İslam Tarihine Kanlı Belası Sayan Adliye Vekili

İslam Tarihine Kanlı Belası Sayan Adliye Vekili

Yıl 1925.33 yaşında genç bir Adliye Vekili.. Hukuk İnkılâbı  yapılacak, bunun için de önceki vekil İzmir Mebusu Seyyid Beye  sahneden el çektiriliyor. Bu genç hukukçu sahneye çıkıyor. Zaten bu ikinci mecliste hep genç mebuslar ön safları alıyor. Çünkü Nisan 1923 başlarında ilk millî meclis "sine-i millete” dönmek ve "ta­rihî vazifesini yapmak" gerekçesi ile kendini fesh ediyor. Halk fır­kasının kendi adamlarını bırakmak ve muhalifleri saf dışı kılmak suretiyle ikinci meclisi teşekkül ettiriyor. Böylece mecliste istedi­ğini daha iyi yapacak kanaati ile hareket ediyor.

Bu Adliye Vekili, 1920'den beri meclistedir. 1922 -1923 ara­sında İktisat Bakanlığı da yapmış. Ama asıl şöhretini bu Adliye Vekilliğinde yapmıştır. Çünkü medenî bir kanun yapılması gere­kiyordu. Yeni ve genç hukukçular açıkça ve cesurane bir tarzda ye­ni bir hukuk sisteminin teşekkülünü istemiş, eski hukuk sistemi­nin, yani Mecelle'nin artık bu inkılâb devrinde tarihe karışmasını istiyorlardı. Bu fikre karşı çıkmakta ileri dereceye varanlar yok de­ğildi. Ama iş işten çoktan geçmiş, ilk meclisin ruhu ile bu ikinci meclisin karakteri ayrı ayrı şeylerdi, birbirine zıttı. Bu zıddiyet or­tadan kalktığına göre yeni bir hukuk sistemi ortaya koymak kolay­laşmış oluyordu. Zaten baştan sona her şeyi değiştirmekte kararlı idiler Adliye Vekili. Ankara Hukuk Fakültesi'nin açılışı sırasında verdiği beyanatla devlet yapısı ve hukuk anlayışlarını açıkça orta­ya koyuyordu:

"Türk ihtilâlinin kuran, Batı medeniyeti kayıtsız şartsız kendisine mal etmek,benimsemektir .Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki önüne çıkacaklar demirle, ateşle yok edilmeye mahkumdurlar. Bu prensip  bakımından kanun­larımızı oldukları gibi Batı dan almak zorundayız. Böylelikle Türk ulusunun İradesine uygun hareket etmiş olacağız." (Türk Medenî Kanunu nasıl hazırlandı? M.E. Bozkurt, sh: 11)

Türk Milletinin iradesine, bu yolla, uygun hareket ettiklerine inanıp, karşı çıkanları da demirle, ateşle yok etmeye çalışanların başında işte bu Adliye Vekili gelmektedir. "Vakit" gazetesinde ye­ni çıkartılan kanunlar hakkında bir beyanat gözlere çarpar. Bu, Adliye Vekili Mahmud Esad (Bozkurt)’undur. Der ki:

"Bunlardan en mühimi yeni kanunların (Lâik Devlet) prensiplerine göre yapılmış olmasıdır. Yalnız (Hukuk-i Aile) kararnâmesinde taaddüt-i zevcat bazı kayıt ve şartlarla kabul edilmiştir ki, buna muvafakat etmeyeceğim Taaddüt-i zeva­tın mutlaka kaldırılması lâzımdır, fikrindeyim. Buna sebep pek çoktur. Şu kadarını söyleyebilirim ki taddût-i zevcatı, aile hayatının medeni bir surette inkişafına engel sayıyorum."

Bunlar söylendiği zaman daha anayasa değişmemiş, 1924 anayasasına göre devletin dini İslâm'dı. Halbuki Adliye Vekili yaptıkları kanunların (Lâik Devlet) esasına göre olduğunu söylü­yordu.

lnkılâb mantığının hukuk anlayışına göre, Türk milletinin batı medeniyeti ile bağdaşma göstermemesi milletin kabiliyetsizliğin­den değil, onu tufeyli ve boş yere asırlarca meşgul etmiş olan dinî kanunlardır. Onun için bunları ortadan kaldırmalıydı, devrimci­ler... Engeller ortadan kalktıktan sonra adapte veya okluğu gibi dı­şarıdan batı menşeli kanunlar almak kolaydı ve bunlar hiç bir engelle de karşılaşmıyordu. Zaten devrim mantığı da bunu böyle ka­bul eder. Müzakere olmadan, üzerinde düşünmeden ve olduğu gi­bi, parmak hesabiyle kabul... Çünkü Türk milletini muasır mede­niyet seviyesine çıkarmak gerekti. Bunun için de kanunlar da me­denî olmalıydı. Medenî Kanûn bu şartlar içinde kabul edildi. He­men İsviçre Medenî Kanunundan iktibasla Türkçe'ye geçirildi. Son senelerde (Yurttaşlar Yasası) diye lanse edilen bu kanunun meclise takdimi sırasında esbab-ı mucibeyi (gerekçeyi) hazırla­yan Adliye Vekili Mahmud Esad Bey özetle şöyle diyordu:

"Hayat yürür, ihtiyaçlar sür'atle değişir. Din kanunları mutlaka ilerleyen hayatın karşısında şekilden ve ölü kelime­lerden fazla bir kıymet, bir mânâ ifade edemezler. Değişme­mek dinler için zarurettir. (...) Esaslarını dinden alan kanun­lar tatbik edilmekte oldukları cemiyetleri nazil oldukları ilkel devirlere bağlarlar. Ve ilerlemeye engel belli başlı müessir amiller sırasında bulunurlar. (...) Günümüz devleti dini dünya işlerinden ayırmakla, insanlığı tarihin bu kanlı belâsından kurtarmıştır. Türk medenî kanunu yürürlüğe girdiği gön, milletimiz on dört asırdır kendini çeviren sakat ve karışık inançlardan kurtulmuş, hayat veren medeniyetin içine girmiş bulunacaktır."

Mahmud Esad'ın hukuk anlayışı bu idi. Ve bu anlayış geçerli sayıldı. 1930a kadar bu bakanlıkta kaldı. Sonra üniversitede "Türk Devrim Tarihi" okuttu. 1943'de İstanbul’da öldü.

 

Sadık Albayrak - Kemalist Devrin Çakıl Taşları
Devamını Oku »

''Turan Turan !'' Diye Diye Harab Olan Memleketin Mefkureci Mimarı...

''Turan Turan !'' Diye Diye Harab Olan Memleketin Mefkureci Mimarı...

Genç yaşta ölen ve hayatı boyunca dikkat çekici fikirler ileri süren Filibeli Ahmed Hilmi Bey, 1912'de " Siyonistlerin Uğur­suz Siyasetini Yine Türkler mi Çekecek?" adlı bir makale neşr etmişti. Bu makalede siyonistlerin plânlarından birini şöyle dile getiriyordu:

"Türkleri aldatmak, elde tutmak, millî gururlarını okşa­yıp kendilerini müslüman ve gayr-i müslim sair Osmanlı un­surlara karşı bir kuvvet olarak kullanmak. Bu (Türk İttihadı - Pan Turanizm) adını alıyordu." (Hikmet, sayı: 5, 23 Temmuz 1328/1919)

Son asrın başlarında bizde müslümanların dışında güç ve kuv­vet kazanan gayr-i müslim unsurlar bizi parçalamak ve bölük-pörçük bir hale getirmek için değişik adlar altında İçtimaî bünyeyi sar­sıcı yollar? tevessül etmişlerdir. Yukarıda ifade edilen husus da bunlardan biridir. Zirâ Osmanlılar aslî unsur bakımından Türk ol­malarına rağmen hiç bir zaman ırkî ayrılık gözetmeden bütün müslümanlan bir bayrak altında toplamayı hedef almışlardı. Bu arada müslüman olmayan unsurlar da en az müslümanlan kadar hak sahibi olmuşlardı.Bunun hikmetini çok iyi anlayan Siyonistler değişik bölgelerde değişik alternatifler öne sürerek altı asırlık koca bir devlet parçalamayı tasarlamışlar ve kavmiyetçilik perdesi altında çeşitli unsurları devletin başına bela etmişlerdi.Siyonistlerin ırkçılık hareketini körükledikleri görüşünde bu bakımdan gerçek payı vardır.Nitekim Bir Yahudi olan çoğu yerde (Tekin Alp) takma adını kullanan Moiz Kohen adlı bir Yahudi bu ‘’Türkçülük’’ cereyanını müdafaa etmiştir.Bu safhada,bilhassa Balkan Harbi sonunda yazdığı ‘Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilir?! Adlı küçük risalesinde o devrin ileri gelen ‘Türkçü’lerinin de fikrini alır.Zaten Moiz Kohen daha önce bu fikri ele alan ve Fransızca olan neşredilen bir eserin bu ırki hareketi destekler ve önderlerinden olur.’’Pek parlak bir atisi’’olan bu fikir etrafında Ziya Gökalp’ın da fikrini alır.Zikri geçen eserde Ziya Gökalp’ın kısa mektubu şöyle yer alır:

 

Turan mefkuresi feyizli bir veludiyete maliktir.Bu kaynaktan bir Türk İslam,bir Türk medeniyeti doğmak üzredir.(Turan) Türk milletinin vicdanınından doğmuş,içtimai bir realiteye müstenid bir mefkuredir.Bunu bir (mevhume) zannedenler vehim içinde yaşarlar.Mutasavver olan mukadderdir.’’(sh:6,2,İstanbul,1330)

 

Gökalp,bu ilhamı İle yola çıkmış bir düşünür ve mefkûreci­dir.

1876 da Diyarbakır’da doğmuştur. İdadi (lise)yi doğum yerin­de okudu.Bu mekteb de Fransızca öğrendi ve felsefe ile ilgilendi. Bu iki dersi de ona Yorgi Efendi adında bir gayr-i müslim okuttu.Felsefe adı ilk  olarak Yunan filozoflarını öğrendi. Düşünce sis­temi, dindar bir aile muhitinden geldiğinden, kafasına değişik ve karmaşık sorular soktu. Bu kafa içinde İstanbul'a geldi. Baytar Okulunda okumayı başladı. Mehmet Akifle aynı mektebten il­ham aldığı halde onunla pek bir ortak nokta bulamadı. Bu arada sinir krizleri geçerdi. İntihara teşebbüs etti. Kafasına sıktığı kurşun ölümü tacil ettiremedi.Büyük dinsiz Dr. Abdullah Cevdet'in tedavisi altında kaldı. Ondan da çok şeyler aldı ve onun sayesinde İtti­hat Ve Terakki Cemiyeti ile temasa başladı. Bu cemiyetin çalışma­sı masonik esaslara bağlı olduğundan kafası tamamen değişik bir veçheye büründü.

Baytar Okulunda iken siyasî faaliyetleri yüzünden kovuldu. Diyarbakır'a gitti. Orada küçük memuriyetlerde bulundu. Selanik'teki İttihat ve Terakki Cemiyeti kongresine Diyarbakır bölge üyesi olarak katıldı. Burada kalıp "Genç Kalemlere katıldı. Dil, şiir ve edebiyatla uğraştı. Türk harsını araştırıp ortaya koyma yo­lunda Batılı sistemde bir sosyolog olarak ortaya çıktı. 1913'de İs­tanbul'da karar kılar. Tarde'i, Fouillde'yi, Comte'u, Nietzsche’yi, Bergson'u okur ve Durkheim'i sosyolojik önder kabul ederek yo­lunda yürür.

(Türk Yurdu)nda yazılara başladı. Bu dergide yazdığı (Türk­leşmek, Muasırlaşmak ve İslâmlaşmak) adlı yazılan gerçek hüvi­yetini ortaya koydu. Üniversitede sosyoloji ve metafizik kürsüle­rini kurdu. Çalışmalarına sonsuz ve engelsiz bir zemin buldu. Ko­yu bir İttihatçı idi. Masonik çevreler ve yukarıda da ifade edildiği gibi Moiz Kohen gibi Musevilerle fikrî alış-verişte bulunuyordu. Enver Paşa'ya sonsuz bağlılığı vardı. İdeallerinin gerçekleşmesini bu saraya yakın paşadan bekliyordu. Bu da onun devlet içinde iste­diği rolü oynamasını sağlıyordu.

1917 yılındaki kongrede Şer'iyye Mahkemelerinin Şeyhü­lislâmlıktan alınıp Adliye Nezaretine bağlanmasına en büyük amil olup ilk lâiklik tatbikatının önderi oldu. Zaten Gökalp'ın istediği de buydu. Müftü yerinde duracak, devletin işine din karışmaya­caktı. O'na göre Şeyhülislâmlıkta "dine, ahlâka ve mâneviyata dair hiç bir kelime İşitilmez." Bilhassa "Yeni Mecmua "da çıkan şiirlerini toplayıp 1918de neşr ettiği "Yeni Hayat" adlı şiir kitabın­da bütün fikirlerinin enmüzecini bulmak mümkündür:

Din ancak mürebbi olur. İlim ise müsbet ilimdir ve tecrübeden doğar. Müftüden fetvfa sorulur, ama onun cevabı *mevize*dir. Fakihler dini zorla nakliyet yönüne sürüklerler. Bu takdirde dine ‘’sen sağa git ben sola" demek gerekir. Devlet ile medrese iki ayrı âlem dir. Müftü ile halîfe birbirinin işine karışmaz. Hukuk dinden ayrı bir iştir. Hukuk dine uymazsa örfe uydurulmalıdır. Devlette halkın örfü hakim olmalıdır.

Ziya Gökalp bu istikamette sosyal bünyeyi yetiştiriyordu. Ni­tekim Ruşen Eşref onunla edebiyatla alâkalı yaptığı konuşmada milletin hayatı ve örfü hakkında daha açık cevaplar alır:

"Bizim yüksek edebiyatımız kendi vicdanımızdan doğmuş olamazdı. Çünkü taklitçidir. (...) Arabın dinî, Acem'in de edebî tesirlerinin neticesi olarak yüksek edebiyatımızın lisanı da Arapça ve Acemce terkîblerle dolmuştu. (...) Tanzimat dev­ri bizim Rönesansımız olacaktı. Fransız edebiyatım model ka­bul ettiğimiz için klâsik bir edebiyat vücuda getirmemiz imk­ânı hasıl olmuştu. Fakat Fransızların Yunan ve Lâtin edebiya­tına karşı ısrarlarını muhafaza için aldıkları vaziyeti biz alma­dık (...) Zevk eskiden nasıl Acem İdiyse, Tanzimatla da Fransız oldu. (Fakat) Tanzimat bizi Ortaçağdan skolâstik zihniyetten ve skolâstik edebiyattan kurtardı (...) Türkçülük felsefeyi, ta­rihi ve sosyolojiyi kendine rehber edinerek eski irfanı teşrih masası üzerine koyuyor. Sanat hars manzumesine, edebiyat medeniyet manzumesine mensup olduğundan sanatımız git­tikçe daha millileşecek, edebiyatımız tamamiyle Avrupai ve Yunanlı olacaktır." (Diyorlar ki, sh: 209 - 215)

Düşünürümüz bu ahval içinde "İttihatçılarla beraber battı. Malta'ya gönderildi. Ingilizler tarafından. Dönüşünde Kurtuluş Savaşı sürüyordu. Soluğu Diyarbakır'da aldı. Artık müdafaa ettiği fikirler yeniciler tarafından teker teker tatbik ediliyordu. Kopuz ve kımız âlemleri ile Turan'a doğru yol almak isteyen Gökalp, fikir babalığı yaptığı kimselerce hatıra getirildi ve ikinci Meclis'te Di­yarbakır milletvekili olarak katıldı.

Çok geçmeden kafasında gençliğinden beri saklı olan kurşunun son hareketi ile hayata vedâ ediyor ve 1924'de mozoleye değil de karşısında yer aldığı Saltan Hamld'in yanında yer alıyordu.

 

Sadık Albayrak - Kemalist Devrin Çakıl Taşları

 

 
Devamını Oku »

Devrik Cümlenin Önderi

Devrik Cümlenin Önderi

Son devrin adamlarının kafa yapısı bozuktur. Kafaları içinde bulunan şeyler birer sürpüntüdür. Çünkü yol geçen hanı gibi Ba­tıdan ne gelmişse Doğu'ya, onların kafalarında bir yer bulmuştur. Bundan dolayı da son devirde yazar-çizer adamlarımızın çoğu dü­şünce, dil ve edebiyat alanında millî hayata cephe almışlardır.

Bunlardan biri de tarihçi Hammer'in "Osmanlı Tarihini dili­mize çeviren Ata Bey’in oğludur. Ata Bey'in oğlu 1898'de İstan­bul'da doğmuştur. Babası oğluna "Nurullah" adı takmışsa da son­radan ismini "zulmet’’e çevirmiştir. Tam bir tahsil yapmadı. Bazı mekteblerde hocalık yapmıştır. Millî Eğitim Bakanlığında müter­cimlikte bulunmuş ve ilk yazılarına 1921'lerde "Dergâh"ta başla­mıştır. ilk yazılan şiir tülündedir.

Yetiştiği şartların aksine, bildiği halde, Fransız dil ve edebiya­tının tesirinde ve bir balama bayram olarak ilk olarak dilde devrik cümleleri kullanmıştır.

Son olarak memuriyet hizmeti olarak Cumhurbaşkanlığı mü­tercimliğinde bulunmuş ve buradan 1952'de emekliye ayrılmıştır. Günlük gazetelerde fıkra, deneme ve tenkit yazılan neşr etti. Bil­hassa Fransızcadan tercümeler yaptı. Bunlar ününü arttırdı.

Batıya o kadar hayrandı ki bütün eğitim knrumlannda Latin­ce'nin mecburi kılınmasını istedi.

Hele dildeki aşırılığı, kendi dilimizi uydurukçanın kucağına atmış, ilkel bir Afrika kabilesinin bile rıza gösteremiyeceği bir tarzda dilin sadeleştirilmesine çalıştı. Asırlardır bu milletin kültü­rünü yoğuran kelimeleri sırf yabancı kaynaklıdır diye yazı ve ko­nuşma dilinden atmaya ömrünce gayret gösterdi.

Bu aşırılığın baş nedeni aşın bir din, yani Islâm düşmanlığın­dan ileri gelmekteydi. Bu tavrı da en çok din aleyhtarlarının işine geliyordu. Yozlaşan bir sanat ve edebiyat akımı içinde Nurullah Ataç’ın elbette büyük bir yeri olacaktı.

Önce "Hakimiyet-i Milliye" adım alıp sonra "Ulus" olan gaze­tede 1927’den 1957ye kadar sayısız yazılar yazdı. Bu gazeteye ambargo koyan siyasî partinin felsefesine uygun şiir, roman, ve denemeler sergiledi bir ömür boyu. Başka gazete ve dergilerde de yazdı. Akşam, Cumhuriyet, Milliyet, Son Havadis...gibi gazete­lerde arz-ı endam etmiştir.

Bir inkılâb (devrim) yapılmış memlekette ve bunun başlangıcı yüz elli yıla dayanıyordu. Bu süre içinde çok şeyler yazılmış ve söylenmiştir. Nurullah Ataç da bu gelişme içinde kendine göre hizmetlerde bulunmak istiyor. Her şeyi alırken de Batı'dan dil de­ğeri ne varsa alınmalı, bu bizim öz değerlerimize uymasa da...

En çok tutarlı olan tarafı, günlük gazetelerde yazması idi. Çün­kü devletin fakültelerinde dil ve edebiyat sahasında kürsü işgal edenler bir bakıma halktan kopmuş, akademik tarzda yayınlarım sürdürüyorlardı. O ise yazdı da yazdı. Öyle ki ilk nazarda garipse­niyordu. Ama bu acayip dil keşmekeşliğini ısrarla devam ettirme­si, hem kendi etrafında hem de neşriyat hayatında sesini duyurup "kamu-oyu" teşkil ettirenleri ortaya çıkarmıştır.

Bugünkü dil kurumu onun eseridir, diyebiliriz. Onun attığı te­meller, daha doğrusu tahrîbkâr yerler üzerinde yürüyor dilcileri­miz. Açtığı yol gelişmeden çok değişmeyi hedef aldığından her geçen gün daha da batağa saplanmakta, millet fertlerinin anlaş­makta ve konuşmakta dar ve ilkel, düşünde de daha sığ bir hayat anlayışı içine sokulmasına yaramıştır.

 

Dinî değerlere düşmanlığı onun dostları tarafından yan şaka yan ciddi öldükten sonra müslüman mezarlığına konulacağı hatır­latılır. O ise böyle bir hareketin onun için en büyük azap olacağı görüşünü ifade ederdi. Ne acı ki devrim adına yol alanların akıbeti hep böyle olduğu gibi o da istemediği şekilde bir dinî törenle tabuta konmuş ve gideceği yer maşatlık olduğu halde, öldüğü 1957de mezarlığın yolunu tutmuştur, elinde olmadan (!)...

 

Sadık Albayrak - Kemalist Devrin Çakıl Taşları

 

 
Devamını Oku »

''Yurtta Sulh Cihanda Sulh Sözü'' Hakkında

Türkiye'nin dış politikada kendisine rehber edindiği ilke "Yurtta sulh, cihanda sulh" sloganıyla dile getirilmektedir. Ancak bu slogan, bir şey yapmak için değil, fakat bir şey yapmamak için kullanılan ve bütünüyle kendini savunma durumunda gören ve bilinçli olarak o duruma sokan bir politikanın izlenmesi düzleminde rehber olmuştur. Turkiye artık kendisini dünyaya sözü olabilecek bir ülke konumundan çıkarmıştır.

Kaynak:

Rasim Özdenören-İki Dünya
Devamını Oku »

İslâm Akılcı Mı?

İslâm'ın akılcı bir din olduğunu işitmek sanıyorum bazılarımızın hoşuna gidiyor. Fakat acaba böyle bir niteleme yerinde midir? Islâm bazılarımızın sandığı gibi "akılcı" bir din midir? "Akılcılığın" ne olduğu hususunda ortak bir anlayışa varmadan bu sorunun cevabını alamayız.

İlkin "akla uygun" olanla "akılcılık" arasındaki sınırı belirlememiz gerekiyor. Çoğu kez, akla uygun olanla akılcılık arasında karıştırmalar yapıyoruz. Sözgelimi, yağmurlu bir havada başımızı ıslanmaktan korumak istiyorsak şemsiye kullanmamız akla uygun bir davranıştır. Fakat bunun "akılcılık" la ilgisi yoktur. Ya da varmak istediğimiz bir hedefe kısa yoklan gitmek istiyorsak, bir geometri kuralını uygulayarak bir üçgenin iki kenarının toplamı üçüncü kenarından uzundur aksiyomuna göre kestirme yolun hangisi olduğunu bulmamız akla uygun bir davranıştır, fakat yaptığımız bu işlem gene akılcılık değildir.

Çünkü konuşma dilinde kullanıldığı anlamıyla rasyonalizm, sanki sırf bir hesap işi sanılmaktadır. İktisadi veya hendesi olan her düşünce tarzına günlük dilde genel olarak rasyonel denilmektedir. Meselâ bir binanın asgari malzeme kullanılarak asgari maliyetle inşa edilmesi rasyonel (aklî veya akılcı veya akıllıca) bir düşünme, hesap etme tarzını gerektirir. Fakat böyle düşünmek felsefedeki anlamıyla rasyonalizm değildir.

Felsefedeki anlamıyla rasyonalizm, son tahlilde, bilginin kaynağı ile ilgilidir. Yani insan bilgisinin kaynağı akıl mı, yoksa vahiy mi (veya pozitivistlere göre deney mi) sorusuna aranan cevapta, bu cevabı akıldan yana verenlerin düşünce tarzına rasyonalizm (akılcılık, akliye) deniyor. Yoksa günlük anlamda kullanıldığı biçimiyle bakılırsa, İslâm'ın da rasyonalist (akla uygun anlamında) bir düşünce tarzından yana olmadığını söylemek mümkün değildir.

Fakat burada bile, rasyonalist düşünce tarzına bazı sınırlar getirildiğini belirtmeliyiz. Şöyle ki, mücerret bir teknik meselenin rasyonel boyutlar içinde ele alınması durumuyla fıkhı (hukûkî) bir meselenin aynı boyutlar içinde ele alınıp alınamayacağı meselesi birbirinden ayrı konulardır. Bir binanın inşa edilmesinde malzemeden, emekten vb. yapılacak gerekli tasarruflarla o binanın ortaya çıkan İması, bu hususta rasyonalist bir düşünce tarzını gerekli kılar, rasyonel hesap yapılmadığında israf edilmiş olur ki, dinin bir başka hükmüne aykırı hareket edilmiş olur.

Fakat, asıl, fıkhı konularda rasyonalizme getirilen sınırlar önemlidir. Bir görüşe göre, fıkıhta kıyas usulü rasyonalist bir tutumdur. Fakat kıyasın sınırlan nasslarla mukayyettir. Muhakeme yoluyla varılacak bir netice herhangi bir nassın hükmüne aykırı ise, orada kıyasa yer verilmez. İmam-ı Azam, uyguladığı kıyas usulü hakkında kendisine sorulduğunda, taharet, miras, namaz ve oruç konularında getirdiği misallerle kıyasın sınırlarını kesin biçimde çizmiştir;- Meselâ taharetle ilgili olarak sorarlar : Bevl mi pistir meni mi? Bevl, derler, İmam-ı Azam cevap verir: Ben de öyle biliyorum, fakat aklıma göre hareket etseydim bevl çıktığı zaman gusül, meni çıktığı zaman abdest icap eder derdim.

İmam-ı Azam in getirdiği diğer misaller de, rasyonalist düşünce tarzının ancak nasslarla kayıtlı olduğunu, nassların dışına çıkılamayacağını göstermektedir.

Öyleyse "akılcılık" (rasyonalizm) nedir? Akılcılık bilginin kaynağını akla dayandırarak izah eden felsefe görüşüdür. Bu görüşe göre, bilginin kaynağı akıldır. Aklın dışında, bir başka kaynak yoktur. Bu görüşü uç noktalarına kadar götürdüğümüzde "tanrı fikri"nin de akıldan çıktığı, dolayısıyla dinin insanoğlunun bir icadı olduğu sonucuna ulaşmamız gerekecektir. Akılcılığın, "akla uygun" düşen sonucu budur. Her ne kadar "rasyonalistler" bu sonuca ulaşmak niyetiyle yola çıkmamış olsalar da, bu sonuç onlann amaçlamadığı hâsıla arasında yerini almaktadır. Rasyonalistler, bilginin kaynağı olarak aklı referans gösterirken, bilginin insan aklına doğuştan (tanrı tarafından) yerleştirilmiş olduğunu ima etmek istiyordu.

Bu durumda, İslâm'ın akıla bir din olduğunu söylemek doğru olmayacaktır. İslâm'ın hükmünün akla as gun olduğunu söylemekle, onun akılcı (rationabsu duğunu söylemek, anlatılmak istenen düşünce ‘ mmdan birbirinden farklı hususlardır. Bu yönüyle  felsefedeki anlamıyla rasyonalizm (yani bilginin kaynağını akılda arayan görüş tarzı) İslâm'ın yalnız dışına düşmekle kalmıyor, aynı zamanda ona zıt bir düşünce tarzını dile getiriyor.

İslâm'ın hükmünün akla uygun düşmesiyle, İslâm'ın akıla olmaması arasındaki farkın ayırt edilememesinde, rasyonalizmin Batı'da, Hıristiyan dogmatizmine karşı kullanılmasının da payı olsa gerektir. Hıristiyan din adamları bazı "bilimsel verileri" reddederek dünyanın yuvarlak olduğunu, güneşin çevresinde döndüğünü ileri süren görüşü (Kopernik vb.), dine aykırı saymışlardı. İslâm dünyasında buna benzer vakıalarla karşılaşılmadı. Dolayısıyla İslâm'ın akılcı olduğu sanıldı. Oysa İslâm ne rasyonalisttir, ne pozitivisttir, ne de başka bir felsefe görüşüne indirgenebilir.

Akılcılığın (rasyonalizmin), mefhumu muhalifi akıl- dışıcılıktır (irrationalisme). Fakat buna bakarak öyleyse İslâm akıldışıcı (yani irrationalistetir) demek de doğru ve mümkün değildir. Bir hadis-i şerifte belirlendiği gibi, İslâm'da belki aklı aşan hüküm vardır, fakat akla aykırı hüküm yoktur.

Şuraya geliyoruz:felsefeye özgü terimlerle İslâm'ın yerini belirleyemeyeceğimiz gibi, izm'lere İslâmî düşünce tarzı içinde bir yer biçmeye çalışmak da abes bir çaba olacaktır. Geniş anlamda tüm izm'leri akılcı bir başlık altında toplamak mümkün olsa bile buradan İslâm'ı tanımlamaya yol bulamayız. Çünkü İslâm kendini Vahiyle tanımlar, felsefe görüşleriyle değil.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Kafa Karıştıran Kelimeler
Devamını Oku »

Osmanlı'da Şeyhülislam

Tanzimat'tan sonraki Osmanlı devlet teşkilât ve rejimini inceleyen bazı yazarlarımız, Osmanlı Devletinin siyasî yapısına Avrupalı bir yazarın Hristiyanlığa ve bir Avrupa devletine baktığı tarzda bakıp ona göre bir değerlendirme yapmaya çalışıyor. Bu bakışla farklar tespit edilebilir ama değerlendirme yapılamaz. Osmanlı devleti İslâmî esaslara dayanan bir devlet olduğu halde, devlet başkanının padişah sıfatıyla cismanî, halife sıfatıyla da ruhanî yetkiyi şahsında topladığı söyleniyor.

Halbuki İslâm düzeninde bu iki yetki birbirinden bağımsız değildir, bu iki yetki veya iktidar tek bir vücut halindedir. Osmanlı devletinde şeyhülislâmlık makamı da, devlet içinde ayrı bir dinî otoriteyi temsil etmez. Bu makam yapılan kanunların şeriata uygun olup olmadığını inceleyen bir danışma organından başka bir şey değildir (günümüzde, dar anlamda, bir tür anayasa mahkemesinin işlevi). Aksi halde, kendi başına kanun yapma yetkisini haiz olurdu ki, şeyhülislâmın böyle bir yetkisi yoktur.

Kaynak:

Rasim Özdenören-Kafa Karıştıran Kelimeler
Devamını Oku »

İnsanına Hareket Ahlakını Aşılayamamış Bir Millet Mağluptur

Sade bir harpten muzaffer çıkmak bir milletin kurtuluşu demek değildir. Böyle bir hareket, sonsuzluğa çevrilmiş ve sonsuzluğa yönelten irade ile yapılmışsa kurtuluş getirir. Bazen esaret ve felaket dediğimiz hâllar, sonsuzluk iradesine teslimiyeti bize sağlayarak, bize hareket ahlâkını getirici oldukları takdirde, kurtarıcı oluyorlar. “Ölüden diriyi, diriden ölüyü” çıkaran kudret, sefaletlerimizden kurtuluşumuzu, bahtiyarlıklarımızdan ve en parlak emellerimizin gerçekleşmesinden de, gerçek musibetleri ve felaketlerimizin devasız olanlarını çıkartabiliyor.

Ancak şunu unutmayalım ki, felaketlerimizi kendimiz hazırlıyoruz. Harekete geçerken belli gayeler tasarlıyoruz ve hareketin bizzat kendisini bir vasıta halinde küçültüyoruz. Artık isterse davranışımız din için, devlet için veya ailemiz için olsun; bu Allah’ın unutulması demektir. Hareketlerimize Allah’ın iştiraki burada bitmiştir. Hesaplarımızı bu realitelerin en mahir muhasebe projeleri yapmasını bilenlerden öğrenerek yaptıktan sonra, ancak varacağımız muayyen gayeleri hedef tutarak yürütmeye başlıyoruz ve etraftan mahir bir kaptan arayıp buluyoruz.

“Bize kuvvet lazım, bu kaptan bu işi başaracak kadar kuvvetlidir” diyerek onunla yola çıkıyoruz. “Her harekette bir iman hareketi bulunduğunu” ve her hareketin sonsuzluğa doğru yöneltilmesi lüzumlu olduğunu unutarak bir müddet ilerledikten sonra fırtınaya tutulmamak ve gemiyi kayalara çarpmamak kabil midir?

Cemaat sevgisiyle dolup taşmayanın, servetinden cemaate hayır bekliyoruz. Ahlâksızdan ahlâk feyzi, fedakârlık nedir bilmeyenden Allah telkini, millet yerine ferdi varlığını heykelleştirme hırsında olandan cemiyete selamet müjdesi bekliyoruz, fertlerden ve zümrelerden…

İnsanına hareket ahlâkını aşılayamamış bir millet, hangi servetle ve hangi zaferlerle çılgınlaşmış olursa olsun, hakikatin ve hiç şaşmak bilmeyen gerçek akıbetlerin asla yanılmaz hakemliğiyle, mağluptur, perişandır ve şaşkındır. Böyle bir cemiyet fertlerinin hepsi de bedbaht, hepsi de muzdarip oldukları gibi, kâh bir vehimden zafer ifadesi çıkarırlar; kâh muzaffer olduklarına herkesten önce kendi hasta ve mefluç ruhlarını inandırmak için başkalarına saldırırlar. Kırarlar, devirirler. … Bir kere de sonsuzluğa götüren yol tıkandı mı şerirler, hakkı kollarıyla kararlarında, genç nesiller hayatın manasını zavallı bedenlerde, din satıcıları Allah’ı kendi seslerinde ararlar. Hoş veya boş vakit geçirmek emel olur.

Kaynak:

Nurettin Topçu-Yarınki Türkiye
Devamını Oku »

Bir Eser Okunacağı Zaman Dikkat Edilmesi Gereken Husus

Bir Eser Okunacağı Zaman Dikkat Edilmesi Gereken Husus

Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvela: Men kâle, ve li-men kâle ve Limâ kâle ve Fima kâle. Yani: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş? Olan bir kaideyi esasiyeyi, nazan itibara almalı. Evet, kelamın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatap, maksad ve makam. Yoksa, her ele geçen kitap okunmamalı, her söylenen söze kulak verilmemeli. Mesela: Bir kumandanın bir orduya verdiği "arş" emriyle, bir neferin "arş” sözü arasında ne kadar fark vardır. Birincisi, koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelam olur İkincisi, belki bir neferi bile yürütemez.


Zübeyir Giindüzalp, Konferans, sh. 21-22
Devamını Oku »

Harf İnkılabı ve Türki Cumhuriyetler

Harf İnkılabı ve Türki Cumhuriyetler

Harf ınkilabının halkın irade ve isteğine dayandığını söyleyebilirmiyiz;

Ebuzziya: Harf gibi eğitimin, kültürün temeli sayılan şekli kaldırmayı halkın isteği olarak ortaya atmak tamamen uydurma ve iftiradır. Olamaz. 0 kadar ki, insan bir evde senelerce oturunca evin damı akar şu olur bu olur onu bile değiştirmeyi kolay kolay göze alamaz ayrılamazken, harf gibi bizim bin senelik kültürümüzün temelini değiştirmeyi halk hiçbir zaman düşünmemiştir.

Bu doğrudan doğruya Atatürk'ün emrinin neticesidir. İtiraz ufak tefek oldu. Neden daha büyük itirazlar olmadı? Atatürkün karizmasından. Ama maalesef büyük felakettir. Atatürk bunu yaparken o zaman ki memlekette okur yazar ade­tinin azlığından yola çıkarak bunu çoğaltmak yolunu tutmuştu. Ancak üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta var: 1925'te yapılan istatistikte okur yazar adeti yüzde 10-12 gibi bir rakam gösterilir. Bu tamamen uydurmadır. Neden? Çünkü okur-yazar diye söylüyor. Eski yazımızda okumak başkadır, okumayı yazmayı bilmek başkadır. Kur'anı Kerim'i okumayı bilmeyen Anadolu- da o devirde yok gibidir ama bunlar okumayı bilen insan olarak istatistiklere yazılmamıştır. Hatta harfleri değiştirmede mesnet teşkil etmesi için düşük göste­rildiği muhakkaktır. O zaman Anadolu da gazeteler birkaç yerde çıkıyor. İstanbulda 8-10 gazete var. Ve bunların yekünü 300-400 bini rahat bulurdu. Demek ki nüfusunun tamamı 1 milyon olan İstanbul'da gazeteler.400 bin satıyorsa bu­nun hepsi İstanbul değil Anadoluya da gittiği düşünülür ve bir gazeteyi en az 10 kişinin okuduğu hesap edilirse o devirde okuma bilenlerin sayısının hiç de az olmadığı ortaya çıkar.

Harf inkılabını getirdikleri ve götürdükleri ile değerlendirir misiniz. Bu değişiklikten kültürümüz ne kazanmıştır?

Ebuzziya: Harf inkilabı hiç birşey getirmemiştir sadece götürmüştür. Çünki, harfin, imlanın şekliyle bir memleketin ilerlemesi olmaz. Bir memleketi ilerleten yükselten eğitimin metodudur. Bizde de malesef bu tamamen yanlış anlaşılmış harflerin şeklini değiştirirsek bu iş yürür denmiştir.

Bizim eski yazı dünyanın en kolay yazılan en kolay okunan yazısı idi. Dünyanın en güç yazısı ise Japon yazısıdır. Öyle olduğu halde dünyadaki en kuvvetli memleketlerden biri Japonyadır. Japonya bin senelik kültürünü bozma­mak için o yazısını muhafaza etti. Çin, bizden ileridir yazısı aynı derecede güçtür. Kiril yazısı kullanan Rusya daha düne kadar dünyanın en güçlü devleti idi. Yunanistan yine Kiril kullanır, teknik ve kültür bakımından bizden bal gibi ileridir. Demek ki bu harfle değil sistemle ilgilidir.

İstasistiklere dikkat ederseniz bütün okuma yazma seferberliklerine, millet mekteplerine rağmen 1955 lerde okuma yazma adedinin 1925 lere nisbetle ancak yüzde 2-3 arttığını görürsünüz. Dolayısıyla bu inkilap memlekete zarardan başka hiçbir şey vermemiştir. Çünkü o zaman 25 milyon ümmi oldu. (Memlekette harflerimizi değiştirdiğimiz zaman kaç tane latin alfebesini bilen vardı? Galatasaray mezunları, Papaz mektepleri mezunları, bir de ailelerin kendi gayretleri ile çocuklarına latin alfebesini öğretenler, 25 milyonda bu olsa olsa 100 bin kişiyi ya bulur ya bulmazdı. Şimdi burada en büyük zarar Balkan Har­binde, arkasında. Cihan ve İstiklal harblerinde memleketin aydın sınıfı subay olarak cepheye gittikleri için onlardan büyük zaiyat oldu. Harplerin sonunda kim kurtuldu. Harpler sırasında 50-60 yaşında olan hakikaten Osmanlı kültürü ile yetişmiş insanlar bunların da içinden latince bilenlerin sayısı parmakla göste­rilecek kadar azdı. Bir anda ümmi oldular.

O zamanki gazetelerin koleksiyonlarını karıştırın, 16 punto ile yazılmış yazılar var. Tefrika kalktı, makale kalktı ve bu aylarca sürdü. 1930-32 yıllarında bir kitap 300 adet basılırsa sevinilirdi. Ben o zaman Ebuzziya Matbaasını idare ederdim 1933'de 500 kitap basıldığında "Aman Allahım 500 kitap basıldı" diye sevinilirdi. Ermeniden dönme Müslüman Semih Lütfî, küçük cep kitapları çıkartmaya başladı ve baskılar 1000'e doğru yükseldi ancak 1933 yılında.

İkincisi 1930 yılında Şikağoda yapılan bir Göz hekimleri Kongresi' nde bir Alman fevkalade enteresan tebliğ vermiştir. "Niçin gözlük kullanılıyor?" diye yaptığı araştırmasında Latin ve Kiril alfabesiyle yani tek tek yazılan harflerle yazanların arasında gözlük kullananların sayısı 40 yaşından sonra yüzde 85 Arap harfleri kullanan memleketlerde okur yazarların 40 yaşından sonra gözlük kullanma oranı ise yüzde 15. Adam sebebini buluyor. Tek tek harfli alfabe kullanan memleketlerde göz evvela harfleri görüyor yanyana getiriyor ve ondan sonra okuyor. Arap harflerinde klişe olarak okuyor. Arap harfleri en kuvvetli stenoya faiktir. Neden? Çünkü steno Arap harfi kadar çabuk yazılır ama her stenoyu yazan adamın kendisine göre usulü vardır. Bir stenoyu yazan öbür stenoyu okuyamaz. İkincisi o stenoyu yazan adam sonra onlara okunur yazıya çevirmesi lazım. Eski yazıda bu yok herkes yazar herkes de okur­du. Hele yazmayı kaidesine uygun bir şekilde öğrenmiş, hüsnü hat dersi almış ise okunmamasının imkanı yok. Bu kadar kıymetli şeyleri ayağımızla teptik.

Geri dönmekte mümkün değildir. Ama Orta l'den itibaren eski yazımızı mecburi ders olarak koymak elzemdir. Bu bizi bütün eski eserlerimize ulaştıracağı gibi Ortaasya’daki Türkler'le de irtibatımızı sağlamak imkanı vere­cektir.

….Türkiye'deki harf İnkılabının sadece maarif için yapıldığı söylenebilir mi?

Ebuzziya: Sadece maarif için yapılmıştır.

İstanbul basınını susturmak gibi bir gaye…

Ebuzziya: Zaten Takriri Sükun kanunu vardı. Harf inkılabı öncesinde­ki gazetelere bakarsanız hiçbir tenkit yoktur, muhalefet imkanı yoktur. Dolayısıyla susturacak gazete kalmamıştır. Takriri Sükun harf inkılabından biraz sonra kaldırılır çünkü inkilap sonrası gazete tirajları 300-500'e inmiştir. Ondan önce umumi yekûn 300 bini aşkındı. Bizim Tevhidi Efkar eski yazıyla en  yüksek tirajı yakalamış gazetedir 1925'te 45 bin. Takriri Sükun ile kapatıldı.

Sovyet mahkumu Türkler tek alfebe ile idare edebilirler mi?

Ebuzziya: Fevkalade önemli konu. Çünkü Latin alfabesi telaffuza göre  yazılan alfabedir. Türk aleminde imla yüzde 95 bir imladır. Ama telaffuzu fark  eder. Mesela vatan kelimesi vay, tı, nun harfaleriyle yazılıyor. Biz burada vatan diye okuyoruz. Ozbekler, vitin diye okuyor. Özbek onu vitin diye yazdığında vatan demek istediğini nerden anlayacağım?.

Şimdi Kiril alfabesini bırakmaları şart. Türkiye ile irtibat için Latin alfabesi de zaruri. Ama benim korkum aradaki kök bağın kopmasıdır. Birbirimizin ne dediğini anlamayacağız. Herkes telaffuzuna göre yazacak. Benim gördüğüm tek çare, bizimle beraber bütün Türk aleminin okullara derhal Eski Türkçe dersi koyarak birliği muhafaza etmesidir. Yoksa Türk birliğinin kaybolması yüzde yüzdür. Büyük hatadır. Çift alfabe bilir hale getirmek zaruridir.

Türkiye'de lisan konusunda mutabakat sağlanamaması Türk dünyasına yansıması nasıl olacaktır?

Ebuzziya: Rahmetli Suat Hayri Ürgüplü den dinlemiştim, hatıratım ya­zıyordu bu kısmını koydu mu bilmiyorum. Suat Hayri Ürgüplü, Başvekil sıfa­tıyla Rusya'ya ziyarete gitmişti. Politbüro'da Aliyes isminde bir görevli bir fırsa­tım bulup Suat Hayri'ye 'Allah aşkına bu yaptığınız çılğınlık nedir" diyor ve de­vam ederek "Atatürk Türklüğe en büyük zararı verdi Harfleri değiştirerek ara mızdaki irtibatı, kopardı. Şimdi siz Türkçeye acayip acayip uydurma kelimeler sokuyorsunuz,radyonuzu köşe bucak sakınarak dinlemeye çalışıyoruz. Türkiyeden haber alalım diye hiçbir şey anlamıyoruz nedir bu yaptığınız?" Nitekim bu uydurukcacıların ekserisi Rusya'nın tesirinde kalan ve bazısı ajan olarak çalışan kişilerdir. Gaye Türk birliğini dağıtmaktır.

Nurullah Ataç, Ulus’ta uydurukça dolu yazılarını yazarken gazetenin tirajı 3-4 bin kadardır. Nurullah Ataç'ı okuyan 300 kişi ya var ya yoktu. Ulus'un  Nihat Erim idaresinde DP zamanında yayınlanırken şöyle bir ilanı vardı: Yeni bir tefrika ilanı '’Merak etmeyin bu herkesin anladığı Türkçe ile.” O zaman  herkes gülüp geçiyordu bu uydurukcuya ama TV çıkınca tekrar ede ede kul­lanılır hale getiriliyor. Bu Türkler'e karşı bir sabotajdır. Hepsi ajan demiyorum katiyyen ama tesir altında kalıp sonda da adi bir taassupla devam ediyorlar.
Devamını Oku »

Tarihi Eser Kaçakçılığı

Tarihi Eser Kaçakçılığı

Tanzimat Fermanı ve 30 yıl sonrada Islahat Fermanı'nın hazırlanmasında büyük rolü bulunan İngiliz Sefiri Lord Stradford,yakın tarihimizde çok  önemli bir isimdir. Bir de Layard var. bizim tarihimizle meşgul olan bu iki  İngiliz sefirine dikkat etmeleri lazım. Çünkü soygun bunlarla başlıyor.

Lord Stradford, İş Bankası'nın yayınladığı hatıralarında: "Bu imaratorluk bir yamalı bohçadır, her tarafından dağılıyor, çözülüyor. Kim ne koparırsa  kârdır. Bulduğunuz her şeyi alın, ne yaparsanız yapın. Avrupa müzelerine taşıyın. Çünkü ziyan olacak" diyor.

Bu Lord, Bodrum'daki meşhur Karya Kralı'nm mezarım kaçıran,Maselyum alınlığını götüren kişi. Onun çırağı olan Layard da Ninova’yı soyan adamdır. Bugün British Museum'u teşkil eden büyük kolleksiyonlar bu ikisinin gayretleriyle Türkiye'den soyulup götürüldü.

Vaktiyle bu eserleri, bilhassa camileri, değer koyarak satmışlar. Rahmetli hattat Necmettin Okyay, Ayasofya Camii’nin minaresinin satıldığını söylerdi. Bu minareyi Sultanahmet şekercisi almış, şeker deposu yapmış. Şeker çuvallarını oraya koyarmış.

En büyük satış, en büyük tahrip de Cumhuriyet devrinde olmuş. Bu devirde Anadolu yakasındaki mevcut vakıfların büyük bir bölümü satılmış. Mesela, Üsküdar’da Sinan'ın orta yerde duran o koskoca hamamı satılmış.

Süleymaniye ve Yeni Cami'ye ve bir çok camiye "şu değeri var" diye  fiyat biçmişler. O değerleri tesbit eden kişiyi tanırım. Şakir Çetiner Şimdi vefat etmiştir. O anlatırdı. Nitekim Süleymaniye caminin hamamı satılmıştır, bu gün şahıs malıdır.
Devamını Oku »