Tarihi Eser Kaçakçılığı

Tarihi Eser Kaçakçılığı

Tanzimat Fermanı ve 30 yıl sonrada Islahat Fermanı'nın hazırlanmasında büyük rolü bulunan İngiliz Sefiri Lord Stradford,yakın tarihimizde çok  önemli bir isimdir. Bir de Layard var. bizim tarihimizle meşgul olan bu iki  İngiliz sefirine dikkat etmeleri lazım. Çünkü soygun bunlarla başlıyor.

Lord Stradford, İş Bankası'nın yayınladığı hatıralarında: "Bu imaratorluk bir yamalı bohçadır, her tarafından dağılıyor, çözülüyor. Kim ne koparırsa  kârdır. Bulduğunuz her şeyi alın, ne yaparsanız yapın. Avrupa müzelerine taşıyın. Çünkü ziyan olacak" diyor.

Bu Lord, Bodrum'daki meşhur Karya Kralı'nm mezarım kaçıran,Maselyum alınlığını götüren kişi. Onun çırağı olan Layard da Ninova’yı soyan adamdır. Bugün British Museum'u teşkil eden büyük kolleksiyonlar bu ikisinin gayretleriyle Türkiye'den soyulup götürüldü.

Vaktiyle bu eserleri, bilhassa camileri, değer koyarak satmışlar. Rahmetli hattat Necmettin Okyay, Ayasofya Camii’nin minaresinin satıldığını söylerdi. Bu minareyi Sultanahmet şekercisi almış, şeker deposu yapmış. Şeker çuvallarını oraya koyarmış.

En büyük satış, en büyük tahrip de Cumhuriyet devrinde olmuş. Bu devirde Anadolu yakasındaki mevcut vakıfların büyük bir bölümü satılmış. Mesela, Üsküdar’da Sinan'ın orta yerde duran o koskoca hamamı satılmış.

Süleymaniye ve Yeni Cami'ye ve bir çok camiye "şu değeri var" diye  fiyat biçmişler. O değerleri tesbit eden kişiyi tanırım. Şakir Çetiner Şimdi vefat etmiştir. O anlatırdı. Nitekim Süleymaniye caminin hamamı satılmıştır, bu gün şahıs malıdır.
Devamını Oku »

Lozan ve Petrol

Lozan ve Petrol

Üstadım, efendim, rahmetli "Şeyh ül Muharririn" Refi' Cevad Ulunay Lozan Konferansı sırasında oradaymış... Fakire bizzat anlattı... Bir gün İsmet Paşa, Dr. Rıza Nur aracılığı ile kendisine şifahen şöyle bir mesaj göndermiş. "Refi’ Cevad Bey bize muarızdır (karşıt) biliyoruz... Ama bu bir memleket meselesidir, kendisinden bir ricamız var... İngilizler'e yakınlığı dolayısı ile onların fikirlerinden haberdardır.... Acaba sulh için fedakarlık yapacaklar mı? Musul mes'elesinde direnmede tereddütlüyüz. İngilizler nasıl bir tavır takı­nacaklar bize bildirebilir mi?" demiş. Mesaj tabiyatı ile Dr. Rıza Nur aracılığı ile Refi' Cevad Beye ulaşmış... Soyadı Kanunu’ndan sonda adı "Ulunay" olan ve yakın zamana kadar pek çok kişinin yazılarını eski Milliyet'te zevkle okuduğu Refi Cevad Bey, İsmet Paşanın bu arzusunu kendi deyimi ile memleket açısından olumlu bulmuş ve İstanbuldan tanıdığı Rumbolt ile görüşmüş... Rumbolt O'na, "Majestelerinin hükümeti hangi şartlar altında olursa olsun sulh yapmak istemektedir..." demiş. Bunun üzerine Refi Cevad Bey koridorda acele Rıza Nur Beyi bularak durumu iletmiş ve "Aman direnin Musul petrollerini kaçırmayalım... İngilizler yorgun..." demiş. Demiş ama lafını kimseye dinletememiş.... İsmet Paşa tarihe geçen ağırlığı ile meselenin anhasını minhasını kavrayamamış... Ünlü "Lozan kahramanı" Musul petrolleri üzerindeki hak­larımızın, sıcak sulara inmiş Kuzey Buz Denizinin dağlan gibi eriyip yok olduğunu görememiş...

Şimdi Efendim! başta Sayın İnönü'nün oğlu İkinci İnönü olmak üzere, Türkiye'de yaşayan her Türk; sabahlan işine giderken, arabasına koyduğu ben­zinin her damlasında, “İsmet İnönünün" Lozan macerasını hatırlasa yeri değil­mi?

İşte size Lozan'la ilgili, kayıtlara geçmemiş, gizli kalmış, konferans binasımn koridorlarında kaybolmuş bir hatıra...

Lozan dendiğinde "petrol" hatırlansa doğrudur bence... Zira hem o zaman, hem bu zaman Ortadoğunun en büyük çilesi bu "taş yağından" geliyor... Keşke çıkmasaydı da bunca ahali-i Müslimin, bunca kınma, kesime uğramasay-dı...

İstanbul'da Kadıköy'de, Moda burnundan az ötede bir köşede, eskiden iki katlı, şirin, ağaçlıklar içinde bir yapı vardı... Şimdi yıkıldı, yerine sırnaş, yılışık apartmanlar yükseliyor...

Burası Lozan Kulübüydü...

Bütün Halk Partililer orada toplanırdı... Eskisi yenisi, devletlisi devlet­sizi... Düşmüşü kalkmışı... İyisi kötüsü...

İsmet Paşa her yıl Lozan gününde oraya gelirdi... Hatıralar anlatmak için... Fakir de peşini bırakmaz resmini çekmeye çabalardım.

Ah... Ne olurdu... Şimdiki aklım olsaydı da Paşaya bir çift soru sorsaydım...

Paşa, deseydim... Kuveytte petrol kuyularını İngilizlere kaptıran Mahmut Şevket Pasa'dan ne farkın var... Acaba dışarda benzin kaç para biliyor musun? Ey "Lozan"ın ulu kahramanı... Ey "Türkiye Cumhuriyetinin" Misakı  Milli Paşa'sı...

Acaba Paşa bana cevap verebilir miydi?

Yoksa o vakitler yaptığı gibi gidip dünürü, armatör Sohtorig'in Maltepe’deki yalısından, Marmara'nın o zaman henüz kirlenmemiş sularına ’'Çivileme” yapmayı mı tercih ederdi...

Dinince dinlensin... Hey "ulu kahraman..." hey...

Nezih Uzel- Zaman, sh. 3
Devamını Oku »

İsmet Bozdağ ''Gazi ve Latife'' Kitabından Bölümler

İsmet Bozdağ ''Gazi ve Latife'' Kitabından Bölümler

Artık Mustafa Kemal Paşa iyice bezmiş, uğraşmaktan yorulmuştu. Bir çok akşamlar, Çankaya'ya da gitmiyor. Ziraat Okulundaki dairesine çekilerek arkadaşları ile sohbet ediyordu. Latife ile pek az karşılaşıyorlar, elverdiğince az konuşuyorlardı. Bu tedirgin ve çekingen düzen, sıcak bir ağustos gecesinde altüst oldu. Mustafa Kemal Paşa, yemeği dışarda yemiş, köşke geç dönmüştü.  Çankaya'nın kapısı önünde genç subaylar ve askerlerle konuşuyordu. Onlara ' sorular soruyor, aldığı karşılıklarla zeka ve bilgilerini yokluyordu. Birden Latife, üst katın balkonunda göründü. Ateş püskürttüğü her halinden belliydi:

-Kemal, buraya gel! Mahalle arkadaşlarınla yarenlik bitti şimdi asker­lerle mi içli dışlı oluyorsun? Buraya gel diyorum! Gazi sustu! Latife sustu! Çankaya sustu! Her şey ve herkes sustu! Bu susuş, fitili yanan bir dinamitin ses­sizliğine benziyordu. Mustafa Kemal Paşa, ağır adımlarla içeri girdi. Çalışma odasına geçti. Telefonla, Salih ile Kılıç Ali'nin hemen buldurulmasını istedi, öfkesinden mosmor kesilmişti. Boğulacak gibiydi. İnsanların, nasıl cinayet işlediklerini şimdi çok iyi anlıyordu. Kanapeye uzandı. Bütün hayatı, bir uçtan bir uca gözlerinin önünden geçiyordu: "Hata ettim, -diye düşündü- Bu kadınla evlenmekle hata ettim! Bu, kadın değil, bir canavar! Kezzap gibi, kendisine de başkasına da zararlı bir mahluk bu! Oyun bitmeli artık!"

Madam Gaulis, Latife'yi dikkatle inceliyordu: "Apaçık görünüyor ki, diye düşünüyordu bu kadın, yumuşak ve akıllı bir eş... Mustafa Kemal Paşa gibi 1kontrol altına alınması güç bir kuvvet ve kudrete çarpmadan, çatışmadan onunla - birlikte yürümesini bilebilecek seyrek kadınlardan biri... Ama acaba hangisi, ilk önce kendisini karşısındakine kabul ettirebilecek!... Şu günlerde, çetin bir boğuşmanın içinde olsalar gerek....

Mustafa Kemal Paşa, Latife'yi dinlerken, hayatına değip geçmiş bazı ince kadınları, Korin'i, Mitti’yi, Mara'yı, Fikriye'yi düşünüyordu... Ne tuhaf bir rastlantıydı bu. Latife'de, Karin'in, yararlı olmak hevesi; Mitti'nin, sevecenliği, Mara'nın anlayışı, Fikriye'nin büyük saygısından bir şeyler vardı. Fakat bu kadınların hiç biri, karşısında dikilmemiş, isteklerine direnmemişlerdi. Mustafa Kemal Paşa bugüne dek, her istediğini her zaman almasını bilmiş, engelleri aşa­bilmişti de, ilk kez, bu çitlenbik gibi ufak tefek kızcağız direniyor, son ölçüde saygılı görünerek mesafe koyuyor, aradaki mesafeyi kapatmayı, evlilik şartına bağlıyordu.

* * *

Latife, gözlerini yere kaydırarak konuştu;

-Annemle babamı Çankaya'ya çağırdığım zaman, ne olmuştu? Siz beni boşayamazsınız!....

Mustafa Kemal Paşa hayretle Latife'nin yüzüne bakıyordu; -Boşayamaz mıymışım? Neden boşayamayayım?

-Çünkü, Mustafa Kemal Paşasınız! Çünkü, Cumhurbaşkanısınız'.Çünkü bütün yurda ve dünyaya, boşanma sebeplerinizi açıklamak zorun­dasınız!... Latife baklayı ağzından çıkarmıştı. Gazi, Latife’nin neye güvendiğini öğrenince adeta zorla gülümsedi:

-Hiç kimseye, hiç bir şeye açıklamak zorunda değilim. Yeter ki boşanmaya karar vermiş olayım. Şu zilin düğmesine basarım; genel sekreterim Tevfik beyi (Bıyıkoğlu) çağırırım. Anadolu ajansına iki satır yazı not ettiririm: "Gazi, Latife hamından ayrılmıştır" derim, olur biter...

Salon, kısa zamanda dağıldı. Yalnız Salih (Bozok), Kılıç Ali, Başyaver Rusuhi, yaver Muzaffer, bir de Rize Milletvekili Rauf kalmıştı. Az  sonra Mustafa Kemal Paşa'nın dairesinden Latife'nin sesi çın çın ötüyordu. Çılgınca şeyler söylemekteydi:

-Yol boyunca kadınları boynuna sarılıp öptüğün yetmedi de, şimdi de  Ordu Kumandanlarının kanlarını mı baştan çıkaracaksın!... Utanmıyor musun?.. -Sus, diyorum, sus!.. Elimden bir kaza çıkacak!..

-Susmayacağım! Dünyanın sonu olduğunu bilsem, yine susmaya-cağım!... Bıktım artık bunlardan, bu rezaletlerden!

-Sus diyorum Latife!.. Sabrımın sonuna geldim!...

-Susmuyorum... Öldürecek misin?.. İşte buyur, öldür!.. Susmayacağım!

İsmet Bozdağ,Gazi ve Latife
Devamını Oku »

Din İşi Mi,Devlet İşi Mi ?

Din İşi Mi,Devlet İşi Mi ?

Müslüman kendi basit, yalınkat isteğini batılı biri sana belki rahatça anlatabilir ama, sonradan ba­tılılaşmış insana aynı rahatlıkla anlatması o kadar kolay değildir.

Batı insanı, İslâm’ı reddederken bilinçli bir tutum içindedir. Batılılaşmış insanın tutumuysa, sadece bir kör inanç halinde belirmektedir. Batılı, neyi, niçin reddettiğinin bilincindedir. Batılılaşmış insansa sade­ce anlamadığı için reddetmektedir. Fakat anlamak için en küçük bir heves belirtisi de göstermemektedir.Batılılaşmış insanın zihniyetinin temelinde, dinle dünya işlerinin birbirinden ayn olduğu hususunda değişmez bir ön yargı vardır. Onun bu kuruntusudur ki, olayı anlamasına engel olmaktadır.

Durum ayrıca batılılaşmış insanın zihni karışık­lığıyla ilgili bir hadisedir. Bu insanın öncelikle İslâm hakkında fikri yoktur. Bu bir yana, hıristiyanlığı da bilmez. Dahası, batı âleminde «din» denildiği zaman sadece hıristiyanlığm murad edildiğinin farkında de­ğildir. Bunun farkında olmadığı için de, batılılar din­ den bahsedince, bunu bütün dinleri kapsayıcı bir ger­çeklik sanır. Bu yüzden anlamını kavrayamadığı bu gerçekleri, bilmediği İslam’a uygulamaya kalkışır ve sonuç olarak da şaşırıp kalır.

Öyleyse "Miislümanca" olanın "dini" olanın ne anlama geldiğine bakmak gerekir. Acaba bir Müslüman için dini olmayan, dini sayılmayan bir görev olabilir mi?

Günümüzde bir Müslümana onun dini görevlerini hatırlatmak, adeta dini görevlerimizin bu dünya ile ilgisi bulunmayan, daha doğrusu bu dünyamn dışında kalan bir takım işlerle meşgul olmasını söylemek gibi bir anlama gelir olmuştur. Kendisine "dini görevleri" hatırlatılanlar da, durumu böyle algılamak­ladırlar.

Oysa Müslümanın gerek bu dünya için çalışmasının, gerek öte dünya için çalışmasının dinin hükümleriyle sınırlı bulunduğu kavranacak olursa, bir müslüman için dini olanın dışında bir görev bulunamıyacağı kolaylıkla anlaşıla­bilir sanırım.

Acaba bir Müslümanın sokakta takındığı tavır mı dinin dışındadır? Yoksa tırnağını keserken mi dinin dışında bir iş yapmaktadır? Otururken, kalkarken (örtünürken, günlük ekmeğini kazanırken, uyurken, uyanırken, yemek yerken,susarken, konuşurken, savaşırken, temizlenirken, velhasıl en küçük ayrıntısından en hayati işlerimize kadar hangi amelimizde dinin emirleri dışında bulunabilir ve hangi işimizi dinî saymayabiliriz?

Dini görevlerimiz" diye söylenen bu sakat söz Batılı düşünce tarzının Müslümanların hayatındaki çarpık yansımalarından biridir. Batı aleminde, bu günkü Batı kültürü içinde buna benzer ayrımlar yapmak artık tabii hale gelmiştir. Bilimle din, ahlakla din, hukukla din hep ayrı ayrı mütalaa edilmekte­dir. Hatta bilim ahlakı ile din ahlakı gibi ayırımlar bile yapılmaktadır.

Oysa bu ve buna benzer her türlü ayrımın İslami bağlamda yeri olmaya­cağı bellidir. Bilim ahlakını din ahlakından ayrı tutmaya titizlik gösteren Batı kültürü, bugün öyle bir "bilim" geliştirmiştir ki, bu bilimin hasılası diye bakılan "teknoloji" tabiatı tahrip etmeye yönelirken bilimin kendisi de dini telakkiye muhalif olmayı adeta varlığının temel hikmeti diye kabul etmektedir.

Bizim dini görevimiz nedir? "Dini görevlerimiz" diye konuşanlar, belli ki, bununla sırf ibadetlerimize ilişkin hususları kastetmekte, diğer muamelelerimizle ilgili hükümleri bunun dışında tutmak istemektedirler. Böyle bir ayrımın  ancak Batı'nın "secular" telakkisine uygun olduğunu tekrarlamaya gerek yok.

Aslında bu gün bizim belki de en önde gelen "dini görevimiz" dini hükümlerin bize kazandırdığı zihniyeti, telakki tarzını her şeye hakim kılmaktır. Yani bugün cari bulunan "bilimsel zihniyeti" esas kabul edip bu zihniyetle dine bakmak değil, fakat bilime, ahlaka, her şeye dinin bize kazandırdığı ve bu bakışı hakim kılmak başlıca görevimiz sayılmalı. Ayrıca dini, hayatın herhangi bir şubesi olarak değil, fakat bütün hayatı kapsayıcı bir fenomen diye görmek de dini görevimiz sayılmalı. Bir müslüman için dinin dışında sayılabilecek hiç bir görev yoktur.

Böylece bilim, ahlak, hukuk vb. her şey dine göre bir anlam kazanır yoksa din onlara göre değil....

Rasim, Özdenören, Denemeler, sh.34-35.
Devamını Oku »

İslam,Vasat Olanı Öngörür

İslam

İslam, vasat olanı öngörür. İki veya daha çok şeyin vasatisi (ortalaması) ile vasat olanı birbirine karıştırmamak lazım. Vasat (orta) kendi başına varlığı olan müstakil bir doğrunun adı iken; vasati, birden çok şeyin birbiriyle telif edilmesinden ortaya çıkan bir sentezdir. Ama böyle bir sentezle vasat olan şey hiç de birbiriyle tetabuk etmiyebilir. Vasat hemen hemen her zaman, bu sentezin dışında kalan bir yer işgal edebilir.

……

İslam'daki faiz yasağı, kendi dışındaki ölçüler hesaba katılarak veya o ölçülere nisbet edilerek konulmamıştır. Faizin yasak oluşu, İslam'ın öngördüğü diğer bütün hükümlerle birlikte mevcuttur. Ve bu hükümlerin tümü bir arada mütalâa edildiğinde öngörülmüş olan "vasat"ın mahiyeti anlaşılır. Şöyle söyleyelim; faizin haram, ticaretin helal kılınması, hiç bir zaman, kapitalizm ile komünizmin belli hükümlerinin sentezi olarak düşünülemez.

Komünizmde faiz yasağı varsa, bu basit olarak komünist sistemde özel mülkiyete, dolayısıyla özel ticarete yer olmaması mantığından çıkmaktadır. Keza kapitalizmde ticaretin serbestçe icra edilmesi, bu sistemdeki özel mülkiyet hakkının mantıki bir sonu­cudur. Öte yandan, komünizmde ticaret yapabilen kimse, sistemin tabiatı icabı elinde bulundurduğu ticaret metaını meşru olmayan bir yoldan edinmiş demek­tir. Dolayısıyla, faizle ticaret yapan kimse, sistemin kurallarına iki kere karşı gelmiş olmaktadır (hem ticaret yapması, hem faizli işlem yapması bakımından). Özel mülkiyete ve onun bütün sonuçlarına katlanmayı gerektiren bir sistemin (kapitalizm) ifratıyla; yağmurdan kaçanın doluya tutulması anlamında, bu aşırılıklara set çekme adına ortaya çıkmış başka bir sistemin (komünizmin) tefriti, bizi kaçınılmaz olarak bu iki aşırının telifine götürmez. Götürse, bulu­nacak yol "vasat" olmaz, belki vasatide kalır. Günümüzde, kapitalist ve sosyalist dünyalar, bu vasatiyi bulmanın çabasındadır, yoksa vasat olanı değil...

Şimdi mesela hastaların duasının kabul edileceğine dair bir vaat var diye, kimseden hasta olması için gayret sarfetmesini isteyemeyiz. Abes olur. Nice sıhhatli kimselerin yoldan çıkmasına da sağlıklarının yol açtığı bildirilmektedir. Demek ki mesele hasta veya sağlıklı olmada değil, içinde bulunduğumuz hal ne] olursa olsun, o hal içinde Allah'ın rızasını gözetebilmektedir.

Müslümanlara ilim emredilmektedir. Ama öte yandan bir Hadisi Kudside "Nice alim vardır ki onları ilim bozmuştur" denilmektedir.

Burada dikkat edilecek husus, bize emredilen herhangi bir hükmün, aynı zamanda mefhumu muhalifiyle de harekete mezun olup olmadığımızdır. Mesela Müslümanlara fakirlikten kaçınmaları emredilmektedir fakat biz bu emrini mefhumu muhalifine bakarak demek ki zengin olmak için çalışmalıymışız gibi bir sonuca varırsak, pek muhtemeldir ki, bir yanlışa düşeriz. Çünkü fakirlik korkusuyla cimriliğe düşmek, takvadan uzaklaşmak da mümkündür.

Elimizdeki araçlar bizim onu kullanış amacımıza göre bir değer kazanır. Musa Peygamberin asası da asaydı, sihir bazınki de... Ama biri bir emri yerine getirmek için kullanıyordu onu, diğerleri sihir için.

Keramet, mucize deynekte değil, onu kullanan adamda ve o adamın niyetlerindedir. Ama sen o deyneği sihirbaza benzemek, onu taklid etmek için kullanıyorsan ölçüyü, vasatı kaçırdın demektir. Yani sihirbaz deynek kullanıyor  diye senin deynek kullanmaman gerekmez. Sende deynek kullan, ama sihir yapmak için değil. Çünkü niyetin sihir yapmak içinse, eline illa deynek almak da gerekmez, bir şapkayla da yapabilirsin onu.

Mesele şudur: İslam'ın bir inanış ve yaşayış tarzı olarak bize öngördüğü hükümlerle amellerimizi icra ederken, bu hükümlerdeki hikmeti İslam'ın bütününü gözeterek anlamaya çalışmalıyız.

İslam'ın hükümlerini, gene İslam'ın emrettiği vasat'ı gözeterek uygula­malıyız. Bize bir hükmün uygulanmasında ne kadar katı olmamız emrediliyorsa o kadar katı olmalıyız; daha fazla değil, daha eksik de değil. Yoksa ifrata veya tefrite düşme tehlikesi önümüzdedir.

Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler,sh.129-132
Devamını Oku »

İslam Disiplini

islam Disiplini

İslam, kişinin özel çalışma, mülkiyet ve miras haklarını tanırsa da bu haklar, liberal, kapitalist ekonomide olduğu gibi sınırsız değildir. Din ve ahlak  kurallarıyla gereğinde İslam devletinin karışmasıyla bu haklar bir disiplin altında tutulur. İslam devleti basit bir devlet değildir. Kişinin temel haklarına dokun-masa da, o hakların kullanılmasını toplum yararına sınırlandırabilir, ona yön  verebilir. Zaten, müslüman, aldığı din ve ahlak ruhuyla kendiliğinden bu hakları  müslümanların ve insanlığın yararına kullanacaktır. Müslümanın kişiliği oluşurken onun ruhuna mutlak hak sahibinin Allah olduğu pisikolojisi yerleşe­cektir. Müslüman tüccar, metre veya arşınını, müslüman bakkal terazisini kul­lanırken, meleklerin olanı, olduğu gibi kaydettiğini ve Allah’ın kontrol ettiğini unutmaz. Bunu bilmeyen ve unutanlar varsa işte o zaman İslam devleti işe el koyar.

Sezai Karakoç, İslam Toplumunun Ekonomik Struktürü
Devamını Oku »

Kötü Bir Dünyada İyi Bir Müslüman Olmak

Kötü Bir Dünyada İyi Bir Müslüman Olmak

Kötü bir dünyada iyi bir Müslüman olarak kalınabilir mi? Bu soruyu şöyle de sormak mümkündür: İyi bir Müslüman kötü bir dünyanın şartlarını sineye çekerek yaşıyorsa halâ iyi bir Müslüman olarak yaşamakta olduğunu savunabilir mi?

Böyle bir soruyu sorarken akla gelebilecek şu ihtimali gözden kaçırıyor değilim: iyi bir Müslüman kötü bir dünyanın şartlarını sineye çekerek yaşıyorsa hala iyi bir Müslüman olarak yaşamakta olduğunu savunabilir mi?

Böyle bir soruyu sorarken akla gelebilecek şu ihtimali gözden kaçırıyor değilim: İslam'ın vahyedilmeğe başlandığı ilk yıllarda, Müslümanlar kötü bir dünyanın en kötü şartları altında en iyi Müslümanlar olarak kalabilmişlerdir.

Ne var ki, Asrı Saadet Müslümanlarının içinde yaşadıkları dünyaya karşı takındıkları tavırla günümüzde kendisine Müslümanım diyenlerin tavrı arasın­daki faik göz ardı edilmeyecek kadar Önemlidir.

Asrı Saadette kötü bir dünyada yaşayan Müslümanları iyi kılan hususla günümüzde kötü bir dünyada yaşayan Müslümanlan kötü Müslümanlar haline getiren husus, onların kötü bir dünyaya karşı takındıkları tavırdan ileri gelmek­tedir.

Asrı Saadette kötü bir dünyada yaşayan Müslümanlar kendilerini o dünyanın kötülüklerini sineye çekmek zorunda hissetmemişlerdi. Tersine, kötü bir dünyada yaşadıklarının bilincinde olarak o kötülüklere müdahale etmişler, bu yüzden yıllarca kötü bir dünyada yaşamış olmalarına rağmen iyi birer Müslüman olarak kalabilmişlerdir.

Günümüzdeyse belli bir kısım Müslümanlar, henüz kötü dünyada yaşadıkları huşunda yeterli bir bilinç düzeyine bile ulaşmış sayılmazlar.

Bir Müslüman, savaş esiri olarak içinde yaşadığı şartlara müdahale etmekten yoksun bir halde yaşarken bireysel olarak iyi bir Müslüman olarak kalabilir. Ama böylesine istisnai bir durumu elbette asıl ve kural diye kabul ede­meyiz.

Burada, kötülük denilen şeyin kıstası da verilmelidir. Kötülük İslam'ın emirleri ve yasaklan dışında kalan, yani İslam dışı olan her şeydir. Bu bakımdan kötülüğün ve iyiliğin ölçüsü tamamen genel (objektif)dir. Bize şahsen bir zararı dokunup dokunmaması bakımından indi ve keyfi olarak değerlendirip hakkında hüküm biçebileceğimiz bir şey değildir.

Esasen param olmadığı için bankaya para yatırmamışsam, böylece banka her hangi bir ilişki kurmamışsam kendimi faizin ortadan kaldırılması için mücadele ediyor diye farzedebilir ve neticede kötü bir dünyada iyi bir müslüman olarak yaşıyorum diyebilir miyim?

Namaz kılmama izin veren bir yerde ve mesela Almanya'da veya İngiltere'de veya Amerika'da yaşıyorsam, böyle bir müsaadeye bakarak iyi bir dünyada yaşadığımı ileri sürebilir miyim? Süremiyorsam ve sırf namaz kılmama müsaade edildiği için o toplumda İslamın emirlerini hakim kılabilmek için herhangi bir girişimde bulunmuyorsam kötü bir dünyada iyi bir Müslüman olarak yaşayabildiğim söylenebilir mi?

Demek ki, kötü bir dünyada iyi bir Müslüman olarak kalabilmem için kötülüklerin ortasında bile benim namaz, oruç gibi ibadetlerimi yerine getirebilmem faiz, fuhuş gibi yasaklardan kaçınmam yetmiyor. Aynı zamanda kötülüklerin ortadan kaldırılabilmesi için mücadelede bulunmam gerekiyor, aksi takdirde kötü bir dünyada sayılmayacak kadar çok iyi müslümanın bulunduğunu söyleyecektik, ama bu kadar iyi müslümanın yaşadığı bir dünyanın nasıl olup da iyi olmadığını izah edemiyecektik.

Not: Bu yazı, bir bakıma şu ayetin bir tefsiri olduğu için buraya almayı uygun gördüm: "Hz. Lokman: Ey oğlum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü önle, yasakla..." Lokman: 17

Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler, sh.86-87
Devamını Oku »

Kadın, Cami ve Özgürlük





Kadın, Cami ve Özgürlük

İslam, insanı dünyaya geldiği ilk anda günahsız kabul eder ve ona günah işlemeden nasıl yaşayabileceğinin yolunu gösterir. Fıtratındaki kodlara uygun olarak kadını, kadın, erkeği de erkek olarak kalmaya davet eder.

Kendi olabilen kadın ve erkek, sahip oldukları farklılıklar içerisinde daimi ve izafi görev alanlarında varoluşlarının gereğini ifa ile sorumludur. Onlar, kendileri için aktivitede bulunur ya da önlem alırlar. İmanlarıyla ve amelleriyle önce kendilerinin yol emniyetini alır, sonra da tebliğ ile muhataplarının kurtuluşu için çalışırlar.

Erkek baba, kadın ise annedir. Bu yüzden ne kadın erkektir; ne de erkek kadındır. Fiziki durumları ve algılayışları itibarıyla farklıdırlar. Birbirleri üzerinde bu farklılıkları da hissederler. Bir erkek bir kadına, kadına baktığı gibi bakar. Bir kadın da erkeğe, erkeğe baktığı gibi bakar. Yani hiçbiri kadınlıklarından ve erkekliklerinden mahrum değillerdir.[1] Mahrum olmamalarının hukuki bir kimlik kazanabilmesi ya da memnunlar içerisinde mağdurlar sınıfı oluşmaması için her şeyi en doğru bilen yaratıcıları[2] onlar için mahremiyeti emretmiştir. Bir araya gelişleri belli ölçülerle kayıt altına alınmıştır. Buna göre her ikisi de gözlerini harama bakmaktan korurlar.[3] Kadınlar ziynetlerini açığa çıkarmaz[4], yabancı erkelerle çekici eda ile konuşmaz[5], yürüyüşlerine hayayı egemen kılar[6], açılıp saçılmaz,[7] üçüncü bir şahsın olmadığı yerde yabancı erkekle baş başa kalmazlar. İslam iki farklı cinsten oluşan insan gerçeğini bu çerçevede ele almış ve emirlerini bu gerçeklik üzerine bina etmiştir.

Tahrîru’l-mer’e

İslam, ailede son sözü söyleyen olması cihetiyle[8] bir adım öne çıkardığı erkeğe kadın üzerinde mutlak otorite vermemiş, onları birbirini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. İslam’ın, kadını sahip olduğu özelliklerle değerlendiren bu bakış açısı mustağriblerin “Tahrîru’l-mer’e(kadını özgürleştirme)” hareketinden ya da bizdeki “hocaya, kocaya, paşaya hayır!” ironisinden çok daha öncedir. “Kadın kadındır.” diyen İslam, bugün kadın haklarından bahseden modernizmden çok daha kıdemlidir.
MODERNİTENİN ÖNCÜLÜK ETTİĞİ “KADINI ÖZGÜRLEŞTİRME HAREKETİ”NİN TEMELİNDE KADINI KENDİSİ GİBİ GÖRMEYEN DİN VE İDEOLOJİLERE BAŞKALDIRI VARDIR.

Çünkü modernite, yegane kadınca yaşam tarzının kendisi tarafından önerildiğine inanır. Bu yüzden kendi anlayışına uymayan yaşam tarzlarını reddeder.

Kadını erkek hegemonyasından kurtarmayı vadeden modernite ataerkil yapıya karşı tepkisini ortaya koyarken ölçüyü kaçırdığından kadını yeni argümanların boyunduruğuna mahkum etmiştir. Koca hakimiyetinden kurtardığına inandığı kadını, sanayi devriminin ağır çalışma şartları ile gelen modern müstemlekeciliğe kurban eder.

İslam geleneği içerisinde kadın probleminin önemli bir yer işgal ettiğini düşünen modernistler, “kadını özgürleştirme” hareketinin gölgesinde kadın lehine(!) orta rezervli bir yenilenmeyi kaçınılmaz çözüm olarak görmüş ve kadınla alakalı içtihatların Kur’an-ı Kerim’in kadın tasavvurunu yansıtmadığını savunmuşlardır. Modernistler, Kur’an-ı Kerim merkezli bir arınma hareketiyle İslam geleneğinde egemen olduğunu iddia ettikleri erkekçe bakış açısının izlerinin silinebileceğini düşünmüşlerdir.

Özgürlükçü Dernekler
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde eş zamanlı olarak –özellikle- İstanbul ve Kahire’de kurulan dernekler vasıtasıyla “kadını özgürleştirme” hareketi kısmen kurumsallaşmıştır. Dernekler tarafından neşredilen mecmualarda İslam toplumunda kadının eve hapsedildiği, gerçekte ise şeriatın –adeta- kadının her yaptığına evet diyen “izinler manzumesi”nden ibaret olduğu vurgulanmıştır. Osmanlı Müdâfâ’a-yı Hukûk-i Nisvân Cemiye’tinin yayın organı olan “Kadın Dünyası” dergisi feminist söylemlerin egemen olduğu önemli yayın organlarından biriydi. Batı yanlısı bir yayın politikası izleyen bu derginin yazarları erkekten yana tavır aldığını düşündükleri İslam ulemasına karşı ortak dayanışma platformu oluşturmuşlardı.

İlerleyen yıllarda “Kur’an’da, ‘hadiste’ Kadın” gibi başlıklar altında geleneği tenkit üzerine ibtina eden ve yeni kadın imajının nasıl olması gerektiğini konu edinen eserler kaleme alınmıştır. Bu tür eserlerde –sıklıkla- ayetlerin siyak ve sibakından kopartılarak işlenmesi, rivayetlerin dar anlamda değerlendirilmesi, ulemanın bazı rivayetleri kadınlar aleyhine yorumladıkları gibi uç iddiaların[9] yer alması güvenilirliklerini tartışılır hale getirmiştir.

Kadın ve Ev

Kadının özgür olmasını savunan ve bu savunma ile zımnen de olsa İslam geleneğinde kadının tutsak olduğunu iddia eden modernistler, evini sadece ibâte için kullanan bir kadın modeli önermişlerdir. Bu yüzden fitne olacak durumlarda kadının camide ibadet etmesinin kerahetine işaret eden içtihatları dini ve akli temelden yoksun ve yanlı değerlendirmeler[10] olarak nitelemişlerdir.[11]

Kadın ve Cami

Kadının cami merkezli bir ibadet hayatının olması gerektiğini savunanlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Raşit Halifeler döneminde cami ile iç içe olan kadının, Emeviler döneminden itibaren cami ile münasebetinin giderek zayıfladığını, cinsiyet eşitliği prensibinden uzaklaşılarak sosyal, siyasal, ekonomik ve dini hayattaki konumlarının tekrar sorun haline getirildiğini iddia etmektedirler.[12]

Bu iddia şu cihetle tarihi gerçeklerle çelişmektedir: Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’de mescidini inşa edince ona yakın olmak isteyen sahabe evlerini mescidin çevresine kurmuştu. Evlerin kapıları da mescide açılmakta idi.[13] Bu yüzden erkekler gibi kadınlar da her ne amaçla olursa olsun evlerinden çıktıklarında öncelikle mescide uğramak zorunda idiler. Bu durum kadınların mescit ortamında daha fazla bulunmalarını temin etti. Kadınların ibadetlerini camilerde yapması gerektiğini savunanların delil olarak ileri sürdüğü “bir kadın sahabinin namazda Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ağzından ‘Kâf Suresi’ni ezberleyecek kadar camide yer alması” meselesi de Medine’deki bu ilk yerleşim şartları çerçevesinde gerçekleşmişti.

Medine döneminin ilerleyen yıllarında mescitle sosyal hayatın münasebeti değişince evlerin mescide bakan kapıları bizzat Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün emriyle kapatılmıştır. Böylece kadınların cami ortamında yer almaları, yeni düzenleme ile sınırlandırılmıştır. Fakat Hz. Ömer (radiyallahu anh) devrinde teravih namazları cemaatle kılınmaya başlayınca halife erkeler için ayrı, kadınlar için de ayrı mekanda farklı imam görevlendirerek onların daha geniş katılımla cemaatle namaz kılmalarına imkan hazırlamıştır. Hz. Ömer’in bu uygulamasında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kadınlar için camiyi ibadetten daha çok eğitim için kullanması başlıca etken olmuştur. Nitekim Ebû Said el-Hudrî’den gelen şu hadis bu hususu açıklamaktadır: “(Bir gün) Kadınlar ‘Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerden bize meydan kalmıyor /galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?’ dediler. Rasûlüllah onlara bir gün belirledi. Kadınlar o günde Rasûlüllah’ın huzuruna gelir, O da onlara sohbet ederdi.”[14] Kadınların Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip “erkeklerden bize meydan kalmıyor/galebenâ aleyke’r-ricâl, bize özel bir gün ayırır mısın?” demelerinden, ‘erkekler her gün camiye devam ediyor, ilim öğreniyor ve dini meseleleri dinliyorlar. Biz kadınlar zayıfız, onlarla boy ölçüşemeyiz.’[15] gibi bir anlam çıkmaktadır. Allah Resulü’nün bu uygulaması kadınların mescidi genelde ilim tahsil etmek için kullandıklarını bildirdiği gibi beş vakit dahil diğer namazlar için sıklıkla camiye çıktıkları iddiası ile de çelişmektedir.

Kadın sahabilerin cemaate çıkmaları ile alakalı Tahavî şunları söylemektedir: “Kadınların namazgaha gitmeleri İslam’ın ilk yıllarındadır. Bundan gaye ise, düşman nazarında Müslümanları çok göstermektir.”[16] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) camiye girmelerinin helal olmadığını söylediği hayızlı kadınların bayram sabahı namazgaha çıkıp arkada durmalarını teşvik etmesi de, bu “çok görünme” fikrini desteklemektedir. İlerleyen yıllarda Müslümanların kemiyet itibarıyla büyük kalabalıklara tekabül etmeleri kadınların cemaate iştiraklerinin gerekçesini ortadan kaldırmıştır. Ayrıca kadınların mescidi amacı dışında kullanmaları da cemaatten geri kalmalarında etkili olmuştur. Konu ile ilgili Hz. Aişe şöyle demektedir: “Eğer Resülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların (kendisinden sonra) mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, İsrailoğulları’nın kadınları gibi, o da onların mescitlere girmelerini yasaklardı.”[17]

Kadınlar Kapısı

Mescid-i Nebevi’nin başlangıçta kapılarından hiçbiri kadınlara tahsis edilmemişti. Camiye giden kadınların sayısında artış olunca Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem); “Şu kapıyı kadınlara tahsis etseydik.”[18] buyurmuştur. Allah Resulü’nün bu ifadesi delalet cihetiyle tahsis içermektedir. Nitekim ifadeden kapının kadınlara tahsis edilmesi gerektiğini anlayan Abdullah b. Ömer (radiyallahu anhuma) Efendimiz’in -kıblenin Kabe’ye çevrilmesinden sonra- Beyt-i Makdis yönüne açtırdığı bu kapıdan ölünceye kadar içeri girmemiştir. Eğer diğer sahabiler girdilerse bu ya namaz vakitleri dışındadır ya da onlar Allah Resulü’nden bu konudaki yasaklayıcı hükmü işitmemişlerdir.[19] Daha sonra Hz. Ömer (radiyallahu anh) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından kadınlara tahsis edilen bu kapıdan erkeklerin girmesini bütünüyle yasaklamıştır.[20]

Hayır Nerede?
Müslüman kadının cami merkezli bir ibadet hayatı olması gerektiğini savunanlar, kadınların ibadet etmeleri için evlerinin camilerden daha hayırlı olduğu görüşünün bir temenni ya da konu ile ilgili hadislerin yorum farklılığından kaynaklandığını, bazı rivayetlerin kadınlar aleyhine yorumlandığını[21] dolayısıyla da kadınların camiye mesafeli durmalarını temin eden anlayışın dinî ve aklî temelden mahrum[22] olduğunu ileri sürmektedirler. Evin camiden daha hayırlı olduğunu tasrih eden Ümmü Humeyd hadisinin ise o sahabinin ailevi sorunlarına matuf olduğunu bu yüzden genelleme ifade etmeyeceğini iddia etmektedirler.

Gerçek şu ki kadınlar için evlerin mescitlerden daha hayırlı olduğunu bildiren hadisler yoruma ihtiyaç duyulmayacak derecede açıktır. Bu durum, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) eşleri başta olmak üzere diğer bütün kadın sahabiler tarafından da böyle anlaşılmıştır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in eşleri, cemaatle kılınan namazın ferdi olana nisbetle 27 derece daha faziletli olduğunu bilmelerine rağmen namazlarını mescit yerine, mescide bitişik olan evlerinde eda etmişlerdir.[23]

Ümmü Humeyd hadisi de iddia edilenin aksine genelleme ifade etmektedir. Kadınların ibadetlerini nerede yapmalarının daha faziletli olduğunu bildiren ilgili hadis şu şekildedir: “Odalarınızda kıldığınız namaz, salonlarınızdakinden, salonlarınızda kıldığınız binalarınızdakinden, binalarınızda kıldığınız da cemaatle kıldığınız namazdan daha faziletlidir.”[24] Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ümmü Humeyd’e “Selâtuki/senin namazın” şeklinde değil de “salatükünne/siz kadınların namazı” diye hitap etmiştir. Konu ile alakalı bir başka rivayet ise şu şekildedir: Ümmü Humeyd, Allah Resulü’ne gelip, Onunla birlikte namaz kılmayı arzuladığını söyler. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisini anlayışla karşıladığını fakat –ona- odasında kılacağı namazın salondakinden, salondakinin binadakinden, binadakinin aile mescidinden, aile mescidindekinin de Peygamber mescidindekinden daha hayırlı olacağını söylemiştir.[25] Ümmü Humeyd’le alakalı bu rivayette de ailevi bir nedene işaret eden herhangi bir unsur mevcut değildir. Konu ile alakalı el-İsabe’deki rivayette ise Ümmü Humeyd bütün kadınlar olarak serzenişte bulunmuş ve “Ey Allah’ın Resulü eşlerimiz seninle birlikte namaz kılmamıza engel oluyorlar.” deyince Hz. Peygamber bütün Müslüman kadınlara hitaben, iç odalarda kılınan namazın diğer bütün mekanlardan daha faziletli olduğunu bildirmiştir.[26]

Kadın, Cami ve İrşat

Asr-ı saadet ve sonrası dönemlerde kadın, -iddiaların aksine- ihtiyaç hissetmesi durumunda cami ortamında yer almış, gerek çocukluk gerekse de yetişkinlik döneminde irşat hizmetlerinden faydalanmıştır. “Eşleriniz camiye çıkmak için sizden izin istediklerinde onlara engel olmayınız.” hadisi de bunda etkili olmuştur. Fakat tarihin hiçbir döneminde kadın, erkek gibi cami merkezli bir irşat ya da ibadet içerisinde yer almamıştır.

Burada göz ardı edilen bir husus var ki, o da Allah Resulü’nün “kadının camiye çıkmak için eş ya da velisinden izin alması” gerektiğini belirtmesidir. Kadının, camiye çıkmasının izne tabi olmasının zımnında daimi ibadet yerinin evi olduğu gerçeği de vardır. Bunun içindir ki eş ya da veli cami ortamının kadın için müsait olmadığı kanaatine sahipse ona izin vermeyebilir.[27]

Kadın ve Fitne

Müslüman kadını evinden çıkartıp, tahsil ve iş hayatında erkeğin “paydaşı” yapmayı hedefleyen anlayış, onun rahatsız olacağı ortamlarda bulunmasını “fitne” olarak niteleyen ulemaya “eğer fitne iki cinsin bir arada bulunması şeklinde oluyorsa, bunun bedelini sadece kadınlara ödetmek adalete aykırıdır.” diyerek itiraz etmektedir. Onlara göre, kadının “arz-ı endam”ının din adına engellenmesi anlamına gelen bu durum, modern dönemin müslüman kadını tarafından “tecrit” olarak algılanmaktadır. Konu ile alakalı N. Göle’nin, sözlerini naklettiği bir kadın şunları söylemektedir: “(Müslüman erkekler) Sadece haramları öne sürerek kadınları toplumdan soyutlamaya çalışıyorlar. Mesela Müslüman bir erkek, hanımını okula göndermiyor, (hanımı) otobüse binsin istemiyor. Hanımlar açısından haramları öne sürüyorlar… Şayet ben bu durumda Allah’ın emirlerini uygulamama noktasında kalıyorsam, bu erkek için de söz konusudur. Onun da otobüse binmesi sakıncalıdır.”[28]

İslam’ın kadını kadın, erkeği de erkek olarak değerlendiren bakış açısından mahrum olanlar eşitlik adı altında her alanda erkekle boy ölçüşen bir kadın kimliği oluşturmuşlardır. Ne var ki yapay olan bu kimlik, fıtrat realitesine aykırıdır. Nasıl erkek, sahip olduğu özellikler itibarıyla kadınla eşit olamıyorsa; kadın da erkekle eşit olamaz. Çünkü kadın daha duygusal ve kolay incinen, erkekse daha realist ve güçlü yaratılmıştır. “Ay kardeş” diye konuşan erkekle, muhatabına “gel buraya azizim” şeklinde hitap eden kadın tiplerinin garabeti eşitlik iddialarının ne derece havada kaldığını açıkça göstermektedir.

 

Cuma namazının erkeklere farz olması, bayramın da cuma kimlere farz ise onlara vacip olması, ayrıca vakit namazlarına sadece erkelerin devam etmesi geleneği, mazeretsiz olarak gelemeyenlerin Allah Resulü tarafından sert bir dille ikaz edilmeleri göstermektedir ki, camiye devam etmesi mutlaka gerekli olanlar erkeklerdir. Bu durumda “fitne” ifadesinden hareketle kadınlar gibi erkeklerinde camiye çıkmalarını tartışmaya açmak, camiyi erkek için daimi ibadet yeri olarak belirleyen Kur’an-ı Kerim ve sünnetle çelişmektedir.

İslam kadına ev, erkeğe ise cemiyet merkezli bir hayat öngördüğünden kadının ev dışı ortamlarda bulunmasını arızî kabul etmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim kadınlara “Evlerinizde vakarınızla oturun.”[29] derken erkeklere “yerin sırtlarında dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin.”[30] diye emretmektedir. Buna göre kadın, merkezi yaşam yeri olan evinden cemiyete beli ihtiyaçlar için çıkar ve çıkarken şu hususlara riayet eder: “Eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki kalbinde maraz bulunanlar kötü ümide kapılmasınlar. Sözü ciddi ve güzel söyleyin. Vakar ve haşmetinizle evlerinizde oturun. Cahiliye dönemi kadınlarının kırıla döküle ziynetlerini göstererek yürüdükleri gibi süslenip yürümeyin.”[31] Bu uyarıları dikkate alan fakihler ayetten hareketle şöyle bir hükme varmışlardır: “Allah Teala’nın kadınlara, dışarıya çıkmaya ihtiyaçları olmadığı durumlarda evlerinde oturmalarını emretmesi, boş boş dolaşmalarını da yasakladığı anlamına gelmektedir.” Çünkü kadının ahlakî kriterlere riayet etmeden sokağa çıkması fitneye sebep olur.[32]

Bu ifadelere dayanarak fakihlerin kadınları “fitne” olarak nitelediklerini söylemek maksadını aşan bir yorum olur. Çünkü fakihler bizzat kadınlara “fitne” demiyor, sadece cami vb. mekanlara çıkmalarının fitneye sebep teşkil edeceğini söylüyorlar. Metin ve şerh kitapları bütüncül bir bakış açısıyla okunduğunda bu incelik gözden kaçmayacaktır. Ayrıca İslami literatürde “fitne” sıklıkla “imtihan” anlamında kullanılmaktadır. Nitekim Yüce Allah “Şüphesiz mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer fitnedir/imtihandır.”[33] buyurmaktadır. Buna göre fakihlerin “fitne” ifadelerinden kadınların aşağılandığı hükmünü çıkarmak ayete aykırıdır. Ayrıca “fitne” kelimesi ile kadınların aşağılanması hedeflenmiş olsaydı, kadınların ümmetin çoşkusuna ortak olma ve kalabalık görünme gibi gayelerin söz konusu olduğu bayram namazlarında namazgahlarda yer almalarına sınırlama getirilirdi.

Hadislerin Kadınlar Aleyhinde Yorumlandığı İddiası

Modernistler, Müslüman kadının evinde ibadeti camiye tercih etmesinin, ulemanın onu akıl ve din açısından eksik bir varlık olarak tanımlayan bazı rivayetleri Allah Resulü’ne isnat etmesi ve ilgili rivayetleri kadınlar aleyhinde yorumlaması[34] neticesinde oluştuğunu iddia etmektedirler.

Modernitenin buyurgan aklının erkekle esaslı fiziksel farklılığa sahip olan kadını, erkeğin olduğu her yerde var olmaya çağırması, bazı Müslümanları mesnetsiz bir şekilde sahih hadisleri inkar gibi uç açılımlara “evet” diyebilen bir anlayışa esir etmiştir.

Kadını misyon ve vizyon itibarıyla doğru anlayabilmek ancak onu Allah Teala’nın yarattığı koordinatlar çerçevesinde tanımakla mümkündür. Buna göre derin bir haya mevzuu olan kadın annelik vazifesini asıl kabul etmesi şartıyla –her nevi imamlık hariç- cemiyetin bütün noktalarında görev alabilir.[35] Fakat bu, onun erkelerle aynı özelliklere sahip olduğu anlamına gelmez. Hadisenin bu boyutuna vakıf olanlar kadının din açısından eksik olduğunu bildiren hadis-i şerifin İslam’ın özüyle çatışmadığını da göreceklerdir. Nitekim Allah Resulü ilgili hadiste geçen kadının dininin eksikliğinin nedenini; “hayızlı halinde namaz kılmayıp, oruç tutmaması”[36] olarak açıklamıştır.

Kadının hayız hâlinde namaz kılmayıp oruç tutmaması erkeğe nispetle bir eksikliktir. Fakat bu eksiklik zannedildiği gibi kadın adına bir nakısa değildir. Bilakis bu durumda kadın namaz ve orucun haram olmasını dikkate alıp haramı terk ettiğinden sevap kazanmaktadır.[37] Yani bu durum, kadının bir zafiyeti değil bilakis sevap kazanmasına vesile olan nevi şahsına münhasır bir özelliğidir.

Sonuç

Camiler, asr-ı saadetten günümüze kadar tüm Müslümanlar için ibadet yeri olmanın yanında daha bir çok amaç için de kullanılmıştır. Hicretin ilk yıllarında Mescid-i Nebevi etrafında kurulan evlerin kapıları mescide açıldığından, -birçok amaca ilaveten- mescit, bir de geçiş yolu işlevi görmüştür. Bu ve benzeri nedenlerden dolayı ilk yıllarda kadınların mescitle münasebeti sonraki yıllara nispetle daha yoğun olmuştur.

 

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine döneminin ilerleyen yıllarında erkekler için cami, kadınlar için de ev merkezli bir ibadet hayatını teşvik etmiş; özürsüz olarak cemaate gelmeyen erkekleri ikaz ederken, kadın sahabilere evlerinin iç odalarında ibadet etmelerinin kendileri için daha hayırlı olacağını buyurmuştur. Bunun içindir ki, Peygamber Mescidi’nin kadın cemaati gün geçtikçe azalmış, evleri mescide bitişik olan peygamber eşleri de namaz için mescide çıkmamışlardır.

Müslüman kadınlar efdal olan evde ibadeti, mübah olan camide ibadete tercih etmişler, mescit olarak evlerini kullanmışlardır. Fakat dışarıda bulundukları zamanlarda da vakit namazlarını camilerin kadınlara mahsus bölümlerinde eda etmişlerdir.

Hadiseye naklî ve aklî esaslar yerine “erkeğe bedel ödetme” gibi tepkisel olarak yaklaşanlar, konunun eleştirel değerini artırabilmek için mevcut kadın-cami münasebetini var olandan farklı gösterme gayreti içerisine girmişlerdir.

İddiaların aksine, kadın asr-ı saadetin son yıllarına oranla günümüzde camide daha fazla bulunmaktadır. Nitekim teravih namazlarını camilerde kılmakta ve uygun şartlar oluştuğunda da cuma ve bayram namazlarına katılıp ümmetin ortak sevincine tanıklık etmektedir.

Kadınların vakit namazlarını camide kılmaları noktasında ısrarcı davranan, Cuma namazının onlara da farz olduğunu savunanlar[38] nassa aykırı görüş bildirdikleri gibi toplumun sosyolojik durumunu da göz ardı etmektedirler. Günümüzde birçok köyde vakit namazları ya hiç ya da bir iki cemaatle kılınmaktadır. Buna göre erkek cemaat olmayan kırsal kesimdeki bir camiye gelen kadın imamla baş başa namaz kılacaktır. Bu durum, İslam’ın öngördüğü kadın erkek münasebetine aykırı olduğu gibi, kötü niyetli insanların istismarına da zemin hazırlayacaktır.

Batı medeniyetinin kadın sorununu genelleştirip, İslam’la aynileştirmek ne kadar yanlışsa, ondaki sorunlardan kaynaklanan özgürlük arayışlarını, İslam bünyesinde var farz edip, eğitimden ibadete kadar kapsamlı bir tahrîru’l-mer’e projesi yürütmek de o kadar yanlıştır. Bu durum sağlam vücudu ilaçla tahrip etmeye benzemektedir.[39]

Dipnotlar:

[1] İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, Şule Yay., İstanbul, 1999, s. 115.

[2] Bkz. Mülk(67): 14.

[3] Nûr(24): 30-31.

[4] Nûr(24): 31.

[5] Ahzâb(33): 32.

[6] Kasas(28): 25.

[7] Ahzâb(33): 33.

[8] Nisâ(4): 34.

[9] Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi, Çev: O. Özel, H. Koyukan ve K. Emiroğlu, Ayraç Yayınları, Ankara 1998, s. 211–212.

[10] Bkz: Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm, el-Muhallâ, Kahire 1969, V, 55; Şemseddin es-Serahsî, el-Mebsud, Beyrut, 1982, II, 20-25; Abdulkerim Zeydan, el-Mufassal fî Ahkâmi’l-Mer’e, Beyrut, 2000, I, 268-269.

[11] Bu makalede İslam, kadına ibadet mekanı olarak nereyi uygun görmektedir. Kadın için daha hayırlı olan cemaatle mi yoksa evinde mi ibadet etmesidir. Bu noktada ulema iddia edildiği gibi ayet ve hadislere rağmen bir sınırlandırmaya gitmiş midir? gibi sorulara cevap arayacağız.

[12] Fıkhın kolaylaştırılmasını talep edenlerin açılımları hep bu şekilde başlar. Allah Resulü’nün kolaylaştırdığı dinin sahabe tarafından bir parça zorlaştırıldığı, tabiunun da dini sahabeden daha zor hale getirdiği ve bu durumun günümüze kadar artarak devem ettiği iddia edilir. İddianın vakıaya aykırı olduğunun en önemli göstergesi hadislerin fıkıh kitaplarında yer alan hükümlere kaynaklık etmesidir.

[13] Bkz. Eb’u Davûd, Tahare 93.

[14] Buharî, İlim 36.

[15] Aynî, Umdetu’l-Kârî, Beyrut, 2001, II, 202.

[16] Aynî, a.g.e., III, 404.

[17] Buharî, Ezan 163.

[18] Ebû Davûd, Salât 16.

[19] Mahmud Muhammed Hattab es-Sübki, el-Menhelü’l-Azbü’lMevrûd, Beyrut, ty., IV, 72. Yani böyle bir tahsisten haberdar değillerdir

[20] Bkz. Ebû Davûd, Salât 17.

[21] Bkz: Karen Armstrong, a.g.e., s. 211–212.

[22] Bkz: Ignaz Goldziher, “İslâm’da Eğitim”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 7, Ankara, 1988, s. 90.

[23] Bkz. Zeydan, a.g.e., I, 212.

[24] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Esîr, Üsdu’l-Gâbe fî Ma’rifeti’s-Sahabe, Beyrut, 1994, VII, 311.

[25] İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Esmai’l-Ashab, Beyrut, 2002, II, 580.

[26]Hadis metni için bkz. İbn Hacer, el-İsabe fî Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1995, VIII, 383; Konu ile ilgili hadisler için bkz. Ebû Davud, Salat 53; Tirmizî, Reza’ 18; Ahmed, Müsned, II, 297-301, VI, 371.

[27] Zeydan, a.g.e., I, 214.

[28] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, İstanbul 1994, s. 123.

[29] Ahzâb(33): 33.

[30] Mülk(67): 15.

[31] Ahzab(33): 32-34; Allah Resulü’nün eşleri ile ilgili nazil olan bu ayetler bütün Müslüman kadınlara hitap etmektedir.

[32]Bkz. Alauddin Ebubekr el-Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’, Beyrut, 1997, II, 338.

[33] Teğâbun(64): 15.

[34] Bkz: Savaş, Hz. Peygamber (s.a.v.) Devrinde Kadın, s. 46.

[35] Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve selem) uygulamasına baktığımızda kadına toplumsal anlamda ciddi roller yüklendiği görülmektedir. Kadın sahabiler, “ev merkezli” hayatları içerisinde cemiyetin bir çok ünitesinde görev almışlardır. Ümmü Atiye Efendimizle 7 gazveye katıldığını bildirmektedir. Hz. Aişe ve Ümmü Süleym Uhut’ta görev almıştır. Hayber kuşatmasında ordunun içerisinde altı tane kadın sahabi vardır. Nesîbe binti Ka’b Uhut’ta Allah Resulü’ne muhafızlık yapmıştır. Ümmü Haram Kıbrıs’ta şehit düşmüştür.

[36] Buharî, Hayz 6.

[37] Aynî, a.g.e., III, s. 403.

[38] Süleyman Ateş.

[39] Urfa’lı bir taksi şoförünün ilahiyatçı olduğunu öğrendiği bir arkadaşa söylediği şu sözlerin doğruluk payı ne kadar da yüksektir: “Kardeşim! Allah aşkına dinimizle uğraşmayı bırakın!”

 

İhsan Şenocak Hoca'nın ''Kadın,Cami ve Özgürlük'' İsimli Makalesinden...

Devamını Oku »

Teknolojik Değişme ve Kültür

Teknolojik Değişme ve Kültür

Kültür, maddesi ve biçimi ile, bir toplumun gerçekleştirdiği hayattır. Bu oluşumun iki unsuru vardır, toplumun inanç yapısı ve hayatın maddesi yani malzemeleri. Toplum sahip olduğu inançların belirlediği ölçülerle hayatın malzemelerini kavrar, değerlendirir, sıralar ve belli bir biçimle hayatına katar. Böylece o malzeme kültürel bir olgu haline gelir.

Teknoloji, doğuşu itibariyle kültürün inanç yapısı ile yakından ilgilidir; büyük ölçüde onun tarafından biçimlendirilir, yönlendirilir. Ancak, sonuçları itibariyle teknoloji hayatın maddesindendir; hayat malzemeleri üretir. Bu bakımdan, teknolojik değişmeler hayatın maddesini değiştirirler; bununla birlikte üslûp değişir yani kültür değişir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur; hayat yani kültür değişir, ama kültürün mukaddesleri, iman yapısı değişmez. Yine ayni imandan doğan değer ve ölçülerle değişen malzemeler kavranır, değerlendirilir, işlevi belirlenir ve kültürün içindeki yerine konulur. Kültürün mukaddesleri dediğimiz, insanın bağlandığı, dünyaya bakışını ve kendi yerini belirleyen inançları ve gerçekleştirmekle yükümlü olduğuna inandığı gaye değerlerdir; bunlar hayatı değiştirirler biçimlen­dirirler ama kendileri değişmezler. Hayatın maddesi­nin değişmesi ile değişecek olan, ikincil ve vasıta de­ğerlerdir.

Kültürün ateşli, yaratıcı dönemlerinde kültürel olgular böyle gerçekleşir. Bunu bir iki örnekle açıkla­yalım: Bizim imanımızın belirlediği temel değerlerden biri, insana saygıdır. Bu temel değerin tezahür ettiği ikincil değerlerden biri misafirperverliktir. Yüz yıl ön­ceki hayatımızda konukseverliğin olağanüstü diri ve çok önemli bir değer olarak yaşadığını görüyoruz. Bu­nun bir temeli, imanımızın bize emrettiği insana saygı değerine bağlı oluşumuzdur. İkinci temeli, hayatın maddesinin bunu gerektirmesidir. O zamanki şehir, köy ve kasabalarımıza baktığımızda, yolcuların konak­layabilecekleri yer sayısının yok veya çok sınırlı oldu­ğunu görürüz. Tanrı misafiri, kaideten, başka çaresi olmadığı için kapımızı çalan insandır. Hayatın bize sunduğu malzeme budur: yoldan gelmiş, yorgun, belki karnı aç insan. Bizim imanımızın temellendirdiği insa­na saygı tutumumuz, bu insanı aç ve açıkta bırakamaz; ona, baş üstünde yer göstererek ağırlamaya koyulur. Yolculuk imkânları benzer olan toplumların konukse­verlikleri hep ayni değildir; çünkü insana saygıyı te­mellendiren iman sistemleri farklı farklıdır. (Bu açık­lamaları yaparken tiplemeler yaptığımızı ve etkili olan diğer bazı faktörleri dikkate almadığımızı bilmeliyiz. Böylece oluşumun ilkesi daha açık ortaya çıkmakta ve kolay kavranabilmektedir.)

Zamanla ve teknolojik değişmenin katkılarıyle hayatın maddesi değişmiş, ekonomik ve sosyal hare­ketlilik artmış, konaklama işi önemli bir hizmet sektö­rü olarak teşekkül etmiştir. Şimdi artık, şehirlere ya­hut kasabalara giden insanlar kimsenin kapısını çalmak gereğini duymadan, kimseyi rahatsız etmeden ko­naklama imkânı bulabilmektedirler. Hayatın madde­sindeki, malzemelerindeki bu değişme tabii olarak, in­sana saygı hassasiyeti devam ettiği halde, misafirper­verlik değerini ve onun çevresinde oluşan bir takım kültürel olguları daha geri planlara çekmiştir. Ancak köy gibi, konaklama hizmetlerinin ticari bir sektör ola­rak gelişmediği yörelerde konukseverlik yine benzeri bir dikkat ve hassasiyetle devam etmektedir.

Bu gelişmeler içinde kültürün verdiği insana saygı inancı, başka hayat alanlarında tezahür etmeye ve yeni ikincil değerler yaratmaya başlamıştır. Bunu, yabancılara karşı hoşgörülü ve sıcak davranmaktan, sosyal adalet kavramının yerleşmesine ve vakıf çalış­malarına kadar çeşitli alanlarda görebiliriz.

Kültürün yaratıcılığını kaybettiği soğuma dö­nemlerinde ise teknolojik değişme ve kültür ilişkileri­nin değişik tezahürleri olur. Bir kere, kültür yaratıcılı­ğını kaybetmiş olduğundan kendi teknolojisini ürete­mez, değiştiremez; yabancı kültürlerde oluşan tekno­lojik değişmeleri almak zorundadır. Ancak, yabancı kültürlerin ürünü olan teknolojiyi kabullenmekte zor­luk çeker. Aldıktan sonra, kendi kültüründeki hayatındaki yerini belirlemede, işlevini düzenlemede zor­luk çeker. Bu zorlukların yarattığı çelişkiler kültürün iman yapısını, mukaddeslerini zedeler, zayıflatır. Di­ğer bir ifade ile değişmemesi gerekenleri değişmeye zorlar. Yani, yaratıcı dönemlerde teknolojik değişme­ler daha çok üslûp değişmelerine yol açtığı halde, so­ğuma dönemlerinde inanç yapısını, bakış, kavrayış bi­çimlerini de değiştirebilir.

Nevzat Kösoğlu - Türk Kimliği ve Türk Dünyası
Devamını Oku »

İnsan Nedir ?

İnsan Nedir ?
İnsan dediğimiz varlık, fizyolojik yani fiziksel bir yapıdadır. Diğer canlılarda da bu beden dediğimiz fizyolojik yapı olmasına rağmen insanın birçok tinsel üstünlüğe sahip olduğunu fark ederiz. Tinsel yani manevi yapı, fizyolojik yapıyla yakından alakalıdır. Fizyolojik yapıyı hemen görüyoruz çünkü o bir dış yapıdır. Tinsel yapıyı ise göremiyoruz çünkü o bir içyapı. Göremediğimiz için içgüdü, akıl ve duygu hayatımızda içyapıya dâhildir. Bu üç donanım, insanın içyapısında yani manevi yapısında olmasına rağmen fizyolojisinde bunların yeri ve nerede oldukları belli değildir. Beslenmemizi sağlayan organımızın, kalbimizin, beynimizin fizyolojik olarak yeri ve fonksiyonu bellidir.

‘Kalpsiz' dediğimizde neyi ve nereyi kastediyoruz peki? Peki, biz neyle seviyor veya neyle nefret ediyoruz? Neyle korkuyoruz?

Psikoloji, bunlara bilimsel adlar vererek 'duygu merkezi, düşünce merkezi' diyor... İçgüdülerimizi de vücudumuzun bir yerine refere ediyorlar (kaynak gösteriyorlar). Fakat bu üç donanım, insan için yaşamak için yeterli değil. Yeterli değil, çünkü insanın birtakım evrensel sorunları var. İçgüdü, akıl ve duygu donanımları insanın bu sorunlarına cevap bulması ve bu cevapla tatmin olması için yeterli değil. İnsanın bir de 'seçme ve değiştirme kabiliyeti' mevcut. Olasılıkları değerlendirip aralarından birisini seçerek kendisini ve çevresini değiştirebiliyor. İsterse yeni olasılıklar oluşturuyor. Seçme ve değiştirme kabiliyeti insandan başka hiçbir canlıda yok. Burada hemen İslami bir söyleme girelim isterseniz : ''İnsan mükelleftir! Çünkü seçebiliyor ve değiştirebiliyor.'' Diğer yaratılmışların ise seçme ve değiştirme kabiliyeti yok...

Bitkilere bakarsak... Mesela bahar geldiğinde bütün ağaçlar çiçek açıyor. Çiçek açmayan ağaca 'kurumuş' deniyor. Hiçbir ağaç da demiyor ki ' Ben bu bahar çiçek açmayacağım, bu yazı çiçeksiz geçireceği! '' veya leylekler '' Ben bu yaz gelmeyeceğim. Libya’da havalar çok iyi! '' demiyorlar...

Hamsi balıklarının '' Boğaz’dan göç etmeyeceğiz, Karadeniz’deyiz bu kış! '' dediği yok, hepsi göç ediyor. Kısacası, düşünmüyorlar!

İnsan böyle değil... Bu 'seçme ve değiştirme' kabiliyeti sadece insanda var veya insana verilmiş. '' Var! '' derseniz seküler bir ifade ve yaklaşımdır bu, Tanrı’yı bu işe karıştırmazsınız. '' Verilmiş '' derseniz,'' Kim vermiş?'' diye bir soru gelebilir. '' Allah vermiş '' derseniz buda dini söylem oluyor! İçgüdü, akıl ve duygu; insanın yaşaması ve hayatını idame ettirmesi için yeterli değil, çünkü insan araştırıyor, soruyor. Hatta sorularla doğuyor. Bazıları bir ömür boyu sorularla yaşıyor, bazıları da sorularını cevaplamış, mutmain gidiyor ahirete. Bu sorular, insanın zatında ya da fıtratında, varlığında var. Mesela ' başlangıç ve son ' sorusu. Şöyle der insan ; '' Ben nereden geldim, başlangıcım neydi? Nereye gidiyorum, sonum ne olacak? ''

Allah’ın isimlerinden birisi Ezel ' dir. Abdülezel ismi vardır. Yani '' ezelde var olanın kulu '' O yüzden insan , '' Ben nereden geldim? '' diye sorar...

Abdülbâki de yine insan isimlerinden birisi. Bâki isminin, yani Beka'nın bir parçasının kendisine verilmesinden dolayı, Ebed’i sorabilir, böyle bir özellik verilmiş kendisine. O yüzden insan,'' Ben nereye gidiyorum?'' diye sorar...

Yaprak öyle değil... Kuruyor ama sonra bir daha çıkıyor, yine kuruyor ve yine çıkıyor. Ne Ezel ' den ne de Ebed ' den haberdar.

Diğer bir konu da istediğimi yapabiliyor olmam, yani irademi fark etmem. İstiyorum ve yapıyorum, herhangi bir eylemi gerçekleştiriyorum.

Bir de yapamadığım bir şeyler var. İstediğim halde yapamıyorum, olmuyor. Bazen de istemediğim şeyler oluyor. Bunlarla çatışma halindeyim. Yapamadığım bana o şeyi yaptırmayana da ' kader ' diyoruz. Bütün kadim Grek tragedyası: İRADE/KADER arasına kurulmuş bir kurgudan ibarettir.

Bir tarafta İRADE diğer tarafta KADER var. O kavgayı yaşıyoruz! Bu kavgayı bütün insanlar yaşar... İslam ' da da bu kavga var, modern zamanlarda da... Orhan Gencebay ' da da var! ... '' Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim? '' diye soruyor. Bir başkası '' Bırak ağabey, bu iş sakat! '' diyor. '' Ah ulan ah, bu kız bana bakacaktı! '' diyor. Hâlbuki o kız baksa ne olur, bakmasa ne olur?

Şunu Safer Efendi anlatırdı, çok da gülerdik: Efendim, Bektaşi babası, bir genç hanıma aşık olmuş. Fakat kızı vermiyorlar. Baba erenleri teselli için demişler ki: '' Üzülme, herkes fani, herkes ölecek. Bu hanım da ölecek. '' Baba, '' Bu kız da mı ölecek? Kız dünya güzeli, Allah buna kıyamaz! '' demiş. Aradan yıllar geçmiş... Saçı sakalı ağarmış babanın, beli bükülmüş. Yoldan bir acuze geçiyormuş, demişler ki : '' Tanıyor musun? '' '' Yok. '' demiş baba erenler : '' Nereden tanıyayım, ne işim var benim onunla? '' Bu haminne hani 40 sene önce âşık olduğun kız vardı ya, işte o...'' demişler. ''Ha, bak…'' demiş erenler, ‘'Gördünüz mü bak kıyamamış, önce bu hale getirmiş, sonra canını alacak!''

''İnsan nedir?'' demiştik. ''Nereden geldim, nereye gideceğim?'' sorusunu sormaktır evvela. O'nda var olan sıfatlar abdiyyet ölçeğinde ve evrensel sorular halinde bütün insanlarda var...

SEKÜLARİZM
Toplumda ahiretten ve diğer dini, ruhani meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılması yönündeki hareket.

GREK TRAGEDYASI
Tragedyanın konu kaynağı efsanelerdir. Dram sanatı bu efsanelerden Grek döneminde yepyeni bir biçimde esinlendi.Bu efsaneler yoluyla önemli gerçekler üzerinde duruldu. Yunan tragedya oyunlarında tekrar tekrar günah, ceza kavramları üzerinde durulurdu.

''İnsan nedir?'' ''Nereden geldim, nereye gideceğim?'' sorusunu sormaktır evvela..

 

Sadettin Ökten - Fincanımda Cola Var
Devamını Oku »