Ahlak Davamız ve Ahlak Kaynağımız

Ahlak Davamız ve Ahlak Kaynağımız
Siz iyi ve temiz bir Türk müsünüz?... Eğer bir elinizle bugünkü ahlâk faciamızın müşahhas tecelli plânındaki tüyler ürpertici manzaralarını pençelemiyor; öbür elinizle de muhtaç olduğumuz ahlâkın mücerred inşası bakımından varılması mümkün yegâne teşhise işaret etmiyorsanız, biricik vatanî ve millî borcunuzu yerine getirmiyorsunuz demektir.

Bugün omuzlarındaki içtimaî şartlar altında gözü uyku ve vücudu et tutabilen insan, iyi ve temiz bir Türk değildir. İyive temiz Türk’ün, ağlaya ağlaya su kesileceği yakın bir istikbalden hâl günlerini yaşıyoruz.

Âlemde bedâhetler arası hiçbir tezahür, şehirde, köyde, evde, mektepte, sokakta, pazarda, cemiyette, ailede, fikirde, kanaatte, işde, vazifede, ahlâk buhranlarının en korkunç ve dipsizine düşmüş bulunduğumuzdan daha yalçın bir gerçek belirtemez.

Ahlâk bozgunumuz da, fikir bozgunumuzla kolkola geldi.Bizi, evvelâ ham ve kaba softalık yere serdi; sonra körkütük hayranlık ve şahsiyetsizli kıskıvrak bağladı, daha sonra kaatil züppelik ve ahmak kopyacılık zehirledi; en sonra da iman ve ahlâk kaynaklarımızla aramızı büsbütün açan cebrî ve ceberutî ilericilik komaya yatırdı.

Cumhuriyet İnkılâbını doğuran İstiklâl Savaşının ruhuna bağlı ve o ruhun fedaisi herkes, sadece bu fedailiğin verdiği hakla, ondan inkılâp gerçeğini ve gerçek inkılâbı istemelidir! Hindlilerin "gulûgulû"su gibi, "inkılâp, inkılâp!" diye geviş getirmek mi gerçek inkılâba hizmettir; yoksa ona, kaynaklarını tıkadığı eski ahlâk telâkkimize karşılık yeni bir kaynak açmak kaygısını aslâ duymamış olduğunu hatırlatmak mı? İşte o zaman inkılâp şapa oturacaktır.

Gerçeğimiz tektir! Bütün vatanı kuşbakışı gören bir dağın tepesine çıkıp bütün vatanı fıkırdatacak; ve (Serkldoryan)daki baydan Ağrı dağındaki çobana kadar bütün kulakları yırtacak kuvvetle haykırmak borcunda olduğumuz tek gerçek: Ahlâk yaramız, beynimizden topuğumuza kadar işlemiştir; asıl bunun kurtuluş savaşına muhtacız.

AHLÂK KAYNAĞIMIZ

Bizim, olmuş ve olabilecek ahlâk kaynağımız adıyla ve sanıyla İslâm ahlâkıdır. Bunu anlayamadık; anlaşılacak olan buydu; anlaşılacak olan budur!

Bir zamanlar ne olduksa bu ahlâkın yüzü suyu hürmetine olduk; ve ne olmadıksa, bu ahlâkı gölgelendirmek ve sonra büsbütün karanlığa gömmek yüzünden olamadık. Bunu bilemedik;bilinecek olan buydu; bilinecek olan budur!

Kafalar arası bir kere daha mahyalaştıralım ki, dünyanın biricik kâmil ve esasî ahlâk manzumesi olan İslâm ahlâkını, bize, Tanzimattan evvel ham ve kaba softa, Tanzimattan sonra da aynı seciyenin tersi ahmak ve şahsiyetsiz Garp taklitçisi kaybettirdi. Bunu göremedik; görülecek olan buydu; görülecek olan budur!

Bütün intikal ve istihale basamaklarımızda, muhtaç olduğumuz ahlâk doğruluşunun bayrağını açacak terkipçi ve sistemci Türk mütefekkirlerinden hiçbir haber gelmedi. Böylece güme giden fâtihlik, zaman ve mekânımızı yeniden kazanma yolunda her hamlemiz ruhta dayanaksız kaldı. Sadece dayanaksız kalmadık; en sağlam dayanağımızla ruhumuz arasındaki ulaşma yollarını tıkadık; satıhta süslenmek isterken kökte kuruduk ve nihayet son 50 yıllık
misilsiz ruh ve ahlâk buhranına çattık. Bunu örgüleştiremedik; örgüleştirilecek olan buydu; örgüleştirilecek olan budur!

Islâhcılık ve yamacılık hareketimizin hiçbir çığırında seçemedik ki, maddî ve manevî bütün plânlariyle vatan; Anadolu, Trakya, köy, kasaba, şehir ve mektep, mabed, sokak, meydan, dükkân, resmî daire, fedaî Mehmedçik, masum Emine, müşfik anne, ben, sen, o, biz, siz, onlar; topyekûn Türk cemiyetini terkip eden bütün şahsiyet ve asliyet unsurları, yekpâre bir millet kadrosu halinde, ana çizgilerini İslâm ahlâkının potasında eriyerek almıştır; ve bu unsurları o ahlâkın ikliminden sürüp çıkarmak, kül ve çamur haline getirmekten farksızdır.

Bunu seçemedik; seçilecek olan buydu; seçilecek olan budur! Yol, en eski dünle en uzak yarın arasında hiçbir zaman değişmedi ve değişmeyecek; kafamızla intibak zorunda olduğumuz yeni zaman ve mekân âlemine, ruhumuzla, İslâm ahlâkını taşıyacak ve aşılayacaktık. Bunu yapamadık; yapılacak olan buydu; yapılacak olan
budur!

İslâm ideolocyasını, ham ve kaba softanın kuru, keyfi, hikmet ve asliyetlerine aykırı naslar baltası olmaktan kurtaracak, yâni İslâmlığı bütün hakikatiyle anlayacak onu sâf ve mutlak bir iman, vecd ve aşk kandili halinde Türk evinin baş köşesine asacaktık. Bunu duyamadık; duyulacak olan buydu; duyulacak olan budur!

Müslümanlık cevherini gübre beyinli yobazın dar ve ışıksız ruhundaki küf ve pastan ayıklayıp, tek zerresini feda etmeden millî Türk ruhunun tertemiz iptidâi maddesi halinde kullanacaktık. Bunu sezemedik; sezilecek olan buydu; sezilecek olan budur!

Aklın eşya ve hâdiselere tahakküm hakkiyle ruhun iman ve ahlâk boyunduruğu içine girmek ihtiyacını, birinde dış örneği içimize, öbüründe iç örneği dışımıza tatbik ederek kaynaştıracaktık. Bunu bulamadık; bulunacak olan buydu; bulunacak olan budur!

Maddî ve mânevî bütün plânlariyle Türk vatanını, Anadolu’yu, Trakya’yı, köyü, kasabayı, şehri, evi, mektebi, mâbedi, sokağı, meydanı, dükkanı, resmî daireyi, her şeyi, her şeyi içine alan yekpâre bir cemiyet ve devlet şuuriyle ahlâkın kapısını çalmak; işte kurtuluşumuzun sırrı!.. Buna eremedik; erilecek olan buydu; erilecek olan budur! 400 yıldır, anlayamadığımız, bilemediğimiz, göremediğimiz, örgüleştiremediğimiz, seçemediğimiz, yapamadığımız, duyamadığımız, sezemediğimiz, bulamadığımız, eremediğimiz, kendi öz kaynağımızdan ibaretti ve bu kaynak her evin içinde, her köyün ortasında ve her şehrin meydanındaydı. Bilemedik, göremedik, anlayamadık. Tek cümleyle herşey, evet, tek zerresi feda edilemez bir bütün halinde İslâmanüfuz etmekti. Edemedik. Nüfuz edilecek olan buydu, nüfuz edilecek olan budur!

İdeolocya Örgüsü,Necip Fazıl
Devamını Oku »

Avrupalı tuzağı

Avrupalı tuzağıBiz, hangi milleti ve siyasi zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gittikçe ve alkışını topladıkça, böbürlenmek yerine başımızı taştan taşa vursak daha iyi ederiz.

Zira bizim, hangi milleti ve siyasi zümresiyle olursa olsun, Avrupalının hoşuna gitmemiz ve alkışını toplamamız, ancak kendi kendimizi tahrip ve inkarımız nisbetinde kabildir.

Bizim, kendi kendimizi bulmamız, Avrupalıya akıl ve madde marifetleri yolunda erişmemiz ve bu yetkinliği kendi ruh hamurumuz içinde pişirip, onun karşısına, yeni ve ileri bir millet vahidi halinde çıkmamız, onu şadetmek şöyle dursun, ancak ürkütür, bedbaht kılar ve binbir vasıtayla üzerimize çullandırır.

Şu yüzdenki; biz Avrupalının kendi familyasından sandığı bir millet değiliz. İstediğimiz kadar ondan olduğumuzu iddia edelim, onun kılığına bürünelim ve harfleriyle yazı yazalım, Avrupalı bu iddiamızı, hatta bu iddiada muvaffakiyetimizi alkışlarken, için için bize gülecek, bizden tiksinecek ve tuzağa kendi ayağiyle düşen bu safdil avı kaçırmamak için her şaklabanlığı yapacaktır.

Kendimizi, Avrupalının bizi hakikatte gördüğü gibi görmek istersek, bütün bir tarih, din ve medeniyet kökü bakımından kendimize ve ona <<ben benim, sen de sen!..>> diyebilmemiz lazımdır. Çünkü o bunu içinden daima söylemekte ve daima bu ölçüye göre iş görmektedir: <<Ben benim, sen de sen! Seni senden ayırmak ve kökünü kurutmak için de sana, dış yüzleri kopya etmek metodiyle asla varılamıyacak birşeyi, benim halime özenmeni ve beni körükörüne taklit etmeni telkin ediyorum!..>>

Yarın, farz bu ya, kendi başımıza ve dışardan tek yardım almadan bir sanayi kurmaya muvaffak olur ve iptidai toprak mahsullerimiz karşılığında civata ve somunlarına kadar dışardan getirttiğimiz aletlerin kaynağını, fikir planından döküm potasına kadar benimsemek kudretine geçer, buna da Avrupalının müsaade ettiğini görecek olursak, o vakit onun bizi sevdiğine ve tuttuğuna inanabiliriz. Halbuki Türk milletinde böyle bir yetkinlik, Avrupalıyı, kendi sınırlarına tarafımızdan bir tecavüz olmuş kadar şahlandıracak ve her vasıtayla buna engel olmaya zorlayacaktır. Zira dava yalnız bizden ibaret değildir, gerimizde bir de büyük Asya vardır. Batının, mamul eşya ihraç pazarı büyük Asya...

Tarih boyunca birbirine karşı en ağı imtihanları vermiş olan Şark ve Garp medeniyetleri,neticede Garbın, akıl ve madde hâkimiyetiyle Şarkın boynuna, müstemleke ve istismar sahası boyunduruğunu geçirmeye muvaffak oluşundan beri, karşılıklı ve zımnî bir anlaşma halindedirler: Bütün medeniyet unsur ve âletlerini Garplı imal edecek ve Şarklı, sadece ahmak müstehlik sıfatiyle bunları kullanacak ve mukabilinde tarlalarını Garplı hesabına ekip biçecek ham maddelerini onun emrine verecektir. Bu arada Şarklının Garplıya yaklaşma haddi, sadece iradesiz bir hayranlık ve ipin ucu daima efendide kalmak şartiyle satıhtan taklittir.

İşte Türk milleti, 18 inci asırdan sonra Garp cemiyetini işbâ haline getiren ağır sanayi, büyük kapitalizma ve bunların emri altındaki Garp emperyalizmasının bir avı halinde, boyuna kurtuluş reçeteleri getirerek kendisini zehirleyen inkılâp rehberlerinin izinden, Garbın bu tarihî tuzağına bütün külçesiyle oturtulmuştur

 

İdeolocya Örgüsü - Necip Fazıl
Devamını Oku »

Tasavvuf Hakkında

Tasavvuf HakkındaGelelim en önemli konuya. Tasavvuf gibi bir "anlam bilim"in tabii ki pek çok problemleri de olacaktır. "Büyük dağın büyük karı olur." misali, onun problemlerinin ve bu problemlerin yol açacağı tesirlerin de diğer branşlarınkinden çok daha Önemli olduğunu kabul edenlerdenim. Bir çiçekte bal usâresi varsa onun etrafında arılar da dolanır diğer haşerat da. Her kaliteli markanın muhakkak sahteleri olur. Eğer kalite yoksa sahtesini bile yap­mazlar. Dünya tarihinde her zaman nebiler olmuş, karşılarında da mütenebbîler ve bel'amlar olmuştur. Bir mütenebbî çıktı diye hiçbir nebî nübüvvetinden vazgeçmemiştir. Tasavvufun da daha ilk dönemlerinden itibaren sahteleriyle hep başı derde girmiştir. Bu yüzden büyük mutasavvıflar insanları sahtelere karşı uyarmış­lardır. Tasavvuf literatürü dikkatli taranacak olursa birçok sûfî müellifin "sahteleri tanımanın yolları" başlığı altında eserlerinde bölümler açtıkları görülecektir. Bu yönüyle oto-kritiğini geliş­tirmiş ilk disiplinlerdendir tasavvuf. Bu noktada altını çizmek istediğim bir husus var. Nasıl tasavvuf ilminin uzmanı olmak için

Belirli eğitimden geçmek gerekiyor ve uzman olmayan kimsenin bu konuda söz söylemesi erbabınca pek ciddiye alınmıyorsa, bu problemlerin üzerine konuşmak ve hal çarelerini sunmak da aynı uzmanların işidir. Zira birtakım art niyetli kişiler, her branşta bulunabilecek bazı suiistimalleri ontolojik anlamda o branşın varlığına yönelik küllî bir redde dönüştürmek gayesindedirler.

Rüşvet alırken yakalanan bir savcının yüzünden bütün hukuk fakültelerini kapatmak ve hatta hukuk ilmini yok etmeye kadar çıkmak gibi kabul edilemez totalizmler yapıyorlar. Din ilimleri arasında birbirini reddeden bu yaklaşımlar maalesef çok fazla. Her şeyden evvel ortada bir problem varsa bu tasavvufa ait bir problemdir ve halli de yine tasavvufçulara aittir. Sebepleri biz­lerce malum bazı durumlardan dolayı özellikle ülkemizde, son yıllarda tasavvuf bezirganlarının çoğaldığı da bir gerçek. Taşları tutup köpekleri salıverirseniz bunun sonuçlarına da katlanmak icap eder. Bir camiye müezzin olmak için bile birçok imtihandan geçersiniz ama şeyh olmak isterseniz anında olursunuz. Tabii toplumsal etiket anlamında söylüyorum.

Mahmud Erol Kılıç,Tasavvuf Düşüncesi

 
Devamını Oku »

İslami İlimler ve Tasavvuf

İslami İlimler ve Tasavvuf

Her şeyden evvel İslâmî ilimler disiplinleri içerisinde "tasavvuf"un müstakil bir anabilim dalı olarak çok hassas bir yeri vardır. Bilineceği üzere Geleneğimizde, bütün bu disiplinler arasında kesişim noktasının hep tasavvuf üzerinden kurulduğu görülmüştür. Mutasavvıf bir fakih, mu­tasavvıf bir muhaddis, mutasavvıf bir müfessir, mutasavvıf bir şair, mutasavvıf bir vezir, mutasavvıf bir paşa, mutasavvıf bir hükümdar... Bunların hepsini birbiriyle buluşturan sırf soyut bir İslâm anlayışı değildir. Yani işlenmemiş, yorumlanmamış, âfâkî bir İslâm değil bilakis ârifler tarafından yorumlanmak sûretiyle işlemden geçmiş bir İslâm'dır bunun adı. Bu söylediklerimin bir ütopya değil gerçekleşmiş tarihsel vakıalar olduklarını hatırlat­mayı dahi zaid bulduğum için örnekler vermeye girmeyeceğim. İslâmî ilimlerin birbirleri arasında bir köprü olarak tasavvufu seçmek Gazzâlî'nin İhyâu Ulûmiddîn projesinde gerçekleştirmeyi hedeflediği bir ülküdür ve bana göre her zaman buna ihtiyaç vardır.

Tasavvufun bu birleştirici bir üst şemsiye olma modeli, bugün için de aynı imkânlara sahiptir. Hatta mezhepler arasmında yakınlaşmalarda tasavvuf kilit rolü oynamaktadır. Önceleri Şia ve Sünni âlimleri daha çok fıkıh ağırlıklı bir "dârü't-takrib" denemesi yaptılar. Yani mezhepleri şeklen yakınlaştırmayı he­deflediler ama bu proje iflas etti. Gerek ImâmîŞiâsını ve gerekse Alevîliği Sünnîlikle yakınlaştırabileceğiniz tek bir alan vardır ki bunun adı tasavvuftur. Zaten Alevîliğin -tarihî ve siyasî tesirler bir tarafa- tamamıyla bir tasavvuf problemi olduğunu söyleyen yaklaşımlar vardır ki bendeniz de bu kanaate iştirak etmekte­yim. Alevî vatandaşlarımızın alternatif ilahiyat fakültesi kurmak üzere teşebbüsleri olduğunda önerdikleri ismin "Tasavvufî İlahiyat Fakültesi" olması çok anlamlıdır. Tahran Üniversitesinde, tasavvuf tarihçisi profesör Annemarie Schimmel onuruna ger­çekleştirilen uluslararası konferansın üstbaşlığı "Kültürlerarası Bir Köprü Olarak İrfan" idi.

Mezhepler bir tarafa, dinlerarası diyalog projelerinde de, -her ne kadar başlarda proje mimarla­rının daha farklı düşüncelerle hareket ettikleri gözlemlendiyse de- son toplantılarda iş gelip yine tasavvufun kapısına dayandı. Çünkü birlik "öz"dedir, cevherdedir. Formda ise ayrılık vardır, siyaset vardır, hesap kitap vardır ki orası stratejistlerin sahasına girer. Mutasavvıfların maksadı ise bir başka reftâr'dır ve şairin dediği gibi:

Bu dersin sırrına ‘kale yekûlu' terceman olmaz

Hâsılı bütün bu çok boyutlu talepler doğrultusunda tasavvuf anabilim dalma çok önemli görevler düşmektedir. Her şeyden evvel özellikle yeni asistan arkadaşlarımızın bu branşın öne­mini hakkıyla kavrayabilmek için evrensel değerlerle, fikirlerle daha fazla ilgilenmelerini, tasavvuf ve hatta dinî ilimler dışı bazı önemli eserleri de okumalarını ve ayrıca ülke gençliğinin sorun­larıyla da yakından ilgilenmelerini hararetle tavsiye ediyorum. Yurt dışı seyahetlerinin çok büyük ufuk açıcı ve eğitici yönü olduğunu bizzat tecrübe eden bir kimse olarak bu arkadaşlar için muhakkak yurt dışı bursu imkanları bulmalıyız. Dar bakış açısı, hoşgörüsüzlük, sadece kendini üstün görme, dünyadan bî-haber olma gibi birçok nâkısanın tedavisi değişik kültürlere yapılan seyahatlerle olmaktadır. Husûsen tasavvuf branşı da bir tür "yolculuk felsefesi" olduğu için arzî/yatay olanının da buna büyük katkısı olacağını düşünüyorum.

Bir dinî ilimler metodolojisi olarak tasavvufun, dinî ilimler dışı bilim dallarıyla da çok manidar kesişimler ağı içerisinde bu­lunduğunu belirtmek isterim. Biz tasavvuf akademisyenlerinin ilahiyat fakültesi dışına da çıkmamız gerektiği kanaatini taşı­maktayım. Hatta dostlar darılmasın ama ilahiyat fakültesindeki dostlarımızla olan diyalogumuzdan çok daha samimisini diğer branşlarla kurabilmekteyiz. Müthiş bir alaka ve ilgi var tasavvuf karşı. Ben şahsen bu mesleklerden arkadaşlardan gelen davetlere yetişemez oldum.

Fizikçi arkadaşlarla, maddenin aslının enerji olduğu ve enerjinin aslının da ışık olduğu görüşünü, sûfî muhak­kiklerin "Allâhunûru's-semâvâtive'l-ard"a. getirdikleri yorumlar muvâcehesinde nûrun letâfetten kesâfete geçerek maddî âlemi nasıl oluşturduğu görüşleriyle yan yana koyarak anlamaya ça­lışmak, bana şahsen bir ilahiyatçı hocamın "tasavvuf haramdır" sözüne cevap vermekten çok daha heyecan vermektedir. Veya psikolog arkadaşlarla, insan bilincinin derinlikleri üzerinde fi­kir alışverişinde bulunurken mutasavvıfların insanın yedi katlı (septenairy) yapısı üzerinden açılımlar getirmek onlara da bana da çok keyifli anlar yaşatıyor.

Mamafih her branştan yeni nesil ilahiyatçı arkadaşların çok daha seviyeli ve çok daha kuşatıcı yaklaşımlara sahip olduğunu görmek beni şahsen umutlandı­rıyor. Mevlânâ'nın o meşhur, "Biz birleştirmeye geldik, ayırmaya değil." sözleri artık sadece tasavvufçularm odalarını süsleyen bir levha olmaktan çıkmaya başlamıştır. Binaenaleyh tasavvufun bu kapsayıcı (inclusive) ve çok-disiplinli (multi-disiplinary) yapısını fen fakültesinden fizikçi arkadaşlarla, edebiyat fakültesinden dilci (Doğu dilleri olsun Batı dilleri olsun) arkadaşlarla, sanat tarihçisi, felsefeci, psikolog, tarihçi arkadaşlarla, tıp fakültesinden psikiyatrisi arkadaşlarla, konservatuardan müzikolog vb. gibi ar­kadaşlarla İlmî platformlarda sık sık bir araya gelip paylaşmamız branşımız açısından çok önemlidir.

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor

Geleneği Olmayan Dinî Akımlar İslâm’a Zarar Veriyor

Biz Anadolu erenlerinin nefesleriyle işlenmiş bir İslâm'ın mensubuyuz. Biz hoşgörüyle bakan insanlardık ve bir bütün­dük. Ama şu an İslâm dünyasının bazı bölgelerinde İslâm'ın öyle versiyonları hâkim olmaya başladı ki İslâm düşmanı istihbarat kuruluşları, milyon dolar yatırım yapsalar İslâm'a darbe vurmak için bu arkadaşlardan daha iyisini bulamazlardı. Tek amaçları ceza kesmek. İslâm yalnız ceza hukukuyla var olan bir din gibi... Merhameti yok, şiiri yok, anlayışı yok, estetik yok, cemal yok; ce­mal cemale karşı. Ya bilgeler kral olmalı ya da krallar bilge olmalı. Yani filozoflar kral olmalı krallar da filozof olmalı aynı zamanda. Böylece toplumları bilgece yönetmiş olurlar.

Türkçemizde "gele­nek" kelimesi bazılarınca negatif algılanıyor. Geleneksel İslâm, an'anevî İslâm... An'anevî olan en azından üç kuşakta oluşabilen bir şeydir. Yani elden ele gelen, ustadan ustaya, kâmilden kâmile geçen bir İslâm. Şu an geleneği olmayan dinî akımlar her şeyi sıfırdan başlatıyor ve "İmam-ı Âzam biliyorsa ben de biliyorum." diyor. Oysa geleneğin getirdiği birikimden habersiz olduğunun farkmda bile değildir. İmam-ı Âzam Fransızca, İngilizce bilmi­yordu. Onun döneminde bilgisayar yoktu. Hepsi doğru. Ama şunu unutmamak gerekir ki Kur'ân'ı anlamak için bunlar yeterli değildir, belki de gerekli bile değildir. Kur'ân'ı anlamak için başka bir şey gerekiyor. Bir örnek vereyim. Abdurrahman Sami Efendi -vefatı 1938- Fatih müderrislerinden âlim bir zat. Bir maneviyat arayışına başlıyor zira mana âleminde Peygamber Efendimiz ona zuhûr ediyor ve kendisine bir şeyh, bir mürşit bildiriyor. Aramaya başlıyor ve aradığı mürşidi Çanakkale'de buluyor. Bulduğu zat ümmî, hamal, mektep medrese görmemiş birisi. Abdurrahman Sami Efendi diyor ki:

"Şeyhim Fatiha sûresini okuduğunda yedi, sekiz yerde yanlış okurdu, doğru düzgün Fatiha okuyamıyordu. Ben ise âlim, hafız, üstelik Arapça ile Farsça biliyorum. Bir gün 'Şu âyetleri ben an­layamıyorum, bana anlatır mısınız?' diye sordum. 'Oğlum Sami, bir oku bakayım.' dedi ve ben okudum. Ben okurken o gözlerini kapattı. Âyetleri okumam bitince 'Bak Sami, Cenab-ı Allah bu âyet-i kerimede diyor ki...' diye başlayıp bana saatlerce anlattı. 'Azizim siz Arapça, Farsça bilmeyen ümmî bir insansınız, bu bilgileri nasıl anlıyorsunuz?' dedim. Bana şu çarpıcı cevabı verdi: Kur'ân'ı Arapça mı sanıyorsun, mushaf Arapçadır ama Kur ân Allahça'dır, Allahça'yı bilirsen Kur'ân'ı bilmen için başka bir dil bilmeye gerek yok. Ebu Cehil çok güzel Arapça biliyordu, Fransız değildi Arap'tı ve mükemmel Arapça biliyordu ama anlamadı, anlamadı, anlamadı."

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?

Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?

Nasıl olduk da bu hale geldik? Arabada bebek var yerine, arabada sopa var, levhasıyla dolaşır hale geldik. Hangi değerler erozyona uğradı ve nasıl bu hale geldik? Şehirler bu dönüşüm ve erozyona uğramış insanların buluştuğu mekânlar haline geldi artık. Her gün New York'ta, Kaliforniya sokaklarında cinnet getiren gençlerin işledikleri cinayetleri veya seri cinayetler işleyen katilleri izliyor ve şaşırarak takip ediyorduk. Artık şaşırmıyoruz .Çünkü tüm bu haberleri artık kendi ülkemizin, şehrimizin gündelik haberleri arasında izliyoruz. Şehirlerimiz ve bu şehirlere ruh veren insan bozuldu. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde diyor ki: "İnsan vücudunda bir et parçası var ki -bilgisayardan örnekle konuşacak olursak ana beyin- o bozulduğu zaman -bilgisayar nasıl çöpe ahlıyorsa- o et parçası fesat olduğu zaman bütün vücut fesat olur.""Bu et parçası nedir ya Resûlallah?" diye sorduklarında Efendimiz "Kalp'tir." diyor. Kalp bozulduğu zaman her şey bozulur.

Ve şu an kalplerin bozulduğu bir devirde yaşamaktayız. Ancak buradaki kalp kelimesine dikkat edelim. Parçalayıcı zihniyete sahip modernistler kelime ve kavramlarımızı da erozyona uğrattı. Şunu unutmayalım ki insanın on tane değil, bir tane bilme melekesi vardır. Bazı insanlar, bilimsel çalışıyoruz derken başım işaret ediyor. Maalesef bazı ilahiyatçı arkadaşlarımız da aynı şekilde başını işaret ediyor. Fen bilimlerindekiler başını gösterirken ilahiyatçıların kalbini göstermesi gerekir. Kur'ân-ı Kerîm "Onların kalpleri vardır, aklederler." buyuruyor. Yani Kur'ân'a göre akleden, kalptir. Şu an duygusal zekâ vb, yeni tanımlamalarla izah edilmeye çalışılan şeydir kalp. Beyin akletmez.

Mutlak Bilgiden Hüküm Çıkarabilen Ancak Kalptir

Bugün bilimsel faaliyetler ağır komada olan bir insanın hâlâ düşündüğünü ispatladı. Çünkü düşünme, vücutta sadece beyinde olmuyor. Cildin düşündüğü de bugün ispatlandı. Vücut komple düşünüyor. Beyin ise dekoder vazifesini görüp bilgileri topluyor. Göz gördüğünü topluyor, kulak işittiğini... Ama mutlak bilgiyi toplayamıyor. Göz ancak belirli bir açıyı görebiliyor. Sağlıklı değilse onu da tam göremiyor. Kulak alt eşik, üst eşik arasında duyabiliyor. Her şeyi duyamıyor. Bir depremi bile ancak o bittikten sonra duyabiliyoruz. Ama bir karınca; hayvan dediğiniz o bizden düşük dediğiniz varlık, bizden evvel işitiyor. Karıncanın işitme melekesi bizden ileri. Bizden evvel işitiyor, çantasını topluyor burada bir şeyler olacak deyip uzaklaşıyor.

Biz daha sonra fark edebiliyoruz. Beş duyu, mutlak bilgiyi edinemiyor ancak topluyor. Bu bilgilerden hüküm çıkaran, akleden ise kalptir. Ne zaman ki kalbi beyine taşıdık, insan bir tür canavar haline geldi. Çünkü kalp ile değil beyin ile düşünülüyor. Kalbin değişik derecelerde bir bilgilenme süreci var. Biz kalp medeniyetine sahibiz. Bizim Hak sohbetlerimizde, yâran sohbetlerimizde sadece beyinlere değil kalplere de hitap ediliyor. Allah rahmet eylesin, Neşet Ertaş, söylediği o güzelim "Gönül Dağı" türküsünde ne diyor: Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez. Beyinden beyine bir yol vardır, görülmez, demiyor. Kalpten kalbe giden yollarda buluşmamız gerekiyor.

Kalp medeniyetinin erenlerinden biri de şüphesiz ki Yunus Emredir. Yunus Emreden bahsedilirken ümmî, cahil, mektep ve medrese görmemiş birisi olarak bahsedilir, işin aslı öyle değildir. O medrese eğitimi görmüş ve çok varlıklı bir aileden gelmiştir. Bugün bütün bunlar belgelenmiştir. Hatta Yunus Emredin Seyyit Ahmet er-Rufâî kolundan beslendiği ve silsilesi bile artık bilinmektedir. Tevazu sahibi insanlar, "Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir." derler. Neden böyle söylüyorlar, diye sorulacak olursa, insan-ı kâmiller tevazu sahibi olduklarındandır. Şimdikilere baktığımızda ise bildiklerini sıralamak için bir yarış halindeler. Bizim geleneğimizde bir adam "bir şey biliyorum" diyorsa, o hiçbir şey bilmiyor demektir. Şayet bir adam "bilmi-yorum" diyorsa, işte ona yapışmanız gerekir. Büyük âriflerin kitapları hep böyle söyler. Yine ârifler, duygularını ve tecrübelerini şiirle dile getirirler. Sadece şiir olsun diye şiir söylemezler. Şiir mecaz, sembol, remz gibi ifade alanı verdiği için şiiri tercih ederler. Bunlardan biri de Yunus Emre'dir ve her şiirinde derin anlamlar vardır. Onun şiirlerini düz bir metne çevirin yani nesir haline getirin, büyük bir felsefe ve bilgelik kitabı ortaya çıkar. Bilgelik kitabının içinde yer alan sözlerden biri de,

"Yunus öldü deyû sala verirler Ölen hayvan imiş âşıklar ölmezdir.

Burada Yunus'un ve âriflerin kastettiği şudur: İnsan her şeyden evvel bir ruh ve bu ruhun kabuk haline gelmiş şeklidir. Bir kaplumbağayı düşünün: Kabuğunu kendisi yapar ve onun içinde yaşar. İşte insanın böyle hayvani bir yönü vardır. Hayvan kelimesi Arapçadan dilimize geçmiştir ve canlılık demektir. İngilizcede buna "animal" denir ve bu insanın hayvani yönüdür. Bugün hayvan denildiği zaman kelime farklı anlamlar ifade eder. Bizim hayvan dediğimiz canlı bedenimizin, dört unsurdan meydana gelen bir tarafı vardır. Bunlar toprak, su, hava ve ateştir. Her insan bu dört unsurun karışımından meydana gelir. Allah bizi yarattı ve kendi ruhundan üfledi. Biz hepimiz Allah'ın ruhunu taşıyoruz. Tasavvuf denilen ilim, bunu idrak ettirmek için çalışır. İnsan, Allah'ın ruhunu taşıdığı anda bütün perdeler aralanır. Kaynağını, kim olduğunu, nereden geldiğini, aslını ve özünü bilmeye başlar.

İnsana Allah'ın ruhu üflendikten sonra ateşten ateş, topraktan toprak, sudan su, havadan hava alınarak insan bedeni oluşmuştur. Ölüm anında da ilk önce bu unsurlar ayrılmaya başlar. İnşam terk eden birinci unsur, evrende en serî olan havadır, insan son nefesini -havayı- verir ve bir daha alamaz. Ancak bedene baktığımızda sıcaklık yani ateş unsurunun devam ettiğini görürüz. Beş altı saat sonra ikinci unsur, ateşin ayrıldığını görürüz. Bedenden ısı da kaybolur ve ceset soğur. Ateş yeryüzünde muhabbetin kaynağıdır ve ateşin vücuttan gitmesi ile insan en yakınından bile soğumaya başlar. Geriye iki unsur kalır. Toprak ve su. Cenaze iki unsurla defnedilir. Bilindiği gibi insanın yüzde yetmişi sudur. Cesetteki su, yaklaşık bir yıl içerisinde toprağa karışır ve geriye posa dediğimiz bölüm kalır. Bu bölüm de belirli bir zaman aralığı ile toprağa karışır ve yok olur gider. Böylece dört unsur da ortadan kalkar. İşte ölen, insanın bu hayvani yönüdür yani bedenidir. Rûhânî dereceleri yükselen insan ise ölmez.

Bilindiği gibi insan, melekten üstündün Ama hangi insan? Her insan mı acaba? Hayır. Kâmil insan yani şeytanın kıskandığı insan, meleklerden üstündür. Allah insanı yarattıktan sonra Âdem'e secde edilmesini emretti. Bütün melaike Âdem'e secde ettiği halde iblis secde etmedi. Başta "Ben ondan üstünüm." diyerek birçok gerekçeler ortaya koydu. Dikkat edin, o gerekçelerin birçoğu bugün bizim insanımızın da gerekçeleri. Ben âlimim, ben yetenekliyim gibi... İşte İblis'in ayağının kaydığı nokta budur. Ayak kayma noktası çok önemlidir. Allah'ı kabul eden iblis, insanı kabul etmemiştir. Bu noktadan sonra Allah'tan aldığı ruhla meydana gelen insan-ı kâmil ölümsüzdür, ölmez. Ölen, sadece dört unsurdan oluşan hayvani bedendir. İşte onun içindir ki Hz. Mevlânâ'ya ölüm meleği utana sıkıla geldiğinde Hz. Mevlânâ "Biz zaten ölmüşüz." demiştir ve onun için Mevlânâ'nın ölüm gününe "şeb-i arus" denmiştir. Yani düğün gecesi.

Ölüm. Fransız felsefesinin veya bugün modern insanın en büyük korkularından birisi ölüm ve ölüm korkusu. Oysa bizim geleneğimizde nereye gideceğimiz bilindiği için ölüm korkusu yoktur. Nereye gideceğini bilemeyenler ölümden korkar. Nereye gideceğini bilen insanlar, aynı zamanda nereden geldiğini de iyi bilenlerdir. Eğer bu şuuru, idraki, felsefeyi çocuklarımıza ve toplumumuza veremezsek o toplumdan nelerin ortaya çıkabileceğini bile tahmin edemezsiniz. Bu idrakten yoksun insandan her türlü kötülüğü görmeniz mümkündür. Bu idrakten yoksun insan için ölüm hem en korkulan hem de en kolay gerçekleştirilen bir hadise haline gelir. İşte Yunus'un dizelerindeki anlam budur ve Yunus ölmediğini de ispatlamıştır. Yunus'u hesaba çeken Molla Kasım'ın kim olduğu halen bilinmez iken Yunus'u bilmeyen yoktur. Yunus halen bütün insanlık âlemi içinde yaşar ve yaşatılır. Dünyada Molla Kasım üzerine panel, sempozyum, toplantı düzenlendiğini göremezsiniz ama Yunus Emre hakkında sayısız araştırma ve eser görmek mümkündür. Onun şiirleri şarkı, türkü, ilahi formunda düden dile, gönülden gönüle dolaşır durur.

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur

 

İnsan Bozulunca Kâinat Bozulur

'Üniversitede okuduğumuz derslerde bize, iyi bir reklamcı Afrikalıya soba, kutuplarda yaşayan kimseye buzdolabı satabi­lendir, diye öğretmişlerdi. 45 derece sıcakta yaşayan bir Afrika­lının sobaya ne ihtiyacı olabilir ki? İşte kapitalist üretim hiçbir insani, hiçbir vicdanî değer taşımadığından sîzlerin önüne bunları ihtiyaçmış gibi koyabilir. Yine "iktisada giriş" derslerimizde rastladığımız bir giriş cümlesini unutamıyorum. Tüylerimi di­ken diken eden ifade aynen şöyleydi: "Sınırlı doğa karşısında, sınırsız insan ihtiyaçlarının giderilmesi, tatmininin planlanması bilimidir" İktisat böyle tarif ediliyordu. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsızlığının kabulünün sonucunu kestirmek çok da zor de­ğildir. Sonuç elbette ki insanın, doğanın ve her türlü değerin tahrip edilmesidir. Bu tahribin sebebi, yukarıda yapılan iktisat tarifinin bir sonucudur. Geçenlerde vücut geliştiricisi bir sporcu arkadaşımızın genç yaşta vefat haberini her birimiz medyadan üzüntüyle öğrendik. Sporda dopingler, ne olduğu belirsiz ilaç­ların kullanımı o kadar yaygınlaştı ki spor bir noktada vücudu geliştirme amacının ötesinde, vücudu öldürme sanatı haline geldi Yarış atlarına vurulan aşıların sporculara vurulduğu haberlerini okuyoruz.

Özellikle vücut geliştirme adına vücuda azot bile ba­sıyorlar. Sonunda vücut iflas ediyor ve akıbet genç sporcumuz gibi ölümle neticeleniyor. Bu, sporda mana kaymasının nerelere geldiğini gösterir ipucu ve önemli bir uyarıdır bizler için. Tarihi­mize baktığımızda, spor eğitimi bir kâmille yapılırdı. Pehlivanlar tekkesine, okçular tekkesine bir bakın. Buradaki temrinler şeyh efendi ile beraber yapılırdı. Ok taliminde şeyh efendi delikanlı­nın kulağına şu âyeti okurdu: "Attığın zaman sen atmadın."Yani şeyh ona derdi ki: "Aman oğlum, hedefi vurdum diye havalara girme. O oku sen atmadın, Allah attı." İşte sır buradaydı. Bizim civanmert geleneğimizde, fütüvvet geleneğimizde, fetâ ve ahilik geleneğimizde, adına ne derseniz deyin, yetişen gencin rûhânî tekâmülünün yanında medenî anlamda da belirli güçte olması tavsiye edilirdi. Onun için spor denmez, temrin denirdi. Bütün bu temrinler zikir eşliğinde ve salâvatlarla yapılırdı.

 Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır

Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır

 

İnsan, kimliğini ararken sadece bu âyet üzerinde teemmül, tedebbür ve tefekkür edecek olsa dahi, kendi aslının nereye da­yandığını görecektir. "Ben ona, kendi ruhumdan üfledim/' diyen O Allah, bir başka âyette "el-Evvelu, ve'l-Ahiruf ve'z-Zâhiru ve-l Bâtinu" demektedir. Yani ilk Benim, son da Benim. İç Benim, dış da Benim, demek. Muhyiddin-i Arabi bu âyetle ilgili olarak, "Öyle bir kuşattı ki, bir beşinci oluşuma yer bırakmadı." der. Bir daire düşünün. Bunu mitolojik şekillerde, kendi kuyruğunu ağzına almış bir yılan olarak görürsünüz. Yani başlangıç ve son bir noktada birleşir. Eğer baş ve son Allah ise, sûfîler sorar: "Orta kimdir, nedir?" Onlara göre, bir şeyin başı ve sonu neyse, ortası da odur.

Burada insan kendi kimliğini aramaya başlayacaktır. Modern Müslümanın en önemli problemlerinden birisinin bu kimlik arayışından uzaklaşması olduğu kanaatindeyim. Kendi kim­liğini, Öz değerleri üzerine inşa etmek, reconstruction yapmak, var olan üzerinden yeni bir oluşum yapmak. Âyetler, hadisler, sahabeden görüşler var. Bu yöne doğru bizi düşünmeye sevk eden, tahrik eden düşüncelerimizin bir temeli var. Bir düşünce silsilesini görmekteyiz. Bunlar, birbirinden kopuk şeyler değil. Ben burada kendimden yeni bir şey inşa etmiyorum. Var olanı anlamak ve sürdürebilmek önemlidir. Bu süreç zaten devam ediyor. Sen bu süreç içerisinde bir enstrüman olabilirsen, bu şeref sana yeter. Yeter ki çizgiden çıkmaya vesile olma. Zaten var olan o sünnetullah, o âdetullah, sen olmasan da işleyecek. Sen, eğer ona tercümanlık edersen, -ki buna sûfîler "tercüman-ı Hakk" derler- bu bizim geleneksel anlaşıyımızda büyük arif ve hekim tanımlamalarının içerisine giriyor. Hz. Ali'nin şiirlerinden birinde, "İlacın sendedir de sen farkında değilsin" ifadesi geçer.

Bu şiir, aradığın şey sende aslında, derken, acaba bir âyetin devamı olmuyor mu? Yıllar sonra gelen, bizim Anadolu İslâm anlayışının yorumcularından birisi olan Yunus Emre de aynı şeyi söylemi­yor mu? Bu manada yaşanılan İslâm, 1920'lere gelinceye kadar bu âlimlerin ilmek ilmek çözdüğü irfanî İslâm idi. Yunus Emre, "Bir ben vurdur bende, benden içeru" derken, benden içeru yedi tane daha ben vardır, demek ister. Biz derslerimizde bunları anlatırken Rusya'dan matruşkalar alırdık. İçinden üç tane, beş tane çıkan matruşkalar var. Ben onların özel yedilisini yaptır­mıştım. Karşınızda bir kişi var ama onu açarsanız içerisinden bir tane, bir tane daha çıkıyor, toplam yedi tane.

Nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i kâmileye kadar çıkan yedi kimliktir bu. Burada, Rabb'i tanıyan asıl ben, Rabbimizin "Elestü bi-Rabbikum?" soru­suna "Belâ, tamam sensin", yani "Elbette ki, sensin!" diyen nefs-i kâmile'dir. Nefs-i emmâre ise şeytanî aklı kullanan, neden, niçin, niye öyleymiş diyen kimliktir. Yani tefrik edici, ayırıcı aklı kul­lanan kimlik. Nefs-i kâmiledeki akıl, kalbî'dir. Allah'tan gelene, "Eyvallah!" der. İlk düzey, nefs-i emmâre olduğu için sarsılıyor. Anlam kaymaları genişliyor. Nefs-i kamile, anlam kaymalarını terk edip doğruda ilerliyor. Bunun için, nefs-i kamile insanının nasıl bir insan olduğu, felsefi anlamda, sosyolojik anlamda fazla incelenmiş de değildir.

Hz. Ali'nin, "Vefîenfusikum efelâ tubsirûn" "O sîzdedir, görmüyor musunuz?" âyetinin tevili olan bu "ilacın sendedir amma görmü­yorsun" sözü ile Şeyh Galib'in,

Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem'sin sen

beyti, aynı geleneğin farklı linguistik tarzlarda devam eden aynı damar olduğunu, aynı anlamı taşıdığını ifade ediyorum.

Bizim âlemimiz, yaratılmış, sınırlı bir âlem. Biz, mutlaklar âlemi, sınırlı bir âlem içinde ne kadar ifade edebiliriz ki? Bizim ifadelerimiz, ancak sınırlı bir ifade olur. Yani aslında hiç ifade edemiyoruz, demektir. Bir yerde durdurmak gerekiyor. O zaman sadece işaretler kalıyor. Biz de bu işaretlerin izlerini sürmeye çalışıyoruz

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Gelenek’te Müslüman Kendini Nasıl Tanımlıyordu?

Gelenek’te Müslüman Kendini Nasıl Tanımlıyordu?

İslâm dininin kurucusu ve vaz' edicisi olan Hz. Muhammed Mustafa'nın(sav) mesajı, kendisinden çıktıktan sonra artık ümme­tin malı olmuştur ve o ümmetin içerisinden anlayış, kavrayış, idrak seviyelerine doğru orantılı olarak O'nun mesajı üzerinde yorum ekolleri gelişmiştir. Onun bir sözünü birisi şu şekilde, bir diğeri başka bir şekilde algılayabilmiştir. Bu durum, bizim düşünce akımları, ekolleri ya da mezhepler dediğimiz anlayış farklılıklarını da tabiî olarak meydana getirmiştir. Bu kaçınılmaz bir süreçtir. Çokluk, ister istemez beraberinde bu yapıyı oluştura­caktır. Bu açıdan, ben sizlerle, bu ekoller içerisinde İslâm ârifleri dediğimiz bir ekolün, o Peygamberin mesajından anladığı, al­gıladığı ve ona göre tesis ettiği ontoloji, epistemoloji, politika ve dünya görüşünün, bütün bu kavramsal şemaların uzantılarını, yansımalarını paylaşacağım.

Geçen yüzyılın başına gelinceye kadar birçok İslâm coğraf­yasında hakim paradigma bu tür bir İslâm anlayışındaydı. Bu var olanı, aslına, asıl nüshaya referansta bulunarak çözebilirsiniz. Modern Müslüman, geleneksel Müslüman.,. Burada geleneksel tabiriyle, Türkçedeki örf-âdetlerle yoğrulmuş anlamındaki gelenekseli değil, eski Türkçemizdeki an'ane, Arapçadaki zincirleme olarak alınan, ben bilgiyi şundan, o da şundan o da şundan aldı  diyerek bir silsile tesis edilen "an'anevî" anlamındaki gelenek­seli kastediyoruz. Ananevi Gelenekte ustalar, üstadlar eliyle,  usta-çırak ilişkisi halinde "meşk edilen" bir bilgilenme süreci  vardır. Bu bilgilenme süreci, salt rasyonel ve göz yorgunluğu ile  elde edilen bir bilgi düzeyi değildir. Göz yorularak elde edilen  bilgilenme, gerçek bilgilenmeye gidilen yolda bir ön çalışmadır.Mesela Gazzâlî'nin el Munkiz mine'd Dalal isimli kitabında kendi entelektüel gelişimini anlatırken bahsettiği o merhalelerdeki açılım ve yükseliş, benim kastettiğim o geleneksel anlaşıyı gös­termektedir. Gazzâlî, hayatının sonunda, kitabî bilgilenme, salt selülozik bilgilenmeden daha öteye, kalbı bilgilenmeye geçmiştir.

 

Modern Müslümanın Kimliği Refleksiv
Bir Kimlik midir?

Modern zamanlarda kalbi bilgilenme ikincil, üçüncül konuma itilmiştir. Çünkü kalp modern Müslümanın epistemolojisinde yer almamakta, kalp küçümsenmekte, basitleştirilmektedir. 0 zaman, "Acaba modern Müslümanın kimliği de ötekinin veya Franz Fanon'un tabiri ile işgalcinin, Hegel'in tabiri ile efendinin tanımlaması karşısında refleks olarak gelişmiş bir kimlik midir?" sorusunu da beraberinde getirmektedir. Herhangi bir refleks ol­madan, kendi başına bırakılarak oluşan kimlik aslî kimliktir. Ama, tahakküm altında geliştirilen kimlikler sunî kimliklerdir. Modern Müslümanın bu manada geliştirdiği kimliklerin çok otantik, çok sahih, Geleneğe tâbî kimlikler olduğu kanaatinde değilim. Yanı­labilirim, ama bu kanaatteyim. Modern Müslüman, hukuku daha da öne çıkaran bir din anlayışı sergiler ki aslında o, geniş manadaki İslâm anlayışının yüzde 18-20'sini oluşturmaktadır. İlahiyat tabiri ile konuşursak hukuk, ahkâm, hüküm ifade eden, "yecuz, la yecuz" mantığı ile oluşturulan bilgi yumağı, genel manadaki İslâm düşüncesinin yüzde 20'sini aşmamaktadır. Oysaki tedebbür, tefekkür, düşünme konularındaki âyetler, hadisler ve ona işaret eden noktalar daha büyük bir yekûn işgal ederken, modern za­manlarda Müslümanlar, İslâm eşittir İslâm hukuku, anlayışına gelmişlerdir.

Bana göre bu, düşmanı ile kendini tanımlamanın bir patolojik vakıasıdır. Çünkü, özellikle geçen yüzyılın başından beri Ortadoğu'dan İslâm dünyasına teşmil edilmek sûretiyle oluş­turulan bir din anlayışı vardır. Buna ben, "Yahudi dinî anlayışı" diyorum. Yahudi dininin "Halakaik" geleneği, sadece hukuka referanslı bir din oluşudur. Müslümanların birçoğu da, farkında olmadan, bu durumu itiraf etmeden -bana göre- İslâm anlayışını, Yahudi din anlayışına döndürmüştür. Yani böylece, hukukun önde olduğu, anlayış, kavrayış, tefekkürden ziyade "halakaik" yaprkında olmadan, bu durumu itiraf etmeden -bana göre- İslâm anlayışını, Yahudi din anlayışına döndürtırımcı, yargılamacı ifadelerin olduğu bir din anlayışı öne çıkmaya başlamıştır.

Bu da günümüz Müslümanının bana göre en ciddi problemlerinden birisidir. Modern zamanlara gelinceye kadar elbette ki İslâm hukuku da kullanılmaktaydı, ama birinci derecede hakim olan, hukuk değildi. Birinci derecede kimlik, Müslümanların irfanıydı, Allah'a yönelik yakınlığıydı. Ne kadar O'na yakın oldukları, tevazûlarıydı, ahlâklarıydı ve buna bağlı olarak kurdukları medeniyetti. Buna bağlı oluşturdukları sanattı. Orta zamanlarda Batı dünyasında Müslümanlar, yazdıkları eser­lerle, sanatlarıyla tanınan bir kimlik iken, modern zamanlarda Müslümanlar, ortaya sanat nevinden bir şey koyamadığından dolayı, başka bir kimlikle tanınmak durumunda kalıyorlar. Taj Mahal , El Hamra'yı, Süleymarıiye'yi inşa edebiliyorsanız, kimliği­niz var demektir.

Bir sultanınız, muhteşem bir Peşrev, bir Mevlevi âyin-i şerifi besteleyebiliyorsa işte o zaman ona global manada bir İslâm düşüncesi diyebilirsiniz. Ama siz bunları üretemediğiniz, sanatta, şiirde, edebiyatta, estetikte bir varlık ortaya koyamadığı- zaman, ister istemez birileri sizi, kendi karşısına alarak refleksiv bir hareket haline getirip kendi düşünce ve metodolojisini yansıtarak sizi de daraltmaktadır. Onda bu Özellikler olmadığı ve siz de onun rakibi olduğunuz için, o öyle istiyor. Onun varlığı, zaten bu tartışmanın üzerine inşa edilecek. Siz farkında olmadan, bu oyuna gelerek, bu büyük muhteşem anlayıştan darala darala sadece İslâm hukukunun çok az bir bölümünü oluşturan ve askerî terminolojiye hapsedilmiş bir İslâm ideolojisi inşa etmeye çalışıyorsunuz. Bunların hepsinin modern ve patolojik problemli kimlikler olduğu kanaatindeyim. Geleneksel İslâm'da ise öteki ile bir kimlik bulmaktan ziyade, kendi beslendiği kaynakların ona verdiği kimliğin daha önde olduğunu görmekteyiz. Mesela, Osmanlı'da bir kişiye, "Evladım! Sen, hangi bahçenin gülüsün?" diye bir soru sorulurdu. "Sen kimsin?" diye sorulmazdı. Sorunun kendisinde bile bir estetik var. Hangi kâmil nazarında yetiştin, hangi nefes sana değdi, demektir bu. Bunlar modernliğe tercüme edilemez. Nefesin değmesi, bir bahçenin gülü olmak, bize belki şiirsel, mistik, poetik ifadeler gibi geliyor. Hayır, geleneksel İslâm dünyasında hâkim kimlik bu şekilde belirleniyordu da onun için böyle sorulurdu.

Mahmud Erol Kılıç - Tasavvuf Düşüncesi
Devamını Oku »

Kemalist Ulus İnşa Süreci

Kemalist Ulus İnşa SüreciKemalist ulus inşa sürecinde, Osmanlı imparatorluk masla­hatlarına göre teşekkül etmiş Islâmcılık ve Türkçülük tarihin çöp sepetine atılırken, yerlerine, yeni ferdî ve kolektif kimliğin belirleyicileri olarak milliyetçilik ve medeniyetçilik esasları ika­me edilmiştir. Safa’nın da tespit ettiği gibi, tüm Kemalist re­formlar bu iki önermeden doğmuştur. Millî hakimiyetin tesisi ve Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu, saltanat ve hilafetin ilga­sı, millî iktisat siyaseti, Türk tarihinin Orta Asya kökenine uza­tılması ve Osmanlı-İslâm geçmişinin dışlanması, Güneş-Dil Te­orisi, Soyadı Kanunu, ezanın Türkçeleştirilmesi vb. adımların tümü, Kemalist ulusçuluk ilkesinden kaynaklanmıştır.

Medeniyetçilik şiarından türeyen Kemalist reformlar ise la­ikleştirmeye ilişkindi: Şeyhülislâmlığın kaldırılması, dinî mah­kemelerin ve medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, okullardan din derslerinin kaldırılması, dinî mev­zuatın yerine batılı kanunların ikamesi, çok evliliğin kaldırıl­ması, şapkanın millî başlık olarak kabulü, alaturka müziğin öğretilmesi ve çalınmasının yasaklanması, opera, bale, çok ses­li müzik, Batı tipi resim ve Mustafa Kemalin heykellerinin di­kilmesinin teşviki, Hıristiyan takviminin kabulü ve Batı giyi­minin ve adabı muaşeretinin resmileştirilmesi. Medeniyetçiliği Batıcılıkla, medeniyeti Batıyla özdeşleştiren Kemalist çağdaş­laşma projesi, İslâm’dan ve İslâmîleşmiş kültürden arındırıl­mış yeni ulusal Türk insanını, yeni Türk ulusçuluğu vasıtasıy­la Batı/Hıristiyan enternasyonali içine yerleştirmiştir.

Kemalist çağdaşlaşma projesinin ana amacı, evrensel geliş­me modeli olarak algılanan Batı gelişme modelinin monolitik kavranışı ekseninde “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak” olarak ifade edilmiştir. Kemalist ulusçular için tek bir gelişme modeli vardı; çünkü gelişme potansiyeline sahip olan tek bir toplumsal-siyasi sistem bulunmaktaydı. Bu gelişme modelinin adı "Batılılaşmaktı". “Batı,” Kemalist çizgi için, her türlü çeliş­kiden arınmış, “moral” problemleri çözmüş, “insanlık durumu”nun mümkün olan en iyi formu, “tarihin sonu”ydu. Ke­malist çağdaşlaşma projesi, klasik oryantalizmin self-kolonizasyona dayalı bir adaptasyonudur.

Aydınlanma felsefesinin Avrupa merkezli karakteri, “iyi” Batı, “kötü" Doğu ikiliğini siyasî düzeye taşıyarak sömürgeciliğe bir meşruiyet temeli sağlamıştı. Kemalistler de bu meşruiyet zemi­nine yaslanarak, “beyaz adam”ın yükünü omuzlamış ve Cum­huriyetle birlikte nesnesini “halk”, öznesini “Kemalist aydınlan­mışların oluşturduğu bir self-kolonizasyonla, yeni baştan bir toplum “yaratma” ameliyesine girişmişlerdir. Doğu toplumlarını, değişimi kendi iç dinamikleriyle üretmesi imkânsız, bu yüz­den daha “iyiye,” dolayısıyla “ilerlemeye” kapalı, statik ve irras­yonel olarak tasvir eden bu yaklaşım, Osmanlı özelinde, bu du­rumdan İslâm’ı sorumlu tutuyordu. Bu yüzden, resmî din ola­rak Hıristiyanlığın kabulü bile “Kemalist ulusçu seçkinlerin” çözüm portföyünde yer almaktaydı. Batı, bu “zayıf tarihsellik” durumunu,giderebilecek tek değişim aktörü olarak kendisini görürken, Kemalist uygulamada, doğrudan “Batı”nın yerini, Ke­malist yönetici sınıfın temsil ettiği “vekaleten” Batı almıştır.

Gelişmeye engel İslâm anlayışı, Kemalist geleneğin laik “ref­lekslerine” paralellik arz etmiştir. “Kendi cemaati içinde kültür olarak îslâmın ‘baskıcı’ kayıtlarından kişiyi azade kılarak” ye­ni bir “ulusal insan” oluşturmayı hedefleyen Kemalist laiklik, dinin, hem siyasî hem de sosyal görünürlüğünü “sıfırlayarak,” onu “vicdanlar” ve “mabetlere” sıkıştırmış; sıkıştırmanın nes­nesi konumundaki dini de yine kendisi şekillendirmeye çalış­mıştır. Dinin bu total “özelleştirilmesi”, Kemalist Türkiye’ye pozitivist bir anıtkabir görüntüsü vermiştir.

Dinin sosyo-politikalarından kovulmasıyla doğan boşluk, din alarak algılanan “milliyet duygusu” ile doldurulmaya çalışıl­ma dinî-hanedanî siyasî-kültürel sistemin yerini cumhurî-laik sistem almıştır. Buradaki “cumhurilik” reel değil, sembolik bir mahiyet taşımış, görünür meşruiyete zemin sağlamıştır.

Hiç şüphesiz, Kemalist seçkinlerin kökendeki meşruiyetlerini Millî Mücadeledeki konumları sağlamıştır. Mustafa Kemal Pa­şa ve “kadrosu”, Millî Mücadelede cumhurî-laik duruşun tam tersi olan “sultanî-dinî” bir duruşu, taktik gereklerle benimse­miş, iktidar zeminini sağlamlaştırdıkça da, stratejik yönelimin açılımlarını kuvveden fiile çıkarmışlardır.

Millî Mücadele sonucunda siyasî bağımsızlığın sağlanmasını, sosyopolitik, kültürel ve ekonomik “ıslahat” tedbirleri izlemiş, zedelenen kolektif onuru iade edebilmek için yeni, kendine has bir “ulusal kimlik” inşasına girişilmiştir. Millî Mücadele ve cumhuriyetin ilam (siyasî bağımsızlık), ulus devlet ve laikleşti­rici reformlar (çağdaşlaşma/Batılılaşma) ve yeni etno-seküler ulusal Türk adamı (yeni ulusal kolektif kimlik), Kemalist ulus inşa sürecine damgasını vurmuştur. Türk ırkının kök ırk ilan edilmesi, böylece bütün dillere ve medeniyetlere Tûrklerin ebe­lik ettiğinin kabulü ile Türkiye’nin Batılılaşma çabalarının “öze dönüş” olarak nitelenmesi, Kemalist yönetici sınıfın muhtemel kimlik buhranını gidermeye dönük adımları oluşturmuştur.

Dinî bir toplumun ulusal bir topluma dönüştürülmesi, üm­met tahayyülünün yerini ulus tahayyülünün alması, sadakat merciinin din ve ümmetten, ulusçuluk ve ulusa yönelmesi, Ke­malist toplum projesinin temelidir. Bu projede halk, çatışmasız, uyumlu bir kitle olarak tanımlanmış, dolayısıyla “apolitik* bir kavrama dönüştürülmüştür. Toplumsal farklılıklar, ulusal ce­maatin bütünlüğüne bir tehdit olarak algılandığı için, “dirlik ve birlik” işinde engel olarak görülmüş ve reddedilmiştir. Onuncu yılını kutladığında “sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” oluşturmakla övünen tek parti Kemalizminin dinî ve etnik farklılıkların, devlerin “teşhis ve tanıma” ihtiyacı dışında, varlı­ğını kabul etmesi söz konusu olmamıştır. Bu yüzden Köker, haklı olarak, Kemalizmin eylemde olmasa bile söylem seviyesinde toplumu tepeden tırnağa dönüştürme tasavvuruna sahip olduğu Kin, totaliter bir mahiyet arz ettiğini belirtir.

Millî siyaseti benimseyerek, ilgilerini kendi mülkî sınırlarıyla sınırlayan Kemalist ulusçuluk, devleti kurtarma işinde Os­manlıcılık. İslamcılık ve pan-Tûrkçûlükten oluşan üç tarz-ı si­yaseti reddetmiştir. Türkiye Türklüğü, Kemalist ulusçuluk tahavvülünün sınırlarını çizmiştir. Böylece Kemalist ulusçuluk, dış politikada, kendi ayaklan üzerinde durmaya çalışan, yayıl­macılık karşıtı, içe dönük, hatta büzülmeci, ilgileri Misak-ı Millî sınırlarını bile tamamiyle kuşatmayan bir çizgi sunmuş­tur. Siyasi pan-Türkçü hareketler desteklenmediği gibi, bunla­rın Türkiye içindeki faaliyetleri de hukukî koğuşturmalara ko­nu yapılmış, dış Türkler, “uzak kuzenler” olarak yalnızca kül­türel bir ilginin konusu olmuştur.

Tüm ulusçuluklar gibi, Kemalist ulusçuluk da hem siyasî hem de etnik bileşenler içermiştir. Millî seciye teorisini veri olarak alan, bilimsel ırkçılığın sosyopolitik yansımalarından olan öjenik eğilimleri resmileştiren, ırkî süreklilik teziyle Ana­dolu halklarının dünü ve bugününü Türkleştiren, vatandaşlık­la milliyeti önce birbirinden ayırıp, sonra vatandaşlık hakları­nın fiili kullanımını milliyet bağına irca eden, özümseme ve medenileştirme politikalarına etnisizmi ikiz kılan, Türk ulusu kavramını Türk etnikligi ekseninde tanımlayan Kemalist ulus­çuluk, böylece siyasî-hukukî (seküler) boyutuyla etnik boyutu arasında sürekli bir gerilim ham oluşturmuştur.

Son tahlilde, Kemalist ulusçuluğun etnik boyutu, seküler (siyasî-hukukî) boyutu karşısında araçsal bir işleve sahip ol­muş, bu durum etnisizmden ırkçılığa kayışı engellemiştir. Çünkü, Kemalist ulusçuluk, Batının “büyüleyici” dünyası karşısında hissedilen onulmaz bir aşağılık kompleksinin tah­rik ettiği, misyoner heyecanlarına dayalı bir medeniyetçilik iradesidir. Bu iradenin temelini, dine karşıt laiklik anlayışı

olunurmuş, ulusçuluk bu sürecin gereklerine göre şekillenmişş ve ferdî ve kolektif aidiyet bağı olarak dine alternatif ek­sende konumlanmıştır. Yeni Türk adamının ulusal bilinci, K'emalizminpozitivist bilim akidesine uygun olarak, hem dindışı hem de dine karşı olarak kurgulanmıştır. “Hayattaki her şey için” “müspet ilimleri” kılavuz eden bu kaba bilimci­lik, kolektif bilinç düzeyinde çok yoğun bir duygu ve heye­can açığı meydana getirmiş, bu “açıktan” kaynaklanan “ras­yonel” olanı “nasyonel” hale getirme ihtiyacı, etnik temaların Kemalist ulusçuluğun yapısal bir parçası haline gelmesine yol açmıştır.

Türk ulusal kimliğinin etnik-soya dayalı sınırlarını belirle­me çabasında, Kemalizm, ırkı, kurucu bir unsur olarak kul­lanmıştır. Ancak bu, hiçbir zaman sistematik ırkçılık şekline bürünmemiştir. Gerçekten de, ırkçılığın, resmî bir politikaya dönüşmesi için, yaslanabileceği antropolojik ve felsefî bir gele­neğe ihtiyacı vardır; Türkiye’de ise ırkçı gelenek böyle bir po­litikayı besleyebilecek güce hiçbir zaman ulaşamamıştır. İmpa­ratorluğun “ırkçı” bir manevra alanına sahip olmayışı da bun­da etkili olmuştur. Kaldı ki, totaliter bir ideoloji olarak ırkçılı­ğın sistematik bir devlet politikasına dönüşmesi, vatandaşları­nın gündelik hayatını dahi kontrol altında tutabilecek ve de­netleyebilecek çok güçlü bir devlet cihazının varlığını gerekli kılar ki, Kemalist devlet bunu istemekle birlikte, uygulayacak güce sahip olmadığı için, mesela, kadın giyimi konusunda ya­sal bir düzenleme yapma cesaretini dahi gösterememiş, İdarî uygulamalardan medet ummuştur.

Kemalist Türk ulusal kimliğinin etnik-soya dayalı veçhesin­de, Türk ulusal cemaati -ironik de olsa Türk ulusu bir cemaat olarak kurgulanmıştır- Türk etnisi bağlamında tanımlanmıştır. Anadolu halklarının Türklüğü tezi, buna “bilimsel” destek sağlamak amacıyla geliştirilmiş, böylece asimilasyon politikalarını mümkün kılacak şekilde ulusal "biz”in tanımı, etnik niteligine rağmen, genişletilmiştir. Millî Mücadele döneminde, bütün Müslüman etnik unsurları, etnik kimliklerini ikrar ede­rek barındıran şemsiye bir kavram olarak kullanılan Türklük, Cumhuriyetten sonra giderek bu anlamını yitirmiş, sonunda söylem düzeyinde ,gayri Türk etnik unsurların varlığını red-deden, gayrimüslim azınlıkları, özellikle de Yahudileri, Lozan Anlaşmasının azınlık haklarının korunmasına ilişkin hüküm­lerine uymasa da, asimilasyon yoluyla Türklük akidesine bağ­lanmaları şartıyla kapsamı içine alan bir niteliğe bürünmüştür. Asimilasyonun kabul görmediği durumlarda ise etnisist politi­kalar devreye sokulmuş, tüm tek parti dönemi, asimilasyon- etnisizm sarkacında vatandaşlık-Türklük gerilimine sahne ol­muştur.

Türk ulusunun Türk etnisi ekseninde tanımlanması, etnik farklılıkları doğrudan ulusal farklılıklara dönüştürdüğü için, etnik farklılıkların telaffuzu bir tabu haline gelmiş, mesela,’’Kürt” kelimesinin telaffuz edilmesi, Türkiye’de ancak 1980’lerin ikinci yarısından itibaren resmî söylemde “spontane meşruiyet-” kazanabilmiştir. Kemalist ulusçuluğun etnik- soya dayalı veçhesi, ulus inşa sürecini, ortak soy ve ırkî sürek­lilik fikrinin belirlediği etnik bir projeye dönüştürmüştür. Ulusal kimliğin bu etno-seküler belirlenişi, kültürel kimliği etnik kimlikle aynileştirmiştir. Anadili Arapça ya da Kürtçe olanların, tanımsal olarak öz Türk kapsamı içinde düşünül­mesi, ortak soy fikrine dayalı etnokültürel özdeşleştirmenin bir işaretidir.

Kemalist Türk ulusal kimliğinin bileşenleri arasında tam bir uyumdan bahsedilemez. Açıktır ki, soya dayalı Türklük tanı­mı siyasî-hukukî nitelik arz eden cumhuriyetçi Türklük tanı­mıyla uyuşmaz. Bu ikisinin de, Millî Mücadele dönemine esas oluşturan dinî tanıma dayalı şemsiye Türklük tanımıyla bağ­daşamayacağı açıktır- Keza, dil, kültür ya da ülkü açısından intisapları şüpbeli olan Türk vatandaşlarının Türk kavramı içinde mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu bakımdan, Kemalist ideolojiye bağlılık Türklüğün önşartları içine girmekte­dir. Soy bakımından Türk olduğu düşünülen birisi, eğer Cum­huriyetçi ülküye sadık değilse Türklüğünü yitirme durumun­da kalacağı gibi, vatandaşlık haklarının askıya alınmasıyla da karşılaşabilir. Bu çıkarımlar çoğaltılabilir.

Belirtilen kısıtlarla Kemalist “biz” kapsamının gayri Türk Müslüman unsurlarla, gayrimüslim azınlıkları içine alacak şe­kilde genişlemesi, medenileşme iradesini esas alan, asimilas­yonu da bunun aracı kılan bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Ancak söz konusu Türkleştirme politikalarına muhatap olan grupların ayak diremesi halinde, devreye etnisist politikalar girmiş, bu durum karşı ulusçuluk bilincinin gelişmesinde önemli bir faktör olmuştur.

Türk ulusal kimliğinin tarihsel evriminde, nihaî olarak orta­ya çıkan Kemalist Türk tanımı şu olmuştur: “Kâmil”, “hakikî” ya da “öz” Türk, Türkçe konuşan, Batılılaştırılmış yekpâre Türk kültürüne bağlı, Cumhuriyetçi ülküyü benimseyen ve Türk soylu olandır. Bu Türklük karinelerinden herhangi birin­de eksiği olanların bunu telafi etmesi, “yarım vatandaşlık”tan, “misafirlik”ten ve “kanun-u esasî Türklüğü”nden kurtulmaları için şarttır. Türkçe’nin sadece resmî değil, aynı zamanda ana­dil olarak kabul edilmesi, yeni rejimin vazettiği cumhuriyetçi ülkünün ve Batılılaştırılmış yekpâre Türk kültürünün benim­senmesi, ırkî anlık ve güçlülüğün kazanılması, önerilen telafi edici araçlardır.

1924 Anayasasının 88. maddesi üzerinde görüşülürken Celal Nuri (İleri) Türklüğün vasıflarını şöyle tanımlamıştı: bugün bizim öz vatandaşımız, Müslüman, Hanefiyyül mezhep, Türkçe konuşur bir zat” tır. Kemalist ulusçuluk bu tanımı kategorik olarak reddetmemiş, ancak “Müslüman, Ha­nefiyyül mezhep” nitelemelerinin içini boşaltarak, “devlet-i ebed müddet” düşüncesinin biçimlendirdiği, ittihat ve Terakki’ninoportünizminebenzer bir ‘’siyasi maslahat alanı’’ oluştumuştur.

 

Ahmet Yıldız-Ne Mutlu Türküm Diyebilene-İletişim Yayınları,

 

Devamını Oku »