîkasdi yoluna girmiş olduğu gibi bu işi Mustafa Kemal'e gördürmekle şöyle bir suhûlet ve maharet de var idi ki, Alem-i İslâm'ın o zaman Münci-i İslâm ve Münci-i Hilâfet tanıdığı Mustafa Kemal'in Hilâfet'i yıkacağını kimse hatırına getirmiyor..." (Bkz: aynı gazetenin 54 numaralı nüshası).

Yunanlı âlim ise Dimitri Kitsikis'tir. Paris'te verdiği ve dilimize "Yunan Propagandası" adıyla nakledilen doktora tezinde diyor ki:
" O sırada İşçi Sosyalist (Komünist) Partisi sekreteri olan
Yani Kordatos'a bir gün bir adam geldi. Sovyet Hükümetiyle Üçüncü Enternasyonal'in temsilcisi olduğunu söyledi. Atina'ya bir İsveç pasaportuyla ve gizlice girmişti. Önce Zinovyev, Troç- ki ve Çiçerin'in imzalarını taşıyan itimad mektubunu gösterdi ve şunları söyledi:
"
Sovyet Hükümeti, Yunanistan'a Anadolu'nun işgali konusunda düştüğü çıkmazdan kurtulması için yardıma hazırdır, önce Mustafa Kemal'i maddi ve manevî olarak desteklemekten vazgeçecek, sonra da..' (Bkz: Dimitri Kitsikis« "Yunan Propagandası", İstanbul 1966 sh. 68 • 69).

Daha şimdiden elimizde« Fransız kapitalistleri ve emperyalistleriyle ilişkileri bulunduğuna dâir işaretler değil, kesin deliller var. Varın öbürgün eğer bunlar harbi kazanır ve Yunanlıları Anadolu dan ve Trakya dan kovarlarsa, başında Mustafa Kemal bulunsun, bulunmasın, Türkiye Batıya yönelecektir,./' (Bkz: a.g e. Syf;. 69).
Devamını Oku »

Devleti yıkan büyük bozgun

Devleti yıkan büyük bozgun

Padişah Sultan Vahidüddin’in:

“Paşam, size Suriye ordusunun kumandanlığını verdim. Bu cephenin hayati bir ehemmiyeti vardır. Arzu ediyorum ki, hemen oraya gidiniz ve Suriye’nin düşman eline geçmesine meydan ver-meyiniz. Size tevdi eylediğim bu vazifeyi büyük bir maharetle ifa edeceğinizden eminim” diyerek 7’nci Ordu Kumandanı yaptığı Mustafa Kemal Paşa, cepheye gelişinden birkaç gün sonra başlayan şiddetli muharebelere girdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Birinci Ordu’ya ikinci kere tayiniydi bu. Daha önce kendisi istifa ederek ayrılmisti. Bu muharebeler çok önemliydi. Çünkü Rusya’da çıkan  Bolşevik ihtilali dolayısıyla Rus ordusu Kafkasya’da esaslı bir zülmeye uğramıştı. Şark cephesinde kazanılan başarıyla ordumuz Kafkasya’ya girmişti. Nihayet 18 Aralık 1917’de Erzincan’da Ruslarla mütareke imzalanmıştı.

‘Türkiye’ye asıl darbe güneyden indirilecekti. İngilizler Kudüs’ü zapt ederek (9 Aralık 1917) Suriye’ye dayanmışlardı, irak’ın büyük kısmı çoktan kaybedilmişti. General Allenby, kesin sonuçlu taarruz için 1918 Eylül’üne kadar hazırlanacaktı.

“Türkiye, bu harbi yalnız düşman kuvvetlerinin üstünlüğü ve harp gücünün yetersizliği yüzünden kaybetmiyordu. Kaybın ve fazla yıpranmanın asıl sebebi, harbin son derece fena idare edil-mesi ve üst üste büyük stratejik hatalar yapılması idi.”

İngiliz saldırısıyla başlayan muharebeyi Mustafa Kemal şöyle anlatıyor:

“Bu gece şiddetli bir muharebe ile geçti ve ordumun sol cenahı bozuldu, esir düştü. Buradan düşman süvarisi geçti, Liman von Sanders’in karargâhına kadar vasıl oldu. Ordumla sahralar ve ne-hirler geçerek Şam’a ricate mecbur oldum. Burada çekilen meşak-katin izahı uzun olur...”

“Lozan: Zafer mi, Hezimet mi?” adlı eserde, bu izah edilmeyen hadise şöyle açıklanıyor:

“Filistin cephesinde üç ordumuz vardı. 4’üncü, 7’nci ve 8’inci Ordulardan mürekkep olup ‘Yıldırım Ordular’ adını alan bu kuv-vetlerin cephe kumandanı, Liman von Sanders idi. 4’üncü Ordu Kumandanı Arapgirli Cevad Paşa, 7’nci Ordu Kumandanı ise M. Kemal Paşa idi. Cephe umumi karargâhı Nasıra’da bulunuyordu. 4’üncü Ordu’nun merkezi Salt, 7’nci Ordu’nun Nablus, 8’inci Or-dunun ise Hıl-u Kerem kasabalarıydı. 31 Ağustos 1918’de bu cep-hede o kadar anî bir çöküş meydana geldi ve bu hâl o derece sü-ratli bir hezimete yol açtı ki, kilometrelerce geride bulunan ordu kumandanları bile canlarını güçlükle kurtarabildiler... Gerçekten devletimizi Mondros Mütarekenamesi’ni imzalamaya mecbur rakan bu hezimet esnasında 8’inci Ordu Kumandanı Cevdet karargâhından kalpağını bile alamadan atmış ve burada 3’üncü Kolordu Kumandanı İsmet Paşa’yı (İnönü) tellal bağırtarak aramaya mecbur kalmıştı. Bu hezimet, Birinci Ordu’nun sağ ve solundaki 4’üncü ve 8’inci Ordulara haber vermeden anî bir şekilde ricat etmesiyle ortaya çıkmıştı...

“Bu suretle merkezî durumdaki 7’nci Ordu’nun anî ve habersiz ricatiyle cephede açılan boşluktan saldıran İngilizler, sağ ve soldaki 8’inci ve 4’üncü Orduları arkadan kuşatarak 75 bin esir ve 375 adet top ele geçirmişlerdir.

“Bizzat M. Kemal Paşa bile ‘az daha esir olacaktı.’ Emir zabiti Yüzbaşı Bedri Bey, Şeria Nehri’nde tesadüfi bir geçit buldu. Büyük şef, hayatını bu suretle kurtarabildi. Altı yüz kilometrelik ricat hattı üzerinde düşman eline 75 bin esir ve 375 top geçmişti.

“Diğer kumandanlar gibi M. Kemal Paşa da, sekiz kişilik maiyetiyle resmî elbiselerini bile giymeden kendini Şam’a atmış, fakat burada da duramamıştır. Bakiye kuvvetlerin kumandasmı Cemal Paşa’ya terk ederek Rabak’a gelen M. Kemal Paşa, bu vakıayı gazetecilere şöyle anlatmıştır:

“O gece şunu anladım ki: Bütün kıtaat ve cephelerde kumandanlık kalmamıştı... Binaenaleyh mecnunane denecek bir emir verdim: Şam’da bıraktığımız kuvvetler İsmet Bey’in, Rabak civarındaki kuvvetler ise Ali Fuat Paşa’nın emrinde ve bu kuvvederin hepsi şimale doğru hareket etsinler!..

“Gazetecilere bir askerî emir gibi not ettirilmiş bulunan bu sözlerin manası açıktır: İstikamet kuzey, herkes başının çaresine baksın! Filhakika bu emrin hakiki mahiyetinin tefsir ettiğimiz gibi olduğunu M. Kemal Paşa da teyit ederek:

“-Bu hareket amelî idi. 7’nci Ordu’nun isminden ve bazı döküntülerinden başka bir şey kalmamıştı. Bu döküntüleri Suriye’nin kuzeyinde Halep’te toplamak ve orada yeni bir karar vermek gerekiyordu, demektedir.

“Gerçekten 600 kilometrelik mesafeyi, yani ancak 20-25 günde katedilecek bir yolu sürade aşıp Halep’e gelen M. Kemal Paşa, burada kendi ifadesine göre ‘ahalinin hücumuna uğramış ve so-kak muharebeleri yapmış!...' Kendisine ateş açıldığı bir arada yanında bulunan şoförüne işaretle yavaşlayan otomobiline atlamış, atlarken de Halep kumandanma emir vermiş:

“-Halep ve civarındaki kuvvetleri şimale çekip, orada harp edeceğiz!...

“Bu emir üzerine, Yıldırım Ordular Karargâhı Halep’ten Fatıma’ya naklolundu ve Yıldırım Ordular Kumandanlığına ‘Umum Cenup Orduları Kumandanı’ sıfatıyla M. Kemal Paşa cephe kumandanı tayin edildi. Fakat bu unvan da onun Halep civarında yeni bir müdafaa hattı teşkil ederek düşmanı durdurmamaya çalışmasını temin edemedi. Karargâhını 200 kilometre daha geride olan Adana’ya çekti.”

Bu son derece süratli bozgun, Mondros Mütarekesi imzalanarak durdurulmasaydı, herhâlde düşman orduları bütün Anadolu’yu çiğneyerek İstanbul’a dayanacaktı... Alman yazar Bishcaff, “Ankara” adlı eserinde bu durumu şöyle açıklar:

“(,..)30 Ekim 1918’de imparatorluğun yıkılması manasına gelen Mondros Mütarekesi imzalanmasa idi, Halep’in üzerine sirayet etmiş olan bozgun İstanbul’un kapılarına kadar devam edecekti...”

Bütün Suriye’nin kaybı, bir aydan az zamana sığdırılmıştı. “Facianın son perdesi Suriye’de oynanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisi, buradaki muharebelerle ve bozgunla resmî ifadesini bulacaktı.” (age., s. 21.)

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nm Viyana bozgunundan daha feci bir mağlubiyet ve hezimetti bu... Çünkü Kara Mustafa Paşa’nın hezimeti, yeni bir fetih yolunda ve sınırlarımızın gerisinde cereyan etmişti; sonunda da istiklalimizi tehlikeye atmamıştı. Bu bozgun öyle değildi: Nasıl başlayıp geliştiğini bir de hezimeti bizzat yaşayan bir asker olarak rahmetli Cevad Rifat Atilhan’dan dinleyelim:

19 Eylül 1918 sabahı, büyük ve kahraman bir ordunun birden-bire çöküş tarihidir. Öyle bir çöküş ki, tarihimizde benzeri yoktur... Dört uzun yıl her türlü zorluğa göğüs geren ve “Of!” demeden bütün meşakkatlere vatan ve Allah aşkı için mukavemet eden bir ordu, muhtelif hıyanetlerin neticesi olarak seller gibi gerilere doğru akmaya başladı... Tel Nermin ve Salt üzerinden Amman istikametine doğru bu sel akıp gidiyor ve önüne geçilemıyordu.

Yorgun asker, morali bozulmuş birlikler bir müddet için “Süveylah” isimli bir Çeçen köyünde durdu. Memen o aralık, ordunun otomobil bölüğü kumandanı Konyalı Hattatzade Mustafa Bey, askere bir hitabede bulundu:

“Arkadaşlar, bu gidiş nereye? Böyle darmadağın çekiliş bizim topyekûn mahvolmamıza sebep olur! Allah kıyamet gününde bizden bunun hesabını sorar. Allah ve Resulü’ne inananlar, Allah yolunda senelerce mücadele edenler, kendilerine cennet-i ilada hazırlanmış olan mevkileri feda etmemelidirler...”

Bu sesleniş tesirini gösterdi. Amman’a vardığımız zaman ar» dunun başmüfettişi Yafalı Abdülkadir Muzaffer Hazretleri, kıtalara gayet müessir, gayet dokunaklı hitabelerde bulundu ve bir miktar daha saflar düzelmiş olarak ricat devam etti.

“Demek oluyor ki, en ümitsiz ve müşkül durumlarda sarılacağımız ve güveneceğimiz tek kuvvet, Azimüşşan olan Cenab-ı Hak ve O’nun lütf-u keremi ve yardımından başka bir şey değildir...

“Bu akışı kim, nerede ve nasıl durduracaktı? Öyle ki, düşman lüvarileri peşimizi bırakmadığı hâlde, bize yetişemiyor. Zaman aman şurada burada duraklamalar ve düzelmeler oldu ise, o da tabur imamları ile alay müftüleri ve din adamlarının müessir telkinleriyle olmuştur.

“Feci bir mağlubiyetti bu... Dünya siyonizmi, farmasonluğu» yerli hainler ve İttihat ve Terakki’nin kötü idaresi, milleti felakete sürükledi...”

Son Bozgun,Vehbi Vakkasoğlu,syf;44-48 [5]
Devamını Oku »

Sultan Vahidüddin'in Vatanından Ayrılışı Hakkında

Sultan Vahidüddin'in Vatanından Ayrılışı Hakkında

Sultan Vahideddin'in vatan-ı azizinden müfâra- katını (ayrılışını) mâkul ve kalıp mücâdele ederek yeni bir ihtilâfa sebep olmaya nazaran ehven gören bütün ciddî, tarafsız tarihçilere tercüman olmak üzere yazdı­ğı bir yazıda Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu şöyle demektedir:

"Vahidüddin Han'ın siyâsî cephesi ne olursa olsun, kendisine şu iki hakkı tanımamak insafsızlık olur.

  • Anadolu’ya karşı İngiltere'den silâh ve askeri yardım aramamıştır.

  • Tahttan ayrıldıktan sonra, memleket dışında Türkiye'ye karşı hiçbir komplo yapmamıştır.

Tarihçi, ileride yapacağı bir tahlilde, Vahideddin Han'ın 1922 şartlan içinde memleketten gidişini haksız bul­mayacaktır.

Siyâsî şartlar işâret ettiği anda firar, bir politika faktö­rüdür. On altıncı Lui, Franszı Ihtilâli'ne kafa tutmak kahramanlığını gösterdiği için mi kellesinden olmuştur?

Hayır, kaçarken enayice yakalandığı için... Rusya'nın ikinci Nikola'sı da kaçamadığı için yok olmuştur.

Fakat Almanya'nın mağrur Kay zeri İkinci Vilhelm, Hollanda'ya kaçmış ve kurtulmuştur.

Avusturya-Macaristan genç imparatoru Şarl, kaçmış ve kurtulmuştur.

İspanya kralı Onüçüncü Alfons, kaçmış ve kurtul­muştur.

Yunanistan Kralı Birinci Kostantin kaçmış ve kur­tulmuştur.

Afganistan Kralı Emanullah Han kaçmış ve kurtul­muştur.

Romanya Kralı İkinci Karol kaçmış ve kurtulmuştur.

İran Şehinşâhı Alâhazret-i Hümâyun Muhammed Rıza Han Pehlevî kaçmış ve kurtulmuştur."

Sultan Vahideddin, İstanbul'da oturmayarak Anadolu'daki millî harekâtın başma geçseydi, hiç şüp­hesiz müstevliler, İstanbul'a bir daha çıkmamak üze­re tamamen yerleşirlerdi. Onlann tahammül edilmez basküanna rağmen cephelerden son zafer müjdeleri gelinceye ve Refet Paşa kumandasında bir kısım millî kuvvet vaziyete hâkim oluncaya kadar İstanbul'da acı ve elemli günleri, gözyaşlarını içine akıtarak geçirmek süreriyle İstanbul'un elimizde kalmasını temin etmiştir. Anadolu'dan zafer müjdeleri gelmeye başlayınca "Selâ­tin Câmileri"nde mevlüdler okutarak Rabbine hamd ü senalar eden Sultan Vahideddin, içinde bulunduğu şartlan görmemezlikten gelerek O'nu vatan hâini ilân

Etmek insafla bağdaşır mı?

Yoksa vatanı bir İngiliz gemisiyle terk etmiş olmak mı "hainlik" teşkil ediyor?!.. Sultan Vahideddin'in yurtdışına çıkarken bir türk gemisini almasına ne engel vardı ki?!.. Böyle yapmış olsa, bu sefer de milletin bir gemisini gasbetmiş olmakla itham olunmayacak mıy­dı? İngilizler'in müsâadesine gelince, o müsâade alın­madan İstanbul'da bir kuş dahî uçamazdı. Bunu anla­mak için M. Kemal'in Anadolu'ya geçerken yirmi üçü subay/ kırk sekiz kişi (üç at ve bir otomobil ile birlikte) İngiliz vizesi almadan mı İstanbul'dan çıkabilmişlerdir? Ne gezer? Sadece M. Kemal Paşa değil, İstanbul'dan Anadolu'ya giden herkesin İngilizler'den vize aldığına dâir saymakla bitmez misâl mevcuddur.

Değerli okuyucu!.. Bu sûretle Sultan Vahideddin merhûmun ithâmına medâr olan her husûsun asılsızlı­ğı tebeyyün etmiş bulunuyor. Tüm bunların rejim kay- gusuyla ortaya atılmış palavra’ar olduğu zamanımız tarihçilerinden Prof. Dr. Mete Tuncay'ın şu sözleriyle sabittir ve bu sözler, bütün ciddî tarihçilerin müşterek kanaatidir:

"Öteden beri «Hâin Padişah Vahdeddin» sözünün,dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu 'üşündüm. Bu, Cumhuriyet'in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir.

-----

Kadir Mısıroğlu - Sultan Vahideddin

Devamını Oku »

1876 Anayasası

1876 Anayasası1876 Anayasası millet sisteminin yeniden tanımlanmasına doğru atılmış önemli bir adımdır. Meclis-i Umumî adı altında temsilî bir meclisin oluşturulması, mebusların tayinle; değil, seçimle belirlenmeleri, dinî bağlanmadan bağımsız olarak, se­çimlerde nispî temsilin uygulanması, bütün vatandaşların dev­let karşısında eşit hak ve yükümlülüklere sahip birer “Osmanlı” olarak tanımlanması, böylece millet ayırımının anlamsızlaştırılması, temsili kolektif olmaktan çıkararak kişisel düzeye ta­şımaktaydı. 1876 Anayasası’nın 8. maddesi vatandaşlığı siyasî eşitlik temelinde tanımlamaktaydı:

Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.

Bu tanımlamadan hareketle eşitlik ilkesi de 17. maddede ifadesini bulmaktaydı:

Osmanlıların kaffesi huzur-u kanunda ve ahval-i dinîyye ve mezhebiyyeden maada memleketin hukuk ve vezaifinde mütesavidir.

19.maddeye göre, devlet memuriyetine girişte dini bağlan­ma değil, liyakat esas alınacaktı:

Devlet memuriyetinde umum teba ehliyet ve kabiliyetlerine göre münasip olan memuriyetlere kabul olunurlar.

Bütün bu hükümler siyasî bir kimlik olarak Osmanlılığın, “millet-i hâkime/millet-i mahkûme” ayırımının yerini aldığı­na, “hamledilen” kimliklerin yerine şahsî liyakat ilkesinin be­nimsendiğine işaret etmektedir.

1876 Anayasası bütün bu hü­kümleriyle birlikte Tanzimat bürokratlarının “ayrılıkçı” ulus­çuluk tehdidine karşı verdikleri bir cevap niteliğindedir.

Bu şekilde tarihi hafızasına terk edilen millet sistemi yine de varlığını, varlık alanı ne kadar daraltılmış olursa okun, sürdür­müş, Lozan Antlaşması bile buna nihaî bir son öngörmemiş, sadece kapsamını daraltmıştır. Antlaşma, gayrimüslim milletler yerine ekalliyet tabirine yer vermekte ve etnik kökenlerine ba­kılmaksızın Müslümanları bu tabirin kapsamı dışında bırak­maktadır. Millet sistemi, milletlerin iç özerkliğine dayanmakta, devlet günlük hayatın işleyişi dışında durmakta, bu niteliğiyle de merkeziyetçi ve müdahaleci olmayan bir mahiyet arz etmek­teydi. Azınlık kavramı ise, ulusal bir referans çerçevesine sahip olduğu için homojenleştirici, standardaştırıcı ilkeleri öne çıka­rırken, devlet iktidarım bunun aracı kılmakta, hâkim çoğunlu­ğun niteliklerini paylaşmayan gruplar, merkeziyetçi, müdahale­ci devletin temsil ettiği hâkim çoğunluk karşısında bağımlı bir konuma itilmektedir. Kültürel farklılaşmanın etnikleşmesi du­rumunda bu konum bir tecrit duvarıyla çevrelenebilmektedir.

Milletten ekalliyete giden değişim çizgisinde, seküler bir kav­ram olan ekalliyet yine de dinî ve mezhebi unsurlardan arınmadığı için, muhtevadan çok, bağlama ilişkin bir dönüşüm ya­şanmıştır. Bu dönüşüm, Kedourie’ye göre beşerî yaşama stan­dartlarında bir gelişmeye işaret etmemektedir.

Millet sistemi benzeşim ve özümsemeyi değil, farklılıkları koruma amacına yöneldiği için farklı toplulukların müstakil varlıklarım süreklileştirmekte, böylece gayrimüslim milletler­de ulusçu duygu ve ihtirasların uyanmasını kolaylaştırmaktay­dı. Hemen bütün gayrimüslim milletler Osmanlı Devleti aley­hine dış bağlantılar içine girmişler ve sürekli bir mücadelenin tarafı haline gelmişlerdi. Bu durum, Türk ulusçu reformistleri­ni, millet sisteminin kesin olarak ilga edilmesi gereğine inan­dırmıştı. Millet sisteminden duyulan bu hoşnutsuzluğu miras alan Kemalist ulusçu hareket, ulusal birliği sağlamak için mil­let sistemine son verilmesini zarurî görmüş ve bunu en azın­dan formel düzeyde gerçekleştirmeyi başarmıştır.

Ahmet Yıldız-Ne Mutlu Türküm Diyebilene-İletişim Yayınları,
Devamını Oku »

Padişahlar İçki İçmezdi

Padişahlar İçki İçmezdi

Bu konuda daha önce de yazmıştım.[1]

Ancak sürekli kızdırılıp kızdırılıp sunulmaya çalışılıyor.

Divan Edebiyatında geçen bade , saki gibi sözler manevi içeceği ve sarhoşluğu ifade edip, kendinden geçmektir.

Padişahların bir çoğu veli ve de şair idiler.[2]

Divan sahibi idiler.

-Padişahlar da birer insandır.

Ancak bizler yetersiz olduğumuz halde içkiden sakınır ve başkasından da sakınırken, dini terbiye almış, Şeyhul İslamın ve toplumun kontrol ve gözetiminde olan bu insanların basit bir işmiş gibi bu içkiyi kullandıklarını söylemek, bir cehaletin ve kinin ifadesidir.

*Cemil Meriç-in ifadesiyle bizdeki tarihçi gibi geçinenler Müstağribler yani garbın yeniçerileridirler.

Padişahların içtiği iddiasında bulunan Halil İnalcık hakkında,Kadir Mısıroğlu-nun İnalcık-ın kendi durumunu ifade eden ifadesiyle şöyle söylediğini aktarır; Amerika-da bir toplantıda namaz için ara verilip bana; Sen Osmanlısın, geç bize namaz kıldır denildi.

Ben namaz kılmasını bilmediğimi söyleyemedim, mazeret beyan edip, arka saflarda yanımdakinin nasıl namaz kıldığına bakarak namazı kıldım, der.

Doğulu olup, batı kafalı bir kimsedir.

Biraz fazla şişirilmiş bir kimsedir.

Osmanlı sultanlarının içki içtiği iddiasında bulunurken, edebiyatta geçen sâki ifadesini içki olarak değerlendirir.

Oysa divan edebiyatında mey ve saki ifadeleri kendinden geçmedir, tekkedir.

Manen mest olmak ve manevi sarhoşluğu ifade eder.

Oysa bu kafaya göre cennette de içkinin olduğunu söylemesi gerekir.

Burada arapça ve edebiyat bilmemenin etkisi büyüktür.

Şürb, meşrubat, şarab, şurub  hepsi de içecek manasına olup, içmek demektir.

Bir de dinde şarab, sekr ve hamr demektir ki, oda sarhoş eden ve aklı örten manasınadır.

Kanuninin oğlu Sarı Selim- in içtiği söylenir. [3] Onu da bir Yahudinin alıştırdığı ve  sonunda oda terketti.

Hatta doktorlar birden bire bırakmamasını söylemesine rağmen, o devam ettirmez.

Padişahlar içinde içkiden ölen de yoktur.[4]

Osmanlıda içki de kerhanede vardı ancak bunlar gayrı müslimler içindi.

Müslümanlara yasak idi. Mesela bir Müslümanın içki içmesi halinde ona yetmiş sopa vurulurdu.[5]

-İşret meclisi sözü ise, içki manasına olduğu gibi, sohbet meclisi manasına da kullanılmaktadır.
Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider
Erişir fasl-ı hazan bağ-u bahar elden gider.

Her nice Zühd-ü salaha mail olur hatırım
Gördüğümce ol nigarı ihtiyar elden gider.

Şöyle hak oldum ki, ah etmeye havf eyler gönül
Lacerem bad-ı saba ile gubar elden gider.

Gırre olma dilbera hüsnü cemale kıl vefa
Baki kalmaz kimseye nakşünigar elden gider.

Yar içün ağyar ile merdane ceng etsem gerek
İt gibi murdar rakib ölmezse yar elden gider.  Avnî (Fatih Sultan Mehmet Han)

1-Sonbahar geldiğinde bağ ve bahar mevsimi elden gider. Ey saki Şarap sun çünkü bir gün lale bahçesi elden gider.

2-Gönlüm her ne kadar zühd ve salaha ilgili olsa da, o (resme benzeyen) nigarı gördüğümde iradem elden gider.

3-Hiç şüphe yok ki saba yeli ile toz yok olur ben de öylesine toprağa dönüştüm ki, gönül bu nedenle ah etmeye korkar.

4-Ey sevgili güzelliğin ile gururlanma vefalı ol çünkü kimseye güzellik baki kalmaz, elden gider.

5-Yar için rakiplerle yiğitçe savaşmalıyım (çünkü) köpek gibi pis olan rakip ölmezse yar elden gider.

-Fatih içki içtiğinden mi böyle yazmaktadır?

Ondan mıdır Peygamber müjdesine mazhar olan?

MEHMET ÖZÇELİK

05-01-2015










Devamını Oku »

Sultan 2.Abdülhamid'in Büyüklüğü

Sultan 2.Abdülhamid ve Talat Paşa

Tarihte önemli rol oynamış devlet adamlarının başarıları önceden görme ve önceden tahmin etme kaabiliyetlerine dayanır. Devlet adamının varsayımları küçük ve hayali düşüncelere dayanıyorsa, olayların analizinden çıkmıyorsa, bunun kaçınılmaz zararlarına katlanmak zorunda kalan bütün bir toplum olacaktır.

Şimdi bir mukayese yapmak istiyorum: Talat Paşa anılarının ikinci bölümünde (Talat Paşa'nın Anıları, Say Yayınları) Türkiye iç yönetimini örgütlemek, ticaret ve sanayiini geliştirip koruyabilmek için, kısaca yaşaya- bilmek ve varlığını koruyabilmek için öteden beri devlet gruplarından birine katılmak üzere bir imkan aramıştı. Fakat devletlerden hiçbiri buna razı olduğunu bildirmemişti. Bu sırada Almanya Türkiye ile eşit şartlar altında bir anlaşma yapmak istediğini bildirdi. Biz hemen bu teklifin bir savaş tehlikesin­den doğduğunu anladık. Bir devletin zayıf Türkiyeyi kendi bağlaşıkları arasına almak istemesi için bu derece önemli bir sebebin varolması gerekeceğini de  tabii buluyorduk. Fakat bizim düşüncemiz bir genel savaşın çıkmayacağı ve bizim de bir kere bu anlaşmaya girmekle, artık devletimizi her türlü tehlikeden  korumuş olacağımız yolundaydı" diyor.

Bir de Sultan II. Abdülhamit Hanın görüşüne bakalım, Abdülhamit  Hanın Hatıralar kitabını bulamadığım için alıntı yapamıyorum. Sultan eserinde özetle şöyle diyor: Tahta geçer geçmez uygulamaya başladığım ve sonuna kadar kimseye sezdirmediğim politikanın temelleri büyük bir dünya savaşının kesin olarak çıkacağı düşüncesine dayalıydı. Biz bu savaşın dışında kalamazdık. O halde kimin yanında olmalıydık? Güçlü bir kara ordusuna ihtiyacı olan devletin yanında olmamız gerekirdi. Bu devlet de dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olan İngiltere idi. İngiltereyi safımıza çekebilmek için, Bağdat Demiryolunu yapma hakkını Almanlara verdim. Amacım Alınanlardan yana olduğum görün­tüsünü vererek İngilterenin dikkatini çekmek ve gözdağı vermekti. Ayrıca donanmayı kızağa çektim. Çünkü donanmanın bütün personeli İngilizler'den ibaret olduğu gibi, çıkacak savaşta donanmaya da ihtiyacımız olmayacaktı. Donanmaya yapılacak masrafı kara ordusuna aktarmak, güçlenmesine katkıda bulunmak da böylece mümkün olacaktı. Ne var ki Talat Paşa ve avanesi benim düşüncelerimin tam tersini uyguladı.

Evet böyle diyor büyük Sultan. Şimdi iki devlet adamının arasındaki kalite farkını görüyor musunuz? Birisi kırkyıl öncesinden büyük bir genel savaşın çıkacağını görüyor ve ona göre tedbirler alıyor, öbürü tehlike çanları çaldığı, savaş gözle görülür bir hal aldığı halde bizim düşüncemiz bir gene! savaşın çıkmayacağı yolundaydı diyor. Ve Almanya'nın oyununa gelerek ülkeyi savaşa sürükleyip perişan ediyor.

Alaaddin Özdenören,
Devamını Oku »