İdeolojik Savaş Başladı -mı?

İdeolojik Savaş Başladı -mı?....Düşünce tarihiyle birlikte yürür; bugünü idrak etmek için düne göz atmak gerekir. Saint Pierre, 'Muhammetçi hataya karşı eyleme geçmek yani yazmak gerekir' demişti XII. yüzyılın ilk yarısında... XVII. yüzyılın ikinci yarısında ise Alman asıllı ancak Fransız siyasî erkine hizmet eden ünlü filozof-bilim adamı Leibniz, henüz 26 yaşında iken XIV. Louis için İslamı, bahusus İslam'ın o günkü temsilcileri olan Türkleri 'tarihten tasfiye etme projesini' geliştirmişti.

Fransızlar için bu yabancı bir 'istek' ve 'hedef' sayılmazdı. Çünkü Fransız hariciyesinin önemli adlarından, bilim-casusu G. Postel daha XVI. yüzyılda Türkleri önce 'ikna etme'ye çalışmayı, olmazsa 'icbâr etme'yi, en nihayetinde de 'yok etme'yi önermişti. Ona göre, 'öteki-olan' Türkleri önce tanımayı, bulundukları durumu bilmeyi, oldukları hâli idrak etmeyi; akabinde Batı-Avrupa'nın menfaatlerine göre 'yeniden tanımlama'yı, kısaca olması-gerekene uygun hale getirmeyi; en nihayetinde direnirlerse de 'yok-etme'yi göze almak gerekirdi. Bossuet'in "Hristiyan Avrupa'nın Dünya üstündeki egemenliğini kurmada tek engel olarak gördüğü Türkleri"n ne yapılacağı sorusuna Careil ciddi (!) bir cevap buluvermişti: "Türk ırkının tamamen ortadan kaldırılması ve Osmanlı denen rezil güce bir son verilmesi"....

Yakın tarihimiz Saint Pierre'den başlayıp Postel, Leibniz ve Careil üzerinden devam eden fikirlerin tatbikine yeterli bir örnektir. Siyâsî-askerî açıdan bütün bir İslâm Dünyası'nın tarihten tasfiyesi, içeriden ve dışarıdan, hep birlikte gerçekleştirildi. Gerçi ideolojik-kültürel tasfiyenin, 'ateşli savaş' seviyesinde olmasa da, çeşitli bilimsel(!) tekniklerle uzun zamandan beri yürürlükte olduğu bir gerçek... Gibb "Onların herşeyini mahvettik: Felsefelerini, dinlerini.... Artık hiç bir şeye inanmıyorlar. İçlerinde sonsuz bir boşluk açıldı. Anarşinin ya da intiharın eşiğindeler" derken bu durumu tasvir ediyordu; yani gelecekteki ateşli bir savaş için, direnci kırmak, ruhu esir almak. Bu hedefi gerçekleştirmek için de müslümanların kendilerine yani tarihlerine olan güvenlerini kırmak birinci hedefti. Nitekim Massignon bunu şöyle dile getirir: "Onları kendi vicdanları önünde küçük düşürdük". İfade açık: Biz başkalarına karşı değil, kendimize yani tarihimize karşı küçük düştük. Çünkü 'vicdan tarihtir'.

Şimdiye kadar söylenenenler 'min-vech' şöyle 'min-vech' böyle yorumlanabilir. Ancak açık olan bir şey var: Metafizik üstünlük ile tarihî üstünlüğünü his seviyesinde bile kaybetmiş bir kalabalık, bir yığın İslâm dünyası... XIII. yüzyılda Bağdad'da elinde kılıç olan bir Moğol kadının önünde arkalarına bakmadan kaçan bir düzine müslüman erkeğin durumu ile bugün, ruhumuzun ve kültürümüzün inşa edildiği Bağdad tarümar edilirken binbir türlü bahaneye sığınan (yani kaçan) bin düzine erkeğimizin durumu arasında mahiyetçe bir fark yok... Her ikisi de kaçıyor. Kimden? Kendisinden yani vicdanından yani tarihinden...

Büyük Medeniyetler dinî, siyasî ve iktisâdî emellerini tevhid edebilen, sentezleyebilen medeniyetlerdir. Roma'da, Abbasîler'de, Selçuklular'da, Osmanlılar'da, hatta İngilizler'de bir eylemin gücü, o eylemin üçlü yani dinî, siyasî ve iktisâdî özelliklerinin hemhal olmasından kaynaklanır. Bugün ABD'nin -henüz büyük bir Medeniyet değilse bile, iddiaları itibariyle- herhangi bir eylemi ne tek başına dine, ne siyasete ne de iktisada indirgenebilir. Dolayısıyla Bağdad, ne yalnızca petrol ne de ABD'nin siyasî amaçları için bombalanıyor, tersine aynı zamanda aniden ve doğrudan başlayan ideolojik savaşın bir hedefidir Bağdad: Herşeye rağmen kendisinden koparılamadığımız kültürümüzün, herşeye rağmen ele geçirilemeyen ruhumuzun inşa-edildiği Bağdad...

Bir kızılderili bilgesi beyaz-adamın (anglo-amerikalının) bir milleti 'kesin yenilgiye uğratması' için geliştirdiği taktiği şöyle özetler: 'Bir milletin sevdiği, uğrunda savaştığı, kendisi için varolduğu güzellikleri yok etmek; suyunu zehirlemek, hayvanlarını katletmek, kadınlarını kirletmek, çocuklarını boğazlamak, hasılı o milleti o millet yapan bütün değerleri bir daha geri döndürülemiyecek şekilde ortadan kaldırmak... Uğruna yaşadığı, kendisi için savaştığı güzelliklerin yok-edildiğini gören savaşçı-kişi ise iki seçenekle karşıkarşıyadır: Ya intihar etme ya da bilincini uyuşturma. Biz kızılderililer her ikisini de yaşadık". İşte anglo-amerikalının niçin Bağdad'la ideolojik savaşı başlattığını gösteren neden: Bağdad bizim güzelliklerimizin tecessüm ettiği şehrin adıdır: "Ana gibi yar Bağdad gibi diyar olmaz". Bağdadın işgal edilmesi, yok-edilmesi, medeniyetimizin, kültürümüzün, ruhumuzun, sevdiklerimizin 'Ana'sının işgal edilmesi, yok-edilmesidir; kısaca İstanbul'un 'ikiz-kardeşinin' işgal edilmesi ve yok-edilmesi... Bağdad'daki yazma eser kütüphanelerinin tarümar edilmesi Süleymaniye kütüphanesinin ana-kaynağının yok edilmesidir: Yani hafızamızın yok-edilmesi... Anglo-amerikan medeniyeti bir 'kan medeniyetidir'; bundan dolayıdır ki periyodik aralıklarla taze kana ihtiyaç duyar; kana yani yok edilecek, öldürülecek kızılderililere, yerlilere... Bağdad'lara... Yoksa anglo-amerikalının Türkiyeyi Sultan Ahmet Camii'ni bombalamakla tehdit etmesi başka türlü nasıl açıklanabilir?

Türklere gelince; Machiavelli "Türkler zor ele geçirilir; ama bir kere ele geçirildiler mi elde tutulurlar" demişti. 'Türkleri ele geçirmek' ne demek? Bu sorunun cevapı Temmuz 1098'de Antakya'da Türklere karşı savaşa katılan bir papazın günlüğünde mevcut: "Kesin yenildikleri zaman'. Anglo-Amerikalıların bütün derdi I. Dünya Savaşında 'kesin yenemedikleri', İstiklal Harbi'nde topraklarından kovuldukları bir milleti kesin ve nihâî olarak yenmek. Dirençleri kırılan, ruhları 'kesin' yenilen içimizdeki 'Gavurlar: anglo-amerikanlaşmış devşirmeler' bu duruma çok güzel bir örnektir... Ancak son zamanlarda yaygınlaşan gelişmeler ister istemez insana şunu düşündürtüyor: Yoksa kesin yenilmeye mi başladık?

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

“Şeker Türk”ler

“Şeker Türk”lerİn­san­la­rın ne­ye kar­şı çık­tı­ğı de­ğil, ne­yi tek­lif et­ti­ği önem­li­dir.”

Baş­ka bir de­yiş­le kar­şı çı­kı­la­nın ye­ri­ne ikâ­me edil­mek is­te­nen şe­yin ne ol­du­ğu göz önün­de bu­lun­du­rul­ma­lı; tek­lif sa­hi­bi ol­ma­yan­la­rın oyun sa­hi­bi ol­duk­la­rı unu­tul­ma­ma­lı­dır. Bir mil­le­te oyun ku­ran­la­rın alâ­met-i fa­ri­ka­sı, eleş­tir­dik­le­riy­le, kar­şı çık­tık­la­rıy­la, yok et­me­ye ça­lış­tık­la­rıy­la de­ğil; tek­lif et­tik­le­riy­le şe­kil­le­nir, be­lir­le­nir. Mev­cu­da kar­şı çık­ma­nın, an­cak ye­ri­ne ikâ­me edi­le­cek şe­yin ni­te­lik­le­riy­le il­gi­li ol­du­ğu; yal­nız­ca kar­şı çık­ma­nın, oyun sa­hi­bi­nin ama­cı­nı ger­çek­leş­tir­me­ye yö­ne­lik, dik­kat­le­ri­ni da­ğıt­mak için iz­le­yi­ci­le­rin duy­gu­la­rı­nı ok­şa­ma­ya ve göz­le­ri­ni bo­ya­ma­ya ma­tuf bu­lun­du­ğu dik­ka­te alın­ma­lı­dır…… Tür­kî hal­den an­la­ma­yan­la­rın, Türk ta­ri­hi­nin tec­rü­be­sin­den ha­ber­dar ol­ma­yan­la­rın coğ­ra­fî yö­nü­nün fark­lı­lı­ğı ma­hi­ye­ti de­ğiş­tir­mi­yor. Çün­kü söy­le­ye­cek sö­zü ol­ma­ya­nın han­gi di­li ko­nuş­tu­ğu önem­li de­ğil­dir; öz­gün­lük ne ses­te, ne la­fız­da, ne de un­sur­da­dır; ter­si­ne ter­kip­te­dir, ifa­de­de­dir, ilâ­ve­de­dir.

İyi oy­na­yan fut­bol­cu­su­nu Av­ru­pa’da­ki her­han­gi bir fut­bol­cu­ya ben­ze­te­rek id­rak ede­bi­len, ya­pı­lan her iyi işi “Av­ru­pa­lı gi­bi yap­mak” sı­fa­tıy­la ni­te­len­di­ren, dü­şün­dü­ğü her ko­nu­da “Aca­ba bu ko­nu­da Av­ru­pa­lı­lar ne di­yor” di­ye so­ran, ken­di ül­ke­si­nin in­sa­nı­nı adam ye­ri­ne koy­mak için Av­ru­pa’nın ya da Ba­tı’nın bas­kı­sı­nı bek­le­yen, tüm ya­şam ge­le­nek ve gö­re­nek­le­riy­le ‘Av­ru­pa­lı’ gi­bi dav­ra­nan ki­şi­le­rin; tek­rar pa­ha­sı­na, Tür­ki­ye’de bin yıl­dır, in­san­la­rın ka­nı­na iş­le­miş ya­şa­nı­lan Tür­kî her şe­ye, baş­ka sı­fat­lar yük­le­ye­rek kar­şı çı­kan­la­rın, kı­sa­ca, Tür­ki­ye’yi Av­ru­pa kül­tü­rü­nün çöp­lü­ğü ha­li­ne ge­ti­ren­le­rin gel­di­ği se­vi­ye “Sha­ke it up şe­ke­rim” se­vi­ye­si­dir. Bu ka­dar dü­şük süf­lî se­vi­ye­den ba­şı­nı kal­dı­rıp da Tür­kî de­ğer­le­ri tah­kir eden bu “Şe­ker Türk”le­re söy­le­ne­cek tek söz şu­dur: “Biz Tür­küz, Tür­kî çı­ğı­rı­rız.

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

Avrupa vicdanı Türkleri istemiyor?

Avrupa vicdanı Türkleri istemiyor?...."Batıyı kaşı altından İslam çıkar". Bu deyiş yalnızca olumlu etkileri değil olumsuz etkileri de içerecek genişliktedir. Çünkü Batı kendisini hem aldıkları hem de reddettikleri bakımından İslam medeniyetine karşı konumlandırarak inşa etmiştir. Bu tespit insanî tüm üretim alanlarını kapsayacak şekilde düşünülmeli; ayrıca tarihî olarak da dar bir zaman dilimiyle sınırlandırılmamalıdır. Genellikle, İspanya, Sicilya, İstanbul ve Trabzon'da yapılan ve XIII. yüzyılda büyük oranda tamamlandığı düşünülen nazarî eserlerin çevirileriyle sınırlandırılmış bir etki yalnızca Osmanlı-Türk dönemini ihmal etmekle kalmaz; aynı zamanda etkinin sürekliliğini de gözden kaçırır. Avrupa'da XV. yüzyılın sonunda başlayan XVI. yüzyılın sonuna kadar devam eden nazarî/ilmî icadların hemen hemen hepsinin İslam medeniyeti kaynaklarından isim verilmeksizin devşirildiği bugün için tespit edilmiştir. Yoksa, sekizyüz yılda İslam medeniyeti'nde felsefe-bilimde katedilen ilerlemenin Avrupa'da kırk-elli yıl içerisinde, hiç bir tarihî bağlam ve ortam olmaksızın vuku bulduğu söylenecektir ki, bu iddianın günümüz bilimsel yöntemleri açısından hiç bir tutar tarafı yoktur.

Muhtasar ve müfid bir deyişle XV. yüzyıl, ama özellikle ikinci yarısı Avrupa'nın her bakımdan, bahusus zihniyet açısından İslamlaşma dönemidir. Ve bu dönem sanıldığı gibi hemen bitmemiş, çok uzun bir süre devam etmiştir. XV. Yüzyılın sonunda başlayan coğrafî keşif hareketlerinde İspanyol ve Portekizler'in Afrika sahilleri ile Hint okyanus hakkındaki bilgilerini, İbn Macid ile Süleyman el-Mehrî'nin eserlerinden tercüme ettikleri; aynı zamanda gemilerini bu iki ismin rehberliğinde Hint okyanusuna sürdükleri bilinmektedir. Öte yandan İbn Tufeyl'in romanı, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda başta Latince olmak üzere pek çok Avrupa diline çevrildi ve özellikle içerdiği felsefî tezler, F. Bacon (ö. 1626) ile T. Hobbes'un (ö. 1679) empirik ve nominalist felsefelerine karşı kullanıldı. Hem İbn Tufeyl hem de Farabî'nin fikirleri Aydınlanma dönemi düşünürleri tarafından doğal din, doğal hukuk gibi kavramların temellendirilmesinde gözönünde bulunduruldu.

Hemen her konuda hem nazarî hem de amelî pek çok örnek vermek mümkün: Merağa okulunun ilmî zihniyeti, İbn Heysem'in ilmî anlayışı gibi... Açıktır ki etki farklı sahalarda farklı zamanlara kadar sürdü. Ancak, matematik-astronomi-fizik/optik üçlüsünde İslam medeniyeti'nden köktenci kopuş -tüm mistik-simyevî-dinî tarafına rağmen- Newton'un Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri'ni 1686'da yayımlamasıyla gerçekleşti. Gerçekte bu eserin, bugün için, doğruluğu tartışılsa bile, modern bilim'in kadim bilim'den de köktenci bir kopuşu temsil ettiği söylenir. Ancak, örnek olarak tarımbilimi sahasında İslam medeniyeti ürünleri kullanılmaya devam etmiştir: İbn el-Avvam'ın tarımla ilgili eserinin, hem İspanyolca hem de Fransızca çevirisi XIX. yüzyılın ortalarına, yani modern kimya tekniklerinin tarıma uygulanmaya başlanmasına kadar Avrupa'da kullanıldığı bilinmektedir. Felsefî düşüncede de pek çok örnek vermek mümkündür: Franz Brantano'nun XIX. yüzyılın ikinci yarısında İbn Sina felsefesinden hareketle yaptığı çalışmalar gibi...

Yukarıda verilen örnekler, yine vakıa ile perpspektif'in sanıldığı gibi her zaman mutabık olmadığını, tersine perspektife göre vakıanın tahrif, hatta tahrip edildiğini göstermektedir. Kısaca, Avrupa'nın tarih ve medeniyet perspektifinde, bir geçmiş olarak İslam'a yer verilmek istenmediği gibi, ve bizatihi bundan dolayı, geleceğinde de yer verilmeyecektir. İstenilen bir uzlaşma, hatta bir erime değil -çünkü eriyen şeker suya bir tat katar- bir yok-olma'dır. Bunun ilk ve somut göstergesi, yukarıda dile getirilen, tarih ve medeniyet perspektifi şemasındaki yersizliğimizdir. Bu duruma, Türkiye ile Avrupa Birlik'i konusunda yaşanmış bir olayı örnek olarak verebiliriz:

12-15 Ocak 2005 tarihinde Berlin'de XV. yüzyılı konu alan uluslararası sempozyumda Papa II. Pius üzerine bir bildiri sunan Berlin Hür Üniversitesine mensup bir öğretim üyesi, bildirisi esnasında XV. ve XVI. yüzyılların "Türk Korkusu" yüzünden Avrupa'nın felaket çağları olduğunu; günümüzde de bu korkunun farklı bir renkte/içerikte tekrar nüksettiğini dile getirdi. Çay molası'nda özür dileyerek, Türklerle şahsî bir derdi olmadığını, yalnızca vakıayı tasvir ettiğini bildirdi ve "Ne olacak bu memleketin hali" kabilinden bir soru sordu. Kendisine Anlayış dergisinin Ocak sayısındaki Michael Mann'ın cümlesini söyledim: "Avrupa eliti Türkiye'yi istiyor". Yanıt zarifti: "Avrupa'nın aklı Türkleri isteyebilir; ama vicdanı henüz buna hazır değil". Peki Avrupa'nın vicdanı ne? Bunu da Avusturya'daki Salzburg Katolik Üniversitesi'nin -ve daha bir çok yerde ve muhtevada- müfredat programındaki ders adında görmek mümkün: Terörizmin İslamî kökenleri.

Bir medeniyetin tarih ve medeniyet perspektifinde yok iseniz vicdanında da karşılık bulamazsınız.

 

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

Biz Türkler koyunluğumuzu geri istiyoruz

Biz Türkler koyunluğumuzu geri istiyoruz Bir millet ki koyun gibidir, mensubiyetine sadıktır, bu mensubiyeti paylaşan diğer mensubdaşlarına müşfiktir; medenî olmanın gerektirdiği yavaşlığı yani sukuneti vardır çünkü bir şehirde iskan edilmiştir, meskeni vardır, sakindir. Millet olmanın gereği olarak biribirini kollar, aralarında dostluk vardır, birbirlerinin sözünü dinlerler, ama en önemlisi bir koyun sürüsü gibi omuzlarını birbirlerinin omuzlarına sürterek yürüyecek, yol alacak kadar birliklidirler; başka bir deyişle birbirlerine temasları yoğundur. Bu niteliklere sahip olduklarından yani koyun gibi olduklarından biribirlerine menfaatlidirler; boş yaşamazlar, iş görürler dolayısıyla bayındırdırlar. Birliklik ile dirlikleri vardır. Çünkü koyun mensup olduğu sürü içerisinde birlik ve dirlik kazanır.

Tanzimattan bu yana İngilizler başta olmak üzere sömürgeci kapitalist güçler ile içerideki uzantılarının rahatsız oldukları niteliklerdir bunlar. Başka bir deyişle bu niteliklere sahip Türkler birilerini hep rahatsız etmiştir.

Niçin?

Çünkü koyun sürü demektir ve birbirlerinin omuzlarına sürterek, birbirlerine temas ederek tarihte yol alan bir milleti yenmek, dağıtmak kolay değildir. Birlikli, birbirine sürtünerek yürüyen sürüye kurt giremez. Böyle bir milletin içerisinde işler kolay yürütülemez. Üstelik Kabus-name'de dendiği gibi "Çobanı iyi olursa bu milletle büyük işler yapılır".

Nitekim, tarih şahittir, yapılmıştır da.Türk milletinin koyunluğunu eleştirenler, koyun kelimesinin halk arasında çağrıştırdığı, ama hiç de menfi olmayan, itaat etme, boyun eğme cihetini öne çıkartırlar. Ancak unutulan nokta, bu eleştiri ancak ve ancak başka bir cihet adını yapılırsa anlamlıdır. Başka bir deyişle, rahatsızlık veren itaat etme ve boyun eğme eylemleri değil, kime itaat edildiği ve nereye boyun eğildiğidir. Çünkü sömürgeci kapitalist güç kendisine itaati ve boyun eğmeyi zorlaştırdığı, direnmeyi sürdürdüğü için Türk'ün koyunluğunu yani mensubiyetini tahkir eder.

Öyleyse sorun "hangi sürüye mensup bir koyun olmak"tır. Çünkü sömürgeci kapitalist gücün daveti kendi sürüsüne katılmaktır; aralarında sadakatin, şefkatin, biribirine muvafakatın, ülfetin ve itaatın olmadığı, birbirine sürtünmekten, temas etmekten kaçınan, birbirine menfaati değil faydası dokunan, millet anlamında değil yığın anlamında bir sürü. Ancak böyle bir sürü üretim-tüketim denklemi içerisinde yaşayabilir, sağılabilir, yönlendirilebilir. Böyle bir sürü bilgi ve adalet yani nizam-i alem için savaşmaz, yakıp yıkar-yer-içer-sevişir.Türkler hiçbir zaman ırk ve kan birliğini önemsemiş bir millet değildir.

Türk tarihinde kan ve ırk birliğine dayanan bir Türk tasavvuru yoktur. Tersine, bir töre birliği, siyasal ilkelere mensubiyetin oluşturduğu bir birlik, sürü söz konusudur; bu birliğin her bir üyesi de, yukarıda zikredilen nitelikleri paylaşan, töreye katılan bir koyundur.

Başka bir deyişle "kan birliğine değil, can birliğine" dayalı bir sürü yani millettir Türk milleti.Türk milletinin koyunluğundan şikayet edenler bu milletin misyonundan rahatsız olanlardır hiç şüphesiz.

Ancak ilginç olan, Türk milletinin koyun niteliğini tahkir edenler, çoban ve çoban köpeği sorununa pek dokunmazlar. Yakın tarihimiz Türk milletinin sürü olma yani sadakatin, şefkatin, birbirine muvafakatın, ülfetin ve itaatın olduğu, birbirine sürtünmekten, temas etmekten hoşlanan, birbirine menfaati dokunan, birbiri için yaşayan, kısaca birlikli ve dirlikli olmaya çalışan biçiminde özetlenebilecek sıfatlarını törpüleme tarihidir. Tüm bu törpüleme sürecinde çoban ne yaptı, çoban köpeği nerelerdeydi?

Konuşulması gereken sorular bunlar.Türk milleti çobanını bulduğunda sürü olmaya hazır ve büyük işler yapmaya namzeddir. Önemli olan çobanın milletini bulması; çoban köpeğinin milletini korumasıdır.

İşte bu nedenlerle biz Türkler koyunluğumuzu geri istiyoruz.

Ihsan Fazlioglu,Akıllı Türk Makul Tarih

 
Devamını Oku »

Akıllı Türk, Akıllı Tarih!

Akıllı Türk, Akıllı Tarih!İnsan eylemi, Ahmet Cevdet Paşa'nın deyişiyle, üçlü bir yapı gösterir: Eylemeyi bilmek(ilim), eylemeyi istemek(irade) ve eyleyebilmek(kudret). Eylem bu üç unsurun cisimleşmesidir, tezahürüdür; öyle ki, bir kez vuku bulduktan sonra eylem, kendisini oluşturan unsurlardan hiçbirisine, tek başına geri götürülemeyecek derecede yeni bir olgu'dur. Bilgi'nin, irade'nin ve kudret'in harmanıyla karmaşık bir örgü oluşturan insan eyleminin en önemli özelliği bir maksadı, amacı içermesi, kısaca bir anlam-değer yumağı oluşturmasıdır. Bu nedenledir ki insan eylemi yalnızca duyu içeriği ile düşünce suretinin birlikteliğinden elde edilen dış-dünyanın bilgisindeki yöntemlerle kavranamaz. Çünkü eylem'in muhtevası yalnızca düşünce'nin değil aynı zamanda duygu'nun da verileriyle doludur. Bir anlam-değer'in cisimleşmesi olarak eylem, bu nedenlerle, tahlil edilirken özündeki niyetin, amacın, maksadın nihaî tespitine kadar biteviye çözümlenemez, açıklanamaz.

Yine bu nedenledir ki, insanlar arası ilişkide bir insanın diğer bir insanı, duygu değişkenini dışarıda bırakarak, duyu-düşünce birlikteliğinden oluşan bir makine gibi algılayarak açıklamaya çalışması, insan olmalığı sakatlar. Değil iki insan arasındaki ilişkide, bir insanın bile kendisini bilmesinden değil, tanımasından söz edilir. Çünkü anlam-değer, anlaşılır; yürüyen bir anlam olarak insan bilinmez, tanınır. İnsanlar arası ilişkide sıkça "Sen beni anlamıyorsun" ya da "Seni iyi tanıyamamışım" biçimindeki deyişlerimizin derin nedeni, parçalardan müteşekkil makineden değil anlam-değer yumağı insandan bahsediyor olmamızdır.

Kudema hikmeti tanımlarken, "beşeriyetin sınırları içerisinde var-olanları, oldukları gibi bilmektir" der ve ekler: "Var-olanlar varlıklarını ya insanın iradesine, dolayısıyla kudretine bağlı eylemleri neticesinde elde ederler; ya da insanın iradesine, dolayısıyla kudretine bağlı olmaksızın kendi başlarına, doğal olarak? Birincisi hayattır; bu nedenle hayatı, yani insanî eylemi inceleyen hikmet, amelî hikmettir. Eylem de ya bireysel/ferdî ya toplumsal/cemaî ya da siyasî/medenî olarak üç farklı biçimde tezahür eder. Ancak her üç tezahürde de içerik insanî bilinçle doludur; bu nedenle ister bireysel ister toplumsal isterse siyasî seviyede olsun insanî eylem niyetin, amacın, maksadın cisimleştiği bir anlam-değer yumağıdır. Süleymaniye külliyesi, insanî eylemin bir cisimleşmesi olarak, kendi içerisinde onu eyleyen insanların bütün niyetlerini, amaçlarını taşır; açıktır ki, onu var-kılan bizatihi onu eyleyen insanların niyetleridir. Süleymaniye külliyesine bakıldığında ona varlığını veren bilgiyi, iradeyi ve kudreti görmek mümkündür. Bu nedenle Süleymaniye'nin yapısal açıklamasını ayrıntılı bir biçimde vermek, matematik analizini yapmak, mimarî açıdan özelliklerini sıralamak, kısaca ölçüme konu arazlarını çözümlemek bütününü vermez, veremez.

Mana, anlam-değer, maneviyat, vicdaniyat, adı her ne olursa olsun, kısaca insan saf adedî veya hendesî ölçüye vurulabilir bir yapı değil, tersine yaşayan-canlı bir örüntüdür. Bu nedenledir ki, insanı bir makine gibi gören, akabinde toplumu kimyevî bir alaşım gibi tasavvur ederek üzerinde hendesî işlemler gerçekleştirebileceğini varsayan toplumbilim/sosyoloji geleneği taklitçilerinin, toplum mühendisliği adı altında anlam-değer dünyasını, -en hafif deyişle- dikkate almaksızın insan üzerinde operasyon yapmaya kalkışmaları, anlamaya değil açıklamaya çalışmaları, -yine en hafif tabirle- insan onurunu zedelemek demektir. Hem modern kimyanın hem de bu kimyayı toplum çalışmalarında kendisine örnek alan sosyolojinin Fransız toplumunda ortaya çıkması tarihî bir tesadüf değildir.

Modern bilimsel zihniyet, Evreni anlamdan, büyüden ve ara-varlıklardan arındırma sürecini, giderayak bireye, topluma ve siyasete de taşımış; böylece insanı da mekanik-deneysel-matematiksel yeni doğa felsefesinin bilme yöntemine mahkûm etmiştir……..Bir milletin canı, nefsi ve ruhu tarihi olduğuna göre, bir milleti anlamsızlaştırmak da, o milletin tarihteki eylemini, eylemlerini anlam-değerden arındırmak demektir. 1876'da Rus Generali Michail Grigor Cernyaev'in "Demek ki yalnızca Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım" derken kastettiği buydu. Tekrar pahasına, bilginin, iradenin ve kudretin, dolayısıyla aklın cisimleştiği eylem, yani tarih bir milleti var-kılar. Çılgınların yaptığı tarihe gelince, yalnızca Avrupa Birliği'ne girmeye yarar. Kemalpaşaoğlu'nun dediği gibi:

Her kim tabında ola delalet eseri/Istilah-i ulum ile Müslüman olmaz

Ki kara taşı kızıl kan ile rengin etsek/Taba tağyir verip lal-i bedehşan olmaz

Ki tutup da eylese nalim edea-i kelimat/Sözü insan olur amma özü insan olmaz.

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

Türklerin bir tarihi var mı?

Türklerin bir tarihi var mı?...İnsan yalnızca kavramına sahip olduğu şeyi görebilir. Bu yalnızca yaşamaya ilişkin konular için değil; tersine insanın hemen hemen tüm vicdanî ve fikrî üretimleri için geçerli bir yargıdır. Bu nedenledir ki, kavramlar insan aklının makroskobu veya mikroskobu gibidir; uzağı yakın eder; küçüğü büyültürler. Nasıl ki bu âletler insanın görme'sini mümkün kılmak içinse, kavramlar da insan aklının bakış'ını ve görüş'ünü kuvvetlendirmek içindir. Benzer durum vicdan için de geçerlidir: İnsan duygusuna sahip olduğu duruma duyarlılık/hassasiyet gösterebilir; sahip değilse gösteremez.

İnsanın bu gerçekliğini tespit eden hemen hemen her kültür, sahip olduğu duyguları mensuplarına eğitim/terbiye yoluyla aktarır. Terbiye edilen bireyler mensup oldukları kültürün vicdanının hassasiyetlerini özümser; toplumun vicdanî reflekslerine uygun olumlu ve olumsuz duyarlılıklar gösterirler. Mensup olduğu toplumun duyarlılığını paylaşmayan bireyler ise topluma yabancılaşırlar. Benzer durum idrak için de geçerlidir. Kültürler bakış ve görüşlerini bireylerine eğitim/talim yoluyla aktarırlar. Öğretilen kavramlar ve terimler üzerinden idrakleri incelen bireyler, sahip oldukları kavramların oluşturduğu uzayın sınırlarının genişliği oranında kuşatıcı bir bakış elde ederler. Bu nedenle vicdanî terbiye ile idrakî talim bireyin toplumsal hassasiyeti ile kültürel mensubiyetini tayin eder.

Vicdanî hassasiyet ile idrakî mensubiyetin oluşturduğu bakış, görüş, kendisine mensup olan bireyin dünyasını kurar. Bilim felsefesinin deyişiyle nasıl ki her teori kendi nesne alanını yaratır, her kültür de terbiye ve talim ile kendi hassasiyet ve mensubiyet alanını inşa eder. Hassasiyetler ve mensubiyetler davranışlara dönüştürülür; toplum kendisine aidiyet duyan bireylerden, yarattığı sembollerle cisimleştirdiği kişiliğini, bu hassasiyet ve mensubiyetler çerçevesinde korumasını bekler; hatta talep eder. Bireylerin, ait oldukları kültürün ister yazılı ister sözlü isterse başka bir biçimde olsun, cisimleşen sembollerine bağlılıklarının derecesi ve şiddeti, o kültürün hem mevcut gücünü hem de geleceğini belirler.

Ünlü Çinli bilge Konfüçyüs'a "Toplumun kaderi eline verilse ilk ne yapardın" diye sorulunca şöyle yanıt verir: "İlk olarak toplumun kendileriyle iş gördüğü kavramları değiştirir; yerlerine yenilerini koyar ve her birini tanımlardım". Yanıtın hikmetini anlamayanlara bir örnek de verir bilge: "Eğer bir toplumda anne yalnızca 'çocuk doğuran' anlamına gelmeye başlamışsa, bu kavramı kaldırır, yerine manne'yi koyar ve 'çocuğu doğuran, büyüten, terbiye eden, ilk eğitimini veren, hayata hazırlayan, vb...' şeklinde tanımlardım". Bilge'nin dediği açık: Bir toplumun vicdanî ve idrakî ayarı, o toplumun değerlerinin ve kavramlarının ayarlarıyla ilgilidir; ayarı bozulan toplumun hastalığının göstergesi, vicdanî hassasiyetleri ile idrakî mensubiyetlerinin değişmeye başlamasıdır.

 

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

Bir gelecek idraki olarak tarih

Bir gelecek idraki olarak tarih "Malumatın yanlış olduğu yerde yorum üzerinde konuşmak, abesle iştigaldir". Öte yandan söz kadar sözün sahibi de önemlidir; bu nedenle, İblis'in "Tanrı Bir'dir" deyişi bile ihtiyatla karşılanmalıdır. Bu tür bir bakış, daha baştan bir tür niyet okuması olarak görülebilir. Ancak, günlük hayatta yalnızca şeyin hakikatine ilişkin bilgi sahibi olmak yanında bu bilginin davranışını, başka bir deyişle, siyasetini de edinmek; bir tür, davranışta firâset sahibi olmak gerekir. Firâset, bir terim olarak, bir kişinin dış görünüşüne, davranışlarına (zâhirine) bakarak, iç görünüşünü (bâtınını) zan yoluyla bilmek anlamına gelir. Elbette, zan, kesin (yakin) bilginin bir alt türü olmakla birlikte, başkasını belirlemez (ilzam), ancak kişiyi davranışlarında ayık tutar, hakikati koruyan siyaset sahibi kılar.

Öte yandan, konumuz çerçevesinde, bir şey'in hakikati yoksa, sureti olmaz; sureti olmayan bir şeyin de bilgisi (ilmi) bulunmaz; kısaca, mahsus olmayan makul hale gelmez; makul hale gelmeyenin de bilgisi ortaya çıkmaz. Bu nedenledir ki, Tanrı'nın, Ruh'un ve Aklın ilminden değil, marifetinden bahsedilir; çünkü mahiyetleri bilinmez, çünkü suretleri yoktur; çünkü mahsus değillerdir. Bu çıkarımın sonucu şudur: Türkiye'de, tarihimiz mahsus olmadığından, makul değildir; makul olmadığından da bilgisi yoktur; ya mitolojik bir söylentidir; ya psikolojik bir avuntudur; ya da akademik bir gevezeliktir; ama her halükârda idrak değildir; eğitim (terbiye) ve öğretimin (talim) ve erdemimizin (edeb) içine yedirilmiş, eritilmiş bir halde bulunmadığından da davranış haline gelmemiştir. Bu nedenledir ki, idrak ve davranış haline gelmediğinden, Türkler kendi tarihi içinde değil başkalarının tarihleri içinde yaşamaktadırlar.

Bu durumu en güzel, aynı kültür ve tarihe ait, herkesin bilmesi gereken bir konudan konuştuğunuzda bile yanınızdakinin, sanki yabancı bir kültürün tarihinden bahsediyormuşçasına, "Yazın da öğrenelim!" deyişi özetler.  Kendisi hakkında bir idraki bulunmayan kişi, ne kendisine ne de tarihine saygı duyar; başka milletlerin kültür ve tarihlerinde yanaşma, sığıntı olarak yaşar.

Yenilmiş, yok edilmiş üç-beş Kızılderilinin Türk olduğunu kanıtlamak için uğraşanların, Selçuklu-Osmanlı çizgisi için tereddütsüz "Türk değiller; ya Fars ya da Bizans'tırlar" deyişleri, yalnızca cehaletle, hatta gafletle açıklanamaz; tersine kendinden derin bir kaçışın ve ihanetin sonucudur. Çünkü gaflet, tenbihle; cehalet, talimle giderilebilir; ama ihanetin ilacı yoktur; hele sözde-aydın ihanetinin.

 

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?

Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?... 'hem ilahî hem de beşerî siyasetin amacı insandır'; çünkü 'nizam-i alem insandır'. Öyleyse insanı 'rencide edecek' hiç bir siyaset, tanımı gereği, kalıcı olamaz. Kalıcı siyaset insanı 'tebcil eden' siyasettir. İlahî siyasetin, insanı 'eşref-i mahlukat' görmesi bu nedenle üzerinde durulması gereken bir noktadır. Öyle ki beşerî siyaset de ancak ve ancak insanı eşref-i mahlukat görüp buna göre davrandığında ilahî siyaseti taklid etmiş; bu oranda da başarılı olmuş sayılabilir. Kısaca dile getirilirse hem ilahî hem de beşerî siyasetin hedefi 'insan'ı yani 'adalet'i gerçekleştirmektir.

Selçuklu-Osmanlı Türk tarihinin ilkesi insan yani akıl ile bilgi ve bu ikisinin terkibi olan adalettir. İnsanı öngören ve önceleyen bu siyasetin, bu nedenle hem ilahî hem de beşerî bir 'ümidi' vardı; ve insana bu ümid içerisinden bakıyordu. Kadim dünya görüşümüzün insanı hem 'âbid (=kul)' hem 'nâtık (=akıl ve dil sahibi)' hem de 'âşık (=irfan, zevk, sanat sahibi)' olarak görmesi; insanın bu üçlü özelliğini dikkate alan bir beşerî siyaseti devreye sokmasını doğurdu. Sonuçta insanın hem dinini hem aklını hem de aşkını koruyan bir nizam-i âlem yani ictimaî yapı ortaya çıktı. Kişi, en azından, bu yapı/ortam içerisinde bilkuvve mevcut olan 'saadeti' elde etme ve 'şekavet'ten uzak durma imkanına sahipti.

Dinî-ahlakî meşruiyetini İslam'dan alan, yukarıda özetlenen, bu ilke/misyon, tarihte büyük oranda kapitalist sömürgeci dünya sisteminin yükselişine karşı geliştirilmiştir. İşte bu nedenledir ki Selçuklu-Osmanlı çizgisi sömürgeci-kapitalist güç için önce 'korku'dur; daha sonra 'engel'dir; günümüzde ise geçmişini, tarihini ne yapacaklarını bilemedikleri 'sorun'dur. Bu sorunu halletmek için, G. Postel'in deyişiyle, "Türkler önce 'ikna' edilmeli, direnirlerse 'icbar' edilmeli, karşı çıkarlarsa 'imha' edilmelidir". Bu 'ikna-icbar-imha' süreci tüm acımasızlığıyla sürdürülmektedir. Bu nedenledir ki '1774 tarihinden bu yana millet olarak yaşadıklarımız gündüzün başına gelse gece olurdu'. Çünkü sömürgeci kapitalist gücü kayıtlayan hiç bir dinî, ahlakî ilke yoktur. Bu gücü temsil edenler insanlık için akıl ve bilgiye dayalı bir adaleti, kısaca nizamı öngörmüyorlar; bu nedenle insanlara saadet değil şekavet veriyorlar; bundan dolayı da 'savaşçı' değiller şakîler yani sömürgeciler, eşkiyalık yapıyorlar yani sömürüyorlar. Çünkü onlar insanı öngörmüyorlar:

İnsanı öngörmeyen bir siyasetin ne ilahî ne de beşerî bir ümidi olamaz. İşte bu nedenlerle sömürgeci kapitalist güç temsil ettiği hakikate güvenmediğinden yaşamak için bir düşmana, 'öteki'ne ihtiyaç duyar. Başka bir deyişle insanı dışlayan emperyalizm varolmak için, varlığını sürdürmek için düşmana muhtaçtır; emperyalizmin, kapitalizmin düşmanı ise bizatihi insandır…..Sömürgeci kapitalist siyaset insanı rencide ediyor; bu nedenle bir zamanlar insanın tebcil edildiği bu coğrafyada 'bir derya gibi kalıcı' olma şansı yok; tersine 'bir rüzgar gibi geçici'dir. İnsanı eşref-i mahlukat görmeyen hiç bir siyaset bu topraklarda kalıcı-yer bulamaz. Önemli olan biz Türkler'in ne-yerde durduğumuz: İnsanı 'ümid' kabul eden Oğuz hareketi'ni devam ettirip Türk Devleti'ni sürdürmek mi; yoksa bu topraklardaki kalıcılığımızı yok edecek sömürgeci kapitalist güce/güçlere 'uşak' (=şimdilerde buna 'ortak' diyorlar) olmak mı?

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

İhsan Fazlıoğlu - Akıllı Türk Makul Tarih ''Notlar''

İhsan Fazlıoğlu - Akıllı Türk Makul Tarih ''Kısa Notlar''Her milletin doğal yeri tarihidir. Bir milletin doğal yerini bulması o milletin özünün gürleşmesini, özgürleşmesini sağlar. Bu nedenle her millet eğitim ve terbiye sistemini doğal yerini verecek bir biçimde organize etmelidir. Aksi takdirde, millet yapay yerde yapaylaşır; bir süre sonra da iç-çatışmaya yuvarlanır. Sonuç: maddî ve manevî (=zihnî) imkanların tükenmesi ile birlikte o milletin de tarih sahnesinden silinmesidir. Unutulmamalıdır ki tarih yalnızca ibret alınacak değil, aynı zamanda kuvvet alınacak/devşirilecek bir zemindir.

 

--------------------

Ancak ve ancak kendisinin bilincinde olan bir insan yeryüzünde kapladığı mekanın, bulunduğu yerin anlamını idrak edebilir; gökyüzünün ayrımına varır. Böyle bir eşiğe ulaşmanın tek yolu var: Kişinin, milletin kendine, kendisine ait bir dünyasının bulunması... Öyleyse kendi dünyanı kur, orada kök sal, derinleş. Başkasının dünyasına özenen, o dünyayı taklit eden kendi dünyasını kaybeder. Araç olan amaç halini alır. Öyle ya Tanzimat’tan bu yana ‘mukabele-i bi’l-misl’ ilkesiyle yola çıkanlar kendi misallerini kaybettiler, kendileri misal olmaktan çıktılar. İhtiyaç amaç oldu; amaç ise ihtiyaç.

Denilenlere örnek olması bakımından şu hatıram yeterlidir sanırım: 2002’de ABD’li bir oryantalist İslam felsefesi uzmanına ‘Türkiye’yi nasıl buldunuz’ diye sorduğumda şöyle bir cevap vermişti: “Kendimi biraz katolik hissettim”. O zaman anladım ki ‘unsur asılla ilgili değilse, asla dönmüyorsa bize yabancıdır’. Yabancılık ise kişinin kendisi hakkındaki bilinç yoksunluğudur; tarihsizliktir desek yeridir.

--------------------

Türklerin Manevî Ve Fikri Soykırımı
Hüsrev Paşa’nın 1830 sonrasında Paris’e tahsil için yolladığı, Fransız Harp Okulu mezunu, bir süre de Fransız ordusunda görev yapan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa, Tanzimat devrinde de sadrazamlık yapan devlet adamlarımızdandır. Fransız ordusunda görev yaparken bir gün, Fransa kralı, Paris’teki Osmanlı elçisi Fethi Paşa ile birlikte yanına gelir. Kral konuşmasında geleceğini gördüğü bu genç askere, Osmanlı Devleti’ne başta subay olmak üzere teknik sahalarda uzman ve eğitmen göndermeyi arzu ettiğini, böylece Fransa’nın Türklerin Medeniyette ilerlemeleri için katkıda bulunmak istediğini belirtir. Mehmet Emin Paşa kralın bu sözlerine şöyle karşılık verir:

“Haşmetmeab, yapmayı düşündüğünüz bu şey hiçbir işe yaramaz. Hem bu göndereceğiniz adamlar istekleriyle bizim canımızı sıkacaklar, hem Fransa’nın hem de Avrupa’nın medeniyetinden bizi soğutacaklardır. Gelin bunun yerine bize birkaç bin, akıllı ve güzel yosma gönderin. Bu yosmalar bizi daha çabuk medenileştirirler; Farksızlaştırırlar bile…” Mehmet Emin Paşa, bu ilginç isteğini önce kendi nefsinde tatbik etmiş, karısı Melek Hanım böyle biri olmuş, kendi de kestirmeden medenileşmiştir.(!) Öte yandan bu isteği duyan Fransızlar, pek çok yosmayı Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a yollayarak seçkin(!)… Türklerin hizmetine sunmuş; bu çerçevede kurulan dadılık kurumuyla, bu Avrupalı yosma dadıların yetiştirdiği pek çok Türk çocuğu, daha hızlı medenileşmiş(!)… işte Tanzimat erkânı…

--------------------

Batı 1071'den bu yana daima Türkler'in geleceğiyle ilgilendi. Türklerin geleceğini yok etmek için siyaset, teknik, iktisat, vb. bir çok araç geliştirdi. Niyetleri Kurtuluş Savaşı'yla kursaklarında kalan Batılılar hala Türkler'in geleceğiyle ilgilenlenmeye devam ediyorlar. Ancak bir farkla: Bu milletin geçmişini dikkate almadan, kısaca "Türkler'in geçmişi ne olacak' sorusuna cevap vermeden "Türkler'in geleceği ne olacak" sorusuna cevap verilemeyeceğini gördüler. Çünkü bir milletin tarihine ilişkin 'kavram-çanak'ını nasıl tanımlarsanız o milletin geleceğine istediğiniz gibi yön verebilirsiniz. Bu ilkeden hareket eden içerdekiler ve dışardakiler Türkleri tarihleriyle muhatab kılmamak için tüm bilimsel (!) teknikleri kullanıyorlar; Türklerin hem geçmişe ilişkin 'tarihlerini' hem de geleceğe ilişkin 'niyetlerini' tırnak içerisine almaya çalışıyorlar.

Neden?

Çünkü Türkleri hem bir daha içlerinden bir 'Gazi' çıkartamayacak şekilde anlam-dünyalarından yani tarihlerinden hem de bir daha "Kurtuluş Savaşı' yapamayacak şekilde ümitlerinden tecrid etmek şart da ondan. Peki tüm bunlar olurken Türkler ne yapıyor? Zor bir soru. Ancak ne yaparsak yapalım şu ilkeyi dikkate almadan hileyi bozmak zor: Geçmiş, geleceğine ilişkin bir niyeti, gelecek ise geçmişine ilişkin hissi ve fikri bir ünsiyeti bulunan milletler için anlamlıdır.
Devamını Oku »

Anlamdaş olmak millet olmanın temelidir

Anlamdaş olmak millet olmanın temelidir Tek bir kavramın bütünü yırtan bir etkiye sahip olduğu söylenebilir; bütünü beyaz bir kağıd gibi düşünürsek, öyle bir kavram ileri sürülebilir ki, ya bu beyaz kağıdı daha beyaz ya da daha siyah kılar. Günlük hayatımızda tanıdığımız bir kişi için bir ortamda 'hırsız' dendiğini düşünelim; yalnızca bu kavram o kişinin tasavvurumuzdaki yerini altüst eder; ya da tersine kendisine 'veli' dendiğini tasavvur edelim; benzer biçimde katımızdaki yeri bambaşka olacaktır. Kavram'ın ve kavram örgülerinin, sadece idraki değil, hisleri de nasıl etkilediği açıktır: Bir kavram bazen bir hayat kurtarır bazen söndürür.

Dünya'da yalnızca günlük hayat değil, siyasî, iktisadî, ilmî, hatta askerî hayatın kavramlar üzerinden yürüdüğünü, insanların birbirlerini 'karalamak' ya da 'aklamak' için kavramları fırça olarak kullandıklarını görürüz. Coğrafî anlamda ülkeler maddî bakımdan silahlarla tarumar edilirken, kültürler ve medeniyetler manevî bakımdan kavramlarla çökertilmektedir. Bu nedenlerledir ki silahlarla ele geçirlen ülkelerde işgalciler yeni bir kavram-örgüsü getirmedikçe erimişlerdir: İslam fethettiği topraklara yeni bir kavram-örgüsünü örttü; Moğollar ise geldiler, bir kaç nesil içerisinde işgal ettikleri coğrafyanın kavram-örgüsü içerisinde eridi gittiler. Özellikle günümüzde savaşların, yazılı ve sözlü medya üzerinden kavramlarla yürütüldüğü açıktır: Hedef karşıdakinin kavram-örgüsünü karalamak, yaralamak, en nihayet ilmik ilmik çözmektir. Kavram-örgüsü çözülen toplum ise hayatını idame ettirmek için ya yeni bir kavram-örgüsü inşa etmek -ki bu çok zordur ve zaman ister- ya da eski örgüyü çözen toplumun kavram-örgüsüne katılmak zorundadır: İnsan olarak kalmanın başka bir yolu yoktur çünkü.

Sömürge çağının kalıcılığı maddî coğrafyanın işgali değildir bu nedenle... Çünkü işgal edilen fizik coğrafya, o coğrafyayı yurt edinen insanların belirli bir zaman sonra karşı saldırısıyla defedilebilir. Ama nutkiyetin, dünya-görüşünün, başka bir deyişle o toplumu var-kılan, farklı-kılan, o toplum kılan kavram-örgüsünün işgali kalıcıdır; o toplumu o toplum olmaktan çıkarır. Tarihe baktığımızda Analolu coğrafyası'nda onlarca toplum gelip geçti; elbette bu toplumları oluşturan bireylerin tümü ortadan kalkmadı; tersine süreç içerisinde sonra gelenin anlam-dünyası'na katıldılar. Bu nedenledir ki var-olmak maddî coğrafyayı korumak değildir yalnızca; bu maddî coğrafya'ya derinlik katan, onu üzerinde yaşayan insanların vatanı kılan dünya-görüşü'nü, anlam-dünyası'nı, kavram örgüsü'nü koruyup kollamaktır var-olmak, yani millet olmak, millet kalmak...

İster birey ister toplum düzeyinde olsun bir millet'e aidiyet o milletin yaşadığı maddî coğrafya'da 'bulunmak' değildir; tersine bir millete aid olmak demek o milletin kavram-örgüsüne mensup olmak demektir. 'Anlam-daş' olamayan bireyler, 'vatandaş', 'yurttaş', hatta 'dildaş' olsalar bile 'bir-millet' olamazlar; olsa olsa 'çıkar-daş' olabilirler. Bu nedendir ki Çin siyaset felsefesine göre, devlet, ordu çökünce, toplum -kendisini birarada tutan- kavram-örgüsü çözülünce yıkılır. Devlet de, bu zihniyette zaten, aynı kavram-örgüsü içerisinde hayat süren insanların birliktelik'idir; ordu da yalnızca bu birliktelik'in vuku bulduğu maddî coğrafya'yı değil, bizatihi bu birliktelik'i mümkün kılan kavram-örgüsü'nü korumakla yükümlüdür. Bu kavram-örgüsünü işleyen, ona 'bilinç' katan ve zenginleştirerek sürdüren ise o toplumun bilginlerdir; en azından öyle olmalıdır.

Bütüne ilişkin sahih bir tasavvur, anlam veren kavram-örgüsü, o bütün içerisindeki parçaların da, bütünle ilişkili olarak anlamlı olmasını sağlar. Bu nedenle siyasî, iktisadî, toplumsal, ilmî, vb... sahalardaki sahih tasavvurlar, ancak ve ancak sahih bir kavram-örgüsü ile mümkündür. Örnek olarak, bir toplum -ve bu toplum içerisinde yaşayan bir birey-, kendi geçmiş'ine ilişkin sahih bir tasavvura sahip değilse, bu demektir ki genel anlamda, kavram-örgüsünde bir sorun vardır. Böyle bir toplumun gelecek'ine ilişkin sahih bir tasavvura sahip olması da mümkün değildir. Denebilir ki insanın yalnızca malumatları, bilgileri, inançları değil beklentileri, ümitleri, korkuları, hatta temennileri, içerisinde yaşadığı kavram-örgüsünün muhtevasına sıkı sıkıya bağlıdır.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »