Allah'ın Dilediği Hayatı Yaşamak

Allah dilerse her şey olur,ona kuşku yok,.Fakat Allah'ın dilediği,emrettiği hayat yaşanmadıkça,Allah'ın hükmü insanları arasında yürürlüğe girmez.İnsanı o hayat tarzını yaşamaktan Allah mahrum etmiyor,o kendi kendini mahrum kılıyor.Çünkü Allah dinini tamamlamıştır.Fakat o din yaşanmadıkça onun yeryüzünde yürürlüğe girmesi adetullahtan değildir.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Müslümanca Yaşamak

 
Devamını Oku »

Eşref-i Mahlukat olan İnsan

İnsanın “eşref-i mahlûkat” olduğu hususundaki söylem, müslümanca kavrayışta ona, Batı kültüründe olduğu gibi yeryüzü tanrısı olduğu vehmini vermemiş, tersine ona kul olma bilincini getirmiştir. Müslüman, kendisini “eşref-i mahlûkat” olarak görünce, bu görüş, ona Allah indinde kendisini kul olarak kavrayabilmesinin yolunu açmıştır. Çünkü insan, eğer “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) ise, bu durum ona tabiata ve tüm evrene, yani başka yaratıkların tümüne, şerefli bir yaratık olarak muamele etme mecburiyetini yükleyecektir. Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü (Yunus Emre) deyişi bu telakki tarzını ifade etmektedir. Yaratıkların en şereflisi olmak insana, tabiatı tahrip etme, onun üzerinde hükümranlık kurma hakkını ve yetkisini vermiyor, tersine tabiata ve evrene kardeşçe, insanca davranma mecburiyetini yüklüyor.

İslam, öngördüğü hayat tarzı itibariyle dış dünyaya müdahaleyi kendiliğinden kaçınılmaz kılıyor Müslüman'ın günlük yaşantısının hemen her safhası, bu dünyaya bir müdahaleyi gerektiriyor. Zaten İslam hükümlerinin (yani şeriatın) uygulama alanı bu dünyadır. Şeriat, öbür dünyaya dair hükümler öngörmez. Obür dünya, bu dünyadaki amellerin hesap yeridir. Şeriatsa bu dünyada uygulanır. Yani zekat bu dünyada uygulanır, öbür dünya bu uygulamanın karşılığının görüleceği bir hesap yeridir. Hac, namaz, oruç bu dünyada uygulanacak ibadet ve amellerdendir.Öbür dünya, bu ibadetlerin uygulama yeri değil, fakat hesaplarının görüldüğü yerdir.

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya
Devamını Oku »

Müslümanlar Kuşku Yok ki Antiemperyalisttir

Müslümanlar, kuşku yok ki, antiemperyalisttir. Fakat emperyalizme karşı olmak Müslüman’ın biricik mümeyyiz vasfı değildir. Emperyalizme karşı olmak, Müslümanın güttüğü siyasetin sebebi ve gayesi değil, fakat sadece bir neticesidir. Müslüman, kâfire benzemeyi reddettiği için antiemperyalisttir, antiemperyalist olduğu için kâfire benzemeyi reddetmiyor.

Kâfire benzemeyi reddetmek, giyim kuşamdan, üretim ve tüketim kalıplarına, selamlaşmadan, ev içi döşeme stiline kadar hayatın en küçük ayrıntısını kapsayabilecek genişliktedir.

Müslümanın antiemperyalist oluşu, basit bir siyasî tavır alma meselesi olarak yorumlanmamalı. Batı kalıplarına göre harcamada (tüketimde) bulunmayı reddeden kimse, bu tutumun doğal sonucu olarak emperyalizmi ve sömürüyü reddetmiş olur. Bu bakımdan antiemperyalist olmak Müslümanın hayatının, yaşayışının bir hâsılası olarak kendiliğinden ortaya çıkar.

Batılılar bunu elbette biliyor. Fakat kraldan çok kralcı olan Batıcıların bunu bildiği kuşkuludur.Batılılar sömürüyü ancak Müslümanların tüketim standartlarını,tüketim alışkınlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini,İslam alemine ilk kancayı buradan attılar.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Müslümanca Yaşamak
Devamını Oku »

Saklı Tuğra

sultan Abdulaziz tugrasi

Birkaç hafta önce, kendimi ayaklarımın emrine verip aylaklık ettiğimden söz etmiştim. Bazı dostlarım bu yazıdan çok hoşlanmış ve benim yaptığım gibi çıkıp çoktandır yollarının düşmediği bazı cadde ve sokaklarda keyiflerince yürümüşler.

Böyle yürüyüşler hem çok dinlendiricidir, hem de zihninizin daha hızlı çalışmasını sağlar; evinize kafanızda yeni sorularla, hatta şaşırtıcı keşiflerle dönebilirsiniz. Ben, o gün, Bayezid Medresesi'nin önünde, rahmetli Turgut Cansever'in projesinin bir parçası olan o güzel dikdörtgen havuzun yanındaki çay bahçesinde çay içerken, zihnimde Üniversite kapısıyla ilgili bazı sorular belirmişti.

Aslında Harbiye Nezareti kapısı olan bu kapının üzerindeki kitabede Fetih ve Zafer ayetleriyle "Daire-i Umûr-ı Askeriye" ibaresi yazılıdır. Hemen üstünde de Sultan Abdülaziz tuğrası yer alır. 1927 yılında Osmanlı eserlerinde birçok kitabenin ve tuğranın kazınarak yok edilmesine yol açan "Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde bulunan bütün mebânî-i res­miyye ve milliyye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılması hakkında kanun" çıktığında bu tuğra ve kitabe mermer bloklarla kapatılmıştı. Birinci soru: Niçin mesela Cevri Kalfa Mektebi'ninki gibi kazınmadı? İkinci soru: Kitabenin üzerindeki mermer bloklar daha sonra kim tarafından, nasıl kaldırıldı? Ve üçüncü soru: Tuğranın üzeri niçin hâlâ kapalı?

Aslında "Bir Aylaklık Hikâyesi" yazısının devamı olmak üzere, bu soruların cevaplarını yazmaya niyetlenmiş, fakat araya daha âcil konular girince ertelemek zorunda kalmıştım. Tabii ilk işim, böyle konularda bilgilerine sık sık başvurduğum M. Uğur Derman ve Aykut Kazancıgil Beyleri aramak ve birçok kaynağa göz atmak olmuştu.

Soruların cevaplarına geçmeden önce, Üniversite kapısının üzerindeki kitabe hakkında Uğur Bey'in anlattığı anekdotu paylaşmak istiyorum.

Bilindiği gibi, İstanbul Üniversitesi kapısı olarak bilinen âbidevi kapı, aslında Harbiye Nezareti'nin kapısıdır. Tuğra ve kitabesi on dokuzuncu yüzyılın büyük hattatlarından Mehmed Şefik Bey'in imzasını taşır. Rivayete göre, Abdülaziz, Harbiye Nezareti'nin bir an önce açılmasını emredince hemen hazırlıklara başlanıp eksiklikler belirlenmiş. Bu eksikliklerden biri de henüz sipariş edilmeyen kitabeymiş. Tavsiye üzerine Mehmed Şefik Bey'e müracaat edilmiş ve kendisiyle altmış altına anlaşma yapılmış. Hemen işe koyulan üstad yazıyı önce küçük ebatta yazmış, daha sonra kareleme usulüyle gerekli ölçüde büyüttüğü yazı talebeleri tarafından iğnelenerek kalıp haline getirilmiş ve mermere uygulanmış. Bütün bu işleri altı saatte tamamlayan büyük sanatkârı bir sürpriz bekliyormuş: Anlaşma yaptığı erkân-ı harp yüzbaşısı, emeğinin karşılığını ödemeye yanaşmamış; çünkü kendisi altı lira maaş alıyor, altı saat çalışan bir hattata altmış altın ödenmesini haksızlık olarak görüyormuş. Durumu çıraklarından öğrenen Şefik Bey, yüzbaşıya şu haberi göndermiş:

"Bu yazı altı saatte değil, altmış senede yazılmıştır. Kendilerine altı gün değil, altı hafta, altı ay da değil, tam altı sene mühlet veriyorum. Bu müddet içinde, bu yazının bir harfini yazabilirse, istediğim paranın altı mislini kendilerine hediye olarak veririm."

Üniversite kapısındaki kitabe, Mehmed Şefik Efendi'nin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Söz konusu kanun çıktığında kazınmaktan nasıl kurtulduğuna gelince: O tarihte Darülfünun Emini, yani rektör olan İsmail Hakkı Bey (Baltacıoğlu) aynı zamanda çok iyi bir hattattı ve Mehmed Şefik Bey'in eserinin değerini bildiği için üzerini kapattırmakla yetinmişti.

1933 yılında Darülfünun ilga edilip yerine İstanbul Üniversitesi kurulunca, kitabenin "Dâire-i Umûr-ı Askeriyye" ibaresinin bulunduğu orta kısmındaki mermerin üzerine yeni harflerle "İstanbul Üniversitesi", Abdülaziz tuğrasının bulunduğu madalyonu kapatan mermere de T.C. harfleri hakkedildi. Kapının 1933 yılından sonra on altı yıl boyunca çekilen fotoğraflarında bu mermer bloklar beyaz lekeler halinde görünmektedir. 1949 yılında, rahmetli Süheyl Ünver'in yazdığı bir mektup üzerine, o tarihte rektör olan Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, kitabenin üzerindeki mermerleri söktürmüş, fakat tuğranın üzerindekini kaldırtmaya cesaret edememiştir.

Evet, Beyazıt'taki Üniversite kapısının üzerinde, dairevî mermer parçasının altında, büyük bir Türk hattatının seçkin bir eseri gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Tuğranın sahibi Sultan Abdülaziz hortlayıp saltanat dâvâsına kalkışmayacağına ve kıyamet kopmayacağına göre, bu tuğrayı daha fazla saklı tutmanın ne mânâsı var?

Kendi tarihimizden ve kültürümüzden niçin bu kadar korkuyoruz?

Kaynak:

Beşir Ayvazoğlu
Devamını Oku »

Sebepleri Yaratan Allah'tır

Sebepleri Yaratan Allah'tır"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. İşiten ve gören O'dur" (Şûrâ,42/11).

Bu âyetin başı katıksız tenzihi ispat etmektedir. Âyetin de­vamındaki, "O işiten ve görendir" ifadesi de bu tenzihi tamamla­yıcı mahiyettedir.

Bunun izahına gelince, işitme ve görme vasfının mahlûkata da nisbet edilmesi kısmen de olsa Allah Teâlâ ile aralarında bir benzerlik bulunduğu hissini uyandırmaktadır. Bu sebeple Cenâb-ı Allah mahlûkatın işitme ve görmesini reddetmiştir. Yani âyetin manası, "İşiten ve gören O'dur, başkası değil" şeklindedir. Yara­tılmışlarda bulunan işitme ve görme özelliğinin görme ve işitme konusunda bir tesiri yoktur.

Allah (c.c.) onların görme ve işitme özelliğini yarattığı gibi, herhangi bir tesirleri olmaksızın söz konusu özelliklerden sonra âdet üzere onların işitme ve görmelerini de yaratmaktadır. Bura­da bir tesirden söz etsek bile, onu da Allah Teâlâ yaratmıştır.

Yaratılmış olanların kendileri kuru bir cemad oldukları gibi, özellikleri de birer kuru cemaddır. Mesela sonsuz kudret sahibi Al­lah Teâlâ yalın kudretiyle taşta konuşma vasfı yaratacak olsa, taşın gerçekte konuşabilir olduğu ve konuşma özelliğine sahip bulun­duğu söylenemez. Bu misalde taş nasıl bir cemad ise, taşta bulun­duğu farz edilen sıfat da bir cemaddır. Ve taştan çıkan harf ve seste herhangi bir rolü yoktur. Bütün sıfatlar da böyledir. Bir farkla ki; bu iki özellik diğer özelliklere oranla daha belirgin olduğundan, Allah Teâlâ özel olarak bu ikisini reddetmiştir. Böylelikle belirgin olduklarından diğerlerinin reddi öncelikli olarak gerekmiş olur.

Yaratıklarda bulunan bilme vasfı da böyledir. Allah önce ya­ratıklarda bilme vasfını yaratır. Ardından onun bilinecek şeye yö­nelmesini yaratır. Sonra bilme vasfının bu bilinecek olanla alaka kurmasını yaratır. Daha sonra bilinecek olan bu şeyin fark edilme­si sağlanır. Bunun akabinde bilme vasfını yarattıktan sonra âdet üzere o şeyin bilinmesini yaratır. Binaenaleyh bilme vasfının fark edilmede bir tesiri yoktur.

Bunun gibi Allah Teâlâ yaratıklarda önce işitme vasfını yara­tır. Sonra işitilebilen şeye doğru kulak verip yönelmeyi yaratır. Ardından işitmeyi yaratır. Bunun da ardından işitilenin idrak edilmesini yaratır. Yine aynı şekilde yaratıklarda önce görme vas­fım yaratır. Sonra gözün görülebilen şeye doğru dönüp bakmasını yaratır. Ardından görmeyi ve bunun peşinden görülen şeyin idrak edilmesini yaratır. Diğer vasıflar da bunlar gibidir.

Bu durumda işiten ve gören, işitme ve görmeyi (sadece) bu iki vasıftan sağlamış olandır. Böyle olmayan kimse, gerçekte ne gören ne de işiten olabilir. O takdirde, yaratıkların niteliklerinin kendileri gibi birer cemad olduğu gerçeği ortaya çıkmış oldu.

Sözünü ettiğimiz âyetin sonunda geçen bu ifadelerin maksa­dı, yaratıklardan mezkûr vasıfları kökten kaldırmak olup, yoksa onlarda bulunan bu sıfatların Allah Teâlâ’da olduğunu anlatmak değildir. Böyle olduğu takdirde âyet, aynı anda hem tenzih hem teşbih ifade etmiş olur. Oysa âyetin tamamı sırf tenzih ifade etmek ve yaratılmış olanlarla Allah arasında zannedilebilecek eşitliği doğrudan ortadan kaldırmak içindir.

Birinci bilgi, yani yaratılmışların sıfatlarını Allah Teâlâ'ya is­nat ettikten sonra yaratılmış olanların kendilerini sırf birer cemad olarak görme ve anılan sıfatların kendilerinde görünmesi sebebiy­le yaratıkların kendilerini, içinde bulunan suyu göstermesi bakı­mından şişe gibi kabul etmek velâyet makamına yaraşan bilgiler­dendir. İkinci bilgiyi ise, yani yaratılmışların sıfatlarını da Allah Teâlâ'nm şu âyet-i kerimede buyurduğu gibi anlamalı:

"Muhakkak sen ölüsün, onlar da ölüdür" (Zümer, 39/30).

Böylece onları birer cemad olarak görüp ölüler gibi his ve şuur yoksunu olduğuna inanmak şehadet makamına yakışan bil­gilerdendir.

Buradan da söz konusu iki makam arasındaki fark ortaya çıkmış oldu. Az çoğa işaret eder, damla denizin durumundan ha­ber verir.

Bolluk ve bereket yılı bahardan belli olur.

Bu yüksek makamın sahipleri, yaratılmışların fiillerini de ölü ve cemad gibi görürler. Fakat bu fiilleri Allah Sübhânehû’ya isnat etmez ve bu işlerin failinin Allah Teâlâ olduğunu söylemezler. Al­lah Teâlâ bundan tamamen münezzehtir.

Mesela bir kimse bir taşı hareket ettirse, hareket edenin adam olduğu söylenmez. Oysa adam taşın hareketini sağlayandır. Hareket eden taştır. Burada taş bir cemad olduğu gibi, o taşm ha­reketi de bir cemaddır. Faraza bu hareketle bir kimse ölecek olsa, o kimseyi taşın öldürdüğü söylenemez. Aksine, taşı harekete geçiren adamın öldürdüğü söylenir.

Şeriat âlimlerinin görüşü de buna uygundur. Zira onlar, işler iradeleri doğrultusunda kullardan çıkmış olmakla birlikte, onların yapıp etmelerinin de Allah Teâlâ tarafından yaratıldığını söylerler. İşlerin yaratılmasında kulların bir tesiri yoktur. Onların işleri, ya­pılan işin yaratılmasında kendileri bir tesir icra etmemiş olmakla birlikte, çeşitli hareketlerden meydana gelmektedir.

 

İmam-ı Rabbani - Mektubat-ı Rabbani,cild:1,18.Mektub

(Semerkand Yay.)
Devamını Oku »

Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları

Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları

Şimdi kısaca Ehl-i sünnet'in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû'ya yalvaralım.

Allah'ın Varlığı ve Sıfatları

Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O'nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu yoktur, ezelîdir. O'nun dışındaki her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Ezelî olan her şey ayın zamanda ebedîdir. Sonradan meydana gelen her şey aynı zamanda fânidir; yok olmaya mahkûmdur.

Allah Sübhânehû tektir; ne varlığının zorunluluğu konusun­da ne de ibadet edilmeyi hak etme konusunda eşi ve ortağı yoktur. Varlığı zorunlu olmak ondan başka hiçbir şeye yaraşmaz. Ondan başka hiçbir şey kendisine kulluk yapılmayı hak edemez.

Allah Sübhânehû'nun kâmil sıfatları vardır. Hayat, ilim, se­mi' (işitmek), basar (görmek), kudret, irade, kelam ve tekvin (meydana getirmek) bu sıfatlardandır. Bu sıfatların her biri ezelî olup Allah'ın zâtıyla kaimdir. Bu sıfatların sonradan ortaya çıkan (yaratma, görme, diriltme, öldürme, rızık verme...) gibi özellikleri o sıfatların ezelî olmalarına zarar vermez. Sıfatların ilgili olduğu şeylerin yaratılmış olması, sıfatların ezelî olmasına mâni değildir. Felsefeciler akıllarının kıtlığı, Mu'tezile mensupları da sapkınlığı sebebiyle yaratanın yaratılmış olanla ilişkisinin, ilişkide olan sıfa­tın hâdis olduğuna delil saymış ve Allah'ın kâmil sıfatlarını inkâr etmiştir.

Felsefeciler bundan başka, sonradan yaratılmışlık (hudûs) alameti gördükleri, değişime yol açtığı için Allah'ın cüz'iyyâtı (ti­kelleri) bilemeyeceğini savunmuştur. İki grup da gerçekte İlâhî sı­fatların ezelî olduğunu fakat bu sıfatların sonradan olan yaratıl­mışlarla ilgili ilişkisinin hâdis olduğunu bilememiş, sıfatların ken­dileriyle bu sıfatların ilişkilerini birbirinden ayırt edememişlerdir.

Allah Sübhânehû noksanlık ifade eden her türlü vasıftan uzaktır. O cevher ve cisimlere ait özelliklerden ve bunların gerek­tirdiği şeylerden münezzehtir. Allah'ın yüce zâtı hakkında zaman, mekân ve yön gibi şeyler söz konusu olamaz. Bütün bunlar Allah­'ın yaratmasıyla var olmuş şeylerdir.

İşin özünü anlayamamış bir cemaat, Allah'ın arşın üstünde olduğunu ifade etmiş ve Allah'ın yukarıda olduğunu ileri sürerek yön isnadında bulunmuştur. Arş ve arşın içine aldığı her şey son­radan meydana gelmiş olup Allah'ın yarattığı şeylerdir. Sonradan yaratılmış bir şeyin ezelî yaratıcının mekânı ve karargâhı olması nasıl düşünülebilir?

Şu var ki, arş Allah'ın yaratıkları arasında en şerefli olan ve en fazla nuraniyet ve berraklık ihtiva eden şeydir. Bu nedenle arş, yaratıcının yüceliğini en açık biçimde yansıtması için aynalık hükmüne layık görülmüştür. Nitekim bu yansıtma özelliği saye­sinde ona Allah'ın arşı deyimi kullanılmıştır. Yoksa arş ve diğer şeyler Allah'a nisbetle birbirine eşit olup hepsi Allah'ın yaratıkla­rıdır. Şu kadar var ki, arşın başka şeylerde bulunmayan yansıtma kabiliyeti vardır (Bu da Allah'ın arşın üstünde olduğu fikrini doğ­rulamaz).

Nitekim insan aynaya bakıp kendisini aynada gördüğü za­man, o insanın aynaya girdiği söylenemez. Bilakis bu insanın ay­nayla olan ilişkisi karşısına geçtiği diğer şeylerle olan ilişkisiyle eşittir. Bir farkla ki, ayna insanın görüntüsünü yansıttığı halde di­ğer şeyler onun görüntüsünü yansıtamaz.

Allah Sübhânehû ne cisimdir ne de cisimden oluşmuştur. O araz veya cevher de değildir. O'nun varlığının ne bir sının ne de bir sonu vardır. O uzun, kısa, enli ve dar olmaktan münezzehtir. Evet, Allah geniştir (vâsi'dir) fakat bu bizim akıllarımızın idrak et­tiği anlamda bir genişlik değildir. O her şeyi kuşatıcıdır ancak bu akıllarımızın aldığı bir kuşatma anlamına gelmez. O yakındır fa­kat bu yakınlık bizim anladığımız türden bir yakınlık değildir. Al­lah Teâlâ bizimle beraberdir ancak O alışageldiğimiz anlamıyla beraberlikten uzaktır.

Bizler Allah'ın geniş, kuşatıcı ve yakın olduğuna ve bizimle beraber bulunduğuna inanırız. Ama bunların şekil ve keyfiyetini bilemeyiz. Bunlarla alakalı olarak aklımıza gelen bütün keyfiyetler Mücessime mezhebine ait düşüncelerdir.

Allah Sübhânehû hiçbir şeyle özdeşleşmediği gibi (ittihat) hiçbir şey de Allah Sübhânehû ile özdeşleşmez. Bunun gibi hiçbir şey Allah'a hulûl edemez (içine giremez), Allah Teâlâ da hiçbir şe­ye hulûl etmez. Bölünmek ve parçalara ayrılmak, bir araya gelmek veya çözülmek gibi durumlar Allah için düşünülmesi imkânsızdır.

Allah'ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır. O'nun eşi veya çocuğu yoktur. Allah Sübhânehû gerek zâtı gerekse sıfatları itiba­riyle nitelik, benzeri ve dengi olmak gibi özelliklerden yücedir. Bizim O’nun hakkında en son bilebileceğimiz şey şudur: Allah Sûhhânehû vardır, O kendisini vasfettiği ve övdüğü bütün kâmil isim ve sıfatların sahibidir.Fakat yukarıda da geçtiği gibi Allah, bu sıfatlarla ilgili olarak zihnimizde oluşabilecek her türlü tasav­vurun ötesindedir.

"Gözler O’nu idrak edemez.Fakat O gözleri idrak eder.O en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır'' (En'âm,103)

Akıl ve kavrayış sahipleri, Onun var olduğu ve kendinden başka ilâh olmadığı dışında bir şey söylememiştir.

Allahın isimleri ayet ve hadislerle bilinebilir. Yani Allaha isnat edeceğimiz ismi şeriat sahibinden duymuş olmamız gerekir. Şeriatta kullanıldığı bilinen her ismin Allah için kullanılması caiz­dir. Aksi takdirde Allah'a isim isnadında bulunmamız doğru de­ğildir. Mesela "cevad" (cömert) ismi eğer bir yetkinlik ifade ediyor­sa bu ismi Allah için kullanabiliriz, Zira şeriatta bu isim Allah için kullanılmıştır. Fakat aynı anlama gelen "sulu" (cömert) ismini Al­lah için kullanamayız. Çünkü şeriatta bu ismin Allah için kullanıl­dığı bilinmemektedir.

Allah'ın Kelamı: Kur'ân-ı Kerim

Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamı olup harf ve ses elbisesi içeri­sinde Resûlullaha (s.a.v) indirilmiştir. Allah Subhânehû Kur'an aracılığıyla kullarına bazı hususları emretmiş, bazı şeyleri de ya­saklamıştır. Biz insanlar, içimizde tasarladığımız manaları dilimiz aracılığıyla harf ve ses elbisesi içerisinde dışa vurur ve bu yolla duygu ve düşüncelerimizi insanlarla paylaşırız. Allah Sübhânehû da ağız ve dil gibi araçları kullanmadan yetkin kudretiyle dilediği manaları harf ve ses düzeni içerisinde açığa çıkarır, bu düzen içe­risinde emir ve yasaklarını insanlara ulaştırır. Bu bakımdan gerek nefsi (iç) gerekse lafzı (sözlü) kelamın her biri Allah'ın kela­mıdır.

Allah'ın kelamı dendiği zaman bu iki kelamın kastedilmeği mecazen değil, hakikat yönüyledir. Tıpkı bizim nefsî kelamımız ile lafzı kelamımızın hakiki anlamda olduğu gibi. Yoksa birincisi me­cazi, İkincisi hakiki manada söylenmiş değildir. Çünkü mecazi mananın reddedilmesi mümkündür. Oysa lafzî kelamı reddedip bunun Allah Teâlâ'ya ait olduğunu inkâr etmek küfürdür.

Peygamberimizden önce gelen diğer peygamberlere indiri­len ilâhı kitap ve sahifeler de böyledir. Bunların hepsi de Allah'ın kelamıdır. Kur’an’da ve geçmiş İlâhî kitaplarda yer alan sözler, Al­lah'ın, zamanın şartlarına göre kullarına uymasını emrettiği hü­kümleri ifade ederler.

Rü'yet

Müminlerin cennette yön, karşı karşıya bulunma, nitelik ve kuşatma olmaksızın Allah'ı görmesi (rü'yet) haktır. Ahirette ola­cak bu görme işinin gerçekleşeceğine iman ederiz; fakat nasıl ola­cağı konusunda kafa yormayız.

Allah'ın görülmesi hadisesi keyfiyet dışı bir şeydir. Bu dün­yada keyfiyet ve misal erbabı olan bizler bu sırrın iç yüzünü keş­fedemeyiz. Bu gerçeğe inanmaktan başka nasibimiz yoktur. Felse­feciler, Mu'tezile ve bazı bid'atçı fırkaların vay haline! Onlar ilâhı lütuftan mahrum kalmaları ve basiretlerinin kapalı olması sebe­biyle Allah'ın ahirette görülebileceği gerçeğini inkâra kalkışmış ve gayb âlemine ait olan durumları mevcut âleme kıyas ederek bu dinî esasa iman şerefine erememişlerdir.

Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer

Allah Sübhânehû kulları yarattığı gibi onların işlerini de ya­ratmaktadır. Kulların işlerinin hayır ya da şer olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün işler Allah'ın takdiriyle olmaktadır. Şu kadarı var ki, hayır ve şer Allah'ın dilemesiyle olduğu halde, Allah hayır­lı işlerden razı olmakta, şerli işlerden razı olmamaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki, Allah'a karşı takınacağımız edep gereği tek başına şerri Allah'a isnat etmekten sakınmalı; Allah Sübhânehû hakkında "şerri yaratan" yerine "hayrı ve şerri yaratan" ifadesini kullanmalıyız. Nitekim âlimler edebi gözeterek Allah Sübhânehû hakkında "hınzırları ve pislikleri yaratan" ifadesi yerine "her şeyi yaratan" ifadesini kullanmışlardır.

Mu'tezile tercih ettiği ikicilik (düalist) eğilimi gereği kulların, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüş ve hayır ya da şer bütün işleri kullara nisbet etmiştir.

Oysa Mu'tezile'nin bu yaklaşımı hem akıl hem de din yö­nünden tutarsızdır. Gerçi Ehl-i sünnet âlimleri de kulların kudre­tinin yaptığı işlerde bir katkısının olduğunu kabul etmiş ve buna kesp ismini vermiştir. Zira titreme ile iradeli hareket arasında, biri kudret ve kesp dışı, diğeri kudret ve kesple meydana gelmiş ol­ması bakımından apaçık bir fark vardır. Nitekim iki hareket ara­sındaki bu kadar bir fark kulların yükümlülüğüne ve iyi işlerden dolayı mükâfat alırken kötü işlerden sorumlu tutulmasına yol aç­mıştır.

Fakat birçok insan kulda kudret, kesp ve iradenin varlığı ko­nusunda tereddütten kurtulamamış ve kulun âciz ve mecbur ol­duğunu düşünmüştür. Görünen o ki, bunlar âlimlerin maksadım yeterince anlamamışlardır. Zira kulun kudret ve irade sahibi ol­duğunu söylemek, onun dilediği her şeyi yapabileceği veya dile­mediği hiçbir şeyi yapmayacağı anlamına gelmez. Konuya böyle yaklaşmak kulluk gerçeğiyle bağdaşmaz.

Halbuki kulun kudret ve irade sahibi olduğunu söylerken âlimlerin maksadı, kulun sorumlu tutulduğu her şeyi yerine ge­tirme kudretine sahip olduğudur. Yani kul günde beş vakit namaz kılmaya, malının kırkta birini zekât olarak vermeye, on iki ay içe­risinden bir ayı oruçla geçirmeye gücü yeter. Bunun gibi binek ve azık imkânı olduktan sonra ömründe bir defa hac yapabilecek güçtedir. Diğer bütün şer'î hükümler de bunlar gibi olup bunların hepsinde Cenâb-ı Allah kulun zayıflığını bildiği için engin rahmeti gereği kendilerine kolaylık göstermiştir.

Bu hususa işaretle Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

"Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez" (Bakara 2/185).

"Allah sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır" (Nisâ4/28).

Yani Allah Teâlâ, size zor gelen emirleri ve yükümlülükleri hafifletecektir. İnsanın zayıf olarak yaratılmış olması da, arzuları­na karşı koyamaması ve zorlu görevlere tahammül gösterememesi anlamına gelir.

Peygamberler ve Vazifeleri

Peygamberler insanları Allah'a davet etmek ve onlara hida­yet yolunu göstermek için gönderilmiş ilâhı elçilerdir. Davetlerini kabul edenleri cennetle müjdeler, reddedenleri de cehennemle korkuturlar. Peygamberlerin Allah katından insanlara ilettikleri her şey haktır, doğrudur. Bunların hiçbirinin gerçekleşmeme şüp­hesi yoktur.

Peygamberlerin sonuncusu bizim sevgili Efendimiz Muhammed'dir (s.a.v). Onun getirdiği din bütün dinlerin geçerlilikle­rini ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Onun kitabı olan Kur'ân-ı Kerîm bütün kitapların en üstünüdür. Onun şeriatını neshederek yürürlükten kaldıran hiçbir şeriat yoktur ve onun şeriatı kıyamete kadar yürürlükte kalacaktır. İsa (a.s) yeryüzüne inip sevgili Pevgamberimiz'in şeriatına göre hükmedecek ve onun ümmetinden olacaktır.

Ölüm, Kabir Hayatı, Kıyamet ve Şefaat

Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirde kullan sorgulaması haktır. Kâinatın yok olması, göklerin yarılması, yıldızların dağılması, yerlerin ve dağların kök­lerinden koparak parçalanması mutlaka gerçekleşecektir. Haşir, neşir, ruhların tekrar bedenlere dönmesi, kıyametin şiddetli sar­sıntısı, kıyamet sırasındaki dehşetli olaylar yaşanacaktır.

Amellerin sorgulanması, insanın uzuvlarının yapıp ettikleri­ne dair tanıklık etmesi de haktır. Herkesin ne işlediğinin bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin yazılı olduğu amel defterlerinin da­ğıtılması ve buna göre iyilikleri fazla gelenlerin kurtuluşa ermesi, kötülükleri fazla gelen kimselerin hüsrana uğraması gerçektir.

Mahşerde amelleri tartan terazinin ağırlık ve hafifliğinin -mahşerdeki terazilerde yukarı kalkan kefe, bu dünyada ise aşağı inen kefe ağır geldiği için- dünyadaki terazilerin ağırlık ve hafifli­ğine benzememesi de haktır. Sevgili Peygamberimiz'in bu gibi ahiret halleriyle ilgili olarak getirdiği haberlerin hepsi doğrudur.

Peygamberlerin ve salih kulların, din gününün sahibi olan yüce Allah'ın izniyle, birinci ve ikinci derecede asi müminlere şe­faatte bulunması haktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için olacaktır”(Tirmizi,nr.2435)

Cehennem üzerine sırat köprüsünün kurulması da haktır. Müminler bu köprüden geçerek cennete girecek, kâfirler ise ayak­ları kayarak cehenneme düşeceklerdir.

Müminlere mükâfat olarak hazırlanan cennet ve kâfirlere ce­za olarak hazırlanan cehennem şu anda yaratılmış vaziyette olup sonsuza kadar bâki kalacaklardır. Müminler sorgulamadan geçip cennete girdikleri zaman orada devamlı kalacak ve asla cennetten çıkartılmayacaklardır.

Aynı şekilde kâfirler de hesaba çekilip cehenneme girdikleri andan itibaren orada devamlı kalacak ve cehennemde sonsuza kadar azap göreceklerdir. Onlara azabın hafifletilmesi mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:

Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakı­lır" (Bakara 2/162).

O gün kalbinde zerre kadar iman bulunup da işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girenler, günahları kadar azap gördükten sonra cehennemden çıkartılacaklardır. Onlar imanları hürmetine, kâfirler gibi cehennemde yüzleri kararmayacak ve kendilerine zin­cir ve bukağı vurulmayacaktır.

"Allah'ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emre­dileni yerine getiren..." (Tahrîm 66/6).

Melekler Allah'ın kulları olup üstün varlıklardır.

Meleklerin dişilik ve erkeklik gibi özellikleri yoktur. Evlen­mek ve çoğalmak gibi durumlar onlar için söz konusu değildir. Allah Sübhanehü meleklerin bir kısmını kendisine elçi olarak seç­miş ve bunları vahyi tebliğ vazifesiyle şereflendirmiştir.

işte peygamberlere kitap ve sahifeleri ulaştıran melekler bunlardır. Meleklerin işlerinde hata ve aksaklık baş göstermez. Onlar düşmanlarının hile ve tuzaklarından emindirler. Onların Al­lah katından ilettiği her şey doğrudur ve bunlarda asla hata ve ka­rıştırma ihtimali söz konusu değildir. Bu yüce varlıklar Allah Sübhanehunun azameti karşısında titrer ve sürekli O'nun emirle­rini yerine getirmek için çırpınırlar.

İmanın Artıp Eksilmesi

İman, bizlere tevatür yoluyla ulaşan dinî esasları, gerek top­luca gerek tafsilat düzeyinde kalp ile tasdik ve dil ile söylemekten ibarettir. Azalarla yapılacak olan ameller imanın bir parçası değil­dir, Fakat ameller imanın kemalini artırır ve ona güzellik katar.

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.a) imanda artma ve eksilme bulunmayacağını savunur. Zira kalp ile tasdik, kalbin kesin inancı demektir. Bu hususta amellerin imanın artması veya azalmasına etkisi yoktur. Eğer fazlalık veya noksanlıktan söz edilebilirse bu zan ve vehim dairesinde söz konusu olur.

İmanın kemalinin artması ve eksilmesi itaat ve iyiliklere gö­redir, İtaat arttıkça imanın kemali de artar. Bu bakımdan sıradan bir müminin imam peygamberlerin imanına eşit değildir. Çünkü peygamberlerin imanı, üzerine eklenen itaatle birlikte kemalin zirvesine varmıştır. Sıradan müminlerin imanı kemalin zirvesi şöyle dursun, kemalin kendisine dahi varabilmiş değildir. Ama şurası bir gerçektir ki, peygamberin imanıyla sıradan bir müminin imanı yalın tasdik konusunda eşittir. Ne var ki peygamberlerin imanı üzerine eklenen itaatler sayesinde bir başka hakikat daha kazanmıştır ki bu bakımdan sıradan bir müminin imanı sanki bu imanın bir ferdi olamamaktadır.

Bu bakımdan sıradan bir müminin imanıyla peygamberlerin imanı arasında ne bir eşitlik ne de ortaklık bulunur. Nitekim,sıradan insanlar peygamberlerle insan olma konusunda eşit olmakla beraber peygamberlerin sahip olduğu kemalat onları yüksek mertebelere ulaştırmış ve onlara bambaşka bir mahiyet kazandırmıştır. O kadar ki, neredeyse peygamberler diğer insanlarla ortak ol­dukları hususiyetlerinden sıyrılmış ve gerçekle asıl kendileri insan olurken, diğerleri hayvan hükmüne düşmüştür.

İmamı Azam Ebu Hanife (r.ha), "Ben gerçekten müminim" derken, İmam Şâfiî (rh.a), "Ben inşallah müminim" demeyi tercih etmiştir. Her birinin elinde kendisini haklı kılarak gerekçesi var­dır. Nitekim şimdiki zamanı düşünerek ele aldığımızda, "Ben ger­çekten müminim" demek doğrudur. Konuya son nefesimizi düşü­nerek yaklaştığımızda, "Ben inşallah müminim" demek de doğru­dur. Şu halde, "Ben inşallah müminim" demek caizdir; fakat her ne açıdan söylenirse söylensin yine de bu konuda "inşallah" keli­mesini kullanmamak daha yerindedir.

Büyük Günah Meselesi

Mümin, büyük de olsa günah işlemekle imandan çıkmaz ve kâfir olmaz. Rivayete göre bir gün İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (rh.a) bir grup âlimle birlikte oturmaktaymış. O sırada bir şahıs gelerek, "Babasını haksız yere öldürüp başını keserek kafatasından şarap içen, daha sonra annesiyle zina eden günahkâr bir mümin hakkın­da ne dersiniz, bu kimse hâlâ mümin midir yoksa kâfir midir?" diye sormuş. Mecliste bulunanların her biri bir şey söylemişse de hiçbiri isabet edememiş.

Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, "O kimse mümindir" demiş ve işlediği günahların onu imandan çıkarmayacağını savunmuş.

İmâm-ı Azamın bu tesbiti bir arı için yanında bulunan âlimlere ağır gelmiş ve bir müddet kendisini eleştirmişler; fakat daha sonra hepsi ımâm-ı Azam'a hak vererek görüşünün isabetli olduğunu itiraf etmişler.

Günahkâr bir mümin, can boğaza gelmeden önce tövbe et­meye muvaffak olursa, tövbesinin kabul edileceği vaadine daya­narak onun kurtuluşa ereceğini umarız. Eğer tövbe şerefine ere­mezse onun işi Allah'a kalmıştır; dilerse onu affederek cennete koyar, dilerse de cehennem ya da başka bir şeyle kendisini günahı kadar cezalandırır. Ama eninde sonunda o kurtuluşa erer ve cen­nete girer. Zira ahirette Allah'ın rahmetinden mahrum kalmak sa­dece kâfirlere aittir. Fakat zerre kadar imanı bulunan kimse, işle­diği günahlar sebebiyle başta olmasa bile eninde sonunda rahmet ve mağfirete nail olacaktır.

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın" (Âl-i İmrân 3/8).

İmamet ve Hilafet Konusu

İmamet ve hilafet konusu Ehl-i sünnet'e göre akaid konulan arasında değildir. Ancak Şia'nın bu konuda bazen ifrata bazen tef­rite varan görüşlerine karşılık Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu konu kelam kitaplarına alınmış ve meselenin gerçek yüzü ortaya konulmuştur.

Ehl-i sünnet'in belirttiği gibi Peygamberimiz'den (s.a.v) son­ra hakiki anlamdaki halife Hz. Ebû Bekir hazretleridir. Ondan sonra Hz. Ömer el-Fârûk, daha sonra Hz. Osman-ı Zinnûreyn daha sonra da Hz. Ali b. Ebû Tâlib'dir. Allah Teâlâ hepsinden razı ol­sun. Bu sahabilerin üstünlük derecesi de hilafet sırasına göredir.

Başta İmam Şafiî olmak üzere büyük imamların naklettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in üstünlüğü konusunda sahabe ve tabiînin icması vardır. Nitekim Ehl-i sünnet'in öncüsü olan Ebü'l-Hasan Eş'arî, ilk iki halifenin ümmetin diğer fertlerine olan üstünlüğünün kesin olduğunu ve buna ancak cahil veya mutaas­sıp kimselerin karşı çıkacağını ifade etmiştir.

"Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım." (Ahmed, Fezâilü's-Sahâbe, 1/182, 300, 336)"Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım."Ahmed, Fezâilü's-Sahâbe, 1/182, 300, 336)Hz. Ali de şöyle demiştir:

Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin, el-Gunye adlı eserinde naklet­tiğine göre Peygamberimiz şöyle anlatır:

"Miraç gecesi Allah Teâladan, benden sonra Ali b. Ebû Tâlib'in halife olmasını istedim. Bunun üzerine melekler bana şöyle dedi:

- Ey Muhammedi Daima Allah 'ın dilediği olur. Ama senden sonra halife Ebû Bekir olacaktır. ”

Şeyh hazretleri Hz. Ali'den şu sözleri nakleder: "Resûlullah (s.a.v) dünyadan ayrılırken benden söz aldı ve kendisinden sonra Ebû Bekir'in, sonra Ömer'in, daha sonra da Osman'ın halife olaca­ğını ve en sonunda da benim halife olacağımı bildirdi."

İmam Haşan, İmam Hüseyin'den daha faziletlidir (r.anhü- ma). Ehl-i sünnet âlimleri ilim ve içtihat konulannda Hz. Aişe'yi Hz. Fâtıma'dan (r.anhüma) daha üstün görmüşlerdir. Abdülkadir-i Geylânî (k.s) el-Gunye adlı eserinde Hz. Âişe'yi Hz. Fâtıma'- dan (r.anhüma) üstün tutmuştur.

Bu fakire göre Hz. Âişe (r.anha) ilim ve içtihat konularında Hz. Fâtıma'dan (r.anha) üstün olduğu gibi, Hz. Fâtıma da (r.anha) zühd ve inziva konusunda ondan daha üstündür. Bu sebepledir ki Hz. Fâtıma (r.anha) Betûl diye anılmıştır. Bu kelime "kendini ta­mamen dünyadan çekip Allah’a veren" anlamındadır. Hz. Âişe (r.anha) sahabenin fetva mercii idi. Hz. Âişe'de (r.anha) sahabenin İlmî konularda karşılaştığı bütün problemlerin çözümleri bulun­maktaydı.

Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları

Cemel ve Sıffın Vakası gibi sahabe arasında cereyan eden bazı hadiseleri değerlendirirken hüsnüzan sahibi olmalı ve bu olayları iyi niyetle açıklamalıdır. Sahâbe-i kirâmı nefsanî arzu­lardan ve kör taassuptan uzak görmelidir. Zira bu yüce şahsiyetli kimseler, Peygamber Efendimiz'in sohbeti sayesinde nefsanî ar­zuların girdabından kurtulmuş, taassuptan arınmış şahsiyet­lerdir.

Onlar herhangi bir konuda barış ya da sulh yaparlarsa bunu hak uğruna yaparlar. Eğer tartışırlarsa bunu da hak uğruna yaparlar. Birbiriyle savaşan her iki taraftaki sahâbe-i kirâm da kendi iç­tihadına uymuş ve muhaliflerine karşı cephe alırken hevâ ve taas­subun etkisiyle hareket etmemiştir. İsabetli içtihatta bulunanlar iki -bir görüşte on- sevap alırken, hata edenler bir sevap almışlardır. Onların hata edenleri de isabet edenleri gibi kınanamazlar. Onla­rın hata edenlerinin de mükâfat alacağını umarız.

Fakat âlimler bu vakalarda Hz. Ali'yi (r.a) haklı görmüş, muhaliflerinin içtihadını hatalı bulmuştur. Buna rağmen onların kâfir veya fâsık olduğunu söylemek şöyle dursun, kendilerini ya­dırgamamız bile söz doğru olmaz. Nitekim Hz. Ali (r.a) kendisine muhalif olanlar hakkında bizzat şöyle demiştir:

"Onlar bizim kardeşlerimizdir ama bize isyan etmişlerdir. Kendileri açısından gerekçeleri olduğu için kâfir veya fâsık değil­lerdir." (Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 8/173)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:

"Ashabım arasında cereyan eden hadiseleri dilinize dolamaktan uzak durun!" . (İbn Esîr, en-Nihâye, 2/445..)

Şu halde sahabenin hepsine hürmet göstermeli ve kendilerini hayırla yâd etmeliyiz. Onlar hakkında asla suizanda bulunmamalı ve onların kavgalarının başkalarının barışından daha hayırlı oldu­ğunu düşünmeliyiz.

İşte gerçek kurtuluş yolu budur. Zira sahabeye duyulan mu­habbet Peygamber Efendimize (s.a.v) duyulan muhabbetten; yine onlara duyulan nefret de Peygamberimize duyulan nefretleri kaynaklanmaktadır.

Nitekim büyüklerden biri der ki: "Sahabeye hürmet etmeyen kimse Peygamberimiz'e iman etmemiş demektir."

Kıyamet Alametleri

Peygamberimiz'in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi hak olup gerçekleşecekleri konusunda en ufak bir şüphe yoktur.

Güneşin olağanüstü biçimde batıdan doğması, Mehdi nin zuhuru, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesi, deccâlin zuhuru, Ye'cûc ve Me'cûc’un zuhuru, dâbbetü'l-arzın çıkması, gökyüzünden çıkıp bütün her yeri saran bir dumanın zuhur etmesi ve insanlara zor anlar yaşatması gibi olayların hepsi haktır. Öyle ki, insanlar yaşa­dıkları ıstırap ve sıkıntıdan dolayı, "Rabbimiz Bizden artık azabı kaldır çünkü biz artık inanıyoruz!" (duhân 44/12) diyecekler.

Kıyamet alametlerinin sonuncusu da Yemen'in Aden şehrin­den zuhur edecek ateştir.

Bir cemaat cehaletleri nedeniyle Hint halkından mehdi oldu­ğunu iddia eden bir kimseyi gerçek mehdi sanmışlardır. Onların iddiasına göre mehdi ölmüş ve bu âlemden göçmüştür. Bu cemaat mehdinin kabrinin Fereh'te olduğunu iddia ediyor. Halbuki ko­nuyla ilgili meşhur ve hatta mütevâtir derecesine varan sahih ha­disler bu kimseleri yalanlamaktadır. Bu hadislerde sevgili Pey­gamberimiz mehdinin alametlerini açıklamıştır. Söz konusu ala­metler iddia edilen kimsede bulunmamaktadır.

Mesela mehdiyle ilgili hadislerde mehdinin haşinin üstünde bir bulut parçasının dolaşacağı ve buluttan bir meleğin, "Bu kimse mehdidir, kendisine tâbi olun!" (Taberânî, Müsnedü'ş-Şâmiyyîn, 2/71.)diye sesleneceği bildirilmektedir;

Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;

"Tarihte dört kişi yeryüzünün bütününde hükümran olmuştur, Bunlardan ikisi mümin diğer ikisi kâfirdir. Zülkarneyn ve Süleyman mümin olanları, Nemrud ve Buhtunnasr da kâfir olanlarıdır, Benim Ali beyt'imden beşinci biri daha (Mehdi) yeryüzünün tamamında hüküm­ran olacaktır. "( İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 6/285)

Bir başka hadiste şu ifadeler yer alır:

"Dünyanın sonu gelmeden önce Allah Teâlâ benim Ehl-i beyt'im­den birini gönderecektir. İsmi benim ismime, babasının ismi babanım is­mine uyacaktır. Bu şahıs, zulüm ve kötülükle dolu olan yeryüzünü adalet ve güzellikle dolduracaktır. " (Ebû Davud, nr. 4282)

Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:

"Ashâb-ı Kehf Mehdi'nin yardımcıları olacaktır."(İbn Hacer,Fethul Bari,6/503)

Mehdi'nin ortaya çıktığı dönemde Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inecektir. Mehdi, deccâle karşı savaşmak ve onu öldürmek için Hz. İsa (a.s) ile birlikte hareket edecektir. Onun hüküm sürdüğü dönemde astronomik hesapların tersine olağanüstü biçimde Ra­mazan ayının on dördüncü günü güneş tutulması ve yine bu ayın ilk günü ay tutulması olacaktır.

Şu halde insaf etmeli! Hiç Mehdi olduğu iddia edilen ve şu an ölmüş olan bu şahısta söz konusu alametler görülmüş müdür? Mehdi'nin Peygamberimiz’in haber verdiği üzere bunlardan başka daha birçok alameti bulunmaktadır.

Şeyh İbn Hacer el-Heytemî bu konuda bir risale kaleme almış ve beklenen Mehdi'nin 200 kadar alametini açıklamıştır. Mehdi konusu bu kadar açık olmasına rağmen bir cemaatin böyle sapkınlıkta ısrar etmesi cehaletin son kertesinden başka bir şey değildir. Allah kendilerini doğru yola iletsin!

Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan biri dışın­da diğerlerinin hepsi cehenneme girecektir. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.

Bunun üzerine sahâbe-i kirâm,

Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka hangisidir, diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap vermişti:

Onlar benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir. " (Tirmizî, nr. 2641)

İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kurtuluşa erece­ği bildirilen fırka Ehl-i sünnet ve'l-cemaat fırkasıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve sahâbe-i kirâmın yolunu onlar takip etmektedir.

Ey Allahım! Bizleri Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yolunda sabit kıl, onların zümresine mensup olduğumuz halde canımızı al ve bizi onlarla birlikte haşret.

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın" (Âl-i İmrân 3/8).

Bir müslüman öncelikle inanç esaslarını düzgün biçimde öğ­renmeli. Bunu yerine getirdikten sonra mutlaka gündelik hayatla alakalı olan dinin emirlere uygun hareket etmeli ve Allah'ın haram kıldığı şeylerden sakınmalıdır.

Müslüman gevşekliğe meydan vermeden günde beş vakit namazı cemaatle ve tadil-i erkânı gözeterek kılmalıdır. İslâm ile küfür arasını ayıran sınır namazdır. Sünnete uygun şekliyle na­maza devam eden kul Allah'ın sağlam ipinden tutunmuş olur. Zi­ra namaz İslâm'ın beş temel direğinden İkincisidir. Birinci direği Allah'a ve Resûlü'ne iman etmek, İkincisi namaz kılmak, üçüncüsü zekât vermek, dördüncüsü ramazan ayında oruç tutmak ve be­şincisi Allah'ın evi olan Kâbe'yi haccetmektir.

İslâm'ın bu beş temel esasından birincisi inançla alakalı, di­ğer dört tanesi de amelle yani uygulamayla ilgilidir. Bütün ibadetler içerisinden en kapsamlı ve en faziletli olanı namazdır. Kıyamet günü kulun sorgusu namaz ile başlayacaktır. Namazın hesabını veren kimse için diğer dinî hüküm ve esasların sorgusu Allah'ın yardımıyla kolay geçecektir.

Allah'ın haram kıldığı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Allah'ın razı olmadığı şeyleri kendimiz için öldü­rücü zehir gibi görmeliyiz. İşlediğimiz kusurları devamlı hatırla­yıp bundan dolayı mahcup olmalı ve pişmanlık duymalıyız.

İşte kulluk yolu budur. Allah Sübhânehû yegâne tevfik bah­şedendir. Allah'ın razı olmadığı şeyleri işleyen ve bu halinden do­layı mahcubiyet duyup pişman olmayan kimse inatçı ve azgın bi­ridir. Bu hali neredeyse kendisini dinden çıkartacak ve düşmanlar sınıfına sokacak kadar tehlikelidir.

Kaynak:

İmam-ı Rabbani - Mektubat-ı Rabbani,cild:2 - 67.Mektub

(Semerkand Yayınları)

 
Devamını Oku »

İslam'ın Kadına Bakışı


  1. İslam'ın Kadına Bakışı' Islâm şeriatı, kadınlara iyilikle ve içtenlikle yaklaşılmasından başka bir şey önermez; dahası onların eğitim ve gelişimlerini teşvik eder. Öte yandan, ka­dınların erkeklere benzemesini, erkeklerin arasında kaybolup gitmesini de ar­zu etmez. Dr. Harry, yakınlarda, Londra’daki Hijyen Enstitüsü’nde şu gözlem­leri yapmıştı:


“Kadınların, erkeklere oranla, daha küçük akciğerleri ve daha küçük kan hücreleri vardır. Kadınlarda, can altçı ateş, hızla, birdenbire tutuşmaz. Dola­yısıyla, kadınların, erkekler gibi gerilimli kas gücüne dayalı bir hayat tarzını benimseyemeyeceklerı apaşıkâr bir gerçektir. Zihnî açıdan, erkeklerle ka­dınlar birbirlerinden akıl yetisinden ziyade duygu yemi düşleminde ayrılırlar. Entelektüel / aklî bakımdan kadınlar, erkeklerle bir bakıma eşit konumda­dırlar. Dehâ, erkek cinsiyetinde daha yaygın olarak göçülen bir fenomendir, ama aynı şey aptallık için de geçerlidir.”

Dolayısıyla tam da Islâm hukukunun kabul ettiği gibi, kadınlarla erkekler arasında entelektüel ve rûhi eşitlik vardır, ama öte yandan da, fiziki bir eşitsizlik ve farklılık sözkonusudur. Hıristiyanlıkta yüzyıllardır hâkim olan ve hâ­lâ da hâkimiyetini sürdüren kadının konumuna ilişkin yanlış fikirlerin Is­lâm'da temelini oluşturacak herhangi şer-i bir durum söz konusu değildir. Gayr-ı müslımlerı, Müslümanların kendi kadınlarına hayvan muamelesi yaptıkları ve Müslümanların kadınların ruhları olmadığına inandıklarını ilan etmeye iten şey, Hindistan’da olduğu gibi, gerçek İslâmî ölçülerden bu tür bir uzaklaşmanın neden olduğu bir olgudur.

 

...........

 

Islâm’ın peygamberi, dünyanın tanık olduğu en büyük kadın hakları savunucusudur. Son derece aşağılanan kadınları, Hz. Peygamber (sav), kadınların kendi başlarına yalnızca teoride katedebilecekleri yüksek bir konuma yükseltmiştir. O zamanın Arapları, kadınları çok aşağılıyorlar, onlara çok kötü davranıyorlar ve hatta onlardan nefret ediyorlardı.

Zira Kur’ân’da bu bağlamda şu pasajları okuyoruz:

 
Ey iman edenler! Kadınlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz.(Nisa 19)

 

Müşrik Araplar, kız çocuklarını, kutsamak şöyle dursun, canlı canlı gömüyorlardı ve lüzumsuz varlıklar olarak görüyorlardı. İşte Kur’ân bu gayr-ı insani uygulamayı ve bundan hiç de geri kalmayan diğer zorba ve acımasız uygu- lamaları şiddetle yasaklamıştır. Kur’ân, kız çocuklarına ve kadınlara, tarif edilmiş ve şerefli bir konum vermiş ve bütün insanlığa kadınlara saygıyla, şefkatle ve nezâketle yaklaşılmasını emretmiştir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Yüce önderimiz (sav) kadınlarla ilgili şunları söylemiştir:

 
"Kadınlarla erkekler, bir elmanın iki yarısı gibidirler.’’

“Günde beş vakit namaz kılan, Ramazan orucunu tutan, lekesiz, eşlerine isyan etmeyen kadınlara, hangi kapıdan isterlerse o kapıdan Cennet e gideceklerini söyleyin.’’

“Cennet, annelerin ayaklan altındadır.’’

“Kadınların haklan kutsaldır. Kadınlara verilen hakların bihakkın yerine getirilip getirilmediğini dikkatle gözetleyin.”

“Kim kız çocuklarına iyi davranırsa, cehennemden kurtulacaktır.”

“Kim reşit çağına kadar hayırlı iki kız evlâdı yetiştirirse, âhirette tıpkı bütünleşmiş şu iki parmağım gibi benimle beraberdir.”

"Meşrû olan ama Allah’ın sevmediği şey, boşanmaktır.”

“Size erdemlerin / faziletlerin en iyisini söyleyeyim mi? Kız çocuğunuz eşinden boşanıp da size döndüğü zaman, ona şefkatle ve merhametle davranmanızdır’’

 

Peygamberimizin bütün şahsi öğretisi,zorbalığa özelliklede kadına karşı zorbaca davranmayı şiddetle karşıdır.

 
O yüzden Peygamberimiz a.s şöyle buyurmuştur;Sizin en iyiniz işine karşı en iyi davrananınızdır.’’

 

Peygamberimizin hayatında sayısız şevkat ve merhamet örneği örneği olayı vardır.Mesela Peygamberimiz sahaberden birinin vefat etmesine yol açan ve bizzat kendisinin ittihal etmesiyle sonuçlanan ,kendisine büyük acı veren,sık sık tekrarlanan bir hastalığa  yakalanmasına neden olan zehirli bir yemek hazırlayan bir kadını bile affetmiştir.

Ayrıca Kur’an yüzlerce tatbik edilebilir olursa olsun,merhamet ve bağışlamanın ,cezalandırmadan çok daha hayırlı  olduğunu beyan etmiştir.

Müslümanların kadınlara bakışları« Batıda öylesine  yanlış yorumlanmıştır ki, bugün bile Avrupa ve Amerika da Müslümanların kadınların ruhları  olmadığını düşündükleri fikri oldukça yaygındır. Oysa Yüce Kur'an'da ‘’cinsiyet" leri ne olursa olsun, erkek ve kadınların Allahla ilişkileri bakımından aralarında hiçbir fark olmadığı erkeklere de kadınlara da, hayırlı her davranış için aynı ödülün / sevabın, şer / kötü bir davranış içinse aynı cezanın / günahın yazıldığı ifade edilir.
 Bütün müslüman erkekler, müslüman kadınlar, mümin erkekler, mümin kadınlar, itaat eden erkekler, itaat eden kadınlar, doğruluk yapan erkekler, doğruluk yapan kadınlar, sabreden erkekler, sabreden kadınlar, mütevazi erkekler, mütevazi kadınlar, zekat veren erkekler, zekat veren kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah'ı çok anan erkekler ve kadınlar yok mu, işte bunlara Allah bir bağışlama ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.(ahzab 35)

Yalnızca erkek ile kadının kendi aralarındaki ilişkilerde bir farklılık vardır ki, bu farklılık zaten fiilen mevcuttur ve burada sözkonusu olan farklılık fonksiyon açısından sözkonusu olan bir farklılıktır. Kadınların insan haklan olmadığını düşünen müşrik Arapları şaşkına çeviren bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur.

 
“{...) Kadınların da ödevlerine denk belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir, hakimdir. (Bakara Sûresi: 2 / 228). [Diyânet Meâli].

 

İslâm gelmeden önceki dönemde Arabistan’da, zavallı dul kadınların çoğu, özellikle acınacak durumdaydı. Bu nedenle, Yüce Kur’ân, dul kadınlarla yeniden-evlenilmesini özellikle teşvik eder; boşanmayı ve kadının boşandıktan sonra [iddet müddetinin dolmasını müteakip] başka bir erkekle evlenmesini meşru görür, böylelikle, evliliği bir esirlik, kölelik olarak değil; aksine, iki tarafın müşterek iradesiyle ve taraflardan birinin ölümü Hâlinde sona erdırilebilen eşitler arasında akdedilen sivil bir sözleşme olarak kabul eder (boşanma aslında zorlaştırılmıştır; özellikle de insanların ayrılmaya karar vermeden önce boşanma konusunda çok ciddî şekilde düşünmelerini sağlamak için son derece tabiî nedenlerle kadın için çok daha fazla sınırlandırma sözkonusudur). Yüce Peygamberimiz (sav), câhiliyye döneminde dul kadınlara karşı beslenen nefreti ve dışlamayı yıkmak ve bir devlet başkanı olarak onlara evlenme imkânı sunabilmek kaygısıyla Arabistan’ın hükümranı olduğu zaman çeşitli sayıda dul kadınla evlenmişti.

Ve bu sorun, beni, o bir hayli netameli bir mesele olan çok kadınla evlilik (poligami) meselesine getiriyor burada. Islâm’ın gelmesinden önceki câhiliye döneminde Arabistan- yarımadası bütünüyle çok eşliliğin hakim olduğu bir yerdi;ya da daha doğru bir ifadeyle; cahliye döneminde Arabistan Yarımadasının bütününde, erkeklerin kadınlara davranış biçimleri konusunda hukuki ya da dinî sınırlar veya sınırlamalar getirmemişti. Ama Islâm geldik ten sonra, toplum köklü bir dönüşüm geçirmeye başlayınca,bu tür sınırlar ve sınırlamalar getirdi kaçınılmaz olarak.

Batılı yazarların çoğu, İslâm’ın tek eşle evliliği mutlak olarak emretmediği ve Peygamberimizin (sav) birden fazla kadınla evlendiği gerekçesiyle İslamı suçlamaktan geri durmuyorlar. Oysa burada bürün içtenliğimle şunu söylemek isterim: Tarihte, Peygamberimizin Hz. Hatice (r. anhâ) ile olan 26 yıllık mutlu, huzurlu ve örnek evliliğinden daha apaşıkâr, daha parlak bir tek eşle evlilik örneği yoktur.

Ancak bu mutlu ve huzurlu birliktelik müstesna bir birliktelikti ve mutlu evliliğin istisnâî bir durum olduğu ve eğer Peygamberimiz (sav) yalnızca bu evlilik tecrübesini yaşamış olsaydı, o zaman, O’nun bütün insanlığa örnek olmaklığı, anlamı ve faydası daha az bir örneklik ve faydalılık durumu olmuş olurdu. O yüzden, Peygamberimiz, hem mükemmel bir tek eşle evlilik örneği, hem de mükemmel bir çok eşle evlilik örneği ortaya koymuştur. O zamanlar, erkeklerin kahır ekseriyeti çok eşle evlilik yanlısı kişiler olduğu için, Peygamberimizin çok eşle evlilik konusunda ortaya koyduğu örnekliğin mahiyetinin ne olduğu ve ne kadar Önem ve anlam arzettıği çok iyi bilinmelidir. Bu arada, ben erkeklerin câhıliyye döneminde neden çok eşle evliliği terkettığini bilmiyorum açıkçası.

İnsanlar, zaman zaman sanki çok eşle evlilik İslâm’a ait bir kurummuş gibi ilen geri konuşup duruyorlar. Oysa çok eşle evlilik, Islâm'dan çok Hıristiyanlığa ait bir kurumdur (öyle ki, lsa-Mesih’ten sonraki süreçte çok eşle evlilik. Hıristiyan âleminde yüzyıllarca bir görenek olarak tatbik edilmişti). Ama doğrusunu söylemek gerekirse, çok eşle evlilik, beşerî bir »aftır ve çok eşle evliliğin hukûkî olarak düzenlenmesi, hem erkeklerin, hem de kadınların (özellikle de kadınların) lehinedir.

Batı dünyasında, katıksız bir tek eşk evlilik uygulaması, hiçbir zaman ger çek anlamda tatbik edilememiştir, ancak tek eşle evlilik fetişizmi uğruna, çok sayıda kadın ve onların Çocukları kurban edilmiş ve son derece zor ve zorbaca şartlar altında  mahkûm edilmiştir. Oysa İslâm, Allahın yarattıklarının sayısını, her zaman aşma eğilimi gösterdiği gözlenen bütün fetişleri yıkar.

Avrupada kadına-tapıcılık ile kadınların aşağılanması ve sefil duruma sürüklenmeleri atbaşı gitmiştir.

Tam olarak uygulandığında İslâmî sistem, baştan çıkartmanın tehlikelerini, fahişeliğin korkunçluklarını ve açıkça, sıkı bir şekilde düzenlenmemiş çok eşle evliliğin kaçınılmaz bir sonucu olarak Batı’daki sayısız kadının ve çocuğun dûçâr olduğu “kötü kader”i ortadan kaldırır. Bu bağlamda geliştirilen islami sistemin temel ilkesi, bir erkeğin her kadına karşı geliştirdiği davranışından ve bu davranışlarının sonuçlarından sorumlu olduğu şeklinde bir ilkedir.

Keza İslâmî sistem, Batılı yazarlar tarafından cinsî münasebet gerçeklen etrafında örülen romanın / aşk ilişkilerinin belli bir kısmını da reddeder, romana bir yanılsamadır ve bizim hiçbir zaman romans'ın yitirilmesine karşı yas tutmaya ihtiyacımız yoktur.

Burada en yaygın olarak okunan Avrupa edebiyatının çoğuna birazdan var kından bakın; işte o zaman, erkeğin bu dünyadaki hayatının gayesinin, kadın aşkı "ideal biçimde erkeğin birden çok denemeden sonra keşfettiği, tek, seçilmiş bir kadına âşık olması’’ olduğunu göreceksiniz. Bir kadın keşfedildiğinde (âşık olunacak bir kadın nihayet bulunduğunda), okuyucu, iki kişi arasında “ruhların birleşmesinin gerçekleştiğini varsaymaya itilir.

İşte hayatın gâyesi budur Batı’da. Ama bu, sağduyu filan değildir. Tastamam saçmalıktır. Ama bu, Hıristiyan Kilisesinin evliliğe ilişkin öğretisinin - izi kolaylıkla sürülebilecek' bir ürünüdür. Kadın, cazip ama yasaklanmış bir varlıktır, İsa-Mesih ile Kilise’nin birliğini temsil eden, ruhbanca bir takdis ne denıyle mistik bir birleşmenin vukû bulması durumu hâriç, kadın tabiatı icabı günahkâr bir varlık olarak kabul edilmiştir.

Oysa bu konuda İslâm’ın öğretisi bütünüyle farklıdır. İslâm’ın öğretisinde, iki insan ruhunun birleşmesi diye bir şey sözkonusu değildir ve iki ruhun birleşmesi uğruna hayatlarını vakfedenler, yollarını şaşırmaktan ve şaşkına donmekten kurtulamazlar. Az çok sempati ve az biraz da sevgi’den ibarettir bütün olup biten. Ancak Allah a yaklaşmanın, vâsıl olmanın yolu bulunmadıkça ya da buluncaya kadar, her insanın ruhu, beşikten mezara dek ıpıssızdır.

Pitchall,İslam Medeniyetinin Dinamikleri
Devamını Oku »

Yasin Suresi 41. Ayet Yorumu

Onlar için bir ayet de : Zürriyetlerini (Nesiller,soylar) ''fulki-l meşhun'da'' (dolu gemi) taşımamızdır.(Yasin,41.Ayet)

Burada dolu gemi, hâmile kadınların rahimlerinden mecazdır, açık bir istiaredir, (bir kelimenin mânâsını başka bir kelime hakkında kullanma) babanın sulbünden (sülale, zürriyet) bir tufan ile atılan ' nesiller, anaların rahimlerinde Hz. Nûh’un gemisi gibi bir kurtuluş gemisi bulur.

Ve bizim onların zürriyetlerini Nûh’un dolu gemisinde yüklendiğimiz de onlar için bir âyettir. Bu âyette esrâr-ı belâgatten (güzel söz söylemenin sirrı) bir sır vardır ki, o da gemide olan babalarını zikretmeyip belki sefînedekilerin (gemi) sulblerinden (döl) olan zürriyetlerini zikretmesidir. Buna binâen o vakit zürriyetlerin mevcut olmaları zarûrî olmuş olur.

Zürriyetin “Fülki’l-meşhûn”da taşınması iki önemli bilimsel gerçeğe ışık tutar:

Zürriyet, bir mânâda genetik kartlar demektir. Bu durumda gerçekten genetik kartlar, meni sıvısı içinde akıl almaz bir sefere çıkarak görevini tamamlar. Çok hücrelilerde, bir hücrenin kendi başına hareketi söz konusu olmaz. Kan hücreleri bile kanın akıntısı içinde yer değiştirmektedir. Ancak meni hücreleri böyle özel bir sıvı içinde bağımsız bir hareket kabiliyeti taşır ki, bu sefer, 20 metreye yakın bir yolculuktur. Bu sefer, meni hücresi büyüklüğünün iki milyon katıdır; yani bir insanın 20 bin kilometrelik seferi gibidir.

Dişi hücrenin mâcerâsı ise daha ilginçtir: Dişi hücre karın boşluğuna belirli belirsiz bir sıvı içinde düşer. Daha sonra rahmin uzantısı gibi iki boru (Fallop borusu) ucunda elektrik süpürgesi gibi vantuz yaparak onu yine hafif bir sıvı içinde kanala alır. İşte zürriyetimiz, genetik kartlarımız böyle sıvı içinde akıl almaz bir seyr-ü seferdir.(hareket,yolculuk).

Fullki’l-meşhun” için ikinci bir yorum tarzı da bebeğin anne karnında sıvı içinde büyüme macerasıdır.

a) Bu sistem, çocuğun 40 haftalık anne rahmindeki hayatına uygun bir biçimde beslenme sağlar. Embriyonun hangi gününde hangi besin lâzımsa bu sistemden o liste bebeğe aktarılır. Yani her an yeni bir kimyasal bu “fulki’l-meşhun”da hazırlanır. O maddeler kandan süzülerek bebeğe aktarılır. Bu akıl almaz kompüter, ne zaman içinde en ufak bir kimya, ya da biyoloji hatası yapsa ömür boyu arızalı kalmamıza neden olur. Bu sistem, annenin aldığı gıdaya göre değil, bebeğe lâzım olanına göre ayarlı olduğundan, en güzel biçimde yeni nesli geliştirir.

b) Bu sistemin ikinci önemli görevi, bebeği anneden gelecek bütün kimyasal ve biyolojik tehlikelerden korumaktır. Akıl almaz bir baraj sistemiyle anne karnındaki tüm zararlı mikrop ve kimyasal maddeleri süzer. Bu “fulki’l-meşhun’un üçüncü görevi hormon îmâl etmektir. Bebeğin 280 günlük anne rahmi hayatının her safhasında bebeğe yapım ve gelişim için tüm hormonları bu sistem hazırlar. Bu sistemin hormonları o kadar etkilidir ki, özellikle büyüme ve cinsel hormonların tümü ticarette bu sistemden; yani plasenta ve suyundan îmâl edilmektedir.

Kaynak:

1) Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dil'i, İstanbul: Feza Gazetecilik, 1992, c. 6, s. 418.

2) Kemâlüddin Abdürrezzâk Kâşânî Semerkandî, Te’vilât-ı Kâşânijye, , c. 3, Yâ-Sîn Sûresi, s. 14.

3) Halûk Nurbaki, Yâ-Sin Sûresi Yorumu, , s. 64- 66.
Devamını Oku »

Fuat Sezgin: "Batı Uygarlığı,İslam Medeniyetinin Çocuğudur''

Fuat Sezgin: "Batı Uygarlığı,İslam Medeniyetinin Çocuğudur''

"
Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir. Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin bir çocuğudur.

"Alman Hellmut Ritter'in öğrencisi oldum. Hocamdan, Müslümanlardan da büyük matematikçiler olduğunu ve Avrupa'nın en büyük alimleri seviyesinde bilim adamı olduklarını işitip; isimlerini de duyunca çok şaşırdım. Dehşete düştüm. Çünkü ilkokulda, lisede öğrendiğimiz şeyler tamamıyla buna aykırıydı. Modern dünyanın gelişimine, İslam dünyasının katkısınınsıfır olduğunu sanıyorduk. Ritter'in sözleri, İslam ilimleri tarihini öğrenmem için bende kırbaç rolü oynadı. Bütün dünyayı terk ederek, gece gündüz bunun için çalıştım."


İSLAM MEDENİYETİ'NİN: "GÖZ KAMAŞTIRICI KEŞİFLERİ VE BATIYA ETKİLERİ"


"Müslümanlar, 8-16. yüzyılları arasında tüm ilim dallarında önemli buluşlara sahiptir. Dünya bilimler tarihi, yeniden yazılmalıdır. Çünkü yanlış yazılmıştır. İslamiyet, ortaya çıkışının 2. yüzyılında, İspanya'ya (Endülüs'e) ayak bastı. Yeni bir dinin temsilcisi olarak oraya gitti. İnsanları, ilmiyle dehşete düşürdü. Orada yaşayan Hıristiyan ve Yahudileri etkiledi.İslam, oraya, onların şuur sahalarına girmişti. Bu onları uyandırdı ve Haçlı seferlerine itti.


"Her ilim dalından onlarca örnek verebilirim. Ancak, burada önemli olan şu: "İlimlerde önemli olan bazı prensipler vardır. Bu prensipler, ne zaman ortaya çıktı, bilim adamını bunlar ilgilendirir. Örneğin Müslümanlar, nazariye(teori-kuram) ile tecrübe (deney) arasındaki ilişkiyi ifade eden bir kavram ortaya koydular. Buna "Mizan" adını verdiler. Daha sonra İslam bilginlerinden Farabi geliyor ve diyor ki, tecrübe(deney) ile nazariye(kuram) de yeterli değil, algılama(muhayyile)de önemlidir diyor. Önce algılıyacaksınız, birçok şeyi düşünüp-geliştireceksiniz. Daha sonra danazariyeyi(teoriyi) kuracaksınız. Böylece teori, sizi deneye sevkedecektir.













İslam deniz bilimcilerinin haritaları

"Bugün bilinenin aksine, çoğu modern bilimin kuruluşu, bundan yüz, iki yüzyıl öncesine değil, 8-16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor. Portekizlilere mal edilen modern denizcilik bilimi ise, yüzde yüz İslam bilginlerine ait. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Modern denizcilik, İslam dünyasının bir malı. İslam dünyasının bir başarısı.


"Avrupalılar, Müslümanlardan bazı ölçümleri öğrendi. Ancak,trigonometri bilgileri yeterli olmadığı için ekvatora paralel ölçümlerin nasıl yapıldığını bir türlü anlayamadılar. Portekizliler, esasında hiçbir şeyi keşfetmediler. İslam haritaları, 15. asrın başlarında onlara ulaşmıştı. Bunu kendi tarih kitaplarından çıkarıyoruz. 'İslam İlimleri Tarihi' eserimin 11. cildinde,Portekizlilerin modern denizcilik biliminin kurucusu olduğu bilgisinin yanlışlığını ispatımı bulabilirsiniz.


"Müslümanlar, Afrika'nın güneyindeki yolu kullanarak 9. yüzyılda,Çin ile ticaret yapıyorlardı. Hint Okyanusu, 15. asırdaMüslümanların elinde bir İslam gölü gibiydi. Hindistan ve Java, Müslümanların elindeydi. Ummanlı denizciler; İbn-i Macitve Süleyman el Mehri, 15. asrın matematikten, astronomiye her ilmi bilen, filozof iki denizciydi."

"
950 yılında Ebu Cafer el Hazin adlı matematikçi ve astronom, parabol konstrüksiyonu kullanmak suretiyle üçüncü dereceden bir denklemi çözdü. 11. asrın ilk yarısında, İbnü'l Heysem, bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Küçük bir yanlışlıkla Latinceye de çevrilen problem, Avrupalıları, 'Problema Alhazeni' adı altında 13. asırdan, 19. asra kadar uğraştırdı. Avrupalılar, İbnü'l Heysem'in çözümünü, ancak 19. yüzyılda kavrayabildi.













"İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"nde, sergilenen; İslam bilginlerinin geliştirdiği daha karmaşık mekanik aletlerin yanında, oldukça basit kalan "Da Vinci çekiç ve örsü"

"11. asrın sonlarında Ömer Hayyam'ın, üçüncü dereceden denklemlerisisteme bağlayan kitabının benzeri, Avrupa'da, 17. asırda Rene Descartes, Frans Van Schoooten ve Edmund Halley tarafından yazılabildi. Avrupalı matematik tarihçisi Johannes Tropfke, Descartes'lerin yeni bulduklarını zannettikleri konuları, Hayyam'ın çok önceden yazdığını, aradan geçen zamanda Avrupalılar'ın, boşuna çaba gösterdiğini yazdı.


"15. asırda yaşayan, Alman Johannes Regiomontanus'un adını taşıyantrigonometri ilminin, kurucusunun, 13. asırda yaşayan Nasirüddin et Tusiolduğunu, yine Alman matematik tarihçisi Anton von Braunmühl ortaya çıkardı.


"13. yüzyılda yaşayan ve Orta Çağ Avrupa'sının en büyük matematikçisi olarak bilinen Pizalı Leonardo'nun, hayatının büyük kısmını, İslam ülkelerinde geçirmesi sebebiyle; oralardan aldığı kitapların tesirinde kalmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ondan 200 yıl sonra yaşayan Leonardo da Vinci'nin çizdiği alet, makine ve silahlarla ilgili bilgilerin kaynağının da İslam dünyası olduğu, bugün bulunan önemli bazı Arapça kitapların, İtalyanca tercümelerinden anlaşılmıştır. Da Vinci, bu bilgileri kullanarak, devrine göre inanılmaz kabul edilen resimlerini çizebildi. Halbuki Leonardo'nun, İslam bilginlerinin buluş ve bilgilerini kullandığı kabul edilse, resimlerinin çözülemeyen sırları aydınlanmış olacaktı.


"Cabir b. Hayyam, kimyayı, bir bilim olarak kurdu. Cabir, tüm insani duyguların, matematiksel olarak ifade edilebileceğine inanıyordu.


"İşte bir ilimin oluşması için bunlar önemli. Tıp, fizik, astronomi, felsefealanında yaklaşık 200 eser kaleme alan Cabir b. Hayyam, aynı zamanda bugün bildiğimiz genetiğin babasıdır. Hayyam,şöyle diyor:


"Allah bize fiziki kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hatta insanın benzerini yapabiliriz. Allah, beşere öyle kabiliyetler bahşetmiş ki, bununla beşer, kainattaki tüm sır perdelerini çözmeye muktedirdir."


"Bu sözler, 8. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan ve atomun parçalanabileceğini ilk bulan alim Cabir bin Hayyam'a aittir.













Dünya'nın dönüşü, mucizesi, 4./10. yüzyılın sonlarına doğru Ahmed bin Muhammed es-Siczi tarafından savunulmuştur. Es-Siczi'nin çağdaşı olan Cafer bin Muhammed bin Cerir'de Dünya'nın döndüğü görüşünü savunmuştur. Her iki bilginde, bu görüşlerini temel alan 'usturlaplar' imal etmişlerdir.

"9. asırda, Güneş'le Dünya'nın, yıllık en uzak mesafesinin sabit olmayıp değişken olduğunu fark eden Müslümanlar, yörüngedeki ilerlemenin, 12.09 saniye olduğunu saptadı. Günümüzde bu değer11. 46 saniye olarak biliniyor.


"Ekvatorun uzunluğu, Halife Mem'un zamanında ölçüldü. Bugün bildiğimiz gibi 40 bin kilometre. Bugünkü anlamıyla ilk uzay gözlemevi, 9. asırda Halife Me'mun zamanında, Bağdat ve Şam'da birer adet olmak üzere kuruldu. Halife Me'mun döneminde, 70 bilginden oluşan bir heyet, Batlamyos'unkinden farkı olmayan enlem ve boylamları, karaları ve denizlere doğru bir dünya haritası çizdi.


"9. yüzyılda, ileri matematik kullanılarak yapılan rasat ve ölçümlerle, Güneş ve Dünya arasındaki en uzak mesafenin, bugün bilinenden 1 saniye farkla tespit edilmiş ve zaman içinde değiştiği keşfedilmiştir. Bu durum, ancak 17. yüzyılda Kepler'in tekrar çabasıyla kanıtlanmıştır. Dünya ekseninin eğiminde, ekliptik düzlemine göre değişiklik olabileceği düşünülüp, bunu ispatlamak için Tahran'da bir rasathane kurulmuştur. Yapılan araştırmalar neticesinde, bu eğim açısının devamlı olarak azaldığı ispatlanmıştır. Bu bilgi, Batı'da ancak 19. yüzyılda tasdik edilebilmişti.Astronomi, o kadar ileri gitmişti ki, insanların çoğu, ceplerinde saat gibi usturlablar taşıyor, gezegenlerin hangi tarihte hangi burçta olacağını hesap edebiliyorlardı.


"El Biruni, 11. asırda dünyanın enlem ve boylam derecelerini, 6 ile 40 dakika arasında değişen küçük yanlışlıklarla hesapladı. Bu küçük yanlışlıklar, ancak 20. asırda düzeltilebildi. Engin denizlerde koordinat hesaplama yöntemini,Müslümanlar, 15. asırda yapabilirken Batı, bunu 20. asırda öğrenebildi.


"Avrupa'da, Jahonn Kepler, 17. yüzyılda henüz Müslümanların kitaplarında gördüğü bu sonuca nasıl ulaştıklarını anlayabilmek için, çağdaşı bilim adamlarıyla yazışıyordu. Tahran'daki rasathanede 10. asırda tespit edilen Dünya'nınekseninin sürekli azaldığı bilgisine, Avrupalılar, ancak 19. asırda, gök mekaniği bilimiyle ulaşabildi. İslam astronomibilginlerinin, kitaplarının tercümesinin Kopernik'e ulaştığını, bugünkü nesiller, bundan henüz yarım asır önce öğrenebildi."













Prof. Dr. Fuat Sezgin

İSLAM BİLİMİ: BATI'YA NASIL GEÇTİ?


"11. asırda Tunuslu bir tacir olarak İtalya'ya giden, sonradanConstantinus Africanus adını alan kişi, Monte Cassino manastırına kapandı. Bu zat, Tunus'a gidip, 3 yıl sonra İslam bilginlerine ait 25 tıp kitabıyla Salerno'ya dönmüştü. Africanus, Monte Cassino Manastırı'na kapandıktan sonra kitapları, Latince'ye tercüme ettirdi. O kitaplar, 'ya kendi adıyla veya eski Yunan otoritelerinin adıyla' yayınlandı. Çalışkan, becerikli ve kurnaz İtalyanların, 17. yüzyıla kadar bütün İslam eserlerini, Sicilya adası ve Güney İtalya üzerinden Avrupa'ya taşıdılar. Ancak, hep kendi isimleriyle yayımladılar. İtalya; İslam medeniyeti ve biliminin, Avrupa'ya aktarılmasında, bir 'istasyon' görevi yaptı.


"Avrupalılar, Sicilya ve Endülüs'te tercüme edilen 'İslambilginlerinin eserleri'ni, kaynak göstermeden aktarıyorlardı. Bu yüzden, bugün Batı uygarlık ve biliminin temeli, aradaki İslam bilimi atlanarak, ondan önceki Yunanlılara izafe ediliyor.Müslümanlar, dünya sahnesine çıktıkları ilk on yıldan itibaren; diğer medeniyetlerde görülmedik bir hızla bilimsel gelişmelere katkıda bulundular.


"Eserlerin isimlerini değiştiriyorlardı. Bir kördüğüm şeklinde olsa da, papazlar, Müslüman alimlerin kitaplarını,Latince'ye tercüme ederek, bilimsel gelişmenin ilk adımlarını atıyorlardı. Yahudiler ağırlıkta olmak üzere, tercümeyipapazlar yapıyordu. Çünkü Avrupa'da, başka okuma yazma bilen yok gibiydi. Görüldüğü gibi; Batı, bilimini, sanıldığının aksine, din adamlarına borçludur.

"Avrupalılar, medeniyetlerini ve bilimlerini, İslam bilginlerine borçlu olduklarının farkında değiller. Modern dünyanın oluşumunda, İslam alimlerinin büyük emeği vardır. İslam medeniyetinin gerilemesinin nedeni de, din değildir.


"13. yüzyılda yaşayan Raymondus Lullus adındaki papaz, az Arapça bilmesine rağmen; Avrupa'da, Arapça eğitim veren merkezler kuruyor ve Müslümanları kendi silahları ile vuralım diyordu. Kitaplar yazıyor ve büyük bir alim olarak geçiniyordu. Fakat, bundan 50 yıl önce ortaya çıktı ki, bu adamın 70'e yakın eserinin hepsinin Arapçaları vardı. Yani bunların hepsi Arapça'dan tercüme edilmişti."


İSLAM MEDENİYETİ'NİN: "ASIRLARDIR HAKKI YENİLDİ"


"Benim mensup olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var, bizler köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, aşağılandığını, bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslam medeniyetinin, bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye edindim. Bu gayretimin bir kısmı, sadece bilim dünyasına hizmet için, ancak diğer çok mühim bir amacı da, koskoca birİslam aleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak, kaybettiklerini iade etmektir.


"İslam medeniyetinin gerilemesinin nedeni, din değildir. Hayır, katiyen. Eğer öyle olsaydı kabul etmek zorunda kalırdım. Ama öyle değil. Din, bilimi teşvik etti. Bugün Müslümanlara düşen görev, tarihlerini çok iyi bir şekilde ortaya koymaktır.Gerileyişin nedeni din değildir. Başka tarihi sebepler var. Müslümanları yanlış düşünce ve kompleksten kurtarmak lazım. Müslümanların kimya, fizik, tıp, sosyoloji ve tarih alanında ortaya koyduklarını, kimse bilmiyor. Biliyorum diyenlerin de bilgisi yarım yamalak. Bundan dolayı, modern bilim tarihi, yeniden yazılmalı. Herkes, İslami ilimlerin, dünyaya kazandırdıklarını bilmeli.













İstanbul Gülhane Parkı'ndaki "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"nden bir görünüş.

"Maalesef Türk insanı, İslam tarihi ve medeniyeti içerisinde ne kadar büyük bir yeri olduğunu bilmiyor. Türkiye'de İslam uygarlığı hakkında büyük bir bilgisizlik var. Hayretler içerisinde kalıyorum. İslam'ın, doğa bilimleri alanında, matematikte, astronomide, fizikte, kimyada, coğrafyada, jeolojide yaptıklarını, neredeyse kimse bilmiyor.


"Topkapı Sarayı'nda açılan ve yoğun ilgi sebebiyle defalarca uzatılan'İslam'da İlim ve Teknoloji' sergisi, adeta sihirli bir tesir yapıyor ve görenlerin dünya görüşleri allak bullak oluyor. Bu eserler, İslam dünyasının bilimdeki seviyesini görmek açısından çok önemli. Bizzat ben, bin kişiden duydum. İnsanlar gelip; 'Biz İslam medeniyetinin bu kadar ileri olduğunu bilmezdik. Madem bu medeniyet bu kadar ileriydi neden bize yanlış tanıtıldı' diyorlar.


"16. yüzyılın sonlarında, İslam bilim ve medeniyeti duraklama içine girmeseydi; insanlık, 20. asırda yakaladığı bilimsel seviyeye, 200 yıl önce ulaşırdı. İnsanlık, nükleer enerjiyle de, 200 yıl önce tanışırdı."


Kaynaklar:06/2008


1) Prof. Dr.Fuat Sezgin, "İslam'da Bilim ve Teknik", çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yy. Ankara, 2007.
2) Deşifre, 03/06/2008
3) Aksiyon, Sayı: 489; Sayı: 515,
4) Sızıntı, Sayı: 319
5) sabah, 31/05/2008
6) star, 26/05/2008
7) radikal, 17/02/2006, 27/3/2005
8) yenisafak, 26/09/2005, 25/09/2005


Derleyen: Hülya Aras
yaklasansaat.com

Devamını Oku »

İnsanın zaafında büyük bir kuvvet var





İnsanın zaafında büyük bir kuvvet var



Bismillahirrahmanirrahim

 

DÖRDÜNCÜ NÜKTE

 

İnsan, şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kàlen, halen, tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit lisan-ı hâl duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına haml eder.

 

Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet...

 

Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti itham etmek suretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.

 

İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet suretinde, Karun gibi اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ  yani “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” dese, elbette sille-i azâba kendini müstehak eder.

 

Demek, şu meşhud saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet, celb ile değil, galebe ile değil, cidal ile değil, belki ona onun zaafı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbâniye ve rahmet ve hikmet-i İlâhiyedir ki, eşyayı ona teshir etmiştir.

 

Evet, bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerata mağlûp olan insana bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren, onun iktidarı değil, belki onun zaafının semeresi olan teshir-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânîdir.

 

Ey insan! Madem hakikat böyledir. Gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyetin dergâhında acz ve zaafını, istimdat lisanıyla; fakr ve hâcâtını, tazarru ve dua lisanıyla ilân et ve abd olduğunu göster.

Ve حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ  de, yüksel.

 

Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinat bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshir edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”

 

Çünkü, sen çendan nefsin ve suretin itibarıyla hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen şu haşmetli kâinatın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcudatın belâğatli bir lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütalâacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibadet eden masnuâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.

 

Evet, ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla sağîr bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın; ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin; küçüklüğün içinde bir âlemsin; ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve daire-i nezaretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîmim dünyayı bana bir hane yaptı. Ay ve güneşi o haneme bir lâmba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i nimet; ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı o hanemin ziynetli levazımatı yapmıştır.”

 

Netice-i kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.

 

Bediüzzaman Said Nursî

 

(Sözler-Yirmiüçüncü Söz)

 




Devamını Oku »