Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?

Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?... 'hem ilahî hem de beşerî siyasetin amacı insandır'; çünkü 'nizam-i alem insandır'. Öyleyse insanı 'rencide edecek' hiç bir siyaset, tanımı gereği, kalıcı olamaz. Kalıcı siyaset insanı 'tebcil eden' siyasettir. İlahî siyasetin, insanı 'eşref-i mahlukat' görmesi bu nedenle üzerinde durulması gereken bir noktadır. Öyle ki beşerî siyaset de ancak ve ancak insanı eşref-i mahlukat görüp buna göre davrandığında ilahî siyaseti taklid etmiş; bu oranda da başarılı olmuş sayılabilir. Kısaca dile getirilirse hem ilahî hem de beşerî siyasetin hedefi 'insan'ı yani 'adalet'i gerçekleştirmektir.

Selçuklu-Osmanlı Türk tarihinin ilkesi insan yani akıl ile bilgi ve bu ikisinin terkibi olan adalettir. İnsanı öngören ve önceleyen bu siyasetin, bu nedenle hem ilahî hem de beşerî bir 'ümidi' vardı; ve insana bu ümid içerisinden bakıyordu. Kadim dünya görüşümüzün insanı hem 'âbid (=kul)' hem 'nâtık (=akıl ve dil sahibi)' hem de 'âşık (=irfan, zevk, sanat sahibi)' olarak görmesi; insanın bu üçlü özelliğini dikkate alan bir beşerî siyaseti devreye sokmasını doğurdu. Sonuçta insanın hem dinini hem aklını hem de aşkını koruyan bir nizam-i âlem yani ictimaî yapı ortaya çıktı. Kişi, en azından, bu yapı/ortam içerisinde bilkuvve mevcut olan 'saadeti' elde etme ve 'şekavet'ten uzak durma imkanına sahipti.

Dinî-ahlakî meşruiyetini İslam'dan alan, yukarıda özetlenen, bu ilke/misyon, tarihte büyük oranda kapitalist sömürgeci dünya sisteminin yükselişine karşı geliştirilmiştir. İşte bu nedenledir ki Selçuklu-Osmanlı çizgisi sömürgeci-kapitalist güç için önce 'korku'dur; daha sonra 'engel'dir; günümüzde ise geçmişini, tarihini ne yapacaklarını bilemedikleri 'sorun'dur. Bu sorunu halletmek için, G. Postel'in deyişiyle, "Türkler önce 'ikna' edilmeli, direnirlerse 'icbar' edilmeli, karşı çıkarlarsa 'imha' edilmelidir". Bu 'ikna-icbar-imha' süreci tüm acımasızlığıyla sürdürülmektedir. Bu nedenledir ki '1774 tarihinden bu yana millet olarak yaşadıklarımız gündüzün başına gelse gece olurdu'. Çünkü sömürgeci kapitalist gücü kayıtlayan hiç bir dinî, ahlakî ilke yoktur. Bu gücü temsil edenler insanlık için akıl ve bilgiye dayalı bir adaleti, kısaca nizamı öngörmüyorlar; bu nedenle insanlara saadet değil şekavet veriyorlar; bundan dolayı da 'savaşçı' değiller şakîler yani sömürgeciler, eşkiyalık yapıyorlar yani sömürüyorlar. Çünkü onlar insanı öngörmüyorlar:

İnsanı öngörmeyen bir siyasetin ne ilahî ne de beşerî bir ümidi olamaz. İşte bu nedenlerle sömürgeci kapitalist güç temsil ettiği hakikate güvenmediğinden yaşamak için bir düşmana, 'öteki'ne ihtiyaç duyar. Başka bir deyişle insanı dışlayan emperyalizm varolmak için, varlığını sürdürmek için düşmana muhtaçtır; emperyalizmin, kapitalizmin düşmanı ise bizatihi insandır…..Sömürgeci kapitalist siyaset insanı rencide ediyor; bu nedenle bir zamanlar insanın tebcil edildiği bu coğrafyada 'bir derya gibi kalıcı' olma şansı yok; tersine 'bir rüzgar gibi geçici'dir. İnsanı eşref-i mahlukat görmeyen hiç bir siyaset bu topraklarda kalıcı-yer bulamaz. Önemli olan biz Türkler'in ne-yerde durduğumuz: İnsanı 'ümid' kabul eden Oğuz hareketi'ni devam ettirip Türk Devleti'ni sürdürmek mi; yoksa bu topraklardaki kalıcılığımızı yok edecek sömürgeci kapitalist güce/güçlere 'uşak' (=şimdilerde buna 'ortak' diyorlar) olmak mı?

İhsan Fazlıoğlu,Akıllı Türk Makul Tarih
Devamını Oku »

İhsan Fazlıoğlu - Akıllı Türk Makul Tarih ''Notlar''

İhsan Fazlıoğlu - Akıllı Türk Makul Tarih ''Kısa Notlar''Her milletin doğal yeri tarihidir. Bir milletin doğal yerini bulması o milletin özünün gürleşmesini, özgürleşmesini sağlar. Bu nedenle her millet eğitim ve terbiye sistemini doğal yerini verecek bir biçimde organize etmelidir. Aksi takdirde, millet yapay yerde yapaylaşır; bir süre sonra da iç-çatışmaya yuvarlanır. Sonuç: maddî ve manevî (=zihnî) imkanların tükenmesi ile birlikte o milletin de tarih sahnesinden silinmesidir. Unutulmamalıdır ki tarih yalnızca ibret alınacak değil, aynı zamanda kuvvet alınacak/devşirilecek bir zemindir.

 

--------------------

Ancak ve ancak kendisinin bilincinde olan bir insan yeryüzünde kapladığı mekanın, bulunduğu yerin anlamını idrak edebilir; gökyüzünün ayrımına varır. Böyle bir eşiğe ulaşmanın tek yolu var: Kişinin, milletin kendine, kendisine ait bir dünyasının bulunması... Öyleyse kendi dünyanı kur, orada kök sal, derinleş. Başkasının dünyasına özenen, o dünyayı taklit eden kendi dünyasını kaybeder. Araç olan amaç halini alır. Öyle ya Tanzimat’tan bu yana ‘mukabele-i bi’l-misl’ ilkesiyle yola çıkanlar kendi misallerini kaybettiler, kendileri misal olmaktan çıktılar. İhtiyaç amaç oldu; amaç ise ihtiyaç.

Denilenlere örnek olması bakımından şu hatıram yeterlidir sanırım: 2002’de ABD’li bir oryantalist İslam felsefesi uzmanına ‘Türkiye’yi nasıl buldunuz’ diye sorduğumda şöyle bir cevap vermişti: “Kendimi biraz katolik hissettim”. O zaman anladım ki ‘unsur asılla ilgili değilse, asla dönmüyorsa bize yabancıdır’. Yabancılık ise kişinin kendisi hakkındaki bilinç yoksunluğudur; tarihsizliktir desek yeridir.

--------------------

Türklerin Manevî Ve Fikri Soykırımı
Hüsrev Paşa’nın 1830 sonrasında Paris’e tahsil için yolladığı, Fransız Harp Okulu mezunu, bir süre de Fransız ordusunda görev yapan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa, Tanzimat devrinde de sadrazamlık yapan devlet adamlarımızdandır. Fransız ordusunda görev yaparken bir gün, Fransa kralı, Paris’teki Osmanlı elçisi Fethi Paşa ile birlikte yanına gelir. Kral konuşmasında geleceğini gördüğü bu genç askere, Osmanlı Devleti’ne başta subay olmak üzere teknik sahalarda uzman ve eğitmen göndermeyi arzu ettiğini, böylece Fransa’nın Türklerin Medeniyette ilerlemeleri için katkıda bulunmak istediğini belirtir. Mehmet Emin Paşa kralın bu sözlerine şöyle karşılık verir:

“Haşmetmeab, yapmayı düşündüğünüz bu şey hiçbir işe yaramaz. Hem bu göndereceğiniz adamlar istekleriyle bizim canımızı sıkacaklar, hem Fransa’nın hem de Avrupa’nın medeniyetinden bizi soğutacaklardır. Gelin bunun yerine bize birkaç bin, akıllı ve güzel yosma gönderin. Bu yosmalar bizi daha çabuk medenileştirirler; Farksızlaştırırlar bile…” Mehmet Emin Paşa, bu ilginç isteğini önce kendi nefsinde tatbik etmiş, karısı Melek Hanım böyle biri olmuş, kendi de kestirmeden medenileşmiştir.(!) Öte yandan bu isteği duyan Fransızlar, pek çok yosmayı Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a yollayarak seçkin(!)… Türklerin hizmetine sunmuş; bu çerçevede kurulan dadılık kurumuyla, bu Avrupalı yosma dadıların yetiştirdiği pek çok Türk çocuğu, daha hızlı medenileşmiş(!)… işte Tanzimat erkânı…

--------------------

Batı 1071'den bu yana daima Türkler'in geleceğiyle ilgilendi. Türklerin geleceğini yok etmek için siyaset, teknik, iktisat, vb. bir çok araç geliştirdi. Niyetleri Kurtuluş Savaşı'yla kursaklarında kalan Batılılar hala Türkler'in geleceğiyle ilgilenlenmeye devam ediyorlar. Ancak bir farkla: Bu milletin geçmişini dikkate almadan, kısaca "Türkler'in geçmişi ne olacak' sorusuna cevap vermeden "Türkler'in geleceği ne olacak" sorusuna cevap verilemeyeceğini gördüler. Çünkü bir milletin tarihine ilişkin 'kavram-çanak'ını nasıl tanımlarsanız o milletin geleceğine istediğiniz gibi yön verebilirsiniz. Bu ilkeden hareket eden içerdekiler ve dışardakiler Türkleri tarihleriyle muhatab kılmamak için tüm bilimsel (!) teknikleri kullanıyorlar; Türklerin hem geçmişe ilişkin 'tarihlerini' hem de geleceğe ilişkin 'niyetlerini' tırnak içerisine almaya çalışıyorlar.

Neden?

Çünkü Türkleri hem bir daha içlerinden bir 'Gazi' çıkartamayacak şekilde anlam-dünyalarından yani tarihlerinden hem de bir daha "Kurtuluş Savaşı' yapamayacak şekilde ümitlerinden tecrid etmek şart da ondan. Peki tüm bunlar olurken Türkler ne yapıyor? Zor bir soru. Ancak ne yaparsak yapalım şu ilkeyi dikkate almadan hileyi bozmak zor: Geçmiş, geleceğine ilişkin bir niyeti, gelecek ise geçmişine ilişkin hissi ve fikri bir ünsiyeti bulunan milletler için anlamlıdır.
Devamını Oku »

Anlamdaş olmak millet olmanın temelidir

Anlamdaş olmak millet olmanın temelidir Tek bir kavramın bütünü yırtan bir etkiye sahip olduğu söylenebilir; bütünü beyaz bir kağıd gibi düşünürsek, öyle bir kavram ileri sürülebilir ki, ya bu beyaz kağıdı daha beyaz ya da daha siyah kılar. Günlük hayatımızda tanıdığımız bir kişi için bir ortamda 'hırsız' dendiğini düşünelim; yalnızca bu kavram o kişinin tasavvurumuzdaki yerini altüst eder; ya da tersine kendisine 'veli' dendiğini tasavvur edelim; benzer biçimde katımızdaki yeri bambaşka olacaktır. Kavram'ın ve kavram örgülerinin, sadece idraki değil, hisleri de nasıl etkilediği açıktır: Bir kavram bazen bir hayat kurtarır bazen söndürür.

Dünya'da yalnızca günlük hayat değil, siyasî, iktisadî, ilmî, hatta askerî hayatın kavramlar üzerinden yürüdüğünü, insanların birbirlerini 'karalamak' ya da 'aklamak' için kavramları fırça olarak kullandıklarını görürüz. Coğrafî anlamda ülkeler maddî bakımdan silahlarla tarumar edilirken, kültürler ve medeniyetler manevî bakımdan kavramlarla çökertilmektedir. Bu nedenlerledir ki silahlarla ele geçirlen ülkelerde işgalciler yeni bir kavram-örgüsü getirmedikçe erimişlerdir: İslam fethettiği topraklara yeni bir kavram-örgüsünü örttü; Moğollar ise geldiler, bir kaç nesil içerisinde işgal ettikleri coğrafyanın kavram-örgüsü içerisinde eridi gittiler. Özellikle günümüzde savaşların, yazılı ve sözlü medya üzerinden kavramlarla yürütüldüğü açıktır: Hedef karşıdakinin kavram-örgüsünü karalamak, yaralamak, en nihayet ilmik ilmik çözmektir. Kavram-örgüsü çözülen toplum ise hayatını idame ettirmek için ya yeni bir kavram-örgüsü inşa etmek -ki bu çok zordur ve zaman ister- ya da eski örgüyü çözen toplumun kavram-örgüsüne katılmak zorundadır: İnsan olarak kalmanın başka bir yolu yoktur çünkü.

Sömürge çağının kalıcılığı maddî coğrafyanın işgali değildir bu nedenle... Çünkü işgal edilen fizik coğrafya, o coğrafyayı yurt edinen insanların belirli bir zaman sonra karşı saldırısıyla defedilebilir. Ama nutkiyetin, dünya-görüşünün, başka bir deyişle o toplumu var-kılan, farklı-kılan, o toplum kılan kavram-örgüsünün işgali kalıcıdır; o toplumu o toplum olmaktan çıkarır. Tarihe baktığımızda Analolu coğrafyası'nda onlarca toplum gelip geçti; elbette bu toplumları oluşturan bireylerin tümü ortadan kalkmadı; tersine süreç içerisinde sonra gelenin anlam-dünyası'na katıldılar. Bu nedenledir ki var-olmak maddî coğrafyayı korumak değildir yalnızca; bu maddî coğrafya'ya derinlik katan, onu üzerinde yaşayan insanların vatanı kılan dünya-görüşü'nü, anlam-dünyası'nı, kavram örgüsü'nü koruyup kollamaktır var-olmak, yani millet olmak, millet kalmak...

İster birey ister toplum düzeyinde olsun bir millet'e aidiyet o milletin yaşadığı maddî coğrafya'da 'bulunmak' değildir; tersine bir millete aid olmak demek o milletin kavram-örgüsüne mensup olmak demektir. 'Anlam-daş' olamayan bireyler, 'vatandaş', 'yurttaş', hatta 'dildaş' olsalar bile 'bir-millet' olamazlar; olsa olsa 'çıkar-daş' olabilirler. Bu nedendir ki Çin siyaset felsefesine göre, devlet, ordu çökünce, toplum -kendisini birarada tutan- kavram-örgüsü çözülünce yıkılır. Devlet de, bu zihniyette zaten, aynı kavram-örgüsü içerisinde hayat süren insanların birliktelik'idir; ordu da yalnızca bu birliktelik'in vuku bulduğu maddî coğrafya'yı değil, bizatihi bu birliktelik'i mümkün kılan kavram-örgüsü'nü korumakla yükümlüdür. Bu kavram-örgüsünü işleyen, ona 'bilinç' katan ve zenginleştirerek sürdüren ise o toplumun bilginlerdir; en azından öyle olmalıdır.

Bütüne ilişkin sahih bir tasavvur, anlam veren kavram-örgüsü, o bütün içerisindeki parçaların da, bütünle ilişkili olarak anlamlı olmasını sağlar. Bu nedenle siyasî, iktisadî, toplumsal, ilmî, vb... sahalardaki sahih tasavvurlar, ancak ve ancak sahih bir kavram-örgüsü ile mümkündür. Örnek olarak, bir toplum -ve bu toplum içerisinde yaşayan bir birey-, kendi geçmiş'ine ilişkin sahih bir tasavvura sahip değilse, bu demektir ki genel anlamda, kavram-örgüsünde bir sorun vardır. Böyle bir toplumun gelecek'ine ilişkin sahih bir tasavvura sahip olması da mümkün değildir. Denebilir ki insanın yalnızca malumatları, bilgileri, inançları değil beklentileri, ümitleri, korkuları, hatta temennileri, içerisinde yaşadığı kavram-örgüsünün muhtevasına sıkı sıkıya bağlıdır.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Kurban:Sınıra Yakın Durmak

Kurban:Sınıra Yakın DurmakDin'de biçimsel özellik gösteren ibadetler (kulluklar), insan aklının terbiyesi, büyük kulluğun, insan olmaklığın, doğru yol (sırat-i müstakim) üzere yani sınırında seyretmesi için son derece önemlidir. Bir örnek vermek gerekirse, urefa, namazı, genel anlamıyla insan nefsinin terbiye edilmesi olarak görür: Kıyam, insanın en önemli özelliği, ufka bakmasını mümkün kılan dik durma (kebed)'yı, dolayısıyla, tüm Evren'in bir hülasası olarak, maddî, bitkisel, hayvanî ve aklî özellikleri birlikte içeren bir yapıyı temsil eder. Rukû, yani eğilmek, Tanrı karşısında, hayvanî olanı, hayvanî nefsin özelliklerini, secde yani toprağa düşmek, sürünmek ise bitkisel olanı, bitkisel nefsin özelliklerini -yok etmek değil- terbiye etmek, sınırında tutmak, anlamına gelir; iki secdeden sonra kazanılan hâl terbiye edilmiş nefistir yani kelime-i şehâdet getirerek teslim olmuş (barışa, emniyete ermiş), dolayısıyla sükûnet bulmuş, ihtiyar yeteneği kazanmış akl-i selimdir. Bu nedenledir ki, insana (dik durana), en zor gelen şey başkasının karşısında eğilmek, önüne düşmek, hatta yerde sürünmektir.

Tüm biçimsel kullukların, hem bireysel hem de türsel anlamda insan nefsini terbiye etmeye yönelik olduğunun en güzel örneklerinden birisi hac ve kurbandır. Haccın hayat ve âhireti/kıyameti birlikte içeren ilahî bir senaryo olduğu söylenebilir. Bu senaryoda başrolleri, bir erkek (Hz. İbrahim), bir kadın (Hz. Hacer) ve bir çocuk (Hz. İsmail), kısaca bir çekirdek aile üstlenir. Kadının, kendisi ama daha çok Çocuğuna ilişkin, daha genel anlamıyla yaşamaya ilişkin telaşı, kaygısı ve korkusu, Sefa ve Merve arasındaki koşuşturması, yardım edecek ötekini araması, Hayata tutunma arayışını temsil eder. İnsan türünün çoğalma ve sürekliliğini temsil eden Çocuğun, suyu bulması, yaşamın kaynağı olarak suyun merkezî yerine yalnızca bir işarettir. Kısaca denirse, Çöl, Hayat, bir telaş, bir kaygı, bir korku, bir koşuşturmadır; yaşamak için bir arayıştır; türü -çocuğu- devam ettirmek için verilen bir uğraşıdır ve ancak ötekisiyle mümkündür. Erkeğin, Babanın bu sahnedeki rolünün kısıtlı olması, hayatın, yaşamanın iç yapısının kadın tarafından yürütüldüğünün bir göstergesi olarak okunabilir. Kıran haccında hayatı temsil eden bu sahnenin ihram ile yapıldığı, ihramın da, haram sözcüğüyle aynı kökten geldiği dikkate alınırsa, sınır koymanın, sınırlı olmanın hayatın her anında geçerli olduğu rahatlıkla anlaşılır; o kadar ki Zilhicce'nin dokuzuncu günü Kıyamet sahnesine giderken bile tekrar ihram giyilmesi, sınır kavramının ne kadar belirleyici olduğunu gösterir; insan kıyamette bile sınırını, insanlığını bilmelidir; zaten insana kıyamette sınırı, insanlığı hatırlatılacak, sahip olduğu iradeyi -ihtiyarı değil- kullanarak, sınırından, insanlığından ne kadar uzaklaştığı önüne konulacaktır.

Hac'da şeytan taşlama olarak bilinen ritüel, nefis terbiyesinde zirve noktayı temsil eder. Küçük, orta ve büyük cemre'nin anlamlarına dikkat edildiğinde ilk göze çarpan, cemre'nin "kor(köz) halindeki ateş" olmasıdır ki, nefse ateşin temsilî bir hatırlatılmasıdır. Küçük cemre, nefsin bitkisel, orta cemre hayvanî, büyük cemre ise insanî tarafını temsil eder. Bu nedenle, aslında herkes kendi şeytanını/şeytanlarını taşlar. Öte yandan Kurban'ın birinci gününde yalnızca büyük'ün taşlanması; ikinci, üçüncü ve dördüncü günler her üçünün taşlanması; insanî nefisteki iradenin, aklî ihtiyara dönüştürülmesi sürecinin öteki nefsî güçlerin terbiyesinden daha zor olduğunu gösterir. Daha da ilginç olanı, ulemanın taşlama esnasındaki uyarısıdır; insan taşları/közleri "öfke" ile atmamalıdır; çünkü öfke iradenin bir dışavurumudur; ihtiyarın değil. Tüm bu süreci, kurban keserek, yakınlaşarak bitirmek, hayata ilişkin hareketin ilahî olana teslim olması ve sükunete kavuşmasıdır.

Bir çocuk olarak, türün bekasını, süreklilik arzusunu, hâkimiyet duygusunu, kısaca çokluğun kendisini temsil eden Hz. İsmail'in yerini alan kurban, aslında insanın nefsi'dir ve mecazî anlamda, kesilerek, yaşamasına son verilerek, aklî olanın maddî-bitkisel ve hayvanî olana galebe çalmasını imler. Ulema'ya göre, Hac'da ev sahibi Tanrı olduğu için, O'na takdim edilecek en değerli şey bizatihi insanın kendisi, yani nefsidir; insan da bu takdimi nefsini temsil eden bir kurbanla gerçekleştirir; bu nedenle kurban, mecazî anlamıyla nefsin ilahî terbiyesi yani sınırını bilmesinin bir itirafıdır.

Unutulmamalıdır ki, nasıl ki, bilinenin tersine, asıl oruç, iftar saatiyle; asıl Ramazan da bayramdan sonra başlarsa -ki Ramazan, oruç, nefsin terbiyesine ilişkin bir eğitimdir-, asıl Hac da bizatihi Hac'dan sonra başlar. Kişi, nefsini/şeytanını hafife almamalı; sınırında durmalıdır; çünkü maddî ihram eğitimi, insanın nefsine manevî bir ihram giydirmek, yani sınır koymak; insanlığı içinde tutmak içindir. Heidegger'in dediği gibi, "sınır/insanlık bir kere çiğnendi mi, çiğnenecek başka bir sınır kalmaz".

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Sallama din tasavvuruna karşı değiniler

Sallama din tasavvuruna karşı değinilerBeş yıl kadar önce, bir kuruma seminer vermek üzere davet edilmiştim. Seminerden sonra, çay eşliğinde sohbete devam ederken, kurumda çalışan iki güvenlik görevlisi ile kantin işlerini yürüten bir kişi yanıma yaklaştılar ve bir konuyu danışmak istediklerini söylediler. Buyur ettim; oturur oturmaz içlerinden az çok kültürlü olduğu anlaşılan biri, elindeki Kur'an-ı Kerim mealini açarak, "Aramızda şu âyetin anlamında anlaşamadık" diye sözlerine başlayarak, sırayla, önce kendisinin, sonra da öteki arkadaşlarının yorumlarını özetledi. Dikkatle ve bir o kadar hayretle dinlerken, birden durdu ve "Acaba, hangimizin yorumu doğru?" diye sordu. Kısa bir sessizlikten sonra, kendilerine, "Peki!" Sorunuza yanıt vermeden önce, Temel gibi, ben de bir soru sorayım! Soruma yanıt verirseniz sorunuza yanıt alırsınız; veremezseniz kusura bakmayın!" dedim. Önce birbirlerine baktılar; sonra da başka çarelerinin olmadığını anladıklarından "Evet!" anlamında başlarını önlerine eğdiler. "Sorum şu!" diye devam ettim: "Üçüncü dereceden bir denklemin köklerinin pozitif ya da negatif olma olasılığı ne kadardır?" Sorum biter bitmez, sesli bir biçimde gülerek, "Aman efendim!, biz matematikçi değiliz ki!" diye ses tonlarını yükselterek, haklı ve güçlü bir insanın edâsıyla karşılık verdiler. Herhangi bir aranın, söyleyeceğim cümlenin değerini düşürmesini engellemek için anında sordum: "Peki! Siz müfessir misiniz de, yalnızca mealden hareket ederek kendi aranızda bir âyetin anlamını tartışıyorsunuz?"

Daha önceki Anlayış yazılarında da dile getirdiğimiz gibi, bilgi, herkese açık, ancak bilginin ait olduğu alanda, belirli bir eğitim sürecini başarmış insanların elde edebileceği bir şeydir. Bu nedenle, Fuzûlî'nin dile getirdiği gibi, "İnsanlar arasındaki eşitsizliğin gerçek nedeni bilgidir". Kişiler, matematik gibi formel bir bilim dalına ait herhangi bir soruyu çözmek için uzmanlık isterlerken, hayatlarının anlamını devşirdikleri, kutsal metinleri için aynı duyarlılığı göstermemektedirler. Nasıl ki, bakkal hesabı bilmek matematik bilmek demek değilse, ilmihal bilgisi de dinin kendisi değildir. Hasta olunca, hastalığının uzmanı hekime giden ve hekimin muayene sonucunda karar verdiği tedavi yöntemine güvenerek ilâç alan, dinlenen ya da ameliyat olan bir kişi, aynı davranışı, dünyevî ve uhrevî anlamlılığını belirleyen dinî konularda göstermez; uzman aramaz; bulsa da güvenmez! İlginçtir ki, dinî konularda herkesin bir fikri vardır. Elbette ki, bu bir tespit ve her tespit gibi, günlük hayatta karşılaştığımız onlarca olgu ve olayın deneyimine dayanıyor. Ancak tam bu noktada şu sorunun sorulması gerek: Neden insanlar, pek çok konuda sağlamcı iken, dinî konularda -ve dahi değişik beşerî alanlarda- sallama yöntemini benimsiyorlar?
Bu soruya pek çok açıdan yanıt verilebilir; bu yanıtların büyük bir bölümü de doğru olabilir. Ancak bu yazıda, farklı bir yanıt denemesinde bulunulacak ve sorunun, önce Tanrı, dolayısıyla din tasavvurundan kaynaklandığı gösterilmeye çalışılacaktır. Halkın büyük çoğunluğu, mitolojik bir Tanrı ve din tasavvuruna sahiptir; bu tasavvurda başta Tanrı'nın kendisi olmak üzere, dinî terimler büyük oranda, simgesel anlamları dikkate alınmaksızın, hakikî ve somut halleriyle kabul edilirler. Tanrı, idealleştirilmiş bir insan gibi düşünülürken, cezalar ve mükâfatlar ile bunlara ilişkin öteki tüm betimlemeler, maddî referanslarıyla tahayyül edilirler. Mitolojik Tanrı ve din tasavvuru, aşağıda verilecek öteki tasavvurların temsilcileri tarafından yönlendirildiği sürece, tehlike arz etmez; tersine toplumsal hayat için yaşamsal bir rol oynar; halkın hukuk bilincinin canlılığını ve sürekliliğini sağlar.
Psikolojik Tanrı ve din tasavvuru ise, başta Tanrı olmak üzere tüm dinî kavramları, yalnızca ama yalnızca vicdanî -gönül, ruhî, manevî vb. başka değişik adlar da verilebilir- bir üretim kabul eder; hem hissî hem bireysel seviyeye indirger. Psikolojik tasavvurda, hem Tanrı hem de öteki dinî kavramlar, haricî hakikati olmayan, içleri psişik süreçlerle doldurulan, kişinin keyfine bırakılmış, belirsiz, bulanık yapılardır. Bu yapılar, başka biri tarafından paylaşılamadığı gibi, yalnızca kişinin bireysel tatminine yararlar. Açıktır ki, biraz sonra üzerinde duracağımız kelamî(teolojik) -her ne kadar uygun bir kavram değilse de, diğer ikisiyle kâfiye oluşturduğu için- Tanrı ve din tasavvuru tarafından kontrol edilmeyen psikolojik Tanrı ve din tasavvuru, kendi başına en tehlikeli tasavvurdur; psikolojik tatmine yaradığı için de ahlâksızlığın kaynağıdır. Psikolojik Tanrı ve din tasavvuru, kolayca ideolojik Tanrı ve din tasavvuruna dönüşebilir ve bir yıkım makinesi halini alabilir. Ve kanımızca sallama yönteminin en çok kullanıldığı Tanrı ve din tasavvuru psikolojik olandır; çünkü vicdanın belirsizliğinden, muhayyilenin bulanıklığından beslenir. İşte bu nedenledir ki, Tanrı yokmuşçasına düşünülebilir; ama Tanrı yokmuşçasına davranılamaz.
Kelâmî/Teolojik Tanrı ve din tasavvuru ise, hem Tanrı'yı haricî hakikati olan kişi olarak kabul eder hem de dini, bir bütün olarak, kişi-Tanrı'nın manzumesi... Bu nedenle, kelâmî Tanrı ve din tasavvuru nazarî/aklî bir zemine dayanır; tahkikî olduğundan yakînî'dir; belirsizlik ve bulanıklığı reddeder. Tanrı ve dini, his seviyesine indirgeyen (mahsus) psikolojik tasavvurun tersine Tanrı'yı -aynı zamanda- makul kabul eder; ve bu haliyle Tanrı'yı aklın sınırı; dini ise aklın terbiyesi olarak görür. Akıl, en derin tarafıyla, Mutlak Gaib olan Tanrı ve âlem-i ğayb ile âlem-i şuhûd/Evren arasında bir köprü durumunu alır. Kelâmî Tanrı ve din tasavvuru'nda kişi-Tanrı, emreder, nehyeder, cezalandırır ve ödüllendirir; bu nedenle tahkîkî seviyede kelamî Tanrı ve din tasavvuruna sahip bir kişi, Öte'nin hakikati karşısında dikkatlidir; ölüme, O'nun takdiri olduğundan, hazırdır; bu nedenle de sürekli huzurdadır; yine bu nedenle her dâim huzurludur: "Ancak hazır olanlar, huzur bulurlar."
Geleneğimiz, her üç tasavvurun birlikte var olmasını, akl-i, kalb-i ve zevk-i selim adına sağlıklı kabul etmiş; kelâmî ilmin, irfânî marifet ve sûfî zevk/aşk ile birlikte hemhâl olmasını İnsan-i Kâmil olmak için vazgeçilmez görmüştür. Bu nedenledir ki, kelâmî ilmin temsilcisi Sirâceddin Urmevî, irfânî marifetin temsilcisi Sadreddin Konevî ve sûfî zevkin/aşkın temsilcisi Celâleddin Rûmî, Konya'da, aynı yıllarda yaşamış ve hepsi adlarına muzafun ileyh olan el-Din'in anlamını muzaflarında içkin duruma getirebilmişlerdir.
Unutulmamadır ki, makûl Tanrı ve din inancı, daha doğru bir deyişle Tanrı'nın ve dinin nazarî idrâki, inananlar üzerine farzdır (olmaz-ise-olmaz'dır). Ve yine bilinmelidir ki, sûret ile fiil, form ile fonksiyon, biçim ile işlev birbirini var eder, gerektirir ve sürekli birliktedirler; biri olmadan ötekinin varlığı yalnızca bir vehimdir.

 

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Egemenlerin Yazdığı Çarpık Kavramlar

Egemenlerin Yazdığı Çarpık KavramlarEgemenlerin yazdığı tarihin bize empoze ettiği kavram-örgülerinin çok zararsız gözüken ifadelerde bile 'hakikat'i [gerçeklik'i ve doğruluk'u] nasıl çarpıttığı açıktır. 'Bilim', Kopernik ve ardılları için Kilise'ye yani Sistem'e karşı bir duruş, hatta sahih bir itikad arayışı idi. Newtoncu kiliseler ve bu kilislerde görev yapan Newtoncu din adamları derinden derine Sistemle savaştılar. Sonuç, bin yıllık Sistem'in bu devrimi dönüştürmesiyle sonuçlandı. Direnenler sahih itikadlarını korumak için ya ateist ya da teist olmak zorunda kaldılar. Gerçekten de bu Sistem'in cenderesi içerisinde yaşayan bir kişi için sahih itikad arayışının başlangıç noktası reddediş, en azından kritiktir.

Bu tespit bugün için de geçerlidir: İnancı bilginin önüne koyan ve herşeye yayan bir zihniyet en nihayetinde reddedilme eylemine muhatab kalacaktır. Bu sonuç 'bilimsel bilgi' için de geçerlidir: İnsanı yalnız başına safi 'inanç' ya da safi 'bilgi' veya safi 'aşk' kabul etmek insanı tek-boyuta indirgemek demektir. Halbuki insan abid, natık ve aşıktır; sahih itikad budur çünkü.

Şimdiye kadar bir noktayı açıklamayı hep erteledik: Kopernik ve hatta Galileo'nun doğa'nın bilgisi sözkonusu olduğunda Sistem'e karşı dururken, dayandıkları 'bilme tarzı', yani sahih itikad arayışındaki yöntem'leri ne idi: "Gözlemle uyumlu hesap". Bu ilke nereden geliyordu: Evreni idrak için yeni bir bilme tarzını geliştirmeye çalışan Merağa Okulu ve takipçilerinin çalışmalarından. Öyleki Ali Kuşçu, İbn Nakib ve Şemseddin Hafrî, evreni ilmî idrak için 'yeni-bir-metafizik" ve "yeni-bir-fizik" kurmaktan bile bahsediyorlardı. Çünkü Biz'de Kilise yoktu; Sistem yoktu. Şimdi mi? Şimdi ise "Biz" yok.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Varlık Duyuşu

Varlık DuyuşuVarlık duyuşu, bütünü idrak için zorunludur; çünkü bütünü idrak edemeyen, başta Tanrı olmak üzere pek çok kavram için derin ve kuşatıcı bir bakış elde edemez. Nitekim eşyaya bakışta insanın bakışına bütüncül bir özellik kazandıran bu varlık duyuşu'dur. Bu nedenledir ki, eski Yunanca'da hólon hem bütün hem organik hem de Evren anlamına geliyordu. Bu durum varlık duyuşu ile eşyayla temas arasında sıkı bir ilişkinin olduğunu gösteriyor. İnsan, eşyayla derin temas kurması sonucunda şey ile kendi arasında kopmaz bir süreklilik olduğunu his eder; bu his sonucunda Varlık'ın, Evren'in bir devamı olduğunu kavrar. Öyle ki, bir halden sonra tüm ayrımların ortadan kalktığını, bütüne katıldığını fark eder.

Varlık duyuşu'nun insan'da doğal bir zemini var mı? Zor bir soru? Ancak ilginçtir, Kazvinî, varlığımla, varlıkla başladığı eserini, insanla bitiriyor. İster olsun ister olmasın varlık duyuşunun idraki, sonuçta her bir kişinin, özellikle bilgiyle uğraşan kişilerin yaşaması gereken, şahsî bir iç-tecrübe, iç-deneyim. Tecrübenin kökeninde insanın varoluş tedirginliği yatar; tedirginlik insanın sarkaç misali ümit ile korku arasındaki salınımı; sabit ile değişken arasındaki endişesi; eşya önündeki ürpertisi, hayat karşısındaki gerginliği; yoldaki telâşı; hatta anlama ilişkin bunalımı? Çünkü varlık'ın bir devamı olmak hissi, insana hem güvenlik hem de kaygı verir. Yalnızca insanın mı; Evren'deki kıpırtı'nın maddedeki hareketin kaynağı bile tedirginlik. Her şey, her şeye karşı tedirgin'dir. Tedirginlik bizi var-kılar; bütünlükten tekilliğe geçişi mümkün kılar.

Şimdiye değin söylenenler, bu tecrübeyi yaşamayanlar için sözcük olmalarının ötesinde bir değer taşımazlar. Söz'lemek, 's' ekinin gösterdiği gibi, öz'ün dışarıya taşınmasıdır; b-en'in, s-en olması bu yüzdendir. B-irlik (vahdet), b-ütünlük sözcüklerinde görüldüğü üzere, 'b', içeri çeken, b-irleyen, öz'ü kilitleyen, b-en kılan, çerçeveleyen bir işleve sahiptir. Öz-deş-lik bu nedenle kapalılık, yalıtılmışlık, yalınlık (basitlik) ve hatta yalnızlık anlamlarına gelir. Nokta durumu, mutlak bir sükûnet halidir; sakin olma, s-essizlik durumu. Öz'ün kilitli olduğu durumda s-öz'e gereksinim duyulmaz; s-özlemek, öz'ün b-enin, s-ana uzanma arzusudur. Çünkü öz, zaten kendi içerisinde de kaynaşma, salınım, kıpırtı halinde bulunduğundan, yalnız olmadığını fark edince tedirginlik duyar; ötekine yönelmeye, dışarı çıkmaya çalışır. Akıl, ben hareket edince, s-öz dile gelir, dışarı çıkar ve b-en, s-ana uzanır. Nitekim tedirgin sözcüğünün eski Türkçe'de, demek, söylemek anlamındaki dimek'ten geldiği dikkate alınır, tedirgin'in kök anlamının da dedirtici olduğu göz önünde bulundurulursa, demek istenilen daha iyi anlaşılır. Değil midir ki, tüm organlarımız, aklımızın, benimizin dışarıya uzantılarıdır. Kısaca dendikte, s-öz-lemek, iki kişi olunca, b-irlikten ç-okluğa geçince başlar. Çokluk, yani hayat, benin sürekli içeride durmasını engelleyen en önemli etken; ancak ben, dışarıda, hayatı bir işaretler, simgeler toplamına dönüştürünce güvenlik hisseder. Bu nedenle kişinin kendisini araması hiç bitmez, sürekli devam eder; insanın içeri sarmasını hayat, dışarıda kalmasını da varlık duyuşu engeller; bu gerilimi nefsiyle/zihniyle değil de aklıyla yöneten insan bütünle ilişkisini sürekli kılar; ayık kalır.

Yalnızca kişilerin değil kültürlerin de varlık duyuşu vardır; ve bu o kültürü üreten kişilerin varlık duyuşlarıyla sıkı bir ilişki içerisindedir. Kanımca ancak ve ancak varlık duyuşu bulunan, teklif sahibi olabilir; hem kişi hem de kültür olarak. İşte bu nedenledir ki, rahatlıkla şu soruyu sorabiliriz: Günümüz Türk kültürünün bir varlık duyuşu var mıdır? Bu kültürü üretenlerin, Türk bilginlerinin varlık duyuşları mevcut mudur? Bu sorunun yanıtını kolaylıkla tespit edebiliriz: Türk kültürünün teklifi nedir? Ortada insanlara s-öz-lenecek bir öz-ümüz olduğunu zannetmiyorum; bu nedenle teklifimiz de yok. Bugün yapılan başkalarının s-öz-üne, öz-üne katılmaktır; katılmaya çalışmaktır. Bir temsille, yapılan, başkalarının özlerinin tezahürü olan sofrada yer kapmaktır. O sofrada bizi temsil eden hiçbir tezahür olmadığı için, kabul görmek adına kendimizi o tezahürlere benzetmeye çalışmaktır.

Öz, dışarıda tecessüm ettiğinde hakikat adını alır; dolayısıyla özü olmayanın dışarıda tezahür eden bir hakikati de bulunmaz. Bu nedenledir ki, Anlayış dergisinin önceki sayılarında birçok kez "Hakikati olmayanın siyaseti de bulunmaz" demiştik. Çünkü siyaset, öz'ün dışarıdaki hakikatinin idaresidir, seyr ü seferidir; öz'ün, b-en'in s-ana, s-özlenmesidir. Öz'ümüz yoksa, hakikatimiz, hakikatimiz yok ise dışarıya, ötekine söyleyecek bir s-öz-ümüz, siyasetimiz de bulunamaz. Nitekim bu gerçeği tespit eden atalarımız şöyle demiştir: "S-öz, öz-dür." Kısaca, öz'ü olmayanın s-özü, sözü olmayanın hakikati, hakikati olmayanın siyaseti olmaz. Çünkü siyaset, bir milletin varlık duyuşu'dur.

 

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Tarih Bilinci Yıkmak

Tarih Bilinci YıkmakBir ülkeye sahip olmak için onu yıkmak gerekir; yıkmak demek o ülke halkının yok-edilmesi demektir. Yok etmek ise ya bedenî olarak insanları katletmek ya da o halkı o halk kılan örfe ve adetleri, kısaca halkın bağımsızlık ve özgürlük taleplerini yasladığı tarihi öldürmektir. Bağımsızlık maddî vatanın kurtulması ise özgürlük, özün gürleşebileceği manevî vatanın yani tarihin kurtulmasıdır. Bir ülke maddî olarak elde tutulmak isteniyorsa manevîyatı yani özgürlüğü, yani tarihi zayıflatılmalıdır. Bunun için itaat etmeyenler marjinalleştirilmeli, itaat edenler, işbirlikçiler zevke düşkün kılınarak ülkenin başına getirtilmelidir. Ülke halkı kendisinden olduğu için işbirlikçilere karşı çıkmada ürkek davranacak, işbirlikçiler ise halklarına güvenmediği için onları efendilerine bağımlı kılacak her türlü işbirliğine yanaşacaklardır."

İşte bu nedenlerle geçmişte ve günümüzde sömürgeci kapitalist güçlerin en çok düşman oldukları ve en çok dikkat ettikleri tarih bilincidir. Yine bu gerekçelerle sömürgecilerin işgal ettikleri topraklarda yaptıkları ilk iş, o topraklarda yaşayan halkların tarih tasavvurunu ve bilincini değiştirmektir. Çünkü tarih, insanın yaşadığı toprakla kurduğu ilişkinin, girdiği dostluğun, yaptığı kavganın adıdır. İnsan, toprağının şuurunda olduğu müddetçe o topraklar üzerinde yabancı birisinin olmasını, o toprakları yabancı birisinin çiğnemesini kabul etmez. Bu nedenlerle sömürgeciler teorisyenlerini dinleyerek işgal ettikleri yerlerin sakinlerini kimliksizleştirmişlerdir. Onları, kendilerini hatırlatacak anılardan, maddî ve manevî işaret ve sembollerden arındırmışlar, sömürgecilere itiraz hakkı tanıyacak bir tarihi bilinçle muhatab olmaktan alıkoyacak her türlü tedbiri almışlar; kısaca insanların kendilerini hatırlamalarına neden olacak tüm aynaları kırmışlardır. Bu eylemi, güçlü tarihe sahip ülkelerde bizzat kendileri değil işbirlikçileri eliyle gerçekleştirmişlerdir.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Hayatı çoğaltmak

Hayatı çoğaltmakGünümüzde şuursuzluğun idamesi için devreye sokulan bütün eylemeleri bir deyişle özetleyebiliriz: "Hayatı çoğaltmak." Hayatı çoğaltmak için ise yapılması gereken şey: "İnsanın isteğinin artırılması, beslenmesi?" İnsanın isteğinin sürekliliği için ihtiyaçlarını sürekli kılmak yeterlidir. Sürekli ihtiyaç hisseden insan sürekli isteyecek; sürekli isteyen insan ise sürekli ihtiyaç duyacaktır. Sürekli ihtiyaç-sürekli istek denklemi, hayatı çoğaltacak, insan tatminsiz bir isteme küpü haline gelecektir. Böyle bir insan şimdi'yi mutlaklaştırır, dünü ve yarını şimdi'sini tehdit eden birer unsur olarak görür; geçmişten kaçar, gelecekten ise korkar. Şimdisini, boşluk bırakıp bir an kendisiyle yalnız, kendi başına kalmamak için alabildiğine doldurur [zaman doldurma, geçirme ve öldürme]; bunun için elden geldiğince değişik meşguliyetler yaratır; tıkandığı yerde boşluğu gürültüyle kapatır. Çağdaş hayatın insanın kendi bireyselliğini unutmasına neden olan bir günlük diliminde yer alan gürültülere şöyle bir bakmak yeterlidir.

"Alaaddin ve sihirli lambası" hemen herkesin bildiği bir masaldır. Bu masalın yine de işaret ettiği bir hakikat var: İnsan'ın istekleri sonsuzdur. Bu nedenle insan isteklerini tatmin için sürekli bir sihirli lamba arar. İstekleri olanlar daima bir lamba ararlar; hatta bulurlar. Hiç şüphesiz burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var: Her sihirli lambadan cin çıkmaz. Ancak sömürgeci kapitalizmin buradaki çözümü de dâhiyanedir: Kişi'ye sihirli lambadan her an bir cin çıkabilir hissini kazandırmak: "Sihirli lambanı bul ve bekle; her an cin çıkabilir [Size de çıkabilir]. Çağdaş hayat her yanın sihirli lambayla doldurulduğu ve başında onları ovuşturan, ovan insanların bulunduğu bir gürültü meydanı?

Dikkat edilirse yazıda sihirli kelimesi sıkça tekrar edildi; bu nedenle herhangi bir lamba değil, sihirli lamba gereklidir. Sihir, tanımı gereği belirsiz olandır. Çağdaş hayatta bu, zamanı belirsiz kılarak gerçekleştirilir. Dünü ve yarını olmayan şimdi bir belirsizlikler yumağıdır; her an her şey olabilir. Örnek olarak, ABD'nin bir imkânlar ülkesi olduğu sıkça vurgulanır; ama eklenir: "İşini bilenler için." Burada kullanılan iş bilirlik ancak belirsiz bir ortamda işe yarar; belirsizlikte göz boyama, alicengiztuğrulvari el çabukluğu iş görür. "Benim memurum işini bilir" deyişindeki işini bilmek de hiç şüphesiz böylesi belirsiz durumlar için geçerlidir.

Sihirli lambadan çıkan cine, isteklerini sıralarken "beni istemeyen/isteği olmayan bir varlık kıl" diyen bir insan tasavvur edebiliyor muyuz? İstemekten kurtulmak: Çünkü hayatı istekler çoğaltır. [Hiç olmayı isteyen büyük mistiklerin ne kastettikleri konusuna girmiyorum.] Kısaca, "Alaaddin ve sihirli lambası", istek bittiğinde biter; masalı devam ettiren insanın doymak bilmez sınırsız istekleridir. Zaten sihirli lamba ve cin de bu istek için var kılınmadılar mı? İnsan, isteklerini gerçekleştirmek için kendi sihirli lambasını, kendi cinini kendisinin bulduğunun, yarattığının farkında değil midir? Sihir de, lamba da, cin de, hatta hayat denen masal da hepsi insan isteğinin tecessüm etmiş halleri? Bu kadar isteği bulunan bir varlığa bu Kainat'ın bile az olduğunu söylemek zaittir.

Şuur, belirlilik; sihrin, belirsizliğin çelişiğidir. Sihirde alicengiztuğrulvari el çabukluğu, göz boyama tarz iken, şuurda yön-demli olma, "-den, -a'ya" gitme esastır; kısaca yöntem. Öyleyse, şuur nedir? Kudema şuur'u üç yetinin toplamı olarak tanımlar: His (nuzu'), vicdan ve idrak (akıl). Öyleyse, başka bir deyişle, şuur, duyu, zihin ve aklın toplamına verilen addır. Öyle bir toplam ki, bir kere toplandı mı artık kurucu unsurlarından herhangi birisine tek başına indirgenemeyecek bir biçimde mezc olmuştur. Buna bağlı olarak, istek de üçe ayrılır; hissî istek, vicdanî/zihnî istek, aklî istek. Bu nedenle yalnızca hissî veya yalnızca vicdanî ya da ikisi beraber şuuru vermez, veremez. İşte bu nedenle çağdaş dünyada yalnızca duyusal veya zihinsel isteklerine yer açıp, aklî olanı dışarıda bırakan insan, cinine teslim olmuş demektir.

İnsanın faslı, ayırımı irade-i akliye olduğu için aklî istek önce gelir ve ferdiyetimizi de belirler. Böyle denmekle yalnızca, tek başına akılla yaşamak istenmiyor elbette. Aklın müşahede ve mütalaası altında duyusal ve zihinsel isteklerin karşılanması şuurlu bir varlık olarak yaşamamızı mümkün kılar. Çünkü hayatı bir birey olarak ve estetik yaşamak kadim medeniyetimizin şiarıdır. Bu nedenle hakkıyla yaşamak bir cesaret işidir. Nehr'in, yarmak, ikiye bölmek kökünden, köprü anlamındaki cisr'in de cesaretle aynı kökten geldiği dikkat alındığında nasıl ki bir nehri köprüden geçmek bir cesaret işiyse, doğum ile ölümün ikiye ayırdığı hayatı yaşamak da o kadar cesaret işidir. Her bir kişi köprüden tek başına (ferdiyet) geçer; ancak bu geçiş alelade değil, insan olmalığa yakışır bir biçimde estetik olmalıdır: Şuurlu hayat.

Medenî geleneğimizde Hz. Peygamberin en önemli iki sıfatının ferdiyet(bireysellik) ve cemal (estetik) olduğuna yalnızca işaret ediyorum.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Terbiye,Talim ve Edeb


edeb,talim,terbiyeTerbiye'nin toplum için iyi olan'ı nedensiz belletmesi ile ta'lim'in eşya için doğru olan'ı öğretmesi, beşer'in kişi olması için gerekli ancak yeterli değildir. Çünkü iyi olan ile doğru olan'ın güzel olan'da birleşmesi, bir araya gelmesi gerekir. İşte bu süreci tamamlayan, terbiye ile ta'lim'i biraraya getiren te'dib yani edeb'tir. Edeb, tarihî süreç içerisinde çok çeşitli biçimlerde tanımlanmış, terbiye ve ta'limi de içerecek şekillerde tarif edilmiştir. Bu durum edeb'in her iki eylemi, terbiye ve ta'limi, beraberce içermesinden kaynaklanmaktadır.

Farklı içeriklerini gözönünde bulundurmak kayd ve şartıyla, edeb'in tanımlarına yakından bir göz atıldığında, dikkati çeken en önemli anlamının, davet yani çağrı olduğudur. Bu nedenle edeb, kişiyi iyi ve doğru olan'a kısaca güzel olan'a bir davettir. Edeb, kişiyi hem toplum'un iyi bildiği şekilde davranmaya hem de eşyayı doğru bilmeye bir çağrıdır; dolayısıyla bu çağrı kötü davranmaktan kaçınmayı ve yanlış bilmekten sakınmayı da içerir. Nitekim, bazı eserlerde edeb, "ister ilimde ister amelde olsun yanlı-iş yapmaktan sakınmayı mümkün kılan herşeyi bilmektir" şeklinde tanımlanmıştır.

Edeb, hem davranışta hem de bilgide adaleti gerçekleştirmek, zulmü ise def etmek; hatta her ikisine yönelimi mümkün kılan unsurlardan kaçınmak olarak görülebilir. Tarih boyunca çok çeşitli sahalarda kaleme alınan edeb kitapları, bu durumu açıkça gösterir: Dinî edeb, dünyevî edeb, ictimaî edeb, ahlakî edeb, ilmî edeb, meslekî edeb, tasavvufî edeb; kısaca: Hayat Bilgisi... Bu da insan'ın hayata doğmasının, hayat içerisinde bizatihi kişi olmasının bir sonucudur.

Edeb kelimesinin yaygın kullanımı, kadim kültürümüzdeki yerini açıkça gösterdiği gibi iyi davranış ile doğru bilgi'yi beraberce içermesini de vurgular. Nitekim dil'in edeb'inden dil ve edebiyat bilimleri yanında mukteza-yı hale uygun konuşma; nefs'in edeb'inden ahlak; akl'ın edeb'inden doğru bilgi ve düşünme kasdedilmiştir. Bu nedenle edeb'ten hem "iyi (salih) ve doğru (sahih) yol üzere olmak hem de herşeyin sınırına (hadd) riayet etmek" anlaşılmıştır.

Kısaca dendikte, edeb, iyi davranış (terbiye) ile doğru bilgi'nin (ta'lim) terkibi olan güzel'i eylemek işidir. Ancak her üç eylem de, Türkçe'nin dile getirdiği üzere, ne tür olursa olsun bilgi'ye dayanır: İyi davran-a-bilmek, doğru bil-e-bilmek, güzeli eyle-ye bilmek. Kadim kültürümüzde "bilgi/ilim aklın ibadeti" olarak kabul edilir. Nasıl ki ibadetin salih olabilmesi için teharet/temizlik zorunlu ise, bilginin de sahih olabilmesi için, aklın temiz olması gerekir. Aklın tehareti ise ahlaktır; dolayısıyla temiz/tahir olmayan bir aklın ürettiği bilgi hem tür olarak insana hem de çevre'ye zarar vermeye mahkumdur. Bu nedenle hem iyi'yi hem de doğru'yu beraberce kuşatan güzel'i ancak ve ancak insan-i selim yani edebli, haddini bilen insan üretebilir. Çünkü kadim kültürümüzde terbiye'nin en üst amacı kalb-i selim, talim'in en üst amacı akl-i selim, edeb'in en üst amacı ise zevk-i selim'dir. Bu üç selim'e sahip kişi, zarif kişidir; zarif, zerafet sahibi kişi ise âlim olduğu kadar ârif'tir; bildiği kadar tanır, tanıdığı kadar da güzel'i eyler.

 

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »