Her Günah İçin Tevbesiz Af Beklenebilir mi ?



“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Ama bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar."(Nisa,48,116)

Bu ayetten anlaşılıyor ki Yüce Rabb’imiz, sadece müşrik olarak ölen kimseleri bağışlamayacaktır. Ama bunun dışındaki kimseleri, dilerse bağışlayacaktır. Ayrıca Allah Teâlâ’nın, büyük günahlardan kaçınan kimselerin küçük günahlarını bağışlayacağına dair söz verdiğini de biliyoruz. Fakat adam öldürmek, zina etmek, anne ve babanın haklarını gözetmemek gibi büyük günahlardan birini ¡işleyen kişi, ne sebeple olursa olsun, tevbe etmeye imkânı olduğu halde tevbe etmeden ölmüşse böylesi bir günahkâr kişinin affe­dilmesi beklenebilir mi? Bu hususta da ümit devam etmeli midir?.- İşte bu konu, ehl-i sünnetten olan ilim adamları ile mu’tezilî görûş sahip olanlar arasında tartışılmaktadır;

Elbette Allah Teâlâ'nm, dünyada ve ahirette bir kulu için dileyip yapmak istediği bir şeyi engelleyecek hiçbir güç yoktur; O mutlak güç sahibidir... "Allah sana bir iyilik yapmak istediği zaman, onun fazlından yapacağı bu iyiliği engelleyebilecek hiçbir güç yoktur.'' (Yunus,107)O halde Allah, bir şeyi murad etmişse, bu olur mu. olmaz mı, şeklinde tartışmak bile abesle iştigaldir... Ama suç ve ceza Allah'ın vaadi ve vaadleri, Allah'ın adaleti gibi temel ilkeler açısın­dan konuya yaklaşıldığında tartışmanın sona ermesi de mümkün değildir. Kullar hayatta olduklan ve yaşama ümit ve imkânları devam ettiği sürece Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmemelidirler. Fakat inkâr etmediği halde büyük günahlardan birini ya da bir kaçını işlemiş, tevbe etmeden ölmüş olan kimseler için de bu ümit devam etmeli mi? Kanaatimizce asıl tartışmaya açık olan husus budur...

Ehl-î sünnetten olan ilim adamlarına göre, inkâr olmadığı süre­ce büyük ve küçük günah mü'mini dinden çıkarmaz. O sebeple günahkâr olarak ölmüş olan kişi mü’mindir ve Allah'ın onu affetmesi umulur. Mesela İmam Maturidî demiştir ki, “Gerçekte küfür örtmek demektir; günahkâr kişi Rabb'inin nimetlerini örtmemiş ve hakkını inkâr etmemiş ki imanı batıl, kendisi de kâfir olsun Örfte iman, işitmek ve tasdik etmek demektir; günah sahibi hiçbir konuda Allah'ı yalanlamadığına göre, o mü'mindir.”(Maturidi,Tevhid,syf;334) affı da beklenebilir ‘’"Sadece şirk, tevbe ile affedilir, diğerleri ise kişinin nail olacağı faziletlerle bağışlanması caiz olduğu gibi yapacağı iyiliklerle de örtülür.(Maturidi,age,338)

Mutezile mezhebinden olan ilim adamlan ise, bilhassa büyük günahtan dolayı tevbe etmemiş olan bir kimsenin affedilmesini ummayı makul bulmuyorlar. Mesela Zemahşeri, şirkin dışındaki günahlarla ilgili ayette söz konusu edilen bağışlamanın, suçlunun tevbe etmesi şartına bağlı olduğunu savunuyor. O, tevbe etmeden öldüğü takdirde, büyük günah işleyen kimsenin atfedilebileceğini teklemeyi, şaşılacak bir beklenti olarak değerlendirmiş ve şöyle demiştir; "Allah'ın, haksız yere bir mü'mini öldüren kimse ile ilgili Nisa 92. Ve 93.ayetlerdeki hükmünü okuyup duran Resulullahın;’’Allah katında dünyanın tamamen yok olması,bir müminin öldürülmesinden daha hafiftir’’Yarım kelime ile de olsa bir müminin öldürülmesine katkıda bulunan kimse,kıyamet gününde alnında Allah'ın rahmetinden ümidi kesiktir, ibaresi yazılı olarak gelecektir.' hadislerini işiten ve İbn Abbas’ın da: ‘Tevbe etmedikçe mü'minin katili affedilmez’sözünü bilen bir kimsenin, büyük günah işleyip de tevbe etmeden ölen birinin affedileceğini ummasına şaşmamak mümkün değildir!..."

Allah'ın rahmetinden ümidi kesiktir, ibaresi yazılı olarak gelecektir.' hadislerini işiten ve İbn Abbas’ın da: ‘Tevbe etmedikçe mü'minin katili affedilmez’sözünü bilen bir kimsenin, büyük günah işleyip de tevbe etmeden ölen birinin affedileceğini ummasına şaşmamak mümkün değildir!..."(M.Ali Sabuni,Ahkam Tefsiri,1/497-498)

Furkan suresinin 70. ayetinden de anlaşılabileceği gibi bu üç büyük günahtan birini ya da hepsini işlemiş olan bir kişi, zama­nında ve kabul şartlarına uygun olarak tevbe edip büyük bir piş­manlıkla Allah'tan bağışlanmasını dilemeli, iman etmeli ve geri kalan hayatını salih amel ile geçirmelidir. Tevbe etmeyi ihmal etmiş olsa bile en azından İmam Maturidî'nin dediği gibi kötülük­lerini örtebilecek iyilikler, salih ameller ile bir kısım faziletlere nail olmalı, kalan ömrünü sırat-ı müstakim üzere sürdürmelidir. Aksi halde büyük günahlardan sakınmamış, bunlardan birini ya da hepsini işlemiş olup da ömrü boyunca hiç tevbe etmemiş; kendisi­ni ıslah edip Allah'a yönelerek salih amel işlememiş kimselerin, mü'min de olsa bağışlanmalarını beklemek elbette şaşılacak bir şeydir! Kaldı ki Allah Teâlâ'nın "Siz, yasaklanan büyük günahlar­dan kaçınırsanız, biz sizin diğer günahlarınızı örter, sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdiririz."(Nisa,31) buyururken, büyük günah­lardan kaçınmayı mü'minlere bırakmış olduğu da bilinmektedir!

Özellikle büyük günahlar husususunda geleceği ihtimallere bı­rakmak, güvenilir bir yol değildir. Çünkü Cenab-ı Hak, ancak dile­diği kimsenin şirkin dışındaki günahlarını bağışlayacağını söyle­miştir. Bunda, dilerse bağışlamaz anlamı da vardır. Ya bağışlamaz­sa!

Aynca Allah, büyük günahlar olarak bilinen Allah'tan başkası­na dua eden/şirk, haksız yere adam öldüren ve zina eden kimseler hakkında: İsrafa dalmayan ve daima orta yolu takip eden mü'minler, (...) Allah'la birlikte başka bir tanrıya dua etmezler, haksız yere Allah'ın yasakladığı cana kıymazlar ve zina etmezler. Bıılan yapanlar, cezalarını bulurlar. Bunların azabı kıyamet gü­nünde kat kararttırılır ve cehennemde önemsiz kişiler olarak ebedi kalırlar," (Furkan,68-69)dedikten sonra hemen devam eden ayette de şöyle buyurmuştur:

"Ancak tevbe edip iman eden ve salih amel yapanlar başkadır, Allah onların seyyielerini hasenata çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır ve engin merhamet sahibidir."(Furkan,70-71)

Görülüyor ki Allah Teâlâ büyük günahların bağışlanmasını tevbe etme, iman etme ve salih işler yapma şartına bağlamıştır. 0 sebeple "Büyük günahlar için mutlaka tevbe şarttır." görüşü, ina­nan kimsenin lehine bir görüştür. İhmal edilmeye gelmez!

M.Zeki Duman,5 Surenin Tefsiri
Devamını Oku »

Allah Teâlâ’ya Kulluk etmenin Hikmeti


Teklif Meselesi





Allah Teâlâ’nın, kullarına yapılması gerekli işleri teklif etmesi; kulların, uşaklarına yaptıkları teklife benzemez. Çünkü efendilerin köle ve uşaklarına vermiş oldukları işlerin, emir ve yasakların, yapılmasında emir sahiplerinin, mutlaka maddî ve manevî, istifâdeleri vardır. Emir ve yasakları bu maksatla vermişlerdir.


Hâlbuki Hakk Teâlâ’nın, kullarına verdiği emir ve yasaklarda böyle bir maksadı yoktur ve o işlerin görülmesindeki faydalar hiç kendisine âit değildir. Allah’ın, kuluna teklifi kulun faydası içindir. Efendinin kuluna teklifi ise tam tersine efendinin kendi istifâdesi içindir. Kul, kendisinin muhtaç olmadığı şeyleri kölesine, uşağına teklif etmez.


Fakat Allah Teâlâ’nın, kullarına teklifi, doktorun, hastasına yaptığı teklifleri gibidir. Bunların yapılmasındaki fayda hep hastaya âittir. Doktor da bu emir ve yasakları sırf onun iyiliği için vermiştir.


Hastanın ateşi yükselince doktor ona soğutucu şeyler içmesini emreder. Ateş düşürücü haplar verir. Doktorun onların içilmesine hiç ihtiyacı yoktur. Hastanın onu içmesi, doktora ne fayda verir ve ne de içmemesi bir zarar getirir. Fakat fayda ve zararın ikisi de hastaya aittir. Doktor, ancak ona fayda ve zararını anlatan bir mürşit, selamet yolunu gösteren bir hidâyetçidir. Eğer hasta, doktorun bütün tavsiyelerini tamamıyla tutarsa hastalığından şifâ bulur, halâs olur. Şayet onlara uymaz ve yapmaz ise hastalığı devam eder ve helâk olur. Hastanın kurtulması veya ölmesi, doktoruna göre eşittir. Çünkü onun yaşamasına ve ölmesine kendisinin hiç bir ihtiyacı yoktur. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri, hastalıkların şifâsı için şifâ veren sebepler yaratmıştır. Bu da: hayırlar, iyilikler yapmak ve nefsi, temizleyici mücâhedeler ile hevâ ve heveslerinden menetmektir.


Evet, nefsi kötü huylardan kurtaran haller, ameller vardır. Onu âhirette tehlikelere atan fenâ huylar da vardır.


Nitekim bedene, mizaca zarar veren hal ve hareketlerde bulunmak dünyada hastalıklar getirir. Tehlikelere götürür. Kötü huylar ve Allah’ın yasak ettiği şeyleri yapmak dünyâ hayatındaki zehirlenmeler gibi âhiret hayatına nisbetle zehirleyici hal ve hareketlerdir.


Bedenîn sağlığını korumak için nasıl bir tıp ilmi ve-tababet var ise ruhun ve nefsin saadetini sağlayan doktorluk da vardır. Bütün Peygamberler -hepsine salât ve selâm olsun- bu konuda birer ruh doktorudurlar. Halkı salâh yoluna irşâd ederler, kalpleri temizlemek yolunu öğretirler.


Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri:


“Nefsini temizleyip parlatan gerçekten muradına erdi. Onu kirletip gömen de eli boş kaldı.” (Şems 9-10) buyurdu.


Doktor şunları yap dedi, şunları da yapmaktan menetti Artık bundan sonra hastanın hastalığı ya artar veya iyiliğe döner, diye hatırlanıldıktan sonra hastalığı arttı denilirse, akla ilk gelen şey : “hastanın doktorun emir ve yasaklarını tutmadığıdır.” Hastalığı şifâ bulunca da : “doktorun kanununa riâyet ettiği, perhizde kusur etmediğidir.” Gerçekten bazen öyle hastalıklar vardır ki doktorun dediklerini yapmadığı halde hastalığı artmaz, iyiliğe döner. Doktorun emir ve tavsiyelerine riâyet etmediği halde hastalığın uzamaması, her halde muhâlefet ettiğinden dolayı değildir. Belki o doktorun emretmiş olduğu sağlık tedbirlerinden başka bir yolla, sağlık yoluna girmiş olmasındandır.


İşte bunun gibi takva da, kalp ve ruh hastalıklarını kalplerden çıkaran, bir perhiz ve korunma çaresidir. Beden hastalıkları, dünyâ hayâtını mahvettiği gibi, kalp ve ruh hastalıkları da, âhiret hayatını elden kaçırtır.


Bir başka misâl verelim:


İnsanlara hükmeden padişahlardan biri, meclisinde, huzurunda ve yanında bulunmayan başka bir yerdeki tebaasından bazısına, para ve binek göndermek suretiyle yardımda bulunur. Bundan maksadı onun kendine yakınlık mertebesine erebilmesi ve bu sebeple mesut olabilmesi için kendi tarafına, huzuruna teveccüh etmesini arzu eylemiş olmasıdır. Kendisi, mülk ve memleketi idâre hususunda hiç de ona muhtaç olmadığı halde bu yardımı yapmıştır.


Hem de onu bir işte kullanmamasını da kafasına koymuştur. Sultan tarafından kendisine gönderilmiş olan eşyanın kadir ve kıymetini, farz edelim ki adamcağız gereği veçhile, takdir edemedi de bineği, vasıtayı çaldırdı yahut öldürdü veya öldürttü. Yolluğu da şuraya buraya harcadı bitirdi. Harçlıksız, azıksız kaldı, kul bu hareketiyle hem sultana, hem de ayağına kadar gelen nimete nankörlük, kâfirlik etti. Eğer o vâsıtaya binerek yoluna çıksaydı ve yolluğu da onun yolunda harcamış olsaydı, Sultana saygı gösteren, nimetin kadir ve kıymetini bilen, şükreden bir kimse olurdu.


Tabiidir ki bu hal ve hareketi ile yani vasıtaya binmesi ve parayı harcamış olması ile, sultana bir menfaat sağlamış olmazdı. Zâten sultan ona bunları böyle şahsî menfâat kasdı ile de göndermiş değildi ve onun huzuruna girmek teklifinde de kendi şahsına âit bir fayda yoktu. O ancak bu ihsan ve irâdesi ile o kulun saadetini, onun mesut olmasını arzu etmişti. Ne zaman bir kul, efendisine, onun arzu ve isteğine, uyar; onun kendi iyiliği için verdiği emirlere riâyet ederse, hem o emre ve onu verene saygı göstermiş, hem de bu yüzden elde ettiği iyilik ve nimetin kadrini bilmiş,yani şükreden kullardan olmuştur. Şâyet emre muhâlefet eder de ondan doğacak nimetleri elde edemez ise, onun bu muhalefeti, düpedüz saygısızlık, ahmaklık ve nankörlük olur.


Allah Teâlâ’nın yanında, Celâline ve her yerde müstağni olmasına nispetle, kâfirlerin küfürleri veya imana gelmeleri eşittir. Lâkin O kullarının kâfir olmalarını hoş görmez. Çünkü kâfirlik kullarına yaraşmaz. Onları ıslah etmez. Mutlaka kötü insan yapar. Şakavete sevk eder. Nitekim doktor dahi hastasının ölümünü arzu etmez de, onu bundan kurtaracak ilâçlar verir. Sultan da böyle.. Hiç bir suretle muhtaç olmadığı, şahsına veya mülküne bir fayda sağlamasını ummadığı bir kulunun, tebeâsından birinin, kendi şahsına zararlı bir harekette bulunmasından, emirlerine, fermanlarına riâyet etmeyerek başını belâlara sokmasından zindanlara girmesinden, kendisinden uzaklaşmasından memnun olmaz.


Bilâkis tebeâsını iyiliği ve rahatı için verilmiş olan emir ve fermanlara, kanun ve nizâmlara riâyet ederek, kendisine yakınlaşmak suretiyle saâdetini arzu eder. Hâlbuki sultan, o kimsenin ne kendine yakınlığına ve ne de kendinden uzak kalmasına muhtaç değildir. İşte Allah’ın teklifini de bunun gibi anlamak doğru olur. Evet, Çünkü taâtlar iyilikler, yararlı işler; Allah’ın emrettiği her şey, maddî ve mânevi hastalıklara birer devâ ve dermandır. Ma’siyetler, Allah’ın yasakladığı şeyler de, beden ve ruh sağlıklarını bozan birer zehirdirler. Bu zehir kalplere tesir eder. Bundan ancak selim kalp, günah kirinden paklanmış bir ruh ile Allah’a gelenler, Onun huzuruna çıkanlar kurtulur. Mutedil bir mizâca sahip, bütün azaları hastalıktan salim olanların sağlık içinde yaşamak, saâdetine sahip oldukları gibi.


Doktorun hastasına: “İşte sana fayda ve zarar verecek şeyleri bildirdim. Eğer beni ve tavsiyelerimi dinler isen menfaati kendine; şayet dinlemez de aksini yaparsan doğacak zarar da yine kendine aittir”, demesinin gayet doğru ve tabîi oluşu gibi Hakk Teâlâ Hazretleri de Kur’an’ında:


“Artık kim doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiş ise onun faydasi kendine; kim de sapıtmış, doğru yoldan çıkmış ise onun da zararı kendinedir.” (Yunus,108) Diğer bir yerde de :


“Kim bir iyilik yaparsa kendi faydasına, kim de bir kötülük işler ise o da kendi zararınadır” (Casiye, 15) buyurması da daha doğru ve tabiîdir.


Sağlığın, hayatın ve soyun devam ve bekâsı için kurulmuş olan ilâhî nizâmların, tabii kanunların gerektirdiği, bir işi bırakanın ve menettiğini yapanın gördüğü ceza ve çektiği minnet ve uğradığı kötü âkibete gelince: bu ona Allah tarafından bir gazab ve intikam olarak verilen bir cezâ değildir.


Meselâ: kadını ile cinsi münasebeti bırakan bir kimseye, evlatsız bırakmakla, azab etmesi, çocuğunu emzirmeyeni, çocuğunun ölümü ile, cezalandırması; yiyip içmeyi bırakanı, açlık ve susuzluk ile, kıvrandırması; ilâcı kullanmayanı, hastalığın ıstırabı ile, çırpındırması gibi…


Allah Teâlâ’nın kullarına gazabı ise: iylâm, incitmek ve acıtmak istemesinden bambaşkadır. Sebep ve neticeleri malûm hayat ve tabîat kanunlarına muhalefet etmenin gerektirdiği cezaların gayrısı olan ve sebebi birden apaçık bilinmiyen amellere âit cezâ ve musibetlerdir. Hayât nizâmlarına muhalefet etmenin cezasında istisnâ ve gecikme yoktur. Bu cezalar hemen verilir ve sebepleri de bellidir. Sebep ve netice esasına bağlıdır. Nitekim sebepler ve bunların eserleri yani sebepler ve neticeleri şu dünya hayatında biri birini çeker, olaylar meydana getirir. Bunlar da; sebepleri sebep kılan Hakk Teâlâ’nın takdir ve tertibi iledir. Bakarsın bazı sebepler; elemler, kederler hâsıl eder. Bazı sebepler de; lezzetler, zevkler verir. Bu dünyadaki geçici (elem ve zevklerin âkibetlerini ahirette ne kazandıracakların ancak Peygamberler bilir.             .


Tâatların, ma’siyetlerin, iyiliklerin, kötülüklerin öbür dünyanın elemlerine ve zevklerine nisbeti aynen bunun gibidir.


Ma’siyetlere neden cezâ verilmiştir?


Kötülük neden elem verir? diye sormak:


Hayvan zehirden neden ölür?


Zehir neden ölüme sebep olur?


İnsan bedeni niçin zehirden müteessir olacak halde yaratılmıştır?


Zehir bedene tesir eder de beden niçin zehire müessir olmaz? diye bir şeyler sormaya benzer.


Allah Teâlâ Hazretleri insanın ruhunu, niçin faziletler yükseltecek, sâadet verecek; reziletler de onu alçaltacak, perişan edecek kabiliyette yaratmıştır? demek de buna benzer.


Allah Teâlâ yarattığı canlı varlıkları, yedirip içirmeden, doyurmaktan, beslemekten; ilâç aldırmadan derdine derman vermekten; cinsî münasebette bulundurmadan da çocuk yaptırmaktan ve emzirmeksizin büyütmekten katiyen âciz değildir. Fakat O, canlı, cansız bütün varlık âleminde vukua getireceği oluşlar için sebep ve neticeler tertip eylemiştir. HER VÂKIAYI BİR SEBEBE BAĞLAMIŞTIR. DİĞER DEYİMLE: HER SEBEP BİR NETİCEYİ MEYDANA GETİRİR. HER VÂKIANM MUTLAKA BİR SEBEBİ VARDIR. SEBEPLER ZİNCİRİNİN HER HALKASI KENDİNDEN SONRASINA BİR SEBEP VE KENDİNDEN ÖNCESİNE BİR NETİCEDİR. Her vâkıanın sebep ve netice olarak vücut bulmasında, Cenab-ı Hakk’ın vâkıaları sebeplere bağlamasında nice sır ve hikmetler vardır ki, onları yalnız kendisi ve bir kaçını da, ilimde râsih olanlar bilir. Bunu bilmek şaşılacak bir şey değildir. Asıl şaşılacak olan, insana hayret veren kâinattaki esaslı ve hiç aksamayan, sabit ve değişmez kanunlardır ki; beşerî bilgiler, fen, teknik, hayât, medeniyet, hep bu illet ve malûl (sebep ve neticenin), diğer ifâde ile: akılları durduran İlâhî plânın değişmez, şaşmaz tatbikidir.


Hayatıma yemin ederim ki, âlemdeki bu hayrete şayan hikmet ve nizâmın sırrını ve sebeplerini idrak edemeyenlerin mutlaka akıl ve basîretinde, gerçeği görebilmekte, hakka hidâyetinde bir eksiklik vardır. Böyle olmasaydı yani kâinatın nizamı İlâhî ve mükemmel bir plâna bağlı olmasaydı; bitki ve koyun, davar, keklik, tavuk gibi itidale en yakın olan ve yapı itibariyle en latif hayvanların rızık ve nasipleri zâyi olurdu.


Bir bitkinin, kemâli, kendinden, bir derece üstün olan hayvana gıda (besin) olmaktır. Evet bir hayvan bitkiden ayrılan şeylerle bitkiye varlık veren maddelerin kendi bedenine geçmesi ile) hayatını devam ettiriyor. Bir bakıma hayvan, bitkinin parçalarını kendinde toplamış olmak itibariyle âdeta bitki oluyor. Hayvanın kemâli de budur. Kesilmiş, bir hayvanın insana nisbeti de bunun gibidir. (İnsan da hayvan? besinlerle yaşar) insanın da ADN cennetindeki meleklere nisbeti böyledir. Nitekim Hakk Teâlâ :


 “Melekler onların üzerine her kapıdan girerler.” (Râd, 24) buyurmuştur.


Bazı müdafaasız hayvanların bir kısım yırtıcı hayvana besin olmasına gelince: yırtıcı ve zararlı hayvanlarda siyasî ve tıbbî o kadar çok faideler vardır ki bunları siyâset er- bâbı ve doktorlar bilir. Bir misâlle açıklıyalım:


Azîz ve Hakîm olan Allah’ın takdirine, bu küllî ve şaşmaz nizâmın bütün eşya ve varlıklarda hüküm sürmesine taaccüp eden kimsenin misâli, âdeta bir a’mâ gibidir. Kör adam bir saraya girmiş, sarayın salonuna konulmuş olan süs eşyalarına, sırça ve cam takımlarına toslayınca bunları mutfak eşyası sanarak, konak sahibine:


—     Aklınızdan zorunuz mu var, niye bu eşya ve takımları yerlerine koymadınız?!. Yahut: (onları yersiz ve plânsız sanarak),


—      Niçin yol üstüne, ayakaltına bıraktınız? demiştir. Onlar da cevap olarak:


—     Yok canım; eşyanın her biri yerli yerinde bulunmaktadır. Bozukluk, onlarda değil, onları görecek gözün olmamasından ileri geliyor, demişlerdir.


Bir de: (burnundaki “kokuları bozan” hastalık sebebiyle) koku almıyan bir ahşem de, önüne, güzel kokulu ud ağacı, çiçek saksıları ve kokulu meyvaları koyanı, bunların burada yer kaplamaktan başka ne faydası var da koyuyorsun! diye kınar. Ona cevap olarak meselâ: şu ud ağacının odunluktan başka faydası de vardır. Çok güzel bir koku yayar. Odalar, meclisler bunun ile kokulanır. Şimdi senin bu kokuyu almana burnundaki koku bozan hastalığı yani haşm manidir, denilir.


Burada başka bahisler ve sorular da vardır. Bunlardan biri şudur: Gerçekten Hakk Teâlâ Hazretleri bir şeyi emrettiği halde nasıl olur da ondan bahsetmeyi menediyor? Halbuki, basîret ancak bir şeyden bahsetmekle hâsıl olur, diyen bulunur. Buna cevap şöyledir:


Bu yersiz bir hayret ediştir. Çünkü bir işin vukûu, sağlam ve kat’î bir inancı, yahut hakîki bir bilgiyi gerektirir. Kesin inanç ise tasdik ve îmân yolunda mücerret bir taklîd ile bilinir meydana gelir.


Bilgi ve marifet de burhân ile burhanı elde etmek de o işten bahsetmek ile hâsıl olur. Bu itibarla insanların topu birden, bahsetmekten menedilmemiştir. Ancak, bahsin inceliklerine ve burhânın hakîkatlarına ermeyen âciz ve idrâki zayıflar menedilmiştir.


Bunun misâli şudur: Doktor hastaya bir ilâç içmesini ’emreder. Fakat bu hastalığa dermân olmasının sebebini araştırmaktan meneder. Çünkü hastanın idrâk seviyesi onu kavramaktan âcizdir. Araştırmak onu yoracak, anlamaktan âciz kalacaktır. Bu yüzden de hastalığı artacak, netice itibariyle zararlı çıkacaktır.


Gerçi pek nâdir hastalar vardır, zekîdir. Tıp yoluna girmiştir. Hastalıkların sebepleri hakkında bilgi edinmiştir. Bunları araştırma ve eşelemekten alıkonulmaz. Hatta bunlara kendi hastalığı için verilen ilâçların halinden, münâsebetlerinden bahsedilmesi de menedilmez. Bilakis, onun kuru ve kısa bir söze inanmayacağı, körükörüne bir taklidçi olamayacağı anlaşılır ise gereken izâhat da verilir. Çünkü zekâsı müsâittir. Hastalığın sebeplerini anlayabilecektir. Hastalığını ve ona münâsip ilâcın verildiğini bilince de ilâç ile meşgul olacaktır. Önem verecek ve tavsiyeleri tamamıyla yerine getirmeye çalışacaktır.


Şayet durumu ve tedâvi yolunu anlamaz ise ilâç ve tavsiyelere riâyet etmekten de yüz çevirecek olursa ona hastalığını ilâç ve tavsiyelerin uygunluğunu anlatmak lâzımdır Bilgi ve idrâk kabiliyeti yeterli olan da sorgu ve sualden, düşünme ve araştırmadan menedilmemelidir. Ancak hastalar içinde böyleleri pek azdır. Çokları akıl ve idrâk bakımından zayıftırlar.


İşte dinî ve şer’î meseleler de sebep ve hikmetleri bilmek ve onlardan bahsetmek de bu kâbildendir.


İnsanların, hayvanları kendilerine itâat ettirmesine gelince; meselâ: tenezzüh yerlerine parklara ve güzel şeylere bakmak için gezen, yaya giden, ayaklarını çalıştıran bir kimseye:


-Bakın şu adama! Ayaklarını gözlerine hizmetçi yapıyor ve onları onun hizmetinde yoruyor. Halbuki ayak da onun, gözleri gibi bir organıdır. Buna ne oluyor da birini diğerinin rahatı için yoruyor, birini diğerine hizmetçi yapıyor? denilir. İşte bu, düşünce ve sorular hep eşyalardaki kadirleri ve mertebeleri bilmemektendir. Fakat akıllı olan şu hakikati iyi bilir:


“Kâmil olan dâima nâkıs olanla beslenir. Noksan, zayıf ve aciz, olan da kâmil olanın hayatı için musahhar kılınır. Onun fayda ve hizmetinde tutulur.” Bu da hikmetin ta kendisidir, bunda zulüm ve haksızlık yoktur. Çünkü zulüm: “Başkasının mülkünde tasarruf etmektir.” Halbuki Hakk Teâlâ, kendi mülkü içinde bir başkasının mülküne tesadüf etmez ki onda tasarrufu zulüm olsun! Bu gerçeğe göre Allah’tan zulüm vâki olması tasavvur olunamaz. Doğrusu kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf etmek, istediğini yapmak hakkına mâliktir. Bu itibarla Onun bütün yaptıkları zulüm değil, adalet olur.


Yine akıllı olan bilir ki İlâhi vahiy, gerçek şeriat, hak din, “aklın almıyacağı hiç bir şeyi getirmez, ileri sürmez” sözü ile mümkün görmediği ve muhâl olarak kabul etmiş olduğu bir şeyi, meselâ: Allah Teâlâ’nın kendisi gibi bir Allah yaratmasının yahut da biri birinin zıddı, aksi olan iki şeyin bir yerde, bir noktada birleşmesinin mümkün olmadığına aklî burhânın delâlet ettiğini söylemek isterse; din ve şerîat bunu reddetmez, kabul eder.-Eğer o: “aklın alamayacağı ve aklî burhân sözü ile aklın idrâk edemediği bir şeyin künhü ve hakikati idrâk ve ihâta olunmaz, demek, isterse, işte bu hüküm her yerde, bâhusûs fizik, kimya ve tababet ilminde doğru değildir. Meselâ: mıknatısın demiri kendine çekmesi ve hâmile bir kadının bir tür yılanın üzerinde yürümesiyle çocuğunu düşürmesi gibi. Ve bundan başka birçok eşyada kendilerine mahsus hassalar, özellikler vardır. .


İşte bunlar aklın almadığı şeylerdendir. Akıl bu hassaIardan her birinin hakîkatı üzerinde durmaz ve kendi başına bunların sırrına vâkıf olamaz. Hem de onun muhâl olduğuna hüküm vermekten geri dönmez. Halbuki: Aklın almadığı her şey haddi zâtında muhâl değildir. Meselâ; biz ateş ağacını ve ateş çıkarmasını görmeseydik ve birisi de bize: “Ban hakikaten bir odun parçasını odun parçasına sürttüm de ikisi arasından mercimek büyüklüğünde kırmızı bir şey çıktı. Bu kızıl madde şu şehri ve içinde bulunan her şeyi yedi, bitirdi. Canlı, cansız o’ kadar çok çeşitli şeylerden hiç birisi onun içine girmedi, onun cisminde ve hacminde bir ziyâdelik yapmadı. Üstelik o kendi kendini de yedi. Neticede ne kendi kaldı ne de bu şehir ve eşyası…” diye çok garip bir haber vermiş olaydı biz ona: “böyle şey olmaz, bunu akıl kabul etmez.” der idik.


Halbuki bu: “ateş ve onun hassasıdır” his bunu tasdik eder, göz ateşi ve yaptığını görür, beş duyumuz bu olguyu doğrular. Fakat akıl bundaki sebeplerin sırrını, hakîkatını kendi burhânı ve delilleri ile keşfedemez. Edemeyince de: “mümkün değildir, muhaldir.” der. Hâlbuki muhâl değildir. Madde ve hadise meydandadır.


İşte şerîat, dini emir ve yasaklarda aslında, muhâl olmayan iç yüzü hakkiyle bilinmeyen bunun gibi acayip şeyleri ihtivâ eder ki, hakîkaten onlar aklın sahasından uzaktır. Uzak ile ınuhâl arasında fark vardır: Akıldan uzak olan şey; işitilmemiş, görülmemiş şeydir. Muhâl ise; olması tasavvur edilemeyen şeydir.


Gelelim Allah Teâlâ’nın:


“O Allah yaptığından, yapacağından sorulmaz. Onlar ise sorumludurlar.” (Enbiyâ, 23) kelâmına, bir de : “Yarabbi bu kıyamet gününde beni niçin a’mâ olarak hasrettin; halbuki ben dünyâda görürdüm. (Tâhâ, 124-125) âyetine,


—     Soru, bir şey sormak, bazan mutlak olur. Ve bununla ilzâm kasdolunur. Meselâ: filân filân ile munâzara yaptı, ona bir sual yöneltti, denir. Fakat bazan da suâl mutlak olur ve onunla bir haber ve bir mesele sorulur. Talebenin hocasına bir şey sorması gibi, Hakk Teâlâ Hazretlerine ilzâm için aslâ soru tevcîh edilmez, Ona yaptığından yapacağından sorulmaz, cümlesi bu manâdadır. Çünkü ona ilzâm manâsında kullanılan “niçin, neden? denilemez. Fakat bir haber ve bir mesele sormak ve anlamak istemek meselesi böyle değildir.


“Yarabbi beni kör haşrettin, hâlbuki ben hakîkaten görüyordum” kelâmından da maksat budur. Bu sorulara cevap, bunlardaki maksadı izah, husûsunda bu kadar söylememiz kâfidir. Biraz zekâ ve dirâyet ile taklid seviyesinden yükselip istidlâle, tahkik ve istidlâl mertebesine, erişemeyenler, helâk olanlara katılır. Fayda vermeyen kiyâsetten (zekâdan) Allah’a sığınırız. Çünkü cehalet (bilmemek) kurtuluşa, halâsa faydasız kiyâsetten daha yakındır. Şiir :


İnsanların ayıpları, kusurları içinde,


Kâmil olabileceklerin eksik kalması gibisini görmedim.



Kaynakça:


İmam Gazzâli trc: Dr.Sabit ÜNAL İki Madnun [Kitap]. – İzmir : İlahiyyat Yay., 1988. s.24-35


https://ismailhakkialtuntas.com/2012/01/16/teklif-meselesi-allah-tealaya-kulluk-etmenin-hikmeti/

Devamını Oku »

Bazı Sorular ve Cevaplar

Bazı Sorular

Arş'ın Su Üzerinde Olmasının Hikmeti?

Birinci soru: Arşın, gökler ve yeryüzü yaratılmadan önce, su üzerinde bulunduğunun anlatılmasının faydası nedir?

Cevap: Bunda birkaç bakımdan, Allah'ın kudretinin çok mükemmel olduğuna bir delâlet bulunmaktadır: a) Arş, göklerden ve yerden daha büyük olmasına rağmen, su üzerinde bulunmaktadır. Binâenaleyh, şayet Cenâb-ı Hak, ağır olan şeyi direksiz olarak tutmaya kadir olmasaydı, bunu yapması mümkün olmazdı. b) Allah Teâlâ, suyu, herhangi bir şey üzerinde olmaksızın tutmuştur. Aksi halde, âlemin kısımlarının sınırsız olması gerekirdi ki, bu da bizim bahsetmiş olduğumuza delâlet eder. c) Allah, yaratılanların en büyüğü olan Arş'ı, altında bir direk, üstünde bir bağı olmaksızın, yedi kat göğün üzerinde tutmuştur ki, bu da yine bizim bahsettiğimize delâlet eder. 29[29]

Yaratılışın İlk Merhalesi

İkinci soru: Şu rivayet doğru mudur? "Ey Allah'ın Resulü, Rabbimiz, gökleri ve yeri yaratmadan önce nerede idi?" denildi de, bunun üzerine Hz. Peygamber: "O. hem altında hem de üstünde hava bulunan bir bulutta idi" buyurdu!

Cevap: Bu rivayet zayıftır. Evlâ olan, meşhur olan haberin kabul edilmesidir ki, o da Hz. Peygamber (s.a.s)'in: "Allah vardı: O'nunla beraber hiçbir şey yoktu. Sonra, Arşı da su üzerinde idi "30[30] şeklindeki sözüdür. 31[31]

Allah'ın Kullarını İmtihan Hikmeti

Üçüncü soru: Cenâb-ı Hakk'ın "hanginizin ameli daha güzel olduğu (hususunda) sizi imtihan etmek için" ifâdesindeki lâm, Allahu Teâlâ'nın, gökleri ve yeri. mükellefleri denemek için yaratmış olmasını iktizâ eder. Binâenaleyh, bu husustaki durum nasıldır?

Cevap: Bu sözün zahiri, Allah teâlâ'nın, bu büyük âlemi, mükelleflerin menfaati için yaratmış olmasını gerektirir. Bu görüşü, bazı kimseler benimsemiştir. Bu hususta her bir kısmın, diğerinin benimsemiş olduğu görüşün dışında izahları bulunmaktadır.' O görüşleri açıklamak, bu kitaba uygun düşmez. "Allah'ın fiil ve hükümleri, kulların maslahatlarına bağlanamaz!" diyenler şöyle demişlerdir:"Bu ifâdenin başındaki ta'lîl, illet lamı, zahir durum itibariyle gelmiş olup, bunun manası, şayet, "Allahu Teâlâ, öyle bir nizama göre iş yapmıştır ki, şayet fayda gözeterek işlerini yapması caiz olan bir kimsenin yapması halinde de sadece bu maksad göz önünde tutulurdu."

Neticeyi Bilmek İçin Allah'ın İmtihana İhtiyacı Yoktur

Dördüncü soru: İmtihan etmek, ancak işlerin neticelerini bilmeyenler için söz konusudur. Halbuki bu, Allah hakkında imkânsızdır. O halde imtihan etmek, Allah hakkında nasıl düşünülebilir? Cevap: Bu sözü biz. Cenâb-ı Hakk'ın Bakara süresindeki {Bakara. 21) ayetinin tefsirinde detaylı biçimde ele aldık.Bil ki Allah Teâlâ, bu âlemi, mükellefleri deneyip imtihan etmek için yarattığını beyân buyurunca, işte bu. haşrin ve neşrin kesinlikle tahakkuk edeceğine hükmetmeyi gerektirir. Zira, denemek ve imtihan etmek, iyilikte bulunana rahmet ve mükâfaat, kötülük yapana da ceza tahsis edilmesini gerektirir. Bu da ancak, mead'i ve Kıyameti kabul etmekle tamamlanır.

İşte tam bu sırada Hz. Muhammed (s.a.s)'e hitâb ederek: "Andolsun ki, "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" dersen, kâfir olanlar mutlaka. "Bu. apaçık bir aldatmadan başka birşey değildir" derler" buyurmuştur. Bu, "Onlar, bu sözü kabul etmez ve öldükten sonra dirileceğini söylemenin yanlış olduğunu söylerler" demektir.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/510-511
Devamını Oku »

İnsanın Seçme ve İhtiyar Etmesi Hakkında



Bu husustaki sözün özü şöyle demektir: Kusursuz olan uzuvlar, asıl olan sıhhatleri ile, birşeyi hem yapmaya, hem yapmamaya; hem işlemeye hem de işlememeye elverişlidirler. Bu eşitlik mevcut olduğu sürece, uzvun o iki {yapma ve yapmama) yönlerinden birisi için değil de, diğeri için bir kaynak olması imkansız olur. Aksi halde mümkin olan bir şeyin, bir müreccih olmaksızın tercih edilmiş olması gerekir ki bu imkansızdır.

İşte insan,bir fiilde kendisi için daha çok fayda ve daha çok iyilik bulunduğu neticesine varırsa, o kimse bu yönün (yapma yönünün) kendisi için, bunun zıddı (olan yapmamadan) daha hayırlı olduğuna hükmetmiş olur. Kalbte böyle bir inanç meydana geldiği zaman, o işi yapma tarafı, yapmama tarafına üstün gelmiş olur. Eğer kişi bu tarafın, diğer taraftan daha hayırlı olduğuna hükmetmiş olmasaydı, onun faili olması (o işi yapması) imkânsız olurdu.

İnsanlardan bir fiilin sâdır olması, insanın bu fiili yapmanın yapmamaktan daha hayırlı olduğuna hükmetmesine bağlı olunca, insana ait bu fiil, ihtiyarî ve iradî (ihtiyara ve iradeye bağlı) diye isimlendirilmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Buna göre eğer: İnsan bazan, kendisi için bir hayır değil, bir şer olduğunu bildiği halde, kendisini öldürür, yüksek uçurumlardan aşağı atar?" denilirse,

biz deriz ki: "İnsan bu öldürme sebebi ile, bu ölümden daha büyük bir belâdan kurtulacağına inanmadığı müddetçe, intihara yellenmez. En büyük zarar ve belaya nisbetle, daha küçük olan zarar, bir şer değil bir hayır sayılır. İşte bu durumda soru düşer. Allah en iyi bilendir.



Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 11/86-87.
Devamını Oku »

Şefaat Hakkında



Peygamberlerin hepsine (salat'ü selâm olsun) ve Allah dostlarının (velîlerin) şefâat etmelerine gelince:

Bilinmelidir ki şefâat; ilâhî huzurdan Peygamberlik cevherine doğan bir nûrdan ibârettir. Bu nûr,ayni zamanda Peygamberden, Peygamberlik cevheri ile münâsebet kurmuş ve münâsebeti çok büyük bir sevgi ile; sünnetleri sıkı tutmak ve çok salâvât getirmek sağlamlaştırmış olanların cevherine ve ruhuna da yayılır.

Bunun misâli: Güneşin ışığı gibidir ki, suya düşünce muhakkak ziyâsı yansıyacak ve bu da her yerde değil, ancak suya yakın olan duvarda ve duvarın da yansıma kanununa göre belirli bir yerinde olacaktır. Hem de ziyanın o belirli yere aksetmesi, orası ile su arasında ve durum itibariyle hâsıl olan bir münâsebete bağlıdır.

Bu münâsebet ise duvarın diğer mahallerinde mevcut değildir. Ziyanın duvarda parladığı o mahal, öyle bir yerdir ki burası su ile sudaki ziyâ mahalli arasında, bir çizgi çizilecek olursa bu çizgi ile o yer arasında meydana gelen açı, suyun dış yüzü ile güneş arasında meydana gelen açıya denktir. Ondan ne dar, ne de geniş değildir, eşittir. İki açı da aynı derecededir.Bunun benzerliği açıktır. Söz götürmez, istiyen tecrübe edebilir. Böyle biri birine eşit iki açı ancak duvarın bu özel mahallinde olabilir. Suya düşen güneşin ziyâsının su çevresindeki duvarda yansıyacağı yer, ancak duvarın bu biri birine eşit iki açının teşekkül edebi leceği özel yeridir. Başka yerinde olmasına imkân yoktur. Duvardaki yansıma alanından suya bakan bir göz güneşi gökte değil suyun içinde görür. Bu misâl hakikaten çok parlaktır.

İşte şu iki hakikati temsil eden güneş ışınının suya vurduğu, sudan da yansıma ile belirli bir mahalle geçtiği gibi Allah’ın nuru da Peygambere doğar, Ondan da kendisi ile hakîki ve kat’î münâsebet kurmuş olanlara geçer. Aynı zamanda da İlâhi nura kavuşan bir insan kendisinden Peygamberini ve ondan da Allah’ı görür. Nitekim ziyânın aksetmesindeki duruma âit maddî münâsebetler, bazı özellikleri gerektirdiği gibi İlâhi nûrun da Peygamberden yansıması hususundaki aklî ve mânevî münâsebetler de, mânevi cevherlerde ruhâni maddelerde bu özel mahallere lâyık olan gönüllere ihtiyaç gösterir.

Kimi, tevhîd istilâ ederse, Allah’ın birliğinin âlemlerdeki tecellisi bütün varlığını kaplarsa, muhakkak ki onun İlâhî huzur ile münâsebeti kuvvetlidir. Vâsıtasız olarak kalbine İlâhî nûr yağar. Bunlar Peygamberlerdir.

Kimi de, sünnet içiyle, dışıyla sarar ise, Peygamberin bütün sünnetlerini yapmıya can atar ve Peygambere tam manasiyle uyar ve ona uyanları (ashâbını, onların tam izinde ve yolunda gidenleri, âlimleri, kâmilleri) sever, ve fakat vahdaniyyeti mülâhazada Allah’ın birliğini ve birlik tecellîlerini müşahede ve tefekkürde ayağı râsih olmazsa yani İslâm ve îmân sahasında yüksek bir âlim olmazsa, onun İlâhî huzur ile münâsebeti, ancak vâsıta ile sağlanır ve o ilâhi nuru almakta vâsıtaya muhtaç olur.

Nitekim güneşe açık olmıyan duvar, güneşe açık olan suyun vâsıtasına ihtiyaç gösterir.Bu misâle esas olan meselede duvar yerinde olan erenlerde gönüllerine ilâhi nurun doğması ve Hakkı görebilmesi için Peygambere ve ona candan bağlanmağa muhtaçtır.

Dünyâ işlerinde yapılan yardım ve şefâatın hakikati da işte bunun gibi bir sultan-vezir misâline döndürülür ki, vezir, sultanın kalbinde husûsi bir yer tutmuş ve ona yakınlığın son derecesine ermiştir. Sultana, bazan vezirin dostlarının hatalarından haber gelir de sultan onları afveder. Bu sultan ile vezirin adamları arasında kurulmuş olan bir münâsebetten değildir. Fakat onların sultan ile münâsebeti bulunan vezire bağlanmış, onun ile münâsebet kurmuş olmalarındandır. İşte bunlara gelen inâyet, vezirin vâsıtası iledir. Onun, sultan yanındaki hatır ve mevkii sebebi iledir Yoksa kendilerinin sultan yanında dereceleri olduğundan değildir.

Aradan vâsıta kaldırılsa, vezir mevkiinden ayrılsa ve sultan ile münâsebeti kesilse, artık sultanın inâyetleri onlara şâmil olmaz. Sultanın onlara eskisi gibi iyilik ve ihsânı gelmez. Ayni zamanda onun yerine gelen yeni vezirin adamları da doğrudan doğruya sultandan bir ihsan ve bağışa nâil olmazlar. Çünki sultan yeni vezirin adamlarını tanımaz. Onların vezir ile hususiyet derecelerini mevkii ve değerlerini bilmez. Bunları ancak vezirin tanıtması ile bilir. Vezirin kendilerine gösterdiği rağbet ve alâka ile onları affınna veya ihsanına mazhar kılar.

İşte vezirin, sultan yanında onları tanıtmak ve kendisinin onlara olan rağbetini izhâr etmek hususunda sultana söyliyeceği sözlere: mecaz yolu ile «şefâat» denir. Gerçekten şefî yani hakiki şefaatçi ise vezirin sözü değil ancak vezirin sultan yanındaki mevkiî ve değeridir. O söz ise ancak maksadı izhâr etmek içindir. Halbuki Allah Teâlâ herhangi bir kulunu başkasının târif etmesine ve tanıtmasına asla muhtaç değildir. Sultan da vezirine mensup bir adamı ve onun, veziri yanındaki bu mevkii ve hususiyeti bilmiş olaydı, vezirin sözüne ihtiyaç olmazdı. Şefâat hususunda bir söz ve kelâm olmadan af ve bağışlama hâsıl olurdu.

Allah Teâlâ ise sultan gibi değil, vezirine yani Peygamberine mensup olanı ve Peygamberi ile münâsebet derecesini bilmektedir. Allah Teâlâ Peygamberlere -hepsine salât selâm olsun- kimlere şefâat edeceklerini ve neler deyeceklerini bildiği halde, onları huzurunda konuşmalarına izin vermiş olaydı, onların diyecekleri, yine kendi bildiği, sözler yani şefâatçıların diyecekleri şefâat sözleri olurdu. Allah Teâlâ Hazretleri şefâatın hakikatini bir misâl ile canlandırmak isterse, onu his ve hayâle koyar.

Bu temsil de ancak şefâat ile mezun olan, şefâat dileğini ifâde eden sözlerle olur. Buna da yukarıda geçen temsilde ziyânın münâsebet yolu ile aksetmesi misâli delillik eder. Hakîkaten Peygamber tarafından yapılacak şefâate hak kazanmaktan bahseden haberlerde bildirilen kişilerin hepsi, Rasûl-i Ekrem (A.S.j ile ilgili şeylere bağlanmıştır. Ona salâvât getirmek, kabirini ziyaret etmek, ezâna cevap vermek, ezân sonunda dua etmek ve şâire, Peygambere olan sevgi, saygı ve onunla alâkayı, ruhanî münâsebeti kuvvetlendiren sebepler vasıtalardır.




İmam Gazali,İki Madnun
Devamını Oku »

Kabir Ziyareti



Peygamberlerin ve büyük imâmların (hepsine salâtü selâm) meşhetlerini kabirlerini ziyarete gelince :
Bundan maksat: Onları ziyâret etmek, hacetlerin bitirilmesi, günâhların afvedilmesi hususunda peygamberlerin ve imamların ruhlarından imdat dilemektir. Bu imdâd da şefaattan ibarettir. Bu da iki yönden hâsıl olur bir taraftan istimdât (yardım dilemek) diğer taraftan da imdâttır. Yâni birinin şefaat istemesi, ötekinin de şefaat etmesidir. Meşhedleri (türbeleri) ziyaret işinde bu iki rükünün de muazzam tesiri vardır. İstimdat (şefâat istemek) şekline gelince; bu Hacet sahibinin himmeti, şefaati istenen zâtın ve ziyâret edilenin zikrini, ismini hatıra (kalbe) sardırabilmesi iledir. O derece ki himmetinin, kasdının, muradının hepsi orada. gönülde bir noktada, sarılmış o hâtıranın içine daldırılmış olacak, onu bütün varlığı ile anacak, kalbine ve rûhuna dolduracaktır, işte bu hal, o şefâatçı ve ziyaret edilen zâtın ruhunu tenbih etmiye, uyarmıya sebeptir. Tâki o temiz rûh bu sebeple kendisinden istenen şey ile ona imdât edebilsin.

Her kim bu dünyâda himmetini, niyet ve maksadını, irâdesini tam mânâsıyla dünyâ yüzündeki bir insan üzerine çevirir, yöneltir ise hiç şüphesiz o insan kendine yönelmiş olan kişinin yönelişini hisseder. Bunu ona haber verir. Her kim de bu âlemde hayatta olmazsa onu tenbih etmek (uyarmak) daha kolaydır. Çünki uyarılmıya hazır durumdadır. Çünki bu âlemin hallerinin dışında olan bir kimsenin o âlemin hallerinden bazısına muttali olması, bakması, görmesi, bilgi edinmesi mümkündür. Nitekim rüyâda, uğradığına muttali olunabilir. Çünki uyku ölümün kardeşi ve bir dalıdır. Evet, uyanık halimizde bilemediğimiz bazı halleri uyku sebebi ile bilmeye kâbiliyetli oluruz. İşte bunun gibi hakîki ölüm ile ölmüş ve âhiret diyarına ulaşmış olan bir kimsenin de bu dünyâdaki hallere muttali olması daha uygun ve daha münâsiptir. Ama bu âlemin bütün halleri her vakitte onların bilgi ipliklerine dizilmiş değildir. Nitekim geçmiş zamanın halleri, olayları uykumuzda yani rüyâdaki bilgilerimizde mevcut değildir. Bilgi birlikleri için belirlilikler ve özellikler vardır.

Bunlardan birisi: hacet sahibinin himmeti, kasdıdır ki bu himmet ve kasd, o azız ruhun sahibinin hacet sahibini tamamiyle sarması, istila etmesidir. Nitekim bir dirinin, hayâtında suretini, şeklini müşahede etmek, onun ismini anmağa ve kendisini gönülde hatırlamağa tesir ettiği gibi bir ölüyü kalıbının, bedeninin perdesi olan türbesini müşahede etmek de öylece tesir eder. Çünki o ölünün eseri; kalıbı kaybolduğunda rûhtadır. Halbuki onun türbesi; onun hayatındaki huzuru, kalıbını ve barınağını müşahede etmekteki eseri gibi değildir. Onun bizzat meclisinde ve huzurunda bulunmak gibi değildir.

Her kim ölünün meşhedinin müşâhedesinde kendisini hazırladığı gibi onun meşhedinin gıyâbında da onun ruhunda hazır olabileceğini zannederse onun bu zannı hatadır. Zîra müşahede de (gözle görmekte) zahir ve âşikârlık bakımından apaçık bir eser vardır ki bunun gibisi gıyâpta yoktur. Her kim gıyâpta bir ölüye yardım etmek isterse bu yardım öyle ölçüsüz, tartısız olmaz ve o yardım da boş ve faydasız kalmaz.

Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) :

«Her kim benim üzerime bir salâvat getirirse ben ona on defa salât ederim» demiştir.

Diğer bir hadîsinde de :

«Müezzine kim cevap verirse onun tekbir ve şehadetlerini tekrar eder, namaz ve felâha da’vetine uygun kelâmı söylerse şefaatimi hak eder» dedi.

Bir de :

«Kabrimi ziyaret eden şefaatime nail olur» buyurdu.

Hasların en hası olan beden ile yakınlık da, şefâatın yapılmasına tam bir vesiledir.

Kendinden bir parça olan çocuğu ile -isterse bu çocuk kendisinden sonra doğmuş veya torunlarından biri olsun- onun vesilesi ile, yaklaşmak; yahut türbesine, kabrine, mescidine, beldesine, asasına, kamçısına, nalınına, kapısı söğesine eşiğine, halkasına yaklaşmak; âdetine, sıfat ve ahlâkına yakın olmak; ona âit ve ona münâsip olan bir şey ile yaklaşmak bunların hepsi ve her biri; ona yaklaştıran, ona yakınlığı gerektiren ve şefâatına erdiren bir yaklaşma sebebidir. Çünkİ peygamberler yanında, dünyâ yurdunda olmaları ile âhiret diyârında olmalarında fark olmadığı gibi bilgi yolunda da bir ayrılık yoktur. Peygamberlerin hayatı ile mematları bilgi edinme bakımından farketmez. Çünki dünyada bilgi âleti, dış duygularımız, beş duyu organlarımızdır. Ukbâda ise yalnız gaybı, yanında ve önünde olmuyanı bilmiye yarayan bir âlettir. Ama bu ya bir misâl kisvesindedir veya açık hale gelmek yolu iledir.

Yaklaşma, yakınlık ve şefaatin diğer hallerine gelince:Bunlar bozulmaz, hallerinden dönmez. Bu bapta en büyük esas: imdât edenin imdât etmek yönünden istenilen imdâdı yapması, vesile ve şefâat sahibinin bu medet ve şefâaatı bilmese de imdât ve ihtimâm etmesidir.

Çünki Allah'ın Rasûlünün (s.a.s.) bir kılı veya bazu-bendi, yahut kamçısı, âsi ve günahkâr bir kimsenin kabri üzerine konur ise o günahkâr, hâcet vakti için saklanmış olan manevî değeri yüksek, şerefli şey bereketiyle, azâptan kurtulur.

Şâyet bunlar bir insanın evinde, yahut bir beldede olsa bunların bereketi ile o eve ve ev halkına veya o beldeye ve sâkinlerine belâ ve musibet dokunmaz. Ev sahibi ve belde sâkini bunu evinde veya beldesinde o mübarek şeyin bulunduğunu bilmeseler de... O şeyin tesiri olur. Çünki bu Peygamber (S.A.S.) in bir ihtimâmı. önem vermiş olduğu şey yani onun himmetinin eseridir. Bu da ukbâda ona mensup olanlara sarf edilmiştir. Kötü ve kerih şeyleri, hastalıkları, ukûbet ve cezâları defetmek, Allah tarafından meleklere ısmarlanmış, havâle edilmiştir. Her melek de Peygamberin (S.A.S.) hârîs olduğu, şiddetle arzu ettiği şeyleri kendinden başka onun buna himmeti sebebi ile hali hayatında olduğu gibi yapmıya is’af etmiye, Peygamberin arzusunu yerine getirmiye hevesli ve hırslıdırlar. Çünki meleklerin, onun mukaddes ruhuna, vefatından sonra, yakın olmaları, ona hayatındaki yakınlıklarından ziyâdedir.

Hikâye olundu ki:

Hacer-i Esved’i yerinden söküp memleketlerine götürmek ve bu suretle Mekke'yi kendilerine çevirmek istiyen Karmatiler Mekke'yi işgal ettikleri zaman: Karmati Ebu Tahir bir adamı omuzuna aldı altın oluğu yerinden söktürmek için kaldırdı. Adamı Kâbe'nin oluğuna eriştirdi oluğu çekmiye başlayınca adam Ebû Tahir'in üzerinde can verdi ve ölü olarak yere düştü.

Diğer bir hikâye de şöyledir:

Mısırlılardan bir cemâat Peygamber in (S.A.S.) ravzası yanında bir yeri delmişler. Maksatları Allah'ın Râsulünün vücûdunu çıkarıp Mısır'a nakletmekmiş. Bu iş gece yarısı olmuş. Bu sırada Medineliler havadan bir ses işitmiş: «Ey müslümanlar topluluğu! Peygamberinizi koruyunuz! Peygamberinizi muhâfaza ediniz!» diyormuş. Bu sesi işiten herkes kandili, hayır kandilleri, mumları, meşâleleri yakmışlar, Ravza-ı Mutahhara'nın yanına vardıklarında ravzayı çeviren duvardaki o deliği görmüşler ve etrafında da Mısırlıları ölü bulmuşlar.

Naklolundu ki:

Nebiyy-i Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamın kabrine yaş bir dal dikti ve: «Bu dal yaş kaldığı müddetçe Allahü Teâlâ kabir sahibinden azabı kaldıracaktır.» dedi.

Bu Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellemin) iki elinin bereketlerindendir.

Her hangi bir sultana itâat eden ve ona tazimde bulunan bir kişi, sultanın payitahtı olan beldesine girse orada o sultanın ok torbasından bir ok veya ona âit bir yay veya bir kamçı görünce muhakkak ki o şeye o beldeye saygı gösterir. Melekler de -cümlesine selâm olsun- Peygambere böylece tazim, yani peygambere âit, mânevi değeri yüksek bir şeyi, bir evde yahut bir beldede veya bir kabirde gördüklerinde onun sahibine saygı gösterirler ve o kabir sahibinin üzerinden azâbı hafifletirler. Bu sebepledir ki ölülerin kabirlerine Kur ân-ı Kerim koymak ile ve kabirleri başında Kur'ân okumak ile ve üzerine Kur an âyetleri yazılan kâğıdı ölünün eline veya göğsüne koymakla ölü faydalanır.

İşte bunlar, her işitileni ve meşru olanı akla uygun bir prensibe göre tesviye etmek isteyen kimsenin hal ve durumuna uyabilen çeşitli vesilelerdir.

Bundaki asıl ve esas şudur: akılların tasavvur edecekleri ve edebilecekleri şeylerin ilerisinde o kadar önemli işler vardır ki bunları dîn ve şeriat getirmiştir. Bunların hakikatlerini Allah Teâlâ Hazretleri ve bir de Allah Teâlâ ile kulları arasında vâsıta olan Peygamberler -hepsine selâm- bilirler.

Eğer bütün mütehassıslar bir araya gelseler,gebe kadınların doğum yapacakları sırada doğumu kolaylaştırmak için sayıların münâsebetleri üzerine tertiplenmiş iki tuğla veya kâğıt üzerine yazılmış olan ve vefki müselles (üçlü vefk) denilen dokuz hâneli ve her hanesine birden dokuza kadar rakam yazılmış ve her yöndeki toplamı tam 15'er olan ve kadının ayakları altına konulan bir şeklin, çocuğun kolayca doğmasına yaptığı tesirin ve sayı münâsebetlerindeki hassanın mâhiyeti üzerinde düşünseler bu hassayı bilemezler.

O halde insan, şer’in (dînîn) emirlere, yasaklara; haberlere, vaad ve tehditlere ait hakikatleri; ve başkası için getirmiş olduğu şeylerin iç yüzünü aklı ile bilmesini nasıl arzu edebilir? Akıl zayıftır. Onun bu acâip hallere, şeylere ve hassalara nüfuz edebilecek yetki ve tasarrufu kısadır.

Ey kardeşim; Allah yaşayışını güzel ve temiz kılsın. İşte senin için mümkün olan bilinmesine işaret edileceklerin bazısını, fetânetimin ve aklımın yettiği kadarına uyabileni, sana ifâde ettim, yazdım.

Sana ve seninle beraber olana dinin doğruladığı bu i şeylere üzerinde durmaksızın îmân etmenizi tavsiye eder ve bunların üzerinde durulup kalmasından Allah'a sığınırım.

İmam Gazali,İki Madnun
Devamını Oku »

Cennetliklerin Allah Teâlâ'yı Ziyâreti


Cennetliklerin Allah Teâlâ’yı ziyâret edeceklerini dile getiren hadîs-i şerifte, Cenâb-ı Hak için “ziyâret” kelimesi kullanıldığına göre, bu ifâdenin Peygamber Efendimiz hakkında kullanılmasında hiçbir sakınca olamaz.

Cennetliklerin Cenâb-ı Hakkı ziyâret edeceklerini genişçe tasvir eden hadîs-i şerîf özetle şöyledir: Ashâb-ı kirâmdan Ebû Hüreyre hazretleri, tâbiîn neslinin önde gelen âlimlerinden Saîd ibnul-Müseyyeb ile karşılaştığımda ona:
“Cenâb-ı Hak’tan ikimizi Cennet çarşısında bir araya getirmesini niyâz ederim” deyince, İbnü’l-Müseyyeb:
Cennet’te çarşı mı var?” diye sordu. O da bu soruya şöyle cevap verdi:

“Evet, var. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bana haber verdiğine göre, Cennet ehli Cennete girince, kazandıkları derecelere göre yerlerine yerleşecekler. Sonra onların, dünya günlerinden Cuma günü kadar bir sürede Rablerini ziyâret etmelerine izin verilecek. Cenâb-ı Hak Cennetliklere Arş’ını açacak ve Cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünecek. Cennet ehline nûrdan koltuklar, altından koltuklar, gümüşten koltuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar konulacak. Onların en aşağı derecede olanları, -esasen onların arasında aşağı derece diye bir şey yoktur ya- misk ve kâfûr tepelerinde oturacaklar. Kendilerinden daha yükseklerde oturanlar bulunduğunu sanmayacaklar.”

Hadîs-i şerifin devamında Ebû Hüreyre radıyallahu anhın belirttiğine göre Peygamber Efendimize:

“Yâ Resûlallah! Rabbimizi görecek miyiz?” diye sorulmuş, Âlemlere Rahmet olan Efendimiz de, berrak bir gecede dolunayı görebilmek için insanların birbirini itip kakmasına, üst üste yığılmasına gerek kalmadığı gibi, Cennetliklerin de Cenâb-ı Hakk’ı açıkça göreceklerini, Cenâb-ı Hakken da bütün kullarıyla karşılıklı olarak görüşüp konuşacağını söylemiştir. Fahr-i Âlem Efendimiz bu hadisin devamında, Cennetlikler için hazırlanan büyük ikrâmlardan faydalanmak üzere, her güzelliğin bulunduğu bir çarşıya gidileceğini anlatmıştır.(1)

Peygambere Selâm Vermek

Fakih, hadis hafızı ve kıraat âlimi Ebû İmrân el-Fâsî (v. 430/1039), Allah ona rahmet eylesin, şöyle demiştir: “İmâm Mâlik, ‘ziyaret tavâfı’ denmesini, ‘Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyâret ettik’ diye konuşulmasını doğru bulmamıştır. İnsanlar kendi aralarında böyle konuştuğu, birbirini ettiğini söylediği için, imâm Mâlik, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in insanlarla bir tutmayı uygun görmemiş, ‘Biz Peygamber Efendimiz’in ziyaret demek yerine ‘Biz Peygamber Efendimiz’e selâm demeyi uygun görmüştür.”

Birbirine selâm verme sözü de insanlar arasında çokça kullanılan bir ifâde tarzı olduğuna göre, İmâm Mâlik hazretlerinin bu görüşünü tam olarak kavramak müşkil ! görünüyor.

Şu da var ki, insanların birbirini ziyâret etmesi mübâhtır; Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kabr-i şerifini ziyâret etmek için sefere çıkmak ise vaciptir. Bu cümledeki “vâcib” sözü farz anlamında değil; mendûb, yapılması teşvik ve te’kid edilen şey anlamındadır.(2)

İmâm Mâlik'in Hassâsiyetinin Sebebi

Bana göre İmâm Mâlik’in, “Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyâret ettim” demeyi uygun görmemesinin sebebi, ziyâret sözünün kabre isnâd edilmesinden dolayıdır. Onun yerine “Peygamber Efendimiz’i ziyâret ettim” denseydi, İmâm bu sözde bir sakınca görmezdi. Onun Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyâret ettim” sözünü uygun görmemesinin sebebi, Fahr-i Âlem Efendimiz’in:

“Allahım! Benden sonra kabrimi tapılan bir put hâline getirme!” diye duâ etmesi ve: “Peygamberlerinin kabrini, ibâdethâne hâline getirenlere Allah son derecede gazap eder.” buyurmasıdır.(3)
İşte İmâm Mâlik’in, Fahr-i Cihân Efendimiz’in kabr-i şerifine “ziyâret” kelimesini nisbet etmeyi uygun görmemesinin sebebi, putperestlere benzeme ihtimâlini tamamen ortadan kaldırmak içindir.

Ziyâret Sırasında Neleri Hatırlamalıdır?

Mâlikî fakihi İshâk ibni İbrâhim et-Tücîbî (v. 352/963) şöyle demiştir:

Hac görevini ifa eden mü’minlerin, (Mekke’ye gitmen Mekke'den dönerken) Medine’ye uğraması ve Mescid-i Nebi'de kılması artık bir gelenek hâlini almıştır. Mescid-i Nebevî’ye gidenler Peygamber Efendimiz’in Cennet bahçelerinden bir bahçe olan ravzasını,(4) minberini, kabrini, oturduğu, secde ederken mübarek eliyle dokunduğu, ayağıyla bastığı yerleri, otururken yaslandığı ve o sırada Cebrail aleyhisselâmın vahiy getirdiği direği görmek; sahabenin ve diğer büyüklerinin yaşadığı o yerlerin bereketinden faydalanmak isterler.Kısacası yukarıdan beri sayılan şeylerin hepsinden gereken dersi çıkarmak onlara saygı göstermek ve onlar üzerinde düşünmek isterler.

Ziyaret Konusunda Bir Tavsiye

Medineli muhaddis İbni Ebî Füdeyk (v. 200/815) şöyle demiştir:

“Kendisine yetiştiğim âlim ve sâlih zâtlardan birinin şöyle dediğini işittim: Bize ulaşan bir hadîs-i şerîfe göre, bir kimse Nebiyy-i Ekrem sal- allahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in kabr-i şerifinin karşısında durarak- ‘Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey îmân edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin. ’ âyet-i kerîmesini okur, ardından da “Ya Muhammedi Allah sana salât etsin!” der ve bunu yetmiş defa söylerse, bir melek ona adıyla hitap ederek: ‘Ey falan! Allah da sana rahmet eylesin’ diye seslenir ve o kimsenin dünya ve âhiretle ilgili bütün dilekleri kabul edilir.” (5)

Kadı İyaz-Şifa-i Şerif-cilt:2-Yaşar Kandemir

Kaynaklar;
1)-Tirmizi,Cennet,15,nr.2549
2)-Yukarıdaki “Fakih, muhaddis ve kıraat âlimi Ebû İmrân el-Fâsî” diye başlayan paragraftan buraya kadar olan kısım Şi/a-i Şerifin bazı nüshalannda yoktur.
3)-Mâlik, MuuattaKasru’s-salât fi’s-sefer 85.
4)-Ahzâb 33/56.
5)-Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân (Zağlûl), III, 492, nr. 4169.


Devamını Oku »

Bütün Melekler Günahsızdır



Bazı âlimler ise, meleklerin masum olduğunu gösteren bu ve ben-zeri avdetlerin sadece onların peygamberleri ve Cenâb-ı Hakk a yakın mertebede bulunanlarıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Diğer meleklerin mâsum olmadığını söylerken de tarihçilerin ve müfessirlerin, meleklerin de günah işlediğine dâir zikrettiği bazı rivayetlere dayanmışlardır. İnşallah biz bu rivayetleri az sonra bu bahiste ele alıp değerlendireceğiz.

Ancak burada şu kadarını söyleyelim ki, bütün meleklerin masum ve günahsız okluğu görüşü en dogru görüştür. Melekler, Allah katında yüce mertebelere sahiptir. Onlar kendilerini bu mertebeden aşağı düşürecek kusurlardan münezzehtir.

Bir hocamızın kitabında bu konuda şöyle dediğini gördüm: Bütün meleklerin masum ve günahsız olduğuna dâir bu kadar âyet ve hadis varken, bir âlimin bu konuda ayrıca söz söylemesine gerek yoktur.

Ben de şöyle diyorum: Bundan önceki bahiste peygamberlerin gü-nahlardan korunduğuna dâir söylediğimiz şeyler (üç fayda başlığıyla an-latılanlar). meleklerin günahsızlığı konusunda da geçerlidir. Şu farkla ki, peygamberlerin sözlerine ve davranışlarına ittibâ etmek gerekli olduğu hâlde, meleklerin söz ve davranışları hakkında bilgimiz olmadığı için onlara uymakla yükümlü değiliz.

Hârût ve Mârût Kıssası

Bütün meleklerin günahsız olmadığını söyleyenlerin ileri sürdüğü delillerden biri Hârût ve Mârût kıssasıdır. Onlar, Hârût ve Mârût hakkında tarihçilerin söylediği ve bazı müfessirlerin naklettiği bilgilere dayanır, Hz Alî ile Abdullah ibni Abbâs tan rivâyet edilen onlara dâir haberleri ve imtihan edilişlerini zikrederler.

Ey okuyucu! Allah seni rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden bu konuya dâir nakledilen sahîh veya zayıf hiçbir rivâyet yoktur.(İbn Kesir,Tefsirul Kuranil Azim,1,354)

Bu konuda Ahmed ibni Hanbelin Müsnedinde ve İbni Hibbâmn es-Sahih'inde ve daha başka hadis kitaplarında nakledilen şöyle bir rivâyet vardır: Abdullah ibni Ömer radıyailahu anhümânın Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet ettiğine göre Allah Teâlâ Hz. Âdem’i yeryüzüne indirince melekler O’na: “Ey Rabbimiz! Biz Seni hamdederek tesbîh ve takdis edip dururken. orada bozgunculuk edip kan dökecek birini mi ya-ratacaksın?’ demişler; Allah da onlara: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurmuştu.”’ O zaman melekler: “Ey Rabbimiz! Biz sana Âdemoğlu’ndan daha itaatkarız" deyince Cenâb-ı Hak meleklere: “öyleyse içinizdeki en değerli meleklerden ikisini seçiniz de onlar yeryüzüne indirilsin, o zaman onların ne yapacağına bakalım” bu yurdu. Melekler Hârût ile Mârût’u seçtiklerini söyleyince onlar yeryüzüne indirildiler. Bunun ardından Zühre yıldızı (Çoban yıldızı) en güzel kadın kılığına sokuldu ve onların karşısına çıkarıldı. 

Zühre, Hârût ile Mârût'un yanına gelince, bunlar ona sahip olmak istediler. O da: “Siz Allaha şirk koşmadıkça istediğinizi yapmam!” dedi. Onlar da: “Biz aslâ Allah’a şirk koşmayız.” dediler. Zühre onların yanından ayrıldı, kucağında bir çocukla birlikte geri döndü. Onlar yine Zühre ile beraber olmak istediler. Bu defa Zühre: “Siz bu çocuğu öldürmedikçe istediğinizi yapmayacağım!” dedi. Onlar yine: “Vallahi biz onu kesinlikle öldürmeyiz.” dediler. Zühre tekrar onların yanından ayrıldı ve bir kadeh içkiyle geri döndü. Hârût ile Mârût yine ona sahip olmak istediler. O zaman Zühre: “Şu içkiyi içmedikçe isteğinizi yerine getirmem!” dedi. (İçki içmenin daha hafif bir günah olduğunu düşünen) Hârût ile Mârût o içkiyi içip sarhoş oldular. Zühre ile ilişkide bulundular, o çocuğu da öldürdüler. Hârût ile Mârût ayılıp kendilerine gelince, kadın onlara: “Kesinlikle yapmayız dediğiniz şeylerin hepsini sarhoş olunca yaptınız!” dedi. Bunun üzerine Hârût ile Mârût dünya azabı ile âhiret azabından birini seçmekte serbest bırakıldılar, onlar da dünya azabını tercih ettiler.”

Bu rivâyeti değerlendiren âlimler, özellikle de îbni Kesîr Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden böyle bir rivâyetin gelmediğini söylemiş, Abdullah ibni Ömer’in bunu Peygamber Efendimiz’den değil, İsrâiloğullarından kıssalar nakletmesiyle bilinen Kâ‘bü’l-Ahbâr’dan rivâyet ettiğini ve bu rivâyetin doğru olduğunu söylemişlerdir.

Ayrıca bu mesele kıyasla halledilebilecek bir konu da değildir.
Hârût ve Mârût hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen olayın yorumu hakkında müfessirler ihtilâf etmişlerdir.

Bu olay Kur an-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: “Onlar, Süleymân’ ın saltanatı konusunda şeytanların uydurduğu yalanlara uydular. Oysa Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı. Fakat insanlara büyü yapmayı, Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı meleklere indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular. Halbuki o iki melek: “Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!” demeden kimseye bir şey öğretmezlerdi.

Onlar ise bu iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Oysa onlar Allah’ın izni olmadıkça o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar kendilerine yarar değil zarar getirecek şeyleri belliyorlardı. Ve elbette onlar, büyüyü satın alan kimselerin âhirette hiçbir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar. Keşke bunu da bilselerdi.(Bakara,102) Kâdî İyâz, bu âyet-i kerîmeyi bahsimizin ilerleyen kısımlarında tefsir edecektir.

Bu konuda müfessirlerden birinin söylediğini diğeri kabul etmemiş, bir kısmının söylediğini de birçok Selef âlimi kabul etmemiştir. Konuyu bu bahiste geniş bir şekilde ele alacağız. Bu konudaki haberler Yahudilerin uydurmaları olup onların kitaplarından nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların bu konuyu uydurup Süleymân aleyhisselâma nisbet ettiklerini ve onu kâfirlikle suçladıklarını bildirmiştir.

Yahudiler Hz. Süleymân’ı hiç sevmezlerdi. Onun Resûl-i Ekrem’in dediği gibi bir peygamber değil, büyü ile olağanüstü güçler elde eden, hayvanlara ve cinlere söz geçiren bir hükümdâr olduğunu ileri sürerlerdi. Bunun sebebi, Hicr sûresinin 18. âyetinde belirtildiği üzere şeytanlar, Allahın emirlerini birbirine aktaran meleklerden kulak hırsızlığı yaparak yarım yamalak duydukları bir şeye yüz yalan katarak onları kâhin dostlarına iletirlerdi. Onlar da gaybdan haber veriyoruz diye insanları kandırırlardı. Süleymân aleyhisselâm onların sırlarının yazılı olduğu bilgileri ele geçirdi ve bunları tahtının altı-na gömdü. Onun vefatından sonra şeytanlar, bu gömülü bilgileri ortaya çıkardılar ve onu insanlara “Süleymânın eşsiz hâzinesi (büyüsü)” diye sundular. Âyette Allah Teâlâ, onların bu iddialarının hiçbir kıymeti ve esası bulunmadığını belirtmektedir.

Hârût ve Mâruf kıssasında birçok çirkinlik bulunmaktadır. İnşallah biz bu çirkinlikleri ortaya çıkaracağız ve olayın üzerindeki perdeyi kaldıracağız.

Hârut ve Mârût Kıssasının Mâhiyeti


Âlimler ve müfessirler bu kıssada birçok bakımdan ihtilâfa düşmüşlerdir;ihtilâf ettikleri şey, Hârût ile Mârût’un iki melek mi, yoksa iki insan mı olduğu konusudur.

Âyet-i kerîmedeki “iki melek” ifâdesiyle kastedilen Hârût ile Mârût mudur?

Âyet iki melek anlamında “melekeyn” diye mi, iki padişah anlamında “melikeyn” diye mi, yoksa her iki şekilde birden mi okunacaktır?

Yine “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyeti ile “vemâ yüallimâni min ahadin' âyetlerindeki “mâ” harfleri nâfiye midir, yoksa mevsûle midir?

“Mâ” harfleri nâfiye olursa, meleklere sihir indirilmediği ve onların kimseye sihir öğretmediği anlamı çıkar; mevsûle olursa, onlara sihir indirildiği ve insanlara sihir öğrettikleri anlamı çıkar.

Müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle demiştir: Allah Teâlâ insanları iki meleğin onlara sihir öğretmesi yoluyla imtihan etmiştir. Buna göre sihir yapmak insanı dinden çıkanr; sihir yapmanın helâl olduğunu düşünerek sihir öğrenip yapanlar kâfir olur; sihir öğrenip yapmayanlar ise hayatlarını mü min olarak sürdürürler. Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin büyü yapmayı öğrenmek isteyenlere;
“Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!” dediklerini belirtmektedir. Melekler sihir öğrenmeye gelen insanlara sihri öğretmeden önce onları şöyle uyarırlardi:

“Sakın sihir öğrenip yapmayın! Sihir, kan kocayı birbirinden ayırır; sihir hilesine başvurmayın: Bakınız bu sihir çok kötü bir şeydir, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” derlerdi.

Hârût ile Mârût Kimseye Büyü Öğretmedi

Şu hâle göre bu iki meleğin sihrin kötülüğünü anlatarak insanları uyarmaları, Allah’ın emrini uygulamaktan ibarettir. Onların Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine emrettiği şeyi yapması günah değildir. Başkalarının sihri öğrenip yapmaları ise kendileri için bir imtihândır.

Tebe-i tâbiîn âlimlerinden Abdullah ibni Vehb’in rivâyet ettiğine göre, bazı kimseler, tâbiîn âlimlerinden Hâlid ibni Ebî îmrân’ın yanında Hârût ile Mârût’tan bahsettiler ve onların insanlara büyü yapmayı öğrettiklerini söylediler. Bunun üzerine Hâlid ibni Ebî İmrân: “Biz o melekleri böyle bir şey yapmaktan tenzîh ederiz.” dedi. O zaman orada bulunan biri Bakara sûresinin 102. âyetini okuyarak, “Hârût ile Mârût’a indirilen bilgilerden” söz edince, bu ünlü âlim ona cevap olarak: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi.” dedi.

Görüldüğü üzere Hâlid ibni Ebî İmrân'ın yanında bulunan kimseler. Hârût ile Mârût’un, kendilerinden sihir yapmayı öğrenmek isteyenlere büyünün küfür olduğunu söylemek ve Allah Teâlâ’nın insanları sihir ile çetin bir imtihâna tâbi tuttuğunu belirtmek şartıyla isteyenlere sihir yapmayı öğretmelerine izin verildiğini söylüyorlar, Hâlid ibni Ebî İmrân da onlara, Hârût ile Mârût’un kimseye sihir öğretmediğini kesin bir dille ifâde ediyor. Hâlid ibni Ebî Imrân çok büyük bir âlim olarak o iki meleği büyük günah işlemekten tenzîh etmişken, biz onları konuyla ilgili haber ve hikâyelerde anlatıldığı şekilde küfre düşecek işler yapmaktan nasıl tenzîh etmeyiz?

Hâlid ibni Ebî İmrân’ın “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyetindeki “mâ” harfini nâfiye (olumsuzluk edâtı) kabul ederek âyeti: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi” şeklinde açıklaması Abdullah ibni Abbâs radı- yallahu anhümâdan nakledilmektedir.

Bu Kıssanın En Uygun Tefsiri


Endülüslü kırâat âlimi Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib de (v. 437/1045) der ki:
-
“İbni Abbâs’tan nakledilen bu görüşe göre,''vema unzile alalmelekyni bibabil harute vemarut''âyetindeki ‘mâ’ harfi olumsuzluk edâtı (nâfiye) kabul edildiği takdirde,“Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı.”ifâdesini şöyle anlamak gerekir: Şeytanların uydurduğu, Yahudilerin de onlardan öğrenip yaptığı sihri Hz. Süleymân hiçbir zaman yapmadı ve dolayısıyla küfre girmedi. “Meleklere indirilen bilgiler” âyetinde sözü edilen melekler Cebrâil ile Mîkâil’dir. Yahudiler sihri getiren meleklerin Cebrâil ve Mîkâil olduğunu ileri sürmüşler, sihri hazırlayıp Hz. Süleymân’ın tahtının altına gömmüşler, sonra da onun saltanatını sihirle yürüttüğünü iddia etmişlerdir. Allah Teâlâ ise Yahudilerin yalan söylediğini âyet-i kerîme ile ortaya koymuştur. ”

Sihir yapmayı öğretenlerin şeytanlar olduğu âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurulmaktadır: “Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular.”

Hârût ile Mârût Melek mi, İnsan mı?

Bazıları âyette zikredilen Hârût ile Mârût’un iki melek değil, sihir öğrenen iki adam olduğunu söylemiştir.

Ünlü tabiîn âlimi Hasan-ı Basrî de (v. 110/728) “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyetini “melikeyni” şeklinde okuyarak Hârût ile Mârût’un Bâbilli iki zâlim kral olduğunu söylemiştir. Bu okuyuşa göre “mâ” harfi nâfiye (olumsuzluk edatı) değil mevsûle olmuş olur.

Ashâb-ı kirâmdan olan Abdurrahman ibni Ebzâ da (v. 70/689 civan) "melekeyni” kelimesini “melikeyni” şeklinde okumuş ve o bu meliklerin Hz. Dâvûd ve Süleymân olduklarını söylemiştir. Bu durumda “mâ” yine nâfiye (olumsuzluk edatı) olmuş olur.

Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (v. 373/973) söylediğine göre o iki adam (o iki melik), Isrâiloğulları’ndan iki kraldı ve Allah Teâlâ onların yüzünü başka bir şekle soktu (meshetti).

Kelimenin “Melekeyni” şeklinde okunması meşhûr, ancak “melikeyni” şeklinde okunması kabul görmeyen (şâz) bir kırâat şeklidir. Bu âyetin, yukanda geçtiği üzere Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib in söylediği şekilde tefsir edilmesi uygundur. Çünkü bu yorum, melekleri günah işle-mekten tenzîh eden, onların hiçbir kötülük yapmayacağını belirten ve onların tertemiz olduğunu ortaya koyan bir yorumdur. Nitekim Allah Teâlâ melekleri “tertemiz”, “saygın ve itaatkâr”, “hiçbir emrinde Allah'a isyân etmeyen” varlıklar diye nitelemiştir.
İblis Kıssası

Meleklerin günah işlediğini söyleyenlerin öne sürdüğü hususlardan biri de İblis kıssasıdır. Onlar İblîs’in meleklerden, meleklerin başkanlarından. Cennet in bekçilerinden biri olduğunu, buna benzer başka meziyetlere de sahip bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Şeytanın meleklerden olduğunu söylerken de “O zaman meleklere ‘Âdem’e secde edin' dediğimizde Iblis'ten başka hepsi derhal secdeye kapandı.” âyetindeki ‘iblis ten başka hepsi" şeklindeki istisnaya dayandılar. Âlimler, İblîs’in meleklerden olduğu konusunda da ittifak etmediler; hattâ âlimlerin büyük çoğunluğu bu görüşü reddettiler. Her biri tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden olan Hasan-ı Basrî . Katâde bin Diâme es-Sedûsî ve Zeyd ibni Eşlem : “Hz. Âdem insanlann atası olduğu gibi, İblîs de cinlerin atasıdır" dediler.

Ayet-i kerîmede İblîs hakkında: “O cinlerdendi” buyurulması, İblîs’in Hz. Âdem’e neden secde etmediğini be-lirtirken: “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demesi, İblîs’in nûrdan yaratılan meleklerin cin-sinden olmadığını göstermektedir. Resûl-i Ekrem de bu konuyu şöyle aydınlatmıştır: “Melekler nûrdan, cinler saf bir ateş alevinden 'Rahmân 55/15'Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratılmıştır” (Müslim, Zühd 60). Melek ile şeytan arasındaki önemli farklardan biri de meleğin üreyip çoğalmaması, yani zürriyetinin olmamasıdır. Şeytana gelince, onun soyunun hangi yolla meydana geldiği âyet ve sahîh hadislerde belirtilmemekle beraber, üreyip çoğaldıkları insanoğluna hitap eden şu âyet-i kerîmede ifâde buyurulmaktadır: “Onlar size düşman iken, Beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz?”

Tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden Şehr ibni Havşeb (v. 100/718) şöyle demiştir:

İblîs, bozgunculuk yaptıkları zaman, meleklerin yeryüzüne kovduğu cinlerdendi. Arapça’da, aynı cinsten olmayan şeyler arasında da istisna yapılabilir. Nitekim Allah Teâlâ Hz. îsâ’yı öldürdüklerini sanan kimselerden söz ederken ‘Bu konuda zan ve hayallerinin peşinden gitmekten başka hiçbir bilgileri yoktur’ buyurmak sûretiyle, bilgi ile zan aynı cinsten olmadığı hâlde onlar arasında istisnâ yapmıştır.“

Meleklerin mâsum varlıklar olmadığını ileri sürenlerin rivâyet ettiği şöyle bir haber vardır: Meleklerden bir gurup Allah’a isyân ettiği zaman yakıldılar. Yine meleklerden bir guruba Hz. Adem’e secde etmeleri emredildiğinde ona secde etmekten kaçındılar, onlar da aynı şekilde yakıldılar. Daha sonra Hz. Âdem’e secde etmeyen bir başka gurup da yakıldı. En sonunda Kur ân-ı Kerîm de haber verilen olaydaki melekler ona secde etti, fakat Iblîs secde etmedi.

Bu haberin aslı, esası yoktur. Sahîh rivâyetler bunların hiçbir dayanağının bulunmadığını göstermektedir. Aklı başında olanlar böylesi haberlere dönüp bakmaz.

Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) - cilt:3,sayfa;183-193
Devamını Oku »

Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -1



Ey okuyucu! Eğer bana:Peygamberlerin yanılmayacağını söylüyorsun, iyi ama Resuli Ekrem sâllâllahu aleyhi ve sellemin namazda yanıldığını gösteren ve Ebû Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivâyet edilen şu hadisi şerifi nasıl açıklarsın?” diye soracak olursan! Buna cevap vereceğim, ama önce o hadisi okuyalım:

Resûl-i Ekrem'in Namazda Yanılması Meselesi

Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir:

“Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ikindi namazını kıldırmış ve iki rekatta selâm vermişti. Ashâb-ı kiramdan Zülyedeyn ayağa kalktı ve ‘Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekât mı kıldırdın? diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Bunların hiçbiri olmadı’ buyurdu.”

Bu hadisi nakleden kaynaklardaki rivâyetlere göre Peygamber aleyhisselâm iki rekatte selâm verince, aceleci bazı sahâbiler: "Namaz, kısaldı, namaz kısaldı” diyerek Mescid i Nebeviden hemen çıktılar. Cemaatin arasında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vardı, fakat onlar Peygamber Efendimize duydukları saygıdan dolayı yanlış kıldırdığını söylemeye cesâret edemediler. Zülyedeyn ise buna cesâret edip: “Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekât mı kıldırdın?” diye sorunca, Resûl-i Ekrem Efendimiz cemaate döndü ve: "Zülyedeyn’in dediği doğru mu?” diye sordu. Onlar:

"Evet, doğru” deyince, Allah’ın Elçisi iki rekat daha kıldırdıktan sonra selâm verdi, sonra sehiv secdesi yaparak namazı tamamladı.( Buhârî, salât 88, sehv 5, ezan 69; Müslim, mesâcid 97, 99; )

Bu hadisin bir başka rivâyetine göre Peygamber Efendimiz Zülyedeyn'in sorusuna: “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” diye cevap vererek her iki hâlin de söz konusu olmadığını söyledi.(Buhari,Sehv 4,nr.1228) Hadisin tamamı okunduğunda bu durum görülür. Hâlbuki Zülyedeyn’in "Bunlardan biri oldu, Yâ Resûlallah!” dediği gibi, gerçekten de sözü edilen durumdan biri gerçekleşmişti.

Resûl-i Ekrem Hiçbir Konuda Yanılmaz


Ey okuyucu! Allah beni de seni de rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın, şunu bilmelisin ki, İslâm âlimleri bu durumu çeşitli şekillerde açıklamışlardır. Bu konuda söylenenlerin bir kısmı doğruyu yakalama niyeti taşırken, bir kısmı doğrudan uzaklaşma eğilimindedir. Benim görüşüm ise şöyledir:

Peygamber Efendimiz’in dini tebliğ etmesiyle ilgili olmayan konularda yanılıp hatâ edebileceğini söyleyenler, bu hadiste ve benzeri rivâyetlerde kendilerine bir tutamak bulamazlar. Biz daha önceleri bu görüşü çürüttük ve tebliğ ile ilgili olmayan konularda da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yanılıp hatâ etmeyeceğini belirttik.

Resûlullah Efendimiz’in hiçbir hareketinde kesinlikle yanılmayacağını ve unutmayacağını kabul eden, fakat böyle hâllerde ümmetine sünnet olsun diye unutmuş gibi davrandığını söyleyenler vardır. Onlara göre de Peygamber Efendimiz;’’Ne namaz kısaltıldı,ne de ben unuttum" buyururken gerçeği dile getirmiştir. Gerçekten de namaz kısaltılmamış, kendisi de dört rekatlı bir namazı unutarak iki rekat kıldırmamıştır; ancak o ümmetine. dört rek’atli bir namazı unutarak iki rekat kıldıklarında sehiv secdesi yapmaları gerektiğini öğretmek için böyle yapmış ve iki rek'atta selâm vermiştir. Resûlullah Efendimizin unutmadığı, fakat unutmuş gibi yaptığı şeklindeki görüş yanlıştır; biz bunun neden yanlış olduğunu ileride ele alıp izah edeceğiz.

"Tebliğ" Dışı Konularda Yanılabilir mi?


Bir de Peygamber aleyhisselâmın sözlerinde hiçbir şekilde yanılmayacağını, dini tebliğ etmekle ilgili olmayan hususlarda yanılabileceğini söyleyenler vardır. Bu görüşü birkaç bakımdan ele alıp cevaplandıracağız.

Birinci Cevap: "Unutmadım" Demesi Kendi Kanaatidir

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Zülyedeyn’e “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” diye cevap verirken kendi inancını ve kanaatini dile getirmiştir. Namaz kesinlikle kısaltılmadı derken, namazın kısaltılmadığı konusunda bir şüphe bulunmadığını, gerçeğin bundan ibaret olduğunu söylemiştir. Allah’ın Elçisi iki rek’at kıldırdığını unuttuğu hâlde, “ben unutmadım" buyururken bu konuda kendi inananı dile getirmiş ve unutmadığı kanaatinde olduğunu ifâde buyurmuştur. Her ne kadar “inancıma göre, kanaatime göre unutmadım” gibi bir ifâde kullanmasa bile, inanç ve kanaatinin bu yönde olduğunu söylemiştir. Efendimiz in bu sözü de gerçeğe uygundur.

İkinci Cevap: "Ben, Bile Bile İki Rek'at Kıldırdım

Peygamber Efendimiz “Ben unutmadım” buyururken, “Ben selâm vermeyi unutmadım” demek istemiştir. Daha açık bir söyleyişle Peygamber Efendimiz, kasten iki rek’atte selâm verdim ve bile bile iki rek'at kıldırdım” demek istemiştir. Bu cevapta doğruluk ihtimâli bulunmakla beraber, bu ihtimâl de uzaktır.

Üçüncü Cevap:
Doğruya En Uzak İhtimâl

Zülyedeyn’in ‘’’Ya Resulullah! Namaz kısaldı mı,yoksa sen unutarak iki rekat mı kıldırdın?” sorusuna Resûl-i Ekrem Efendimiz: 'Bunların hepsi olmadı’ diye cevap vermiş ve bu cevabıyla: “Bunlardan sadece biri oldu,ikisi birden olmadı’’demek istemiştir. Bu üçüncü görüş, doğruya en uzak ihtimâli bulunan görüş olmakla beraber onu doğru kabul edenler de vardır. Esasen doğru olan, bu görüşün tam zıddıdır. O da Peygamber Efendimiz’in “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” şeklindeki sahih hadisidir.

Fakih ve muhaddis imâmlarımızın yukarıdaki hadisle ilgili olarak ver-dikleri bu cevapların herbiri hadisin lafzına uygun görünmekle beraber, onların bir kısmı hadisin mânasına oldukça uzak, bir kısmı da hayli zorlama cevaplardır.

"Bana Allah Unutturdu"

Bence bu görüşlerin hepsinden daha uygun ve doğruya en yakın olanı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin “Ben unutmadım” buyururken, unutma işinin kendi elinde olmadan meydana geldiğidir. Allahın Elçisi unuttuğunu söyleyen bazılarının da böyle demesini uygun görmemiş ve onlara şöyle buyurmuştur:

Birinizin ‘şu âyetleri unutttum’ demesi kötü bir şeydir; hâlbuki o unutmamış, ona Allah Teâlâ unutturmuştur.”

Hadisin tamamı şöyledir: Ashâb-ı kiramdan Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahu anhın rivâyet ettiğine göre Resûl i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin ben şu âyetleri unuttum demesi ne kötü bir şeydir. Böyle demek yerine ‘Bana unutturuldu’ demelidir. Ey Kuran hafızları! Kuran-ı Kerîmi devamlı sûrette okuyup müzâkere ediniz. Çünkü Kuran, hafızların kalplerinden, develerin bağlarını koparıp kaçmasından daha hızlı bir şekilde ayrılıp gider.”(Buhâri, Fezâilü-l-Kur’ân 23, nr. 5032) “Sen atmadın, Allah attı”(Enfal 17) âyetinde ifâde buyurulduğu gibi,aslında her işi yapan, yaptıran Allahtır, İnsana birşeyi unutturan da O’dur, demektir.

Peygamber Efendimiz başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur;

‘’Ben unutmam, fakat Allah bana unutturur,” Nitekim Zülyedeyn Resulü Ekreme: "Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekat mı kıldırdın?’’ diye sorduğunda, namazı kendisinin bilerek ve isteyerek kısaltmadığını ve unutmadığını belirtmiş, şayet namazı kısaltma ye unutma söz konusu olmuşsa, Allah tarafından unutturulduğunu söylemiş, eksik kıldırıp kıldırmadığını orada bulunan (Hz Ebû Bekir veHz Ömer gibi) sahâbelere sorup onlardan olumlu cevap alması üzerine de ' kendisine unutturulduğu ve bunun ümmetine unutmaları halinde nasıl davranacaklarını öğretmek için yapıldığı kesinlik kazanmıştır.Buna göre Resulü Ekrem’in "Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum" veya "Bunların hiçbiri olmadı” buyurması gerçeği dile getirmektedir. Gerçekten de ne namaz kısaltılmış, ne de kendisi unutmuş, fakat Cenâbı Hak ona bunu unutturmuştur.


Hz. İbrahim'in Üç Yalanı


İtiraz edilen konulardan biri de, hadislerde “Hz. İbrâhimin ‘üç yalanı’ diye geçen ve bunlardan ikisi Kuranı Kerim’de zikredilen haberler,

Kuranı Kerim de zikredilen iki âyetten biri Hz, İbrâhimin, sağlıklı olduğu hâlde; "Ben hastayım"(Saffat,89) demesidir.

Diğer âyet ise şudur: Hz. İbrahim kavminin taptığı putları kırdığı, bunu gören halkın onun yanına gelerek: "İbrâhim! İlâhlarımıza bunu ya-pan sen misin?" diye sorduğunda, onun: Hayır! Bu işi, şu büyükleri yap-mıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa kendilerine sorun!’ demesidir,

Üçüncüsü ise,Mısır kralının Hz. İbrahim'e, kansı hakkında: “Bu se-nin neyin oluyor?" diye sorduğunda “O benim kızkardeşimdir" dîye cevap vermesidir.(Buhari,Büyü’100,nr.2217)

Ey okuyucu! Allah sana nimetlerini ikram etsin, Hz. İbrâhim bu üç sözü ister belli bir maksatla söylesin, isterse bir kastı olmadan söylesin, onların yalanla bir ilgisi yoktur. Bu sözler insanı yalan söylemekten kurtaran üstü kapalı (ta’rîzli, kinayeli) ifâdelerdir.

Tarîz: söz dokundurmak, kinayeli konuşmak demektir.Ta’rîz yapan kimse, söylemek istediği sözün tam tersini söyleyerek asıl maksadına vurgu yapmış olur. Haylaz bir çocuğa: “Oğlum, bu kadar fazla çalışma, git biraz da arkadaşlarınla oyna” demekle onun tembelliğine ta’rîz yapılmış olur. Bazı âlimlerimizin hoş tarizleri vardır. Ünlü tabiîn muhaddis ve fakihi İbrahim en-Nehai (v. 96/714), kendisiyle görüşmek istemediği biri kapısını çalınca, hizmetçisine: “Onu mescitte ara!’’ dedirtmiş. Tabiîn muhaddisi Şabi de,görüşmek istemediği biri ziyaretine gelince yere bir dâire çizer, hizmetçisine parmağını o dâirenin içine koydurur ve kapıdaki adama: “Şa’bi burada yok” dedirtirmiş. Ashab-ı kirâmdan îmrân ibni Husayn’ın, ta’rizin faydasını gösteren güzel bir sözü vardır: “Tarizde (kinayeli, üstü kapalı konuşmada) yalandan kurtuluş vardır”'

"Ben Hastayım" Sözünün Açıklaması


Önce Hz İbrahim’in ‘’Ben Hastayım’’ demesini ele alalım:Ünlü tabiin alimi Hasan Basri ve daha başkalarına göre Hz İbrahim bu sözüyle her varlık hastalanabilir anlamında ‘’Ben Hastalanacağım’’ demek istemiş,bunu da kavmiyle birlikte onların bayramına katılamayacağını belirtmek için söylemiştir.

…...

Hz, İbrâhimin ‘’Ben hastayım" sözüyle ne demek istediğine dâir çeşitli görüşler ileri sürülmüştür

Bunları şöyle sıralayabiliriz

*Başına gelecek olan ölümü düşünerek hasta oldum.
Hz. İbrâhim onlara: “Ölüm okuna ve belâlara hedef olup kendini kurtaramayan kimse, başına gelecek ölüm yüzünden hastadır” demek istemiştir. Şöyle bir şey anlatılır: Adamın biri ansızın ölünce. “Yahu adam sapasağlamdı, ölüverdi” demişler. Bunu duyan bir bedevi:
“ölüm boynuna dolanmış dururken bir adam nasıl sapasağlam olur?” demiş.

Sizin Rabbinizi inkâr etmenizi ve Hak yoldan inatla yüz çevirdiğinizi göre göre kalbini hasta oldu.

Bilinen bir yıldız doğduğu zaman Hz. İbrâhim ateşlenirdi. O günde o yıldızı görünce 'Ben hastayım" dedi ve her zaman yaptığı gibi onların bayramlarına katılamayacağını söyledi.

Âyette bu durum şöyle ifâde edilmektedir: “Sonra yıldızlara bir göz attı, Ben hastayım' dedi.”

Yapılan bu yorumlar Hz. İbrahim'in “Ben hastayım’’ demesinde bir yalan bulunmadığını, tam aksine o sözün doğru ve gerçek olduğunu göstermektedir.

Bu konuda ileri sürülen görüşlerden biri de şudur: Hz. İbrahim Allah’ ın varlığı konusunda kavmine açıkladığı delillerin onlar üzerinde etkili olmadığını, kavmı yıldızlara taptığı ve dünyada olan biten her şeyi ytldızların yaptığına inandığı için onlara öğretmek istediği bilgilerin ken dilerine bir fayda vermediğini gördü ve bunu tariz yoluyla anlattı. Hz. İbrahim kavmine karşı ileri süreceği delilleri henüz ortaya koymadığı, onlar üzerinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini düşündüğü sırada hastalandı. Bununla beraber kendi îmânında bir zayıflık bulunmadığı gibi, dâvasının doğruluğu konusunda da en küçük bir şüphesi yoktu. Fakat kavminin Allah'a inanmasını sağlamak ve yıldızlara tapmasını önlemek için ileri süreceği deliller henüz onlan ikna edecek güçte değildi. Sonunda Allah Teâlâ, Kurân-ı Kerim de anlattığı, bizim de yukarıda zikrettiğimiz yıldızlar, Güneş ve Ay ile akıl yürütme delilini kullanmayı ona ilhâm etti.

"Büyükleri Yapmıştır"


Hz. îbrâhim putları kırdığı zaman, kavminin ona: “İbrahim! İlâhlarımıza bunu yapan sen misin?” diye sormalan üzerine onun: “Hayır! Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa kendilerine sorun!"(Enbiya,62-63) demesine gelince; Ibrâhîm aleyhisselâm putları en büyük putun kırmış olabileceği ihtimâlini putun konuşması şartına bağlamış ve onlan sarsmak, inançlarının bir değeri olmadığını kendilerine göstermek için de: “Eğer sizinle konuşabiliyorsa o yapmıştır!’' diye paylamıştır. Hz. İbrahim'in bu sözü de doğrudur ve gerçeğe aykırı değildir.

"O Benim Kızkardeşimdir" '


Hz. İbrâhim’in karısı Sâre hakkında: “O benim kızkardeşimdir“ demesine gelince, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu olayı bir hadis-i şerifinde anlatmış ve Îbrâhîm aleyhisselâmın bu sözüyle eşine “Sen, Islâm’da benim kız kardeşimsin’’ demek istediğini açıklamıştır. Allah Teâlâ “Bütün müminler kardeştir.(Hucurat,10) buyurduğuna göre bu söz de gerçeğin ifâdesidir.
Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur: Bir gün Hz. ibrâhim hanımı Sare ile birlikte zâlim bir kralın bulunduğu bir şehre uğra mıştı. Adamları krala: “Şehre bir adam geldi, yanın da dünyanın en güzel kadınlarından biri var” dedi-ler. Kral Hz. îbrâhim’i yanma çağırttı ve ona: Bıı kadın senin neyin olur?” diye sordu. O da: “Kızkardeşimdir” dedi.

Sonra Hz. İbrâhim Sâre’nin yanma gelerek: “Bu zâlim krala senin için kızkardeşimdir dedim. Bu gün yeryüzünde ikimizden başka mü’min yok. Bu se beple, seninle biz aynı zamanda din kardeşiyiz. Sakın beni yalancı çıkarma” diye tembih etti. Saraya varınca, kral onu ayakta karşıladı. Sâre de abdest alıp namaz kılmaya başladı, sonra da: “Yâ Rabbî! Eğer ben Sana ve Senin Peygamberine îmân ettimse ve kadınlığımı kocamdan başka herkese karşı korudumsa, Sen de beni şu kâfirden koru!” diye duâ etti. Kralın nefesi daralıp hırlamaya ve ayaklarını yere vurarak debelenmeye başladı. Sâre: “Allahım! Eğer bu herif ölürse, onu benim öldürdüğümü düşünürler” diye telâşlandı. 

Kralın sıkıntısı geçip kendine geldi ve tekrar Sâre’ye doğru ilerledi. Sâre yine abdest alıp namaza durdu, sonra da aynı şekilde duâ etti. Kralın yine nefesi daralıp hırlamaya ve ayaklarını yere vurarak debelenmeye başladı. Sâre yine: “Allahım! Eğer bu herif ölürse, onu benim öldürdüğümü düşünürler” diye telâşlandı. Kralın yine sıkıntısı geçip kendine geldi. Aynı olayın üçüncü defa da tekrarlandığı rivâyet edilmiştir. Bunun üzerine kral adamlarına: “Siz bana insan değil, şeytan getirmişsiniz. Bu kadını hemen götürün ve onu ülkemden çıkarın. Hizmetkârım Hâcer’i de ona verin” dedi. Sâre Hz. İbrâhime: “Gördün mü bak! Allah kâfiri nasıl rezil ve perişan etti; beni ondan korudu; üstelik bir de bu hizmetçi kızı verdi” dedi.(Buhari,Büyü,100,nr.2217)

Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu dile getiren hadisi şeriflerden birini burada zikredelim;Allah'ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir.Ona zulüm ve haksızlık yapmaz,yardımı kesmez ve onu hakir görmez, Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki;Takvâ işte buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmek, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, diğer Müslümana haramdır.(Müslim,Birr 32,nr.2564)

Yalan Gibi Görünen Doğru Sözler


Bu cevaplardan sonra yine de bana; “Madem Hz Ibrâhimin bu ifâdeleri yalan değildir, öyleyse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. İbrahim ile ilgili bu olaylardan söz ederken neden "birkaç yalan’’ İfâdesini kullanmış ve neden “İbrâhîm sadece üç defa yalan söyledi.’’(Buhari,Enbiya 8,nr.3358) buyurmuştur?" diye soracak olursan; yine aynı şekilde Fahri Alem Efendi'miz âhiretteki büyük şefaatten (şefâat-i kübrâ’dan) bahsederken, neden "Hz. İbrahim, dünyada söylediği yalanları hatırlatarak şefâat edemeyeceğini söyleyecektir” buyurmuştur.(Buhari,Tevhid 36,nr.7510) diye sorarsan, bunların cevabı şudur:

Resûlullah Efendimiz “İbrâhîm sadece üç defa yalan söylemiştir” derken, Ibrâhîm Peygamber'in aslında doğru olan, fakat yalan gibi görünen bu üç ifâdesi dışında hayatında hiç yalan söylemediğini anlatmak istemiştir. Diğer yandan Hz. İbrahim de sözleri gerçek olsa bile, onların yalanı andırması yüzünden Cenâb-ı Hak tarafından hesaba çekilmekten endişe etmiştir.

Peygamber Efendimiz’in mecazen “İbrâhim’in üç yalanı ” diye ifâde buyurduğu o sözleri Hz. İbrâhîm yalan olsun diye değil, tam aksine putperestleri Allah’ın varlı ğı hakkında düşündürmeye, duymayan ve konuşmayan putların ilâh olamayacağı üzerinde akl-ü fıkretmeye sevketmek için söylemiş, Hz. Sâre hakkında kızkardeşim diyerek de kendisine bir fenalık yapılmasına engel olmak istemiştir.Onun,yalanı andıran bu sözleri dolayısıyla Cenabı Hak tarafından hesaba çekilmekten korkması peygamber hassasiyeti sebebiyledir.’’Ebrar-ın yaptığı iyilik,Allaha yakın olanların yanında kötülük gibi kalır’’ şeklindeki kelamı kibariyle anlamaya çalışmak mümkündür.

Sefer Ne Tarafa?


Yine burada nakledeceğimiz şu hadisi şerifin de yalanı andırdığı düşünülebilir:

"Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveye hazırlandığı zaman, asıl hedefi söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı.”
Bu hadisi rivâyet eden Kâ‘b Ibni Mâlik radıyallahu anhın anlattığına göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez» bir başka yere gittiği sanılırdı. Ancak Tebük gazvesi sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem ashâba durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Daha sonra Kâ’b ibni Mâlik, kendisiyle birlikte üç samimi sahibinin bu gazveye gidemeyişini, bu yüzden başlarına nelerin geldiğini uzun uzadıya anlattı.(Buhari,Cihad 103,nr.2948)

Yapacağı gazvenin yerini gizlemek yalan söylemek değildir. Peygamber Efendimiz in bu yaptığı, bir harp taktiğidir; üzerine gideceği düşman durumu öğrenip de hazırlık yapmasın diye asıl maksadını gizlemekten ibarettir.

Burada şu hadîs i şerifi hatırlamakta fayda vardır: “İhtiyaçlarınızını gidermesini niyâz ederken, Allah’tan neler istediğinizi başkalarına söylemeyiniz. Çünkü insanlar nimete kavuşanlara haset ederler.(Taberani,el Mu’cemu’l-evsat,3,55,nr.2455)

Resûlullah Efendimiz bir gazveye giderken asıl hedefini saklı tutar, bir başka yer hakkında bilgi toplamaya çalışarak oraya gideceği izlenimini verirdi. Yoksa o “Falan gazveye gitmek için hazırlığınızı yapınız” veya ‘"Hedefimiz falan yerdir” dedikten sonra, bunun aksini yapmazdı. Hâl böyle olunca, Fahr-i Âlem Efendimizin bir gazveye hazırlanırken asıl hedefini söylememesinde bir yalancılık söz konusu değildir.
Şâyet Peygamber Efendimiz “Falan yere gidiyoruz" dedikten sonra aksini yapsaydı, kendisinden beklenmeyecek bir davranış yapmış olurdu ve işte 0 zaman “Bir peygamberin hilâf-ı hakikat konuşması olacak şey midir?” diye sorulabilirdi.

Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) - cilt:3,sayfa;60-64,65-72
Devamını Oku »