Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri

Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri:

Ey İman edenleri Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun İçin bu yıl­larından sonra artık onlar Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, Allah dilerse sizi yakında kendi lüfundan zenginleştirir. Şüphesiz Allah herşeyi bilendir, tam hü­küm ve hikmet sahibidir.(tevbe,28)

………..

Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri:

 

Bu âyet-i kerimede kalbin rızık hususunda sebeplere taalluk etmesinin ca­iz olduğuna ve bunun tevekküle aykırı olmadığına delil vardır. Her ne ka­dar rızık takdir edilmiş ve Allah'ın emir ve paylaştırması yerini bulacak ise de, Allah rızkı hikmete mebni sebeplere bağlı kılmıştır. Böylelikle yüce Al­lah sebeplere taalluk eden kalpler ile rabblerin Rabbine tevekkül eden kalpleri birbirinden ayırt etsin. Sebebin, tevekküle aykırı düşmediğine dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Eğer siz Allah'a hakkı ile tevekkül edecek olsaydınız, tıpkı sa­bahleyin kursağı boş ve aç gidip de akşamleyin kursağını doldurmuş halde dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sîzi de rızıklandırırdı." Bu hadisi Buhârî ri­vayet etmiştir.[1]

 

Hz. Peygamber bu hadisi ile rızık talebi hususunda sabah gidip öğleden sonra çıkışın gerçek tevekküle aykırı düşmediğini haber vermektedir. İbnü'l-Arabi der ki: Fakat sufi şeyhler derler ki: Kişi ancak itaatler hususunda sa­bah ve akşam yola koyulur. İşte asıl rızkın gelmesini sağlayan sebep budur. Derler ki: Buna delil şu iki husustur: Birincisi, yüce Allah'ın: "Sere aile hal­kına namazı emret, kendin de ona sabırla devam et. Senden rızık istemeyiz, sana rızkı Biz veririz" (Tâ-Hâ, 20/132) buyruğudur. İkincisi de, yüce Allah'ın: "Güzel söz O'na yükselir, onu da salih amel yükseltir" (Fatır, 35/10) buyru­ğudur. Yüce Allah'ın rızkını, mahalli olan semadan inmesini sağlayan ancak yukarı doğru yükselen şeydir. Bu da hoş zikir ve salih ameldir. Yoksa, yer­yüzünde çalışıp çabalamak değildir. Çünkü yeryüzünde rızık diye birşey yoktur. Sahih olan ise, buyrukların zahirini kavrayan fukahâya göre sünnetin sağ­lamca ortaya koyduğu husustur. O da dünyevî sebepler gereğince ekip biçmek, pazarlarda ticaret yapmak, malların bakımı, geliştirilmesi, mahsul elde etmeyi sağlayan şekliyle ziraatle uğraşmak gibi yollardır.

 

Asbab-ı kiram da Peygamber (sav) aralarında bulunduğu halde bu şekil­de hareket ederdi. Ebu'l-Hasen b. Battal der kî: Şanı yüce Allah kullarına ka­zandıkları şeylerin hoş ve temiz olanlarından infak etmelerini bir çok âyet-i kerime ile emretmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: "Kim mecbur kalırsa, saldır­mamak ve haddi aşmamak şartıyla (yerse) onun üzerine günah yoktur", (el-Bakara, 2/173) Bu buyruğuyla darda kalan bir kimseye kazanmakla ve ken­disi ile gıdalanmakla emretmiş olduğu helal gıdayı bulamaması halinde, haram olan gıdayı ona helal kılmakta, semadan üzerine yiyecek birşeylerin inmesini beklemesini emretmektedir. Eğer gıdasını sağlayacağı şeyleri ara­mak hususunda çalışıp çabalamayı terkedecek olursa, hiç şüphesiz kendisi­nin katili olur.

 

Rasûlullah (sav) da yiyecek birşey bulamadığından dolayı açlıktan kıvranır, bununla birlikte üzerine gökten yiyecek birşey inmezdi. O, kendi aile hal­kı için bir yıllık yiyeceklerini alıkoyardi. Allah fetihleri müesser kılıncaya ka­dar bu böyle devam etti. Enes b. Malik'in rivayetine göre, bir adam Peygam­ber (sav)'ın yanına deve ile gelerek, Ey Allah'ın Rasûlü diye sordu. Onu bağ­layıp mı tevekkül edeyim, yoksa serbest bırakıp mı tevekkül edeyim? Hz. Pey­gamber ona: "Onu bağla ve öylece tevekkül et" diye cevap vermiştir.[2]

 

Derini ki: Sufle ehli mescidde oturup, ziraatle uğraşmayan, ticaret de yap­mayan, kazançları olmayan, mallan bulunmayan fakir kimseler oldukların­dan dolayı bu görüşü savunanların Suffe ehlini kendilerine delil gösterecek­leri bir tarafları yoktur. Çünkü Suffe ehli, beldelerin kendilerine dar gelmesi esnasında İslâm'ın misafirleri idiler. Bununla birlikte gündüzün odun toplar, Rasûlullah (sav)'ın evine su taşır, geceleyin Kur'an okur ve namaz da kılarlardı. Buhârî ve başkaları onları bu şekilde anlatmaktadır.[3] Dolayısıyla onlar, rızkın sebeplerine yapışan kimselerdi. Hz. Peygamber'e bir hediye gel­di mi, onlarla beraber yerdi. Eğer gelen bir sadaka ise, kendisi ona el sür­mez, onlara verirdi. Fetihler çoğalıp İslâm yayılınca da -Ebu Hureyre ve baş­kaları gibi- Suffe'nin dışına çıktılar, emirlik, kumandanlık yaptılar. Yerlerin­de oturmadılar.

 

Diğer taraftan kendileri vasıtasıyla rızkın talep edildiği sebepler (yollar) akı türlüdür denilmiştir:

 

1- Bunların en üstünü, Peygamberimiz Muhammed (sav)'ın kazanç şeklidir. O şöyle buyurmuştur: "Benim rızkım mızrağımın gölgesi altına yerleş­tirildi, Zillet ve küçülmüşlük de emrime muhalefet olana yazıldı." Bu hadi­si Tirmİzî rivayet etmiş ve sahih olduğunu ifade etmiştir.[4] Yüce Allah, böy­lelikle Peygamberinin rızkını -faziletli olması dolayısıyla- kendi kazancına bağ­lı kılmış ve özel olarak ona kazanç türlerinin en faziletlisini ihsan etmiştir ki, bu da düşmana galip gelmek ve onu yenik düşürmek suretiyle rızkı almak şeklidir. Çünkü bu yol, en şerefli bir yoldur.

 

2- Kişinin kendi el emeğinden yemesi: Hz. Peygamber şöyle buyurmuş­tur: "Kişinin yediği en hoş şey, elinin emeğinden (yediği) dir. Ve şüphesiz Al­lah'ın Peygamberi Dâvud kendi el emeğinden yerdi." Bu hadisi de Buhârî ri­vayet etmiştir.[5] Kur'an-ı Kerimde de (Hz, Dâvud hakkında) şöyle buyurul-maktadır:  "Biz ona sizin için giyecek (zırh) yapmak sanatını öğrettik." (el-Enbiya, 21/80) Hz. İsa'nın da annesinin eğirdiği yünün gelirinden yediği ri­vayet edilmektedir.

 

3- Ticaret. Bu da ashab-i kiramın çoğunun yaptığı işti. Özellikle de Mu­hacirlerin (Allah hepsinden razı olsun). Kur'an-ı Kerim ticaretin önemine bir­den çok yerde delâlet etmektedir.

 

4- Ziraat ve ağaç dikmek. Biz buna dair açıklamalarımızı el-Bakara Sûre­si'nde (2/205. âyetin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz.

 

5- Kur'an okutmak, Kur'an öğretmek ve Kur'an İle tedavi (rukye) buna da­ir açıklamalar da Fatiha Sûresi'nde (Fazileti ve İsimleri bölümü, 4. başlıkta.) geçmiş bulunmaktadır.

 

6- Muhtaç düşmesi halinde ödemek suretiyle borç almak. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Kim ödemek isteğiyle başkalarından mal alırsa Allah ona ödetir. Kim de o malı telef etmek niyetiyle alırsa, Allah da onu telef eder." Bu hadisi Buhârî, Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayet [6]etmektedir.[7]

--------------

[1] Buhârî'de tesbit edemedik. Tirmizi, Zühd 33; İbn Mâce, Zühd U; Müsned, I, 30, 52.

 

[2] Tirmizt, Sıfatu'l-Kıyâme 60.

 

[3] Buhârî, Mevâkît 41.

 

[4] Buhârî, Cîhad 88; Müsned, II, 50, 92. Tirmizî'de tesbit edemedik.

 

[5] Buharî, Buyû' 15. Sadece elinin emeğinden yediğini belirten bölümü: Enbiyâ 37; Müsned, II, 314.

 

[6] Buhari, Zekât 18, İstikraz 2; İbn Mâce, Sadakat 11; Müsned, II. 361, 417.

 

[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/180-183
Devamını Oku »

Müşrikleri Öldürün" Emrinin Mahiyeti

 

Müşrikleri Öldürün" Emrinin MahiyetiYüce Allah'ın: "Artık o müşrikleri... öldürün" buyruğu, bütün müşrikler hakkında umumi olmakla birlikte sünnet, bunlar arasından daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/190. âyet 1. başlıkta) açıklaması geçtiği üzere kadın, ra­hip, çocuk ve benzeri kimseleri tahsis etmiş (bu genel hükmün dışında bı-rakmıştır. Nitekim yüce Allah kitap ehli hakkında da: "Cizye verinceye ka­dar..." (et-Tevbe, 9/29) diye buyurmaktadır. Ancak "müşrikler" lafzının ki­tap ehlini kapsamına almaması da mümkündür. Bu da cizyenin puta tapan­lardan ve diğerlerinden -ileride açıklanacağı üzere- alınmamasını gerektirir. Şunu bilmeli ki, yüce Allah'ın: "Müşrikleri öldürün" buyruğundaki mutlak ifade, herhangi surette olursa olsun onları öldürmenin caiz olmasını gerek­tirmektedir. Ancak, Hz. Peygamberden müsleyi yasaklayan haberler varid ol­muştur.

 

Bununla birlikte Ebu Bekr es-Sıddik (r.a)'ın irtidad edenleri ateşle yakma­sı, taşla öldürmesi, dağların tepelerinden atması, başaşağı kuyulara atması şek­lindeki öldürmelerine de âyetin umumi ifadesini kendisine delil almış olabilir. Aynı şekilde Ali (r.a)'ın, irtidat eden birtakım kimseleri yakarak öldür­mesini de bu görüşe meyletmesi ve lafzın genel oluşuna dayanarak bunu yap­mış olması ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.[1]

 

Müşriklerin Bulundukları Yerde Öldürülmelerinden İstisnalar:

 

"O müşrikleri nerede bulursanız..." buyruğu, her yer hakkında umumi­dir. Ebu Hanife -Allah ondan razı olsun- ise, dalıa önce el-Bakara Sûresi'nde (2/191-192. âyetler, 3. başlıkta) geçtiği üzere Mescid-i Haramı istisna etmiştir, Bununla birlikte (hükmün mensuh olup olmadığı hususunda) ilim adam­ları arasında görüş ayrılığı vardır. el-Hüseyn b. el-Fadl der ki: Bu âyet-İ ke­rime, Kur'an-ı Kerimde yüzçevirmekten ve düşmanların eziyetlerine sabre­dip katlanmaktan söz eden bütün âyetleri nesli etmiştir.

 

ed-Dahhâk, es-Süddî ve Ata da şöyle demektedir: Bu âyet-i kerime yüce Allah'ın; "Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) buyruğu ile nesli edilmiştir ve hiçbir esir eli kolu bağlı öldürülmez demişlerdir. Esir ya karşılıksız serbest bırakılır, yahut fidye karşılığın­da bırakılır.

 

Mücahid ve Katade ise derler ki; Bilakis bu âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Bundan sonra ister karşılıksız serbest bırakın, ister fidye alın" (Muhammed, 47/4) buyruğunu neshetmekte ve müşrik olan esirler hakkında öldürülmelerinden başka bir uygulama caiz bulunmamakladır.

 

îbn Zeyd her iki âyet de muhkemdir demektedir ki, doğru olan da budur. Çünkü, karşılıksız serbest bırakmak, öldürmek ve fidye almak, müşriklerle yaptığı İlk savaş olan -önceden de geçtiği üzere- Bedir gününden itibaren uy­guladığı hükümler olagelmiştir. Yüce Allah'ın: "Onları yakalayın" buyruğu da buna delildir. Yakalamak ise esir almaktır. Esir almak da, imamın uygun göreceği tercihe göre ya öldürmek için, yahut fidye almak için veya karşı­lıksız bırakmak için olur.

 

"Onları alıkoyun" buyruğu ise, sizin topraklarınızda tasarrufta bulunma­larını ve yanlarınıza girmelerini engelleyin; ancak, siz onlara izin verirseniz eman ile yanınıza girebilirler, demektir.[2]

 

Müşriklerin Geçit Yerlerini Tutmak:

 

"...onların bütün geçit yerlerini tutun" buyruğunda geçen ve "geçit yeri" diye meali verilen; kelimesi, kendisinde düşmanın gözetlendi­ği yer, demektir. "Filanı gözetledim, gözetlemekteyim," denilir. Buyruk, onların gözetlenebilecekleri ve gafil yakalanabilecekleri yer­lerde onlar için oturun (pusu kurun) demektir. Âmir b. et-Tufeyl der ki:

 

"Ben kesin olarak biliyorum ve hiç de unuttuğumu sanmayın: Genç delikanlıyı ölümün gözetleyip durduğunu,"

 

Şair Adiy de şöyle demektedir:

 

"Ey Âzile, (hanımının adı) şüphesiz ki bilgisizlik genç olanın zevkin (e düşkünlüğün) den ötürüdür Ve hiç şüphesiz nefisler için ölümler gözetlemededir."

 

Bu buyrukta davette bulunmadan önce müşrikleri gatîl avlamanın caiz ol­duğuna delil vardır, ": Bütün" kelimesi zarf olarak nasbedilmiştir. ez-Zec-câc'ın tercihi de budur. Mesela; "Bir yolda gittim denildiği" gibi, "Her yolda gittim" denilir (ve "bütün, her" anlamındaki ke­lime nasbedilir). Yahut da bu kelime cer eden kelimenin düşürülmesinden ötürü de mansub gelmiş olabilir, İfadenin takdiri şöyle olur: "Bütün geçit yerlerinde, üzerinde gözetlemede bulunun" demek olur. Böylelikle ": Geçit yerleri" kelimesi geçtikleri yolun adı kabul edilir.

 

Ebu Ali ise, ez-Zeccâc'ı , "yol" kelimesini zarf kabul etmekte hatalı bulur ve şöyle den Yol, ev ve mescid gibi özel bir yerin adıdır. Dolayısı ile semaî olarak hazfın varid olduğu haller müstesna, bundan cer harfinin hazfedilme-si caiz olamaz. Nitekim Sibeveyh "Şam'a girdim, eve girdim" şeklindeki kullanışları nakletmektedir. Şu mısra da buna benze­mektedir:

 

"Tilkinin yolda sallanarak koşması gibi..."[3]

 

Müşriklerle Savaşmanın Hedefi:

 

"Eğer tevbe edip" yani, şirkten vazgeçip "namaz kılar ve zekât verirler­se, yollarını serbest bırakın" âyet-i kerimesi üzerinde dikkatle durup dü­şünmek gerekir. Çünkü yüce Allah önce öldürülme sebeplerini şirke bağlamakta, daha sonra da: "Eğer tevbe edip..." diye buyurmaktadır. Asıl kaide de şudur: Öldürme, eğer şirk dolayısıyla sözkonusu ise, şirkin zevali ile bu emir de zail olur. Bu da namazın kılınmasını, zekâtın verilmesini gözönün-de bulundurmaksızın mücerred tevbe etmekle öldürme emrinin ortadan kalkmasını gerektirir. İşte bundan dolayı, namaz vaktinden ve zekât verme zamanından önce mücerred tevbe etmek dolayısıyla öldürme hükmü de or­tadan kalkmıştır. Bu ise, bu yönüyle gayet açıkça anlaşılan bir konudur. Şu kadar var ki: Şanı yüce Allah, tevbe etmekle birlikte iki şart daha sözkonu-su etmiştir ki, bunları boşa çıkarmanın imkânı yoktur. Hz. Peygamberin şu buyruğu da buna benzemektedir; "Ben insanlarla lâ ilahe illallah deyinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Onlar bunu yapacak olurlarsa, benden kanlarını da mallarını da korumuş olurlar. Onun hakkı ile olması hali müstesna hesapları ise Allah'a aittir."[4]

 

Ebu Bekr es-Sıddik (r.a) da şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim, na­maz ile zekât arasında ayırım gözetenlerle mutlaka savaşacağım. Çünkü ze­kât mahn hakkıdır." İbn Abbas da: Allah Ebu Bekir'e rahmet eylesin. O, ne kadar da fakih bir kimse idi demiştir.

 

İbnü'l'Arabî der ki: Böylelikle Kur'an ve Sünnet aynı gerçekleri dile ge­tirmiş olmaktadır. Namazı ve sair farzları helal kabul ederek terkedenin kâfir olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Sünnetle­ri önemsemeyerek terkeden de fasık olur. Nafileleri terkeden için ise bir ve­bal yoktur. Ancak, nafilenin faziletini inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, bu tu­tumu ile Rasûluilah (sav)'m getirip haber verdiği bir hususu reddetmiş olmak­tadır. Ancak farz olduğunu inkâr etmeksizin ve terkini de helal kabul etmek­sizin namazı terkeden kimsenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı gö­rüşleri vardır. Yunus b. Abdulalâ dedi ki: Ben, İbn Vehb'i şöyle derken din­ledim: Malik dedi ki: Allah'a iman edip, rasûlleri tasdik eden, fakat namaz kıl­mayı kabul etmeyen kimse öldürülür. Ebu Sevr de; Şafiî mezhebinin bütün alimleri bu görüştedir, der. Hammad b. Zeyd, Mekhul ve Veki'in görüşü de budur. Ebu Hanife der ki: Böyle bir kimse hapse atılır, dövülür ama öldürül­mez. Bu, İbn Şihab'ın da görüşüdür. Davud b. Ali de bu görüştedir. Bunla­rın delilleri arasında Hz. Peygamberin şu buyruğu da vardır: "Ben insanlar­la la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu diyecek olurlarsa, -onun hakkı İle olması müstesna- benden kanlarını ve mallannı korumuş olurlar."[5]

Bu görüşü kabul edenler derler ki: Onun hakkı ise, Hz. Peygamberin bir başka hadisinde şöylece dile getirilmiştir: "Müslüman bir kim­senin kanı ancak üç şeyden birisiyle helal olur: İmandan sonra kâfir olmak, yahut muhsan olduktan sonra zina etmek, ya da bir başka nefse karşılık ol­maksızın birisini öldürmek."[6]

 

Ashab-ı kiram ve tabiinden bir topluluğun görüşüne göre kasti olarak ve özrü bulunmaksızın vakti çıkıncaya kadar tek bir namazı terkeden ve onu eda etmeyi de kaza etmeyi de kabul etmeyip namaz kılmam, diyen bir kimsenin kâfir olduğu, kanının da malının da helal olduğu, müslüman mirasçılarının ondan miras alamayacağı ve tevbe etmesinin de istenmeyeceği görüşünde­dirler. Eğer (kendiliğinden) tevbe ederse mesele yok. Aksi takdirde öldürü­lür. Ve malının hükmü de mürtedin malı ile aynıdır. Bu, aynı zamanda İshak'ın da görüşüdür. İshak der ki: İşte Peygamber (sav)'dan şu günümüze kadar ilim ehlinin görüşü böyledir.

 

İbn Huveyzimendad der ki: Bizim mezhep alimlerimiz, namazı terkeden kişinin ne vakit öldürüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Kimisi, na­mazın kılınması için uygun görülen vaktinin sonunda öldürülür derken, ki­misi de zaruret vaktinin sonuna kadar bırakılır demişlerdir. Bu konuda sahih olan görüş budur. Bu zaruret vakti de şöyledir: İkindi namazı vaktinden gü­neşin batacağı zamana kadar dört rekat kılabilecek bir süre, yatsı namazının çıkış vakti olan gecenin bitimine dört rekat kala, sabah namazı vaktinin bi­timi olan güneşin doğuşundan önce iki rekat kılacak kadar bir zamandır. İs­hak der ki: Vaktin gitmesinden maksat ise, öğle namazını güneşin batışına, ak­şam namazını da tan yerinin ağarması vaktine kadar ertelemesi demektir.[7]

 

Gerçek Tevbe Ne İle Anlaşılır:

 

Bu âyet-i kerime "tevbe ettim" diyen kimsenin, fiilleri arasına tevbenin muhakkak olduğunu ortaya koyan hususlar da eklenmedikçe, bu sözüyle yetinilmeyeceğine delildir. Çünkü yüce Allah burada tevbe etmekle birlikte namaz kılmayı ve zekât vermeyi de şart koşmaktadır ki, bunların yerine geti­rilmesiyle tevbenin gerçekten yapıldığı ortaya çıksın. Faizi yasaklayan âyet-i kerimede de: "Şayet tevbe ederseniz ana mallarınız sizindir" (el-Bakara, 2/279) diye buyurmaktadır. Bir başka yerde de: 'Tevbe edenler, ıslah eden­ler ve açıklayanlar müstesna..." (el-Bakara, 2/l60) diye buyurmaktadır, el-Bakara Sûresi'nde bu anlamdaki açıklamalar (2/160. ayetin tefsirinde) geç­miş bulunmaktadır.[8]

---------------

[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/131-132.

 

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/132.

 

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/132-133.

 

[4] Buhâri, iman 17, Salat 28, Zekât 1, İ'tisâan 2, 28; Müslim, İman 32-36; Ebû Dâvud, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesaî, Zekât 3; İbn Mace, Fiten 1; Darimi, Siyer 10; Müs-ned, IV, 8.

 

[5] Buhâri, iman 17, İ'tisâm 28; Müslim, îman 34-36; Tirmizî, îman 1, Tefsir 88. sûre; Ne-sai, Cihâd 1, Tahrîmu'd-Dem 1; tbn Mâce, Fiten 1...

 

[6] Buhûri, Diyat 6; Müslim, Kasâme 25, 26; Ebu Dâvûd, Hudûd 1; Tirmizi, Hudûd 1.5, Diyât 10; Nesaî, Kasâme 6,14, Tahrîmu'd-Dem 5, 11, 14; İbn Mace, Hudûd 1; Dârimi, Sîyer U; Müsned, 1, 61, 63...

 

[7]İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/133-135.

 

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/135.
Devamını Oku »

Yüce Allah'ın Kalpler Üzerindeki Tasarrufu

 

Yüce Allah'ın Kalpler Üzerindeki Tasarrufu

Yüce Allah'ın; "Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer..." buyruğu ile ilgili olarak şöyle denilmiştir. Yüce Allah'ın bu nassı, O'nun, kulları hakkında küfrü ve imanı hükmetmiş olmakla birlikte, kâfir kişi ile kendisine yeri­ne getirmesini emretmiş olduğu iman arasına girip, bunun sonucunda kâfi­re iman etme kudretini vermediği takdirde o imanı kazanamayacağını, ak­sine, onun zıddı olan küfre güç ve kudret verdiğini ortaya koymaktadır. Ay­nı şekilde mü'min için de böyledir, onun ile küfür arasına engel olmaktadır. Bu nass ile şanı yüce Allah'ın, hayrı ve şerri, kulun bütün amelini yaratan ol­duğu açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte Hz. Peygamberin: "Kalpleri evirip çe­viren hakkı için hayır..."[1]  buyruğunun anlamı budur. Yüce Allah'ın bu fii­li, saptırdığı ve yardımından mahrum bıraktığı kimse hakkında adaletinin bir tecellisidir. Zira Allah, onlardan kendilerine vermekle yükümlü olduğu bir hakkı engellemiş olmuyor ki, O'nun adalet sıfatı zail olsun. O, kendilerine lütuf olarak vermek imkânına sahip olduğu birşeyi vermemiştir. Yoksa, ken­disinin onlara vermesi gereken haklarını esirgemiş değildir.

 

es-Süddî der ki: Kişi ile kalbi arasına girer ve böylelikle kişi O'nun izni olmaksızın iman edemez. Yine O'nun izni, yani meşîeti olmaksızın küfre sapamaz. Kalp, düşüncenin mahallidir. Buna dair açıklamalar, daha önce el Bakara Sûresi'nde (2/7. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Kalp Allah'ın elindedir. O, ne zaman dilerse  kalbi akletmesin diye kul ile kalbi arasına vereceği bir hastalık, yahut bir afet sebebiyle girer. Bunun da anlamı şudur: O halde, aklınızın zail olması ile buna imkân bulamayacak hale gelmeden önce Allah'ın ve Peygamberinin çağrısına uymakta elinizi çabuk tutunuz.

 

Mücahid de şöyle demektedir: Yani, Allah, kişi İle onun kalbi arasına yap­tığını bilemeyecek hale gelene kadar girer. Nitekim Kur'an-ı Kerimde de şöy­le buyurulmaktadtr: "Muhakkakki bunda, kalbi olan... kimse için elbette bir öğüt vardır." (Kaf, 50/37) Burada kalpten kasıt akıldır.

 

Şöyle de açıklanmıştır: Allah, kişi ile kalbi arasına ölüm ile girer ve bu du­rumda artık geçmiş olanlarını telafi etme imkânı kalmaz. Bir diğer açıklama da şöyledir: Müslümanlar, Bedir günü düşmanların çokluğundan korkuya ka­pıldı. Şanı yüce Allah, kişi ile kalbi arasına girdiğini ve bunu da onların kor­kularını güvenliğe değiştirmek suretiyle buna karşılık düşmanlarının gü­venlik duygusunu da korkuya dönüştürmek suretiyle gerçekleştirdiğini on­lara bildirdi.

 

Şöyle de açıklanmıştır. Yani, yüce Allah işleri bir halden bir başka hale evi­rip çevirir. Bu da kapsamlı bir açıklamadır.

 

Taberînin tercih ettiği açıklama şekli bunun, şanı yüce Allah'ın, kulların kalplerine kendisinin onlardan daha çok hâkim olduğunu ve dilediği takdir­de kendileri ile kalpleri arasına girerek, yüce Allah'ın dilemesi müstesna insanın hiçbir şey idrâk etmesine imkân vermeyeceğini haber vermektedir.

 

"Ve muhakkak O'nun huzurunda toplanacaksınız" buyruğu, önceki buyruğa atfedilmiştir. el-Ferrâ der ki: Eğer bu buyruk, istinaf (bir cümle ba­şı) olarak okunursa; Ve muhakkak..." buyruğundaki hemzenin esreli okunması gerekecektir. Ancak üstün okunuşu da doğrudur.[2]

 

 
25;Bir de İçinizden yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayan bir fitneden sakının. Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır.

 

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:[3]

 

 

1-Kötülüklere Karşı Tepki Göstermemenin Cezası:

 

 

îbn Abbas der ki: Yüce Allah mü'minlere, aralarında münkerin yayılma­sını kabul etmemelerini emretmekte, aksi takdirde azabın onların tamamını kuşatacağını bildirmektedir. ez-Zübeyr İbnü'l-Avvâm da bu buyruğu böyle­ce te'vil etmiştir. Çünkü o, Cemel olayı günü otuz altı yılında cereyan etmiş­ti- şöyle demişti: Ben, bu âyet-i kerime ile bizlerin kastedilmiş olduğunu an­cak bugün öğrenmiş oldum. Ve ben, bu âyet-i kerimenin yalnızca o dönem­de muhatap alman kimseler hakkında olduğunu zannediyordum. Hasan-ı Basrî, es-Süddî ve başkaları da âyeti böylece te'vil etmişlerdir. es-Süddî der ki: Bu âyet-i kerime özel olarak Bedir'e katılanlar hakkında nazil olmuştur. Ce­mel vakası günü fitne onlara isabet etti ve birbirleriyle çarpıştılar.

 

İbn Abbas (r.a) da der ki: Bu âyet-i kerime Rasûlullah (sav)'ın ashabı hak­kında nazil olmuştur. İbn Abbas devamla der ki: Yüce Allah mü'minlere ken­di aralarında münkerin yaşamasını kabul etmemelerini emretmektedir. O tak­dirde Allah onların hepsini kuşatacak bir azap gönderir.

 

Huzeyfe b. el-Yeman'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Ashabımdan bir gurup arasında fitne baş gösterecektir. Al­lah, bana olan sohbetleri sayesinde bunu kendilerine bağışlayacaktır. Fakat onlardan sonra bu hususta bazı kimseler onların izinden gideceklerdir, Al­lah ise bu sebepten dolayı onları ateşe koyacaktır."[4]

 

Derim ki: Sahili hadislerin desteklemiş olduğu teviller işte bunlardır. Müslim'in Sahihinde Zeynep bint Cahş dan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav)'a şöyle sormuş: Ey Allah'ın Rasûlü, salih kimseler aramızda bulundu­ğu halde helak edilir miyiz? Hz. Peygamber: "Evet, kötülük yaygınlaşacak olur­sa" diye cevap vermişti.[5]

 

Tirmîzinin Sahih (Sünen'inde de "İnsanlar, zalimi görüp de elini (zulüm­den) alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden, Allah onların hepsini kendi nezdinden göndereceği bir azaba duçar eder."[6]  Bu hadis-i şe­rifler daha önceden geçmiş idi.

 

Buhârî'nin Sahih'i ile Tirmizî'de en-Nu'man b. Beşir'den gelen rivayete gö­re Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hududu üzerinde duran (onları aşmayan) ile onların içine düşen (aşan)ın misali, bîr gemi içinde (yerlerini) kur'a ile paylaşan bir topluluğun misaline benzer. Onlardan kimisine ge­minin üst tarafı, kimisine de alt tarafı düşer. Geminin alt tarafında kalanlar, su almak istediklerinde üstlerinde bulunanların yanından geçtikleri için araların­da şöyle derler: Eğer biz, kendi payımıza düşen bölümde bir delik açıp da yu­karımızda duranlara eziyet vermesek (daha uygun olmaz mı)? Şayet (üstteki­ler), onları istekleriyle başbaşa bırakacak olurlarsa hep birlikte helak olurlar. Eğer onlara engel olurlarsa, onlar da berikiler de hep beraber kurtulurlar.[7]

 

Bu hadis-i şeriften de belli kimsenin günahları sebebiyle herkesin azaba duçar edileceği anlaşılmaktadır. Yine bu hadis-i şeriften, emr bil maruf, nehy anil münkerin terkedilmesi dolayısıyla cezaya hak kazanılacağı da anlaşılmaktadır.

 

İlim adamlarımız derler ki: Fitne eğer yaygın bir etki gösterecek olursa her­kes helak olur. Bu ise masiyetlerin açıkça ortaya çıkması, münkerin yayılması ve bunların değiştirilmemesi halinde sözkonusu olur. Eğer, münker değiş­tirilmeyecek olursa, bu münkere kalpleriyle karşı çıkan mü'minlerin, o beldeden uzaklaşmaları ve oradan kaçmaları îcabeder. İşte, bizden önceki üm­metler hakkında da hüküm böyle idi. Nitekim, Cumartesi yasağını çiğneyen­ler ile ilgili kıssada da onlar, isyankârları terkedip onlardan ayrılmış ve; biz sizinle aynı yerde oturup kalkmayız, demişlerdi.

 

Selef -Allah onlardan razı olsun- de bu görüşü ifade etmişlerdir. İbn Ve-hb, Malik'den şöyle dediğini rivayet eder: Münker'in açıkça işlendiği yerden hicret edilir ve orada kalınmaz. O, bu görüşüne açıktan açığa faiz işleyerek, altından bir maşrapanın gerçek ağırlığından daha fazla bir miktara satılışına cevaz vermesi üzerine Muaviye'nin bulunduğu bölgeden (Suriye'den) Ebu'd-Derdâ'nın çıkıp gitmesini[8]  delil göstermektedir. Bunu, Sahih de rivayet et­miştir, Buhârî de İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah  (sav) buyurdu ki: "Allah bir kavme azap indirdi mi, azap, onlar arasın­da bulunanların hepsine isabet eder, sonra da amelleri üzere diriltilirler."[9]

 

İşte bu, umumi helakin kimisinin, mü'minler için bir arındırma ve temiz­lik, kimisinin de fasıklardan intikam için gönderildiğine delil teşkil etmek­tedir.

 

Müslim'in Abdullah b. ez-Zübeyr'den rivayetine göre, Âişe (r.anhâ) şöy­le demiştir: Rasûlullah (sav) uykuda iken bazı organları hareket etti. Ben, ey Allah'ın Rasûlü ! Uykunda daha önce yapmadığın bir şeyi yaptın dedim, şöyle buyurdu: "Hayret ettiğim şu ki, ümmetimden bîr topluluk, Kureyş'ten bu Beyt'e sığınmış bîr adamı almak için gelecekler. Nihayet el-Beydâ denilen yere vardıklarında onların hepsi yerin dibine geçirilmiş olacaklar. Bunun üzerine biz: Ey Allah'ın Rasûlü dedik. Yol dolayısıyla (çeşitli maksatlı) insan­lar bir arada bulunabilir. Şöyle buyurdu: "Evet, aralarından bu işe bilerek ge­lenler var, mecbur kaldığı için gelenler var, yolcu olanlar var. Fakat onlar, tek bir kîşi imiş gibi helak edilecekler, fakat değişik hallerde geleceklerdir. Yü­ce Allah onları niyetlerine göre diriltecektir."[10]

 

Denilse ki: Yüce Allah: "Günah yükü taşıyan hiçbir kimse bir başkası­nın günahını yüklenmez” (elEn'âm,6/164,Fatır, 35/18); "Her bir kişi kazan­dıkları karşılığında rehin alınmıştır" (el-Müddesİr, 74/38); "Kazandığı iyilikler onun lehine, yaptığı kötülükler de aleyhinedir" (el-Bakara, 2/286) diye buyurmuştur. Bunlar ise, herhangi bir kimsenin başka bir kimsenin gü­nahından dolayı sorumlu tutulmamasıni, cezanın yalnızca günahkâr kimse ile ilgili olmasını gerektirmektedir.

 

Buna cevap şudur: İnsanlar, açıktan açığa münker İşleyecek olurlarsa, onu gören herkesin o münkeri değiştirmesi bir farzdır. Eğer buna ses çıkarmaya­cak olursa, hepsi de isyankâr olur. Birisi, o münker fiilî işlemekle, diğeri de ona razı olmakla. Yüce Allah ise, hükmü ve hikmeti gereği mûnkerin işlen­mesine rıza göstereni bizzat onu işleyen gibi değerlendirmiştir. O bakımdan, münkere razı olan da işleyenin cezasına katılmış olur. Bu açıklamayı İbnü'l-Arabi yapmıştır. Bu ise, belirttiğimiz gibi hadis-i şeriflerin muhtevâsıdır.

 

Âyet-i kerimenin anlatmak istediği de şudur; Zalime isabet etmekle kal­mayıp salih olana da olmayana da isabet eden bir fitneden korkunuz, çeki­niniz.[11]

 

2-Mûnkerin İşlenmesi Dolayısıyla Azap Kimlere İsabet Eder:

 

Nahiv bilginleri "Erişmekle kalmayan" buyruğundaki "nûn" har­finin gelişini farklı şekilde açıklamışlardır. El Ferrâ der ki: Burdaki ifade, se­nin birisine; "Bineğin sırtından in, seni yere düşürme­sin," demene benzemektedir. Buna göre bu, nehiy lafzında emrin cevabıdır. Yani, eğer sen bineğin sırtından inersen, o da seni yere yıkmayacaktır. Bu­nun bir benzeri de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Yuvalarınıza girin... sizi ;çiğneyip ezmesin." (en-Neml, 27/18) Yuvalarınıza girecek olursanız, o da si­zi çiğneyip ezmez, demektir. Burada "nûn" ceza anlamı dolayısıyla gelmiş­tir.

 

Şöyle de açıklanmıştır: Bu "nûn"un geliş sebebi, buyruğun kasem gibi bir mana ifade edişi dolayısıyladır. Nûn ise, ancak nehiy fiili veya kasemin ce­vabı halinde gelir Ebu'l-Abbas el-Müberred de der ki: Bu buyruk emirden sonra bir nehiydir, Yani, buradaki nehiy, zalimlere yöneliktir. Bu da, siz zul­me yaklaşmayınız anlamındadır. Sibeveyh de; Seni burada ke­sinlikle görmemeliyim, ifadesinin kullanıldığını nakletmektedir. Yani Bura­da bulunma, demektir. Çünkü ben, burada kim varsa onu görürüm.

 

el-Cürcânî de der ki: Buyruk, özel olarak zalimlere isabet eden bir fitne­den (azaptan) sakının, demektir. Buna göre "Erişmekle kalmayan" buyruğu, nekireye sıfat mahallinde bir nehiydir ki, bunun da te'vili, zulme­denlere bu fitnenin isabet edeceğini haber vermek şeklindedir.

 

Ali, Zeyd b. Sabit, Ubey ve İbn Mes'ud ise elif siz olarak ve “Zul­medenlere erişecek bir fitne..." anlamını verecek şekilde okumuşlardır, el-Mehdevî der ki: Bu şekildeki okuyuşun, elifli  okuyuşundan elifin kasredilmiş ve; dan hazfedildiği gibi, bundan da hazf edilmiştir. O, ma­na itibariyle "Ama hayır, Allah'a yemin ederimki mutlaka ya­pacağım," ifadelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi.

 

Aynı şekilde bunun cemaatin kıraatine muhalif bir kıraat olması da müm­kündür, o takdirde mana: Bu fitne özel olarak zalim olanlara isabet eder, an­lamını verir.[12]

 

[1] Buhârî. Kader 14, Tevhid 11; Tirmizi, Nüzûr 13; Nesai, Eymân 1; Darimî, Nüzûr 12; Muvatta; Nüzûr 15; Müsned, II, 26, 67, 68, 127.

 

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/12-13.

 

[3] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/13.

 

[4] Aynı manada nisbeten farklı lafızlarla: el-Heysemî, Mecmau'z-Zeuûid, VII, 233-234, "se­nedinde münker rivayetleri bulunan İbrahim b. Ebi'l-Feyyâd'ın bulunduğu” kaydıyla.

 

[5] Buhâri, Enbiyâ 7, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1, 2; Tirmizi, Fiten 21, 23; tbn Mâce, Fl-ten 9; Muvatta, Kelâm 22; Müsned, VI, 428, 429.

 

[6] Tirmizî, Fiten 8, Tefsir 5. sûre 17; Ebû Dâvûd, Helakim 17; İbn Mâce, Fiten, 20; Müsned, I, 25"

 

[7] Buhâri, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 12; Müsned, IV, 268, 269, 270.

 

[8] Nesai, Buyu' 47; Muvatta', Bııyû' 33- Muvatta'Ğa kaydedildiği üzere olay kısaca şöy­ledir: Muâviye, belirtilen şekilde bir alış-verişi yapınca Ebu'd-Derda Allah RasûhTnün böyle bir alış-verişi yasaklamış olduğunu bildirir. Mııaviye bunda bir sakınca olmadı­ğını belirtir Ebu'd-Derdâ da ona: "Senin bulunduğun bir yerde ben olmam” diyerek, Hz, Ömer'e gider, durumu ona bildirir, Hz. Öıner de Muâviyeye bu tur bir alış-veriş yap­mamasını söyler.

 

[9] Buhârî, Ficen 19; Afüsned, II, 110.

 

[10] Buhâri, Buyu’ 49; Müslim, Fiten 4, 8; Ebû Dâvûd, Mehdi 11; Tirmizl, Fiten 10; İbn Mâce, Zühd 26; Müsned, VI, 105.

 

[11] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/13-16.

 

[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li- Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 8/16-17.
Devamını Oku »

Her Şey Allah’ın Övgüsünü Tespih Eder

Her Şey Allah’ın Övgüsünü Tespih Eder

Allah şöyle buyurur: 'Her şey O’nun övgüsünü tespih eder.’ Burada şey kelimesi belirsizdir ve ancak kimi tespih ettiğini bilen canlı ve düşü­nen kimse tespih edebilir. Bir rivayette, müezzinin sesinin ulaştığı her yerdeki kuru-yaş (canlı-cansız) eşyanın onun lehinde tanıklık edeceği bildirilmiştir. Ayet ve hadisler bu tarz bilgilerle doludur. Biz ise böyle rivayetlere inanmakla birlikte, bu inanca keşfi de ekledik. Bu meyanda, gözümüzle görerek ve kulaklarımızla duyarak, taşların Allah’ı dille zik­rettiğini duyduk. Taşlar, Allah’ın yüceliğini bilen kimselerin konuşması olarak her insanın algılayamayacağı şekilde bize hitap etmiştir.

O halde Allah’ın yaratıklarından her cins, belirli bir ümmettir. Al­lah onları kendilerine özgü bir ibadete göre yaratmış, nefislerinde bu ibadeti onlara bildirmiştir (vahy). Her ümmetin kendi içlerinden pey­gamberleri ise kendilerini üzerinde yarattığı Özel bir ilhamla Allah tara­fından bir bildirimdir. Buna örnek olarak, bazı hayvanların uzman geometricilerin algılayamadığı şeyleri bilmesini verebiliriz. Onların bilgi­leri, genel anlamda yiyecek ve bitkilerdeki yararlar ve bu konuda kendi­lerine zarar verecek şeylerden kaçınmakla ilgilidir. Bunların hepsi, onla­rın yaratılışında bulunur. Cemad (cansız, donuk) ve bitki diye isimlen­dirilen şeyler de böyledir. Allah bizim göz ve kulaklarımızı, onların ko­nuşmasını duymaktan perdelemiş ve alıkoymuştur.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:Kişiye ayakkabısının bağı ailesinin yaptığını konuşarak bildirmeden kıyamet kopmaz.5 Bilgisiz filozoflar, bunu -rivayete inanmışlarsa- ihtilaç (seyirme, gizli) ilmi kabilinden saymış ve onunla da zecr ilmini kastetmişlerdir. Zecr ilmi, gerçekte doğru bir ilim ve Allah'ın sırlarından birisi olsa dahi, Şarî5nin bu ifadey­le anlatmak istediği o değildir. Hz. Peygamber tam keşif sahibiydi, bi­zim görmediklerimizi görürdü.

Hz. Peygamber Allah ehlinin kendisine göre amel ettiği ve doğru olduğunu gördükleri bir meseleye dikkat çekmiştir. Şöyle buyurur: ‘Çok konuşmasaydınız ve kalplerinizdeki karışıklık olmasaydı benim gördüğümü görür, duyduğumu duyardınız.' Hz. Peygamber bütün iş­lerinde yetkinlik mertebesine tahsis edilmiştir ki, onlardan birisi de kul­lukta yetkinliktir. O, sadece bir kul idi ve hiç kimseye karşı rablik iddiasında bulunmadı. Onun efendiliğini gerektiren özellik, aynı zamanda daima üstünlüğünün kanıtıydı.

Hz. Aîşe şöyle demiştir: “Hz. Peygamber her anında Allah’ı zikre­derdi.’ Bizim de, ondan bolca mirasımız vardır. Bu miras, insanın içine ve sözüne özgü bir durumdur. Bazen, her an Hakkı zikretmek maka­mına ulaşmış olsa bile bunun zıddı fiillerinde ortaya çıkar ve böylelikle halleri bilmeyen kimse işi karıştırır.

İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:1
Devamını Oku »

Hakîkat mi Gerçek mi: Hangisi Hakîkîdir?

Hakîkat mi Gerçek mi: Hangisi Hakîkîdir?

Şimdiye değin pek çok yazımızda “Sadık bir tabiat tasavvuru ve sahih bir hayat görüşü için en asgarî şart dakik bir dildir.” yargısını kullandık ve çağdaş düşünce dünyamızda dil çerçevesinde bazı kritik noktalara işaret ettik: i. Günlük dille düşünülmesi, dolayısıyla kavramsal içerik dikkate alınmadan sözcüklerle yetinilmesi; ii. pek çok kavramın geçmiş gerçeklik küresinden ayıklama ve soyutlama yoluyla elde edilmiş olmakla birlikte çağdaş durumu ifade için gelişigüzel kullanılması; tersi bir biçimde, iii. çağdaş gerçeklik küresindeki olgu ve olaylara ilişkin üretilmiş pek çok kavramın geçmiş gerçeklik küresini idrak için istihdam edilmesi... Burada serimlenen kritik noktalara hiç şüphesiz başkaları da eklenebilir; ancak bu yazıda, yine çağdaş düşünce dünyamızda gözlemlediğimiz önemli bir dilsel kullanıma dikkat kesileceğiz ve bu kullanımın düşünce uzayımızda ne tür sorunlara neden olduğu üzerinde duracağız.

Bu sorunu şöyle çerçeveleyebiliriz: Klasik Türkçeye ait nazarî dilin kavramlarını mevcut düşünce sorunlarını idrak etmek yani yakalamak, kavramak, tutmak, dolayısıyla düşünmek için değil, tersine dağıtmak, belirsizleştirmek, müphemleştirmek, dolayısıyla rahatlamak için kullanmak... Dilin bu tür kullanımı bütünü itibarıyla bir tür mistifikasyon üretir; sözcüklerin delalet ettiği olgu ve olaylar belirgin olmadığından içerikleri nazar edilemez, çünkü mistifikasyonun yarattığı sisli ve puslu hava tanımlanabilir bir manzara oluşturmaz. Nasıl ki, karanlık bir sokağın derinliğine bakan bir kişinin sokağın ucunda belli belirsiz bir gölgeyi hissetmesi, sezmesi sonucunda hasıl olan izlenim, tanımlanabilir bir açık-seçiklik göstermediği sürece insan tarafından adlandırılamazsa dilin mistik kullanımı da sözcüklerin ma-sadaklarını, mısdaklarını tebarüz ettiremeyeceğinden, üzerine konuşulan olgu ve olayların hiçbir zaman kavramsal bir idrakini veremez. Burada, pek çok yazımızda ele aldığımız, logos, terminus, had gibi kadim kavramların sınırla olan ilişkisi ile kavramanın, düşünmenin ve bilmenin ancak ve ancak sınırlamak, belirlemek, çitlemek, kısaca tanımlamak ile mümkün olduğu ya da ıstılah sözcüğünün sulh yani barış sözcüğünden türetilmesinin tefekkürde lafzın değil manânın öncelenmesini zorunlu kıldığı gibi konular üzerinde ayrıntılı bir biçimde durmayacak; ancak şu noktayı vurgulamakla yetineceğiz: İsim, sınır demektir ve ad vermek, adlandırmak ancak ve ancak belirli bir istikameti olan bir zihnin becerebileceği bir iştir. Bu nedenle, “Ad koyan yasayı da -yani sınırı da- koyar.” denmiştir. Basit bir örnek: İslam’a karşı uygulanan kültürel terörün bir üretimi ve politik bir terim olarak Islamophobia sözcüğünü hâla İslam korkusu diye tercüme ediyor; bu sözcüğün mefhumunun, ayrıntılarda ne tür ince oyunlar sergilense sergilensin, İslam düşmanlığı olduğunu, işaret edilen ad koymadaki zihnî beceriksizlik ve ürkeklik nedeniyle dile getiremiyoruz.

Başta Nurullah Ataç olmak üzere Türkçenin Arapça ve Farsça sözcüklerden temizlenmesi gerektiği iddiasını savunanların üzerinde durdukları bir nokta, yukarıda işaret ettiğimiz sorunla ilişkilendirilebilir: Nasıl ki, klasik Türkçede kullanılan Arapça ve Farsça sözcüklerin mefhumî içeriklerini idrak etmek bizatihi bu iki dilin öğrenilmesini zorunlu kıldıysa çağdaş Türkçede, özellikle bilim ve düşünce alanlarında kullanılan Yunanca ve Latince sözcüklerin yine kavramsal içeriğini anlamak da bu iki dilin öğretilmesini gerektirir. Bu iddia ilk elde değerlere dayalı nefsî bir refleksle eleştirilebilir; ancak kanımca iddianın içerdiği yargı, özellikle günümüzdeki mevcut durumun şehadetiyle, doğrudur. Çünkü, bahusus manevî bilimlerdeki yabancı kelimelerin sözcük ve terim anlamlarının karşılık geldiği nesnel-durum bilinmiyorsa yukarıda işaret edilen dilin mistik kullanımı ortaya çıkar; içeriksiz lafzî bir düşünce ortalığı kaplar; retorik çoğalır. Günlük dilde güzel ama boş konuşan bir kişinin söyleminin lafazanlık ya da laf salatası gibi alçaltıcı (pejoratif) bir sözcükle nitelenmesi, lafzî düşüncenin ortalama tahsilli bir insan nezdindeki itibarını göstermesi bakımından da dikkate şayandır. Hemen işaret edilmelidir ki, bir toplum ve kültürün kanonik kurallığına dayalı ve eğitim-öğretim yoluyla aktarılan ortak-aklı ve ortak-vicdanı ifadesini ortak-dilin söz konusu mefhûmî içeriğinde bulur; bu nedenle Nurullah Ataç ve hempalarının kavramsallığın idraki vurgusu son derece hayatî bir durumdur.

Şimdiye değin nazarî çerçevesi verilen gözlemimizin çağdaş düşünce dünyamızdaki temsili yüksek örneklerine bakılabilir. Elbette bu konuda pek çok örnek vermek mümkündür: İlim ile bilim, hakîkat ile gerçek, hikmet ile felsefe, ışk ile bilgi, irfân ile burhân... Aşağıda bu sözcük çiftlerinden özellikle hakîkat ile gerçek üzerinde belirli oranlarda duracağız; ancak sorunu başka bir açıdan, günlük seviyede ihsas için, bizim de bizzat tecrübe ettiğimiz çok daha basit bir misalle başlayabiliriz: Football kelimesinin sözlük anlamı Türkiye’deki pek çok kullanıcısı tarafından dahi bilinmez; daha çok bir bütün olarak zihinde tasavvur edilen bir resme karşılık gelir. Kelimeyi ayak-topu olarak çevirdiğinizde pek çok kişi için ciddi bir karşılık bile bulmaz. Ancak, aynı kelimeyi Arapça kuretu’l-kadem olarak karşıladığınızda, Arapçayı öğrenen bir Türk için herhangi bir sorun yaratmaz. Bizatihi tecrübe ettiğimiz bu durumun nedenleri üzerinde ciddi bir biçimde düşünmek zorundayız; çünkü radyo, telefon ya da televizyon için teklif edilen Türkçe karşılıkları -amiyane deyişle- tiye alan gençler, aynı nesneler için çağdaş Arapçada teklif edilen ve hemen hemen Türkçesine eş değer anlama sahip kelimeleri kullanmakta bir beis görmezler. Bu örneklerde görüldüğü üzere sözlük anlamı bilinmeyen İngilizce bir kelimenin Türkçe çevirisini garipseyen bir zihnin, aynı kelimenin Türkçesiyle eş değer Arapça çevirisini (kuretu’l-kadem: ayak-topu) hiçbir tepki vermeden kullanmasını, ana-dilde soyutlama/kavramsallaştırma yetisinin zayıflığı, dolayısıyla ad verme ürkekliği, hatta korkaklığı olarak görüyorum. Yukarıda da işaret edildiği üzere, öz-güveni zayıf kültürler, adlandıramazlar; adlandırılırlar. Adlandırma bir tür algoritmadır; bu nedenle adlandırma yetenekleri güçlü kültürlerin, zayıf kültürleri kuşatacak ve belirleyecek daha karmaşık adsal örgüler kurabildikleri, başka bir deyişle karşı kültürün algoritmasını içerecek daha işlevsel sayısal/kavramsal örgütlenmeleri formüle edebildikleri için, ötekini hem idrak etme hem de tayin etme becerileri yüksektir.

İlim ile bilim, hakîkat ile gerçek, hikmet ile felsefe gibi kelime çiftlerinde ise farklı bir durum söz konusudur. Klasik Türkçe’nin nazarî diline ait Arapça kökenli sözcüklerin kendileri, hem değer hem de içerik açısından daha üst bir anlam uzayına ait kılınırken, Türkçe karşılıkları hem değer hem de içerik açısından daha alt/düşük bir uzayın elemanları gibi muamele görürler. Örnek olarak şu tür ifadeleri duymak oldukça olağandır: “İlimden bilime...”, “İlim başka bilim başka...”, “İlim, bilgi olarak çevrilebilir; ama bilim olarak çevrilemez...” Bu tür tasnifleri yapanlar, her şeyden önce, kendi klasik kültürlerinin dili ile içindeki soluklandıkları çağdaş kültürlerinin dili arasındaki ayrımı derinleştirdiklerinin farkında bile değildirler. İkinci olarak, çağdaş dünyadaki Arapların, başka bir dille iş göremeyeceklerinden, örnek olarak bilim için yine ilimden başka bir kelime kullanamayacaklarını hiç düşünmezler... İlim kelimesini üst bir değer uzayına ait olarak kullananlara sorulsa bu kelimenin kadim gerçeklik küresine ait anlamları konusunda da ciddi bir bilgi birikimi sorunu oldukları görülür. Farklı zaman dilimlerinde, değişik coğrafyalarda ve muhtelif düşünce okullarında ilim kelimesinin mefhumu değişebileceği gibi, düşünürlere göre de farklı farklı tanımlara sahip olabilir. Bu nedenle sözcüğü tarih-üstü mistik bir uzaya taşımak, içeriksizleştirmek, dolayısıyla belirsizleştirmek düşünce için hiçbir anlam ifade etmez; ama muhataplarına sözde-çözüm sunmada işe yarar.

Her bir terim, bir canlı gibi doğar(neşet), oluşur(tekvin), sınırlanır(tahdid), yayılır(intişar) ve belirli bir kullanım zamanı yakalar(istikrar), anlamı daralır ya da genişler, lafzını muhafaza etmekle birlikte içeriği, mefhumu değişir... Bir kavramın sûreti ile sîreti arasındaki ilişki iyi tespit edilmeden o kavramın mısdakının hakkıyla idraki söz konusu olamaz. Bu duruma en iyi örnek son zamanlarda sıkça kullanılan hakîkat ile gerçek arasındaki ayrımdır. Örnek olarak, “İslam düşüncesi hakîkati amaçlar; Batı bilimi gibi gerçeği/gerçekliği değil.”, “Biz hakikatin peşindeyiz; gerçek/lik sizin olsun.” gibi deyişleri dikkate alalım. Bu deyişler basit birer vecize olarak kalmamakta, hakikat ile gerçeklik arasında üretilen çataldan hareketle modern/çağdaş bilimin eleştirisi dahi yapılmaktadır. Yukarıda da ihsas ettirildiği üzere Arapçanın din dili olmasının yarattığı kutsiyetten de beslenen bu tür sözcüklerin kullanımı düşüncede ve söylemde ciddi bir mistifikasyona neden olmakta; dinleyici kitle de mevcudun ötesinde başka bir şeyi varsayarak huzur bulmaktadır. Bu deyişleri dile getirenlere “Hakikat nedir?” ya da “Gerçek/Gerçeklik nedir?”, “İkisi arasındaki fark/farklar nedir/nelerdir?” diye sorulduğunda belirsizliğe ve müphemiyete işaret etmekten başka bir yol bulamamaktadırlar. Kısaca hem Arapçanın sahip olduğu varsayılan gizli-derin değişkenlerin varlığını imlemek hem de bizatihi kullanılan sözcüklerin işaret ettiği belirsizlikten beslenmek nesnel-olanı, mısdakı ıskalamaya neden olmaktadır. Halbuki dil tarihsel bir olgu ve olaydır; ne tekvinî ne de keyfîdir; ama vazîdir; sabiteleri kadar değişkenleri de mevcuttur; kendinden çok muhtevî olduğu insan iradesinin kasdını içerir*

Hakîkat sözcüğünün anlamını ve mefhumunu belirlemeye geçmeden önce şu noktayı vurgulayalım: Elbette her düşünür kendi terim dağarcığını inşa edebilir. Kadim düşüncemizde “ıstılahlar üzerinde tartışma olmaz” ilkesi ancak ve ancak bu ıstılahı üreten düşünürün mefhumunu, dolayısıyla tanımını açık-seçik belirlemesi kaydıyla işlevseldir. Tersi durumda gerçeklik küresi ile bu gerçeklik küresinde karşılık geldiği nesnel alanı tayin edilmeyen bir sözcük ıstılah değeri taşımaz. Öte yandan, bir terimin anlamının tespiti sadedinde yukarıda işaret edilen ilkeler dışında, ıstılahın hangi felsefe-bilim okuluna ait olduğu, hangi düşünürce tanımlandığı, anlam katmanları, tarihî süreç içindeki değişim ve dönüşümleri gibi durumlar yanında dikkat edilmesi gereken en önemli nokta o ıstılahın, düşünce okulunun varlık şemasındaki yerini belirlemektir. Bir düşünce okulunun hatta bazen bir düşünürün varlık şeması içindeki diagramatik ilişkileri doğru bir biçimde belirlenmemiş bir sözcüğünün kavramsal anlamını hakîkati-ile tespit etmek mümkün değildir. Bir örnek verelim: Yine günümüzde çok çeşitli nedenlerle beyân, burhân ve irfân sözcükleri arasında delâleti belli olmayan, bu nedenle de insanları o konu çerçevesinde dalâlete sürükleyen pek çok tartışma sürdürülmektedir. Bu tartışmalar yalnızca kadim düşünce okullarının sorun-alanları çerçevesinde değil, günümüzdeki çağdaş sorunları çözüme kavuşturma iddiasıyla da yapılmaktadır. Burhânın kadim felsefe-bilim dizgesi içindeki anlamı kısaca şudur: Bir nesnenin özselliğinden kaynaklanan varlık şemasındaki(kategorik dizilişteki) âm-hâs ve küllî-cüzî ilişkilerini illet-malûl bağlantısı içinde tanımlayarak göstermek(hadd) ve kıyasî yargıda temsîl etmek(tasdîk)... Bu tanım, belirli bir felsefe-bilim dizgesi içinde ortaya çıkmış ve işlevsellik kazanmıştır; ne tarih-üstüdür ne de tarih-ötesidir; sözcüğe müphem bir mistifikasyon yükleyerek kullanmak sorunları çözmez; bulandırır...

Günümüzde, ister farkında olunsun ister olunmasın, hatta ister kabul edilsin ister edilmesin, tefekkür dünyamızda ortalama tahsilli bir kişinin düşünce uzayındaki kadim sözcüklerin terim anlamları büyük oranda medrese ders kitapları tarafından belirlenmiştir. Çünkü bir kültürde ortak-akıl, ortak-vicdan ve ortak dil eğitim-öğretim kurumları tarafından, özellikle bu kurumlarda okutulan ders-kitaplarından üretilir. Başka bir deyişle bir kültürün kanonik yapıları kökenlerini o kültürün eğitim-öğretim kurumlarındaki ders kitaplarında bulurlar. Bu çerçevede çağdaş düşünce dünyamızda hak ve hakîkat sözcükleri başta olmak üzere kullanılan pek çok sözcüğün mısdakını layıkıyla tespit için söz konusu ders kitaplarına geri gitmek elzemdir; bu işlemde bir tespitten bahsedilmektedir, bir tercihten değil; çünkü tespit nesnel bir işlemdir, tercih ise kişisel değişkenleri de dikkate alır. Unutulmamalıdır ki, Mustafa Sabri örneğinde görüldüğü üzere, kullandığı dilin semantiğine(anlambilim) hakim bir düşünür, hem kadîm hem de cedîd olanı birlikte idrak etme becerisi gösterebilir; tersi durumda ileri sürülen düşünceler, kaleme alınan metinler kadim ile cedidin bir amalgamı halini alır ve bu amalgamdan kişilere istikamet verici fikirler hasıl olmaz; kendi içinde dönüp duran ve söz konusu içi boş hareketin sağladığı tatminle yetinen bireyler ortaya çıkar.

Şimdi, öncelikle hakkın sözlük anlamına, fazla teknik ayrıntıya girmeden bir bakalım: Hakka el-şey'u ifadesinde görüldüğü üzere hakka, sebete yani sâbit olmak demektir; ancak bu sâbitin bir niteliği vardır: İnkâr edilemeyecek derecede olmaklık... Buna bağlı olarak ihkâk sözcüğü de isbât anlamına gelir. Hakîk sıfat iken ‘tâ’ ile isim hâline getirilir yani hakîkat. Hakk, büyük ‘H’ ile yazıldığında Tanrı’ya nisbet edilir ve Teâlâ yani Aşkın, Yüce niteliğiyle maddî subûtiyeti aşan bir anlam yüklenir; bununla Hakk’ın Mutlak olduğu yani her türlü maddî, cismî kayıttan azade olduğu vurgulanır. Hakîkat medreselerde temel metinlerden biri olan Taftâzânî’nin Şerh el-akâid el-Nesefîyye ve şerhlerinde ayrıntılı bir biçimde incelenir ve kıvrımlarına değin tartışılır. Buna göre hakîkat, insan ile vâkıa arasındaki nisbete göre tanımlanır; nisbetin uygunluğu(mutâbakat) insandan vakıaya doğru ise, bu nisbet bir yargıda ifade edileceğinden sıdk yani doğruluk (truth) adını alır; nisbetin uygunluğu vakıadan insana doğru ise hakîkat ismi verilir; yani gerçeklik (reality)... Daha veciz bir ifadeyle, yargının doğruluğu(sıdkiyyet) vakıaya uygunluğu; gerçekliği(hakkiyyet) ise vakıanın ona uygunluğu demektir. Tam da burada işaret edilmesi gereken en önemli nokta bir şeyin subûtiyeti bakımından gerçek-olmasına, gerçeklik kazanmasına, gerçekleşmesine de hakîkat adı verilir. İlginç olan söz konusu nisbetin mutâbakatı, meşruiyetini en nihayetinde insanda bulduğundan bir tür itikâd yani inançtır. Bu tanımlara bağlı olarak, sıdkın zıddı kizb yani yargının, itikadın vakıaya; hakkınki ise butlân yani vakıanın yargıya, itikada uygun olmamaması demektir; isim halleriyle ise sâdık ve kâzib ile hakk ve bâtıl... Bu anlamıyla hakikatin hissî, vehmî, aklî, örfî, lisânî/luğavî, şer‘î/dinî gibi pek çok çeşidi vardır; kısaca hakîkat hem varlık hem düşünce hem inanç hem eylem hem de söz için kullanılabilir.

Bu noktada şu nükteye değinmeliyiz: Kadim düşünce geleneğimizde itikâdî konularda hak ve bâtıl, ictihâdî konularda hata ve sevab kelime çiftleri kullanılırdı. Mesela, ictihâdî bir eylem olan mezheb söz konusuyken kişi, “Benim mezhebim(görüşüm) sevabtır; hatalı olması muhtemeldir.”; muhâlifi için “Senin mezhebin hatalıdır; sevab olması muhtemeldir.”; itikâdda ise “Benim inandığım hak, senin inandığın ise batıldır.” derdi... Bu nedenle ictihâdî konulardaki farklılıkları ihtilâf; itikâdî konulardaki farklılıkları ise hilâf mesabesinde sayarlardı ve ihtilafı rahmet hilafı ise fitne olarak görürlerdi. Görüldüğü üzere her bir hâl için dakîk bir terim dağarcığı geliştirmek, insanların hemhâl olması için şarttır. Çünkü iletişim ve bildirişim sözsüz bile olsa ifade, haber ve yargı seviyesinde sözlü olması, söze dökülmesi kaçınılmazdır.

Yazı boyunca dile getirilen düşünceler pek çok açıdan tartışılabilir; ancak her yazıda olduğu gibi demek istediğimize odaklanıldığında öne çıkartmayı arzuladığımız tespit şudur: Bilgi bir şeyin bilgisidir; yorum bir şeyin yorumudur; lafız da bir şeyin lafzı olmalıdır; işte o şeyin kendi o lafzın mefhumudur, kavramıdır. Bir şeyi anlamak (fehm etmek) o şeyin anlamını idraktir (mefhûm); kavramak da bir şeyi kavramaktır (kavram). Özellikle günümüzde klasik Türkçenin nazarî diline ait Arapça kökenli kelimelerin sözlük anlamlarını bilmeden mefhumları üzerinde keyfî olarak oynamak; ıstılahları tarihsel dokusundan habersiz gelişigüzel kullanmak; dilsel bir mistifikasyon yaratıp düşünme yerine insanları nefsî/psikolojik bir rehabilitasyona icbar etmek demektir. Elbette bizim dikkat çektiğimiz durum, dilin hakîkat düzlemindeki kullanımıdır; mecâz ve kinâye düzlemi kasdımızın dışındadır. Bilgi(ilim) söz konusu olduğunda hakikati dile getirdiğini iddia etmemek şartıyla mecâz ve kinâye meşrudur...

Yine de tekrar etmekte yarar var: Bir kültür gibi bir zihnin de tanımlanmış bir varlık şeması yok ise kullandığı sözcüklerin diagramatik ilişkilerini doğru bir biçimde belirleyemeceğinden, kavramsal anlamlarını da hakîkati-ile tespit etmesi mümkün değildir. Şimdiye değin derdimizi hakîkat sözcüğü üzerinden dile getirmeye çalıştık; kadim kültürümüzdeki hakîkî ıstılahının mefhumu ve hakîkat ile ilişkisi üzerinde durmak ise çağdaş düşünce dünyamızın katetmesi gereken derinliği ihsas ettirmesi adına son derece kritiktir. Öyleyse “Biz hakikati önemseriz gerçeği değil!” diyenlere şöyle bir soru sorarak bitirelim: Bir şeyin hakîkat olması ile hakîkî olması arasındaki fark nedir? Yoksa siz hakîkî olanı önemseyip gerçeksel olanı önemsemez misiniz?

Kaynakça
*Bu konuda bkz. “Osmanlı Felsefe-Bilim Tarihi’nde Dilin Kökeni Sorunu”, Türkiye Günlüğü, üç aylık fikir ve kültür dergisi, Sayı 118, s. 117-133, Ankara 2014.

 

İtibar, Sayı 36
Eylül 2014

İhsan Fazlıoğlu
Devamını Oku »

Keramet

KerametAlemde (kerametle) tasarruf etme ve gaybı bilme nevinden olmak üzere muta­savvıflar için hasıl olan hususlar, bizzat değil, bilarazdır, (tesadüfen ve kazaradır, occidental). Bu durum, işin başında kastolunmuş değildir. Çünkü gaybı bilme ve kâinatta tasarrufta bulunma hususu kast olunsa, ona yönelmek, Allah’tan başkasına teveccüh etmek olurdu.

Bu ise eşyada tasarrufta bulunmayı ve gayba vakıf olmayı gaye haline getirmekten başka bir şey değildir. O halde böyle davranmak ne kadar zararlı bir alışveriştir! Zira bu husus hakikatta şirkten ibarettir. Sofilerden biri: “İrfan(sahibi olmak) için irfanı tercih eden, ikinci bir ilaha kail olmuş bulunur”, demiştir. (İrfan ve marifet, gaybı bilmek için değil, Allah hakkında bilgi sahibi olmak için tercih ve tahsil edilmelidir). Onun için sûfîler teveccühleriyle Mabudu kastederler, ondan başka hiç bir şeyi gaye edinmezler. Bu esnada sûfîlere bir şey hasıl olursa, bizzat değil, bil-araz hasıl olur, böyle şeyler onların maksadı değildir. Sûfîlerin bir çoğu, tesadüfen önüne böyle bir şey çıkarsa, ondan kaçar, ona değer vermez.

Zira o, Allah'ı, diğer herhangi bir şey için değil, sadece zatı için irade etmektedir. Bu nevi (keşfi) hallerin, sûfîler için hâsıl olduğu da bilinmektedir. Sûfîler için vâki olan gaybı haber verme ve başkasının kalbinde olanı bilme haline fıraset ve keşf (physiognomy, removal) adını vermektedirler. Kendileri için vaki olan tasarrufa (supernatural acti­vity) da keramet ismi verilmektedir. Onlar hakkında bu nevi şeylerin vukuu konusun­da inkâr edilecek ve yadırganacak hiç bir şey yoktur.
Devamını Oku »

Nefsin İdrak Kuvvetleri

Nefsin İdrak Kuvvetleri

'Şimdi' de nefsin idrâk kuvvetini görelim: İdrak kuvvetleri, bir tertibdahilinde kademe kademe en yüksek idrak kuvveti olan ve (kuvve-i) nâtıka denilen müfekkire kuvvetine kadar yükselir. Buna göre zahirdeki his kuvvetleri ve idrak halleri görme, işitme ve benzeri duyu organları vasıtasiyle bâtına çıkar. Bâtınî his ve idrâk organ­larının ilki “müşterek his”tir(commun sense). Bu, görülmüş, işitilmiş, dokunulmuş v.s. gibi hissi şeyleri bir tek halde idrâk eden bir kuvvettir. Müşterek his bu suretle, zahirî histen ayrılmıştır. Çünkü hissî idrâkler zâhirdeki his organları üzerine, belli bir vakitte ustüste yığılmaz. Sonra hiss-i müşterek, kendisindeki idrâkleri hayale ile­tir. Hayal, hissî bir şeyin idrakim, hariçteki maddelerden tecrid ederek, onu zihinde misal haline getiren bir kuvvettir.

Faaliyetleri itibariyle bu iki kuvvetin yani müşterek hissin ve muhayyilenin faaliyet (kullandıkları) organı, beynin ön tarafındaki çukurdur. Bu çukurun ön tarafı müşterek hisse arka tarafı muhayyileye aittir.

Sonra hayal kuvveti, (bu idrakleri) vâhime ve hâfıza kuvvetine çıkanr. Vâhime kuvveti, müşahhas ve ferdî şeylerle alâkalı mânalarıidrâk içindir. Ahmed’in düşman­lığı, Ali’nin dostluğu, babanın şefkati, kurdun yırtıcılığı gibi şahsi şeyler bununla idrâk olunur.

ister hayal edilmiş olsun, ister olmasın, idrâk edilen her şey hafıza kuvvetine tevdi edilir. İdrakler için hafıza bir depo gibidir. İhtiyaç vaktine kadar bunları hafıza muha­faza eder. Vâhime ile hafıza kuvvetlerinin, faaliyet yapmak için kullandıkları organ beynin gerisindeki çukurdur. Bu çukurun ön tarafı vâhimeye, arka tarafı hafızaya aittir.

Sonra bütün bunlar (idrâkler) fikir kuvvetine yükselir. Bunun organı dimağın orta yerindeki çukurdur. Düşünme hareketi ve aklı kullanmaya yönelme bu kuvvetle meydana gelir.

İmdi nefs, fikir kuvveti ile daimi olarak hareket eder, çünkü, aşağı kuvvetlerden ve beşere mahsus olan istidaddan kurtulup yani bilkuvve ruhanî olma mertebesini geçerek bilfiil ruhanî olma mertebesine çıkma temayülü, fıtraten nefste mevcut­tur. Beşerî halden kurtulan ve yükselen nefs, ruhanî olan mele-i a‘lâya (ve orada­ki meleklere) benzeyerek bilfiil düşünme haline çıkar. Cismanî organlara muhtaç olmadan idrâk sahibi olması bakımından ruhanîlere mahsus mertebelerin ilkinde olma durumuna gelir. Bu yüzden nefs daimi olarak hareket etmekte ve bahsedilen istikamete yönelmektedir. (Sürekli olarak yukarıya ve melekler âlemine doğru hare­ket eden ve yükselen nefs) bazan beşeriyetten ve beşeriyete mahsus ruhaniyetten külliyen sıyrılarak, ufuk-i a’lâ’daki melekiyet mertebesine geçer. Bu hale, çalışma ve çabalamadan ulaşır. Daha doğrusu ilk defa yaratıldığı vakit, cibiliyetine ve fıtratına vermiş olduğu bir özellik sebebiyle bu hususu gerçekleştirir.

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1

 
Devamını Oku »

Tarihi Haberlerin Nakli

Tarihi Haberlerin Nakli

İbn Batûta seyahatından ve dünyanın çeşitli ülkelerinde gördüğü acaip şeylerden bahsedermiş. Anlattıklarının çoğu Hint hükümdarlarına dairmiş. Hükümdarın ahvâline dair dinleyenlerin garipsedikleri şeylerden sözedermiş. Meselâ bunlardan biri şu imiş; Hind hükümdarı sefere çıkacağı zaman, kadın, erkek, çocuk bütün şehir halkını saydırır, bunların altı aylık erzakını ayırır, ihsanından olmak üzere bu erzakı onlara verirdi. Hükümdar seferden dönünce, şenlikler düzenlenen bir günde şehre girerdi. Bu gün bütün halk şehir haricindeki sahraya çıkar, hükümdarlarını tavaf ederlerdi. Bu kalabalıkta hükümdarın önünde hayvanların sırtında kurulmuş olan mancınıklardan, üzerine konulan dinar ve dirhem keseleri halkın üzerine fırlatılmış ve bu hal hükümdar sarayına girene kadar devam etmişti. O, bu nevi hikâyeler anlatırken, halk aralarında yaptıkları konuşmalarla onu tekzib ederlerdi. O sıralarda şöhreti her tarafa yayılmış olan sultanın veziri Fâris b. Verdâr’la görüşmüş, bu konuda onunla konuşmuş, o zatın hikâyelerini inkâr ediyormuşum gibi bir tavır takınmıştım. Zira halkın onu tekzib etmeleri her tarafa yayılmıştı.

Vezir Fâris bana şöyle dedi: “Devletlerin ahvâline dair nakledilen bu gibi hikâyeleri, ben onu görmedim, diye sakın inkâr etmeyesin. Şayet böyle hareket edersen, zindanda büyümüş vezirin oğlu gibi olursun: Sultanın biri, vezirin birini yakalatmış, hapse attırmıştı. Verir senelerce zindanda kalmış, bu süre içinde oğlu bu hapishanede yetişmişti. Çocuk akıl ve idrâk sahibi olunca, babasına, gıdasını teşkil eden etin ne olduğunu sormuş, o da, bu koyun etidir, diye cevap vermiş ama bu sefer çocuk, koyun nedir, diye sormuş, bunun üzerine babası ona koyunun şeklini ve vasıflarını tasvir etmişti. Bu izahatı dinleyen çocuk, babacığım, galiba sen koyunun, fare gibi bir şey olduğunu anlatmak istiyorsun, demiş, ama baba bunu reddederek, koyun nerede, fare nerede, demişti. Hapishanede fareden başka bir hayvan görmemi; olan çocuk deve ve sığır etleri için de aynı biçimde konuşuyor ve bunların hepsinin de farenin soyundan gelen hayvan türleri olduklarım zannediyordu”.

 Tarihî haberlerin nakli sırasında ekseriya insanlara arız olan hal budur. Bu, garip bir şey söylemiş olmak maksadiyle mübalağa yapıldığı vakit insanlara ânz olan vesvese, vehim (ve ruh haletine) benzer. Nitekim bu kitabın baş tarafında bu hususu belirtmiştik.

 Şu halde insan kendi usûlüne ve esaslarına müracaat etsin, kendini kontrol etsin, sarih aklı ve müstakim fıtratı ile mümkün ile imkânsız olanın tabiatlarını birbirinden (akl-ı selimi ve hiss-i selimi ile) ayırdetsin. İmkân sahasına dahil olan şeyleri kabul etsin, o sahanın haricinde kalan şeyleri de reddetsin. Yalnız, birim burada “imkân” sözünden maksadımız “mutlak aklî imkân” değildir. Çünkü bu mânadaki imkânın sahası çok geniştir. Onun için de (bu mânadaki imkân itibariyle) vâkıât için bir sınır farz olunamaz. Burada imkândan maksadımız, sadece bir şeye has (bünye ve) maddeye göre olan imkândan ibarettir. Çünkü biz bir şeyin aslına, cinsine, sınıfına, büyüklükteki miktarına ve kuvvetine dikkat ettiğimiz zaman, o şeyin ahvâline bu nisbette hüküm icra ve tatbik eder, o sahanın haricinde kalan şeylerin imkansızlığına hükmederiz. “De ki, Rabb’ım ilmimi artır” (Taha, 20/114),

 

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Yerleşik Kültür

Yerleşik KültürHadarîlik (yerleşik kültür), selef olan devletlerden halef olan devletlere intikal eder”. O yüzden İranlıların hadarîliği Emevî ve Abbasî Araplarına intikal etmiş­tir. Endülüs’teki Emevîhadarîliği (medeniyeti ve kültürü), çağımızda Mağrip’teki Muvahhid ve Zenâta hükümdarlarına intikal etmiştir. Abbasîlerin hadarîliği önce Deylemîlere (Büveyhîlere) sonra Türklere, sonra Selçuklulara, sonra Mısır’daki Türk Memlukîlere ve Irak’taki Tatarlara (Moğollara) intikal etmiştir. Bir devletin hadarîlikteki hali, o devletin büyüklüğü ölçüsünde olur. Zira hadarîlikle ilgili husus­lar refaha tâbi bulunan şeylerdendir.

Refah ve lüks servete ve nimete, servet ve nimet de mülke ve devlet sahiplerinin istilâ suretiyle elde ettiklerinin miktarına tâbi olan şeylerdendir, imdi bütün bunlar mülkün (azamet ve kudretteki) nisbetine göredir. Buna dikkat ediniz, anlamaya çalışınız, üzerinde inceden inceye düşününüz. Ümran hakkında bunun sahih (bir miyar ve kıstas) olduğunu göreceksiniz. (Her şey fânidir), arza ve arz üzerindekilerine vâris olan Allah’tır. (Vârislerin en hayırlısı da O’dur) (Enbiya, 21/89).

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder.

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder.

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder. Çünkü nefiste çeşitli şerlerin, süfli duyguların ve onlarla ilgili adet ve alışkanlıkların husule gelmesine sebep olur. Bundan dolayı ise mülkün alameti ve delili bulunan hayırlı ve iyi özellikler onlardan zail olmuş bulunur, bunun zıddı olan kötü huylar onların vasfı haline gelir. Bu ise bedbahtlığın ve inkırazın işaretidir. Çünkü Allah’ın tatbik ettiği ve hakim kıldığı kanun bunu gerektirir. Bu durumdaki devlet, mahvolma ilkelerine göre hareket eder, ahvali perişan olur, işi bitirilene dek devam eden müzmin bir ihtiyarlık hastalığına yakalanır.

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »