Tarihi Haberlerin Nakli

Tarihi Haberlerin Nakli

İbn Batûta seyahatından ve dünyanın çeşitli ülkelerinde gördüğü acaip şeylerden bahsedermiş. Anlattıklarının çoğu Hint hükümdarlarına dairmiş. Hükümdarın ahvâline dair dinleyenlerin garipsedikleri şeylerden sözedermiş. Meselâ bunlardan biri şu imiş; Hind hükümdarı sefere çıkacağı zaman, kadın, erkek, çocuk bütün şehir halkını saydırır, bunların altı aylık erzakını ayırır, ihsanından olmak üzere bu erzakı onlara verirdi. Hükümdar seferden dönünce, şenlikler düzenlenen bir günde şehre girerdi. Bu gün bütün halk şehir haricindeki sahraya çıkar, hükümdarlarını tavaf ederlerdi. Bu kalabalıkta hükümdarın önünde hayvanların sırtında kurulmuş olan mancınıklardan, üzerine konulan dinar ve dirhem keseleri halkın üzerine fırlatılmış ve bu hal hükümdar sarayına girene kadar devam etmişti. O, bu nevi hikâyeler anlatırken, halk aralarında yaptıkları konuşmalarla onu tekzib ederlerdi. O sıralarda şöhreti her tarafa yayılmış olan sultanın veziri Fâris b. Verdâr’la görüşmüş, bu konuda onunla konuşmuş, o zatın hikâyelerini inkâr ediyormuşum gibi bir tavır takınmıştım. Zira halkın onu tekzib etmeleri her tarafa yayılmıştı.

Vezir Fâris bana şöyle dedi: “Devletlerin ahvâline dair nakledilen bu gibi hikâyeleri, ben onu görmedim, diye sakın inkâr etmeyesin. Şayet böyle hareket edersen, zindanda büyümüş vezirin oğlu gibi olursun: Sultanın biri, vezirin birini yakalatmış, hapse attırmıştı. Verir senelerce zindanda kalmış, bu süre içinde oğlu bu hapishanede yetişmişti. Çocuk akıl ve idrâk sahibi olunca, babasına, gıdasını teşkil eden etin ne olduğunu sormuş, o da, bu koyun etidir, diye cevap vermiş ama bu sefer çocuk, koyun nedir, diye sormuş, bunun üzerine babası ona koyunun şeklini ve vasıflarını tasvir etmişti. Bu izahatı dinleyen çocuk, babacığım, galiba sen koyunun, fare gibi bir şey olduğunu anlatmak istiyorsun, demiş, ama baba bunu reddederek, koyun nerede, fare nerede, demişti. Hapishanede fareden başka bir hayvan görmemi; olan çocuk deve ve sığır etleri için de aynı biçimde konuşuyor ve bunların hepsinin de farenin soyundan gelen hayvan türleri olduklarım zannediyordu”.

 Tarihî haberlerin nakli sırasında ekseriya insanlara arız olan hal budur. Bu, garip bir şey söylemiş olmak maksadiyle mübalağa yapıldığı vakit insanlara ânz olan vesvese, vehim (ve ruh haletine) benzer. Nitekim bu kitabın baş tarafında bu hususu belirtmiştik.

 Şu halde insan kendi usûlüne ve esaslarına müracaat etsin, kendini kontrol etsin, sarih aklı ve müstakim fıtratı ile mümkün ile imkânsız olanın tabiatlarını birbirinden (akl-ı selimi ve hiss-i selimi ile) ayırdetsin. İmkân sahasına dahil olan şeyleri kabul etsin, o sahanın haricinde kalan şeyleri de reddetsin. Yalnız, birim burada “imkân” sözünden maksadımız “mutlak aklî imkân” değildir. Çünkü bu mânadaki imkânın sahası çok geniştir. Onun için de (bu mânadaki imkân itibariyle) vâkıât için bir sınır farz olunamaz. Burada imkândan maksadımız, sadece bir şeye has (bünye ve) maddeye göre olan imkândan ibarettir. Çünkü biz bir şeyin aslına, cinsine, sınıfına, büyüklükteki miktarına ve kuvvetine dikkat ettiğimiz zaman, o şeyin ahvâline bu nisbette hüküm icra ve tatbik eder, o sahanın haricinde kalan şeylerin imkansızlığına hükmederiz. “De ki, Rabb’ım ilmimi artır” (Taha, 20/114),

 

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Yerleşik Kültür

Yerleşik KültürHadarîlik (yerleşik kültür), selef olan devletlerden halef olan devletlere intikal eder”. O yüzden İranlıların hadarîliği Emevî ve Abbasî Araplarına intikal etmiş­tir. Endülüs’teki Emevîhadarîliği (medeniyeti ve kültürü), çağımızda Mağrip’teki Muvahhid ve Zenâta hükümdarlarına intikal etmiştir. Abbasîlerin hadarîliği önce Deylemîlere (Büveyhîlere) sonra Türklere, sonra Selçuklulara, sonra Mısır’daki Türk Memlukîlere ve Irak’taki Tatarlara (Moğollara) intikal etmiştir. Bir devletin hadarîlikteki hali, o devletin büyüklüğü ölçüsünde olur. Zira hadarîlikle ilgili husus­lar refaha tâbi bulunan şeylerdendir.

Refah ve lüks servete ve nimete, servet ve nimet de mülke ve devlet sahiplerinin istilâ suretiyle elde ettiklerinin miktarına tâbi olan şeylerdendir, imdi bütün bunlar mülkün (azamet ve kudretteki) nisbetine göredir. Buna dikkat ediniz, anlamaya çalışınız, üzerinde inceden inceye düşününüz. Ümran hakkında bunun sahih (bir miyar ve kıstas) olduğunu göreceksiniz. (Her şey fânidir), arza ve arz üzerindekilerine vâris olan Allah’tır. (Vârislerin en hayırlısı da O’dur) (Enbiya, 21/89).

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder.

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder.

Refah, lüks gibi şeyler ise ahlakı ifsad eder. Çünkü nefiste çeşitli şerlerin, süfli duyguların ve onlarla ilgili adet ve alışkanlıkların husule gelmesine sebep olur. Bundan dolayı ise mülkün alameti ve delili bulunan hayırlı ve iyi özellikler onlardan zail olmuş bulunur, bunun zıddı olan kötü huylar onların vasfı haline gelir. Bu ise bedbahtlığın ve inkırazın işaretidir. Çünkü Allah’ın tatbik ettiği ve hakim kıldığı kanun bunu gerektirir. Bu durumdaki devlet, mahvolma ilkelerine göre hareket eder, ahvali perişan olur, işi bitirilene dek devam eden müzmin bir ihtiyarlık hastalığına yakalanır.

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Sahası geniş ve hâkimiyeti büyük hanedanlıklar din esasına dayanır

Sahası geniş ve hâkimiyeti büyük hanedanlıklar din esasına dayanır

Sahası geniş ve hâkimiyeti büyük hanedanlıklar din esasına dayanır. Din de ya nübüvvet veya Hakk’a davet şeklinde olur...

Bunun sebebi şudur. Mülk, sadece tagallüble hasıl olur. Tagallüb de sadece asa­biyete ve arzuların mutalebe (hak isteme) üzerinde birleşmesine dayanır. Kalpleri bir noktada toplama ve kaynaştırma sadece, dinini tesis hususunda Allah’tan gelen bir yar­dımla mümkün olur. Hakk Taâlâ, “Onların kalplerini kaynaştıran Allah’tır, yeryüzün- deki her şeyi harcamış olsaydın, yine de kalplerini telif edemez ve kaynaştıramazdın” (Enfâl,8/63), buyurmuştur. Bunun sırrı ve hikmeti şudur. Kalpler bâtıl heva ve heves­lere, dünya meyline çağrılırsa, rekabet hasıl olur, ihtilaflar yaygınlaşır. Hakk’a döndü­rülür, bâtılı ve dünyayı reddeder ve Allah’a yönelirse, cihetleri (ve gayeleri) birleşir, rekabet ortadan kalkar, ihtilaflar azalır, yardımlaşma ve dayanışmanın güzel bir şekli ortaya çıkar, bu husustaki kelimenin (ve işbirliğinin) sahası genişler, bu suretle dev­let büyümüş dur.Nitekim kusurdan münezzeh ve yüce Allah izin verirse, bunu biraz sonra izah edeceğim.Muvaffakiyet O’nun sayesindedir, O’ndan başka Rab yoktur.

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1
Devamını Oku »

Devlet,oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete ihtiyaç duymayabilir

Devlet,oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete ihtiyaç duymayabilir

Başlangıçta büyük hanedanlıklara boyun eğmek insan nefsine zor gelir, onun için galebeye dayanan kavi bir kuvvetle halkın boyun eğmesini temin etmekten başka yol yoktur. Bunun sebebi; (yeni devletin garip ve)alışılmamış oluşu, halkın hanedanın mülkü ile ülfet etmemeleri ve bu mülkü itiyatlarıhaline getirmemiş olmalarıdır. Devletteki mülke mahsus nisap sahiplerinin riyasetleri istikrar kazanıp ardı ardına gelen birçok nesil ve birbirini takip eden hanedanlar/iktidarlar boyunca; mülk hanedan mensuplarının birinden öbürüne veraset yolu ile geçer hale gelince, insanlar başlangıç durumunu unutur, söz konusu nisap sahiplerinde riyaset rengi koyulaşır, hanedan mensuplarına boyun eğmek ve teslimiyet göstermek, dini bir inanç haline gelir, halk hanedan mensupları ile onların (iktidarı,hâkimiyeti ve) işi için, tıpkı imanî akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. Bu takdirde hanedan mensupları işleri hususunda büyük ölçüde asabiyete ihtiyaç duymazlar. Daha doğrusu, o hanedana itaat Allah’tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez bir ferman gibi telakki edilir. Böyle bir sebepten olacak ki, kelam/akaid kitaplarında imani akidelerden bahsedilirken (hilafet ve) imamet hakkındaki görüşler de ortaya konulur.”

İbn Haldun,Mukaddime,cild:1

 

 
Devamını Oku »

Mağlup

Kuruntu En Fazla İsrailoğullarında Kök Salmıştır...

Mağlup, ebedi olarak galibin şiarını, kıyafetini, mesleğini, sair ahval ve adetlerini taklit etmeye düşkünlük gösterir:

Bunun sebebi şudur: Nefs daimi surette, kendisine galip gelende, bir kemal bulunduğuna itikad eder ve onun hizmetine girer. Ya ona saygı göstermek içinde yer ettiği ve galibi kemal sahibi olarak gördüğü için veya kendisindeki inkiyad halinin, “tabii bir galebe”den değil, galipteki kemalden ileri geldiği yolunda bir hataya sürüklenmiş olduğu için böyle davranır. Böyle bir yanlışlığa düşülmesi ve bunun aralıksız devam etmesi, bir itikad, bir inanç ortaya çıkarır. Bunun neticesi olarak mağlub, galibin bütün yol ve yöntemlerini benimseyip, her hususta onun yolunu tutar, ona benzemeye çalışır.İktida işte budur... Bu sebeple ebedi olarak mağlubun, kendini galibe benzetmeye çalıştığını, kılıkta-kıyafette, binme ve nakliye vasıtalarında, silahta, bunların yapılış ve kullanış şekillerinde, daha doğrusu tüm hallerinde onun gibi olmaya çalıştığını müşahade edersin.

Bu hususta çocukların babaları karşısındaki durumlarına bakınız; sürekli olarak onlara nasıl benzemeye çalıştıklarını göreceksiniz. Bunun sebebi sadece onlarda kemâlin bulunduğuna itikad etmiş olmalarıdır. Dünyanın her bölgesine bakınız.

Ekseriya askerlerin ve sultan ordusunun, kılık ve kıyafeti bölge halkına nasıl galip gelmekte ve hâkim olmaktadır. Sebep, bunların mağlup, onların galip olmalarıdır. Hatta yekdiğerine komşu olan iki milletten biri diğerine galip olsa, derhal bu benzeme ve tâbi olma hali, büyük ölçüde mağluplara sirayet eder. Nitekim çağımızda Celâlika (Galician, Galler) milletleri karşısındaki Endülüs’ün durumu budur. Görüyorsun ki, Endülüslüler kılık - kıyafet, alâmet, işaret, bir çok âdet ve ahvâl itibariyle kendilerini Gallilere benzetmekte, hatta evlerde, yapılarda, işyerlerinde ve duvarlarda çizilen resim ve heykeller bakımından bile onlar gibi olmaya çalışmaktadırlar. O derecede ki, hikmet gözüyle bakan, onun istilâya uğramanın alâmetleri olduğunu bundan his ve farkeder. Hüküm Alah’ındir.

Bu hususta; “Halk, hükümdarın dini üzeredir”, şeklinde söylenen vecize üzerinde dikkatle düşün. Çünkü bu sözle de o mâna anlatılmıştır. Zira hükümdar, eli altında bulunanlar üzerinde galiptir. Raiyye ise, çocuklar babalarına, talebeler hocalarına, inandıkları gibi, kemâlin onda olduğuna itikad ederek kendisini örnek almaktadır. Allah hikmet ve ilim sahibidir.

 

İbn Haldun-Mukaddime,cilt:1 syf;361-362 (Çev:Süleyman Uludağ)
Devamını Oku »

Siyaset ve Mülk

Siyaset ve Mülk

...Siyaset ve mülk, halk için (İlahî) bir kefalettir, Allah’ın kullardaki hilafetidir. Bu kefalet ve hilafetin maksadı ise, insanlar arasında ilahi ahkâmın icrâ ve tatbik edilmesidir. Şer‘î hükümlerin de şahitlik ettiği gibi Allah’ın halkı ve kullarıyla ilgili hükümleri ise, sırf hayırdır, (ferdî ve İçtimaî menfaat ve) maslahatlara riayet etmekten başka bir şey değildir. Şer kanunları ise Allah Tealâ’nın takdirine ve kudretine muhalif olarak sadece cehaletten ve şeytandan gelmektedir. Çünkü şerrin de hayrın da faili ve takdir edicisi O’dur. Zira ondan başka fail yoktur. İmdi bir kimse için, kudreti tekeffül eden asabiyet husule gelir ve o kimse halk arasında Allah’ın ahkâmını tenfize münasip düşen hayırlı hasletlerin kendisinden zuhur etmesini itiyat edinirse, artık o kimse, insanlar içinde (Allah’ın) halifesi ve halkın kefili olmaya hazırlanmıştır. Bu delil bu hususta birincisinden daha sağlamdır, mesnedi de daha sağlıklıdır.

Verilen izahattan açıkça anlaşılmaktadır ki, iyi hasletler, asabiyet mevcut dan şahıslarda mülkün de (bilkuvve) mevcut olduğuna şahittik eder. Asabiyet sahiplerine, bir çok bölgelere ve milletlere galebe çalıp onlara boyun eğdiren kimselere baktığımız zaman görürüz ki, hayır hususunda yarışmakta ve hayırlı hasletler olan mertlik kusurları bağışlama, gücü olmayanlara katlanma, misafirperverlik, çaresizleri gözetme, yoksulları kayırma, zorlukları sabırla karşılama, ahde vefa etme, namus ve haysiyeti korumak için harcama, şeriate hürmet etme, şeriati temsil eden ulemaya saygı gösterme, yapılması veya yapılmaması gereken hususlarda bu alimlerin onlar için tesbit ettikleri sınırlarda durma, bunlara hüsnüzanda bulunma, dindar kimselere inanma ve onları mübarek bilme, dualarına rağbet etme, büyüklerden ve yaşlılardan haya etme, bunlara saygı gösterip yüceltme hem Hakk’a hem halka davet edene boyun eğme, işlerini bizzat göremeyen biçarelere şefkat gösterip durumlarını düzeltmek için parçalanmak, Hakk’a itaat etmek, zavallılara karşı alçak gönüllü davranmak, darda kalıp imdat isteyenlerin çağrılarına kulak vermek, şer‘î hükümlere uyup ibadetleri ifa etmek suretiyle dindar bir hayat yaşamak bunların eda edilmelerinin sebeb ve şartları üzerinde durmak, gaddarlıktan, hilekârlıktan kalleşlik yaparak ahdi bozmaktan ve benzeri şeylerden kaçınmak gibi hususlarda birbiriyle yarışmaktadırlar.

Demek ki, siyasetle alâkalı olan bahiskonusu huy ve meziyetler onlarda mevcuttur,husule gelen bu gibi hasletler sebebiyle, hâkimiyetleri altında bulunanları veya umumi olarak herkesi idare etmeyi ve siyasetçi olmayı hak etmişlerdir. Bu, galebelerine ve asabiyetlerine münasip olmak üzere Allah Taâlâ’nın onlara şevketmiş olduğu bir hayırdır. Yoksa bu gibi hasletler, gelişi güzel onlara verilmiş ve abes olarak onlardan vücuda gelmiş değildir. Asebiyetlerine uygun düşen hayırların ve makamların en münasibi mülktür. İşte bunun neticesinde, Allah’ın onlara mülk verdiğini ilan ettiğini ve bunu kendilerine sevkettiğini anlamış oluruz.
Bunun tersi de böyledir.

Bir milletin sahip olduğu mülkün inkiraza uğrayacağı ve harap olacağı yolunda Allah’tan izin çıktığı vakit, Hakk Taâlâ sözkonusu mülk sahiplerini kötü şeyler yapmaya, rezalet nevinden olan işleri benimsemeye ve bunun yollarını tutmaya sevkeder. Böylece kendilerinde var olan siyasetin faziletleri tamamen kaybolur. Mülk ellerinden çıkıp başkalarına geçinceye kadar faziletler eksilmeye (rezaletler ise bilakis artmaya) devam eder durur. Bu durum, Allah’ın onlara vermiş olduğu mülkün ve ellerine teslim ettiği hayırların, kendilerinden soyup geri alması konusunda acı ve kara bir haberdir. “Bir kasabayı mahvetmek istediğimiz vakit, orada lüks ve refah içinde yaşayanlara emrederiz, onlar da bunun üzerinde orada fısk u fücur ile meşgul olurlar. Bu suretle mahvolmayı hakettiğinden orasını hâk ile yeksan ederiz” (îsra, 17/16). Anlattıklarımızı gözönünde tutarak eski milletler üzerinde bir inceleme ve arattırma yapınız. Anlattığımız ve tarif ettiğimiz cinsten pek çok örnekler bulacaksınız. “Dilediğini ve istediğini yaratan Allah’tır” (Kasas, 28/68).

İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)

 

 

 

 
Devamını Oku »

Bir tek sülâle silsilesinde hasebin nihayeti dört ceddir

 

Bir tek sülâle silsilesinde hasebin nihayeti dört ceddirMalum olsun ki, âlem (unsurlar âlemi) ve orada bulunan herşey gerek zatları gerekse ahvâli itibariyle olma ve bozulma (kevn ve fesad) halindedir. İmdi madenler, bitkiler, insanları da ihtiva eden hayvanlar (sınıfı) ile mükevvenâtın kevn ve fesâd vaziyetinde olduğu gözle görülmektedir. Aynı şekilde mükevvenâta, özellikle insan­lığa ârız olan hâller de böyledir.

İmdi ilimler doğmakta (gelişmekte, gerilemekte ve) sonra ölmektedir. Sanatlar ve benzeri şeyler de böyledir. Haseb (şan, şeref, asalet ve itibar) da insanoğluna ârız olan gelip geçici hallerdendir. O halde o da mutlaka kevn ve fesad halindedir. İnsanlar içinde hiç birinin şerefi, Âdem'den kendisine kadar olan cedler zinciri içinde kesintisiz bir şekilde sürüp gelmiş değildir. İlahî bir lütuf olmak ve kendisinde mevcut olan sırrı korumak üzere Nebi (s.a.)’ye tahsis edilen asalet ve şeref biricik istisnadır. Nitekim şöyle denilmiştir: Her şerefin ve asaletin ilk hali, haricî olmakta (asaletli ve şerefli olmama vaziyetine çıkmakta)dır. Yani (geriye ve eskiye doğru gidilince) riyasetten ve şereften çıkılmakta, aşağı, düşük ve hasebin olmaması haline geçilmektedir. Bunun mânası şudur: Her şerefin ve hasebin yok olma hali, var olma halinden öncedir. Hâdis olan her şeyin hali budur.

İbn Haldun - Mukaddime,cild:1 (çev:Süleyman Uludağ)
Devamını Oku »

Din ile Dil

Din ile DilBir kül­tü­rün ma­ne­vi­ya­tı­nı, an­lam-de­ğer dün­ya­sı­nı, du­yar­lı­lı­ğı­nı, kı­sa­ca vic­da­nı­nı ko­ru­yan, sü­rek­li kı­lan, Din ile Dil’dir. Din ile Dil’ini kay­be­den kül­tür, vic­da­nı­nı kay­be­der. Din en üst se­vi­ye­de ken­di­si­ni o kül­tü­rün the­o-on­to­lo­ji­sin­de ifa­de eder; Dil ise en üst se­vi­ye­de o kül­tü­rün şi­i­rin­de di­le ge­lir. Öy­ley­se, the­o-on­to­lo­ji din’in, şi­ir ise dil’in özü­dür. Din ile di­li, the­o-on­to­lo­ji ile şi­i­ri bir ara­ya ge­ti­ren, vic­da­nı ahenk­li, or­ga­nik bir bü­tün kı­lan ise o kül­tü­rün mu­si­kî­si­dir. The­o-on­to­lo­ji­si’nin de­rin­li­ği kay­bo­lan bir kül­tü­rün şi­i­ri­nin de has­sa­si­ye­ti za­yıf­lar; do­ğal ola­rak böy­le bir kül­tü­rün mu­si­kî­si de ahenk de­ğil gü­rül­tü ha­li­ni alır.

Bir kül­tü­rün an­lam-de­ğer dün­ya­sı­na, vic­da­nı­na sa­vaş, di­ni­ne, di­li­ne ve mu­si­kî­si­ne sal­dı­rıy­la baş­lar. Bu du­ru­ma ta­rih şa­hit­tir. Amen­tü’sü olan bir kül­tür emin’dir. Bu ne­den­le ide­olo­jik sal­dı­rı doğ­ru­dan mer­ke­ze, em­ni­yet sa­hi­bi­ne, Emin’e yö­nel­til­miş­tir. Bur­sa’da 1409’da ben­zer bir sal­dı­rı­ya Sü­ley­man Çe­le­bî, Ve­si­let el-Ne­cat (Kur­tu­luş Yo­lu) ad­lı ese­riy­le, ya­ni şi­ir’le kar­şı­lık ver­miş, Türk­ler bu şi­i­ri mu­si­kî’ye dö­ke­rek ebe­dî­leş­tir­miş­tir.

Ta­rih­te kaç mil­let sa­hip ol­du­ğu the­o-on­to­lo­ji’yi şi­ir­le ve mu­si­kiy­le ka­tıp ka­rış­tır­mış; her fer­dî do­ğum ve ölüm­de te­ren­nüm ede­bil­miş­tir. Türk­ler, the­o-on­to­lo­jik sev­gi­le­ri­ni öf­ke ile de­ğil sü­kû­net ile şi­i­re ve mu­si­kî­ye iş­le­miş; hü­zün­le­riy­leMev­lid’e can ver­miş­tir. Mev­lid’e hu­ra­fe di­yen­ler, bu mil­le­tin di­ni­ne, di­li­ne ve mu­si­kî­si’ne za­ten sa­vaş aç­mış­lar­dı; on­la­rın sal­dı­rı­ya ver­dik­le­ri kar­şı­lık ya­ni öf­ke şid­de­ti, Ölüm’ü do­ğu­rur; se­vad-i a’zâm ise de­rin üzün­tü­sü­nü, hüz­nü­nü Do­ğum’a dö­nüş­tü­rür.

Sheaskpere’in Hamlet’in ağzıyla dediği gibi: “Dünya bir hapishane ve Danimarka da onun en karanlık yeri”.

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

İstanbul: Süreklilik kafada kopunca!

İstanbul: Süreklilik kafada kopunca! ...Her eylem, her eser, kişinin sahip olduğu fikrin, duygunun tecessüm etmesidir. Süleymaniye Külliyesi, bir fikrin, bir duygunun cisimleşmesidir; hatta bütün bir şehir, bir mananın/anlamın tecessüm etmiş halidir. Her ne ki içerisindedir kişinin o dışına vurur; kafada olmayan mekanda da olmaz çünkü. Ahmedî’nin dediği gibi: “Sanmagil fikr etmeden her işe el / Ki’olur evvel fikret ü ahir amel”; başka bir deyişle akıl, eylemi öncelemelidir. Özellikle yöneticiler bir işe kalkışırken heva ve heveslerine göre değil, akıllarına göre iş yapmalıdırlar.

Mehmed Şah Fenarî’nin Enmuzec el-ulumadlı eserindeki ifadesiyle: “Yönetici’nin düşüncesi, sözü ve eyleminden önce gelmeli; yalnızca işlere ilişkin inançlarla yetinmemelidir. Bundan dolayıdır ki Tanrı, Adem’i, kendisini diğer canlılardan ayıran aklı nedeniylehalîfe seçmiştir. Dolayısıyla Yönetici’nin eylemleri akla göre olmalıdır”. Cehaletten, bilgisizlikten iyi niyetin doğmayacağı bilinmeli, aklı dolaşık insanların sorunları çözmek değil, karmaşıklaştıracağı dikkate alınmalıdır. Çünkü siyaset, dolaştırmak, karmaşıklaştırmak değil, tertip etmek, düzenlemek; “un çuvalını tozutmadan yere koymaktır”; bunun da yolu bilmekten, bilenlerle yola çıkmaktan geçer. Yine Mehmed Şah Fenarî’nin deyişiyle: “Yönetici, adalet yolundan ayrılmamalı; bilginlerle beraber oturmalı, onlarla düşüp kalkmalıdır; çünkü -bilindiği üzere- doğru/kâmil siyasetin hem dış hem de iç etkisi ancak ve ancak bilgi’yle gerçekleşir”.

Güzel’i tahakkuk ve tecessüm ettirmeyi kendine şiar edinmiş bir kültürün, medeniyetin mensupları olarak, duyarlılığımızı maddeye dökmek, işlemek, nakşetmek için doğruluk’u tespit etmiş olmamız gerekir. Çünkü bilgideki doğruluk sanatta güzellik adını alır; bu nedenle “doğru’yu bilen güzel eyler, güzeli eyler” denmiştir. Bütün bunlar da hesabı verilmiş bir anlam-değer dünyası’na sahip olmakla mümkündür. Hiçbir yumurtadan aslan çıkmaz; hiçbir aslan da civciv doğurmaz. Ne ki bilkuvve içkindir bir fikirde, bilfiil hale gelen de odur eylemde.

Aklî dünyamızdaki süreklilik bilgimizdeki doğruluğun, vicdandaki/anlam-değer dünyamızdaki süreklilik de eylemlerimizdeki güzelliğin sürekliliğini sağlar. Kişinin aklındaki kopukluk, fırtına, karışıklık bilgisine; vicdanındaki/anlam-değer dünyasındaki kopukluk, fırtına, karışıklık ise eylemine, eserine yansır. Ahmedî’nin “Alem ilm [akıl] ü amel [adalet]dir” demesi boşuna değildir; ilim ile amel, akıl ile adalet, hem akılda hem de vicdanda süreklilik isteyen durumlardır. İdrakî süreklilik bilginin sıhhatini, vicdanî süreklilik ise eylemin istikametini pekiştirir; biri doğruluğu diğeri güzelliği muhkem kılar.

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »