Günah İşleyenlere Şefaat Edileceği



Ebû Hanîfe el-Fıkhu'l-ekber’de dedi ki:
Peygamberlerin a.s şefaati haktır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) şefaati ise günahkâr müminlere; onlardan büyük günah işleyen ve cezayı hak edenleredir. Ebû Hanife İmam Muhammed, Belhî, İbnu’l-Muzaffer ve Harisinin rivayetlerinde dedi ki: Bana Nuh b. Kaya, Yezid er- Sakkaşî den, o da Enes’ten Hz. Peygambere: “Ey Allah’ın Elçisi! Kıyamet günü kimlere şefaat edersin?“ diye sorduklarını ve Hz. Peygamberin: “Büyük günah ve kusurlar işleyen ve kan akıtana” dediğini anlattı.

Ebû Hanîfe şöyle dedi: Bana Seleme b. Kuheyl, Ebu’z-Za’râ’dan, Ibn Mes'ûd ve Yezid b. Suheyb’den, onlar Cabir’den Hz. Peygamberden şöyle dediğini rivayet etti: Şefaatim sayesinde içinde hiçbir kimse kalmayacak şekilde bütün inananlar cehennemden çıkacaklardır ancak şu ayetin kapsamına girenler bunun dışında kalacaklardır: "Sizi şu yakıcı ateşe salan nedir? (diye sorulur) “Biz namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmuyorduk, (batıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk, ceza gününü yalan sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi çattı.” derler, (o gün) şefaatçıların şefaati onlara fayda vermez.”

(Ebû Hanife dedi ki):
Bana Atiyye b. Sa’d el-Avfî Ebû said el- Hudrî2 ve Abdülmelik b. Umeyr’den, Abdullah b. Abbas’tan: Hammad, Rib'i b. Hıraş’tan, Huzeyfe b. el-Yeman’dan (r.a) tümü de Hz. Peygamberden onun: “Rabbinin seni makam-ı mahmûda göndereceğini umabilirsin” ayeti hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Makam-ı mahmûd şefaattir. Allah, iman ehlinden bir topluluğa günahları sebebiyle azap eder. Sonra Hz. Muhammed’in şefaati ile onları cehennemden çıkarır ve onlara “el-Hayevan" denilen bir nehir verir, onda yıkanırlar. Sonra cennete girerler ve orada “cehennemlikler” diye isimlendirilirler. Sonra Allah’a niyaz ederler de bu isim kendilerinden kaldırılır ve bundan böyle “Allah’ın azadlıları” diye çağrılırlar.



BeyâzîzâdeAhmed Efendi,Ebu Hanife İtikadi Görüşleri

M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI
Devamını Oku »

Kabir Azabı ve Münker-Nekir



Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-ekber’de dedi ki;Kabirde ruhun kula iade edilmesi, kabrin sıkıştırması ve azabı bütün kafirler ve müslümanlardan günahkâr olanların bir kısmı için haktır, mümkündür ve vakidir.

Ebû Hanîfe el-Vasiyye’de dedi ki: Hakkında hadisler bulunması dolayısıyla kabirde, Münker ve Nekir’in sualleri hak ve vakidir. el-Fıkbul-ebsat’ta ise şöyle dedi: Kim kabir azabını tanımıyorum, derse o, helâk olacak olan pis Cehmiyye zümresindendir. Çünkü o, Yüce Allah'ın kabir azabını kastederek: "Onlara iki defa azap edeceğiz”ve "Zulmedenler için bundan ayrı bir azap daha vardır."sözlerini inkâr etmektedir. Eğer bir kimse derse ki "Ben ayete inanıyorum fakat onun te’vil ve tefsirine inanmıyorum" küfre girer. Çünkü Kuran’dan bazı ayetlerin tevili, tenzilinin aynıdır. Eğer onu inkâr ederse kafir olur.

Ebû Hanîfe Harisi ve Belhî’nin rivayetlerinde dedi ki; Bana Alkame b. Mersed, Sa’d b. Ubeyde’den, o Berâ b. Âzib’den (r.a) rivayet etti;

Hz. Peygamberim (s.a.v) şöyle buyurduğunu söyledi: “Mümin kabre konulduğu vakit ona melek gelir, oturtur ve “Rabbin kim?" diye sorar. O, “Allah” der. “Peygamberin kim?" diye sorar, “Muhammed” der. “Dinin ne?” diye sorar, o, “Islâm” der. Kabri genişletilir ve cennetteki mekânını görür. Ölü kafir ise melek onu oturtur ve: “Rabbin kimdir?” diye sorar, o bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. “Melek: Peygamberin kimdir?” diye sorar. O, bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. Melek: “Dinin nedir?” diye sorar, o bir şey kaybetmiş gibi “hah! Bilmiyorum” der. Bunun üzerine kabri daraltılır ve cehennemdeki yerini görür. Sonra ona cinlerin ve insanların dışında her şeyin duyacağı bir darbe vurur.

Hz. Peygamber (s.a.v) bu sözlerden sonra: “Allah kesin bir söz ile inananları dünya ve ahirette sabit kılar ve zalimleri sapıttırır. Allah dilediğini yapar.” ayetini okumuştur.

Ebû Hanîfe dedi ki: Bana Heysem b. Habib es-Sayrafı, Hasan el- Basrî’de, Ebû Hüreyre'den, Hz. Peygamberden (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Kim Cuma günü ölürse, kabir azabından korunur.


BeyâzîzâdeAhmed Efendi,Ebu Hanife İtikadi Görüşleri

M.Ü. İLAHİYAT FAK. VAKFI
Devamını Oku »

Mi’racı Nasıl Anlamalı ve Mi’rac Gecesinde Neler Yapılmalıdır ?



Çağımızda, Mi’rac’ı en iyi anlatan, Mi’rac’la ilgili en zor sorulara en ikna edici tarzda cevap verenlerden biri ve birincisi hiç şüphesiz çağın düşünürü Bediüzzaman Said Nursî’dir.

Bu davamızın doğruluğunu anlamak isteyenleri, onun Sözler adlı kitabındaki 31. Sözle, Mektûbat adlı kitabındaki 24. Mektubun İkinci Zeylini okumaya davet ediyoruz. Bediüzzaman’ın izahının, araştırmacılar tarafından hüsn-ü kabul görmesinin ve mevcud izahlara fark atmasının sebebi, onun meseleyi aklen ele alması, ikna edici misallerle işlemesidir. Daha konuya girmeden önce bir ihtarı var ki o bile fevkalade takdire şayandır.

Diyor ki: Mi’rac meselesi, iman esaslarından sonra gelen ve onların nurlarından medet alan bir nurdur. Mi’raç, iman esaslarını kabul etmeyen dinsizlere karşı elbette bizzat isbat edilmez. Böylelerine önce iman esaslarını isbat etmek gerekiyor. Öyle ise biz, öncelikle Mi’rac’ı anlamakta zorlanan ve vesveseye düşen bir mü’mini muhatap alacağız. Ara sıra da dinleme makamında tuttuğumuz inkârcıya sesleneceğiz.

1-Mirac’ın hakikatı nedir?


Mi’racın hakikati, Peygamberimizin “meratib-i kemalatta seyr-i sülûkündan ibarettir.” Yani olgunlaşma mertebelerinde ilerlemesi ve yükselme kaydetmesidir. İlmen, fikren, halen terakki etmesi, kemal mertebelerini aşması, Sidre'ye uçması, Kab-ı Kavseyn makamına yanaşması, Hakk'ın cemaline kavuşmasıdır.

Olgunlaşma nasıl ve ne ile olur? Meratib-i kemalat denilen «olgunlaşma mertebeleri», gezmekle, görmekle, anlamakla kazanılır. Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) Mi’racla kimsenin gezmediği yerleri gezmiş, göremediği yerleri görmüş, anlayamadığı şeyleri anlamıştır. Burak’a binmiş, berk yani şimşek sür’atiyle gitmiş, gökleri seyretmiş, menzilden menzile, daireden daireye girmiş, mertebeden mertebeye yükselmiş, Cenab-ı Hakk'ın her yerdeki hâkimiyet ve rubûbiyyetini görmüş, o dairelerin semalarında (göklerinde) yahut o semaların dairelerinde makamları bulunan ve kardeşleri olan peygamberlerle birer birer görüşmüş, tâ “kab-i kavseyn” tabiri ile ifade olunan imkân ve vücûb arası bir makama girmiş, zaman ve mekan kayıtlarından uzak olarak Cenab-ı Hakk'in kelamına ve sohbetine muhatap olmuş, Cemalini görmekle şereflenmiştir.

Ne büyük mazhariyyettir bu? Dünyada iken baş gözüyle kâinatin Yaratıcısını görmek, peygamberler de dahil hiç kimseye nasip olmamıştır. Onun içindir ki o göklerin, fizik ve metafiziğin yolcusuna, o Hakk'ın misafirine kemalat ve fazilette kimse ulaşamamıştır, onun için O eşsizdir.

2-Miraç, Hz. Peygamber’in “Fena âleminden beka âlemine girişi”dir, deniliyor. Bu ne demektir, biz bunu nasıl anlamalıyız?

Mi’rac, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin fena aleminden, beka alemine girmesidir. Mi’rac, bir Dünyalı’nın (s.a.v) ruhuyla ve cismiyle fizik aleminden ayrılıp metafizik alemine uçmasıdır. Anlatılması mümkün olmayan şeyleri bir anda görüp dönmesidir. Mi’rac olayını ve Mi’rac'da cereyan eden hadiseleri insan havsalası kavrayamaz. Çünkü akıl kabı küçüktür, o olayı kuşatamaz. Çünkü beka aleminde görülenleri, fena aleminde ölçecek, tartacak bir alet yok. Onun için Mi’racın Sultanı, Hakk'ın davetlisi olan Peygamberimiz, cenneti, Cenab-ı Hakk’ın kudsî hadisinde geçen şu ifadelerle tanıtmak istemiştir:

“Ben salih kullarıma öyle şeyler (ve öyle bir cennet) hazırladım ki, o cennetin benzerini ne göz görmüştür, ne kulak işitmiştir? Ne de insanoğlunun hatır ve hayali onu canlandırabilir!.”

Peygamberimiz’in Miraca bir anda gidip dönmesini ve yukarda ki sözünü anlayabilmemiz için bir misal verelim: Bir anne karnında dördüz bulunduğunu düşünelim. Bir hikmete binaen anne karnı açılsa, o dördüzlerden biri dünyaya çıkarılsa dünya ve içindeki şeyler gösterildikten sonra tekrar anne karnına konulsa bu çocuk:

- Arkadaşlar! Ben bir anda dünyaya götürüldüm, getirildim. Dünyanın her yerini gezdim, her şeyini gördüm, dese yalan söylemiş olur mu? Olmaz.

İşte Mi’rac hadisesi bu. Bir anda dünya ananın karnı açılıyor, fena âleminin kapıları açılıyor. İçimizden Birisi, Birincisi ve Sonuncusu ahirete alınıyor, gezdiriliyor, gökler ve göklerin sakinleri, Arş, Kürsi, Levh u Kalem, Sidre-i Münteha, Cennetler ve Mevla'nın cemali, Cehennem ve Cehennemlikler bir anda gösteriliyor tekrar dünyaya konuluyor.

Anne karnından dünyaya getirilen ve tekrar yerine konulan diğer arkadaşları:

Madem bir anda dünyaya gittim geldim diyorsun, öyleyse dünya nasıl? bize anlat, deseler; bu zat dünyayı onlara nasıl anlatsın? Anlatamaz. Anlatsa dahi dinleyenler anlayamaz, Çünkü dünya ile anne karnının hiç bir benzerliği yok ki, dağ dese anne karnında dağ yok, orman dese orman yok; yer, gök, ay, güneş, cennet gibi bir bahar, cehennem gibi bir kış var dese, hiç birini anlayamazlar, Çünkü bunların hiç biri anne karnında yok.

Bu uzun ve şaşırtıcı cevapları bırakır da "dünya öyle bir yer ki ne gözünüz onun benzerini görmüş, ne kulağınız işitmiş, ne de hayaliniz canlandırabilmiştir” dese hem onları ikna etmiş olacak hem de meraklarını ateşlemiş olacaktır. İçlerinde “keşke biz de gidip görsek” arzusunu uyandıracaktır. Cenab-i Hak da bu arzularını gerçekleştirecek, dokuz ay sonra onları umdukları dünyaya kavuşturacaktır.

İşte dünyadan, fena aleminden beka alemine alınan, mülk ve melekût alemleri kendisine gösterilen Peygamberimiz, dünyanın bin sene mutlu hayatından bir saati daha üstün olan Cenneti Kudsî Hadis’in bir parçasıyla: “Onun gibisini ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş, ne de hayaller canlandırabilmiştir!.” yollu veciz ve mu’ciz bir ifade ile anlatmış, ümmetinin merakını tahrik etmiştir.

Anne karnındakiler, oradan daha büyük bir dünyanın olduğunu kabul etmezlerse, 9 ay sonra inanmadıkları dünyada gözlerini açınca utanacakları gibi; şu fani dünyadan başka, ebedi bir dünyaya, ahirete inanmayanlar ve orada geçerli döviz olan İslamiyet'e sarılmayanlar da 9 ay, veya 9 yıl yahut 90 yıl sonra inanmadıkları ahirette gözlerini açınca utanacaklar, inançsızlıklarının cezasını çekmek üzere Cehennem hapsine atılacaklardır.

Anne karnı şu dünyanın yanında ne kadar küçük kalırsa, ahiretin yanında şu dünyamız da o kadar belki ondan daha küçük kalacaktır. Onun için ahirete göre dünya bütün parlaklık ve güzelliği ile beraber “bir zindan hükmündedir.” denilmiştir.

Cennet de Cehennem de çok yakın bize. Efendimiz’in (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: •Cennet sizin her birinize nalınının tasmasından daha yakındır. Cehennem de öyledir. » Bu ikisi ölüm kadar yakındırlar. Ölüm, hiç umulmadık bir zamanda kapıyı çalabilmektedir. Ahirzaman muallimi Hz, Muhammed (s.a.v) buyuruyor ki: “Akıllı insan, nefsini (herkesten) küçük gören, onu hesaba çeken ve ölümden sonrasi için çalışandır. Aciz ve zavallı insan da nefsinin arzularına uyan, sonra da Allah’ın bağışlayıcı olmasıyla kendisini aldatan insandır.“ Öyleyse insan, öyle işlerle uğraşmalı ki ölüm geldiği zaman ve ahirette gözlerini açtığı zaman utanmasın, rezil olmasın.

3-Mi’racın uzun mesafesiyle, “andolsun ki, biz insanoğluna şah damarından daha yakınız!” mealindeki ayetin ifade ettiği mesafesizliği nasıl bağdaştırmalı ve nasıl anlamalıyız?

Cenab-ı Hak, bize son derece yakındır; biz ise O’na son derece uzağız. Güneş buna en güzel misaldir. Güneş, elimizdeki aynamız sayesinde bize son derece yakındır. Eğer güneşin şuuru olsaydı aynamız aracılığıyla bizimle konuşabilirdi de. Çünkü o ışığı ve ısısıyla bize bizden yakındır. Biz ise ondan, onun zatından 149,5 milyon kilometre uzağız. Teşbihte hata olmasın Şems-i Ezeli olan Allah, isim ve sıfat ışıklarıyla her şeye her şeyden daha yakındır. Çünkü Vacibü’l-Vücûd’dur, mekândan münezzehdir, hiçbir şey Ona perde olamaz. Fakat her şey son derece Ondan, Onun Zat’ından uzaktır. İşte Peygamberimizin uzun mesafeyı tayyederek (dürerek) gitmesi ve bir anda yerine gelmesinin sırrı ve sebebi budur. Biz güneşe gidecek olursak ne kadar uzun zaman alacağı malum. Ama güneş bize gelecek olsa ne kadar kısa zamanda o uzun mesafeyi keseceği de bilinmektedir. İşte Peygamberimizin Mi’racın’da böyle bir tecelli vardır. Yani Şems-i Ezelî’nin akrebiyetinin tecellilsi.

Mi’rac, Peygamberimizin velayetinin seyr-i sülûkudur. Veliler nasıl ruhanî seyr-i sülûklarıyla kırk günden tâ kırk seneye kadar iman mertebelerinin hakka’l-yakîn derecesine çıkıyorlar; öyle de, bütün velilerin sultanı olan Peygamberimiz de sadece kalbi ve ruhuyla değil, cismi, duyguları ve latifeleriyle kırk sene yerine kırk dakikada, belki bir anda veliliğinin en büyük kerameti olan Mi’racla büyük bir cadde açmış, iman hakikatlerinin en yüksek derecelerine gitmiş, Mi’rac merdiveniyle Arş’a çıkmış, Kab-ı Kavseyn makamında Allah’a imanı ve ahirete imanı gözüyle görmüş, cennete girmiş, ebedî saadeti müşahede etmiş, ümmetinin bütün velileri o Mi’racın gölgesinde seyr-i sülûk yani kalbî ve ruhanî yürüyüş yapsınlar diye o büyük caddeyi açık bırakmıştır.

4-Mi’rac, neden sadece Hz. Muhammed (s.a.v) efendimize tahsis edilmiştir?
Miraç Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimize has bir olaydır. Onun mu’cizelerindendir.

Süleyman Çelebi’nin de dediği gibi …Ne insan, ne cinn, ne melek, ne peygamber bundan önce hiç kimse Mevlâ ile görüşme gibi bir devlete nail olmadı, hiç kimse Miraç gibi bir asansöre bindirilmedi ve hiç kimse mertebelerin en yücesine çıkarılmadı, Ezel Sultanı’nın sohbetine mazhar olmadı. Dolayısıyla hiçbir ümmete Miraç Gecesi gibi bir gece verilmedi. Çünkü dost ve düşmanlarının ittifakıyla güzel ahlakın en yüksek derecesi Peygamberimizde bulunuyordu. O âlemin Yaratıcısının sonsuz kemaldeki cemalinin görünmesine ve gösterilmesine araç ve ayna oldu. O, âlemlerin Rabbinin, her yerde birliğini ve tevhidin bütün mertebelerini aleme ilan etti. Âlemin Sahibinin, eserlerindeki güzelliklerin işaretiyle Allah’ın Zatındaki sonsuz güzelliklerini gösterdi. O’nu sevdi ve başkalarına sevdirdi.

Allah’ın kudret mu’cizelerini, kıymettar mücevherlerini en yüksek çapta ve boyutta tanıttı ve teşhir etti. Türlü türlü zinetlerle süslendirilen, şuurlu yaratıkların gezme ve tefekkürüne açılan Allah’ın şu kâinat sarayında cinlere, insanlara ve meleklere Kur’an aracılığıyla rehberlik etti. Allah’ın nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını, nereden gelip, niçin gelip ve nereye gittiğimizi en yüksek ve en mükemmel bir şekilde o açıkladı, Risalet vazifesini kusursuz bir şekilde o ifa etti. Şükrün, zikrin, ibadet ve itaatin, dua ve niyazın en çaplısını, en ısrarlısını, en şevklisini, en yorucusunu, en zevklisini, en coşkulusunu Allah’a O takdim etti. Böyle bir Zat, elbette Kab-ı Kavseyn makamına çıkacak, ebedî saadetin kapısını çalacak, imanın gaybî (görünmeyen) hakikatlerini görecek, Mi’racla lutuflandırılacak, şereflendirilecektir ve öyle de olmuştur.

Bu sebeple biz, Kâinatın Fahriyle iftihar ediyoruz, gecemizle iftihar ediyoruz; bizi Onunla ve Onun geceleriyle şereflendirdiği ve nuruyla aydınlattığı için Mevlây-ı Züîcelâle şükürler, hamd ü senalar ediyoruz.

Miraç, Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed’in (s.a.v) üm¬meti adına Cenab-ı Hak'la ömrî görüşmesidir. Milletin vekili olan bir başbakan nasıl cumhurbaşkanıyla aylık, haftalık görüşmelerde bulunur, milletinin arzu ve isteklerini ona takdim eder, cumhur başkanının emir ve dileklerini de millete getirirse aynen öyle de Hz. Muhammed (s.a.v.) de bütün yaratıkların vekili, cinlerin ve insanların son peygamberi sıfatıyla, Kâinatın Yaratıcısı ve Hâkimi Yüce Allah ile ömrî görüşmesini yapmış, insanlığın en büyük arzusunu takdim etmiş: Ya Rabbi ümmetim BEKA istiyor, LİKA istiyor, diye niyazda bulunmuş, ümmetinin affını dilemiştir,.

Cenab-ı Hak'tan, Süleyman Çelebî’nin ifadesiyle:

"Ümmetini sana verdim ey Habib / Cennetimi onlara kıldım nasib"

müjdesini alıp gelmiştir.

5-Süleyman Çelebi’nin “Gel Habibim Sana Aşık Olmuşam” mısrasını nasıl anlamalıyız?

Mevlid-i Nebevî ile Mi’raciyenin okunmasını son derece faydalı ve İslâm’ın güzel bir adeti bulan, iman hakikatlerinin ihtar edilmesi için en hoş ve en şirin bir ders gören, Mevlid yazarı Süleyman Çelebi’yi rahmetle ve şükranla anan Bediüzzaman, merhumun yukardaki mısrasını tahlil ve tashih etmekten de kendini alamamıştır. Şöyle ki: “Sana aşık olmuşum” ifadesi, Vacibu’l- Vücûd olan Allah’ın kudsiyetine ve hiçbir şeye muhtaç olmama anlamına gelen “istiğna” düsturuna uygun düşmüyor. Madem Süleyman Efendi’nin mevlidi herkesin beğenisine layık olmuştur ve madem o, velayet ve hakikat ehlidir; öyleyse onun vurgulamak istediği mana doğrudur, o mana da şudur: Cenab-ı Hakk’ın sınırsız cemali ve kemali vardır. Kâinatın her tarafına yayılmış olan cemal ve kemalinin bütün çeşitleri Cenab-ı Hakk’ın cemal ve kemalinin işaretleridir. Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini seveceği gibi Yüce Allah da sınırsız cemal ve kemalini pek çok sevmektedir. Hem de kendine layık bir muabbetle sevmektedir. Hem de cemalinin pırıltıları olan isimlerini sevmekte, dolayısıyla isimlerinin güzelliklerini gösteren sanatını sevmekte, cemal ve kemaline ayna olan sanat eserlerini ve onların güzelliklerini sevmektedir.

Madem Sevigli Peygamberimiz Allah’ın sanat eserleri içinde en mükemmel ferddir ve yaratılmışlar içinde en mümtaz şahsiyettir ve madem Allah’ın sanatını zikir velvelesi ve tesbih çığlıklarıyla en güzel O teşhir ediyor, İlahi isimlerdeki cemal ve kemal hazinelerini Kur’an diliyle O açıyor, küllî kulluğuyla ilahî Rubûbiyyete O aynadarlık ediyor, öyleyse kâinatı içinde toplayan mahiyetiyle, Allah’ın bütün isimlerine tam bir ayna da O olmuştur. İşte bunun için denilebilir ki Cemil-i Zül’celal kendi cemalini ve isimlerini sevdiğinden, cemalinin ve isimlerinin en mükemmel, isimlerinin en parlak aynası olan Hz. Muhammed’i de (s.a.v) sever. Ona benzeyenleri de derecelerine göre sever. Sanatını ve yarattıklarının güzelliklerini sevdiği için, sanatını en yüksek sesle dile getiren, zikir ve tesbih çığlıklarıyla aleme ilan eden, güzel ahlakın doruk noktasında bulunan Hz.Muhammed’i de (s.a.v) sever.

Bu izahlardan anlaşıldı ki, Cenab-ı Hakk’ın muhabbeti, rahmeti gibi kâinatı kuşatmıştır. Öyleyse şu sınırsız mahbublar, (sevgililer) içindeki en yüksek makam Hz. Muhammed’e (s.a.v) aittir ki “Habîbullah” lakabı O’na verilmiştir. İşte bu en yüksek “Mahbubiyet Makamı”nı Süleyman Çelebi “Sana aşık olmuşum” ifadesiyle dile getirmiştir. Madem bu mana, Allah’ın şanına uygun olmayan manayı hayale getiriyor, öyleyse bunun yerine “Gel Habibim, Senden razı olmuşum” denilmelidir.

6-Mi’raca lüzûm var mıydı?

Peygamberimize kadar geçen zaman içerisinde çeşitli bölgelerde birden fazla peygamber de bulunabiliyordu. Aynı anda, aynı bölgelerde iki peygamber görevlendirildiği de vaki idi. Peygamberimizle bu duruma son verilmiş oldu. Çünkü Cenab-i Hak O'nu bütün bir aleme cin ve inse hatta bütün bir kâinata SON PEYGAMBER olarak tayin etmişti. Çünkü zaman ahirzamandı. Ondan sonra bir daha peygamber gönderilmeyecekti. O nübüvvet müessesesinin hatemi, peygamberlerin sonuncusu Hatemü'l-Enbiya idi. Kıyamete kadar insanlığın tek mürşidi, mujdecisi, kurtarıcısı O ve O'nun nuru olacaktı.

Kâinatın şerefi, gözü, gözdesi, alemlerin fahri, insanlığın efendisi olan bir Zat'in elbette ki kâinatı gezmesi, görmesi ve kâinat içindeki şeyin en yüksek maksadını, en büyük neticesini anlaması gerekiyordu., Ve her tabakanın ayrı ayrı kulluk vazifelerini bilmesi, Allah'ın rubûbiyyetinin saltanatını, hakimiyyetinin haşmetini müşahede etmesi, nelerle hoşnud olacağını öğrenmesi, gördüklerini ve öğrendiklerini anlatması; böylece Allah'ın saltanatının dellalı olması lazım geliyordu, Onun için Mi’rac gibi bir seyahate lüzûm görüldü. Çünkü oturarak edinilen bilgi ile, gezilerek, görülerek edinilen bilgi bir değildi. Onun için Peygamberimiz, Cenab-ı Hakk'ın emri ve izni ile kâinati dolaştı, gökleri gezdi, gördü, Cenab-ı Hakk'ın en büyük dairesinin adı olan Arş-ı Azam'a çıktı, imkân ve vücûb ortasında kab-ı kavseyn ile ifade edilen makama girdi ve Zat-i Celil-i Zü'l-Cemal ile görüştü.

7-Resûlullah efendimize dünyada iken cennet ve cehennemin gösterilmesinin hikmeti nedir?

Bunda çok hikmetler vardır, biz sadece bir tanesini söylemekle yetineceğiz: Cennetin iyilik ve güzellikleri, cehennemin de azabı ve dehşeti sınırsızdır. Eğer onları Peygamberimiz dünyada iken görmeyip te kıyamet gününün başlarında görseydi, cennetin güzelliklerine dikkati takılabilir, ya da cehennemin dehşetinden korkabilirdi. Bu da, o gün şefaat bekleyen ümmetine bütünüyle yönelmesine engel olabilirdi. Onun için Yüce Allah Mirac Gecesinde bunları gösterdi ki o gün onlar kalbini ve dikkatini fazlasıyla meşgul etmesin. Etmesin ki o gün sadece ümmetini düşünsün, ümmetinin kurtuluşu için şefaat hakkını kullansın. Bu da merhameti sonsuz Allah’ın lütuf ve merhametinin ayrı bir tecellisidir.

8-Peygamberimiz mirac'a ruhu ile mi gitmiştir, yoksa cismiyle mi? Rüyasında mı gitmiştir, yoksa uyanıkken mi?

Bu sorunun cevabı tartışmalıdır. “Ruhu ile ve rüyada gitmiştir” diyenler olduğu gibi; “hem ruhu hem de cesediyle gitmiştir.” diyenler de vardır. Bu ikinci görüşü benimseyen Veliyyullah Dihlevî, “Mirac bedenle cereyan etmiştir ama, o sırada beden, ruhun sıfatlarını taşır vaziyette bulunmuştur.” der. Aşağıda da görüleceği gibi Bediüzzaman bunu: “Latif cismi, sür’atli ruhuna tabi olmuştur” sözüyle ifade etmiştir. Her iki görüş mensupları kendilerini haklı çıkarabilecek deliller ortaya koyabilmekteler, ancak biz, “hem ruh ve hem de cesediyle beraber gitmiştir.” Görüşünü benimseyenlerdeniz.

Görüşünü paylaştığımız Çağın Düşünürü Bediüzzaman bu meseleyi şu şekilde izah etmektedir: Yüce Allah mülkünde ve melekûtundaki harika ayetlerini (mucizelerini) göstermek, şu âlemin tezgahlarını, kaynaklarını ve insanlığın ahirete ait amellerinin neticelerini Peygamberimize temâşâ (seyr) ettirmek istemiştir. Elbette Peygamberimizin, alem-i mubsirat (görülmesi gereken alem) in anahtarı hükmündeki gözünü ve alem-i mesmuat (işitilmesi gereken alem)deki ayetleri işiten kulağını Arş'a kadar beraber alması lazım geldiği gibi; ruhunun hadsiz vazifelerine sebep olan alet ve cihazlarının makinesi hükmündeki mübarek ismini dahi Arşa kadar götürmesi aklın ve hikmetin muktezası (gereği) dir. Cenab-i Hak, hikmetinin gereği olarak Cennet'te cismi, ruha arkadaş edecek, çünkü ruh, dünyada iken kulluk vazifelerini cesedle beraber yapmıştır, hadsiz lezzetleri ve acıları onunla beraber tatmıştır.

Madem Cennet'e, cisim ruh il!e beraber gidecek; elbette Cennetü'l-Me'va'nın gövdesi olan Sidretü'l-Münteha'ya götürülen Peygamberimiz de hem ruhu ve hem de cesediyle götürülecektir. Çünkü Efendimiz’in (s.a.v) ruhu, vazifelerini, ibadetlerini cesediyle birlikte yapmış; lezzetlerini ve acılarını cihazatının (organlarının) mahzeni olan cismiyle tadmıştır. Elbette onun mübarek cismi, yüce ruhuyla Arşa kadar beraber gidecektir.

9-Bin türlü zorluklarla ve uçakla ancak birkaç kilometre yükseğe çıkılabilir, bir insan cismiyle binler senelik bir yolu nasıl bir kaç dakikalık bir zaman içinde gidip gelebilir?

Dünya gibi ağır bir cisim, fenni hesaplara göre yıllık hareketiyle bir dakikada 188 saatlik bir mesafeyi kesiyor. Takriben 25 bin senelik bir yolu, bir sene de alıyor.

Acaba dünyamıza şu muntazam hareketi yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren Kudreti Sonsuz, bir insanı Arş'a çıkaramaz mi? Güneşe koyduğu cazibe (çekme) kanunuyla pek ağır bir cisim olan dünyayı, Mevlevi gibi güneşin çevresinde gezdiren Şems-i Ezel (Allah), rahmetinin cazibesiyle ve muhabbetinin cezbesiyle bir kulunu cismiyle beraber berk (şimşek) gibi Arş-i Rahman'a çıkaramaz mi?

10-Bir kaç dakikada binlerce senelik mesafeyi gitmek akıl almaz şey, ne dersiniz?

Cenab-ı Hakk'ın san'atında hareketler çeşit çeşittir. Mesela sesin sur'atiyle ışığın, elektriğin, ruhun ve hayalin sur'atleri farklı farklıdır. Gezegenlerin dahi hareketleri o kadar değişiktir ki akıl hayret etmektedir. Bunları kabul eden akıl, acaba latif cismi, sur'atli ruhuna tabi olan Hz. Peygamber'in ruh sür'atindeki hareketini nasıl reddeder?

Bazen öyle olur ki bir veya on dakikalık bir rüyada meydana gelen hadiseleri uyanıkken yapmaya kalksanız belki yıllar alabilir. Demek oluyor ki bir zaman-i vahid (tek bir zaman) (uyuyan ve uyanık) iki şahsa göre, birisine bir gün, birisine de bir sene olabilir

Peygamberimizin Mi’racına kısır aklımızla ve kışırdan ibaret cismimizle değil, O'nun aklıyla ve Onun mübarek latif cismiyle bakmalıyız.

11-Mi’racın benzeri bir başka olay var mı?

Mi’racın benzeri olaylar o kadar çok ki hesaba gelmez. Mesela: Her göz sahibi, gözüyle yerden ta Neptun gezegenine kadar bir saniyede çıkabilir. Her ilim sahibi, astronomi kanunlarına binip, yıldızların ta arkasına bir dakikada gidebilir. Her iman sahibi, namazın rükünlerine fikrini bindirip bir çeşit mi’rac ile kainatı arkasına atıp, Huzur'a kadar gider. Her kalb sahibi ve her kâmil veli, seyr-i sülûk (ruhi yürüyüş) ile Arş'dan, Allah’ın isim ve sifatlarının dairesinden kırk günde geçebilir. Hatta Şeyh-i Geylanî ve İmam-i Rabbani gibi zatlar, sadık ihbarlarıyla bir dakikada Arş'a kadar ruhen yürüdüklerini söylemektedirler.

Nurani cisimler denilen meleklerin Arş'dan ferşe, ferşden Arş’a kısa bir zamanda gidip gelmeleri de Mi’racın bir emsalidir. Hem Cennet ehli, mahşerden Cennete kadar olan beş yüz senelik mesafeyi kısa bir zamanda almaktadırlar. Bu kadar nümûneler, örnekler gösteriyor ki: Bütün evliyaların sultanı, bütün mü'minlerin imami, bütün ehl-i Cennet'in reisi ve bütün meleklerin makbûlü ve efendisi olan Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) layık bir seyr-i sülûk, bir seyahat, bir mi’rac olması haktır, hikmetin tâ kendisidir, son derece makuldür ve şüphesiz olmuştur.

12-Mi’rac seyahatinde beka âleminin varlıklarından biri olan “Burak” ın Peygamberimize tahsis edilmesinin sır ve hikmeti nedir? Merhûm Süleyman Çelebi neden onu hazin bir aşk macerası olarak naklediyor?

Beka âlemindeki mahlukların Hz.Muhammed (s.a.v) Efendimizin uruyla pek çok ilgili olduklarını, aşk derecesinde Onu sevdiklerini ilan ve ispat için Burak tahsis edilmiş, merhum Süleyman Çelebi de Burak’ın şahsında beka alemindeki bütün varlıkların Peygamberimize olan sevdalarını mısralara dökmüştür. Bu meseleyi ikna edici bir tarzda işleyen Bediüzzaman diyor ki: “Resûl-i Ekrem’in getirdiği nur sayesinde ahiret yurdu ve cennet cin ve insanlarla şenlenecektir. Eğer O olmasaydı, Ebedî Saadet olmayacaktı, cennetin her mahlukundan istifade etmeye kabiliyetli olan cin ve insanlar, cenneti şenlendiremeyeceklerdi, böylece cennet sahipsiz ve virane kalacaktı. 

Bülbülün güle olan aşkı, hayvanlar âleminin, bitkiler alemine şiddetle muhtac oldukları anlamına geldiği ve bu ihtiyacı dile getirmesi, için de bülbül seçildiği gibi; beka aleminin yaratıklarının da Hz.Muhammed’e (s.a.v) muhtac ve minnettar olduklarını: “ Adetâ ey Allah’ın Resûlü! Sen olmasaydın biz ne yaratılırdık, ne cennette olabilirdik, ne de Cennet nimetlerinden istifade edebilirdik!” dercesine Burak gibi varlıklar Allah’ın emriyle koşup gelmişler, onlar adına Peygamberimize karşı aşk ve sevdalarını dile getirmişlerdir. Mirac seyahatinde melekleri temsilen Cebrail, cennet hayvanlarını temsilen de Burak Peygamberimizin hizmetine tahsis edilmiştir.

13-Mi’racın mesaj ve hediyeleri nelerdir?

Yüce Allah kulu Muhammed’e (s.a.v) vermek istediği m esajları vahyetti. Beş vakit namazı, Bakara suresinin son iki ayetini, şirk koşmadan ölenlerin -günahlarını affettirmeden ölmüşlerse- cehennemde cezalarını çektikten sonra kurtulup Cennet’e gidebilecekleri müjdesini hediye etti.

Hediye denildiği zaman çoğumuz hep altın, gümüş, inci, mercan gibi takılar veya değerli eşya anlarız. “Ayetten hediye olur mu?” şeklinde itiraz edenler olabilir. Halbuki biraz düşünebilselerdi Allah’ın her bir ayetinin altında cennet gibi paha biçilmez bir hediyenin saklı olduğunu görürlerdi; hem bu dünyada, hem de ahirette.

Mesela, Cenab-ı Hak Mirac gecesinde şu emirleri Habibine verdi.

1-Allah’dan başkasına kulluk edilmeyecek,

2- Ana-babaya iyi davranılacak,

3- Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkı verilecek,

4- Cimri ve israfcı olunmayacak,

5- Çocuklar yoksulluk korkusu ve sair sebeplerden dolayı öldürülmeyecek,

6- Zinaya yaklaşılmayacak,

7- Haksız yere cana kıyılmayacak,

8- Yetim malına haksız yollardan yaklaşılmayacak,

9- Verilen söz yerine getirilecek,

10- Ölçüde ve tartıda doğruluktan şaşılmayacak,

11- Hakkında kesin bilgi olmayan şeyin dedikodusu yapılmayacak,

12- Yer yüzünde gurur ve kibirle dolaşılmayacak.

Bu emirlerin –uyulduğu takdirde- her birinin altında cennet gibi emsalsiz bir hediye saklı. Mi’raçta inen ayetlerin birinde “Allah hiç kimseye, güç ve kabiliyetini aşan bir yük yüklemez.” buyurulmaktadır. Bu ne kadar büyük bir lütuf, ihsan ve nimettir! Şayet bir görev mutlak bir mükemmeliyet içinde yerine getirilmek istenseydi, bunu kim, hangi insan yerine getirebilirdi ki. İşte Allah bunu değil, herkesin güç ve kabiliyetine göre yapabileceğini istemiştir. Bu insan için bir lütuf ve cennet değil midir? Yine aynı gece inen ayetlerin birinde de insanlık için ister uluslararası ilişkilerde, ister dinler arası münasebetlerde çok önemli ve yararlı bir noktanın altı çizilmiştir:

Bu ayet, sadece Hz. Muhammed (s.a.v) ve Kur’an-ı Kerim’e değil, aynı zamanda bütün peygamberlere ve bütün Mukaddes İlahî kitaplara inanmayı emretmiştir. Böyle bir hoşgörü İslâm’dan başka hangi dinde vardır ve nerde görülmüştür? Bundan daha büyük bir hediyeyi Allah’tdan başka kim verebilir? Bu hoşgörüyü benimseyenin dünyası ve ahireti cennet olmaz mı?

Ayrıca, Mirac’da hediye edilen beş vakit namaz da ruhun rahatı, bedenin sağlığı, aklın nuru, kalbin huzuru, müminin mi’racı ve cenneti değil mi? Süleyman Çelebi bu gerçeği ne güzel özetlemiş:

“Sen ki Mi’rac eyleyup ettin niyaz / Ümmetin Mi’rac’ını kıldım namaz

Her kaçan kim bu namazı kılalar / Cümle gök ehli sevabın bulalar.

Çünkü her türlü ibadet bundadır / Hakka kurbiyyetle vuslat bundadır.”

Bunun anlamı şudur: Yüce Allah Peygamberine sesleniyor: Ey Peygamber! Sen miraç yapıp dua ettin. Senin bir miracın oldu. Ben de ümmetin miracını namaz yaptım. Ümmetinden her kim namazını kılarsa bütün göktekilerin sevabını alır. Çünkü her türlü ibadet namazda toplandığı gibi; Allah’a yakın olma ve Ona kavuşma da yine namazla mümkün olmaktadır ve olacaktır.

Bu anlamları içeren bir hediyeyi veya hediyeleri vermek Allah’tan başka kimin gücü dahilindedir?

14-Mi’racın meyveleri nelerdir?

1-Cenab-ı Hak, peygamberimize imanın esaslarını göstermiştir. Efendimiz, melekleri, cenneti, âhireti, hattâ Mevlâ-yı Zülcelâl’in cemalini gözüyle görmüş, bizim de görebileceğimizi müjdelemiş, böylece kâinatı hiçlikten, yokluktan, perişanlık ve karma-karışıklıktan çıkarmış, Cenab-ı Hakk'ıin mektubu ve isimlerinin aynası olduğunu söylemiş, kâinatı ve bütün şuur sahiplerini sevindirmiştir. Şaşkın insanlığa, doğru yolu göstermiş, İnsana: Sen, Ezel ve Ebed Sultanı olan Yüce Mevlâ'nın bir muhatabısın, has bir kulusun, dostu, sevgilisi, kemâlâtının, kusursuzluğunun alkışlayıcısı, cemalinin hayretkârı, ebedî Cennetine aday aziz bir misafirisin, demiş, insan olan bütün insanlara sonsuz bir sevinç, sınırsız bir şevk vermiştir.

2- Ezel ve Ebedin Hâkimi, âlemlerin Rabbi, kâinatın sahibi ve varlıkların sanatkârı Yüce Mevlânın razı olduğu hayat tarzının İslâmiyet olduğunu öğrenmiş; İslâmiyetin başta NAMAZ gibi esaslarını insanlara ve cinlere hediye getirmiştir.

Acaba ayda ne var ne yok, diye merak eden, öğrenmek için trilyonlarca masrafı göze alan, her türlü fedakârlığa katlanan, anladıkça hayretten hayrete düşen insanlığın Hz. Muhammed’in (sav) milyarlarca ışık yılı ile ifade edilemeyecek mesafelere, mesafelerin ötesine olan yolculuğunu daha çok merak etmesi, gerekmez mi? Getirdiklerini anlaması icap etmez mi?

Çünkü feza pilotunun varmış olduğu ay, Yüce Allah'ın memleketinde gezen, dünyanın etrafında uçan bir sinek gibidir. Dünya, güneşin etrafında uçan bir pervane, Güneş ise binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki Mülkün Maliki Yüce Allah'ın misafirhanesinde mumdarlık etmektedir.

Adı geçen sinek, pervane ve lambalarda olup biten haberleri getiren astronotlar merak ve hayretle dinlenir de; zaman ve mekân sınırlarını aşan, Arş'a yanaşan Hz. Muhammed (sav) dinlenmez mi? Fena âleminden çıkıp, beka âlemine giren, Mevlâ'nın mukaddes işlerini, sanatının harikalarını ve Ebediyyet yurdunda rahmetinin hazinelerini gören, gelen, söyleyen şanlı Peygamberin Miraç yolculuğu hiç merak edilmez mi? Mübarek ağzından çıkan sözler hayret, teslimiyet ve muhabbetle dinlenmez mi? O şanlı Peygamberi dinlemeyenler, getirdiklerini kabul etmeyenler,. onun izinde gitmeyenler akılsızlıklarını, ilân etmiş olmazlar mı?

Acaba aya giden süper devletler aydan ne getirdiler? İnsanlığın yararına olan şeyler mi getirdiler, yoksa yıldız savaşlarından bahsetmekle, insanlığı korkutup uykusunu mu kaçırdılar? İşte Ay’ın astronotlarıyla Arşın Astronot’unun arasındaki fark!. Şair bu farkı ne güzel ortaya koymuş:

"Yirminci asrın ablak yüzlü feza pilotu / Buldun mu Ay yüzünde ölüme çare otu?

Bir odun parçasına at diye binen çocuk / Başında çelik külah, sırtında plastik gocuk

Uzaklıkları yenmiş fâtih edasındasın / Dipsizliğin dibini bulmak sevdasındasın,

Allah'a dil uzatır gibi küstah bir yarış / Farkında değilsin ki ay dünyaya bir karış.

Fezada milyarlarca ışık yolu mesafe / Seninki, saniyelik zafer, ilmi hurafe!

3- Sevgili Peygamberimiz, ölümün olmadığı ve bu dünyada iken Allah’ı memnun eden insanların ebediyyen mutlu yaşayacakları bir ülkeyi görmüş, bunun müjdesini ve ebedî saadet definesinin anahtarını getirip insanlara ve cinlere hediye etmiştir. İdam edilecek bir adama: “Müjde! Padişah seni affetti, ve sana ömür boyu mutlu yaşayacağın bir köşk tahsis etti!” denilse bu adamın sevincini ölçmek mümkün olabilir mi? İşte ölümle idam olduğunu ve olacağını zanneden cin ve insanlara Sevgili Peygamberimiz, İslamiyet’i yaşayarak Allah’ı memnun ettikleri takdirde, ebedî saadetin ve cennet köşklerinin müjdesini getirmiş, insanların ve cinlerin üzüntüsünü sevince çevirmiştir.

4- sevgili peygamberimiz, allah’ın cemalini görme meyvesini kendisi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine verilmesinin de imkân dahilinde olduğunu cinlere ve insanlara mujde vermiştir.

5- İnsanın, kâinatın çok kıymetli bir meyvesi, kâinatın sanatkârı ve sahibi olan Allah’ın çok nazlı bir sevgilisi olduğu Mi’rac’la anlaşılmış, ve bu meyveyi “En Nazlı Sevgili: Hz. Muhammed (s.a.v)” cin ve insanlara hediye etmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir canlı olan insana böyle bir müjdenin verilmesi, adi bir nefere: “Sen mareşal oldun!” müjdesinden çok daha büyük bir sevinç kaynağı olur. Çünkü bu müjde ile insan, fani, aciz, konuşan bir hayvan, devamlı ayrılık tokadı yiyen çaresiz bir varlık iken, kâinatın ve bütün varlıkların üstünde bir makam sahibi olduğu, rahmeti ve ikramı sonsuz bir Allah’ın ebedî bir cennetinde hem de hayal sür’ati ve ruhun genişliğinde, canının çektiği her şeyi bulmuş bir insan olmanın keyfini ve sefasını ancak insan olanlar anlar.

15-Mi’racı inkâr eden dinden çıkar mı?

“Müslüman’ım” diyen hiç kimsenin bu olayı inkâr etme hakkı ve lüksü yoktur. İsrâ’yı -ayetle sabit olduğu için- inkâr eden Müslümanlıktan çıkar, Mirac’ı inkâr eden de ehl-i fısk ve ehl-i bid’at olur. Çünkü bu olay hakkında icma-ı ümmet vardır. Bu olayı tereddüdsüz onaylayan, Ebubekir Sıddîk gibi “Şanlı Resûl ne diyorsa doğru diyordur.” diyen ve İslamiyeti yaşayan, onu yaşatmak için malını, canını feda eden de “sıddîk”lar kervanına katılır, Ebubekir Sıddîk’la (r.a) beraber haşr olur, onunla cennete kavuşur.

16-Mi’rac gecesinde ne yapmalıyız?

Mirac gecesinin meyvelerini toplamalıyız, adeta onları yemeliyiz ve hazmetmeliyiz.

Mi’rac’la gelen mesajı anlamalıyız ve Mi’rac’la gelen on emre kulak vermeliyiz.

Beş vakit namazın Mi’rac’la geldiğini düşünüp, namazla Mi’rac macerasını hatırlamalıyız ve her namazla adetâ Mi’rac’ı yaşamalıyız.

Bakara sûresinin son ayetlerindeki dualar gibi dualarla dua etmeli, elimizden geliyorsa Cevşen’i hatmetmeli veya bir miktarını okumalıyız.

Bediüzzaman’ın Sözler ve Mektubat adındaki kitaplarında bulunan miraç bahislerini okuyarak bir saat tefekkürle bir sene nafile ibadet etme sevabını kazanmalıyız.

Küstürdüklerimizden helallık almalıyız, annemizin, babamızın ellerini öpüp, ihtiyaçlarını karşılayıp, onları memnun etmeliyiz. Vefat etmişlerse, onlar adına hayır ve hasenat yapmalıyız.

İyiliğini gördüğümüz insanlara karşı vefalı davranmaya söz vermeliyiz.

Günahlarımızı affettirebilmemiz için bir taraftan Sadakalar vermeli, bir taraftan da, bir daha işlememek üzere günahlarımıza tövbe-istiğfar etmeliyiz.

Ölmüşlerimiz adına hayırlar yaparak, sadakalar vererek ve fatihalar okuyarak anmalıyız.

Küçüklere şefkatli, büyüklere hürmetli davranmalı, kimseyi incitmemeliyiz.

Peygamber varisi durumunda olan alimlere saygıda kusur etmemeli, ilim meclislerine koşup giderek, sohbeti dinlenebilecek alimlerin derslerine katılmalı, ilimle ve çalışmakla cehaletin, ihtilafın (didişmenin) ve fakirliğin belini kırmalıyız.

Beş vakit namazı hayatın gayesi bilmeli, bu geceden itibaren onu asla bırakmayacağımıza karar vermeliyiz. Çünkü “Nebiler Serveri, (s.a.v) Mirac’a “kab-ı kavseyn” ruhuyla yönelmişti. O, sebepler üstü yaşadığı o noktada namazla müşerref oldu ve onu hayatı boyunca da kâmil manada eda etti.” Zekat konusunda asla cimri olmamalı, asla yanlış yapmamalıyız. Kandiliniz kutlu, Mi’rac Geceniz mübarek olsun.

17-Günümüz Medeniyetinin Temellerinin Atıldığı İslam Coğrafyasının Sınırlarının Çizildiği Geceler.

Kadir Gecesinde bu günkü modern medeniyetin bilim ve tekniğin temelleri atılmış, Mirac Gecesinde de İslâm coğrafyasının sınırları çizilmiştir. Şimdi bu meseleyi biraz açalım:

Doğulu ve Batılı vicdan sahibi her araştırmacının ittifak ettiği bir gerçek vardır. O da: Bu gün dünyaya hâkim olan Modern Avrupa Medeniyeti, varlığını Ronesans’a, Ronesans da varlığını Endülüs İslâm Devletine ve dolayısıyla İslâm Medeniyetine borçludur.

İslâm Medeniyetinin kaynağı Kur’an’dır. Kur’an ise Ramazan ayında, Kadir Gecesinde inmeye başlamıştır. O gece inen ayetlerin ilkinin “İkra’=oku” diye başlaması da çok anlamlıdır. Medeniyete, ahlaka, bilime, teknik ve terakkiye giden yol okumaktan geçer. Kalkınmanın, medenileşmenin ve modernleşmenin temelinde çekirdek olarak İslâm’ın bu ilk emri vardır. Bir “İKRA’=OKU” dan böyle bir medeniyet çıkar mı demeyin. Kocaman incir ağacı da mini minnacık çekirdeğinden çıkmıyor mu? Siz çıkana değil, çıkarana bakacaksınız.

Asya, “oku” diyen kitap kendi elinde olmasına rağmen, böyle bir medeniyete sahne olma liyakat ve fırsatını kaçırdığından dolayı hayıflanmalı, hatasını itiraf etmeli, Allah’dan özür dilemeli, tevbe ve istğfar edip Kur’an’a dönmelidir. Avrupa ise gurur ve kibiri bırakıp Allah’a şükretmelidir. Ve bilmelidir ki kendisini zirvelere taşıyan medeniyet Kur’an’dan fışkırmıştır. Onun sahibi de Allah’dır. İncir ağacı bu incirler “benim hünerim” deyip kibirlenemeyeceği gibi, Avrupa da “bu medeniyet benim hünerim” deyip kibirlenemez.

“İslâm coğrafyasının sınırları Mirac Gecesinde çizilmiştir.” demiştim. Bunu da kısaca izah etmek isterim: Mirac Gecesinde Sevgili Peygamberimiz, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan alınıp Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’ya götürülmüş, orada hazır bulunan peygamberlerin ruhlarına imam olup iki rekât namaz kıldırmıştır. Böylece Peygamberimiz, bütün peygamberlerin, dinlerinin, dâvetlerinin, devletlerinin, ümmetlerinin ve topraklarının varisi olmuştur. Tevrat ve İncil gibi bütün kitapların mesajı Kur’an’da, Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa (a.s) gibi bütün peygamberlerin güzellikleri de Hz. Muhammed’de (s.a.v) toplanmıştır. Peygamberimiz, Hz. Musa’nın varisi olduğuna göre ona inanan Yahudilerin toprakları da Peygamberimizindir. Peygamberimiz, Hz. İsa’nın varisi olduğuna göre, ona inanan Hıristiyanlarıntoprakları da Peygamberimizindir. İster inansınlar, ister inanmasınlar Peygamberimiz bütün insanlığın peygamberi olduğuna göre, bu gün insanlığın yaşadığı topraklar Peygamberimizin tasarruf alanındadır. Peygamberimiz, bütün cinlerin, melek ve ruhanilerin peygamberi olduğuna göre, bunların yaşadığı âlemler de, Peygamberimizin tasarrufundadır.

Mirac Gecesinde Peygamberimiz, fena alemini geçip beka alemine girmiştir. Dolayısıyla İslâm coğrafyası dünyanın ve fizik âleminin tamamını içine almakla kalmıyor, beka alemini, öteler ötesini, hattâ bütün bir kâinati içine alıyor. “Allah’a kul olana, her şey hizmetkâr olur, Allah’ın mülkü onun mülkü haline gelir.” Kaidesince Peygamberimiz, Allah’ın son peygamberi ve en kâmil kuludur. Onun için bütün fizik ve metafizik coğrafya onun mülkü olmuş, Onun tasarruf alanına girmiştir. Allah’ın da zaten bir sözü vardır: “Yere benim salih kullarım varis olacaktır.” diye. Mirac’la sınırları çizilen İslâm coğrafyasına bu gün maalesef gayr-i Müslimler hâkimdir. Bu durum onların Salih olduğuna değil, olsa olsa Müslümanların salahetlerini kaybettiklerine delil olur. Müslümanlar, İslâm’ı hakkıyla yaşamadılar, Peygamberleri Hz. Muhammed’e (s.a.v) layık olamadılar, böylece İslâm coğrafyasını ve bu coğrafyanın yönetimlerini gayr-i müslimlere kaptırdılar. Kur’an, Müslümanları her an yeniden iman etmeye, salih olmaya ve Hz. Muhammed’in (s.a.v) çizgisini bulmaya Ona layık bir ümmet olmaya dâvet ederken; ateistleri, gayr-i müslimleri, özellikle Yahudi ve Hıristiyanları da Müslüman olmaya gasbçı, zalim ve kapkaççı olmaktan vazgeçmeye çağırıyor.

Umarım bütün insanlık Miraç’la gelen bu mesajı alır, “Arşa giden Astronot” da buluşur. Umarım insanlık yeniden bir saadet asrını yaşar. Umarım Mescid-i Aksâ, Ayasofya gibi garip ve boynu bükük mescitler hürriyetine, eski huzurlu ve nurlu günlerin kavuşur. Allah’ın rahmetinden bunu bekliyoruz ve bizi de salih kullarından eylemesini umuyoruz.

Tefsir Bilim Doktoru İlahiyatçı Yazar Dr. Vehbi Karakaş
Devamını Oku »

Allah'ın Kullar Üzerinde Hâkim Olmasının Geniş İzahı



"O, kullarının üzerinde (yegâne) hakimiyet ve galebe sahibidir. .." (En'âm, 61-).

Bil ki bu, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve hikmetinin mükemmel olduğuna delâlet eden bir başka delildir. Bunun izahı şöyledir:

Biz daha önce, bu âyetteki "üstünlüğün" mekân ve cihet bakımından olmasının murad edilemiyeceğini, aksine bundan maksadın hakimiyet ve kudret bakımından üstünlük olması gerektiğini izah etmiştik.. Bu tıpkı, "ondan daha iyi ve daha nüfuzlu..." mânasında olmak üzere, "Falancanın emri, filancanın emrinin üstündedir" denilmesi gibidir. "Allah'ın eli onların elleri üstündedir" (Feth. 10) âyeti de bu manadadır. Bu âyetten maksadın bu (hakimiyet mânası) olduğunu te'kid eden hususlardan biri de, buyruğunun, bu galibiyyetin, "fevkiyyet (üstte olma)" sebebiyle hasıl olduğunu ifâde etmesidir. "Kahr" sıfatını ifâde eden "fevkiyyet" (üstünlük) ise, cihet bakımından değil, kudret bakımından olan üstünlüktür.. Zira mekan bakımından yüksek olan şeyin bazen makhûr (yönetilen, hükmedilen) olduğu malûm bir keyfiyyettir.

Buradaki "kahr" kelimesinin izahı, birkaç yönden yapılabilir:

a) Cenâb-ı Hak, yaratması ve halketmesi ile ademi (yokluğu) kahretmiştir.

b) Allah, yoketmek ve bozmak suretiyle de, varlığı kahretmiştir (yani varlık dünyasına hükmetmektedir). Çünkü O, mümkin olan birşeyi bazan yokluktan varlığa, bazan da varlıktan yokluğa geçirir. O halde, bütün mümkinât için varlık ve yokluk, ancak O'nun varetmesi ve yoketmesi ile olur.

c) Allah Teala, herşeyi zıddı ile kahreder. Meselâ nuru zulmet ile, zulmeti (karanlığı) nur ile; gündüzü gece ile, geceyi de gündüz ile kahredip yokeder. Bunun tam bir izahı, Hak Teâlâ'nın şu âyetindedir: "De ki: "Ey mülkün sahibi Allah, sen mülkü kime dilersen ona verirsin, mülkü kimden dilersen ondan alırsın. Kimi dilersen onun kadrini kıymetini yükseltir, kimi dilersen onu alçalhrsın..." (Al-i imran, 26)

Sözün üslûp ve usûlünü iyice kavrayınca, bilirsin ki bu, sahili bulunmayan bir okyanustur. Çünkü her yaratılmışın bir zıddı vardır. Meselâ "üst'ün zıddı "alttır; "geçmiş"in zıddı "gelecek"tir; "ışığın" zıddı "karanlık"tır; "hayat'ın zıddı "Ölüm'dür; "kudret'in zıddı da acziyyettir. Aralarında zıddiyetin bulunmasının, bu şeylere "kahredilmiş, âciz, noksan" deme imkânı verdiğini anlayabilmen için, diğer haller ve sıfatları da iyice düşün. Mümkin varlıklarda bu sıfatların bulunması, [âyette, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurduğu üzere] onların kadir, kahir, zıddı bulunmaktan münezzeh, benzeri olmaktan ve şekilden uzak bir müdebbirinin bulunduğuna delâlet eder.

d) Şüphesiz bu beden, dört asıl mizaçtan (hararet,bürudet, nütubet ve yübuset) meydana gelmiştir. Halbuki bunlar birbirine zıt, birbirini sevmeyen ve tabiatları itibarı ile birbirinden uzak şeylerdir.

Binâenaleyh bunların biraraya gelmeleri, mutlaka bunları buna zorlayan bir zorlayıcının zorlaması ile olmuştur. Bu zorlayıcının, bizzat insanın kendisi olduğunu söyleyenler hatadadır. Bunu, İbn Sîna "el-İşârât" adlı eserinde zikretmiştir. Bu hatâdır, çünkü ruhun bedenle ilgisi, ancak bu karışımın ve birleşimin hasıl olmasından sonra olmuştur. Bu elementleri bir araya gelmeye zorlayan, bu birleşmeden önce mevcuttur. Bu birleşmeden önce bulunan ise, birleşmeden sonra ortaya çıkan şeyden başkadır.

Binâenaleyh bu dört asıl elementi bir araya gelmeye zorlayanın ancak Allah Teâlâ olduğu sabit olur. Nitekim O, "O, kullanma üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

Hem beden, kesîf, süffî, zulmânî (karanlık) ve kokuşabilen bir varlıktır. Ruh ise lâtif, ulvî (yüce), nûrânî, aydın, bakî ve temiz bir varlıktır. Binâenaleyh bu ikisi arasında da alabildiğine bir uzaklık ve zıdlık vardır. Sonra Cenâb-ı Hak, bu ikisini zorla biraraya getirip, herbirini diğeri ile tamamlanan ve diğerinden faydalanan bir varlık kılmıştır. Meselâ ruh, bedeni kokuşmaktan, bozulmaktan ve dağılıp parçalanmaktan korur. Beden ise ruhun ebedî saadetleri ve ilâhi bilgileri elde etme vesilesi otur. Bundan dolayı işte bu birleşme ve birbirinden faydalanma işi, ancak Hak Teâlâ'nın bu dört asıl tabiatı kahren biraraya getirmesiyle mümkün olmuştur. Nitekim O, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

Keza rûh bedene girdiğinde, ruha iki zıd şeyi yapma ve iki zıddan birini elde edebilme gücü verilir. Fakat bazan yapma tarafının, yapmama tarafına; bazan da yapmama tarafının yapma tarafına üstün gelmesi imkânsız olur. Ancak ne var ki bu üstünlük (tercih), muarızdan uzak kesin bir sebebin bulunmasıyla olur. Eğer böyle bir sebep bulunmaz ise, bir şeyi yapmak veya yapmamak imkansızlaşır.

Binâenaleyh kulun kalbinde Allah tarafından yaratılan bu sebep vasıtasıyla, failin (kulun) bazan yapmaya, bazan da yapmamaya yönelmesi, bir kahr (zorlama) yerine geçer. Böylece de Allah, kulu bu bakımdan zorlamış olur. Bu hususları iyice düşündüğünde, mümkinâtın, mahlûkâtın, âdî ve yüce şeylerin, zatların ve sıfatların hepsinin, Allah'ın kahr-u galebesi altında olduklarını, Allah'ın âmâde kılması ile musahhar olduklarını görürsün. Nitekim Allah Teâlâ, "O, kullarının üzerine kahr-u galebe sahibidir" buyurmuştur.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 9/469-470
Devamını Oku »

Ruh Hakkında



Ruh öyle bir varlıktır ki, insan onu tezkiye ettiğinde felaha erer, onu kirlettiğinde hüsrana uğrar. O mevcudatın hülasasıdır, ahiret âleminde zübde-i kainâttır. Bedenin ölmesiyle ölmez. Eğer ruh marifetlerle bezenirse Allah-u Tealâ’ya kavuşmanın müjdesini alarak ferahlar ve saadet-i ebediyeye kavuşur. Nitekim Allah-u Tealâ: “Onlar diri(hayy)dırlar ve Rableri indinde rızıklanmaktadırlar. Allah’ın fazl-ı keremiyle kendilerini verdikleriyle ferihtirler.’’ buyurmuştur.

İmam Gazali,Mearicü-l Kuds(Hakikat Bilgisine Yükseliş) İnsan yay.
Devamını Oku »

Allah'ın Birşeyi Yaratması/Takdir Etmesi




''O, göklerin ve yerin doğrudan yaratıcısıdır (Bedi'), birşeye karar verdiği zaman ona'ol'der ve o da olur”.

Şu halde, O’nun demesi ve söylemesi, icât etmesi ve doğrudan yaratmasıdır. Yazması ise sözü demektir. O’nun emrinden yaratma (ıbdâ’) doğduğu vakit o söz olur. Yerine ulaşıp, yaratılan şey ortaya çıkınca o da yazı olur. Yazılanın harfleri, feleklerin şahıslarıdır, yazılanın kelimeleri de feleklerin cisimleridir. Öyleyse âlem, Allah ın sözünün hakikati değil emrinin yazısı­dır. Zira O’nun sözü, konuşmasını ortaya koyması/izharıdır. Konuş­ması da zâtının sıfatıdır. Sıfatları kadimdir, konuşması da kadimdir, sözü de kadimdir. Âlem ise kadim değil, sonradan olmuştur (muhdes). Yazı, kadim sözden çıkmış bir eserdir ve hâdistir. Âlem, Allah’ın sa­nat hattıyla ve onun kudret eliyle yazılmış olmakla birlikte, hâdistir, sonlu ve sınırlı bir yaratıktır. Öyleyse Yüce Allah’ın yazma mertebe­lerinden ilk mertebe, doğrudan yaratmadır (ıbdâ’).

İkinci mertebe, hikmetin tarifelerini ve kelimenin anlamlarını peygamberlerin kalplerine vahiyle, evliyanın kalplerine ilhamla bı­rakmasıdır (ilhâ). Onlar (vahiy ve ilham), anlatma ve öğretmekle olur. Hikmet tarifelerini ve kelimenin anlamlarını, müminlerin kalp­lerine nurla, açmakla, başarılı kılmakla, yol göstermekle ve destek olmakla bırakmasıdır. Kur’an’da ayetlerle, haberlerde ise işaretlerle bu durumlar haber verilmiştir.

Nitekim haberlerde belirtildiğine gö­re;

Allah, Tevrat’ı kendi yazısıyla, kendi eliyle Musa’ya yazdı. Kur’an’da O: “Allah, onların kalplerine îmânı yazdı’’, “Allah, ‘elbette ben ve elçilerini kesinlikle galip gelecektir’ diye yazdı.

‘’Şüphesiz Allah, güçlü ve azizdir’’,"Rahman, öğretti Kur’an’ı, yarattı insanı, belletti ona beyânı “ demiştir.

Sonuncu ayetteki “insan” kelimesinin, insan türü olması mümkündür. Çünkü Yüce Allah, onlara bilgiyi, dille ve kalemle ifâ­deyi öğretti. (Son ayetteki geçen) “insan”ın Hz. Muhammed (a.s.) olması da mümkündür. Zira Yüce Allah Kur’an’ı ona öğretti, anlam­larını kalbine yazdı, Cibril vasıtasıyla ona vahyetti ve kendi diliyle, ümmeti ve arkadaşları için işitilip bilinen bir beyânda bulunmasını ona emretti.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu:

“O âlemlerin Rabbi-nin indirmesidir. Onu senin kalbine güvenilir ruh indirdi ki, açık Arapça bir dille uyarıcılardan olasın.”

Buna göre vahiy,levha konumundadır,içindeki Kuran, manzum yazı konumundadır. Peygamber vahiy levhasını mütalâa etti, manzum yazıdan okudu ve onu ümmetine duyurdu. Allah ona oku­mayı emretti; okumak, yazmaktan sonra olur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı kan pıhtı­sından yarattı”.

Üçüncü mertebe, müminlerin günahlarını bağışlaması ve Müslü-manlara rahmetini göstermesidir. Zira Yüce Allah, kerem ve inâyeti­nin tamlığı sebebiyle, müminlere merhamet etmeyi, cömertliğinin bir gereği saymıştır. Bu işin başı, yazı ve kayıt konumundadır. Zira bir insan, herhangi birisinin kendine borcu olduğunu iddia etse, onun bu salt iddiası dikkate alınmaz; iddiasının yanında bir Müslü­man hâkim tarafından hükme bağlanmış bir belgesi varsa onun id­diası geçerli olur ve yazılı bu belge sebebiyle hakkını alır.

İşte Yüce Allah, müminlere merhamet etmeyi vaat etti ve vaat edilenle yetin­medi, kayıttan haber verdi; müminlerin kalpleri, yazılanı dinleyerek huzura kavuşsun diye “Rabbiniz, merhamet etmeyi kendisine yazdı” dedi. Dahası O, müminlerin zanlarını doğrulamak için, duyulur bir- şeyde, dokunulan bir defterde yazısını gösterdi. O defter, Hz. Mu­hammenin şahsıdır.

Bundan dolayı Aziz ve Yüce Allah şöyle buyur­du:

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” .

O’nun şeriatını kabul eden, dinine uyan ve emrine itaat eden kimse, âlemlerin Rabbinin rahmeti sebebiyle bu dünyada merhamete uğramış, âhirette mesut ve mutlu, nimetlere gömülü ve sonsuza değin değerli kılınmıştır. Hz. Muhammed, zâtıyla rahmet değil, fakat peygamberliği ve şeriatıyla rahmettir. Onun peygamberliği, özel değil tam tersine bütün pey­gamberleri içine alan bir peygamberliktir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu:

“Elçilerden hiç birini ayırt etmeyeceğiz”

O, elçilerin mührü ve onların en üstünüdür.Yüce Allah her peygambere konuşmasından bir kitap ve sözün­den bir sesleniş (Hitâb) verdi. Allah’ın bilinmeyen kitapları vardır. Bu kitaplarda yazılan kadimdir ve değişmezdir. Kur’an, bu kitapların en tamı ve en şereflisidir; Hz. Muhammed ise onların tebligcisi, açıkla­yıcısı, ölçüsü ve terazisidir.

Bu nedenle Yüce Allah, şöyle buyurdu:

''Kitabı ve mizanı hak olarak indiren Allahtır” .

Hz. Peygamber de şöy­le buyurdu:

“Ben, bilginin terazisiyim; Ali de onun dilidir”.

Bilesin ki, Allah’ın yazması; doğrudan yaratması, müminlere vahiy ve ilhamı bırakması, Hz. Muhammed’i göndermesi, ödül ve ceza gününe kadar şeriatını koruması demektir. Onun şeriatını kimse de-ğiştiremez, hükmünü kimse bozamaz. Onun sözünde sebep aranmaz, yazısı için bir alet olmaz. Müminlerin hepsi, Allah’a, meleklere, kitaplara ve elçilere inandılar. Kafirler ise kendilerine haksızlık eden, dünyada Allah’ın kitabını mütâlâa etmekten ve dış (âfâk) levhalarında ve iç (enfus) defterlerinde onun dış ayetlerini anlamaktan mahrum kimselerdir. Esasen, Yüce Allah “Göklerde ve yerde olan şeylere bakınız” sözüyle bunu emretti.

Yine O (c.c);

“Nefislerinizde (içinizde) de vardır, görmüyor musunuz?” diye buyurdu ve “Dışarılardaki ve kendi içlerindeki âyetlerimizi onlara göstereceğiz” diye seslendi.

Münafıklar, Allah’ın âyetlerinin ve İlahî kalemle yazılmış kitap­larının ne kadar yetkin (tam) olduğunu bu dünyada anlamaktan mahrumdurlar. İlahî kalemin özünü, hareketini ve çizgi (yazı) yeriy­le buluşmasını gözler görmez. Münâfıklar âhirette, Allah’ın konuş­masından, sözlerinden ve “Onlara merhametli Rabbin söylediği selam vardır” değerli hitabının tadından mahrumdurlar.

Mümin, Rabbini, yazısıyla bilir; ârif ise kelimeleriyle O’nu bilir. Kafir ise bir harfe takılıp kalmıştır ve harfin hiç bir anlamı yoktur. Yüce Allah şöyle buyurdu: insanlardan kimisi Allah'a bir harfe takılıp kalarak kulluk eder”


İmam Gazali,Düşünme,El-Me'arifu'l-Akliyye(Konuşma ve Söz Üzerine),İnsan yay.
Devamını Oku »

Allah'ın 'Mütekellim/Konuşan' Olması



Akıllı kişinin düşünmesi ve bilmesi gerekir ki, Yüce Allah’ın sı­fatları sadece ifâde düzenleri ve işâret basamakları bakımından çoğa­lır ve birbirinden ayrılırlar. Nitekim O’nun ilmi zorda kalmış birinin duasını işitmeğe nispet edildiği zaman O’na “işiten” (Semi) denir. O’nun ilmi, büyük ve küçük her şeyi görmeye nispet edildiği zaman O’na “Gören” (Basîr) denir. O’ndan bir rızka erişildigi zaman O’na “Rızıklandıran” (Râzık) denir. İlminin gizli olanlarından birini, ilahlığının sırlarıyla ve rab-oluşunun ceberût incelikleriyle insanlardan birinin kalbine aktardığı (ifâda) zaman O’na “Konuşan” (Mütekellim) denir. O’nun bazısı işitme organıyla, bazısı görme organıyla, bazısı konuşma organıyla değildir; tersine özünün bütünlüğü sebebiyle onun tümü, iradesine göre zâtıyla düzenlidir. Nitekim O bilir ve di­ler, bir iş O’nu başka bir işten alıkoymaz. O, münezzehtir, O’ndan başka İlah yoktur. O, pek cömerttir, pek iyilik severdir.

Şu halde, Yüce Allah’ın konuşması, ikram etmek istediği kuluna ilminin gizli olanlarını aktarmasıdır (ifâda). Nitekim Yüce Allah buyurmuştur ki: “Musa sözleşmemiz için gelip, Rabbi de onunla konuşunca”, Allah izzetiyle onu şereflendirdi, kutsallığıyla onu yaklaştırdı, dostluk halısına onu oturttu, en yüce sıfatıyla onunla konuştu ve onunla zâtının ilmiyle konuştu. Dilediği gibi konuştu ve dilediği gibi işitti. O’nun konuşması, nitelik altına girmez, “var mıdır, yok mu dur” sorusuna gerek görmez, nelik ve nicelikle nitelenmez. Tersine, O’nun konuşması/kelâmı, bilmesi/ilmi gibidir, bilmesi/ilmi de istemesi/iradesi gibidir; istemesi/iradesi de O’nun sıfatıdır. Sıfatlan da zâtı gibidir. Zâtı ise tenzih ve çoğaltmaktan (teksir) yücedir. O’nun sıfatlan, yorumlamaktan (tefsir) ve ayrıntılandırmaktan (tafsil) pek yücedir. Sıfatları da açıklama ve yorumlamadan pek yücedir; O, her şeyin yaratıcısıdır ve Onun gücü her şeye yeter. Bizim bilmemiz kıt,konuşmamız azdır.Zira konuşmamız,düşünmemizin eseridir;bilgimiz de öğrenme ve düşünmemizin sonucudur.

Yüce Allah’ın bilmesine/ilmine gelince; O’nun bilmesi, aklı gerektirir (onu yaratır); O’nun konuşması da düşünmeyi gerektirir. Zira Yüce Allah, düşün­mez ama bilir; O, düşünmez ama konuşur; hatta O, bilmesi, ilimle­rin kuralı olmak üzere bilir; konuşması, sözlerin ve hallerin temeli olmak üzere konuşur. Durum bizim açıkladığımız biçimde olunca O’nun kelimeleri nasıl bilinir, sıfatlarının incelikleri nasıl sayılabilir? Bilmesinin/ilminin her kelimesi, duyumuzda bir dünyadır; kelime­lerinin her harfi, bedenimizde bir ruhtur. Her şeyi bilgi yönünden kuşatmış ve sayı olarak her şeyi saymış olunca, düşünce daima bu işi yapmayı ûstlense bile O’nun kelimelerinden birini biz nasıl yorumlarız? Nitekim Yüce Allah “De ki, denizRabbimin kelimelerini yasmak için mürekkep olsa, destek olarak bir o kadarı daha getirseydik, Rabbimin kelimeleri bitmeden önce deniz biterdi”buyurmuştur.Allah’ın konuşmasının hakikati ve iç yüzü budur.

İmam Gazali,Düşünme,El-Me'arifu'l-Akliyye(Konuşma ve Söz Üzerine),İnsan yay.
Devamını Oku »

Allah Şirk Dışında Bütün Günahları Affeder



Şüphesiz ki Allah, (insanın), kendisine eş tanımasını bağışlamaz. O (günah)tan başkasını, dileyeceği kimseler için yarlığar. Kim Allah'a şirk koşarsa, muhakkak pek büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur" (Nisa. 48)

....

Âyet, Allah Teâlâ'nın, büyük günah sahibini affedeceğine dair, biz ehl-i sünnetin en kuvvetli delillerinden biridir.

Bil ki bu âyetten, birkaç bakımdan delil çıkarılmıştır:

a) Âyetteki, "şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz" buyruğu, "Allah, şirki bir lütuf yoluyla bağışlamaz" manasındadır.

Çünkü müşrik, şirkinden tevbe ettiği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın onu vücub yoluyla "mecburî olarak"affetmesinin söz konusu olmadığı icmâ ile sabittir.

Binaenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın "Allah şirki bağışlamaz" sözü, "şirki, lütuf yoluyla bağışlamaz" manasında olursa, Allah'ın "O (günah)tan başkasını,affeder" sözünün de, şirkin dışında kalan günahları, lütuf yoluyla bağışlayacağı manasına gelmesi gerekir. İşte böylece olumlu ve olumsuz hükümler, aynı manada gelmiş olurlar.

Baksana, bir kimse şayet, "Falanca, hiç kimseye lütfederek vermez, fazla fazla verir" dese, bu sözden, o kimsenin lütfederek verdiği anlaşılır. Hatta o kimse bu sözü biraz daha açık olarak "O, hiç kimseye, lütuf suretinde hiçbirşey vermez. Ancak vücub suretiyle (mecburi olarak) daha fazlasını verir" dese, her akıllı insan, bu sözün bozukluğuna hükmeder.

İşte böylece Cenâb-ı Hakkin, şirk dışındaki günahları, dilediği kimseler için bir lütuf olarak bağışlayacağı sabit olmuş olur.

Bu sabit olunca da biz deriz ki: O zaman bu âyetten kastedilenlerin, tevbe etmemiş olan büyük günah sahipleri olması gerekir. Zira Mu'tezile'ye göre, tevbe edildikten sonra hem küçük, hem büyük günahların bağışlanması aklen vacibtir.

Binaenaleyh âyeti bu manaya hamletmek mümkün değildir. Bu da sabit olunca, geriye âyeti, ancak tevbe edilmemiş büyük günahların bağışlanması manasına hamletme yolu kalmıştır ki zaten elde etmek istediğimiz netice de budur.

b) Allah, nehyedîlen şeyleri "şirk" ve "şirkin dışındakiler" diye iki kısma ayırmıştır. Şirk dışındaki günahlara, tevbe edilmemiş büyük günahlar, tevbesi yapılmamış büyük günah ve bütün küçük günahlar dâhildir. Cenâb-ı Hak, şirkin bağışlanmayacağını, onun dışındakilerin ise affed ilebileceğini kesin olarak bildirmiştir. Fakat bağışlama hususundaki bu kesin hüküm, dilediği kimseler hakkında söz konusudur.

Binaenaleyh âyetin takdiri, "Allah şirkin dışında kalan günahları, ancak dilediği kimseler için affeder" şeklinde olur. Âyet, şirk dışındaki günahların bağlanabileceğine delalet edince, tevbe edilmemiş büyük günahların da bağışlanabileceği anlaşılır.

c) Hak Teâlâ, "dileyeceği kimseler için" buyurup, bu bağışlamayı, kendi meşîet ve iradesine bağlamıştır. Halbuki tevbesi yapılan büyük günahlar ile bütün küçük günahların bağışlanacağı kesin olup, Allah'ın meşîetine bağlanmamıştır.

Binaenaleyh bu âyette bahsedilen bağışlanmanın, tevbesi yapılmamış olan büyük günahların bağışlanması olması gerekir ki zaten elde etmek istediğimiz netice de budur.

Mu'tezile, bu son izaha şu şekilde itiraz etmiştir: "Bağışlama işinin, Allah'ın meşî'etine bağlanması, onun vacip (mutlaka yapılması gereken bir şey) olmasına ters düşmez. Baksana, Cenâb-ı Hak bu âyetten sonra, "Öyle değil. Allah kimi di/erse, onu temize çıkarır.." (Nisa, 49) buyurmuştur. Sonra biz, Allah Teâlâ'nın, ancak temize çıkartılmaya (tezkiyeye) ehil olan kimseleri, tezkiye edeceğini biliyoruz. Aksi halde bu âyet yalan olur. Yalan ise Allah hakkında muhaldir. İşte mevzubahis âyette de böyledir."

Bil ki Mu'tezile'nin, bu delillere, va'îdi ifâde eden umûmî âyetler ile karşı çıkmadan başka, nazar-ı dikkate alınacak bir sözleri yoktur. Biz de, onların karşısına vaad ifâde eden umumî âyetlerle çıkarız. Bu husustaki izahlarımız, Bakara sûresinde (81 âyetin) tefsirinde, enine boyuna ele alınmış ve ortaya konulmuştu. Bunları, burada tekrar etmenin bir faydası yok.

Vahidî, "Kitabu'l-Basîf'inde, senedli olarak, İbn Ömer (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Biz, Resûlullah zamanında, içimizden birisi, büyük günah işlemiş olarak öldüğünde, onun cehennemliklerden olduğuna şehadet ediyor (inanıyor)duk. Bu âyet nazil olunca, bundan kaçındık." îbn Abbas (r.a)da: "Ben, müşrik olarak yapılan hiçbir amelin fayda vermediği gibi, tevhid ile birlikte, hiçbir günahın zarar vermeyeceğini umuyorum" demiştir.

İbn Abbas (r.a), bu sözü Hz. Ömer (r.a)'in yanında söylemiş, o da buna karşı çıkmamıştır. Yine merfu olarak, Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edildi: damgası ile damgalanın ve o imanı ikrar edin.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 8/75-76
Devamını Oku »

Allah'ın ve Peygamber'in Rüyada Görülmesi Hakkında



Rüyânın hakikatini bilmiyen kimse rü’yâ kısımlarının hakikatlarını bilmez. Rasûl (A.S.) ve şâir Peygamberleri, ölmüş kimseleri rüyâda görmenin hakikatini bilmiyen kimse de Allah Teâlâ’yı rüyâda görmenin mânâsını bilmez.

Âmî (âlim olmıyan) bir kişi, rüyâsında Allah'ın Rasulünü gören her hangi bir kimseyi hakikaten Peygamberin şahsını, kendisini görmüş olarak tasavvur eder. Nasıl ki zihninde vâki olan bir mânâyı söz ile hikâye ve ifade ederse, zihinde çizilen her nakşı, çizgi ve resmi de hayâl, ona ait bir şekil ve sûret ile temsil eder. Zihin, mânâyı söze, hayâl da şekle bürür.

Rasûl-i Ekrem’i hayâtında hiç görmemiş olan bir adam onu rüyâsında görmek ile hakikaten onun şahsını görmüş olduğunu bilmem ki nasıl tasavvur edebilir?

Rasûl-i Ekrem’in nâşı Medine’deki ravzasına konulmuştur. Bu kabir açılmamıştır. Mübarek vücûdu, uyuyan birinin görebileceği bir yere çıkarılmamıştır. Eğer onun rüyâsında gördüğünü Rasûl-i Ekrem’in kendisi diye kabul edersek o zaman O'nu bir gecede bin adamın uyku halinde bin yerde ve bin türlü şekilde ve sîmâda görebileceğine inanmak lâzım gelecektir.

Halbuki, bir şahsın bir hal ve durumda iki yerde, uzun, kısa, genç, kâhil ve ihtiyar olarak iki şekilde tasavvur edilmesinin mümkün olmadığı hususunda vehim de akla yardım eder.

Her kimin bilgisi, bu tasavvurun bozukluğunu kavramazsa,muhakkak o akıl noksanlığı yüzünden hakikatin ve mânânın berisinde isim ve resim, şekil ve sûret ile kanaat etmiştir. Ona itâp etmek uygun olmadığı gibi hitap etmek, bu meselenin hakikati üzerinde konuşmak da lâyık olmaz.

Olur da belki o, gördüğüne, onun yani Allah’ın Rasûlü’nün misâlidir diyecektir. Bu takdirde ona: onun şahsının misâli mi, yoksa şekil ve sûretten arınmış olan ruhunun misâli midir? denilecektir.

Eğer o, gördüğüne: onun yani eti ve kemiğinin vücûda getirdiği şahsının misâlidir derse, onun şahsı, rûhunda ha- yallendirilmiş ve hissedilmiş, iken şahsına ne hâcet var ki? denilir.

Sonra, her kim rüyâsında Peygamber’in ölümünden sonra onun şahsını ruhsuz olarak görmüş ise, sanki o Peygamberi görmemiş, ancak Peygamber’in (A.S.) hareket ettirmesi ile hareket eden bir cisim görmüştür.

Bu itibarla o adam nasıl olur da Resulü Ekrem’in şahsının misâlini görmekle Peygamber‘in hakikaten şahsını görmüş olur!

Doğrusu sudur; adamın gördüğü, Resul-ı Ekrem'in peygamberlik mahalli olan mukaddes ruhunun misâlidir Onun gördüğü o şekil ve sîmâ, Peygamberin ne ruhudur ne de cevheri. Onun şahsı da değildir. Ancak ve gerçekten onun Peygamberlik misâlidir.

Eğer Rasül-i Ekrem efendimiz hazretlerinin ;


«Her kim beni rüyada görürse hakikaten beni görmüştür, çünki şeytan benim şeklime giremez.''

sözünün mânâsı nedir? denilirse; cevap olarak şöyle deriz: bunun mânâsı, Peygamber olarak gördüğü şekil ve şahıs, ancak Hazreti Peygamber ile kendisi arasında ona hakkı bildiren vâsıtanın bir misâli olmaktır.

Nitekim Peygamberlik cevheri yani Rasül-i Ekrem'in vefatından sonra Peygamberlikten baki kalan mübârek rûhu, renkten, şekilden ve suretten münezzehtir. Fakat bu ümmete kendisini tanıtmaları, şekilli, renkli bir suret alan doğru bir misâl vâsıtası ile oluyor.

Nübüvvet cevheri bunlardan münezzeh olunca Hak Teâlanın zâtı da her türlü şekil ve suretlerden onun gibi münezzeh olur. Fakat Allah'ın kula tanıtılması, hiç bir şekil ve rengi olmıyan hakiki ve mânevi cemâle misâl olmaya lâyık olan güzel süratlerden nurâni veya başka türlü mahsus (hissolunan) bir misâl vâsıtası ile olur.

İşte bu vasıf ve kemâldeki misâl Hak Teâlâ’yı tanımakta doğru ve gerçek bir vâsıta olur da uykudaki adam «Ben rüyâda Cenabı Hak'kı gördüm» diyebilir. Onun böyle söylemesinde: «Allah'ın zatını gördüm» demek mânâsı yoktur.

Nitekim «Rüyada Peygamberi gördüm, diyenin sözünde de: «Peygamber'in kendisini ve ruhunu yahut yalnız şahsını gördüm'demenin manâsı yoktur. Ancak bu sözün mâ nâsi: onun rûhunun misâlini görmüş olmaktır.

Eğer, Peygamber’in misli vardır. Fakat Allah Teâlâ’nın hiç bir sûretle misli yoktur. Binaenaleyh; «Allah’ın misâlini gördü» demek hasıl olur? denilirse, şöyle deriz; bu soru, misil ile misâlin farkını bilmemekten ileri gelmiştir Evet, misâl, misilden ibaret değildir. «Misili bir şeyin diğer bir şeye bütün sıfatlarında eşit olması yani tam dengi, eşi ve tıpkısı demektir. Halbuki misâlin, bütün sıfat ve hallerde eşitliğe ihtiyacı yoktur. Bir şeyin bir başkasına aşağı yukarı bazı hal ve sıfatlarda eşit olması, kısacası benzeri demektir, meselâ; aklın bir mânâsı vardır ki o başkası ile benzeşemez. Aklın misli yoktur fakat misâli vardır.

Bize göre, güneş akla misâl sayılabilir. Çünki aralarında tek bir hususta münâsebet vardır. O da şudur; his edilenler yani gözle görülebilecek şeyler güneşin ışığı ile hissolunur. Akıl edilebilenler yani zihnin alabileceği şeyler de akıl ile bilinir. Bir şeye gösterilecek misâl hususunda bu kadar bir münâsebet yeterlidir. Sultan, rüyâda güneş ile temsil olunur. Ay da veziri temsil eder. Halbuki sultan ne şekilde, ne de taşıdığı mânâda güneşe; vezirde görünüşte aya benzemezler. Bunlardaki benzerlik ancak manevi ve tek yöndeki bir münasebettir. Sultanın herkesten üstün bir makamı ve her şeyin üzerinde bir hakimiyeti, umumi bir tesiri vardır, işte güneş de bu hususta sultana bir münasebet arzeder.

Ay da güneşin ziyâsını dünyaya aksettirmekte güneş ile dünyâ arasında bir vâsıtadır. Vezir de bunun gibi sultanın adâlet ve hâkimiyet eserini millete yaymakta bir vâsıta olması itibariyle mütenasiptirler. İşte bu anlattığımız münâsebetler sebebi ile güneş sultanın, ay da vezirin misâli olurlar. Ama biribirlerinin misli değildirler. Hak Teâlâ Kur’an-ı Hakimde; «Allah göklerin ve yerin nurudur. Nurunun misâli bir mişkât (lamba yatağı, abajur) gibidir ki İçinde büyük bir kandil (ampul) vardır, kandil, cam İçindedir. Cam da sanki bir inci yıldız... Mübarek bir ağaçtan tutuşturulur. Bir zeytinden ki ne doğulu, ne de batılıdır. Yağı ateş dokunmasa bile hemen ziya veriverecektir. «Nur üstüne nur….» (Nur 24/35)

Şimdi bu âyette zikredilen mişkât, cam, ağaç ve zeytin yağı İle Cenâbı Allah’ın nurunun nerede benzerliği vardır? düşünülmelidir!

Hak Sübbânehu ve Teâlâ :«Gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de yüze çıkan köpüğü götürdü.» (Ra’d 13/17) buyurdu. Bunu da Kur’an’a misâl olarak zikretti. Halbuki Kur'an ezelî bir sıfattır. Onun asla misli yoktur. O halde nasıl oluyor da su ona misâl teşkil edebiliyor! Neticede: rüyâlar vardır ki,Allah’ın Rasulüne süt veya ip görmek suretiyle» arz edildi de Cenâbı Peygamber bunların neyi temsil ettiğini haber vermek için: «Süt islâmdır, ip ve Kur’an'dır.» dedi.

Kur'an'a misâl teşkil edecek şeyler sayısızdır. Şimdi düşünelim! Süt ile İslâmiyet, ip ile Kuran arasında ne mümâselet yani benzerlik vardır? Bu olsa olsa, sütün hayâtımızı besliyen maddi bir besin;İslamın da iç hayatımızı yaşatan mânevi bir gıda olmasıdır. İp ise; kurtuluş için kendisine yapışılan bir âlet, Kur’an da (manevi hastalık ve felâketlerden) kurtulmak İçin sıkı tutulacak bir nimet oluşudur.

İşte bunların her biri misâldir, misil değildir. Evet hakikaten İslâm'ın da Kur'an'ın da misil yoktur.

Allah Teâlâ’ıiın ise hiç bir misli yoktur. Ama, ona kendi sıfatlarından alınma, akla uygun münâsebetler kurarak bir çok misâller söylenmektedir.

Allah Teâla eşyayı nasıl yaratıyor, onları nasıl biliyor,nasıl kelâm ediyor, kendi zatına mahsus kelâmı nasıl oluyor? Artık biz doğru yolu tutmak isteyene bildirdik ve tanıttık. Bunların hepsini insan ile temsil ettik. Eğer insan kendini bu sıfatlardan tanımamış olsaydı, Hak Teâlâ hakkındaki misâli anlıyamazdı.

Allah Teâlâ hakkında misâl câizdir, fakat misil batıldır. Çünki misâl, bir şeyi açıklıyan, izâh eden söz, manâ veya halden bir şeydir. Misil ise; bir şeyin diğer şeye her bakımdan benzemesidir.

Eğer, söylediğiniz bu tahkik ve gerçekleme Allah'ın rüyada görülmesine izâfe olunmaz, belki Peygamberin rüyada görülmiyeceğinl ifâde edebilir. Çünki hakikaten rüyâda görülen onun aynı, kendisi, değil misalidir. Rasul-i Ekrem'in;Beni rüyâda gören hakikaten beni görmüştür kelâmı bir nevi câiz görülmedir ki manâsı: sanki o beni görmüş ve o görmüş olduğu misâlden işittiğini de âdetâ benden işitmiş gibi demektir, denilirse; Cevap olarak şöyle deriz; «Ben rüyâmda Allah Teâlâ'yı gördüm» diyen kimsenin de demek istediği budur, bundan başka değildir. Ama bu sözü ile: «Ben Hak Teâlâ’nın Zâtını, kendisini gördüm» demek isterse hayır, asla doğru değildir. Çünki Allah Teâlâ’nın mukaddes zâtının görülmeyeceği hakkında bütün din bilginleri ve Islâm filozoflarınca ittifak hâsıl olmuştur.

Halbuki uyuyanın, rüyasında Allah'ın zâtı ve Peygamberin kendisi sandığı bir misâli görmesi câizdir. Bu hal rüyalarda görülüp durmakta iken nasıl inkâr edilebilir?

Gerçi o Peygamberi bizâtihi görmemiş ise de bir topluluğun rüyada Peygamberi görmüş olduğu haberi kendisine tevatür edilmiştir. Yalnız (rüyada görülen ve O'dur diye) inanılan misâl doğru da olabilir, yanlış da.

Doğru olmasının mânâsı: Allah Teâlâ Peygamber ile onu rüyâda görene bazı işleri tanıtmak ve bildirmek için rüyâsının aralarında vâsıta yapmıştır. Evet, Allah Teâlâ'nın kudretinde, kulu ile onu hakkı ulaştıracak olan bu vâsıtanın benzerini yaratmak vardır. Bu hal mevcut iken onu inkâr etmek nasıl mümkün olur?

Eğer, Peygamber'in rüyâda görülmesi câizdir hükmüne varıldığında burada kasdedilen caiz oluş ,peygamber hakkında mutlak mânâda ele alınmalıdır. Allah hakkında ise böyle mutlak olarak ele alınan hususlardan yola çıkarak câizdir hükmü verilemez. Onun hakkında hüküm, ancak izin verilen hususlardadır, denilirse; cevâbımız şudur: Hakikaten Cenâb-ı Hakk’ı rüyâda görmenin ıtlakına, yâni her hangi bir misâl ve şekilde görülmesine izin gelmiştir. Çünki (salâtü Selâm ona olsun) : Allah’ın Resûlü:

«Rabbimi en güzel surette gördüm» demiştir. İşte bu hadîs, Hak Teâlâ’nın hakkında bir şekil ve sûret isbat etmek hususunda gelmiş olan haberlerde ileri sürülen delillerden birisidir.



İmam Gazali,İki Madnun
Devamını Oku »

Eş'ârî'nin Cübbâî'ye Sorduğu Üç Kardeş Meselesi



c) Bu düşmanlığın izahı hususunda anlatılan bir diğer şey de şudur:

Şeyh Ebu'l Hasen el-Eş'ârî, hocası Ebu Ali el-Cübbâî'nin meclisinden ayrılıp, onun mezhebini terkederek onun görüşlerine karşı itirazları çoğalınca, aralarında büyük bir soğukluk meydana geldi.

Derken, günlerden bir gün, Ebu Ali el-Cübbâî, bir sohbet meclisi düzenledi. O mecliste, bazı alimler de bulunuyordu. Şeyh Ebu'l-Hasen de o meclise giderek, Cübbâî'nin gözüne görünmeden bir köşeye oturdu ve orada bulunan ihtiyar kadınlardan birisine, "Ben, sana (şimdi) bir mesele öğreteceğim; binaenaleyh sen bunu şu hocaya anlat ve de ki: "Benim üç tane oğlum vardı. Bunlardan bir tanesi, son derece dindar ve müttakî İdi. Diğer birisi ise, alabildiğine küfre ve fıska dalmıştı. Üçüncüsü ise, baliğ olmamış bir çocuktu. Derken, bunların üçü de taşıdıkları bu sıfatlar üzerine öldüler. Bu durumda, muhterem hocam, bunların hallerinin ahirette ne olacağını bana haber verir misin?"

Bunun üzerine Cübbâî dedi ki: "Zahid olan, cennetin üstün derecelerinde bulunmaktadır. Kâfir olan ise o da cehennemin derekelerinde bulunmaktadır. Çocuğa gelince, kurtulmuş kimseler cümlesindendir..." der.

Ebu'l-Hasen el-Eş'arî, yanındaki (ihtiyar kadına), "Ona de ki: "Şayet çocuk, zâhid ve muttaki olan kardeşi için tahakkuk etmiş olan o yüksek derecelere varıp ulaşmak istese, o bunu yapabilir mi?..."

Bunun üzerine Cübbâî, "Hayır, çünkü Allah o çocuğa şöyle der: "O, bu yüksek mertebelere, kendini ilim ve amel yolunda yorup yıprattığı için ulaşmıştır. Halbuki sen, böyle değilsin..." der.

Bunun üzerine Ebu'l-Hasen, (yanındaki bu ihtiyara), "Ona şöyle de: "Bu durumda, şayet o çocuk "ya Rabbe'l-alemîn, benim günahım yok! Çünkü buluğa ermeden beni öldüren sensin. Şayet bana mühlet verseydin, belki de ben, muttaki ve dindar olma hususunda, zahid olan kardeşimi geçerdim!..." derse!.." dedi...

Cübbâî, "Allah o çocuğa, "Ben, yaşaman halinde azacağını, inkâra sapacağını ve cehenneme girmeyi hak edeceğini biliyordum. Sen bu hallere düşmeden önce, ben senin faydanı düşünüp seni çabuk öldürdüm ki azapdan kurtulasin" dedi.

Bunun üzerine Ebu'l-Hasen, sen ona de ki: "Şayet o kâfir ve fâsık olan kardeş, cehennemin en alt tabakasından başını kaldırsa ve "Ya Rabbe'l-âlemin, ya erhame'r-rahimtn, ey hâkimler hâkimi! Küçük kardeşimin buluğa ermesi halinde kâfir olacağını bildiğin gibi, benim de böyle olacağımı biliyordun. O halde ne diye, onun maslahatını gözettin de benimkini gözetmedin.." derse..

Bunu anlatan ravî, "Söz buraya gelince, Cübbâî cevap vermekten aciz akldı, sesi soluğu kesildi. Etrafı araştırınca da, Ebu'l-Hasen el-Eşarî'yi gördü ve bu meselenin ihtiyar kadından değil, ondan sâdır olduğunu anladı."

Ebu'l-Hüseyn el-Basrî'nin Üç Kardeş Sorusuna Cevabı

Cübbâî'den dört asır kadar sonra gelen Ebu'l-Hüseyin et-Basrî, (Eş'ârî'nin) bu sorusuna cevap vermek isteyerek şöyle demiştir:

"Biz, bu üç kardeş hakkında, sizin ileri sürdüğünüz cevaba razı olmuyoruz. Burada bizim, sizin ileri sürdüğünüzün dışında iki cevabımız bulunmaktadır."

Ebu'l-Hüseyn el-Basrî, sözüne devamla, "Vereceğimiz bu iki cevap, alimlerimizin, hakkında ihtilaf ettiği "Allah'a, kulunu mükellef tutması vacib midir, değil midir?" meselesine dayanır. Bu cümleden olarak Basralılar, "Yükümlü tutmak, sırf bir lütuf ve ihsandır. Bu, Allah'a vacib değildir" derken; Bağdatlılar, "Bu, Allah'a vacibtir" demişlerdir.

Binaenaleyh, biz bu meseleyi Basralıların görüşüne bina edersek, Allah Teâlâ o çocuğa, "Ben, bir lütuf olsun diye, zâhid olan kardeşinin ömrünü uzattım ve onu mükellef tuttum. Binâenaleyh zâhid kardeşine bu şekilde bir lütufta bulunmamdan, ayntsıyla sana da lütufta bulunmam gerekmez" diyebilir. Ama biz bunu, Bağdatlıların görüşüne da-yandırırsak, o zaman Allah'ın cevabı "Kardeşinin ömrünü uzatmak, ona mükellefiyetler yöneltmek, onun hakkında bir lütuf ve ihsan olmuştur. Bundan, başkasına ulaşan bir zarar olmamıştır.

İşte, bu sebepten ben, bunu böyle yaptım.. Ama senin ömrünü uzatıp mükelleftik müddetini artırmamdan başkası mutazarrır olabilirdi. İşte bu sebeple, bunu senin hakkında yapmadım, aradaki fark da meydanda!" şeklinde olur" demiştir.

İşte, Ebu'l Hüseyn el-Basrî'nin şahsen olmasa da mezhep itibariyle üstadı olan Cübbâî'yi, -daha doğrusu onun inandığı ilahını-Eş'ârî'nin mezkur sorusundan kurtarmak hususundaki çaba ve gayretlerinin özeti bundan ibarettir.

Ebu'l-Hüseyn'in sözünü cevaplamadan önce deriz ki: Kul ile Allah arasında meydana gelen bu ince münazara ancak Mu'tezile'nin görüşüne göre doğru olabilir. Ama, bizim alimlerimizin görüşüne gelince, kul ile Rabbi arasında, kesinlikle böyle bir münazara söz konusu olamaz. Aksine, kul Rabbine, "Niçin bunu yaptın?" veya "Niçin bunu yapmadın?" dahi diyemez.

Binaenaleyh, Allah'ın düşmanlarının ehl-i sünnet değil, Mu'tezile olduğu sabit olur. Bu da, bizim gayemizi takviye edip, maksadımızı ortaya koyar.

Sonra biz şöyle diyoruz: Ebu'l-Hüseyn el-Basrinin, "Allah'ın, kişinin ömrünü uzatması ve onu mükellef kılması bir tütuftur.

Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakk'ın bu lütfunu, dilediği bir kimseye tahsis edip vermesi caizdir.." şeklindeki, birinci cevabına gelince,

biz deriz ki bu söz kabul edilemez. Çünkü Allah Teâlâ'nın onlardan birisinie lütufta bulunup diğerine bulunmaması, Allah hakkında kabîh, çirkin bir şeydir. Çünkü, ikincisine de lütufta bulunması Allah için zor bir iş değildir. Ve O'nun mülkünde, hiçbir noksanlığa da yol açmaz.

İkincisi de böyle bir lütfa muhtaçtır. Bu şekildeki kaçınma ve imtinalar, şehadet aleminde de kabîh ve çirkindir. Baksana, bir kimse, bütün herkes için duvara asılmış olan aynaya bakmaktan başkasını men etse, o kimsenin yaptığı bu şey çirkin görülür. Çünkü bu kimse, kendisine hiçbir zararı dokunmayan, faydası da olmayan bir şeyden faydalanmaktan başkasını men etmiştir...

Binaenaleyh, (bir şeyin) güzel ve çirkin olduğuna aklın hükmetmesi kabul ediliyor ise, burada da kabul edilsin.. Eğer aklın hükmetmesi makbul değilse, bu kesinlikle hiçbir yerde makbul olmaz ve sizin mezhebiniz de tamamen bâtıl olmuş olur.

Binaenaleyh, (Ebu'l-Hüseyn el-Basrî'nin verdiği) bu cevabın, fasit ve çürük olduğu sabit olmuş olur. Onun ikinci cevabı da fasittir.

Bu böyledir, zira bizim, "Onu mükellef tutmak, bir zarar ihtiva eder" şeklindeki sözümüzün manası, "Bu yükümlülük, bizatihi böyle bir zarar taşır" şeklinde değildir. Aksi halde bu mefsedet ve kötülüğün, herkes hakkında devamlı bir şekilde bulunması söz konusu olur ki, bu bâtıl ve yanlıştır. Aksine bunun manası, "Allah Teâlâ, bu şahsı mükellef tuttuğunda, bir başka insanın kendiliğinden, kabîh bir fiili seçeceğini ve tercih edeceğini biliyordu.

Binaenaleyh, bu kadar şey, Allah Teâlâ'nın onu mükellef tutmayı terk etmesini gerektirmiş olsaydı, aynen bunun gibi o kâfirin de, onu mükellef tuttuğunda küfrü tercih edeceğini bilmiş olması gerekirdi. Bu sebeple onu da mükellef tutmayı terketmesi gerekirdi. Bu ise, Allah'ın kâfir olacağını bildiği kimseyi mükellef tutmasının çirkin olması demektir. Eğer bu meselede gerektirmiyorsa, orada da gerektirmez" şeklinde olur.

Ebu'l-Hüseyn el-Basrî'nin, "Allah'ın, bu mükellef tutma sırasında, bir başkasının kabîh bir fiili tercih edip seçeceğini bilmesi halinde, mükellef tutmamasının vacib olduğunu; ama Allah'ın, bu mükellef tutma sırasında o şahsın kabîh olanı tercih edeceğini bildiğinde, onu mükellef tutmaması vacib olmaz" şeklindeki görüşüne gelince, bu sırf bir tehakkümdür {delilsiz davadır).

Böylece, Ebu'l-Hüseyn'in dört asır sonra, ince ve çok hassas düşünerek ortaya koymuş olduğu bu cevabın zayıf olduğu ve Allah'ın düşmanlarının bizim alimlerimiz değil, Mu'tezile olduğunun apaçık olduğu sabit olur. Allah en iyi bilendir.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 10/173-174
Devamını Oku »