Peygamberler Küçük Günah İşler mi ?




1

Küçük günahlara gelince, sahabe ve tâbiîn gibi Selef âlimlerinden bazıları ile daha sonra gelen âlimler peygamberlerin küçük günah işleyebileceğini söylemişlerdir. Müfessir ve tarihçi Ebû Cafer ibn Cerir et-Taberi ile diğer fakih, muhaddis ve kelâm âlimlerinin görüşü budur. Bundan sonraki bahiste peygamberlerin küçük günah işleyip işlemeyecekleri konusunda onların ileri sürdükleri delilleri göreceğiz.

Diğer bazı âlimler de bu konuda görüş bildirmemeyi uygun görmüşler ve gerekçelerini açıklarken, peygamberlerin küçük günah işlemesini aklın imkânsız görmediğini; ancak Kitap ve Sünnette bu konuda bîr bilgi verilmediğini söylemişlerdir.

Üzerinde durduğu konuyu derinlemesine araştıran bazı fakih ve kelâm âlimleri, peygamberlerin büyük günahlardan korundukları gibi küçük günahlardan da korunduklarını söylemiş ve şöyle demişlerdir: Çünkü insanlar nelerin küçük günah olduğu ve onları büyük günahlardan nasıl ayırmak gerektiği konusunda hem ihtilâf etmiş hem de zorlanmışlardır.

Bazı âlimler had cezâsı verilen günahların büyük günah olduğunu söylemiş, bazı âlimler de yapılması haram sayılan ve yapanlar hakkında Kitap ve Sünnet’te tehdit (vaîd) bulunan günahların büyük günah sayılacağını ileri sürmüşlerdir.

Büyük Günah, Küçük Günah Farkı

Abdullah ibni Abbâs ve başka âlimler, Allaha isyan anlamına gelen her günahın büyük günah olduğunu söylemişlerdir. Küçük günahlara '‘küçük’" denmesinin sebebi, büyük günahlara oranladır. Esasen hangi konuda Allah'a karşı gelinmiş olursa olsun, yapılan o iş büyük günahtır.

Mâliki kadılarından olan Ebû Muhammed Abdülvehhab ibni Nasr şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’ya isyân anlamı taşıyan günahlara küçük günah denemez. Ancak büyük günahlardan sakınıldığı takdirde, affedilen günah anlamında küçük günah denebilir. Cenâb-ı Hak affederse, küçük günahlardan dolayı insan hesaba çekilmez. Ama büyük günahlar böyle değildir; onlan yapan kimse yaptığına pişman olup Allaha tövbe etmedikçe Cenâb-ı Hak büyük günahları bağışlamaz. Onları affetmek Allah’ın lütfuna ve merhametine kalmıştır.”

Gerçi Allah Teâlâ “iyilikler, kötülükleri giderir”(Hud,114) buyurmuştur, ama Ehl-i Sünnet âlimleri namaz, oruç, sadaka gibi iyiliklerin giderebileceği kötülüklerin küçük günahlar olduğunu söylemişlerdir. “Siz eğer yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, Biz, sizin küçük günahlarınızı affederiz”(Nisa,31) âyet-i kerîmesi de bunu göstermektedir. Peygamber Efendimiz bunu şöyle açıklamıştır: “Büyük günahlardan sakınıldığı sürece, beş vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, bunların aralarındaki zaman diliminde işlenecek günahlara kefâret olur.”(Müslim,Taharet 14,16,nr.233) Allah Teâlânın affetmediği tek büyük günah Ona şirk koşmaktır. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle ifâde buyurmuştur: “Allah, Kendisine şirk koşulmasını kesinlikle bağışlamaz; ancak dilediği kimsenin şirk dışındaki günahlarını affeder.”(Nisa,48,116)

Eşarî kelâmcısı ve Mâlikî fakihi Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî ile Eş arîlerden bir gurup âlimin ve fakih imâmlardan birçoğunun görüşü böyledir.

Küçük Günahların Zararları


Bazı imamlarımız da şöyle buyurmuştur;Peygamberler küçük günahları birçok defa yapmaktan korunmuşlardır.Çünkü küçük günahlar tekrarlandıkça büyük günahlara dönüşür.(İbn Hacer,El-Metalibül-aliyye,3,198,nr.3245)

Burada, Peygamber Efendimiz’e veya onun amcazadesi Abdullah ibni Abbâsa nisbet edilen şu hikmetli sözü hatırlamalıdır; “Israrla yapılan küçük günah büyük günah otur; tövbe istiğfar edilince de büyük günah yok olur.”

Küçük günahları tekrar tekrar işlemek insanın kişiliğini zedeler, saygınlığını yok eder, onu başkalarının gözünden düşürüp zelîl biri yapar. İslâm alimleri, peygamberlerin küçük günah işlemekten korunduklarınıda görüş birliği etmişlerdir. Çünkü küçük günahlar onları işleyenlerin makam ve mevkiini küçültür, itibârını düşürür, kalplerin onlardan soğuyup nefret etmesine yol açar ki, peygamberler böyle durumlardan münezzehtir. Hatta bazı davranışlar aslında mübâh iken, insanı kötülüğe götüreceği endişesiyle rnübâh olmaktan çıkarak yasaklanan şeyler arasına girer.

İnsanı dinin yasakladığı davranışlara götürmesi kesin veya ihtimal dahilinde olan bazı mübah işleri yine din yasaklar. Buna günaha giden yolu tıkama ve günaha engel olma anlamında sedd i zerâi“ denir. Üzüm yetiştirmek mubahtır, ancak şarap yapan kimseye üzüm satacağı kesin veye ihtimal dahilinde olan kimsenin üzüm yetiştirmesine engel olunabilir. Putperestin putuna hakaret etmek günah değildir, fakat onun buna mukabele ederek Allah Teâlâ’ya hakaret etmesine imkân vermemek için bu davranış yasaklanır. Aynı şekilde “Zinaya yaklaşmayın"' âyeti de, zinaya götürebilecek bütün hâl ve davranışlardan uzak durmak gerektiğini bildirmekte ve zinaya götürecek yolları tıkamaktadır.

Bazı alimler peygamberlerin (harama düşmemek için), mekrûh olan söz ve hareketleri kasten yapmaktan Cenâb-ı Hak tarafından korunduklarını söylemişlerdir.

Peygamberler Niçin Küçük Günahtan Korunmuştur?


Yine bazı İslâm âlimleri, peygamberlerin küçük günah işlemekten ko-runmalarının sebebini şöyle açıklamışlardır: Peygamberlerin ümmetleri, peygamberlerinin izinden gitmek için onların yaptıkları iş ve davranışları onlar gibi yapmaya çalışacakları için peygamberler küçük günah işle-mekten korunmuşlardır. İmâm Şafiî, İmâm Mâlik ve İmâm Ebû Hanîfe’ye mensup fakihlerin büyük çoğunluğu; peygamberlere tâbi olmanın hükmü hakkında ihtilâf etmişlerse de, her ümmetin, peygamberlere özel du-rumlar dışında, yaptıklarını kendilerine uyulsun diye yapıp yapmadıkları-na bakmadan onları-izlemeleri gerektiği görüşündedir.

Her ikisi de Mâlikî fakihi olan İbn Huveyzemendâd ile Ebu-l-Ferec’in naklettiğine göre İmâm Mâlik, Peygamberlerin fiillerine uyup onların yaptıklarını yapmanın farz (vâcip) olduğunu söylemiştir. Bu görüşü, Mâlikî fakihi Ebû Bekir el-Ebherî ile Mâlikî kadılarından Ebü’l-Hasan ibni’l-Kassâr ve Mâlikîlerin büyük çoğunluğu da benimsemiştir.

Çeşitli mezheplere mensup Iraklı fakihlerin pek çoğu ile her üçü de Şafiî fakihi olan Ebü’l-Abbâs İbn Süreyc,Ebu Said el İstahri e Ebu Ali İbni Hayran da peygamberlerin fiillerine uymanın farz(vacip) olduğunu söylemişlerdir.

Şafii alimlerin çoğu peygamberlerin fiillerine uymanın müstehab olduğu görüşündedir.Çeşitli mezheplere mensub bazı alimler de bunun mübah olduğunu söylemişlerdir.

Bazı âlimler de Peygamber Efendimizin fiillerine sadece dini konularda ve Allah rızası için yapılan işlerde uymanın söz konusu olduğunu söylemiş,onun fiillerine uymanın mubah olduğunu ileri sürenler ise farz veya müstehap gibi bir ayırımdan söz etmememişlerdir.

Bazı âlimler yaptıkları bu ayırımla; yemek,uyumak gibi insanın yaratılıştan sahip olduğu birtakım davranışlarda Peygamber Efendimize uymanın şart olmadığını söylemek istemişlerdir.

Fahr-i Alem Efendimizin küçük günahlardan korunduğunu söyleyenler şöyle demiştir:

"Şayet peygamberlerin küçük günah işleyebilceğini kabul edersek; onların bütün davranışlanna uyulamaz; çünkü bu takdirde onların yaptıkları herbir işten maksatlarının ibâdet ve Allah rızasını kazanmak olup olmadığı bilinmediği gibi, o işin mübah, sakıncalı veya yasaklanmış bir iş olup olmadığı da bilinemez. Ve yine peygamberlerin küçük günah işleyebileceği kabul edildiği takdirde, hiç kimseye peygamberlerin davranışlarına uyması emredilemez.Özellikle de fıkıh usulculerinden Resulullah’ın sözüyle fiilinin birbirine aykırı görünmesi hâlinde (ve bunlardan hangisinin diğerini neshettiği bilinmediği takdirde), fiili söze tercih edenlere göre Resûl-i Ekrem Efendimizin küçük günâh işlediği kabul edilemez.”

Delillerden kavil ile fiilin teâruzu halinde fiili kavle tercih edenler Şafiilerdir.Hanefiler ise,sözün daha sonra söylenmesi ihtimaline bakarak kavli fiile tercih ederler.

Peygamberimiz Gördüğü Hataları Düzeltmiştir

Peygamberlerin küçük günah işlemeyeceği görüşünü pekiştimek üzere şunu da söylemeliyiz: Peygamber Efendimiz'in küçük günah işleyeceğini kabul edenler de, etmeyenler de, onun kötü bir söz duyduğu veya kötü bir davranış gördüğü zaman sükût etmediğini, onu yapanı muttaki uyardığını da kabul etmişlerdir. Buradan Resûlullah aleyhisselâmın görüp duyduğu hâlde uyarmadığı bir söz veya davranışın da sakıncalı olmadığı sonucuna varılmıştır.

Resûluilah Efendimizin, sahâbîlerinin yaptığını gördüğü bir davranışı veya duyduğu bir sözü yasaklamaması veya o sözün ve davranışın yanlış olduğunu söylememesi, o sözü söylemekte ve o işi yapmakta herhangi bir sakınca bulunmadığını gösterir. Resûluilah Efendimizin böyle şeyleri görüp onaylamasına takrir denir.

Başkasında gördüğü olumsuz bir davranış karşısında susmayıp onu yapanı uyaran bir peygamberin, aynı olumsuz davranışı yapabileceği hiç kabul edilebilir mi?

Onlarca âyette Resûluilah Efendimize itâat etmemiz, onun izince gitmemiz emredilmektedir. Ümmetinin kendisini adım adım izlemesi emredilen bir peygamberin günah işlemesi hiç düşünülebilir mi?

Başkalarında gördüğü olumsuzluk karşısında susmayıp onları uyaran peygamberlerin küçük günah işlemekten mutlaka korundukları da anlaşılır. Çünkü kendisi günah işleyen biri, başkasını aynı günahı işlemekten sakındıramaz Bu durum, peygamberlerin küçük günah işlemeyeceğini soy leyenlerin haklı olduğunu göstermektedir.

Şimdi Peygamberlerin günah işleyebileceklerini söyleyenlerin delillerine cevaplar sunulcaktır.

1-Resûl-i Ekrem'in Geçmiş Gelecek Günahları!


İtirazlara Cevaplar:

Peygamberlerin günah işleyebileceklerini ileri sürenlerin delillerinden biri olan: “Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağış-layacaktır.”(Fetih,2) âyeti üzerinde İslâm âlimleri farklı görüşlere sahiptir:

Kimi bu âyetteki ‘geçmiş ve gelecek” ifâdeleriyle Resûlullah Efendimiz in peygamberlikten önce ve sonra yaptıklarının kastedildiğini söylemiştir.

Kimi âlimler onun peygamberlikten önce yaptıkları ile âyet nâzil olduğu zaman henüz yapmadıklarının kastedildiğini söylemiş ve kendi-sine günahlarının bağışlandığı bildirilmiştir.

Bazı âlimlere göre bu ifâdeyle Peygamber aleyhisselâmin günahının olmadığı kinâye yoluyla anlatılmak istenmiştir. Zira peygamberlikten önce emir ve yasak yoktu ki onlara aykırı davranarak günah işlemiş olsun. Pey-gamberlikten sonra ise “ismet” sıfatı dolayısıyla günah işlemekten zâten korunmuştur.

Kimine göre “geçmiş" ifâdesiyle peygamberlikten önceki günahları olup onlardan dolayı hesaba çekilmeyeceği, “gelecek” sözüyle de peygamberlikten sonrakiler kastedilmiş olup, onlardan da 'ismet sıfatıyla korunduğu bildirilmiştir. Bu görüş hadis âlimi Ahmed bin Nasr el- Huzâfye (v. 231/846) aittir.

Bazı âlimler de gelmiş ve gelecek günahları bağışlanacak olanların Muhammed aleyhisselâmm kendisi değil, onun ümmeti olduğunu söy-lemiştir.

Bu âlimlere göre âyet-i kerimede Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme hitap edilmek suretiyle esasen onun ümmetine hitap edilmektedir. Allah’ın Elçisi ümmetinin günahının ne olacağını çok düşündüğü ve buna çok üzüldüğü için günah ona nisbet edilmiş, kendisine de onlara şefâat edeceği müjdelenmiştir.

Bazıları “geçmiş günah" ifâdesiyle, Resûl Ekrem Efendimiz in yanılma ve gaflet sonucu yaptığı, "gelecek günah" ifâdesiyle de bazı nasları tevil ederken‘ yaptığı hatâlar olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü mü-fessir Ibn Cerir et-Taberî (v 310/922} nakletmiş, tasavvuf, kelâm, tefsir ve hadis âlimi Abdülkerim el-Kuşeyrî de (v. 466/1072) diğer görüşler arasından bunu tercih etmiştir.

Daha başkaları “geçmiş günahların affı” ifadesiyle baban Ademin günahı, “gelecek günahların affı” İfâdesiyle de ümmetinin günahları denmek istediğini söylemişlerdir. Bu görüşü tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü'l-Leys es-Semerkandî ile ünlü müfessir ve sufi Ebu Abdurrahman es-Sülemî ilk devir sûfîlerinden müfessir ve muhaddis Ahmed ibni Muhammed ibni Sehl ibni Ata dan nakletmişlerdir.

Peygamberimizin Kendi Günahına ve Müminlerin Günahına İstiğfarı

Aşağıdaki şu âyet de yukarıda zikri geçen âyetler gibi te’vîl edilmiştir:

“Kendi günahın için ve mü min erkeklerle mü min kadınlar için Allah tan af dile.”(Muhammed,19)

Endülüslü kıraat âlimi Mekkî bin Ebî Tâlib bu âyetteki hitabın Peygamber Efendimiz e değil, ümmetine yönelik olduğunu söylemiştir.

Buna göre Allah Teâlâ ümmet-i Muhammede: “Baban Âdem in ve ümmetinin günahları için Allahtan af dile” buyurmaktadır.

Abdullah ibni Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah Efendimiz Mekkeli müşriklere: “Bana veya size ne yapılacağını da ben bilemem.”(Ahkaf,9)demekle emrolunduğu zaman, -Allah onlara lânet etsin- kâfirler bu âyetin inmesine pek sevindiler.

“De ki: Peygamberlerin ilki ben değilim. Bana veya size ne yapılacağını da ben bilemem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım; çünkü ben sadece apaçık bir uyarıcıyım" anlamındaki Ahkaf sûresinin 9. âyeti nâzil olunca, müşrikler buna sevindiler ve: “Lât ve Uzza ya yemin olsun ki, peygamber olduğunu ileri süren bu adamın bizden bir farkı ve bize bir üstünlüğü yokmuş; eğer peygamber olsaydı, kendisine ne yapılacağını bilirdi” dediler İşte bunun üzerine kâinatın Rabbi: "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacak" âyetini indirdi. O zaman ashaıb ı kiram: "Yâ Resûlaliah! Seni tebrik ederiz; bütün günahlarının bağışlanması mübarek olsun. Cenab i Hakkın sana ne yapacağını öğrenmiş olduk. Acaba Rabbimiz bize ne yapacak?" diye sordukları zaman da "Böylece Allah mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarını örter ve onları, ebediyen kalmak üzere, içinde ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Bu ise Allah katında pek büyük bir bahtiyarlıktır”(Fetih,5) âyeti nazil oldu.(Tirmizi,Tefsir 48/2,nr.3263)

İşte bunun üzerine Allah Teâlâ Resulünü teselli etmek üzere "Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacaktır." âyetini indirdi.

Ardından gelen şu âyetle de müminlere olan lütfunu bildirdi: “Boylece Allah mü'min erkeklerin ve mümin kadınların günahlarını örter ve onları, ebediyen kalmak üzere, içinde ırmaklar akan cennetlere yerleştirir. Bu ise Allah katında pek büyük bir bahtiyarlıktır.’’ Resûl-i Ekrem'in geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanacağını bildiren âyetle ona âdetâ şöyle denilmiş oldu: "Ey Peygamber! Allah senin günahlarını atfetmiştir; şâyet günah işlemiş olsaydın bile, Cenâb-ı Hak bundan dolayı seni hesaba çekmeyecekti.’’

Bazı âlimlere göre, ‘ Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayacaktır.’’ âyetindeki “bağışlama" ifâdesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimızin ayıp ve kusurlardan korunduğu dile getirilmiştir

Belini Büken Ağır Yük


Peygamberlerin küçük günah işleyebileceklerini söyleyenlerin bir delilide;’’Belini büken o ağır yükünü üzerinden kaldırmadık mı?"' âyet i kerîmesidir. Bazı âlimlere göre bu âyetle Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin peygamberlikten önceki günahlarının affedildiği belirtilmiştir. Tâbiîn alimlerinden fakih, muhaddis ve zâhid Zeyd ibni Eslem ile Hasan-ı Basrinin ve tâbiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsi nin görüşleri de bu yöndedir.

Kimi âlimlere göre bu âyetin mânası Resûl-i Ekrem in peygamberlikten önce günahlardan korunup muhafaza edildiğini ifâde etmektedir. Şayet korunmasaydı, günahlar onun belini bükecekti. Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî,buna benzer bir görüşü nakletmiştir.

Kimilerine göre ise bu âyetle. Allah’ın buyruklarını insanlara duyurana kadar ağır peygamberlik görevinin Resûlullah’ın belini büktüğü anlatılmıştır. Bu görüşü Şâfîî fakihi ve tefsir âlimi Ebu l-Hasen el-Mâverdî ile müfessir ve sûfî Ebû Abdurrahman es-Sülemî nakletmiştir.

Endülüslü kırâat âlimi Ebû Tâlib el-Mekkı’nin nakline göre bu âyetin mânası, Câhiliye günlerinin ağır yükünü senin sırtından indirdik demektir.

Yani “Seni Câhiliye günlerinin her türlü çirkinliğinden korumak suretiyle o günahların ağır yükünden de kur-tardık” demektir.

Bir yoruma göre bu âyetteki “belini büken ağır yük ifâdesiyle. Peygamber aleyhisselâmm kalbini meşgul eden mânevi yükleri ve peygamberliğin başlangıcında zihnini yoran düşünceleri ortadan kaldırmak, hayatını tanzim etmek için istediğin din ve şeriatı sana vermek suretiyle sıkıntılarını giderdik denmiştir. Tasavvuf, kelâm, tefsir ve hadis alimi Abdülkerim El Kuşeyri bu anlamda bir yorum nakletmiştir.

Bir başka yoruma göre söz konusu âyetteki bu cümlenin anlamı şöyledir:Senden korumanı istediğimiz şeyleri Biz korumak suretiyle sırtına yüklenen o dayanılmaz peygamberlik yükünü hafiflettik.

"Belini büken ağır yük" demek, “belini bükecek derecede ağır yük’ demektir. Bu 'ağır yük"ün. Efendimiz in peygamberlikten önce yaptığı hatâlar olduğunu söyleyenler vardır. Bu görüşe göre peygamberlikten önce yaptığı bazı şeyleri İslâmiyet haram kılınca, Peygamber aleyhiselam eskiden yaptığı hatâların günah olduğunu düşündü ve bunlardan dolayı hesaba çekilmekten korktu. İşte o zaman da Cenab ı Hak ona, belini büken o ağır yükü üzerinden kaldırdığını bildirdi.

Üzerindeki yükü kaldırmak" şu anlamlara da gelebilir:

*Şayet Resûlullah günah olan hareketleri yapacak olsaydı, o günahların ağırlığı belini bükecekti. Fakat Allah Teâlâ onu günah işlemekten korumak sûretiyle üzerindeki yükü de kaldırmış oldu.

*Biz seni yapılması son derece zor olan peygamberlik görevini ifa etmenin ağırlığından koruduk.

*Biz seni Câhiliye devrine ait olup kalbini meşgul eden işlerinin sıkıntısından koruduk.

*Biz seni Cenâb-ı Hakk ın İlâhî vahyi korumayı emretmesinin verceği sorumluluk yükünden kurtardık.

"Allah Seni Affetti" Âyetinin Anlamı

Şimdi de “Allah seni affetti; ama sen onlara niçin izin verdin?"(Tevbe,43) âyetinin yorumuna gelelim:

Allah Teâlâ. Peygamber Efendimize Tebük Gazvesi ne gitmek iste-meyenlere izin verme diye emretmediğinden, Resûlullahın savaşa gitmemek için bahâneler ileri süren münafıklara izin vermesi günah sayılmaz. Zâten Cenâb-ı Hak da, onun izin vermesini günah saymamıştır. Hattâ alimler âyet'i kerimenin üslubunu bir azarlama olarak görmemiş, âyetin bir tür azarlama içerdiğini ileri sürenleri de hatalı bulmuşlardır.

Arap dili ve edebiyatı âlimi Niftaveyh şöyle demiştir: Bu ayette Cenâbı Hak, Resul-i Ekremini hâşa azarlamamış, tam aksine onu savaşa gitmemek için bahane ileri sürenlere izin verip vermemekte serbest bırakmıştır.

Bu konuda Selef âlimleri şunu söylemiştir: Allahın Resulü kendisine vahiy gelmeyen konularda dilediğini yapmakta tamamen serbestti. Nitekim Cenâb-ı Hak bir başka âyette ona: “Sen uygun gördüklerine izin ver.(Nur 24/62) buyurmuş, Peygamber aleyhisselâm da savaşa gitmemek için bahane üretenlere o âyete dayanarak izin verince, bu kez ona Tevbe sûresinin 42. âyetiyle münâfıkların gerçek niyetleri, iç yüzleri bildirilmiş, izin vermeseydi bile münâfıkların zâten savaşa gitmeyecekleri söylenmiş ve Resûl-i Ekrem’in kendisinden izin isteyenlere izin vermesinde herhangi bir sakınca bulunmadığı haber verilmiştir.

Üzerinde tartışılan âyet-i kerîmedeki “Allah seni affetti'" ifâdesi, “suçunu bağışladı” anlamında değildir. Bu ifâde, tıpkı atlar ve köleler için zekât verilmeyeceğini belirten “At ve köleler için zekât vermekten Allah sizi affetmiştir. ’’(Ebu Davud,Zekat 5,nr.1574) hadîs-i şerifinde olduğu gibi, “bunu size farz kılmadı, sizi bundan sorumlu tutmadı” anlamındadır.

Tasavvuf, kelâm, tefsir ve hadis âtimi Ebul Kasım Abdülkerim el-Kuşeyri de bu görüşte olup şöyle demiştir:

Günah olmayan yerde af da olmaz diyenler, Arap dilini yeterince bilmeyenlerdir Âyeti kerimedeki Allah seni affetti' ifâdesinin anlamı. Allah sana bir günah yüklemedi' demektir '

Mâliki fakihi ve hadis âlimi Ahmed ibni Nasr ed Davûdî’nin naklettiğine göre, söz konusu âyetteki "Allah seni affetti” cümlesi, ‘günahını bağışladı” anlamında değildir; bu cümle, Cenâb-i Hakk ın Resûlüne verdiği değeri ve ona yönelik ikrâmını gösteren bir ifâdedir

Endülüslü kırâat âlimi Ebû Tâlib el-Mekkî’ye göre “Allah seni affetti” cümlesi, tıpkı Arap dilinde sıklıkla kullanılan “Allah seni azîz eylesin”, “Allah sana ikrâmını lütfetsin" ifâdeleri gibi bir söze başlangıç cümlesidir.

Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî de bu ifâdenin: “Allah sana âfiyet versin” demek olduğunu söylemiştir.

Bedir Esirlerinden Fidye Alınması

Peygamberlerin küçük günah işleyebileceklerini söyleyenlerin delillerinden biri de Allah Teâlâ’nın Bedir Gazvesi’nde alman esirler hakkında şöyle buyurmasıdır:

“Yeryüzünde zafer kazanıp kâfirleri sindirmedikçe, hiçbir peygamberin esirler alması uygun değildir. Çünkü siz bu şekilde geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, oysa Allah sizin âhireti kazanmanızı istiyor. Allah karşı konulmaz bir kuvvete sahiptir; yaptığı her şeyi yerli yerince yapandır. Eğer daha önce Allah katında yazılı bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. "(Enfal,67-68) Bu âyetlerde Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme esirlerden fidye aldığı için günah işlediği söylenmemekte. tam aksine burada ona özel durumlardan söz edilmekte ve onun diğer peygamberlerden daha üstün olduğu dile getirilmektedir.Sanki burada ona: "Senden başka hiçbir peygambere böyle bir lütufta bulunulmadı’’denmektedir.

Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sadece kendisine lüt fedilen İlâhî ikramdan söz ederken şöyle buyurmuştur: “Ganimet almak daha önceleri kimseye helâl kılınmadığı hâlde bana helâl edildi"

Konumuzla ilgili olan yukarıdaki âyet-i kerimede' geçen: “Çünkü siz bu şekilde geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, oysa Allah sizin âhireti kazanmanızı istiyor. Allah karşı konulmaz bir kuvvete sahiptir; yaptığı her şeyi yerli yerince yapandır.* ifâdesinin mânası sorulacak olursa, buna şöyle cevap verilir:

Bu âyet, Peygamber Efendimizi ve onun ileri gelen ashâbını değil, geçici dünya menfaati peşinde koşan ve daha fazla dünyalık elde etmeye çalışan herkesi hedef almaktadır.

Tabiîn müfessirlerinden Dahhâk ibni Müzâhim den rivâyet olunduğuna göre bu âyet, Bedir Gazvesinde müşrikler bozguna uğradığı, insanlar savaş meydanındaki ölülerin değerli eşyalarını almak ve ganimet toplamakla meşgul olduğu zaman nazil olmuş, hattâ Hz. Ömer onların bu hâlini gören düşmanın geri dönüp saldırmasından korkmuştur.

Fidye Âyeti Üzerindeki Farklı Görüşler

Bu âyetin ardından Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer daha önce Allah katında yazılı bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyelerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu.” Âlimler, bu âyetin mânasında ihtilâf etmiş ve şu görüşleri ortaya koymuşlardır:

Eğer Ben, yasaklamadığım bir konuda kuluma azap etmeyeceğimi ezelde takdir buyurmasaydım, esirlerden fidye almanızdan dolayı size azap ederdim, demektir. Bu yoruma göre daha önce “esirlerden fidye almayınız” diye bir İlâhî emir bulunmadığından, Resûl-i Ekrem'in Bedir esirlerinden fidye alması günah değildir.

Eğer Kur'ân-ı Kerim'e îmân etmemiş olsaydınız, -ki âyette geçen 'daha önceki kitap (hüküm)” Kurân-ı Kerim dir- ve bu îmânınız dolayısıyla ilâhı affa nâil olmasaydınız, savaşta ganimet aldığınız için size cezâ verirdim.

Bu söz şöyle açıklanmaktadır: Şâyet siz Kur ân-ı Kerim e inanmasay-dınız ve siz kendilerine ganimet helâl edilenlerden olmasaydınız, sizden önceki milletlerden Allah’ın koyduğu sının aşanlara yapıldığı gibi, size de cezâ verilirdi.

Şâyet her şeyin yazılı olduğu Levh-i Mahfuz da ganimetin size helâl kılındığı yazılmamış olsaydı, ganimet aldığınız için elbette cezâ-landırılırdınız

İslâm âlimlerinin tefsirlerde ortaya koyduğu bu görüşlerin hepsi de, düşmandan fidye almanın günah olmadığını göstermektedir; çünkü helâl olan bir şeyi yapan kimse günah işlemiş olmaz. Nitekim Allah Teâlâ ganimet konusunda şöyle buyurmuştur: “Elde ettiğiniz ganimetlerden helâl ve hoş olarak yiyin.”(Enfal,69)


2

Hz. Âdemin Kıssası

Yine peygamberlerin küçük günah işleyebileceği görüşünü ileri sürenlerin bir delili de Adem aleyhisselâm hakkındaki şu âyetlerdir:

“Âdem ile Havva o yasak ağaçtan yediler.(Taha,121))

Bir önceki âyetle birlikte bu âyetin tamamı şöyledir: “Derken, şeytan ona vesvese verdi ve: ‘Ey Âdem! Ne dersin, sana ölümsüzlük ağacını, aslâ yok olmayacak bir saltanatın yolunu göstereyim mi?’ dedi. Böylece Adem ile Havvâ o yasak ağaçtan yediler, bunun üzerine mahrem yerleri kendilerine göründü de, Cennet yapraklarıyla örtünmeye çalıştılar. Âdem,Rabbi'nin emrine karşı geldi, şaşırıp kaldı”

Oysa daha önce Allah Teâlâ onlara şöyle buyurmuştu

“Ey Âdem! Şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz."(Bakara,35)

“Ben size o ağacı yasaklamadım mı?"(Araf,22)

Allah Teâlâ, Hz. Âdem'in (dolayısıyla Havva’nın) günah işlediklerini belirterek: “Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi, şaşırıp kaldı."(Taha,121) buyurdu. Bu âyetteki “Rabbi'nin emrine karşı geldi” ifâdesi cahillik etti, bir başka yoruma göre içtihadında hatâ etti demektir.

Hz. Âdem Neyi Unuttu?


Allah Teâlâ Hz. Adem’in özrünün ne olduğunu şöyle açıkladı. “Doğrusu Biz Âdem'e daha önce buyruğumuzu iletmiştik: ama o bunu unuttu. Biz onda bir azim de görmedik.

Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem ile Havva’ya ilettiği buyruğu "Yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz.”' şeklindeki tenbihi idi. Allah Teâlâ'nın Hz.Adem’de görmediğini belirttiği azim ise, onun “şeytanın iğvâsına karşı direnme konusunda yeterince kararlı ve azimli davranmayışı" şeklinde anlaşılmıştır. Bu azim,Hz. Âdem’in “yaptığı hatâda ısrarlı olmayışı ve tövbe edişi” diye de açıklanmıştır.

Tefsir âlimi Abdurrahman ibni Zeyd ibni Eşlem,âyette geçen “unuttu” ifâdesini şöyle açıklamıştır:

“Hz. Adem. Îblîs’in kendisine düşman olduğunu ve Allah Teâlâ’nın kendisini: Ey Adem! Bu Îblîs; senin de. eşinin de gerçekten düşmanıdır. Dikkat edin, sakın sizi Cennet ten çıkarmasın! Yoksa sıkıntı çekersin' diye uyardığını unuttu demektir."

Hz. Âdem’in unutması şöyle de açıklanmıştır: İblîs, Hz. Adem ile Havvâ ya şefkat ve yakınlık gösteriyormuş, kendilerine nasihat ediyormuş gibi dostça davrandığı için, Âdem onun kendisine düşman olduğunu unuttu demektir.

Abdullah ibni Abbâs, Hz. Âdem'in unutmasını şöyle açıklamıştır:

İnsan kelimesi nisyân kökündendir.İnsana insan denmesinin sebebi, onun Cenâb-ı Hakkın kendisine olan uyarısını unutmasından dolayıdır

Onları Şeytan Kandırdı

Şöyle de bir görüş vardır: Hz. Adem île Havvâ yasak ağaçtan yemeyi helâl saydıkları için İlâhî emre karşı gelmiş değillerdir, fakat onlar İblisin “Ben iyiliğiniz için size öğüt veriyorum." (Araf,21) diye yemin etmesine kanmışlar ve bir kimsenin Allah’a yalan yere yemin edemeyeceğini sanmışlardır.

Şeytanın Hz. Âdem ile Havva’ya "Rabbiniz size bu ağacı, melek olmamanız veya burada ebediyen kalmamanız için yasakladı.”' demesi de onların şeytana kanmasına vesile olmuştur. Bir başka âyette bu konu şöyle ifâde edilmiştir: “Derken, şeytan ona vesvese verdi ve:

Ey Âdem! Ne dersin, sana ölümsüzlük ağacını, asla yok olmayacak bir saltanatın yolunu göstereyim mi?’ dedi "

Hz. Adem’in yasak ağaca yaklaşmasının sebebini açıklarken böyle bir gerekçe ileri sürdüğü de rivâyet edilmiştir.

Bu rivâyet, tefsir kitaplarında bulunmaktadır. İbni îshâk’tan nakledildiğine göre Îblîs Hz. Âdem ile Havvayı kandırmak için dövünerek feryâdü figân etmeye başladı. Onlar da hâline üzülerek niçin ağladığını sordular.

İblis: “Ben sizin için ağlıyorum. Bir gün ölecek ve sahip olduğunuz bütün bu nimetleri kaybedeceksiniz.” dedi.

Bu sözler onları pek etkiledi. Ondan sonra İblis onlara yaklaştı ve: “Ey Âdem! Ne dersin, sana ölümsüzlük ağacını, aslâ yok olmayacak bir saltanatın yolunu göstereyim mi?”diye söze başlayarak tuzağını kurdu.(Taberi,Camiul Beyan,1,529)

Tabiîn âlimlerinden Saîd ibni Cübeyr de (v. 95/714) şöyle demiştir: “İblis,Allah'a yemin ederek Adem ile Havva’yı kandırdı: çünkü mü'min, kendisi yalan yere yemin etmediği için, böyle yeminlere kanar.”

Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Mü'min saf ve iyi huylu olduğu, tabiatında kötülük bulunmadığı için kolayca aldanır; doğru yoldan çıkan kimse ise bozguncu ve kötülüğe meyilli olduğu için aldatır.(Ebu Davud,Edeb 83,nr.6133)Bununla beraber mü’min uyanıktır, tekrar tekrar aldanmaz.Resûl i Ekrem Efendimiz’in buyurduğu gibi; Mümin, bir yılan deliğinden iki defa ısırılmaz."(Buhari,Edeb 83,nr.6133)

Yasak Meyve Konusunda Çeşitli Yorumlar
Bu konuda bazı âlimler şöyle demiştir:

Adem İlâhî emri unutmuştur; yoksa Allah'ın emrine karşı gelmeyi aklından bile getirmemiştir; işte bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak onun hakkında ‘ Biz onda bir azim de görmedik!” yani “İlâhî emre karşı gelme niyeti" görmedik buyurmuştur.”

Müfessirlerin çoğu ise, bu âyetteki “azim" ifâdesiyle, “Biz onda tedbîr,sabır ve sebât görmedik” buyurulduğunu söylemişlerdir.

Hz Adem'in yasak meyveden yediği sırada sarhoş olduğunu ileri süren olmuşsa da bu görüş zayıftır. Çünkü Allah Teâlâ Cennet şarabının sarhoş etmediğini bildirmiştir.

Allah Teâlâ Cennet şarabından söz ederken şöyle buyurmuştur:

‘’Bu kadehlerin içindeki içecek, içenleri ne rahatsız ne de sarhoş eder”(Saffat,47)

"O şaraptan ne başlan ağrır, ne sarhoş olurlar’’(Vakıa,19)

“Rableri onlara tertemiz bir şarap içirir.”(İnsan,21)

Eğer Âdem aleyhisselâm yasak meyveyi unutarak yemişse, bu Allah’a isyanı değildir. Şayet yanılıp hatâ ederek yemişse, bu da günah değildir Çünkü unutarak ve yanılarak bir yasağı çiğneyenin sorumlu olmadığı hususunda İslâm âlimleri ittifak etmiştir.

Eş’arî kelâm âlimi Ebû Bekir ibni Fûrek ve başka âlimler,Hz. Âdem’in şeytanın iğvâsına kapılarak yasak meyveden yemesinin peygamberlikten önce gerçekleşmiş olabileceğini söylemiş, buna delil olarak da şu iki âyeti zikretmişlerdir: “Âdem, Rabblnin emrine karşı geldi, şaşırıp kaldı. Sonra Rabbi onu peygamber seçip kendine yaklaştırdı. Tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti.’” Bu âyetlerden hareketle Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem’i peygamber seçip onu doğru yola iletmesi olayının, onun ilâhı emre karşı gelmesinden sonra meydana geldiği söylenmiştir.

Bu konuda yapılan bir başka yorum da şöyledir:

Yasak ağaç açıkça belirtilmediğinden, Hz. Adem bu yasağın bütün ağaçlara değil de, belli bir ağaca mahsûs olduğu yorumunu yaparak o meyveyi bilmeden yemiştir. Şöyleki, o Cenâb-ı Hak'ın kendisine sadece belli bir ağacın meyvesini yasakladığını düşündü, o ağacın diğer cinslerinin de yasak olacağını hesaba katmadı, işte bunun için de şöyle denmiştir: Hz Âdem, Allah’ın emrine karşı geldiği için değil, ihtiyatı elden bıraktığı için tövbe etmiştir.

Bir diğer görüşe göre,Hz. Adem, Cenâb-ı Hakk'ın o ağacın meyvesini kesin surette haram kılmadığı yorumunu yapmıştır.

Şöyle bir soru sorulacak olursa:

Allah Teâlâ hem: “Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi, şaşırıp kaldı.”

buyurmak suretiyle onun günahkâr olduğunu söylüyor, hem de, ‘Rabbi onun tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti.”(Taha,122) âyetiyle onun günahını bağışladığını belirtiyor.

Ayrıca “Şefâat-i Kübrâ” hadisinde görüldüğü üzere mahşer halkı Hz Âdem’in şefaatini istedikleri zaman o: “Rabbim o ağaca yaklaşmamı yasaklamıştı, ama ben Onu dinlemedim." diyerek suçunu itiraf etmiştir. Bunlar Hz. Âdem'in günah işlediğini göstermiyor mu? Bu sorunun cevabı ve diğer peygamberlerle ilgili benzeri soruların cevabı, inşallah bundan sonraki bahiste verilecektir.


3

Yûnus Peygamberin Kıssası

Peygamberlerin küçük günah işleyebileceğini söyleyenlerin ileri sürdükleri delillerden biri de Hz. Yunus un kıssasıdır. Bu kıssa ile ilgili bazı konulan daha önce ele almıştık. Esasen Yûnus aleyhisselâmın günah işlediğini gösteren bir âyet yoktur. Yalnız bir âyette onun “yolcu dolu bir gemiye binip ülkesinden kaçtığı(Saffat,140) bir başka âyette de “kavmine öfkelenip gittiği’ (Enbiya,87) belirtilmiştir. Biz daha önce bu mesele üzerinde durmuştuk. Bu konuda ileri sürülen bazı görüşler şöyledir:

Kavminin üzerine inecek olan ilâhî azabı görmemek için Yûnus peygamberin oradan kaçıp gitmesini Allah Teâlâ doğru bulmamıştır.
Burada Yûnus aleyhisselâma yakışan davranışın, tıpkı Hz. Nûh’un yaptığı gibi kavminin arasında kalarak kendisine gönderilecek ilâhî tâlimâtı beklemek olduğu hatırlatılmaktadır.

Yûnus aleyhisselâm kavmine ilâhî azabın geleceğini söylemiş, Allah Teâlâ da îmân etmeleri üzerine onlan bağışlamıştı. Bunun üzerine Hz. Yûnus: Ben onlara ilâhî azaptan söz etmiştim. Şimdi azap gelmediğine göre, kesinlikle kavmimin karşısına yalancı bir yüzle çıkamam!” dedi.
Yunus aleyhisselâmm kavmi yalan söyleyenleri öldürdüğü için, o da kendine bir fenalık yapmalarından korktu ve oradan uzaklaştı.
Yani “Hz. Yûnus kavmine, kendilerine geleceğini haber verdiği azap gelmeyince, onların kendisini yalan söyledin diye öldüreceğinden korkarak çekip gitti” demektir.

Hz. Yûnus, peygamberliğin o ağır yükünü taşıyamadı.Yûnus aleyhisselâmm kavmine yalan söylemediği daha önce belirtilmişti.(1)

(1)-“İslâm Düşmanlarının Bazı İftiralarına Reddiye” bahsinde Hz. Yûnus un kavmine yalan değil, gerçeği söylediği açıklanmıştı. O, kavminin başına azap geleceğini haber vermiş, gerçekten de azap belirtileri görülmüş, ancak o insanlar yaptıklarına pişman olup Yûnus aleyhisselâmın Rabbine îmân ettiklerini söyleyince İlâhî azap kaldırılmıştı bk. III, 26.

Yukarıda sıraladığımız görüşlerde Hz. Yûnus un günah işlediğine dâir bir âyet, bir hadis zikredilmemiştir. Onun günahkâr olduğunu ileri süren bir görüşü ise âlimler değersiz bulmuştur.

Yûnus peygamber hakkındaki ‘Hani o yolcu dolu bir gemiye binip ülkesinden kaçmıştı.” âyetindeki “kaçmıştı” ifâdesini de müfessirler “uzaklaşmıştı” diye yorumlamışlardır.

Zulüm Ne Demektir?

Yûnus aleyhisselâmm “Şüphesiz ben kendine yazık edenlerden (zul-medenlerden) oldum’’(Enbiya,87) sözünü ele alalım. Zulüm, bir şeyi ait olduğu yere koymamaktır. Bazılarına göre onun zulmedenlerden olduğunu söylemesi, günahını itiraf etmesidir. Bu günah da ya Rabbinden izin almadan kavminin arasından çıkıp gitmesidir veya yüklendiği peygamberlik görevini taşıyamama korkusuna sahip olmasıdır yahut da kavminin imân etmeyeceğini anladıktan sonra onların başına azap gelmesi için dua etmesidir Bu sonuncu görüş zayıfır; zira Nûh aleyhisselâm da
kavminin helâk edilmesi için duâ etmiş, fakat bu yüzden Cenâb-ı Hak ta-rafından kınanmamıştır.

Sûfı âlim Ebu Bekir el-Vâsi tr (v 331/942) “Ben kendine zulmedenlerden oldum!" âyeti hakkında şöyle demiştir:

“Yûnus peygamber, âyette nakledilen bu sözüyle Rabbini zulümden tenzih etmiş, kusurunu itiraf ederek, zulmü kendisine nispet edip Rabbinin affını uman bir kulun böyle bir hatâyı işleyebileceğini söylemiştir.
Bu konuda şöyle de denmiştir .

Yûnus aleyhisselâmın söz konusu âyette nakledilen bu niyâzı, Hz. Adem ile Havvâ nın 'Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik (zulmettik)” diye yakarmalarına benzer. Adem ile Havva’nın zulmü kendilerine nisbet etmelerinin sebebi, kendilerine tahsis edilen yerden alınıp başka bir yere konmaya yani Cennet ten çıkarılıp yeryüzüne indirilmeye yine kendilerinin sebep olmasıdır.

4


Dâvûd Peygamberin Kıssası

Dâvûd aleyhisselâmın kıssasına gelince: bu konuda Ehl-i Kitap tarihçilerinin, Hz. Dâvûd un kıssasına dâir gerçekleri değiştirmek ve tahrif et-mek sûretiyle yazıp çizdiklerine değer vermemek gerektiğini belirtmeliyiz. Ne yazık ki bazı müfessirler de bu bilgileri tefsirlerine almışlardır. Hâlbuki onların verdiği bilgiye dâir ne Kur an-ı Kerim de bir âyet, ne de güvenilir bir hadis i şerif vardır. Cenâb-ı Hakk ın Kur an da Hz. Dâvûd hakkında verdiği bilgi şöyledir: "Dâvûd kendisini imtihân ettiğimizi anladı ve Rabbinden bağışlanma diledi: O na yönelerek secdeye kapandı. Biz de onun Bu hatâsını bağışladık. Onun katımızda bir değeri ve güzel bir geleceği vardır.(Sad,24-25)

Allahu Teâlâ yine Hz. Dâvûd hakkında: “O, dâima Allah a yönelen bir kimseydi.(Sad,17) buyurmuştur.

Konuyla ilgili olarak zikrettiğimiz âyette geçen “fetennâhu” ifâdesinin anlamı “Biz onu denedik, İmtihan ettik” demektir. Tabiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî (v 117/735), Dâvûd aleyhisselâm hakkında zikredilen ikinci âyette yer alan ve “dâima Allah’a yönelen" diye de tercüme edilebilen “evvâb” lafzını, “itâatkâr” diye tefsir etmiştir. Aslında bu kelimenin en uygun tefsiri de budur.

Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Mes'ûd şöyle demişlerdir: “Söy-lendiğine göre Dâvûd aleyhisselâm ümmetinden bir adama, ‘Karını boşa da onunla ben evleneyim!* demiş, bu yüzden Allah Teâlâ da onu ikaz edip uyarmış, peygamberinin dünyevî şeylere kendini kaptırmasını doğru bulmadığını belirtmiştir. Dâvûd peygamber hakkında nakledilen pek çok haberden kabul edilebilecek olan işte budur.

Bir başka rivâyete göre Hz. Dâvûd o kimseye “Karını boşa da onunla ben evleneyim!” dememiş, ancak onun evlenmek istediği kadına kendisi de talip olmuştur.

Anlaşıldığına göre o devirde bir erkeğin evlenmek istediği bir kadınla evlenmeye kalkışmak yasak değildi.

Fakat Peygamber Efendimiz: “Bir kimse, din kardeşinin dünür gönderdiği birine dünür göndermesin.”(Buhari,Nikah 45,nr.5142) buyurmak suretiyle böyle bir adeti yasaklamıştır.

Yine bu konudaki bir rivayete göre Hz. Dâvud. evlenmeyi düşündüğü kadının eşinin savaşta şehid düşmesini kalbinden geçirmiştir.
Bu da Hz. Dâvûd hakkındaki İsrâiliyât türû asılsız riva-yetlerden biridir. Buna göre Dâvûd aleyhisselâm bir kadını görüp ona hayran kalmış, kocasının Ûriyâ adında tanınmış bir savaşçı olduğunu öğrenince, ordu ku-mandanına haber göndererek o adamın özellikle ön safta savaşıp şehit düşmesini sağlamış, sonra da onun ka-rısıyla evlenmiştir. Burada Hz. Ali’nin konumuzla ilgili meşhur sözünü hatırlamakta fayda vardır. Allah’ın Arş-tan! şöyle demiştir: “Kıssacı vaizlerin anlattığı şekilde kim size Hz. Dâvûd ile ilgili malûm kıssayı rivayet edecek olursa, ona peygamberlere iftira etmenin cezası olarak 160 değnek vururum.”

Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebül Leys es-Semerkandî de Dâvûd aleyhisselâma atfedilen rivayetle ilgili olarak şöyle demiştir:

Birbirini suçlayan iki kişi Dâvûd peygambere başvurunca, birini din-leyip diğerini dinlememiş, hasmını suçlayana: “Bu adam senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiş. ” demiş, ancak daha sonra hatâsını anlayarak Allah Teâlâ dan af dilemiştir.

Hz. Dâvûd un. Allah tan af dilemesinin yorumuna dâir bir başka görüş şoyledir:

Dâvûd Peygamber, sahip olduğu dünya malının ve saltanatın kendisini imtihan etmek için verildiğini düşünmüş, bu imtihânı başaramama korkusuyla Allah'tan af dilemiştir.

Mâliki fakihi ve hadis âlimi Ahmed ibni Nasr ed-Dâvûdî ile Mâliki fakihi Ebû Temmam Muhammed el-Ebheri et-Tulaytıli ve inceledikleri konuyu enine boyuna ele alan ilim adamları Hz. Davud'a nisbet edilen böyle haberleri gerçek dışı bularak reddetmişlerdir. Ahmed ibni Nasr ed-Dâvûdî bu konuda şunları söylemiştir:

Davud peygamber ile Uriyânın kıssasına dâir hadis alimlerinin güvenilir bulduğu bir rivayet yoktur.Zaten bir peygamberin bir Müslümanı öİdürtmeyi istemesi de düşünülemez. ”

Şöyle de bir görüş vardır: Âyet-i kerîmeden ilk bakışta anlaşılan, burada mecazi bir anlatımın bulunmadığı, Dâvûd aleyhiselâma koyunları hakkındaki anlaşmazlıklarını götürenlerin iki melek değil, iki insandan ibaret olduğudur.

Bu konudaki dört âyet şudur;
21-Bir de davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.
22- Davud'un yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona "Korkma!" dediler, biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.
23- Biri: "İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni yendi" diye anlattı.
24- Davud dedi ki: "Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rüku ederek yere kapandı, tevbe ile Allah'a yöneldi.
25- Biz de o zannettiği şeyi kendisine bağışladık. Şüphesiz yanımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Bu âyetlerde anlatılanlardan çıkarabileceğimiz anlam şudur: Hz. Dâvûd, mescidde Rabbiyle baş başa iken, alı-şılmışın dışında bir yolla içeri giren iki kişinin bu hâli onu ürkütmüştü. Onlardan biri, aralarındaki meseleyi anlatır anlatmaz Hz. Dâvûd kanaatini beyan etti; âyette hâdisenin doğruluğunu araştırmak için daha fazla bir çaba gösterildiğine dâir bir ifade göremiyoruz. Fakat Hz. Dâvûd bu olayda kendisinin imtihân edildiğini anlamakta gecikmedi; derhal Rabbine yönelerek kendisini bağışlamasını istedi. Bu âyette onun affedilmesini istediği kusurunun ne olduğunu belirlemek için yeterli bilgi bulunmamaktadır.

Şu da unutulmamalıdır ki, Kuran, kendisinden önce gelen kitapları hem doğrulayıcı hem de tashih edicidir; onlara karıştırılmış olan yalan ve iftiraları ayıklar ve kıssaları bize en doğru şekliyle sunar. Buna rağmen, gerek eskilerden, gerekse çağdaş yorumculardan, Yahudi efsânelerinin câzibesinden kurtulamamış niceleri vardır ki, bunlar hâdiseye tamamen ters yönden yaklaşırlar; bu gibiler eski kıssaları Kur ana arz edecekleri yerde, Kuranın -hâşâ!- eksik bıraktığını onlarla tamamlamaya çalışır; bu uğurda da aklın, hayalin alamayacağı şekilde üretilmiş ve Peygamberleri tezyif etme kastı taşıdığında hiçbir kuşku bulunmayan birtakım senaryolardan medet umarlar. Bu durum, daha sahâbe döneminden itibâren ümmetin başına dert olmuş bir “kıssacılar” sınıfının üremesine yol açmıştır. Sahâbenin önde gelenlerinin ve Hulefâ-i Râşidîn in bu konudaki duyarlılıkları meşhûrdur.

Nitekim Hz. Ali nin: “Kim Dâvûd hâdisesini kıssacıların anlattığı gibi anlatırsa ona 160 değnek vurdururum” dediği bilinmektedir. Ayrıca konuyla ilgili âyette de bu kıssanın sonunda Dâvûd peygamber için söylenen: ‘‘Onun katımızda bir değeri ve güzel bir geleceği vardır. ifâdesi, bu tür uydurmaların kapısını kesin bir şekilde kapatmaktadır. Dâvûd aleyhisselâma böyle bir dâva getirenlerin Cebrâil aleyhisselâm ile Mîkâil aleyhisselâm olduğu da söylenmektedir.

5


Yûsuf Peygamberin Kıssası


Hz Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında Yûsuf aleyhiselamın günah işlemesiyle İlgili bir durum yoktur.
Kardeşlerinin durumuna gelince, onlar peygamber olmadıkları için, yapıp ettiklerini burada ele almak gerekmez.
Hz. Yakûbun "torunlarının ‘’Kur ân-ı Kerim de peygamberlerle birlikte anılması onların peygamber olduğunu açıkça göstermediği için burada kendilerinden söz etmek icap etmez.

Arapların “kabile“ Arap olmayanların “soy” ve “millet” dediği şeye İsrâiloğulları “sıbt” derdi. Hz. Ya’küb’un torunlarından (esbât) söz edilen âyetlerden biri şöyledir:

“Siz şöyle devin: ‘Biz Allah’a, bize indirilene; îbrâhime,İsmail'e, lshâk’a, Yakııba ve torunlarına indirilene;

Mûsaya ve İsa ya verilene; Rablerinden bütün peygamberlere verilene imân ettik. Biz o peygamberler arasında hiçbir ayırım yapmayız. Biz sadece Allaha boyun eğen Müslümanlarız.(Bakara,136)

Bazı müfessirler, âyet-i kerimedeki torunlar (esbât) ifâdesiyle, Hz. Yaküb'un torunlarından peygamber olanların kastedildiğini söylemişlerdir.

Şöyle de söylenmiştir; Yûsuf aleyhisselâmın kardeşleri onu kuyuya attıklarında çocuk yaşta idiler Öyle oldukları için de Hz. Yûsuf Mısır azizi iken yanına gittiklerinde kendisini tanıyamamışlar, bir de Hz. Ya’kub’a: "Onu yarın bizimle gönder de gezip oynayalım, diyerek birlikte oynamaktan söz etmişlerdir. Şayet onlar peygamber olmuşsa, bu daha sonraları gerçekleşmiştir İşin doğrusunu en iyi Allah bilir.

Kur ân-ı Kerîm de Yûsuf aleyhiselam hakkında: Kadın onu gerçekten istemişti. Eğer Rabbinin kesin delilini görmeseydim Yusuf da ona meyledecekti(Yusuf,24) buyrulmasına gelince:

Hz. Yûsuf'a zinanın çirkinliğini gösteren ve onu günahtan uzaklaştıran bu ilâhî “delilin” ne olduğu konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Yalnız Ibni Abbâs, o sırada “Hz, Yakub’un belirip oğlunun göğsüne eliyle vurarak ona engel olduğunu” rivâyet etmektedir.(Hakim,el Müstedrek,2,377,nr.3322)

Birçok fakih ve muhadddise göre, bir kötülüğün kalpten geçirilmesi yüzünden Allah Teâlâ kulunu hesaba çekmez. Çünkü Resûllah Efendimiz in buyurduğu şu kudsî hadise göre bir kötülüğün kalpten geçirilmesi günah değildir:

“Kulum bir kötülük yapmak ister, sonra da bundan vazgeçerse. Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.Şu hâle göre Yûsuf aleyhisselâm da kalbinden geçen düşünce yüzünden bir günah işlememiştir.

Bu hadîs-i kudsinin tamamı şöyledir:Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı: Kim bir iyilik etmek ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükem mel bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kimse iyilik etmek ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hattâ kat kat fazlasıyla yazar. Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse,Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder. Şâyet insan bir kötülük yapmak ister sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenalığı sadece bir günah olarak yazar” (Buhâri, Rvkâk 31, nr. 6491: Müslim, îmân 207, nr. 131,)

İnceledikleri konuyu enine boyuna ele alan fakih ve kelâm âlimlerine göre kötü bir düşünce kalbe iyice yerleşirse o günah olur, ama kalbe iyice yerleşmeyen gelip geçici düşünceler günah değildir. Doğru olan da budur.İnşallah Yûsuf aleyhisseiâmm kalbinden geçenler de geçip geçici düşüncelerdir.

Hz. Yûsuf'un,yine de kendimi büsbütün temize çıkarmam; çünkü Rabbimin esirgeyip koruduğu kimseler dışında, nefis insana sürekli kötülüğü emreder. Elbette Rabbim çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir.(Yusuf,53) demesine gelince: Yûsuf aleyhisselam, Kendimi büsbütün temize çıkarmam" sözüyle, “aklıma kötü düşüncelerin gelmediğini söyleye-mem" demek istemiştir. Ya da kalbe gelen kötü düşüncelerden masum olmadığını söyleyerek tevâzuunu ve nefse muhalefeti dile getirmiştir. Çünkü Mısırlı kadınlar tarafından da onun günahsız olduğu söylenerek temize çıkarıldığı bilinmektedir.

Nitekim ünlü muhaddis Ebû Hatim er-Râzînin (v. 287/900), Arap dili, edebiyatı ve tefsir âlimi Ebû Ubeyde Mamer ibni l-Müsennâ dan naklettiğine göre Hz. Yûsuf kötülüğe meyletmemiştir. Ayette takdim-tehir olduğu için bu âyeti: “Kadın onu gerçekten istemişti. Eğer Yûsuf Rabbinin kesin delilini görmeseydi, o da ona meyledecekti" şeklinde anlamalıdır.

Nitekim Allah Teâlâ kadının:
“Gerçekten de onu elde etmek istedim, ama o buna şiddetle karşı çıktı, "(Yusuf,32) dediğini nakletmiştir.
Vezirin hanımı yıllar sonra bunu bir kere daha itiraf ederek şöyle diyecektir: “İşte şimdi gerçek ortaya çıktı!Onu elde etmek isteyen bendim; o ise kesinlikle doğruyu söylüyordu'(Yusuf,51)
Aşağıda meali verilen âyetler de bunu göstermektedir:

Kötülüğü ve her türlü hayâsızlığı, ahlâksızlığı ondan uzak tutalım diye böyle yaptık.(Yusuf,24)
‘’….kapıları iyice kilitledi ve Haydi gel!' dedi. Yusuf ise Allah'a sığınırım ! Kocan, benim efendimdir. O bana çok iyi davranıyor. Şu da bir gerçek ki, zalimler aslâ İflah olmazlar, dedi.

Bu âyetlerdeki bazı kelimeler çeşitli şekillerde yorumlanmıştır:
Kimileri âyetteki Rabbî kelimesiyle ' Allah Teâlâ’nın kastedildiğini. kimileri de Züİeyhânın kocası olan aziz, vezir" demek olduğunu söylemiştir.

Kadın onu gerçekten istemişti. Eğer Rabbinin kesin delilini görmeseydi, Yûsuf da ona meyledecekti. âyetindeki “ona meyledecekti ifâdesinin muhtemel anlamları şöyledir:

*Hz. Yûsuf, kadını reddetmek, ona öğüt vermek istedi.

''Öğüt verme meselesiyle ilgili olarak şöyle bir şey anlatılmaktadır: Kadın Hz. Yûsuf ile beraber olmak isteyince kalktı, putunun yüzünü örttü. Bunun üzerine Hz. Yûsuf ona şunu söyledi: “Sen cansız bir varlıktan, seni görmeyen, fayda ve zarar vermeyen bir puttan böylesine utandığına göre, bütün yaptıklarımı gören Rabbimden ben nasıl utanmam!”(Aliyyul Kari,Şerhul Şifa,2,298)''

*Hz. Yûsuf un kadını reddetmesi onu çok üzdü.
*Hz. Yûsuf ona baktı.
*Hz. Yûsuf kadına vurmak ve onu kovmak istedi.
*Bu olup bitenler. Hz. Yûsuf henüz peygamber olmadan önce meydana gelmiştir.

Bazı âlimler de bu konuyla ilgili âyet-i kerimeleri şöyle açıklamışlardır. Züleyhânın evine dâvet ettiği Mısırlı kadınlar Hz. Yûsuf'a şehvetle bakmakta iken, Allah Teâlâ ona peygamberlik verdi ve kendisini peygamberlik heybeti bürüdü. İşte o zaman kadınlar peygamberlik heybetinin et-kisiyle artık onun güzelliğiyle meşgul olmadılar.

6


Mûsâ Peygamberin Kıssası

Hz. Mûsâ’nın küçük günah İşlediğine dâir, onun Mısır'ın yerlisi olan bir adamı bir yumrukta öldürmesi olayı zikredilebilir. Âyet i kerimede Allah Teâlâ öldürülen adamın Hz. Mûsâ nın düşmanlarından ve Firavun un dinine mensup bir Kıptî olduğunu bildirmektedir.

Konuyla ilgili âyetlerin tamamı bu olayın Hz. Mûsâ nın peygamber olmasından önce meydana geldiğini göstermektedir.

Tâbiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî Hz. Mûsâ’nın Kıptî’ye, onu öldürmeyi düşünmeden elindeki çubukla vurduğunu, öldürme niyeti taşımadığı için de bunun günah olamayacağını söylemiştir.

Mûsâ aleyhisselâmın: “Bu, şeytanın işidir(Kasas,15) ve: “Rabbim! Ben kendime yazık ettim, beni bağışla! (Kasas,16) demesi, onun günah işlediğini gösterir denecek olursa, tâbiin alimlerinden İbni Cüreyc bu cümlelerin şöyle açıklanabileceğini söylemiştir 'Hz Musâ bu ifâdeleri, bir peygamberin. Allah'tan emir imadan birini öldürmesi doğru olmayacağı için kullanmıştır.

Tefsir ve hadis alimi Ebû Bekir en-Nakkâş şöyle demiştir:
Hz. Musa Kıpti yi isteyerek kasten öldürmüş değildir. Yaptığı haksızlığa engel olmak için onu eliyle itmiştir. Zaten bu olayın onun peygamberliğinden önce meydana geldiği söylenmekte, âyetin seyri de bunu göstermektedir.

Konuyla ilgili âyet-i kerime şöyledir: “Musa endişe içinde etrafı gözetleyerek şehirden çıkıp gitti ve ‘Rabbim! Beni bu zâlim toplumun zulmünden kurtar!’ diye yalvardı. Musa, Medyen tarafına doğru yönelince, ‘Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir’ dedi.” Kasas sûresinin 23. âyetinden itibaren Hz. Musa’nın Mısırdan kaçtıktan sonra yaşadıkları, 30. âyetinden itibaren de, aradan on yıl kadar bir süre geçtikten sonra peygamber oluşu anlatılmaktadır.

Allah Teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmın kıssasında: “Seni türlü imtihanlarla sınamıştık.”(Taha,40) buyurmaktadır.
Bu âyet-i kerimenin tamamı şöyledir: “Hani kız kardeşin seni takib ederek gitmiş ve onlara ‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’ demişti. Böylece Biz, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene kavuşturduk. Bir kişiyi yanlışlıkla öldürmüştün de, seni bunun sıkıntısından kurtarmış, sonra da türlü imtihanlarla sınamıştık.
Medyen halkı arasında yıllarca kaldın; sonra takdir ettiğimiz şekilde Medyen’den Tûr’a döndün, ey Mûsâ!"‘’Seni türlü imtihanlarla sınamıştık" âyetinin anlamı, Biz seni bir imtihandan sonra bir başka imtihana tâbi tuttuk, demektir. Bu imtihanlar Hz Musa'nın Kıptî ile olan kavgası, Firavun ile olan mâcerası,hatta bu imtihanlardan birisi de doğduğu zaman bir sandığın içine konulup Nil nehrine bırakılması gibi olaylardır.

Bazı Alimler Seni türlü imtihanlarla sınamıştık” âyetinin mânasını açıklarken bunun,’Biz sana çile çektirdik, sıkıntı verdik” demek olmadığını bu âyetin mânasının “Bu denemelerle seni bir peygambere yakışmayan davranışlardan arındırdık, saf. hâlis ve katışıksız bir hâle getirdik” demek olduğunu söylemişlerdir. Her ikisi de tâbiîn âlimlerinden olan Said ibn: Cübeyr ile Mücâhid ibni Cebr bu görüştedir. Çünkü Araplar gümüşü ateşte eritip cürufunu atarak saflaştırıp arındırma işini imtihân,fitne kelimesiyle anlatırlar. İmtihânın (fitnenin) asıl mânası sınamak, gizli olanı açığa çıkarmak” demektir. Yalnız bu kelime, dinî bir terim olarak, istenmeyen sonucun elde edildiği denemelerde kullanılır.

Hz. Mûsâ ve Ölüm Meleği


Bazıları Hz. Musa'nın yanına gelen ölüm meleğine yumruk atarak gözünü çıkardığına dâir Sahîh-i Buharı ve Sahih i Müslim'de bulunan hadîs i şerîfİ de onun günah işlediğine delil olarak öne sürmüşlerdir.

Hadîs-i şerifin tamamı şöyledir: Ebû Hüreyre radıyalla-hu anhın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ ölüm meleği Azrail’i Mûsâ peygambere gönderdi. İnsan kılığındaki melek: “Senin canım almaya geldim " deyince, Hz. Mûsâ ona bir yumruk attı ve gözünü çıkardı. Bunun üzerine Azrail, Rabbinin yanma dönerek: “Yâ Rabbi! Beni ölmek istemeyen bir kulunun yanına gönderdin." dedi Allah Teâlâ Azrail’e gözünü iade ettikten sonra: “Haydi tekrar Mûsâ nın yanına git ve ona, eğer yaşamak istiyorsa, elini bir öküzün sırtına koymasını, elinin altında kalan herbir kıla karşılık kendisine bir yıl ömür verileceğinı söyle!” buyurdu. O zaman Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakka: “Yâ Rabbi! O kadar yıl yaşadıktan sonra ne ola cak?' diye sordu. Allah Teâlâ da: “Daha sonra öleceksin” buyurdu. Hz. Mûsâ: “öyleyse canımı şimdi alî” dedi.

Sonra da Cenâb-ı Hak’tan kendisini Arz-ı Mukaddese bir taş atımı mesafede defnedilmeyi nasip etmesini istedi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunları söyledikten sonra şöyle buyurdu: “Şimdi orada bulunsaydım, size Mûsâ peygamberin yolun kenarında, kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini gösterirdim.”(Buhari,Cenaiz 68,nr.1339)

Bu hadîs-i şerifte Mûsâ aleyhisselâmın haddini aştığını ve yapmaması gereken bir şeyi yaptığını gösteren bir durum yoktur. Olay son derece açık, doğruluğu aşikâr ve yapılması caiz mâhiyettedir. Şöyleki Mûsâ peygamber, canını almak isteyen insan kılığındaki birine karşı nefsini müdâfaa etmiş ve onun melek olduğunu bilememiştir. Bu sebeple ona karşı kendini savunmuş ve bu savunma sonunda, Allah Teâlâ tarafından kendisini denemek için insan kılığında gönderilen meleğin gözü çıkmıştır. Fakat melek daha sonra geldiğinde ve Allah Teâlâ onun Kendi elçisi olduğunu bildirdiğinde Hz. Mûsâ Azrâil’e boyun eğmiştir.

İlk devir âlimleri ile daha sonraki âlimlerin bu hadis hakkında çeşitli yorumlan bulunmakla beraber, bence en doğru yorum Hz. Mûsâ’nın kendisine gelen şahsın melek olduğunu ve kendisini denemek için geldiğini bilmeden ona tokat attığı şeklindeki yorumdur. Hocam Mâliki fakihi, hadis ve kelâm âlimi Ebû Abdillah el-Mâzerr de (hadîs-i şerifi böyle yorumlamıştır.

Mâzeri den önce de hadis âlimi Ibni Aişe ile ilk devir âlimlerinden bazıları, Hz. Mûsâ nm Azrâile maddî olarak tokat atmadığı, sadece ileri sürdüğü delil ve izahlarla onu susturduğu ve onun delilini çürüttüğü şeklinde açmamışlardır. Nitekim "tokat atma ifâdesinin Arap dilinde bu anlamdaki kullanımı da bilinmektedir.

Yukarıda, kaynaklarıyla birlikte zikrettiğimiz hadisi şerifteki Azrail'in 'gözünün çıkması” Cenâb ı Hakk ın "ona gözünü iade etmesi” şeklindeki bilgiler, tokat atma olayını, "delil ve izahlarla susturma” şeklinde yorumlamanın isabetli olmadığını göstermektedir. Hz. Musa’nın sert ve öfkeli tabiatı da olayı mecâzi değil, hakiki mânasıyla anlamanın daha uvgun olduğunu göstermektedir.

7


Süleyman Peygamberin Kıssası

Peygamberlerin küçük günah işleyebileceğini söyleyenler ve bazı tefsir âlimleri. Hz. Süleyman’ın günâhına delîl olarak şu âyeti ileri sürerler: "Biz Süleyman’ı da imtihân etmiş ve tahtına bir ceset bırakmıştık; sonra o, yine Bize döndü: ‘Rabbim, beni bağışla' dedi.”(Sad,34) Âyet i kerîmedeki “fetennâ”nın mânası, biz onu denedik, imtihân ettik demektir.
Bu âyet-i kerimede Hz. Süleymânın tâbi tutulduğu belirtilen imtihânın mâhiyeti hakkında Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

' Dâvûd peygamberin oğlu Hz. Süleymân: Bu gece yüz veya doksan dokuz kadınımla ilişkide bulunacağım! Her biri de Allah yolunda cihâd edecek birer yiğit doğuracak! demişti. Arkadaşı (veya melek) ona: İnşallah’ demesini tavsiye etmiş, fakat o bir meşguliyetinden dolayı unutup inşallah dememişti. İşte bu yüzden o kadınlardan sadece biri hâmile kalmış,o da sakat bir çocuk doğurmuştu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunları söyledikten sonra şöyle buyurdu: “Canımı kudretiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer Süleymân peygamber inşallah deseydi, o kadınlardan her biri Allah yolunda savaşacak birer yiğit doğururdu."(Buhari,Cihad 23,nr.2819)

Bu hadis i şerifteki “Bu gece yüz veya doksan dokuz kadınımla ilişkide bulunacağım!” ifâdesi, bazı rivayetlerde Hz. Süleyman'ın “yetmiş kadınımla” dediği, bazı rivayetlerde ise “altmış kadınımla” dediği şeklindedir. Hz. Süleyman’ın “inşallah” demeyi unutmasına gelince, bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir şey hakkında sakın: ‘Ben yarın şu işi yapacağım’ deme. Ancak inşallah dersen o başka. Bunu söylemeyi unuttuğun zaman Rabbini an. Ve: ‘Umarım Rabbim beni bundan daha güzeline, daha doğrusuna iletir de.”

Tefsir âlimleri bu konuda şöyle demişlerdir: Ayette, Süleyman Peygamberin tahtına bırakıldığı belirtilen ceset, karısının doğurduğu “sakat çocuk”tur; âyette sözü edilen “Süleyman’ın imtihanı” da budur.
Bu konuda şu görüşler de ileri sürülmüştür:

* Çocuk doğduktan sonra ölmüş, onun cesedi tahtına konmuştur.

* Hz. Süleyman’ın günahı, hanımlarıyla beraber olduktan sonra her- birinin bir çocuk doğurması yönündeki aşırı isteğidir.

* Süleyman aleyhisselâmm günahı, çocukları olması için aşın istek ve arzuya kapılmaktan dolayı inşallah dememesidir.

* Süleyman Peygamber in imtihanı, halkı üzerindeki yönetimini bir süreliğine kaybetmesiydi; günahı ise, huzûrunda görülecek bir dâvanın, hanımının akrabaları lehine sonuçlanmasını gönülden istemesiydi.

* Hz. Süleyman, hanımlarından birinin yaptığı bir günah yüzünden Allah Teâlâ tarafından kınanmıştır. Tarihçilerin İsrâiliyyâttan alıp naklettiği hurafelerin aslı, esası, güvenilir bir kaynağı yoktur. Buna göre şeytan Hz. Süleyman’ın kılığına girerek onun mülk ve saltanatını ele geçirmiş, ümmetini zulümle yönetmeye başlamışmış! Hâlbuki Allah Teâlâ, şeytana böyle bir imkân vermediği gibi, peygamberleri de böyle durumlara düş-mekten korumuştur.

Şayet yukarıda kendisiyle ilgili olarak nakledilen kıssada belirtilen “inşallah demeyi unutma" konusunda: “Süleyman aleyhisselâm o sırada neden inşallah demedi” diye sorulacak olursa, buna çeşitli cevaplar verilebîlir:
Birinci cevap şudur: Yukarıda geçen sahih hadiste görüldüğü üzere. Hz. Süleyman, ilâhı takdirin gerçekleşmesi için inşallah demeyi unut muştur.

İkinci bir cevap da şudur: Hz. Süleymân. o sırada bir şeyle meşgul ol-duğu için, yanındaki arkadaşının (veya meleğin) inşallah demesi yönünde-ki tembihini duymamıştır.

Yine burada Hz. Süleyman’ın ‘Rabbim. beni bağışla ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın. ”(Sad,35) diye dua etmesinin sebebi de sorulabilir. O, dünyaya olan aşın hırsından, mala ve makama düşkünlüğünden dolayı Rabbinden benzersiz bir saltanat istememiştir.

Peygamberlerin en büyük arzusu Allah’ın rızâsını ka-zanmak, âhiret nimetlerini elde etmektir. Onlar dünya saltanatının değersiz olduğunu, dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri bulunmadığını iyi bilir.

Nitekim Peygamber Efendimiz: “Eğer dünya, Allah ka-tında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum su bile içirmezdi” buyurmuştur.(Tirmizi,Zühd 13,nr.2320)

Bazı müfessirlerin dediğine göre, onun(Süleyman Peygamberin) öyle bir saltanat istemesinin sebebi, bazı rivayetlerde söylendiği üzere, şeytanla imtihan edildiği sürece saltanatını kaybetmesi gibi bir durumla bir daha karşılaşmamak içindi.

Bu konuyla ilgili olarak yukarıda “Peygamber Efendimiz’in Şeytandan Korunduğu” bahsinde şu hadis-i şerif geçmişti: “Bir defasında şeytan karşıma kedi şeklinde çıktı ve namazımı bozdurmak için üzerime atıldı.
Ancak Allah Teâlâ bana onu yenme gücü verdi de, tutup yere çaldım. Sabahleyin hepinizin onu görmesi için Mescid’in direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat kardeşim Süleymân peygamberin: ‘Rabbim, beni bağışla, ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın.’' dediği hatırıma geldi. Derken Cenâb-ı Hak onu yanımdan bir kopek gibi uzaklaştırdı.(Buhari,Salat 75,nr.461)

Hz Süleyman'ın benzersiz saltanat İstemesinin sebebleri arasında şunlar da öne sürülmüştür:

*Her peygamber, kendini diğer peygamberlerden ayıran birer özelliğe sahip olduğu gibi, Süleymân aleyhisselâm da kendisine kimseye verilmeyen eşsiz bir saltanatın lütfedilmesini istemiştir.

* Babası Dâvûd aleyhisselâma demiri yumuşatma, Hz. İsa’ya ölüleri diriltme, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selleme şefâat etme (şefaatı kübrâ ve Makâm-ı Mahmûd) özelliği verildiği, gibi Hz. Süleymân da peygamberliğini gösteren eşsiz bir saltanatın kendisine verilmesini istemiştir.

8


Nûh Peygamberin Kıssası

(Peygamberlerin küçük günâh işleyebileceklerini düşünenlerin öne sürdüğü delillerden biri de, Nûh aleyhisselâm ile ilgili aşağıdaki âyet-i kerimedir;

Hz. Nûhun, kâfir olan oğlunun gemiye alınmasını istemesi günah değildir ve oğlunun gemiye alınmasını istemekle o bir kusur da işlememiştir. Çünkü Allah Teâlâ ona. "Aileni ve îmân edenleri gemiye al’’(Hud,40) diye buyurmuştu. Nûh aleyhisselâm da âilesini gemiye alması yönündeki İlâhî emre bakarak oğlunun da gemiye alınmasını niyâz etmiştir; oğlu gemiye alınmayınca da işin kendisine kapalı olan yönünü, yani onun neden gemiye alınmadığını öğrenmek istemiştir. Yoksa O, Cenâbı Hakk ın âilesini kurtaracağına dâir va'dinden kesinlikle şüphe etmemiştir. Bunun üzerine de Allah Teâlâ ona, oğlunun kâfir olmakla çok kötü bir iş yaptığını ve onun, kurtaracağını vadettiği Nuh âîlesine mensup bulunmadığını, kâfirleri suya garkedeceğini, işte bundan dolayı zâlimler hakkında Kendisinden herhangi bir dilekte bulunmaması gerektiğini belirtmiş,(Hud,46) böylece Nuh aleyhisselâm da oğlunun gemiye alınması yönündeki talebi sebebiyle uyarılmış, o da izin verilmeyen bir konuda Rabbinden dilekte bulunduğu için kendi adına korkmuştur.

Tefsir ve hadis âlimi Ebû Bekir en-Nakkâşın naklettiğine göre Nûh aleyhisselâm oğlunun kâfir olduğunu bilmediği için Cenâb-ı Hak'tan oğlunu kurtarmasını istemekle bir günah işlememiştir.

Bazı âlimler, bu âyet hakkında bizim söylediklerimizden başka yorumlar yapmışlardır. Hz. Nûh, izin verilmeyen bir konuda dilekte bulunsa bile, daha önce kendisinin böyle bir dilekte bulunması yasaklanmadığına göre günah işlemiş olmaz.

Karıncaları Yakan Peygamber

Sahîh-i Buhâri ile Sahih i Müslim'de' şöyle bir hadis bulunmaktadır: Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı, o da karıncaların yuvasını yaktı. Bunun üzerine Allah Teâlâ o peygamberi: Seni içlerinden sadece biri (kannea) ısırdığı için Allah'ı tesbih eden bir topluluğu yaktın' diye uyardı."
Şu âyet-i kerîmede her varlık türünün ayrı bir topluluk olduğu ifade edilmektedir: “Yerde yürüyen her canlı, ha-vada kanat çırpan her kuş sizin gibi birer topluluktur.”(En’am,38)

…..Öte yandan Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümânın rivayet ettiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem “Dört hayvanı öldürmeyi yasaklamıştır: Karıncayı, bal arısını, ibibiği (çavuş kuşunu), ağaçkakanı (göçeğeni)."(Ebu Davud,Edeb 163,164,nr.5267) Peygamber Efendimiz’in öldürmeyi yasakladığı hayvanlar arasında kurbağa da vardır(Ebu Davud,Edeb 163,164,nr.5269) öldürülmesi yasak olan karıncanın Süleymânî denen iri, uzun ayaklı, kırmızı karıncalar olduğu, küçük karıncaların verdiği zarardan kurtulmak mümkün olmadığı zaman onları öldürmenin günah olmadığı belirtilmektedir.(Azimabadi,Avnül ma’bud,XIV,179)

Bu hadîs-i şerifte o peygamberin günah işlediğini gösteren hiçbir ifâde yoktur. Karıncalan yakan peygamberin yaptığı şudur Cenâb-ı Hak bir ağaç altında oturup dinlenmeyi insanlara mübâh kılmışken, karınca o şahsın istirahatına engel olmuş, buna karşılık o peygamber de hem o karıncayı, hem de onun cinsini öldürmekte fayda görmüştür.

Meselenin esası şöyledir: Bir peygamber bir ağacın altına dinlenmek için oturmuştu. Bir karınca onu ısırınca, diğer karıncalar tarafından yine rahatsız edilebileceği endişesiyle eşyalarını topladı ve oradan başka bir yere gitmek zorunda kaldı. Cenâb-ı Hakk ın gönderdiği vahiyde, o peyamberin günah işlediğini bildiren bir ifade yoktur.Aksine Allah Teâlâ onu sıkıntılara sabretmeye ve intikam almamaya teşvik etmiş,nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur; Bir kötülüğe karşılık verecekseniz, size yapılan kadar karşılık verin. Ama sabrederseniz. elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır (Nahl,126)

Görünüşe göre o peygamber karıncaları öldürmek suretiyle kendine verilen zararın intikamını almış, diğer karıncaların başkalarına vereceğı muhtemel zararı da ortadan kaldırmıştır. O peygamber böyle davranmakla, bir yasağı çiğnememiş ve bir günah işlememiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk ın karıncaları yakan peygambere gönderdiği vahiyde, işlediği günahtan dolayı tövbe ve istiğfar etmesi de istenmemiştir. Her şeyin en doğrusunu yine de Allah bilir.
Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) - cilt:3,sayfa;79-84,123-133,140-168

Devamını Oku »

Kader ve Kaza Nedir ?



Kader Allah Teala'nın her şeyi bilmesidir.Kaza ise o bilinenin mahlukatı tarafından da zahir olmasıdır. Yani bizim başımıza gelen hadiseler ve yaptığımız işler, Hak celle ve ala hazretleri bildiğinden mecbur olduğumuz fiiller değildir. Kader tabiri caizse kulun Allah'ına sürpriz yapamaması demektir. Her yaptığımız fiilin muhakkak neticesi vardır. Bunun zuhuruna kaza denir.

Benim muhterem hocalarımdan biri şöyle anlatırdı: Bir adamı karşıdan görüyorsun; uçurumun kenarında gözleri kapalı vaziyette yürüyor. Yanındakine diyorsun ki bu adam düşecek. Nitekim iki, üç adım sonra uçurumdan aşağıyı boyluyor. Şimdi bu adam ben bildim diye mi düştü? Tabiî ki değil. Allah Teâlâ'nın bizim fiillerimizi bilmesi, her yaptığımız fiilin Allah tarafından cebren yaptırıldığı mânâsına gelmez. Bir durumda, bir konumdasın ve o ân yapabileceğin, düşünebileceğin yüz bin fiil var. Yüz bin birinci fiil yok. İşte bu yüz bininin dahî Allah tarafından bilinmesine kader denir. Sen o fiillerden birini tercih ettin ve bir netice zâhir oldu (ortaya çıktı). Bilinenin ortaya çıkışına kaza denir. İnsanın elinde olan ve olmayan fiiller vardır.

Hulâsa ederek Kur'ân-ı Kerîm'den hatırlayacağınız bir hadiseyi nakledelim: Hz. İbrahim(as) ile Nemrut karşı karşıya geldiğinde Nemrut soruyor; "Senin Allah'ın ne yapar?" diye. Hz. îbrahim(as); "Benim Rabbim öldürür, diriltir." diyor. Bunun üzerine Nemrut iki adam çağırıyor, "Senin ölümüne hükmettim." diğerine de dönüp "Seni de idam etmiyorum, hayatını bağışladım." diyor. Sonra Hz. İbrahim'e dönerek "İşte bak, ben de öldürüp diriltiyorum." diyor. Bunun üzerine Hz. İbrahim, "Benim Rabbim güneşi doğudan çıkartır, batıdan kaybeder. Gücün yetiyorsa haydi sen onu batıdan doğdur." (Bakara-258) diye cevap verir. Nemrut âciz kalır. Bu çok dikkat çekici bir örnektir. Zira Nemrut varın yevm-i mahşerde (mahşer gününde) hesaba sevk edildiğinde “Her şeyi sen yapıyordun, bilıyordun, ben kader mağduruyum.’’' Diyebilir mi?Diyemez. Cüzi iradesinin nelere muktedir olduğunu (yine Allah'ın izniyle) Allah'ın yüce peygamberini şahit tutarak gösterdi. Amma şu var ki; bu olanların hepsi Allah-u Teâlâ'nın ilminin hâricinde değildi- Bu noktada cüzi iradeyi inkâr etmek kişiyi hesabı, cennetle cehennemi inkâr etmeye götürür ve kişi neticede Cenâb-ı Hakk ın bu âlemde müsaade ettiği tercihi küfürden yana kullanır. Yaşadığımız toplumda kader mevzuu çok eksik ve maalesef yanlış anlaşılmaktadır. Şimdilik bu kısa malûmâtla yetinelim.

Fatih Çıtlak - Mesnevi Şerhi
Devamını Oku »

Muhammed B. Abdilvehhâb ve Tekfir



İnsanımızın kendine yabancılaştırıldığı modern dönemde, kendi değerlerinin uzağına savrulmuş genç neslin bir kesimi can simidi olarak Vehhâbî akidesine sığınıyor. Kendisine okunan bir-iki ayet, bir-iki hadis ve sözüm ona Selef'ten nakledilen bir-iki anekdot, asırlar boyu en temel varlık alanını oluşturmuş bulunan Ehl-i Sünnet akidesini terk edip Vehhâbî ideolojisine kayması için fazlasıyla yeterli oluyor.

Oysa kendisine okunan ayetlerin delalet, hadislerinse hem sübut hem delalet yönünden arz ettiği durum kendisine belletildiğinin aksini ifade ediyor. Meselenin bu boyutu uzun izahat istediği ve bu yazıda bir başka noktayı ele almak niyetinde olduğum için oraya girmeyeceğim.

Bu ülkeye tekfirci zihniyet Suud ideolojisi üzerinden girdi. Oraya "ilim öğrenmek" için giden/gönderilen gençler, oradan "akide" öğrenip döndüler. Biz medreselerin köküne kibrit suyu döktüğümüz için "dini başka ülkelerden öğrenme" gibi bir garabet çıkmıştı ortaya çünkü.

Gençlerimiz oralara gittiler. Aldıkları eğitimle kafaları yeniden formatlandı; memleketlerine döndüklerinde artık onlar birer "davetçi" idi! Asırların birikimi üzerinde oturduğu halde bilinçli olarak cahil bırakılmış insanımıza yönelik "davet"lerinin ilk adımı şu oluyordu genellikle: "Siz aslında müşriksiniz. Tevhid'i bilmiyorsunuz. Biz şimdi size nasıl mü'min olacağınızı öğreteceğiz."

Mekke müşrikleriyle kurulan paralellikler, onlar hakkında inmiş ayetlerin Müslümanlara yönelik birer silah olarak devreye sokulmasını da beraberinde getirdi. "Tevhid'i anlamak için önce müşrik olduğunuzu kabul etmelisiniz" demeye getiriyorlardı.

İşin enteresan kısmı: Bunu yaparken, kendilerine öğretilen ideolojinin müessisi Muhammed B. Abdilvehhâb'ın gerçek yüzü, fikirlerinin hakikati konusunda genellikle dürüst davranmadılar. Onun aslında "tekfirci" olmadığını ispat sadedinde bilerek ya da bilmeyerek yapmadıkları tevil kalmadı.

Oysa gerek kendi eserleri, gerek ed-Düreru's-Seniyye isimli derleme, gerekse İbn Beşîr ve İbn Ğannâm gibi o ideolojiye mensup tarihçilerin yazdıkları elimizde. Bütün bu eserler gerçeği bütün çıplaklığıyla haykırıyorken Muhammed B. Abdilvehhâb'ın Ümmet'i tekfir etmediğini nasıl söyleyebiliyorlar, hayret etmemek elde değil.

Şu ifadeler bizzat Muhammed B. Abdilvehhâb'ın kaleminden: "Size kendimden haber veriyorum.

Kendisinden başka ilah olmayan Allah adına yemin ederek diyorum ki, ilim öğrenmek için yola çıktım; beni tanıyanlar bilgili olduğumu sanıyorlardı. Oysa Allah'ın lütfettiği bu hayırdan1 önce ben Lâ ilâhe illallâh'ın manasını da bilmiyordum; İslam Dini'ni de. Hocalarım da aynı şekilde. Onlar arasında bunu bilen hiç kimse yoktu. Dünyadaki alimlerden, bu vakitten önce Lâ ilâhe illallâh'ın manasını ve İslam Dini'ni bildiğini iddia eden kimse yalan söylemiş, iiftira etmiştir! İnsanları aldatmıştır…"2

"Bilgi sahibi olan herkesin şu ikrarından haberdar oldunuz: İnsanlara beyan ettiğimiz Tevhid, Allah'ın, peygamberlerini tebliği için gönderdiği dindir. İnsanların çoğunluğunun inandığı itikatlar, Allah Teala'nın, "Kim Allah'a şirk koşarsa (bilsin ki) Allah cenneti ona haram kılmıştır. Onun varacağı yer ateştir"(5/el-Mâide, 72) ayetinde zikrettiği şirktir.

"Mekke'de, Medine'de, Mısır'da, Şam'da ve diğer yerlerde şu ana kadar işlendiğini bu kitapta zikrettiğimiz şeyler, kişinin kanını mübah kılan ve cehennemde ebedî olarak kalmayı gerektiren şirktir. Her kim bu dine girmez, onunla amel etmez, bu dinin dostlarına dostluk, düşmanlarına düşmanlık göstermezse, o kimse Allah'ı ve ahiret gününü inkâr eden kâfirdir. Müslümanların imamına ve Müslümanlara, böyle kimselerle cihad etmek ve onları öldürmek vaciptir. Ta ki tevbe edene kadar."3

Bu sarih ifadeler Muhammed B. Abdilvehhâb ideolojisinin "tekfirci" olup olmadığını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Verilebilecek yüzlerce örnekten sadece birkaçı bunlar. Arzu edenler için daha fazlasını da ortaya koyabilirim.esini göstererek.

Ebubekir Sifil, Vahdet Gazetesi

1 "Tevhid inancı" adına binlerce insanı tekfir edip kanını akıttığı ideolojiyi kast ediyor.

2 ed-Düreru's-Seniyye, XIII, 48.

3 ed-Düreru's-Seniyye, I, 65-6.
Devamını Oku »

Kur’ânı Kerim Kelâmullahtır, Mahlûk Değildir



Kuran-ı Kerim’in bize sonradan gelmiş olması onun mahluk olduğunu göstermez, Bizler kainat, yani oluş,yaradılış dâiresindeyiz. Kur ân -ıKerim ise bizim dairemizde indirilmiş ve ancak bizim idrak edeceğimiz kısmıyla bildirilmiştir, O sebepten dolayı aslında Kur an ı Kerîm Cemalullahtır» Söz burada biter. Görmeye göz, göstermeye kudret lâzımdır, Kainat mahlûktur ama Kuran-ı Kerîm, Allah Tealânın ilmiyle mahlûk değildir. Bizim âlemimize yansıması ile yaratılmış, yani mahlûk özelliklerine tanık oluruz, Hattatın kalemle yazması ve okuyanın âyetleri telaffuz etmesi gibi..Bunlar mahlûktur, yani insandan zuhûr eder, Fakat bu yazının ve telaffuzun karşılığı olan, buna tekabül eden mâna, yani Kuranı Kerim, Allah katındaki kelâm ve âyetler olup asla sonradan olma değildir. Bizim idrak edebilmemiz için pey derpey gönderilmiş ve bizim anlayabilmemiz İçin Cenab ı Hakk âyetleri vakıalarla açıklayarak indirmiştir.

İş böyle olunca aslında muhteşem bir manzara çıkıyor kar-şımıza. Lütfen çok dikkatli okuyunuz. Hazret-i Muhammed(sas), hem kendisine Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişi hem de nurunun ilk yaratılışı cihetinden düşünülürse Kur’ân-ı Kerîm’in insan suretindeki zuhûrudur. Kâinat bütünüyle bir kitaptır. Fakat ‘kün’ emriyle oluşmuş yaratılmış bir kitaptır. Kur’ân-ı Kerîm ve peygamberlere indirilen kitaplar ise mânâ açısından yaratılmış değildir. Kâinatı bir kitaba ve her şeyi de o kitabın için-deki âyetlere benzetirsek bu yaratılmışlık kitabının Kur’ân-ı Kerîm’i Hz. Muhammed’dir(sas). Kâinatı, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı kabul edersek bunun Fâtiha’sı yine Efendimiz Ekmel-i Mahlükat’tır(sas). Kâinatı Fâtiha’dan ibâret sayarsak bu Fâtiha’nın besmelesi güzeller güzeli Efendimiz’dir. Bütün kâinatı besmeleden ibâret görmek mümkün olsa Efendimiz besmelenin başındaki b ve nokta-ı Muhammed’le besmele-nin de besmelesidir.

Fatih Çıtlak, Aşkın Bir Noktası
Devamını Oku »

Allah'a İmanın Kapsamı



Birinci Nev: Birinci kısma, yani Allah'a iman meselesine gelince, bil ki bu husus, şu beş hususu kapsar: Cenâb-ı Hakk'ın zatını, sıfatlarını, fiillerini, hükümlerini ve isimlerini tanıyıp bilmek... Hak Teâlâ'nın zâtını bilmek, kişinin Allah'ın varlığını, kıdemini ve bekasını bilmesi demektir. Allah'ın sıfatlarını bilme ise, iki çeşittir:

1) Kendisini tenzih etmek, gerekli olan hususları bilmek. Bu da, Cenâb-ı Allah'ın bir cevher, parça ve kısımlardan meydana gelmiş bir mürekkeb, bir yönde ve mekânda bulunan bir varlık olmadığını bilmek, böyle olmaktan O'nu tenzih etmektir. Kişinin, Cenâb-ı Hakk'ı böylesi şeylerden tenzihi anlatan lafızların şu dört tane lafız olduğunu, yani lafızları olduğunu bilmesi gerekir. Bahsedilen bu dört lafız, Kitabullah'da, Allah'ı tenzih için kullanılmıştır. Meselâ leyse, "O'nun gibisi yoktur" (Şûra, 11) ayetinde; lem "O doğurmadı, doğurulmadı ve hiçbirşey O'na denk olmadı"(İhlas,3-4) ayetinde; mâ "Senin Rabbin unutmaz" (Meryem. 64) "Allah bir çocuk edinmez." (Meryem, 35) ayetinde ve lâ da, "Onu ne bir uyuklama, ne de bir uyku tutar"(Bakara, 255); "O, doyurur, doyurulmaz"(En-am,14 "O, himaye eder, himaye edilmez" (Mü'minun,88) ve Kur'ân'ın otuz yedi yerinde geçen, "Allah'dan başka ilah yoktur" ayetlerinde kullanılmıştır.

Kur'ân'da Mevcut Sıfatları Bilme

İkinci Nev'e yani Kur'ân'a göre Cenâb-ı Hakk'ın tavsif edilmesi gereken sıfatlarıdır.

Bunlardan birincisi, Allah'ı bilmek ve O'nun mühdis ve halik (var edici ve yaratıcı) olduğunu bilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gökleri ve yeri yaratan Allah'a hamdolsun" (En'am,1) buyurmuştur.

İkincisi, Allah'ın kadir olduğunu bilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresi"nde, "Evet, biz onun parmak uçlarını bile derleyip yeniden yaratmaya kadiriz" (Kıyame, 4) ve "(Bütün bunları yapan Allah), ölüleri tekrar diriltmeye kadir değil midir?"(Kıyame. 40) buyurmuştur.

Üçüncüsü, Hak Teâlâ'nın âlim olduğunu bilmek... Nitekim o, "O, kendisinden başka ilah olmayan, gayb ve şehâdet âlemini bilen Allah 'dır" (Haşr, 22) buyurmuştur.

Dördüncüsü, O'nun herşeyi bildiğini bilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Gaybın anahtarları O'nun katındadır. Onları ancak o bilir" (En'am, 59) buyurmuştur. Yine O, "Allah, her dişinin neye gebe olduğunu bilir" (Rad,8) buyurmuştur.

Beşincisi, O'nun hayy (diri) olduğunu bilmektir. Nitekim Allah, "O, kendinden başka hiç (gerçek) tanrı olmayan hayydır. Dolayısıyla dini O'na has kılarak, O'na ibadet edin" (Mü'min, 14) buyurmuştur.

Altıncısı, Allah'ın, irâde edici olduğunu bilmek... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvaffak ederse, onun göğsünü islâm için açar..." (En-am, 124) buyurmuştur.

Yedincisi, Allah'ın semî ve basîr olduğunu bilmek... Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, semî ve basîrdir" (Şûra,11) ve "Şüphesiz ben sizinleyim; işitiyor ve görüyorum" (Tâhâ, 46) buyurmuştur.

Sekizincisi, Allah'ın konuşucu olduğunu bilmek. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Eğer yerdeki ağaçlar kalem olsa, deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek (mürekkeb) olsa, yine Allah'ın kelimeleri tükenmez..."(Lokman,27) buyurmuştur.

Dokuzuncusu, işin, külliyyen O'na ait olduğunu bilmek... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Önce de sonra da, iş, Allah'a aittir"(Rum.4) buyurmuştur.

Onuncusu, Allah'ın, Rahman, Rahîm ve Mâlik olduğunu bilmek... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rahman ve Rahîm olan.. Din gününün mâliki olan... "(Fatiha,2-3) buyurmuştur. Allah'ın, vasıflandığı sıfatları bilme ile alakalı olarak ele alınan husus, bundan ibarettir.

Allah'ın Fiillerini Bilme

Üçüncü Nev': Bunlar, Allah'ın fiillerine dairdir. Bil ki fiiller, ya manevî, ya da maddî olurlar. Manevî olanlara gelince, pek azı müstesna, bunlara vâkıf olmak mümkün değildir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Rabbimin ordularını, kendisinden başka kimse bilemez"(Müddesir, 31) buyurmuştur. Maddî olanlara gelince, bunlar, ya ulvî âlem veya süflî âlemdir.

Ulvî âlemler hakkında, şu bakımlardan söz edebiliriz:

1)  Göklerin hallerinden bahsetmek..

2) Güneşin ve ayın hallerinden bahsetmek.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerinde hükümrân olan Allah'dır. Kendisini durmayıp kovalayan gündüze geceyi o bürüyüp örter. Güneşi, ayı, yıldızlan -hepsi de emrine râm olarak- (yaratan O)"(A'raf, 54) buyurmuştur.

3)  Işınların hallerinden bahsetmek.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Allah, göklerin ve yerin nurudur" (Nûr. 35) ve "Güneşi bir ziya, ayı da bir nûr kıtan O'dur" (Yunus,5) buyurmuştur.

4) Göklerin hallerinden bahsetmek... Nitekim O, "Rabbine bir bakmadın mı? Gölgeyi nasıl uzatmıştır O? Eğer dileseydi onu elbet sakin de kılardı.." (Furkan,45) buyurmuştur.

5) Gece ve gündüzün ardarda gelmesi... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Geceyi gündüze sarar, gündüzü de geceye..."(Zümer, 5) buyurmuştur.

6) Yıldızların faydalan... Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, karanın ve denizin karanlıkları içinde kendileriyle yollarınızı bulmanız için, sizin faydanıza yıldızlan yaratandır.." (En'am, 97) buyurmuştur.

7) Cennetin sıfatları... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Genişliği, semânın ve yerin genişliği gibi olan cennetler için (...) yarışın"[Hadid, 21) buyurmuştur.

8) Cehennemin sıfatları... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onun yedi kapısı, onlardan her kapının ayrılmış birer nasibi vardır" (Hicr,44) buyurmuştur.

9) Arşın sıfatları... Cenâb-ı Hak, "Arşı yüklenen, bir de onun etrafında bulunan (melekler).."(Mü'minun,7) buyurmuştur.

10)  Kürsînin sıfatı... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Kürsîsi, gökleri ve yeri kuşattı.."
(Bakara, 255) buyurmuştur.

11) Levh-i Mahfûz'un ve "kelâmın sıfatı... Cenâb-ı Hak, "Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur'ân'dır ki mahfuz bir levhadır" (Burûç, 22) buyurmuştur. Kalem'e gelince, bu da Cenâb-ı Hak'ın, "Nun. Kalem'e ve onların yazdıklarına kasem olsun..."(Kalem,1) ayetinin beyan ettiği husustur.

Süflî âlemin hallerini izaha gelince, bunlardan birincisi, Arz'dır. Cenâb-ı Hak, arz'ı, şu pekçok sıfatlarla nitelemiştir:

1) Onu bir beşik (mehd) olmakla... Allah Teâlâ, "Ki O, arzı sizin için bir beşik (gibi) kıldı" (ta'ha, 53) buyurmuştur.

2)  Döşek (mihâd) olmakla.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz, arzı bir döşek (gibi) kılmadık mı?" (Nebe, 6) buyurmuştur.

3) Onu bir toplantı yeri (kifât) olmakla... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Biz, yeri bir toplantı yeri yapmadık mı? Dirilere de ölülere de?" (Mürseiat, 25-26) buyurmuştur.

4) Zelûl (emre âmâde kılınmış, boyun eğmiş) olmakla... Cenâb-ı Hak, "O, yeri, sizin faidenize, kor (ve müsahhar) kılandır...)"(Mülk, 15) buyurmuştur.

5) Halı gibi dümdüz olmakla (bisât)... Cenâb-ı Hak, "Allah yeri sizin için bir döşek yapmıştır, onun geniş yollarından gezip dolaşınız diye..."(Nûh, 19-20)buyurmuştur. Bu husustaki söz, uzundur.

İkincisi, denizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "O, denizi ondan taze et yemeniz... için (hizmetinize) ram edendir"(Nahl,14) buyurmuştur.

Üçüncüsü, hava ve rüzgârlar. Nitekim Cenab-ı Hak "O rahmetinin önünden rüzgârı müjdeci gönderendir... (Araf 57) ve "Bir aşılayıcı rüzgâr gönderdik" (Hicr, 22) buyurmuştur.

Dördüncüsü,gök gürültüsü, şimşek çakması gibi göksel olayları... Nitekim Cenab-ı Hak, "Gök gürültüsü O'nu hamd ile, melekler de O'ndan korkusuna teşbih eder.."  (Ra'd, 13)Ve "İşte görüyorsun ki yağmur bunların arasından çıkıyor... (Nur, 43) buyurmuştur. Yıldırımların, yağmurların ve bulutların terakümünden, üstüste gelmesinden bahsetilmesi de işte bu türdendir.

Beşincisi, ağaçların, meyvelerin halleri ve bunların tür ve çeşitleridir.

Altıncısı, hayvanların halleri. Nitekim Cenâb-ı Hak, "..deprenen her canlıyı, orada üretip yaydı.."(Bakara. 164) ve "Davadan da o yaratmıştır ki, bunlarda sizin için ısıtıcı ve koruyucu maddeler ve nice nice menfaatler vardır" (Nahl. 5) buyurmuştur.

Yedincisi, insanın ilk yaratılışındaki enteresanlıklar.. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Andolsun biz insanı çamurdan bir hülâsadan yarattık..." (Mü'minûn,12) buyurmuştur.

Sekizincisi, insanın gözü, kulağı, dili, aklı ve anlayışındaki harikalar... Dokuzuncusu, âlemin ilk yaratılışından Kıyametin sonuna kadar, peygamberlerin ve hükümdarların tarihi ile, insanların hallerinin ele alınması.. Onuncusu, insanların ölürken ve öldükten sonraki hallerinden; Öldükten sonra dirilmesi ve Kıyametin keyfiyetinden bahsedip, said ve şakî kimselerin hallerini izah etmek.. Böylece biz, gökler âleminde mevcut ilim çeşitlerinden on tanesi ile, unsurlar, yani arz alemindeki diğer on çeşit ilme işaret etmiş olduk. Kur'ân, işte bu denli yüksek yüce ilim çeşitlerinin İzahını kapsamaktadır.

Allah'ın Hükümlerini Bilmek

Dördüncü Nev'e gelince, ki bu, Allah'ın hüküm ve tekliflerinin açıklanmasıdır. Biz diyoruz ki: Bu teklifler, ya kalbin işleri, yahut da uzuvların amelleri hususunda olurlar.. Bunlardan birincisi, ahlâk ilmi yani güzel ahlâkın kötü ahlâktan ayırdedilmesi ilmi adını alır. Kur'ân, bütün bunları kapsamaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya vermeyi emreder. Taşkın kötülükten, münkerden, zulüm ve tecebbürden nehyeder" (Nahl,90) ve "Kolaylığı tut. İyiliği emret. Câhillerden yüz çevir.."(Araf. 199) buyurmuştur. İkincisine, yani uzuvların amellerine dair olan mükellefiyetlere gelince, bu da, Fıkıh ilmi adını almaktadır. Kur'ân, bu ilmin düsturlarını en mükemmel bir biçimde kapsamaktadır.

Beşinci Nev'e, yani Allah'ın isimlerini bilmeye gelince, bu hususta da Cenâb-ı Hak, "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na bunlarla duâ edin" (A'râf,18o) buyurmuştur. İşte bütün bunların hepsi de, Allah'ı tanıma ile İlgilidir.

Meleklere İman

İman konusunda nazar-ı dikate alınan esaslardan İkinci kısım da, meleklere
inanmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Müminlerin hepsi, Allah'a, meleklerine ... iman ederler"(Bakara, 285) buyurmuştur. Kur'ân, bazen kısa, bazen de tafsilatlı bir biçimde, meleklerin sıfatlarının açıklanmasını kapsamaktadır. İcmali açıklama, meselâ Cenâb-ı Hakk'ın, (bu ayette olduğu gibi), "... ve meleklerine ..." Duyurmasıdır.

Ayrıntılı açıklamaya gelince, bu şunlardır:

a) Onların, Allah'ın elçileri olduğuna delâlet eden ifâdeler... Nitekim Cenâb-ı Hak,
"Melekleri .... elçiler yapan Allah..." (Fatır, ı) buyurmuştur.

b) Bu âlemin görevlileri olduklarını gösteren ifadeler... Cenab-ı Hak, "... sonra iş bölümü yapan melekler ..."(Zâriyat,4), "bir de icra edenler..."(Naziat,5) ve "Saflar bağlayıp duranlara ... yemin ederim ki..." (Saffât. 1) buyurmuştur.

c) Meleklerin, Arşın taşıyıcıları olduğunu bildiren ifadeler... Nitekim Cenâb-ı Allah, "O gün Rabbinin Arşını, üstlerinde bulunan sekiz (melek) yüklenir" (Hakka, 17) buyurmuştur.

d) Meleklerin, Arşın etrafında dönüp dolaştıklarını ifade eden ayetler... Cenâb-ı Hak, "Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile teşbih ederek Arşın etrafını kuşatmışlardır" (Zümer, 75) buyurmuştur.

e) Meleklerin, cehennemin bekçileri olduğunu bildiren ayetler... Nitekim "(o ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır..." (Tahrim, 6) buyurulmuştur.

f) Meleklerin, kerîm yazıcılar olduklarını ifâde eden husus... Nitekim Cenâb-ı Hak, "Halbuki sizin üzerinizde hakiki bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır" (İnfitâr,10-11) buyurmuştur.

g) Meleklerin, takipçiler olduğunu gösteren ifadeler... Cenâb-ı Hak, "Onun önünde, arkasında kendisini... takip eden (melek)ler vardır.''(Ra'd,11)buyurmuştur. Cinlerin ve şeytanların halleri de, meleklerin halleri babında zikredilir.

Kitaplara İman

İmanda, nazar-ı dikkate alınan esaslardan üçüncü kısım, kitapları tanımaktır. Kur'ân, Hz. Âdem (a.s)'in kitabının hallerini açıklamayı kapsamaktadır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Derken, Adem, Rabbinden birtakım kelimeler belleyip aldı.." (Bakara. 37) buyurmuştur. İbrahim (a.s)'e verilen sahifelerin hallerinden bahsetmek de, bu kısma dahildir. Nitekim, "... Rabbi, İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan edip de o, bunları tamamen yerine getirince..."(Bakara, 124) buyurulmuştur. Tevrat, İncil ve Zebur'un hallerinden bahsetmek de, yine bu kısma dahildir.

Resullere imân

İmân konusunda, nazar-ı dikkate alınan esaslardan dördüncü kısım, peygamberleri tanımaktır. Allah Teâlâ, bir kısım peygamberlerin hallerini genişçe anlatmış, diğerlerinin hallerini ise, müphem bırakmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Onların içinden, sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, sana bildirmediğimiz kimseler de var.." (Mü'min, 78) buyurmuştur.

Allah'ın İnsanlara Emirleri

Beşinci kısım: Mükelleflerin halleriyle ilgili olan kısım olup, bu da ikiye ayrılır:

a) Mükelleflerin, kendilerine yüklenen bu mükellefiyetlerin farz oluşlarını kabul etmeleridir. Ki bu, mevzûbahs, "dinledik ve itaat ettik, dediler" {Bakara,285) şeklindeki ayetinden kastedilendir.

b) Bu ameller sırasında, kendilerinden bir takım kusurlar sâdır olduğunu İtiraf edip, daha sonra da, ilahî bağış talep etmiş olmalarıdır ki, bu da, "Ey Rabbimiz, senin bağışını isteriz.." (Bakara, 286) ayetinden kastedilendir. Sonra, kulluk duraklarındaki kusurları görmenin miktarları,  rubûbiyyetin  izzetini  mütalâa etme nisbetinde artacağından ötürü, kulun "Ey Rabbimiz! Senin affetmeni isteriz" sözü de fazla miktarda olmuştur.

Ahiret Hakkında Bilgi

Altıncı Kısım: Ahiret, öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti bitmek... Ki bu, ayetteki, "Dönüşümüz sanadır" ifadesinden kastedilendir. Bu da, dini talep hususunda, mühim olan birtakım esasların bilinmesi gerektiğine bir işarettir. Kur'ân, bu esasların izahı, tarifi ve açıklaması hususunda, sonu olmayan bir ummandır. Sen, Kur'ân'ın bunları kapsadığı gibi, yerin ne doğusunda ne de batısında bunları kapsayan başka bir kitap göremezsin. Yaptığımız bu tefsiri iyice düşünen herkes, bizim, Kur'ân'ın faziletler denizinin sadece bir damlasından bahsettiğimizi anlar. Durum böyle olunca, pek yerinde olarak Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı "Allah, kelâmın en güzelini ... indirmiştir" diyerek medhetmiştir. Allah, en iyisini bilendir.

 

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 19/172-177
Devamını Oku »

Gençlik ve İdeolojiler



Bir arkadaşım, kendi sınıfında satanistliğe merak salmış ve ne yazık ki belli bir süre etkisinde kalmış bir çocuk ile bir hocanın diyoloğunu anlatmıştı. Hocası çocuğa alay etme amaçlı “Siz şimdi gidip kedi filan mı kesiyorsunuz ne saçma” gibi bir söz söylemiş. Çocuğun da tam cevabı şöyle olmuş “Ne var yani sizde koyun, inek kesiyorsunuz.”Tabi mesele sadece bir şey kesmeye indirgendiğinde herkes bir şey kesiyor,

Günümüzde ibadetlerin altını dolduramıyoruz. Namaz ve oruç gibi ibadetler aslında kişiyi hayatta daha iyi birey yapması gerekirken ne yazık ki bu gerçekleşmiyor. Bir kişi yaptığı güzel bir ibadeti hayatının öbür alanlarına da yansıtmadığı zaman toplum nezdinde savunduğu değere bir darbe vuruyor.

Sonuçta namaz kılıyor fakat çok cimri, namaz kılıyor fakat çok asabi, oruç tutuyor fakat yalan söylüyor gibi yargılar oluşuyor toplumda. Bu da o kişinin çocukları veya tanıdıkları tarafından görüldüğünde demek ki savunduğu değerler önemli değil öyle olsa idi bunları yapamazdı gibi bir yargı oluşturuyor.

Gençler özellikle ailesinde bu tutumu gördüğü zaman İslami değerleri benimsemiyor. Ebeveynleri tarafından ibadetler sadece yüzeysel bir şekilde yapılmaya ve bir rutine dönüştürüldüğü takdirde geçler bunu benimsemiyor. Yapılan işlerde tekdüzelik sezen ve hayatın başka alanlarına yansımayan bu durumları gören gençler kendilerini başka düşünce ve topluluklara ait hissediyor.

Bunun yanında günümüzde gençler arasında yanlışta olsa farklı olsun algısı mevcut ne yazık ki. Bu algı sonucu yeni şeyler, başkalarının duymadığı ve farklı olan şeyler onlara güzel geliyor. Çevrelerinde %98 Müslüman olan bir ülkede bu genç bir satanist, bir komünist, bir feminist denmesi yada bu çocuk ne acayip giyiniyor denmesi hoşlarına gidiyor.

Okulda, parkta, dışarıda parmakla gösterilen bireyler oluyorlar. Kendi başlarına oturduklarında herkesten farklı düşünüyoruz, eşimiz benzerimiz yok fikri onları mutlu hissettiriyor. Kendilerini başkalarının düşünmediği gibi düşünen kişiler olduğunu bilmek onların hoşlarına gidiyor. Bir şeyin farklı olması onu orijinal, işlevsel veya doğru kılmıyor. İşte bunu anlayamıyorlar.

Bunun sonucu gençler kendilerini farklı ideolojilerin kapanlarında buluyor. Herhâlde bu farklı ideolojilere kapılan gençleri üçe ayırmak mümkün:

İlk grup gençler katıldığı ideolojinin ne olduğundan habersiz olanlar. Geçen senelerde her hafta doğuda ki bir ilçeden bir servise biniyordum. Giderken duvardaki pek çok aşk nağmelerinin yanında şöyle bir yazı yazıyordu. “Lanet olsun faşistim”. Muhtemelen gencin faşistliği bilmediğini varsayıyorum. Daha kötüsü genç Türkçe yazım kurallarını da bilmiyormuş ki “lanet olsun faşizm” yerine “lanet olsun faşistim” gibi bir ifade kullanmış.

İşte bu tür gençler kimi ideolojileri kabul ederken çok fazla düşünmüyorlar. Genel kabulleri ne ise ona göre hareket ediyorlar. Varsaydıkları düşünceyi doğru kabul ederek, karşı tarafı ise o düşüncenin basit deyimleri ile eleştirmeye kalkıyorlar. Kırk âlimi bir delille yenebilenler, bu tür cahil harekette bulunan gençleri kırk delille yenemiyor. Üstüne birde gençlik ateşi ile içleri korlandıkça korlanıyor. Yalnız yaşlanmaya başladıkça o ateş zamanla sönüyor ve yerini gerçekler alıyor. Bu kesim ancak o zaman ideolojilerinin pasif bir savunucusu olarak kalıyor ya da ailesinden gördüğü düzene geri dönüyor

İkinci grup ise keyfine geldiği için o topluluğa katılanlar. Bu gruptaki kişiler benimsediği ideolojiyi keyiflerini sürdürebilecekleri sürece kabul eden bireyler çünkü kabul ettikleri ideoloji onların zihniyetine ve yaşam tarzına göre en kolayı olan oluyor.

Bir genç olarak kendinizi tasavvur edin. En sevdiğiniz arkadaşlarınızın, abilerinizin veya ablalarınızın olduğu bir ortam, sohbetleri hoşunuza gidiyor. Her akşam toplandığınız güzel bir yere sahipsiniz. Kendinizi sevdiğiniz konuları tartışırken buluyorsunuz. Dünya için, insanlar için güzel şeyler yaptığınızı düşünüyorsunuz. Yalnız bir problem var. Takip ettiğiniz ideoloji yanlış. İçten içe bunu da hissediyorsunuz. Yalnız o güzel sohbetler, o güzel bildiğiniz sohbet arkadaşları, o güzel ortam. Hepsini terk etmeniz gerek. İşte bu kimse için kolay değil.

Keyfimize göre ideoloji takip etmek her zaman insanoğlunun meyillerinden biridir. Şöyle düşünelim. Oy verdiğiniz bir partiyi refah zamanı savunmak kolaydır. Peki, o partinin doğru bildiği bir politika için ailenizden biri ölse hala aynısını düşünür müsünüz? Mesela partiniz bir başka bir devlete haklı bir sebeple savaş açtı fakat bütün aileniz bu savaşta öldü. Hala partinizi savunur muydunuz? Ya da bu savaş kaybedilse? Belki beklenmeliydi diye düşünürdünüz. Her şeyi doğru yapmasına rağmen kişilerin yanlışları olduğunu savunurdunuz belki de. İşte aklımıza burada şu soru gelmeli. Yaptığımız şey keyif aldığımız için mi doğru yoksa yapmaktan nefret etsek bile yaptığımız şey doğru olabilir mi?

Son grupta ise ideolojilerinin bir mantığı olduğunu hissettiği için o akıma üye olanlar var.Bu tür kişiler genellikle savundukları ideolojinin en katı savunucularıdır. Zor günde kolay günde her zaman ideolojilerini savunur. İdeolojileri hakkında yüzlerce kitap okur. Konferanslar düzenlerler. Teşkilatlarının önemli pozisyonlarında da bu kişiler vardır. Bu kişiler ideolojilerini haklı görürler. İdeolojileri toplum eşitliği getirecek, mutluluğu ve düzeni sağlayacaktır.

Hiçbir akım dünyayı yıkmak amaçlı ortaya çıkmamıştır. Hitler Nazizm düşüncesini hayata geçirirken ve milyonları katlederken eminim kafasında kötü bir şey yaptığını düşünmüyordu. Hatta kendisini bir kahraman gibi görüyordu. Onu takip eden milyonlarca Alman da. Dünyayı düzelteceklerdi. Amerika hala attığı atom bombası için özür dilemiyor. Sorulduğu zaman yüz binlerce sivili öldürdüğü için hala haklı sebepleri olduğunu söylerler. Hiçbir düşünce onu gerçekleştirenler gözünde kötü olarak gözükmez.

Anarşizm ele alalım örneğin. Bizim için anarşizm yıkım, yok oluş her türlü düzene karşı bir başkaldırış olarak gözükür. Peki,anarşistler için böyle mi? Anarşizm düşüncesi ortaya çıkışı şu şekil gelişmiştir. Anarşistler doğaya baktıkları zaman ekosistemi görmüşler. Ekosistemde yaşayan canlıları gözlemlemişlerdir. Hiçbir kural olmamasına rağmen bütün canlıların uyum içinde yaşadığını ve ortada hiçbir problem olmadığını fark etmişler. Bunun sonucu insanlar içinde kurallar olmaması gerektiğini savunurlar. Aslında insanlar otorite olmadan serbest bırakılırsa hayvanlar gibi toplumsal düzenlerini sağlayabilir. Ne kadar mantıklı değil mi? Tabi eğer bir ilaha inanmıyorsanız.

Biz Müslümanlar açısında düşündüğümüzde Rabbimizin her şeyi düzenlediğini ve bütün canlılar âlemine bir amaç verdiğini, kimi kurallar çerçevesinde doğayı düzenlediğine iman ediyoruz. Biz insanların kurallarının da kutsal kitaplar ve peygamberler tarafından iletildiğine inanıyoruz. İşte böyle bir çıkış noktamız olduğu için anarşistlerin ulaştığı sonuçla bizim ulaştığımız sonuç çok farklı oluyor. Onlarda genelin iyiliğini savunmasına rağmen uygulamaya geldiğinde anarşizm bir kaos ortaya çıkarıyor.

nuç olarak Müslümanlar eylemlerini hayatlarına bir ahlak numunesi olarak her alanda yaymadıkları ve İslamı her anlamda derinlemesine gençlere anlatmadığı sürece gençler kendilerine mantıklı buldukları fakat hayatta sıkıntılı sonuçlara sebep veren ideolojiler peşinde yanlış bir ömür harcayacaklar. Bu noktada biz dinimizi ihlas ile ve her türlü yönüyle anlatıp doğru bir şekilde yaşamadığımız sürece ortada bir boşluk bırakacağız. Bu boşluğu da her türlü yanlış ideoloji ve akım doldurmaya devam edecek.

cocukaile.net

Ziyaeddin Halid İpek


Devamını Oku »

Bir Kader Sohbeti



Mutlak eşitlik, yâni, her şeyin her yönden aynı olması, adalete zıt!..

Bilirsin, bir şâir, kasidesinde her harfi kelimenin tamamını dikkate alarak yazar. Her kelimeyi, o şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tamamını gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik değil, adalet söz konusu... İlk mısra başa gelir, son mısra dipte kalır, ama hepsi aynı gayeye hizmet ederler.

Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklüğünü, bölmelerini, motorlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik, bu düzeni harap eder.

Bir ressam da öyle değil mi?.. O, çizdiği her bir tabloda, her şeyi yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle değil, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa, onu onunla boyar. Kime ne gerekliyse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar...

İşte ! Bu kâinat da mükemmel bir kaside, muazzam bir fabrika ve harika bir tablo gibi. Bizim vazifemiz, bu İlâhî eserdeki sonsuz adalet tecellilerini hayretle ve hayranlıkla seyretmek...

EŞİTLİK GÜZEL Mİ?

“Eşitlik güzel midir?” konusunda bir anket yapsanız, umarım, çoğu kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, “bunun da sözü mü olur?” diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kaynağında “eşit olmamak” yatar.

Şu kâinat yaratılmadan, bütün varlık âlemi yoklukta eşittiler. Cenâb-ı Hakk bu âlemi yaratmayı irade buyurunca bu eşitliğin de ömrü sona erdi.

Kâinat sarayı, bildiğimiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece değişiklikler ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, “saray” dediniz mi, mutlak eşitlik kalmaz ortada. Merdivenlerle kanepeleri, panjurlarla kandilleri eşit kılabilir misiniz? Sarayı güzel yapan da bu başkalıklar, değil midir?

İşte, kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu sarayda bambaşka misafirler boy gösterdiler. Yosunundan meyve ağaçlarına kadar bütün bitkiler, karıncasından devesine kadar çeşit çeşit hayvanlar kafileler halinde dünyaya geldiler ve bu âlemi şenlendirdiler

Ve en sonunda başkaların başkası “halifeler halifesi” ufukta göründü: İnsan.

Bilindiği gibi, varlık alemi üç ana gruba ayrılıyor. Cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitliği bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim.

İşe cansızlardan başlayalım:


Cansızların eşit olması için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı. Meselâ, Güneş Sisteminde eşitlik olsaydı bu durumda herhalde Dünya Güneş'in gezegeni olmayacak, Ay da Dünya'nın eteğini bırakacaktı; her gezegen Güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi.

Kaldı ki, eşitlik için hiç olmazsa, “iki taraf” bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner.

Bitkilerin eşitliğine gelince, lâleden elma ağacına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması halinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada bir tek bitki çeşidi kalacaktı.

Cenâb-ı Hak bütün hayvanları da bir tek nev'i olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül şakımasından serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, öküz böğürtüsünden kuzu melemesine, kurbağa viyaklamasından sinek vızıltısına kadar bütün sesler bire iner, bu harika âhengin yerini monoton bir uğultu alırdı.

Diğer yandan, böyle bir eşitlik için ya balığın kavağa çıkması, ya bülbülün denize girmesi lâzım.

Gelelim insan nevine:


Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun sultan, her organının da birer nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz.

Ruh, mahiyetini ancak Yaratan'ın bildiği harika bir âlem. Bu âlemde çok değişik ülkeler var. Ruhun güzelliği akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi değişik hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır?

Ruhta uzaktan uzağa görebildiğimiz bu gerçeği, bedende çok daha açık seyredebiliriz:

Göz kapağımızla diz kapağımız aynı özellikte mi?

Göğüs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar?

Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar?

Akciğerle karaciğeri nasıl bir tutabiliriz? O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını birbirlerine katmamız gerekmez mi?

Organlar arasında eşitlik sağlamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz. Kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyeceğiz?!..

Eşitliğin güzel olduğu bir tek saha var: Hukuk... Kanun karşısında herkesin eşit olması.

Ama, çoğu insanımız bu mânâyı pek de hatırlamıyor. Ve eşitlik denilince dünya nimetlerinden aynı miktarda faydalanmayı anlıyor.

Herkesin bir başka türlü imtihan edildiği bu dünya meydanında, böyle bir eşitliği ancak hayal âleminde yakalayabiliriz.

- Eşitlik konusunda şöyle düşünmemiz gerekiyor:

İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı; her şeyden önce, anne, baba ve evlat mefhumları kalır mıydı ortada?.. Ve yine böyle bir eşitlikte âmiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, öğretmeni ve öğrencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatından artık söz edilebilir miydi?

Biz varlık âlemindeki farklı tecellileri ibretle seyretmeli ve şu geçici dünya hayatında insanların değişik imtihana tâbi tutulmalarını da bu şuurla değerlendirmeliyiz... Hikmeti, ancak âhirette anlaşılabilecek bazı farklılıkları, hemen itirazla karşılamamalıyız!..

- Dünya bir imtihan salonu ve imtihanlar çeşitli.. Zengin ayrı imtihan oluyor, fakir ayrı...

Zengin, kazancını meşru yolla elde edip etmemekten imtihan oluyor... Zekâttan, sadakadan imtihan oluyor... Şefkatten, merhametten imtihan oluyor...

Fakir ise sabırdan, kıskançlıktan, hasetten ve en önemlisi kadere itiraz edip etmemekten imtihan oluyor.

- Başkalıklar hep hikmet dolu. Ama insan aklı bunu anlamaktan âciz. Şimşek çakıyorsa; bulutların yükleri aynı olmadığındandır; biri negatiftir, diğeri pozitif.

- İnsanlığı bir bütün olarak düşünürsek, şu dünya, her an milyonlar, belki milyarlarca çeşit imtihana sahne olmakta... Kendisine rüşvet teklif edilen bir görevli, hastalıktan inleyen bir biçare, haram bir çehreyle karşılaşan genç... Ve daha niceleri... Hep imtihan oluyorlar. Sadece sorular farklı, o kadar.

Bunu böyle bilip, bu dünya imtihanında kul olduğumuzu unutmayacak ve haddimizi aşmayacağız. Ne kendi nefsimize, ne de bir başkasına Allah'tan daha merhametli olamayacağımızı hatırdan çıkarmayacağız. Fuzulî avukatlığını yaptığımız o sakat, kör yahut fakir insanlar hep Allah'ın kulları... Onları yokluk karanlıklarından kurtarıp varlıkla şereflendiren O. Annelerinin rahimlerinde her şeyden habersiz olarak geçirdikleri o dokuz aylık devreyi safha safha tanzim eden O. Şu anda hepsi Onun verdiği can ile yaşıyor, Onun taktığı organları kullanıyor, Onun dünyasında geziyor, Onun güneşiyle aydınlanıyorlar...

Ve hepsi âhiret yolcusu... Onun huzuruna çıkacak, Ona hesap verecekler. Salih kullar Onun Cennetine varacaklar. Küfür ve isyan yolcuları ise Onun azabına uğrayacaklar.

Şunu da unutmamak gerek:

Kimin hakkında neyin hayırlı olduğunu biz bilemeyiz!.. O, bir İlâhî sırdır.Biz gerek kendi nefsimize, gerekse başkalarına karşı vazifemizi elden geldiğince yapmakla mükellefiz.

Prof.Dr.Alaaddin Başar
Devamını Oku »