Yüce Allah Cisim Değildir

İkinci Maksat:

Yüce Allah’ın cisim olmadığı Ehl-i Hakk’ın görüşüdür. Bazı cahiller O’nun cisim olduğunu düşünmüşler sonra da görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Buna göre Kerrâmiyye’nin bir kısmı şöyle demiştir: O cisimdir yani mevcuttur. Kerrâmiyye içinde başka bir grup ise O’nun cisim olduğunu yani kendi başına var olduğunu söylemiştir. Bu iki açıklamaya göre onlarla tartışma yalnızca isimlendirmede yani cisim lafzının Allah’a söylenip söylenmeyeceğindedir. İsmi söylemenin dayanağı ise dinin bildirmesidir. Oysa burada dinin bildirimi söz konusu değildir.

Mücessime ise şöyle demiştir: Allah gerçek anlamda bir cisimdir. Bu bağlamda O’nun et ve kandan birleşik olduğu söylenmiştir. Mesela Mukâtil b. Süleyman ve başkaları böyle demiştir. O’nun beyaz bir külçe gibi parıldayan bir nur olduğu ve kendi karışıyla yedi karış uzunluğu bulunduğu söylenmiştir. Mücessimeden bazıları aşırıya giderek O’nun insan biçiminde olduğunu söylemiştir. Bu bağlamda O’nun aşırı derecede kıvırcık saçlı tüysüz bir delikanlı olduğu söylendiği gibi saçı sakalı ağarmış bir yaşlı olduğu da söylenmiştir. Allah, sapkınların sözlerinden münezzehtir.

Bunların yanlışlığında dayanılacak delil şudur: Eğer O, cisim olsaydı mekânlı olurdu. Oysa bunun yanlışlığını birinci maksatta ortaya koymuştuk. Yine bu durumda O’nun bileşik ve hâdis olması gerekir. Çünkü her cisim böyledir. Yine O, cisim olsaydı cisimlerin ya bütün sıfatlarıyla ya da bir kısım sıfatlarıyla nitelenirdi. Bütün sıfatlarıyla nitelenmesi durumunda iki zıt bir araya gelir.

Bir kısım sıfatlarıyla nitelenmesi durumunda orada dışarıdan bir müreccih yoksa müreccihsiz tercih yahut O’nun zâtının söz konusu bir kısım sıfatla nitelenmek için başkasına muhtaç olması gerekir. Müreccihsiz tercihin gerekmesinin nedeni yüce Allah’ın zâtının o sıfatların tamamına nispetinin eşit olmasıdır. Yine O, cisim olması halinde sonlu olacak ve dolayısıyla belirli bir miktara ve hususi bir şekle sahip olacaktır.

Diğer cisimlerin değil de O’nun bu miktar ve şekle sahip olması ise müreccihsiz tercih olmaması için O’nun zâtının dışında bir tahsis ediciyle olur. Bu takdirde de O’nun söz konusu şekil ve miktarla nitelenmesi için başkasına muhtaç olması gerekir. Onların delili ise daha önce geçen şu istidlâldir: Her mevcut bedîhenin tanıklık ettiği üzere ya mekânlıdır ya da mekânlıya yerleşmiştir. İkincisi yüce Allah hakkında düşünülemez. Birincisi ise cisimdir. Yine kendi başına kâim olan her şey cisimdir. Bir diğer delil grubu ise O’nun cisim olduğuna delalet eden âyet ve hadislerdir. Bunların cevabı da orada verilen cevabın aynısıdır.

Seyyid Şerif Cürcani - Mevakıf Şerhi(Eş'ari Kelamı),cilt:3,syf:48

Türkiye Yazma Eserler
Devamını Oku »

Müslüman'a Çağrı


İslâm önce Müslümanı çağıracaktır elbet. O, her şeyden önce, Müslümanın kendine dönmesi için yükseltilmiş bir sestir. Av ve savaştan önce av ve savaş borusu öter. Boru çalınır ve avın olsun, savaşın olsun bütün üyeleri ilkin kulak kabartırlar, sonra, önceden konuşulmuşçasına bir yerde toplanırlar. Sonra av başlar. Hakikatin eşsiz avında insanı avlamak için av ve savaş güçleri olan gerçek inanmışlar kadrosunun oluşması gerekir. Bu kadronun yapı kaynağı elbet Müslümanlardır. Fark fark İslâm’dan uzaklaşmış ta olsa, yine av kokusu ve savaş tozu onların üstündedir. Kimileri baba katında Müslümandırlar, kimileri dede katında. Kimilerinde Müslümanlık bir folklor, kimilerinde sararmış bir vesika, hattâ kimilerinde utanç ta olsa, bu kutsal mirasın taşıyıcıları yine de onlardır.


Ola ki, av borusunun sesini duyunca çoktan unutmuş gibi oldukları bu ses çok tatlı anılarla onların yüreklerinde geçmiş ve kaybolmuş mutlu zamanı canlandırsın ve diriltsin. İçlerinde artık yosun bağladıkları yatakları dürsünler ve kendilerine dönsünler. Müslümanın kendine dönmesi kültür ve medeniyet hamlesini yeni baştan İslâm’a ayarlaması demektir. Bunun da en büyük belirtisi, düşüncesi onun kültürüyle yoğrulacak, keskinleşecek ve tazelenecek, davranışı, İslâm’ın çizgisinde gelişecek ve onun cihat ve aksiyonunu yüklenecektir. Yüreği, İslâm içtenliğiyle kabaracak, yaşantısı İslâm yaşantısı olacak, çağı, İslâm’ın değer yargılarıyla yorumlayacak, sorumluluğu İslâmcı bir anlam kazanacaktır. Bu bir çile demektir.


Müslümanların İslâm’a yeniden dönüşleri, Kur’an-ı yeniden bulmaları, hadisi ve sünneti yeniden anlamaları, klâsik İslâm düşünce ve teoriğini, çağdaş İs-lâm düşüncesini, tarihî İslâm pratiğini şuura getirmeleri demek olacaktır. Gelenekleşmiş bölümler yıkılacak, çatışmalar durdurulacak, sapmalar düzeltilecek, yeni, diri bir İslâm insanı ortaya konacaktır. Bu insan, bütün hayatını İslâm’ın dirilişine adayacaktır. Bu ülkelerden, bütün dünyanın gözü oralara çevrilecek şekilde İslâm yeniden fışkıracaktır. Bunlar, ikinci ilkler olacaktır.


Müslümanların kendine dönüşmesi, başka bir kültüre dönüşmelerinden belki daha güç, ama tek kurtuluş umutları olacaktır. Bu ne bir doğal gelişmeyle, ne de bir devrimle olabilir. Bu olsa olsa, üstün, derin ve samimî bir sesin çağırışıyla başlayan köklü bir dirilişle olur. Bunun şartları yeni bir diriliş kadar komplekstir. Ama, baharda toprağın kabarışını hiç bir güç durduramaz ve geri çeviremez. Sabah geldi mi uyuyan her canlı da mutlaka uyanacaktır. Sûr çalındı mı bütün ölüler de dirilecektir. Yaratıcının vâd ettiği geri döndürülemez bir kader şartı ve dönümüdür bu.


Tarihin bütün yükü bu neslin omuzlarındadır. Bunu yüklenen var olacaktır. İslâm’ın Müslümanlara çağrısı, bu ağır ama şanlı yükü omuzlamaya çağrıdır.


Bir imam gelecek ve Tarihle birlikte diyecektir ki :


Müslüman, derinleş. Eşyaya olduğu kadar insana ve toplumlara doğru da derinleş. Öyle derin ol ki, şendeki çekim gücü, eşya ve insanı bir vehim dünyasının buğuları gibi senin sularına çeksin… Bir ikindi vakti, Galata Kulesini arkana almış, Köprüde, Yenicami’ye doğru yürürken, yanından geçenler, bir bakışta, yeryüzünde henüz gerçek bilgisini taşıyanların tükenmediğini anlasınlar. İnsan, beş yüz yıl önce İstanbul’da, bin yıl önce Bağdat’ta, bin üçyüz elli yıl önce Mekke’de, bin dokuz yüz yıl önce Kudüs’te, üç bin yıl önce Mısırda, dört bin yıl önce Babil’de üstün insanın bulunduğunu bilir de, kendi gününde yaşayacağına inanamaz.


Sen, derinliği öylesine yüklen ve getir ki, her insan bu derinliği kendi derinliği sansın, şuuraltında bir umut buğusu, gerçek insana bir gün rastlayacağı güvenini kaynatıp dursun. Senin derinliğinden topluma boz bulanık öyle bir cemre düşsün ki, gözüyle görmese, kulağıyla işitmese, eliyle tutmasa bile gerçeğin var olduğunu, kubbelerde çınladığını, kemerlerde bir örgü olduğunu duysun ve sezsin insan. Namazda, oruçta, zekâtta, hacda, hac yollarında derinleş. Akşam vakti, güneşin batışından paniğe kapılan kuşların çığlıklarında, sabah, dağ doruklarından günün huzurunu getiren yumuşak ışıkların gümüşsü tüylerinde derinleş. Trajik olma, trajedide derinleş. İstekle kan akıtma, akan kanda derinleş. Çocuğunu hep teknik öğretime koşturuyorsun, çağın alışkanlıklarına ve eğilimlerine uyarak. Onu edebiyata ve düşünceye de yönelt.


Müslüman, şuurlaş. Çileleş ve şuurlaş. Hz. Hüseyin’in sırf bir dünya günü görmek için şehit olmadığını bil ve şuurlaş. Din ve gerçek için ebedi bir modeldir sana O. Komünizmin senin insanım eritmek için nasıl anlar ve karıncalar gibi çalıştığım gör ve bu ağı parçalamak için şuur kılıcını keskinlet. Hıristiyanlığın, kendi ülkesindeki yenilgisini senin ülkendeki zaferle kapatmaya çalışan Papalığın ihtirasını sez. Şuur yığınağı yap. Doğuyu, Batıyı tanı. Geçmişi iyi bil ve geleceği iyi düşün. Zamanın her atomunda tarih dolduran bir av yap. Şuurlaş, şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış plânının daha ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyleyeceksin. İlerleyişlerinde metrelerine kilometrelerle cevap verecek bir şuur gerek sana. Şuurunu öyle bütünleştir ki, içine yabancı hiç bir madde karışmasın ve orada küf bağlamasın.


Müslüman, birleş. Bir tek el, bir tek gövde ol. Bir tek şuur ör. Sımsıkı birliğe ermeden, lâmban yanmaz. Tüten bacalar, akşamları yanan lâmbalar, oda ışıkları, hep aynı ailenin bacaları ve lâmbaları gibi olsun.


Erdemlikte en yüce olmalısın ki, peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün.


Müslüman, İslâm’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.


Sezai Karakoç - İslamın Dirilişi(Diriliş yay.)

Devamını Oku »

Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri

 


MÜLHÎDLERlN KÂBE VE HACERÜ’L-ESVED’E YAPILAN TAZİMİ SENÎYYE TAİFESİNİN İNANCI OLARAK GÖSTERMELERİNİN YANLIŞLIĞI VE TEVHÎDÜ’R-RUBUBİYYET İLE TEVHİD-Î ULÛHİYYET ARASINDA MÜLÂZEMET OLMADIĞI YALNIZ RUBUBİYYET TEVHİDİNİN KURTULUŞA KÂFİ OLMADIĞINI SÖYLEYEN KİMSENİN CEHALETİ


Yukarıda geçen izahtan, Kâbe’nin etrafını dolaşmak, Hacerü’l-Esved'e el sürmek, onu öpmek ve üzerine baş koymak, onları tazim etmektir. Ne Kâbe’ye ne de Hacerü’l-Esved’e yapılan şer’î bir ibâdettir. Belki onları ziyaret edip tavaf eden kimsenin yaptığı, rububiyyetine inanıp kendisine bunu yapmayı emreden Aziz ve yüce Allah’a bir ibadettir. Şeriat’ta bir şeye yapılan bütün tazimler, ibadet etmek değildir ki, şirk olsun! Belki yapılması emir olunan veya yapılmasına teşvik edilen bazı tazimler, vacib veya mendubtur. Bazısı mekruh veya haram, diğer bazısı mubahtır. Beraberinde rububiyyete ait hususlardan bir hususiyet itikadı olmayan herhangi bir şeyin tazimi şirk değildir.

Bir şeyi tazim eden kimse, o şeyde rububiyyetin hususlarından birisinin mevcut olduğunu itikat etmedikçe Şeriat’ta o kimse mezkûr şeyin ibadetçisidir, diye iddia etmenin önemi yoktur. Şüphesiz âdemoğlu, sağlam düşünce sahibi olduğu müddetçe, ancak rububiyyet vasfı kendisinde sabit olan zat, ibadete (tapmılmaya) müstehak olduğu, rububiyyet vasfı kendisinde bulunmayanın ibadete müstehak olmadığı fikri, akıllarında yerleşmiştir. Demek ki, Allah'ın kurduğu şeriatlarda ve insanların akıllarında yerleşen fikirde, rububiyyetin sübutu ile ibadet istihkakı, birbirlerinden ayrılmayan iki vasıftır.

Müşriklerin (Allah’a ortak koşanların), Allah (sübhanehu) dan başka haklarında rububiyyet itikad ettikleri şeylerin ibadete müstahak olduklarına dair itikadları, rububiyyette ortaklık taslama temeli üzerine kurulmuştur. Bu itikadın temeli, düşünceden sıyrılıp yıkıldığı zaman, üzerine kurulduğu Allah’tan başkasına ibadete istihkak düşüncesi de yıkılır.

Müşrik kimse, Aziz ve yüce Allah'ın, rububiyyet vasfiyle münferid olduğunu teslim (kabul) etmiyor ki, yalnız Allahü Teâlâ’nın ibadete müstahak olduğunu kabul etsin. Kendisinde Aziz ve yüce Allah’tan başkasının rububiyyet vasfiyle muttasıf olduğu inancı bulunduğu müddetçe, o şeyin ibadete müstahak olduğuna da tâbi olacaktır (inanacaktır).

İşte akıllı kimseler nezdinde, (bu nedenle) rububiyyet tevhidi ile ülûhiyyet tevhidi, sübut ve itikad bakımından mütelâzım (birbirlerinden ayrılmayan) iki vasıf oldukları açık bir gerçektir, öyle ise Allah’tan başka bir Rab olmadığını ikrar eden kimse, O’ndan başkasının ibadete müstahak olmadığını itiraf etmiş ve anlamış demektir. îşte bu ikinci şık bütün Müslümanların kalbinde olan «LÂ ILÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka ilah yoktur.)» kelime-i tevhidinin mânâsıdır. Rububiyyet ile uluhiyyet tâbirleri bir mânâda oldukları için Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetlerde birisinden bahsetmeyip diğerinin zikriyle yetiniyor.

Rububiyyetin mevcut olmamalarından lâzım gelen muhal şeyleri de herhangi birisinin mevcut olmadığına da bağlıyor ki, mezkûr muhal şeylerin yokluğu ile herhangi birisinin sübutuna (mevcudiyetine) istidlal etsin. Allahü Teâlâ’nın «Yerde ve gökte Allah’tan başka bir ilâh (mabud) olsaydı, yer, gök düzeninden çıkardı.» (Enbiya sûresi, âyet: 22); «O’nunla birlikte hiçbir ilâh da yoktur? olsaydı, her ilâh, kendi yarattığı ile beraber gider, biri ötekine üstün gelirdi.» (Mü’minûn sûresi, âyet: 91) meâlen buyurduğu bu âyetleri düşün ki, bunlarda ilâh kelimesiyle tâbir edip Rab kelimesiyle tâbir buyurulmadı.

Keza, Allah sübhanehû, insan- oğlundan aldığı ilk ahdinden (sözünden) bahsederken, «Şunu da hatırlayınız ki, Rabbin, âdemoğullarının sulbünden nesillerini çıkararak kendi üzerlerine şahit tutmuş? onlara «Rabbiniz değil miyim?» diye sormuş? «Elbette, Rabbimizsin? şâhidiz» demişlerdir» (A’raf sûresi, ayet: 172) âyetinde ilâhmız diye buyurmadı. Resûlullah (s.a.v.)den meşhur olarak rivâyet ediliyor ki, «İki melek kabirde ölüden «Rabbin kimdir?» diye sorar. (Kendisinden yalnız rububiyyet tevhidinden sual açmakla yetiniyorlar.) Ölü, meleklerin bu sorularına karşı, «Allah Rabbimdir.» diye cevap verir ve bu cevabı kâfidir», diye hadîs-i şerifte geçer. İki melek; ona; «Sen ancak rububiyyet tevhidini ikrar ettin. Halbuki rububiyyet tevhidi yalnız iman için kâfi değildir» demezler.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın halili (dostu) olan İbrahim (aleyhissalâtü vesselâm)’dan hikâyet ederek o zâlime (Nemrud’a); «O Rabbim ki, dirilten ve öldürendir.» (Bakara sûresi, âyet: 257) der. Zalim, «Ben de diriltir ve öldürürüm» diye onunla mücadele eder. Tâ ki. Halilullah o zalimin rububiyyet dâvâsı ile tapmılmaya müstahak olduğu iddiasını tekzib edici delillerle onu susturuncaya kadar... Allah, Firavun hakkındaki bir tâbirde «Firavun, sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum.» dedi (Kasas sûresi, âyet: 38).

Yine Kur’ân’da ondan hikâyetle diğer bir tabirde, «Ben sizin en büyük Rabbinizim» (Nâziat sûresi, âyet: 54) dediği belirtilir.

Hülâsa: Kur’ân-ı Azim ile meşhur hadîsler, rububiyyet tevhidi ile uluhiyyet tevhidi arasında mulâzemet olup, mânâ itibariyle birbirlerinden ayrılmaz iki tâbir olduğuna işaret buyurmuşlardır. Aralarındaki bu mülâzemet dolayısıyle Allah sübhanehû, kendi kulundan iki tâbirden birisini kabul etmekle yetinmiştir. Mukarrebûn (Allah’a yakın olan sual melekleri) de bu şekilde ölünün vereceği cevabı kabul edip onunla iktifa etmişlerdir. Aralarındaki bu münasebeti, insanlar, hattâ kâfir olan firavunlar bile anl amışlardır. Öyle ise, bid’atçı taifelerin iftira ettikleri bu şey nedir? Onlar, Müslümanlar rububiyyet tevhidine inanmış, lâkin ibadet tevhidine (tek bir mâbuda ibadet edilmesine) hüküm etmediler.

Bu ise, onların küfürden çıkmalarına, kanlarının dökülmekten emin olunmasına kafı değildir,diye Müslümanlara dil uzatıyorlar. Hattâ onlarla sulh halinde olup (Lâ ilâhe ilalllah) diyen Müslüman bir kimsenin öldürülmeşini mübah sayıyorlar. O kimse hakkında uluhiyyet tevhidini itiraf etmeyip sadece rububiyyet tevhidini itiraf etmiştir, bu ise yeterli değildir, diyorlar. Onlar Müslümanın sarahaten İslâmiyetine delâlet eden kelime-i tevhidi kendisinden kabul etmez. Nitekim Allah, kulundan aldığı birinci ahidde (sözde) onunla yetindiği, melekleri de kabirde kuldan itikadı hakkında sordukları sualin cevabmı yeterli sayıp razı oldukları hâlde onlar, rububiyyet tevhidi sözünün yeterli olduğunu kabul etmiyorlar.

Allah’ın, birinci ahidde kulundan yalnız rububiyyet tevhidini itiraf etmesiyle yetinmesinin ve meleklerin de kabirde kula açtıkları sualin cevabında yalnız rububiyyet tevhidinin itirafını yeterli bulmalarının sebebi; ikisinin de mânâları bir olduğundan birisinin sarahaten zikredilmesi, diğerini de açıkça belirtir. «Lâ ilahe illallah» kelime-i tevhidini telaffuz eden kimse, Allah’ın rububiyyet ve ulu- hiyyetinin ikisini birden itiraf etmiştir. Keza, «Allah Rabbimdir» diyen kimse de, her iki tevhidi itiraf etmiş olur.

Şimdi ey muhakkik! Allahü Teâlâ’nın buyurduğu şu kavline göz gezdir: Şüphesiz, «Rabbimiz Allah’tır.» deyip sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara korkmayın, kaygılanmayın, «size söz verilen Cennet ile müjdelenin!» derler. (Fussilet sûresi, âyet: 30)». Bu, Allah’ın Kitabı’nda iki yerde mevcuttur (Ayrıca, Ahkâf sûresi, âyet: 13). Bu iki yerde de «Rabbimiz» denilmiş, «İlâhımız» denilmemiştir. Ayrıca Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemden bütün hayır işlerini içine alan bir vasiyetten soran kimseye cevap olarak buyurduğu, «Rabbim Allah’tır de. Sonra doğdoğru ol.»( hadisine de bak ki, Allah ve Resulünün şehadetiyle uluhiyyet tevhidi, rububiyyet tevhidinden ayrı olmadığı ve Allah’ın azabından kurtulmasına, cennetine girebilmesine rububiyyet tevhidi kâfi olduğu için, adama, «İlâhî (Allah’ım) de!» dememiştir..

Yine Allah'ın buyurduğu, «Allah’ınız bir Allah’tır, O’ndan başka ilâh yoktur.» (Bakara sûresi, âyet: 163) ve Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin, «Allah’dan başka ilâh yok, deyinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.» (Müslim, Kitabü’l-İman’da Ebû Hüreyre’den) buyurduğu kavline de bak! Üsâme b. Zeyd, (Lâ ilâhe illallah) dediği hâlde bunu korkusundan söylediği, olayın tafsilinden anlaşılan bir kimseyi, bu zannına dair kuvvetli karineler olduğu için kılıçla öldürdüğünde, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine:

—   «Ey Üsame! (Lâ ilâhe illallah) dedikten sonra onu öldürdün mü?»

Üsame:

—   «Bunu korkudan söyledi.» deyince,

—   «Kalbini mi yardın ki, onun korkudan söyleyip söylemediğini biliyorsun?»(2) buyurduğu kavlini de düşün ki, Üsâme, «adam, bunu söylerken (ulûhiyyet tevhidini kasdetmeyip) rubûbiyyet tevhidini kasdetmiş-, bu ise, îslâmiyete dahil olup bununla kanını kurtarmasına yeterli değildir» diye Peygamber (s.a.v.)’den özür dilemedi. îşte, bütün zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz delillerde bu konu için çok bariz beyanlar vardır. Zira her iki tevhidden birisinin kabul edilmesi, diğerinin de kabulü demektir.

Mülâhîde tâifesinden olan bu bid’atçi kimse (îbn Teymiyye) ile bâtıl inançlarına aldananların doğru yoldan sapmaları, ancak ibadetin şer’î mânâsını anla- madıklarındandır. Nitekim Allahü Teâlâ’nın ve Resûlü sallallahü aleyhi ve sellemin kelâmında belirtilmiş olan kelime-i tevhidin mânâsının araştırılması sonucu ortaya çıkan durum da buna delâlet ediyor: Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme ve bütün salih zâtlara tevessül edilmesini, onlardan istiğase edilmesinin câiz olduğu itikadiyle birlikte, kendileri hidâyetin sebepleri olup bir faydanın sağlanmasında ve bir zarar vermekte başlıbaşına hareket etmedikleri, rububiyyet vasfından onlarda hiçbir vasfın bulunmadığı, lâkin Allah'ın onları hayrın anahtarı, iyiliğin kaynağı, kullarına çeşitli hayırları yağdıran bir bulut yapmış olması itikadının insanı İslâm Dini’nden çıkaran bir şirk olduğunu zannetmiştir.

Allah’ın kendisine başarı nasip edip kendisinden rezalet vasfını kaldırdığı araştırıcı, insaflı, basiret gözü ile dikkatlice bu hususu inceleyen kimse, tevessül, istiğase ve îbn Teymiyye’nin saydığı diğer şeylerin hiçbirisinin, şer’î ibadet denen şeyin mânâsı kapsamına girmediğini, hiç şüphe olmayan yakinî bir ilimle anlayacaktır. Hattâ bunlar ibadete benzemezler bile. Çünkü tazime delâlet eden her şey, yapılan o tazim ile birlikte tazim edilen de, rububiyyet veya ru bubiyyet vasıflarından birisinin bulunduğuna itikad edilmesiyle bu tazim ibadet saydır. Asker olan bir eri görmez misin ki, bir saat, hattâ saatlerce âmirinin karşısında terbiye ve hürmet için dikiliyor da bu durumu ne Şeriat, ne lügat bakımından âmirine yapılmış bir ibâdet sayılmıyor.

Halbuki namaz kılan kimse, birkaç dakika veya daha az bir zaman, yâni Fatiha’yı okuyacak kadar namazda, Rab- binin huzurunda ayakta duruyor ve bu ayakta durması şer’i bir ibadet sayılıyor. Bunun hikmeti; namaz kılan kimsenin ayakta durma süresi az ise de, huzurunda durduğu Zât’ın rububiyyet vasfına sahip olduğuna itikad ettiği için ibadet olur. Er ise, âmirine karşı ayakta durması onda rububiyyet vasfı olması itikadiyle değildir.

Burada Şeyh Selâmetü’l-Azama’nın dedikleri sona erdi.

Kaynak:Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:126-131,Bedir yay.

Dipnotlar:

1)   Süfyan’ın, Abdullah (r.a.) «Bir gün, yâ Resûlallah! Bana sımsıkı sarılacağım bir amelden haber ver!» dedim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Rabbim Allah’tır de, sonra da dosdoğru ol» dedi.

2)   Üsâme b. Zeyd (r.a.)’den rivayet edildi. «Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Bizi Cüheyne kabilesinin Huraka diyarına gönderdi. Bunları sabahleyin bastırdık. Ensar’dan biri ile onlardan bir adama ulaştık, üzerime gelince, Lâilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) dedi. Bunun üzerine ensarî olan arkadaşım onu bıraktı, ben mızrağımı sapladım. Nihayet öldürdüm. Medine’ye geldiğimde Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem vak’adan haberdar oldu ve bana: «Yâ Üsâme! Lâ ilâhe illallah dedikten sonra o adamı öldürdün mü?» buyurdu.

— Yâ Resûlallah! Mücerret hayatını kurtarmak için şahadet getirdi, dedim. Bunun üzerine, «Lâ ilâhe... dedikten sonra öldürdün ha!..» buyurdu ve bu sözü (birkaç kere) tekrarladı. (Ben günahtan sâlim olmak için) bu va’kadan evvel Müslüman olmasaydım diye temennide bile bulundum.»

Müslim’in bir rivayetine göre: «Lâ ilâhe... dediği halde onu öldürdün mü?» dedi.

Yâ Resûlallah! Kelime-i tevhidi silah korkusundan söylemiştir, dedim. Bunun üzerine «Kalbini mi yardın? (Korkudan) söyleyip söylemediğini ne biliyorsun?» buyurdu ve bu sözü o kadar tekrarladı ki, o gün Müslüman olmamayı temenni ettim (Riyazus- Sâlihin). (Daha sonra Müslüman olaydım da önceki günahlarımdan arınmış olsaydım... mânâsına).
Devamını Oku »

Alimlerinin Allah'ın Hadise Benzememesinde İttifakları



İSLÂM ÂLİMLERİNİN ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİS’E (SONRADAN OLAN ŞEYLERE) BENZEMEMESİNDE İTTİFAKLARI

Ehl-i sünnet taifesinden Şafiî, Hanefi, Mâliki ve faziletli Hanbelî taifeleriyle diğer âlimler, Allah tebareke ve teâlânın, cihetten, cismiyetten sınırlanmaktan, mekândan ve mahlûkatına benzemekten münezzeh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.

EBU’L-MEÂLİ ÎMAMÜ’L-HARAMEYN «LÜMAÜ’L-EDİLLE» ADLI KİTABINDAKİ, «ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN HÂDİSLERE (SONRADAN YARATILANLARA) BENZEMEKTEN MÜNEZZEH OLDUĞUNA DAİR KELÂMI İLE MEZKÛR KİTABIN ŞÂRİHİ (ONU ŞERH EDEN) ŞEREFUDDİN B. ET-TELEMSÂNÎ’NİN SÖZLERİ


Ebu’l-Meâlî İmamül-Harameyn, (Lumaü’l-Edille fi Kavaîd-i Eh- li’s-Sünne) adlı eserinde diyor ki: Rab (Allah subhanehû ve teâlâ), cihetlerle tahsis edilmekten, cihetlerle sınırlı olan vasıflandırmalardan münezzehtir. Fikirler onu sınırlandıramaz, mekânlar onu içine alamaz, ölçülere girmez, sınır ve ölçülerin tahdidinden yücedir. Çünkü kendisine mahsus ciheti olan her şey, o ciheti işgal edicidir. Mekânı kabul eden her şey, cevherle mülâkatı ve ayrılmayı kabul eder. Halbuki birleşme ve ayrılmayı kabul eden her şey, cevherler gibi hâ- distir.

Şeyh Şerefuddin b. et-Telemsânî mezkûr «Lümâü’l-Edille» adlı kitabın şerhinde bu konuya ait uzun beyanda bulunup der ki: Allahü Teâlâ’ya cihet isbat etmek için, Kur’ân’da, hadîs kitaplarında geçen müteşabihlerle delil getirenin reddine icmalen cevap şudur: Şeriat, ancak akla dayanarak sabit olur, akıl onun ölçüsüdür. Öyle ise aklı tekzib edecek şey, Şeriat’ta varid olması tasavvur olunamaz. Çünkü akıl, Şeriatın şahididir. Eğer, Şeriat aklın düşündüğüne muhalif bir şey getirseydi, Şeriat ile aklın ahkâmları her ikisi de birden bâtıl olacaktı (çünkü ikisi de birbirlerini tekzib ederlerdi).

Sadeddin et-Teftazanî «Şerhü’l-Makasıd» adlı kitabında şöyle der: Allahü Teâlâ’ya hakikî cismiyet, mekân olduğuna hükmeden kimseler, yalan ve kuşkulu kıyaslardan lâzım gelen neticeler, müteşabih olan Kur’ân âyetleri ve hadîslerin zahirî mânâları üzere mezheplerini kurmuşlardır. Vehmî kıyasdan olan delillerinden, meselâ, demişler ki: Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cismin içinde bulunur. Allahü Teâlâ ise, başkasına ihtiyacı muhal olduğundan dolayı,bir cismin içinde bulunması da muhaldir, öyle ise, Allahü Teâlâ cisim olduğu muhakkaktır. Yine dedikleri gibi: «Her varlık ya mütehayyizdir (bir mekândır) veya kendisi bir yerin içindedir».

Yukarıda beyan olunduğu üzere, bir şeye muhtaç olması muhal olduğu için bir mütehayyizin içinde bulunması da muhaldir. Öyle ise,kendisi mütehayyizdir. Yine dedikleri gibi: «Allahü Teâlâ'ya cihet, yön olduğuna dair delil: Vacib Teâlâ, ya bu âlemle muttasıldır (bitişiktir) veya munfasıldır (ayrıdır). Muttasıl olsun, munfasıl olsun, illâ bu âlemin bir cihetindedir.» Yine kendisine cihetin isbatı için demişler ki: «Vacib Teâlâ (Allah), ya bu âleme dahildir. Ki, o zaman mütehayyizdir veya bu âlemin dışındadır. Ki, o zaman bu âlemin bir cihetinde bulunur. Öyle ise bu âlemin bir cihetinde bulunuyor ve bu karşıt önermeler sahih olup zarurî (bedihî) olan önermeler kısmına münhasırdırlar» diye iddia ederler.

Bu kıyasla ilgili delillerin ibtali için cevabımız şudur ki: Getirdikleri bu deliller menedilir. Nasıl sahih olsunlar ki, delillerindeki önermeler, mantık ilmindeki munfasıl önermelerine muhalif olup mânâ itibariyle önermeler, karşıtları veya karşıtına eşit olan ikinci önermelerden müteşekkil değillerdir. Bununla beraber, akıllı kimseler, Allah cisim ve cihet olmadığına dair ittifak ederek şöyle bir kıyası delil getirmişlerdir. Mevcut olan her şey, ya cisimdir veya bir cisme dayanır veya ne cisim, ne de bir cisme dayanır. Mücessime tâifesi ile Allah’a cihet iddia eden tâifelerin yukarıda beyanları geçen önermelerinin taksimatı ve önermelerin iki kısma münhasır olan iddiaları da vehimden (kuşkudan) meydana gelen yalan hükümlerdendir. Delillerinde geçen önermelerinin bedihî oldukları dâvâları da, ya inat ve mükebberelerine binaen ve yahut birçok kuşkulu önermeler zaruriyat (bedihiyat) önermelere benzeyişlerinden ileri gelmiştir.

İkincisi, yâni Allah’a cisim, tehayyüz (bir yerde yerleşme), cihet olduğuma zahiren delâlet eden müteşabih âyet ve hadîslerden oluşan delilleri ise, âyetlerden: «Onlar (İslâm’a girmeyenler), illâ Allah’ın, buluttan gölgeler içinde meleklerle birlikte kendilerine gelivermesine ve işlerinin bitirilivermesine mi bakıyorlar? Halbuki, (bütün) işler Allah’a döndürülür.» (Bakara sûresi, âyet: 210); «Rahman (Allah) Arş’ı istivâ etti.» (Tâhâ sûresi, âyet: 5); «Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bakîdir.» (Rahman sûresi, âyet: 27); «Kim ululuk hevesine düşerse, (bilsin ki) bütün ululuk Allah'ındır. Güzel kelimeler ancak O’na yükselir.» (Fatır sûresi, âyet: 10)(1), «Gerçek sana (ey Resûlüm) biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli, onların elleri üstündedir» (Fetih sûresi, âyet: 10), «And olsun ki biz sana diğer bir zamanda (ey Mûsâ) annene vahy- olunacak şeyi ilham ettiğimiz vakitte de lütfetmiş ve kendisine onu tabuta koy da denize (Nil nehrine) at! Deniz de onu sahile atıversin.

Benim ve onun düşmanı olan biri alacak diye (emreylemiştik). Sana karşı (ey Mûsâ) gözümün önünde yetiştirilmen için kendimden bir sevgi bırakmıştım.» (Tâhâ sûresi, âyet: 37, 38, 39), «Ey İblis! İki elimle (yani bizzat) yarattığıma secde etmekten seni hangi şey menetti?» (Saad sûresi, âyet: 75); «Müşrikler, Allah’ı hak (ve lâyık) olduğu şekilde takdir etmediler. Halbuki kıyamet günü (Kürre-i) arz topdan (ancak) O’nun kabzasıdır. Gökler de O’nun sağ eliyle (toplanıp) dürülmüşlerdir» (Zümer sûresi, âyet: 67); «O gün (azap günü) her nefis, «Allah yanında işlediğim taksiratlardan dolayı vay hasret (ve nedamet) ime. Hakikat ben, (O’nun diniyle, kitabıyla) eğlenenlerdendim.» diyecektir (Zümer sûresi, âyet: 56). Bu âyetlere benzer başka âyetler de vardır.

Müteşabih hadîsler ise, Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’ın bir cariyeden, «Allah nerededir?» diye sorduğu suale, cariye(2) «Göktedir» diye cevap verdi. Resûlullah onun bu dediğini inkâr etmeyip İslâmiyetine hüküm vermiştir. «Gerçekten Allahü Teâlâ, her gecenin üçte biri geçerken dünya semasına iner...»(Müslim), «Allah, Adem’i şekline göre yarattı.», «Cebbar (Kahredici Allah) ayağını cehenneme koyar...»(Buhari,Müslim), «Allah, evliyasına gülüyor», «Sadaka Rahman’ın (Allah'ın) ayasına düşer...» ve daha başka hadîsler de vardır.

Cevap: Bu naklî müteşabih(3) âyet ve hadîsler ile duyuları zannî deliller, akli ve kesin delillere karşı oldukları için zahiren onlardan anlaşılan mânâlara göre olmadıklarına kati olarak hükmedilir. Hatâdan en selâmetli yol ve Kur’ân-ı Kerim’in, «Halbuki müteşabih âyetin te’vilini, ancak Allah bilir...(Âl-i İmran sûresi, âyet: 7) meâlindeki istisnâ mânâsını ifade eden, (illallah) ancak Allah kelimesinin üzerine yapılan vakfa münasip olmak üzere, müteşabihleri tefsir etmeyip Allah’a havale etmektir. Veyahut tefsir kitaplarıyla, hadîs şerhlerinde beyan olunduğu üzere bu hususta en kuvvetli yol ve mezkûr âyette, «Ancak Allah ve ilimde çok kuvvetli olanlar, (müteşabihin mânâsını) bilir.» diye geçen atfa dayanarak aklî delillere münasip ve olgun bir şekilde te’vil edilirler.

Eğer denilse ki, gerçek din olarak Allahü Teâlâ’ya mekân ve cihet olmadığı için, niçin semavî kitaplar ile hadis-i nebevilerin çoğunda sayılamayacak kadar tahayyüz ve cihete işaret edilmiş; hiçbirisinde açıkça bunların olmadıklarına değinilmemiştir? Nitekim,Allah’ın varlığına, birliğine, ilmine, kudretine, kıyâmetin hakikati na ve cisimlerin haşrolacaklarından birçok yerde tekrar tekrar bahsedip gayet te’kit etmişlerdir. Halbuki Allah’a cihet ve mekân olmadığına dair tahkik ve te’kit ile bahsetmeleri daha lâyıktır. Çünkü, muhtelif din ve görüşler olduğu hâlde, akıllı kimselerin yaradılışında olduğu gibi duâ edilirken semaya (göğe) doğru teveccüh edilir (yönelir) ve eller göğe doğru yükselir.

Bu itiraza şöyle cevap verilmiş.- Avam tabakasının akılları, Allah’ı cihetten tenzih etmeye ermediği, hattâ bir cihette olmayan herhangi bir şeyin olmadığına cezm ettikleri için, zahiren teşbihe ve Sâni’in (Allah’ın) en şerefli cihette bulunmasına delâlet eden sözlerle onlara hitab edilmesi daha münasip, ıslahlarına daha yakın, onları doğru yola çağırmaya daha lâyıktır. Bununla birlikte, Allah'ın, hâdis olan şeylerin alâmetinden kesin olarak münezzeh olduğuna dair, (Kur’ân’da ve hadîs-i şeriflerde) dikkatli uyan ve işaretler vardır. Akıllı kimselerin duâ esnasında yüzlerini göğe karşı kaldırmaları, Allah’ın gökte olduğunu itikad ettikleri için olmayıp belki gök, duânın kıblesi olduğu içindir. Çünkü hayırların, bereketlerin, nurların ve yağmurların yukarıdan inmeleri beklenilmektedir.

Burada Îmamu’l-Harameyn’in dedikleri sona erdi.



Bazı âlimler, bu itiraza cevaben demişler ki: Yukarıya doğru el ve baş kaldırmakta, Allahü Teâlâ’nın bir cihette olduğuna dair hiçbir delil yoktur. Bu sabit bir hakikattir. Çünkü, Müslümanlar namazda Kâbe’ye yönelmekle emrolunmuşlar; halbuki Allah, Kâbe cihetinde değildir, namaz esnasında, secde edecekleri yere bakmakla emrolunmuşlar; halbuki Allah yerde de değildir. Keza... Secdeye kapanmalarında almlarını, yüzlerini yere koymak emrolunmuş; halbuki o yer altında değildir. Belki bu hareketler, mücerred bir şekilde Allah’a ibâdet etmek ve O’ndan korkmak içindir. İşte duâda ellerin yukarıya kaldırılması ve göğe doğru yönelmesinin sebebi de budur.

HUCCETÜ’L-İSLÂM İMAM I GAZÂLÎNİN ALLAHÜ TEÂLÂ İÇİN CİHET OLMADIĞI HAKKINDAKİ GÜZEL BİR TAHKİKİ

Huccetü’l-îslâm Gazâlî, «El-İktisad fi’l-İtikad» adlı kitabında, der ki: Allahü Teâlâ, bilinen altı cihetin hepsinden münezzeh olup kendisine mahsus bir ciheti yoktur. Cihetin ve mahsusiyetin mânâsını anlamış olan kimse, cevahir ve arazlardan olmayan bir şeyde cihet bulunmasının muhal olduğunu kesinlikle bilir. Zira, makul (akılca bilinen) hayyiz (mekân) malûmdur. O cevherlere mahsustur. Lâkin hayyiz, o hayyizden başka bir hayyizde yerleşmiş olan diğer bir şeye nisbetle cihet olabilir.

Eğer denilse ki, cihetin olmaması, muhaliyete sirayet edicidir. Yani bir şey mevcut olup da bu kainattaki altı cihetten hiçbirisinin kendisinde mevcut olmaması, ne bu kainatın içinde, ne dışmda olduğunun, ne onunla bitişik, ne de ayn bir şey olduğunun isbatıdır ve bundan muhaliyet lâzım gelmektedir.

Bunun cevabında deriz ki: Bu kâinat ile birleşmeyi kabul eden her mevcudun varlığı, bu kâinatla muttasıl (bitişik) olmaması ile munfasıl olması (ayn olması) muhaldir. Ve bu kâinatta hususî bir ciheti kabul edecek herhangi bir mevcudun var olması ve bu altı cihetten birisinin kendisinde bulunmaması muhaldir. Ama bu kâinatla ittisali veya infisali ve herhangi bir ciheti kabul etmeyen bir mevcud (Allah), iki mutenakız (aralarında çelişki olup birleşmeyen) şeyden de ayn bulunması muhal değildir. Bu itiraz, bir varlığın ne âciz, ne güçlü, ne âlim ne de cahil olması muhaldir denmesine benzer. Çünkü her hangi bir şey, iki zıd olan vasıflardan birinin ittisafından ayrılamaz.

Bu itirazın cevabında denilir ki: Şayet, o mevcut olan şey, birbirine zıt olan iki vasfı münasebe suretiyle kabul ederse, o vasıflardan hiçbirisi kendisinde bulunmaması muhaldir. Ama misal olarak diyelim ki, duvarın içinde zıt olan iki vasfı kabul şartı mevcut olmadığından, birbirine zıt olan mezkûr iki vasıftan hiçbirisi kendisinde mevcut olmayışı mümkün olup muhal değildir. Hattâ duvarda iki zıt vasıf mevcuttur. Demek ki, bir varlığın bir vasıfla ittisali (birleşmesi) ile cihetlerle ihtisası olabilmek için, mekân ve bir mekân ile kaim olması şarttır. Kendisinde bu şart mevcut değilse, her iki çelişik vasıftan hiçbirisi de kendisinde mevcut olmaması muhal değildir.

Kaynak:Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:113-118,Bedir yay.

Dipnotlar:

1)-  «Güzel kelimeler»e ait sahifeler, dergâh-ı kabul ve icabete vasıl olur (Beyzavi, Medarik). Güzel kelimeler, tevhid ve şehadet kelimeleridir. Zikre, duâya, Kur’ân’ın tilâvetine de şâmildir. Beyzavi.

2) Hadîs-i şerifte şöyle rivâyet ediliyor: «Adamın birisi, siyah bir cariye ile beraber Peygamber (s.a.v.)’e gelerek:

—   Yaptığım bir dinî hatâdan dolayı mü’mine bir cariyeyi azat etmek üzerime vacib olmuştur. Acaba bu cariye kâfi midir?» deyince, Peygamber (s.a.v.) cariyeye hitaben:

—   «Sen mü’mine misin? (Allah’a iman etmiş misin)».

Cariye:

—   «Evet» dedi. Peygamber (s.a.v.):

—   «Allah nerededir?» buyurdu. Cariye göğe işaret etti. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) adama:

—   «Onu azat et. Çünkü iman etmiştir.» buyurdu (Ebû Mutî, Ebû Hanife’den rivayet etti. «EI-Fıkhü’l-Ebsat» kitabı Beyhaki’nin rivayeti).

«Şerhü’l-Mevakıf» kitabında Peygamber (s.a.v.)’in cariyeden bu şekildeki sorusundan maksadı, cariyenin Allah’ın varlığına inanıp inanmadığını anlamaktı, öyle ise, bu olay Allahü Teâlâ için mekân olduğuna delâlet etmez.

3) MÜTEŞABİH, muhkemin zıddıdır (karşıtıdır). «Müteşabih», usul-i fıkha göre, ümmet için maksudun ne olduğunu bilme ümidi kesilmiş olan lafız demektir. Müteşabih iki kısmıdır:

1)   Hiçbir şey anlaşılmayan lafızlardır. Kur’ân sûrelerinden bâzılarının başında bulunan «Tâhâ, Eliflâm ve emsali huruf-i mukataa vb. gibi.

2)   Mânâsı akla aykırı olduğu için irâdesi mustahil olan (mümkün olmayan) lafızlardır. Tâhâ sûresinin 5’inci âyetindeki «istivâ» ile Fetih sûresinin 10’uncu âyetindeki «yedullah» gibi. Bunlara «müteşabihü’l-mefhum» denilir. «Cenâb-ı Hak, üzerinde müstevi oldu» deyince, O’na cisim isbatı lâzım gelir. Halbuki, Allah, zamandan, mekândan ve keyfiyetlerden münezzehtir. Bunun gibi anlamda «yed-el» tasavvuru da bir tec-sim olur ki. o da şan-I İlâhide muhaldir. Müteşabihin hükmü, o lafızların hak olduğuna itikat etmek ve selefin    re’yine göre, te'villerinden kaçmaktır.

Müteşabihlerin te’vili hususunda iki meslek vardır:

a — Selef mesleki,

b — Halef mesleki.

Selefe göre, müteşabihi, te’vilden kaçınmak gerekir. Onlar müteşabihin ilmini, keyfiyetini Cenabı Hakk’a terketmişlerdir. Halefin re’yine göre, müteşabihi akla, Şeriat’ın zahirine, yani sahih mahmiline göre, te’vil câizdir. «İstiva» demek «istilâ» (kudreti hâkim oldu) demektir. «Yed» de «kudret» mânâsınadır.

Gayr-i İslâmi müte.şafcihlere ve onların bâtıl te’villerine gelince; bizden, bizim usûlümüzden tamamen ayrı olan -çünkü biz daima Hakk'ı tenzih ederiz-bu noktada şu- iki misali arzedebiliriz:

a) «Tevrat» ve «İncil’in nüzulünden evvel mürebbi ve muallimlere «Aba-ebler babalar», terbiye ettikleri insanlara da «ebna-ibinler-oğullar» denilirdi. İsrâil oğulları arasında yaşayan bu tâb rler. o kitaplarda teyid edilmişti. Onları önce aralarında kullanılan o belirli örflere hamletmek gerekirken, sonraları Hıristiyanlar. Cenab-ı Hakk’a bildiğimiz lügat mânâsınca «baba»İsâ aleyhisselâm’a «O babanın oğlu» hattâ, o peygamberin vekili olduğunu iddia eden «kıssis»lere de «papa» demeye başlamışlar. Yahudiler de (üzsyr) aleyhisselâm'ın Allah’ın eğlu olduğunu söylemişlerdir.

b) Bazılar' da «ve’r-râsihûn» kelimesini «illalllah»daki lafza-i Celâl’e atf ile «Onun te’vilini Allah’dan ve bir de ilimce rasih (ilimde kök salmış) olanlardan başkası bilemez’ diye mânâ vermişlerdir. Halbuki, Lafza-i Celâî’de «vakfı lâzım» işareti olmak üzere bir mim vardır.

3)Biz ona inandık hepsi Rabbimiz kalındadır» mealindeki karine-i celile, öyle bir mânâ vermeye manidir

4)Allah'ın İlmiyle râshlerin ilmini cem etmek, İksini de aynı seviyede göstermek, hem hakikate hem edebe münefidir

5)O telakki ve mânâ kendisini râsihlerden sanan ve kalplerinde eğrilik bulunan bir takım adamların akıl ve dinden hariç fitne koparıcı’ ve cahilane tevillerine yol açmış, bu yüzden de Îsİâm’-ın birliği çok mühim zararlar görmüşür.
Devamını Oku »

Aşk ve Zillet: Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi



Feridüddin-i Attar, Mantık Al-Tayr adlı mesnevisinde, padişahlarını aramak üzere bir araya gelen kuşların serüvenini hikâye eder. Kuşlar böyle bir heves içindeyken Hüthüt gelir ve onlara zaten bir padişahları olduğunu, fakat o padişahın “binlerce nur ve zulmet perdeleri ardında bulunduğunu ve adının Simurg olduğunu” bildirir ve: “Gelin onu arayıp bulalım” teklifinde bulunur. Uzun müzakerelerden sonra
kuşlar yola çıkmaya karar verir. Yollar meşakkatlidir. Simurg’a ulaşabilmek için istek, aşk, marifet,istiğna, tevhit, hayret ve fakr u fena adlarını taşıyan yedi vadiyi geçmeleri gerekmektedir. Bunları aştılar mı Simurg’a ulaşacaklardır. Yüzlerce kuştan ancak otuz tanesi menzile ulaşır. Yola çıkan kuşlardan kimisi bazı hicaplara takılır, kimisi yem aramak için bir yere dalar, kimi açlıktan, susuzluktan kırılır. Böylesine
çetin ve meşakkatli bir yolculuktur.

Yolculuğun aşk vadisinde, kuşlara bir yılgınlık düşer. Hüthüt’e:
“Bizim bu uçuşumuzla bu yol biter mi?” diye sorarlar. Hüthüt onlara şu cevabı verir:
“Âşık olan canını kayırmaz, canını terk et, canını attın mı yol biter. Yolun bağı candır, canını ver,sevgilinin yüzünü gör. Sana imandan çık derlerse, candan vaz geç diye hitap gelirse, imandan da, candan da vaz geç. Böyle şey caiz değil, diye itiraz edene de ki, aşk küfürden de yücedir, imandan da, aşkın küfürle, imanla ne işi var? Âşık bütün harmanı ateşe verir, başına testereyi korlarsa, sabreder, tenini biçtirir! Aşka dert ve gönül kanı gerek, derdin yoksa bizden ödünç al! Aşka perdeleri yakan bir dert
gerek! Aşkın bir zerresi bütün âlemden iyidir; derdin bir zerresi de bütün âşıklardan iyidir.

Aşk, daima kâinatın içidir, ama dertsiz aşk, tam aşk değildir. Meleklerde aşk vardır, dert yok. Dert, adamdan başka
mahlûkta bulunmaz. Aşkın kâfirliğe yakınlığı var, kâfirlikse yoksulluğun iç yüzü! Yola ayak basan, bu yolda ayak direyen, küfürden de geçer, İslâm’dan da!

Aşk sana yoksulluğa kapı açar, yoksulluk da kâfirlik yolunu gösterir. Senin küfrünle imanın kalmadı mı şu tenin de yok olur, canın da! İşte ondan sonra bu işin eri olursun. Bu çeşit sırlara sahip olmak için er gerek! Erler gibi ayağını bas, korkma! Nice bir korkacaksın? Bırak çokluğu! Erlerin aslanı gibi yola gir, işe koyul! Bu yolda yüzlerce tehlike baş
gösterse, değil mi ki, bu yolda baş gösteriyor, korku yok!”

Hüthüt’ün hitabı burada biter. Onun hitabındaki çeşitli mecazların anlaşılabilmesi için, burada, araya Şeyh-i Sana’nın hikâyesi girer. Baştan sona mecazlarla, istiarelerle yüklü olan bu hikâye, aşk yolunda düşülen zilletin harika bir anlatımıdır. Şimdi o hikâyeyi aktaracağız.

Şeyh-i Sana Kimdir

Şeyh-i Sana zamanın piriydi. Yüceliğinin dengi yoktu. Haremde kemal sahibi dörtyüz dervişiyle tam elli yıl şeyhlik etmişti.

Dervişleri de aynen kendisi gibiydi: Gece gündüz riyazette bulunurlar, bir an bile dinlenmezler, istirahat etmezlerdi.
Hem ameli vardı, hem ilmi. Meydandaki şeyhleri de bilirdi, gizlileri de keşfederdi, sırlara da mahremdi. Elliye yakın haccı vardı. Bütün ömrünce umre eder dururdu. Namazının orucunun haddi hesabı yoktu. Hiçbir sünneti terk etmezdi.

Huzuruna gelen yol kılavuzu erler, kendilerinden geçerler de öyle gelirlerdi. O mana eri, kılı kırk yarardı. Kerametlerde de kuvvetliydi, rütbe ve makamlarda da. Kim hastalanır, gevşekliğe düşerse nefesiyle iyileşir, kuvvetlenirdi. Hülasa neşe çağında da, gam zamanında da halka rehberdi. Âlemde bayrak gibi yücelmiş, şöhret bulmuştu.

Şeyhin Rüyası

Şeyh, kendisini, kendisiyle sohbet edenlerin ulusu görmekle birlikte, bir kaç gece biteviye bir rüya görüyordu. Rüyasında, Haremden göçmüş, Rum ülkesinde yurt tutmuş, durmadan bir puta secde ediyor.

O âlemin uyanık eri, bu rüyayı görünce eyvahlar olsun, dedi, şimdi tevfik Yusuf’u kuyuya düştü, yolumuz açılması güç bir bele çattı! Bilmem bu dertten canımı kurtarabilecek miyim? İmanımı kurtarsam canımı terk ederim. Dünyada bir tek adam yoktur ki, yolda böyle sarp bir geçide rastlamasın! Yoldaki bu sarp
geçidi aşarsa, yolu aydınlanacak,gideceği yeri görebilecekti. Fakat o geçidin ardında kalırsa belâlara uğrayacak, yolu uzayıp duracaktı.

Nihayet o bilgi sahibi üstat, dervişlerine dedi ki: “Bir işim düştü, Rum ülkesine hemencecik gitmem gerek, gideyim ki, şu düşün tabiri nedir, meydana çıksın.”

Böylece itibar sahibi dörtyüz dervişi de ona uydu, beraberce yola düştüler. Kâbe’den Rum ülkesinin bir ucuna kadar vardılar. Bütün Rum ülkesini baştan aşağı dönüp dolaştılar. Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı.

Üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu. Ruhanî sıfatlı bir gâvur kızıydı bu. Ruhullah yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu.

Rum Kızının Güzelliği

O, güzellik göğünün en yücesine varmış bir güneşti. Zevali olmayan bir güneş... Güneş, onun yüzünün aksini görüp kıskanmış da sararıp kalmıştı. O dilberin zülfüne gönül veren o zülfün havasıyla zünnar bağlardı. Velhasıl o güzelliğin teferruatını anlatmak uzun sürer.

Yüzünde güneş parlaklığı vardı. Siyah
saçlarını bu parlak yüze peçe yapmıştı. Peçe altından yüzünü gösterince, Şeyh kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere yandı, gönlü sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı.

Şeyhin Aşkı

Rum kızının güzelliği Şeyhi elden ayaktan çıkardı, ele avuca gelmez oldu. Kızın sevgisi can ülkesini yağmalamış, zülfünden imana küfürler yağdırmıştı! Şeyh imanını verdi, Hıristiyanlığı kabul etti. Takvayı sattı, rezilliği satın aldı. Dervişler onu böyle perişan görünce işi anladılar, öğüt verdiler, ama fayda
etmedi. Çünkü derdinin dermanı yoktu. Perişan âşık nasıl olur da söz dinler?

Dermanı bile yakıp yandıran dert, nasıl olur da dermanı kabul eder? O uzun günde, Şeyh, akşama kadar ağzı açık hayran bir halde gözlerini pencereye dikti, öylece bakıp kaldı. O gece sevgisi birken yüz oldu, tamamıyla kendinden geçip gitti. Kendinden de geçti, âlemden de. Başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu. Ne uykusu kaldı ne
kararı. Sevgiden kıvranmakta, ağlayıp inlemekteydi. “Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu? Yoksa feleğin ışığı olan güneşin ziyası mı kalmadı? Aşk sevdasıyla yanmaktayım, sevginin hücumuna karşı durmaya takatim yok!” diye dövünüyordu.

Ömür nerde, sabır nerde, baht nerde, akıl nerde, el nerde, ayak nerde, sevgili nerde, gün nerde bilemez oldu. Bir dostu: “Ey uluların şeyhi, kalk, bu vesveseden yıkan, arın!”dedi. Şeyh ona: “Bu gece ciğer kanıyla yüzlerce defa yıkanıp arındım a bihaber!” diye cevap verdi.

Bir başkası: “Tövbe et!” dedi. Şeyh de ona: “Namustan, halden tövbe ettim; şeyhlikten, olmayacak şeylerden
tövbe ettim.” diye cevap verdi. Bir başkası: “Tesbihin nerde? İşin tesbihsiz nasıl düzelir?” dedi. O da:“Belime zünnar bağlayabilmek için elimden tesbihi attım.” cevabını verdi. Namazı hatırlatana: “O sevgilinin mihrap olan yüzü nerde ki? Onun yüzünü görmedikçe namazım ne işe yarar?” dedi. “Pişman
olmayacak mısın?” diye sorana da: “Bundan fazla pişmanlık mı olur, neden daha önce âşık olmamışım ki?

Yolumuzu vurup kesen şeytan ne de güzel vurup kesmekte, bizi ne de güzel azdırmakta, söyle vursun,durmasın!” dedi. Kendisine öğüt verenlerin her birine bir cevap yetiştirdi, dedi ki: “Ben addan, sandan çoktan geçtim, ar, namus şişesini çoktan taşa çaldım.

Gâvur kızının rızasından başkasını istemem, ondan başkasının incinmesine aldırmam. Kâbe olmasa kilise hazır; ben Kâbe’nin akıllısı, kilisenin delisiyim.
Cehennem yoldaşım olsa yedi cehennem bile bir âhımdan yanıp kül olur. Yüzü cennete benzeyen sevgili olduktan sonra, bana cennet lâzım olsa, sevgilinin yüzü yeter!” Ona Tanrı’dan utanmasını söyleyene de:“Beni bu ateşe Tanrı attı, kendimi nasıl kurtarabilirim?” dedi. Dervişler ona söz geçiremeyeceklerini
anladılar. Şeyh halvete çekildi, sevgilinin civarına yerleşti, o mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu. Bir
aya yakın oralarda kaldı. Sevgilinin kapısının eşiği ona yastık olmuştu. Kız, şeyhin kendisine âşık olduğunu anladı. Feryatlar içinde ona aşkını ilân etti. Kız da ona: “A kocamış kişi, utan, sen kendine gayrı kâfur ve kefen tedarikine bak!” dedi. Fakat kız da ona laf anlatamayacağını anladı ve şeyhe: “Eğer sen bu işin eriysen dört şeyden birini yapmalısın: ya puta secde edersin, ya Kuran’ı yakarsın, ya şarap içersin
yahut da imandan geçersin.” dedi.

Şeyh: “Şarap içmeyi kabul ettim, öbürleriyle işim yok benim. Güzelliğini seyrede ede şarap içerim.”dedi.

Şeyh Şarap İçiyor

Şeyh, şarap içmeyi kabul edince, sevgilisi ona: “Sevgilisiyle aynı renge boyanmayanın sevgisi, renkten,
kokudan başka bir şey değildir, dedi, eğer gerçekten âşıksan Müslümanlıktan el yumalısın!” Şeyh sevgilisinin elinden şarap kadehini aldı, içti. İçtiği anda da, hıfzındaki Kuran silindi, geriye ondan kuru kelimelerden başka bir şey kalmadı. Sarhoş oldu. Sevgilisini de elinde kadehiyle sarhoş görünce onun
boynuna sarılmak istedi. Kız: “Takva ile aşk uyuşmaz, aşkın sonu kâfirliktir, bunu unutma!

Benim gibi kâfir olursan kolunu boynuma dolar, beni kucaklarsın.” dedi. Şeyh kimseden perva etmedi, Hıristiyanlığı kabul etti. Şeyhi kiliseye götürüp zünnar kuşandırdılar. Şeyh kıza: “Daha ne kaldı?” diye sordu. Kız: “Ey
tutsak ihtiyar, dedi, benim mehrim ağırdır, sense yoksulsun.” Şeyh, kıza: “Yalnız cennete gitmektense seninle cehenneme gitmek daha hoş.” dedi. Kız: “Henüz istediğim gibi pişmeyen âşık, öyleyse mehir işini de bitirelim, Benim mehrim tam bir yıl durup dinlenmeden benim domuzlarımı gütmektir. Yıl bitti mi sana varırım.” dedi. Şeyh itiraz etmedi. Kâbe piri, uluların şeyhi tam bir yıl domuz çobanlığı yaptı. Herkesin
içinde yüzlerce domuz vardır, biliyorsun.

Ya domuzu yakıp yandırmalı, ya zünnarı kuşanıp kuru davadan geçmeli. İçindeki domuzdan haberin yoksa mazursun, ama yol eri değilsin. Aşk ovasında domuzu öldür,putu yak! Bunları yapmazsan şeyh gibi aşka düş, rüsva ol!

Hikâyenin Sonu

Şeyh Hıristiyanlığı kabul edince Rum ülkesinde bir gürültüdür koptu. Dostları onu terk edip Kâbe’ye dönmeye karar verdiler. Kâbe’de onun dirayetli bir dostu vardı. Şeyhten yüz çevirenlerin halini görünce onlara dedi ki: “Madem ki şeyh eline zünnar aldı, hepinizin zünnar kuşanması gerekti, hepinizin Hıristiyan
olması gerekti... Yaptığınız münafıklıktan başka bir şey değil. Dostuna dost olan, dostu gâvur olsa beraberce gâvur olması lâzım. Aşk, zaten kötü ad san üstüne kurulmuş bir yapıdır. Kim bu yolda baş
çekerse bu çekilişi, hamlıktandır. Hadi şeyhinizden çekindiniz, Tanrıya niyazdan niçin çekindiniz? ”

Böylece hepsi feryada koyuldu, kırk gün kırk gece ne uyudular, ne dinlendiler, ne yediler, ne içtiler. Dua ettiler. Kırkbirinci gün o temiz derviş rüyasında ay gibi Mustafa’yı gördü. Mustafa dedi ki: “Ey himmeti yüce derviş yürü, var... Şeyhini bağdan kurtardın, himmetin tesir etti, şeyhini affettirdi.” Dervişler ağlaya
ağlaya koşup domuz çobanı olan Şeyh’in bulunduğu yere vardılar. Şeyh, uzaktan dervişleri görünce kendisini onların yanında nursuz, pirsiz gördü, utancından elbisesini yırttı, başına toprak saçtı. Tövbe etti.

Tanrı tövbe ateşini parlattı mı, o ateş neyi bulursa yakar, arındırır. Şeyh gusletti, hikmet, esrar, Kuran,Hadis bilgileri yeniden canlandı. Dervişlerle beraber Hicaz’a doğru yola düştüler. Şeyh bundan sonra o Hıristiyan kızın, rüyasında, güneşin kucağına düştüğünü gördü. Güneş dile gelip: “Hemen Şeyhin ardından koş, onun dinine gir, ey onu kirleten, yürü, onun yüzünden temizlen!” dedi.

Şeyhe, kızın Hıristiyanlıktan vazgeçtiği âyan oldu. Dönüp kıza ulaştılar. Gördüler ki, kızın yüzü altın gibi sararmış, saçları yolun tozlarına bulanmış, ölü gibi yeryüzüne serilmiş. Kız Şeyhi görünce: “Senden utanıyorum. Artık perde
ardında yanamam. Perdeyi attım. Bana Müslümanlığı telkin et de yola gireyim.” dedi. Kızın hâli perişandı. Müslüman olup dedi ki: “Şeyhim, takatim kalmadı. Kederle dolu olan bu topraktan gidiyorum.

Acizim. Beni affet, bana darılma. Elveda!” O ay yüzlü bu sözleri söyleyip candan el çekti, zaten yarı canı kalmıştı, onu da canana teslim etti. O, mecaz denizinden bir katreydi, gene geldiği hakikat denizine gitti.

Aşk yolunda bunun gibi neler olur, neler; bunu aşkı bilen bilir.

Şeyh-i Sana’nın Hikâyesinden Çıkartılabilecek Sonuçlar

Başta da söylediğimiz gibi F. Attar’ın Mantık Al-Tayr’da geçen Şeyh-i Sana Hikâyesi, baştan sona zengin istiarelerle yüklüdür. Burada, itibarlı bir Müslüman şeyhin (üstelik yaşlı: elli yıllık şeyhlik hizmeti bulunuyor), bir Rum kızına âşık olması; kızın teklifiyle şarap içme, Kuran’ı yakma, puta secde etme ve
sonunda imandan geçme günahlarını ve küfrünü irtikâp etmek suretiyle sevgiliye ulaşma umudunun serüveni aktarılıyor. Şeyh dörtyüz müridi olan, görmüş geçirmiş biridir. Elli yıllık şeyhlik hizmetinden sonra gördüğü bir rüyanın ardına düşmesi ve rüyada görüp taptığı putun neyin nesi olduğunu anlamak
üzere Rum diyarına doğru yolculuğa çıkması, bu hikâyenin temel aktını oluşturuyor.

Hikâyede kullanılan istiareleri çözmeye çalışalım:

1. Şeyhin rüyada put görmesi: Hemen bütün klasik aşk hikâyelerinin değişmez motiflerinden biri olan sevgiliyi rüyada görmek ve gerçek hayatta rüyada görülen sevgiliyi aramak bu hikâyede de yer alıyor.Ancak bu hikâyenin kahramanı olan Şeyh, rüyasında doğrudan bir kız görmüyor, onun yerine bir put görüyor ve o puta tapındığını görüyor. Ne var ki, rüyasının sırrını çözmek üzere Rum ülkesine seyahate
çıktığında, Rum kızını pencerede görür görmez ona âşık olduğunu anlıyor.

Rüyada tapındığı putun bu Rum
kızı olduğu anlaşılıyor. Sevgilinin put, bu demektir ki mabut olarak görülmesi ve gerçek hayatta onun bir kıza dönüşmesi ve Şeyh’in bu kıza tapınır hale gelmesi durumu müstakil bir istiaredir. Tanrı’nın
yaşadığımız dünyadaki izdüşümünün sevgili olarak tecelli ettiğini çıkarsayabiliriz.

2. Sevgili ile mabudun yer değiştirmesi de diyebileceğimiz, bu ikisinin özdeşleştiği sonucuna varabileceğimiz bu sonucu şu durumdan çıkartıyoruz: sevgili (Rum kızı), Şeyh’e âdeta yeni bir din teklifinde bulunuyor.

Ona, şarap içmesini veya puta tapmasını, Kuran’ı yakmasını ve nihayet imanını reddetmesini teklif etmesi, Şeyh açısından bakıldığında, yeni bir “mabud”un yeni şeriatı (şartları) olarak
telâkki edilebilir. Şeyh bu tekliflerden öncelikle şarap içmeyi kabul ediyor, ötekilerle işi olmadığını bildiriyor. Ama içtiği aşk şarabıdır. Şarabı içince, kızın öteki tekliflerini kabul etmemesi anlamsız kalıyor. Şeyh Hıristiyan olup zünnar kuşanınca, yani artık yeni bir dinin saliki olunca, kıza (sevgiliye):
“Daha ne kaldı?” diye sorunca, kız da ona mehri için bir yıl domuz çobanlığı yapması gerektiğini bildiriyor. Şeyh, bunu da kabul ediyor. Bir şeyh için, belki kabulü en zor şartlardan biridir bu: düşülen zilletin dip noktası!

3. Şeyh’in İslâm’ı terk edip yeni bir dine girmesi acaba bu öyküde ne anlam taşıyor? Burada kullanılan “İslâm” motifi bir istiare olarak insanların önyargıları anlamına yorulabileceği gibi, onların sahip oldukları “ata dini” anlamına da gelebilir. Salikin, sevgiliye (Tanrıya) ulaşabilmesi için atalarının dinini
terk edip teklif edilen yeni dine girmesi öngörülüyor. Ama durum, elbette babayiğitlik gerektiriyor,sıradan insanın ve her babayiğidin üstesinden gelebileceği bir iş, bir sınav değildir bu.

Nitekim Ebu Talip, Allahın Resulü (sav)nü , bunca sevmesine ve onu himaye etmekten kaçınmamasına rağmen, O’nun teklif ettiği dini kabul ettiğini açıklayamamıştı. Mekke kadınlarının onu, atalarının dinini reddedip yeğeninin yeni dinine girdi diye kınamasından çekinmişti. Hikâye kahramanımız olan Şeyh’in durumu ise
farklıdır: O mensup olduğu dini reddedip yeni bir dine intisap ediyor. Şerefini, itibarını, kendini sevenleri... bütün bunları bir kenara atıp “sevgili” nin emrine koşuyor!

4. Sevgili’nin bu “olmayacak teklifleri”, aslında sevenin sevgisini sınamak için öne sürülmektedir.Acaba seven, sevgili uğruna hangi noktaya kadar gidebilecektir? Zahiren zillet gibi duran, insanın şerefini, itibarını sarsacak, onu bir paralık edecek olan bu şartlara, o, nereye kadar mukavemet ve tahammül gösterebilecektir? Sana Şeyhi, bütün bu mâniaları çekilmez çileler çekerek, zillete, meşakkate katlanarak aşıyor. Artık aşılacak bir mânia kalmadığı noktada hikâye bitiyor. Ve orada Şeyh’in sevgiliye kavuşup kavuşmadığı da müphem bırakılıyor.

5. Ama yazar, okuyucuya bir teselli vermek istediği için olacak, bu noktadan sonra hikâyeyi biraz uzatarak, Mekke’deki dostlarının ve müritlerin duasıyla Şeyh’in yeniden tövbeye geldiğini, üstelik Rum kızının da Müslüman olduğunu anlatıyor. Ancak ilgi çekici olan husus şu ki, Rum kızı, Şeyh marifetiyle Müslüman olduktan sonra bütün bu olup bitenlere takat getiremez ve ölür. Yani vuslat vaki olmaz.

Belirttiğimiz gibi, hikâyenin bu son kısmı, hikâyede kullanılan mecazları, istiareyi kavramakta güçlük çekebilecek okuyucuya yalnızca bir teselli sunma amacını taşıyor olmalıdır. Şeyh’in “İslâm”dan vazgeçtiğini okuyan bir Müslümanın, buradaki İslâm’ı doğrudan İslâm dini olarak algılayabileceği tehlikesini bertaraf edebilmek için, iş bu son kısmın bir eklenti olarak orada yer aldığını düşünmek isabetli olur kanısındayım. Şeyh’in sevgiliye ulaşmak için vazgeçtiği İslâm, bir müslümanın dininden vazgeçmesine denk bir zorluk, hatta imkânsızlık taşıyan, onun derunî önşartları olduğu gibi, toplumun insanlara telkin ettiği her türlü maddî, manevî şartları da tazammun ediyor. Ama son tahlilde, âşıkın maşuka kavuşmak için her türlü zillete, aşağılanmaya göğüs germesi gerektiği hissesi öne çıkıyor.

Not: Şeyh-i Sana’nın hikâyesini A. Gölpınarlı’nın Mantık Al-Tayr çevirisinden kısaltıp özetledim,
MEB, İst. 1990, s. 95-127.

Rasim Özdenören-Aşkın Diyalektiği
Devamını Oku »

Nebiler ve Velîlerden Yardım ve Şefaat istemek



Nebiler ve velîlerden yardım ve şefaat istemek (istimdâd ve istisfâ) Hakk’ın iradesiyle olabilir. Allah’ın iradesiyle ilgili olmadıkça bir kimseye yardım ve şefaat edemezler. Zamanımızda böcekler gibi olan insanlar o ılâhî emir ile amel etmeyip yasaklardan kaçınmayarak çeşitli haram ve münkerleri işlerken falan makamı ziyaret, filan makamın mevlidi için masraflar ve falan yerde zikr edilir diye acele etme ve makam makam dolaşıp bildiği günahları ve haramları işlediği halde evliya makamlarından yardım istemek ne kadar budalalık ve câhilliktir. Evliyanın yardımı­nın Hakk’ın rızasını elde eden kimseler için olduğunu bilmezler. Eğer bir kimseden Hakk Teâlâ razı değilse, o kimse hangi velînin zi­yaretine giderse o velînin ruhu ona buğz ve lanet eder. Ziyaret, zi­kir ve taat“Şüphesiz Allah muttakîlerden kabul eder" (Mâide, 27) mısdakına göre ancak takva ehlinden kabul edilir.

Eğer Allah bir kulundan razı olursa bütün nebîler ve velîlerin ruhları o kula dua ve yardım ederler ve uyku ve uyanıklığında onu ziyaret ederler. İşte salihlerin rüyalarından da nebîleri ve velîlerin görmelerinin sebebi budur. Maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. Nice konak sahipleri de konaklarında Kur’ân okutmak ve zikirler yaptırmak gibi şeylerle İlâhî hükümleri yerine getiririm zannettiklerinden, hemen İslâmiyet ve dindarlık budur inancıyla şer’î hükümleri toptan terk ederek helâl ve haram tanımayıp Kur’ân okutmakla bütün günahlardan temizlenme ve dünya ve ahiretini tamir eder zannıyla İslâmiyet ancak budur sanmışlardır.

Kur’ân’ın inmesinden maksadın onunla amel etmek olduğunu bilmezler. Yoksa gereğiyle amel etmeyerek, Kur’ân’ın lafızlarını okuyan ve dinleyenlere Kur’ân beddua ve lanet eder. Boş bir söz gibi Kur’ân'ı okumak ve dinlemek ancak Kur’ân’a hakaret ve onunla alay etmektir. Bundan Allah’a sığınırız. Mesela bir hükümdar kendi tebasına emir ve hükümlerini kapsayan bir fer­man gönderse, O teba padişahın fermanıyla amel etmeyip hemen fermanın ibaresini okuyup dinlemekte vakit geçirseler,o hükümdar böyle bir teba hakkında ne şekilde muamele edeceği açıklamaya ihtiyaç duymaz.

Aziz Nesefi,Hakikatlerin Özü(İnsan yay.)
Devamını Oku »

Tekfir Meselesi



Bir kişi, Allah yerde mi gökte mi bilmiyorum, derse, Hanefîler’e göre dinden çıkar. Çünkü Allah’a mekan isnad etmiş olur. Keza Arş için de öyledir, yani Allah Arş’ta mı yoksa başka bir yerde mi bilmiyorum, derse de böyledir. Kişi, Lokman yahut da Zülkarneyn peygamber midir yoksa değil midir, bilmiyorum, derse dinden çıkmaz» Çünkü bunların nebi olup olmadıkları konusunda nas varid olmamıştır. Yalnız bu, Hz.Musa ve İsa’nın peygamber olup olmadıklarını bilmiyorum, diyen için böyle değildir»

Böyle diyen şahıs dinden çıkar. Çünkü her ikisi de haklarında meşhur nas bulunan peygamberlerdir. Bizim burada nassı, meşhur nas, diye kayıtlamamızın sebebi insanların çoğu için gizli sayılabilecek naslarla sabit bulunanları hariç tutmak içindir. Çünkü bu tip naslarla sabit olanları bilmeyenler mazurdurlar. Ertesi gün küfretmeye niyet eden kişi o anda dinden çıkar. Çünkü bu durum kendisinin dininde mütereddid olduğunun, yüzde yüz kesin inanç içinde bulunmadığının delilidir.

Bizim âlimlerimize göre bu şuna benzer. Bir kişi namazda iken niyeti kesmeye azmetmesi de öyledir. Mesela birinci rek’atta iken kesinlikle böyle karar vermesi muhaldir. Kişi, inanmadan ama kendi irâdesi ile küfür kelimelerini söylerse dinden çıkar. Bunları sarhoş iken söylerse dinden çıkmaz. Mushafı pislik içine atmakla kişi, kalben böyle inanmasa da, dinden çıkar.

Yezid’e lanet okumak caiz değildir. Çünkü o mağfiret olunması mümkün olan bir günahkârdır. Onun günahları mağfiret olunmasa da ona şovenler günahkardırlar. Çünkü o bir müslümandır. Günahları yüzünden cezalandırılsa bile ergeç gideceği yer cennettir. Çünkü hiçbir günahkar (fâsık) bizim prensiplerimize göre, cehennemde ebedî kalmayacaktır. Cehennemde ebedîlik kâfirler içindir.

M.Said Yeprem - İmam Maturidi'nin Akaid Risalesi ve Şerhi
Devamını Oku »

Âhiret Ahvali



Mu'tezile ve Cehmiyye'nin hilafına, bize göre kabir azabı vardır.Onlar bunu kabul etmiyorlar ve şahidde de gaibde de görüp müşahede ettiğimize göre, ölü bizim kendisine verdiğimiz acıları hissetmemektedir, diyorlar; Onlara göre ölünün karnına bir tutam saç konsa ve bir süre bırakılsa, yerinden kıpırdamayacaktır. Azab veya başka bir şey sebebiyle kımıldamış olsa yeri değişmiş olacaktı. Bu anlayışlarından dolayı onlar, cansız varlıkların teşbihini, mizanı, sıratı, mü'minlerin ergeç cehennemden çıkacaklarını ve mi'racı inkâr etmektedirler. Biz mahiyetleri itibariyle aklın bunları kavramaktan aciz olduğunu söylüyoruz.

Peygamber (s. a.) "Allah'ın yaratıkları üzerinde düşününüz, yaratan (inzâtı) üzerinde düşünmeyiniz" buyurmuştur. Ya bu aklımızın aczi sebebiyle, demektir. Bana göre bu hadisin Peygamber'e ulaştığı sabit değildir. Bu İbn Abbas'ın (r.a.) sözlerindendir. Keza Hafız Ebu'l-Kasım el-Lalekaî ve diğerleri de bunu rivayet etmişlerdir. Akıl bu konuda aciz ise kişinin aklının idrakinden aciz olduğu şeyleri inkâra kalkışması yakışık almaz.

Siz ey Mu'tezile ve Cehmiyye topluluğu, aklımızın idrakinde kısır kaldığı bu gibi şeyleri inkâr etmeyiniz. Bunlar hakkında varid olan sahih rivayetleri tasdik ediniz. Kabir azabının varlığına delil Allah Teâlâ'nın "onlara iki kere azab edeceğiz"sözüdür. Yani bir kere kabirde, bir kere de kıyamette demektir. Keza "bundan başka bir azab olarak" yani kabir azabından başka bir azab olarak, ayrı "biz onlara en büyük azabın ötesinde yakın azabtan tattıracağız" yani onlara yakın olan kabir azabından tattıracağız, âyetleri de vardır. Bunlar kabir azabının varlığına delalet eden şeylerdir. Sahih hadiste, kabir azabından Allah'a sığınma vardır ki kabir azabının varlığı konusunda nastır.

Keza "Onu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur"yani herşey onu tesbih eder. Burada "in" kelimesi "mâ" kelimesi mânasına gelen olumsuzluk edadıdır. Tıpkı "anneleri ancak onları doğuranlardır''"sizden cehenneme uğramayacak yoktur... " ''biz sadece iyilik yapmak istedik" "onlar Allah'ı bırakıp tanrıçalara taparlar... " "onlar sadece yalan söylerler" âyeti erindeki "in" gibidir. Bu âyet cansız varlıkların teşbih eder. Küçük taş parçalarının Mustafa'nın (s.a.) elinde tesbih ettiği sabittir.Herkes, bütün âlemin lisân-ı hâl ile tesbih ettiği konusunda ittifak etmiştir.

Herşeyde onun tek olduğunu gösteren bir delil vardır.Cansız varlıkların Allah'ı konuşma diliyle teşbih ettikleri konusunda ihtilaf vardır. Tercih edilen görüş herşeyin Allah'ı nutuk (düşünce) olarak teşbih ettiğidir. Çünkü aklen buna mani bir durum yoktur.

Bu âyet buna delalet eder. Keza şu âyetler de böyledir: "Doğrusu biz akşam-sabah onunla beraber teşbih eden dağları, kuşları da toplu halde onun buyruğu altına vermiştik" "Rahman'a çocuk isnad etmelerinden ötürü nerdeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti."

îbnMâce Peygamber'in (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir;

"Hiçbir cin, ins, ağaç, taş, kerpiç yoktur ki müezzinin sesini işitmesin de kıyamet gününde onun lehine şehadet etmesin".

Buhâri'de,Peygamberin huzurunda yemek yenirken o sırada onların, yemeklerin tesbihini işittikleri rivayeti vardır. Müslim'deki bir hadiste de Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. "Ben Mekke'de bir taş tanıyorum ki peygamber olmadan önce bana selam veriyordu". Hurma ağacının haberi de sabit ve meşhurdur Bu konudaki hadisler çoktur. Bu eşyanın konuştuğu sabit olunca tesbih etmelerinin imkanı da sabit olur. Âyet buna delalet eder, yeter ki zahirine hamlolunsun.

Bizim âlimlerimizden imam Fahreddin er-Râzî ve Mu'tezile'nin çoğunluğu ise cansız varlıklar ile canlılar içinde mükellef olmayanların ancak lisanı hal ile teşbih edebileceklerine kaildirler. Bize göre bu reddedilmiş bir görüştür. Bir gurup ilim adamı tafsile gitmiş ve demişlerdir ki, başkaları dışında her canlı olan ve gelişen varlık teşbih eder. Onlar bu görüşü ibn Abbas'ın Peygamber'den rivayet ettiği şu hadisten istidlal etmektedirler. "Peygamber (s.a.) iki kabre uğramıştı şu söze kadar: "yaş bir çubuk istedi, onu ikiye böldü, her birini bir kabrin üzerine dikti,umulur ki bunlar kuruyana kadar Allah onların azabını hafifletir, buyurdu"." Bunda o çubukların kurumayıp yaş kaldıkları sürece tesbih edeceklerine işaret vardır. Bu görüş Ebu'l-Hasen ve İkrime'den naklolunan görüştür.

Mizanın varlığına şu âyet delalet eder: "Kıyamet günü doğru teraziler kurarız" Onun tartısının mânası, ya sahifelerinin tartışıdır, ya Allah Teâlâ amelleri cisim haline sokacak sonra onları tartacak demektir yahut da a'razlar hakikaten tartılırlar demektir. Gayb âleminde öyle işler vardır ki akla mani değildir. Lakin bunlar duyular âleminde bilinmezler ve kısır akıllar bunları muhal görür olurlar, halbuki bunlar aslında mümkin şeylerdir.

Sonra, hadise göre Ehl-i bid'at ve Ehl-i ehva' cehenneme gideceklerdir. Peygamber'in (s.a.) sözü şöyledir: "İsrailoğulları yetmiş iki fır-kaya ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan, benim ve ashabımın yolunda olan biri müstesna diğerlerinin hepsi de cehennemdedir".Biz Ehl-i bid'atı tekfir etmeyiz. Tahâvî'nin Akide'sinde şöyle bir ifade vardır: "Ehl-i kıbleden hiçbirini işlediği bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz" Şunu iyi bilmelisin ki günahkar olmalarını gerektiren bid'atları yüzünden Allah onları cehenneme koysa bile bizim kabul ettiğimiz prensiplere göre ebedî kalmayacaklardır.

Cennet ve cehennem yaratılmış durumdadırlar ve bugün mevcutturlar. Bu görüş Mu'tezile'nin aksinedir. Çünkü onlar el'an yaratılmamış olduğu görüşündedirler. Kaderiyye ve Cehmiyye'nin de aksinedir. Onlar da cennet ve cehennemin ehli ile beraber fani olduğuna kaildirler.

Mu'tezile şöyle demiştir: Bizim onların şu anda yaratılmış olduğunu inkârımız, Allah Teâlâ'nın cennet-cehennemi dilediği zaman yaratmaktan aciz olmaması sebebiyledir. Gerektiği zaman yaratır. Aksi takdirde ihtiyaçtan önce onların yaratılmasının bir mânâsı yoktur.

Biz buna karşı şöyle deriz: Onların hazırlanmış olmalarının hikmeti şudur: Sana itaat eden kuluna ikram edeceğin şeyi, sana isyan edeni de korkutacağın şeyi görmesi için hazır bulundurman iyidir. Nitekim en beliğ korkutma şekli hazırlanmış olanın karşısındakidir. Günlük hayatta bile şu tarz konuşmaları müşahede etmez misin? Biri diğerine, "şunu şöyle yap, elimin altındaki bu kurulu güzel ev senin içindir, yahut da, şu elimde gördüğün ve karşı geleni cezalandıracağım sopanın korkusuyla, şöyle yapma" der. Bu söyleyiş tarzı, "şöyle yap, ben de sana güzel bir ikram yapacağım, yahut da hazırlayıp cezalandıracağım sopanın korkusuyla şöyle yapma" şeklindeki söyleyiş tarzından daha beliğdir. Bu aklî delil olarak cennet ve cehenneme giriş vaktinin gelme- sinden önce onların yaratılmış olmasının iyi bir şey olduğunu gösterir.

Cennet ve cehennemin yaratılmış oldukları konusunda bir başka delilimiz de şu âyettir: "...sakınanlar için hazırlanmıştır "Onların görüşleri Allahın verdiği bu haberi yalanlama sonucuna götürür. Çün- kü yaratılmamış olsalar hazırlanmış olmazlar. Cennet ve cehennem bir "şey" dir. Yani mevcuttur. Kıyamet ise şey diye isimlendirilemez. Çünkü o henüz mevcut değildir. Bu,Mu'tezile'nin görüşü hilafmadır. Onlar kıyametin yaratılmış ve fakat henüz ortaya çıkmamış olduğu, insan öldüğü zaman ortaya çıkacağı ve o kişiye malum olacağı görüşünddirler. Çünkü Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kira ölürse onun kıyameti kopmuştur". Keza Akide 'nin sahibi de bu hadisi merfu olarak zikretmiştir, ama ben öyle görmüyorum. Bize göre, ölenin kıyametinin kopması demek onun saadet veya şekavet halinin ortaya çıkması demektir.

Sonra, cennet ve cehennem onlara göre, yani Cehmiyye ve Kaderiyye'ye göre, fanidir. Çünkü her ikisi de bir maksad için konulmuşlardır. Bunlardan maksad ise, amellerin sevabıdır. Bu da sonludur. O halde cennet ve cehennem de sonludurlar. Nitekim her ikisi de amellerin mükafatı veya cezasıdır. O halde amellerin ölçüsündedirler.

Allah Teâlâ'nın .şu âyetlerindeki ifadeler ise bizi destekler. "Onlara kesintisiz ecir vardır" "...bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen... ". Onların "amellerin sevabıdır" sözü de doğru değildir.Doğru söyleyen ve doğruluğu da tasdik edilmiş olan Peygamber'in (s.a.) de ifade buyurduğu gibi hiçbir kimse (sadece) ameliyle cennete girmeyecektir.

Eğer, cennet ve cehennemin fani olmadığı görüşünün Allah'a beka konusunda ortaklık sonucuna götüreceği, yani sonsuz olan ebedî bekada cennet ve cehennemin Allah'a şerik olacağı sonucunu doğuracağı ifade edilirse şöyle deriz:

Bu sonucu doğurmaz. Bilakis cennet ve cehennem ile Allahın bekası arasında bariz bir fark vardır. Çünkü her ikisi de yok iken var ol-muşlardır. Allah'ın bekası ise ezelîdir, daimîdir.




M.Said Yeprem,Maturidi'nin Akide Risalesi ve Şerhi
Devamını Oku »

Allah’ın Ahirette Görülmesi(Rü'yet)



Allah Te’âlâ âhirette görülecektir.

Rü’yet (görme, görülme) kelimesinin mânası, Allah Teâlâ’yı tıpkı dünyada görülebilen başka şeyleri görür gibi ve fakat cihet ve keyfiyetten münezzeh olarak, gözle görmek suretiyle bilgi edinmemizdir. Biz o görülebilir demişizdir. Çünki “mevcut’tur ve m her mevcudun görülmesi mümkündür, o halde Allah da görülebilir.

Ortada cinler gibi görülemeyen birçok şey durup dururken nasıl olur da siz her mevcut görülür dersiniz denemez. Çünkü biz “aklen kesinlikle görülecektir demedik, görülebilir dedik” diyoruz. Görülebilir hükmünden görüldü sonucu çıkmaz. (Cevazdan vuku’ lazım gelmez) Sonra sizin söylediğiniz herkesin kabul ettiği bir şey değildir. Çünkü cinniyi başka biri görmese de saralı görür. Birçok salih kişiden cinleri gördükleri şeklindeki sahih haberler bize ulaşmıştır. İster cinnî olsun veya başka şeyler olsun varlıklar içinde görülemeyen şeylerin bulunması Allah’ın adetini, onların görülmesi isti­kametinde yürüt meşindendir yoksa bizzat onların görülemez olmasında değildir;

Peygamber (s.a.) Cebrail’i (a.s.) gördüğü halde huzurunda bulunanlar onu gör­müyorlardı. Bizim âlimlerimiz Allah’ın âhirette görüleceği ve onu müminlerin göreceği konusunda ittifak etmişlerdir.

Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur. “Siz Rabbinizi, dolunay gecesinde ayı gördü­ğünüz gibi (rahatça) göreceksiniz, onu görmekte izdihama düşmeyeceksiniz”. Bu doğ­ruluğu üzerinde ittifak edilmiş bir hadistir.

Mu’tezile ve Havâric’e göre Allah “onu gözler, idrak edemezler” âyetinden dola­yı görülemez.

Biz buna karşılık şöyle deriz: Görüşümüzü, bu âyet mucibince düzenliyoruz. Çün­kü şöyle diyoruz: O idrak edilemez. Çünki idrak, bütün yönlerine vukuf demektir. Âyet ise Allah’ın ihata edilemeyeceğine, gücünün yüceliğine delalet etmektedir, yoksa onun görülemeyeceğine değil ve biz Allah ihata edilir demiyoruz. Bilakis O sadece görülebilir diyoruz.

Keza onlar şöyle derler: Bir vasıtayla görüş, görülen şeyle karşı karşıya olmayı, yüz yüze gelmeyi, belli bir mesafede bulunmayı, ya tümünü veya bir kısmını görmeyi gerek­tirir. Bütün bunlar Allah hakkında muhaldir. O halde bizim Allah’ı görmemiz de mu­haldir.

Buna karşılık bizim cevabımız şöyle olur: Bu görüş Allah'ın mesafe ve yön olmak­sızın görülmesi hususunda batıldır. Keza Allah'ın bilinmesi hakkında da böyledir. Çün­kü O, mesafe ve yüz yüze gelme olmaksızın bilinir. Nitekim yön ve mesafe görülebilmenin şartlarından değildir.

Musa’nın (a.s.) “bana kendini göster, sana bakayım” demek suretiyle Allah’tan rü’yet talep etmesi bu gerçeğe yani rü’yetin mümkün olduğuna delalet eder. Çünkü rü’yet muhal olsaydı o elbette bunu istemezdi. Nitekim, mümkün olmayan bir şeyi istemek, aklı başında olan kişilere uygun bir davranış değildir; nasıl olur da peygamber­ler için uygun olur.

Muhaliflerimiz bize karşı Allah’ın Musa’ya (a.s.) cevaben “sen beni asla göremez­sin” (len terani)âyetini ileri sürerler ve “bu ifade rü’yetin mümkün olmamasını ge­rektirir. Çünkü ‘len’ harfi ebedîlik bildirmek içindir. Allah’ın kendisiyle konuştuğu (kelimullah) Mûsâ (a.s.) onu ebediyen göremezse başkaları haydi haydi göremez” der­lerse biz buna karşı şu cevabı veririz: “Len” harfi “Onu (ölümü) ebediyyen istemeyecek­lerdir” şeklindeki âyette (len yetemennevnehu) gelir. Hâlbuki onlar ölümü âhirette isteyeceklerdir. Bu durum "len” harfinin ebedîlik ifade ettiği görüşünü savunanların aleyhine bir şeydir ki, Zemahşerî “Enmuzec” isimli kitabında zikretmiştir Zemahşerî “Keşşaf isimli eserinde “len”in te’kitli nefi ifade ettiğini belirtmiştir. “Len”in ebedîlik ifade ettiği görüşü delilsiz bir davadan ibarettir.

“Len” ebedîlik ifade etseydi “ben bugün asla hiçbir insanla konuşmayacağım“âyetindeki menfi ifade de “el-yevme” ile niçin sınırlanmıştır. Bu durumda “onu ebediyyen istemeyeceklerdir” âyetindeki ebedîlik zikri tekrar içindir.

Mu’tezile, rü’yetin vukuu konusunda sarih olan “O günde birtakım yüzler rablerine bakarak parlayacaktır” mealindeki âyeti te’vil etmişler ye “Rablerinin nimetini i bekleyerek” mânasındadır demişlerdir.

Biz buna karşılık deriz ki: Bu te’vil batıldır. Çünkü beklemek yorgunluk ve bitkinliktir. Hâlbuki cennet yorgunluk yurdu değildir.

“Nazar” kelimesi “ilâ” kelimesi ile beraber kullanılırsa bu ancak gözle görüş manasına dır. ”Nazara ileyhi” dendiği zaman bu “Onu gördü” demektir. Allah'ın Mûsâ ha kında hikaye ettiğine göre Mûsâ “Ya-rabbi bana kendini göster sana bakayım” yani “seni bekleyeyim” değil “seni göreyim” demiştir.

Âhirette rü’yetin vukuu bulacağını aklen isbat edenler bu rü’yetin dünyadaki imkânının nakli delillere dayalı olarak isbatında ihtilafa düşmüşlerdir:

Bir kısmı nakli delillere göre Allah’ın dünyada görülmesi mümkün değildir demişlerdir.

Bir diğer grup ise dünyada rü’yetin mümkün olduğu görüşünde olanlardır.

Keza Allah’a “idrak edilebilir varlık” denip denemeyeceği konusunda da ihtilaf etmişlerdir:

el-Kalânisî ve Abdullah b. Said böyle demenin yasaklanması görüşünü savunmuşlardır.

Allah’ın rüyada görülüp görülemeyeceği konusunda da ihtilaf etmişlerdir.

Bizim âlimlerimiz Allah’ın bizzat kendini görmesinin mümkün olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir. Rü’yeti inkâr edenler içinde bu görüşü benimseyen bir gurup vardır.



M.Said Yeprem - Maturidi'nin Akide Risalesi ve Şerhi
Devamını Oku »

Ölümün Mahiyeti



Müslim'in, Enes b. Malik yoluyla gelen rivayetine göre, Rasulullah (sav) Bedir'de (müşriklerden) öldürülenleri üç gün terkettikten sonra onların bulundukları yerde ayakta olduğu halde onlara seslenip şöyle dedi: "Ey Ebu Ce-hil b. Hişam, Ey Ümeyye b. Halef, Ey Utbe b. Rabia, Ey Şeybe b. Rabia, Rabbinizin size va'dettiğini gerçek olarak buldunuz değil mi? Şüphesiz ki ben, Rabbimin bana vadettiğinin gerçek olduğunu gördüm."

Hz. Ömer Peygamber (sav)'ın sözünü işitince, Ey Allah'ın Rasulü dedi. Onlar nasıl işitebilirler ve onlar kokmuş leşler haline geldikten sonra nasıl cevap verebilirler?

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim, sizler benim sözlerimi onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz. Şu kadar var ki onlar cevap veremiyorlar."

Daha sonra Hz. Peygamberin emir vermesi üzerine sürüklendiler ve Bedir'deki kuyuya atıldılar.

Hz. Ömer'in "nasıl işitirler?" sözü, adet gereği böyle bir şeyi uzak gördüğünü ifade eder. Peygamber (sav) de ona, onların da tıpkı canlılar gibi işittiklerini söyledi. İşte bu, ölümün katıksız bir yokluk ve bir fena oluştan ibaret olmadığını, aksine ölümün sadece ruhun beden ile ilişkisinin kesilip ondan ayrılması ve ikisi arasına bir engel girerek bir hal değişikliği ve bir dünyadan öbür yurda geçiş olduğunu göstermektedir. Nitekim Rasulullah (sav) şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki, ölü kabrine konulup, sahipleri onu bırakıp geriye döndüklerinde muhakkak o, onların ayak seslerini dahi işitir." Bu hadisi de Sahih(i Buhari) rivayet etmiştir.

Yüce Allah'ın: "Onunla ayaklara sebat vermek" buyruğundaki "o" zamiri, önceden de geçtiği üzere, ayakların gömüldüğü yumuşak kumlu vadinin sertleşmesini sağlayan suya aitir. Bu zamirin, kalplerin pekiştirilmesine ait olduğu da söylenmiştir. Buna göre, ayaklara sebat verilmesi, savaş mahallinde ilahi yardım ve zafer verilmesinden ibaret olur.

İmam Kurtubi,El Camiul Ahkamul Kuran,cild:7
Devamını Oku »