Kendisiyle Barışık Olmayan,Başkalarıyla Savaşır

Kendisiyle Barışık Olmayan,Başkalarıyla Savaşırİster tarihî isterse günümüz örneklerine bakılsın, bireysel ve toplumsal hayatın ön-görülebilirlik kavramına ne kadar bağlı olduğu müşahede edilebilir. Tarihî süreçte doğal âfetler, siyasî örgütler arasındaki savaşlar, iç çatışmalar, siyasî baskılar ve zulümler, yarınını ön-göremeyen kişilerin bulundukları mekânı terk etmesine neden olmuştur. Yalnızca büyük toplumsal hareketlenmelerin değil, bireysel terk edişlerin bile arkasında en temel etken olarak, hayatını ön-görememe kavramının bulunduğu tespit edilebilir. İbn Sinâ'nın yaşadığı coğrafyayı terk etmesinde, Uluğ Bey'in oğlu tarafından öldürülmesinden sonra Semerkand matematik-astronomi okulunun üyelerinin İslâm coğrafyasının dört bir tarafına dağılmasında ya da Nazi Almanya'sından kaçan bilim adamları ve filozoflarının çeşitli ülkelere sığınmalarının arkasında hep bu kaygı vardır.

İnsanın ön-görme kaygısı yalnızca hayatta ortaya çıkmaz; tarih boyunca insanlar tarafından üretilen tüm felsefe-bilim hareketleri de, tabiatı ön-görme kaygısından türemiştir. Çünkü ön-görme, sınırlamayı gerektirdiği için, denetlemeyi de olanaklı kılar; denetlenebilen bir süreç, belirsizlikten sıyrıldığından, korku kaynağı olmaktan çıktığı için de güvenlik duyuşu verir. Zira nedenleri bilinen bir sürecin sonuçları kestirilebileceğinden, tedbir alınmasına olanak sağlar; bundan dolayı en önemli özelliği sınırlamak olan çıkarımsal akıl, nedenselleştirerek iş görür. Ne-den sorusunun en önemli özelliği, ne-re-y-e'yi işaret etmesinden, başka bir deyişle sürecin yönünü vermesinden kaynaklanır (Nitekim Türkçede -re/-ra eki, taş-ra ve iç-re'de olduğu gibi yön bildirir). Fikrin, aklın belirli bir tertibinin (tefekkür) sonucu ortaya çıkan hâsılaya ad olması da bu yüzdendir.

İnsanoğlu tarafından tabiatı ön-görmek için geliştirilen dile felsefe-bilim denirken, hayatı öngörmek için geliştirilen dile de siyaset adı verilmiştir. Çünkü siyaset, -hayatı- ön-görme, önünü-görme sanatıdır. Bu sanatın amacı da, hayat içindeki süreçleri sınırlayarak belirsizliği gidermek ve denetleyerek insanî kaygıyı yatıştırmaktır. İşte bu nedenledir ki, siyaset bir yön-lendirme ve yön-etme yön-temidir; yön-ünün ucunu dikkate alarak geliştirilen fikre, siyasette tedbir denilmesi bundan dolayıdır. Yukarıda denilenler göz önünde bulundurulduğunda, siyasetin insanlar için öngörülebilir bir hayat inşâ etmesi, ancak ve ancak, bir hukuka ve ahlâka dayanmasıyla olanaklıdır. En küçük bir kurumdan karmaşık bir devlet örgütüne kadar, siyaset, bir hukuk (karşılıklı-erdem) ve ahlâka (karşılıksız erdeme) yaslanırsa, insanları bir yön-e taşıyan, yön-lendiren, insanlara yön veren, bir yön-etme yön-temidir; tersi durumda, sonucu zorbalık ve ahlâksızlık olan, insanları canavarlığa ve erdemsizliğe götüren, bir idare etme (dâireleştirme, dönüp dolaştırma) biçimi hâlini alır.

Kadîm deyiştir: Kendisiyle barışık olmayan, başkalarıyla savaşır.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Ölenler öldü, kalan sağlar haindir!

Ölenler öldü, kalan sağlar haindir!Hayat'ta kişi ve toplumların yargılanması "...denmek istenilen" eylenene bağlıdır; "...denmek istenilen" eylenilmesi düşünülene değil; çünkü, -Ali Kuşçu'nun da dediği gibi- biz insanlar ancak ve ancak idrakimize konu olan bilfiil olgu ve olayları bilebiliriz; bilkuvve olanları değil; zira bilkuvve olan henüz icad edilmemiş, var olmamıştır; eyleme dökülmemiş bir niyet üzerine yargı ise Tanrı'ya mahsustur.

Yukarıda çizilen çerçevede, halihazırda Dünya'da olup bitenleri anlamak, anlamlandırmak, tefekkür ve tedebbür edebilmek, fikir ve tedbir yetiştirebilmek için, bu hayatî olgu ve olayları eyleyen kişi ve kültürlerin dilini, dolayısıyla niyetlerini ve amaçlarını tayin ve tespit etmeliyiz. Nitekim tefekkür, tahkik (isbat el-mesele bi-el-delil) ve tedkikte (isbat el-delil bi-el-delil) aklın, kanıt (delil) üzerinde nazar yoluyla tasarruf etmesi iken, tedebbür, insanî amelin (dolayısıyla niyet ve amacın) hayattaki sonuçları üzerinde yine nazar yoluyla tasarruf etmek demektir; bu nedenledir ki, tefekkür'ün sonucu fikir, tedebbür'ün sonucu tedbir'dir. Böylece denilebilir ki, hem nazariyata (Tabiat'a) ilişkin fikir hem de ameliyata (Hayat'a) ilişkin tedbir, aklın tahkik ve tedkik tarzı çalışmasından kaynaklanır. Tersi durumda, hayata ilişkin her olgu ve olayda ya ağlar ya güleriz ya da bağıra bağıra yürürüz; ama bir türlü tebdir edemeyiz; çünkü fikir yok ise tedbir de yoktur.

Anlatılanlara en güzel örnek, Mustafa Özel'den dinlediğim, şu tarihî anlatıdır: Barbaros Hayreddin Paşa, 1538'deki Preveze Deniz Savaşı'ndan hemen önce takip edilecek savaş taktiği için etrafındakilerle istişâre ederken sorar: "Acaba Andre Dorya yarın ne tür bir taktik uygulayacağımızı düşünüyor?" Sonuç olarak, Dorya'nın Osmanlı donanmasının takip edebileceğini düşündüğü savaş taktiği tespit edilip, ona göre tedbir alınıyor ve savaş bu taktik üzere kazanılıyor. Dikkat edilirse, her iki tarafta soru "Yarın nasıl bir taktik uygulayalım" değildir; öte yandan Barbaros, Andre Dorya'nın savaş taktiğini de merak etmiyor; tersine Dorya'nın taktiğini kendisinin muhtemel savaş taktiğine göre kurgulayacağını düşünüyor ve onu aşan yeni bir taktik geliştirerek savaşı tedbir ediyor; çünkü tedbir, tekrar pahasına, niyet ve amacın en ucunu düşünerek tefekkür eylemektir.

Niyetin işaret ettiği gaye dikkate alınarak geliştirilecek ç-özüm (tedbir), sorunun öz-üne iner; tersi durumda kabukla uğraşmak kaçınılmaz; bağırıp-çığırmak kaderimiz olur. Unutmayalım ki, zavallılara, zayıflara, Tanrı acıyabilir; ama niyeti, gayesi, kısacası dili kötü olan insanımsılar asla acımazlar. Öte yandan, el duası bitmeden yapılacak dil duası yalnızca bir gürültüdür; çünkü yine, ancak el ve dilce hazır olanlar, huzur bulurlar...

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Hakikati söyle, işine geleni eyle!

Hakikati söyle, işine geleni eyle! Düşüncenin sağlıklı bir biçimde dile getirilmesi, bizatihi dilin sağlıklı olmasını gerekli kılar. Sözcüklerin anlamı, kavramı ve yöntimi göz önünde bulundurulmaksızın yapılacak her konuşma, denilmek istenileni ortaya koymaktan çok, ortalığı karıştırmaya yarar. Sözcüklerin anlamıyla oynamak, kavramları gelişigüzel kullanmak, referanslarını sıkça değiştirmek, anlaşılmayı, anlaşmayı engeller; çünkü her bir durumda da anlam, elden kaçar. Öyle ki, düşünce hayatındaki anlaşmazlık, günlük hayattaki iletişimsizliği besler, bunalımı derinleştirir.

Hem günlük hem de sıradan düşünce hayatının üstünde dilin daha derin kullanımına ilişkin özel bir durum söz konusudur. Özellikle günümüzdeki her türlü tartışmada karşımıza çıkan, siyasî, iktisadî ve ilmî gücü elinde tutanların, anlamını kendi amaçları doğrultusunda belirledikleri, yargıların değişik özelliklerinden yararlandıkları, istenileni, dilin tüm olanaklarını kullanarak elde ettikleri bir durumdur bu… Bu durum kısaca şudur: Karşı tarafı susturmak için, tartışma esnasında, kavramların mahiyetine ilişkin yargıda bulunurken; uygulamada kavramın referansını kendi amaçlarına göre belirlemek… Örnek olarak "İnsan hakları" konusunda konuşulurken, hem insan hem de hak kavramının mahiyetini merkeze alıp yargıda bulunduğunuzda insan olan hiç kimse size karşı çıkmaz, çıkamaz; ancak bu kavramın dış-dünyadaki referansını güçlü olan belirler; itiraz edildiğinde ilk duruma geri dönülerek karşıdaki kolayca susturulur.

Konuyu daha iyi temellendirmek için bu tür yargılarla ilgili daha fazla teknik bilgiyi, hafifleterek, vermeye çalışalım: Bir kavramın mahiyetini dikkate alarak verdiğimiz yargılar hakiki yargılar; dış dünyadaki bireylerini göz önünde bulundurarak verdiğimiz yargılar ise haricî yargılar adını alırlar. Bu nedenle hakikî yargılar, kavramın tümel doğasına ilişkindir ve mekan-zaman boyutuna bağlı değildirler; kısaca insan derken şu mekanda ve şu zamanda bulunan herhangi bir insanı kast etmeyiz; bizatihi insan-olmaklığı anlarız; yargılarımızı da bu insan-olmaklık üzerine veririz. Hakiki önermeler, hiçbir biçimde sınırlandırılamaz; çünkü kavramın doğası dış-dünyadaki var olanlardan çıkartılsa bile onlara hasredilmez. Hakiki olan, mekan-zaman'dan olduğu kadar, hem halihazırdaki hem de takdir edilecek var-olma durumlarından da bağımsızdır. Bir kavramın dışarıda bulunan belirli sayıdaki bireyleri için yargıda bulunmak ise haricî önerme adını alır. Başka bir deyişle haricî yargı aynı özelliği paylaşan belirli sayıdaki bir öbeğe ilişkindir. Mekan-zaman bağımlıdır ve özellikle halihazırda, bilfiil var olmayı gerektirir.

Günümüzde bilimsel önermelerin pek çoğu ilk bakışta hakiki önermeler gibi algılanır. "Su, yüz derecede kaynar" dediğimizde, bu özelliğin suyun doğasına ilişkin olduğu söylenebilir; ancak "belirli koşullarda"yı eklediğimizde, bu özelliğin suyun bizatihi doğasının değil belirli koşulların yarattığı bir özellik olduğu fark edilir. "Isınan demir, genleşir" denildiğinde de genleşmenin demirin tümel doğasından kaynaklandığı söylenebilir. Ancak, genleşme, mekan-zaman üstü olmadığı gibi yalnızca bilfiil var olan demirler için geçerlidir. Dinî önermelerde de benzer özellik söz konusudur: "Domuz eti haramdır" dendiğinde, kast edilen domuz adlı hayvanın mahiyeti, doğası değil (çünkü mahiyet, değer, kısaca sıfat taşımaz), mekan-zamandaki bireyleridir. Dolayısıyla dinî önermeler de, hakiki olmadıklarından, yargılarını şeylerin tümel doğalarına değil, dış-dünyadaki gerçekliklerine, var olmalarına yüklerler; bu nedenle de haricîdirler………….

Hayat, sıfatı olmayan mahiyetler üzerinde inşa edilen yargılara indirgenemez; çünkü hayat, mekan-zaman içindeki var-olanlara bağlıdır. İşaret edemediğimiz mahiyetleri aklî seviyede tartışırız; ama yaşamın içerisinde eyleme bakarız; davranışı esas alırız. Aşk kavramının mahiyeti üzerine düşünene âşık denmez, filozof denir. Bize tarih bilincinden, insan haklarından, kardeşlikten, bir-arada yaşamaktan, özgürlükten, vs… bahsedenler bunları göstermeliler, aksi takdirde yalnızca konuşmuş olurlar; hayata ilişkin düşündüklerini eylemeyenleri ise ciddiye almak zorunda değiliz; bırakalım konuşsunlar; kendilerini tüketsinler. Çünkü mum yanar ama tükenir...

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Hayatı Ön-Görme

Hayatı Ön-GörmeHayat içinde belirli bir süre işlerin iyi gitmesi, şimdiye değin her şeyin yolunda olması, sürecin doğru olduğunu göstermez. Bu, tıpkı, uzun bir süre havada uçan kişinin, yere düşünceye değin, her şeyin yolunda olduğunu varsaymasına benzer; ama önünde sonunda ön-görüsüzlükten, yere çakılır, çakılacaktır.

Tıp'ta bir hasta, ilâçla tedavisi olanaklı değilse, ameliyat edilir; ancak her ameliyat, bir nazariyata dayanır. Nitekim, tarih boyunca, günümüzde de, tıp biliminin eğitiminde, nazarî olarak başlandığı, akabinde ameliyata yani tatbikata geçildiği bilinir. Aynı biçimde, yüksek bir gökdelenden aşağıya sağ-salim atlayacağına ya da değişkenlere ilişkin hiçbir dikkati olmaksızın uçabileceğine inanan kişinin davranışındaki en büyük sorun, yaptığı işe ilişkin bir nazariyata, bakış açısına sahip bulunmaksızın ameliyata, uygulamaya kalkışmasıdır. Ameliyat süresince her şey iyi gidebilir; ancak sonuç, nazariyata dayanmadığından ölümdür. Hayat'a ilişkin olgu ve olaylarda da durum benzer biçimde yürür; bir süreliğine iyi devam eden süreç, yasaların ihmaline dayandığından, sonuç olarak aslî yüzünü gösterir; yasanın işlevi en ağır biçimde son noktayı koyar. Daha önceki Anlayış yazılarında da dile getirdiğimiz üzere, nazarî ilimlerdeki tefekkür ve fikir arasındaki ilişki ile amelî ilimlerdeki tedebbür ve tedbir arasındaki ilişki paraleldir.

Her bir terimde, tertip, düzen anlamının içkin olması bir yana; tedbir, kısaca, eylemin sonucu düşünülerek üretilen fikir demektir. Hayat'ta dikkat, tedbir'in şiddetiyle doğru orantılıdır. Bilindiği üzere, trafik kazası kişi için bir kere vukû bulur; ancak kişinin tedbiri süreklidir. Benzer biçimde, Hayat ilişkilerinde, toplumsal olgu ve olaylarda da, tedbir süreklidir. Ancak, her tedebbür bir tefekküre, her tedbir de bir fikre dayanırsa, ön-görü olanaklı olur. Hayat'ta, toplumsal olgu ve olaylarda, bir noktadan nazar edilirse (nokta-i nazar) manzara, iyi, doğru ve güzel olur. Tersi durumda, nazarsız sürecin belirli bir süre iyi gitmesi, sonucun, -yasalar işlevlerini her halükârda icra edeceğinden- manzarasız olmasını doğurur. Hayat'ta, toplumsal olgu ve olaylarda nazarın meşruiyetini ne sağlar? Nokta-i nazar'ın noktasının insan olması; tersi her durum ise savaştır, felâkettir.

Türkiye'deki, Hayat'a ilişkin, -zâten Tabiat'a aldırdıkları yok-, toplumsal olgu ve olayların ele alınış tarzına gelince, hem halkımız hem önderlerimiz, sürecin keyfini çıkartıp "şimdiye değin her şey yolunda" demekle meşguller... Ya ön-görü? Yalnızca ilmin bir nokta olduğunu kabul edenler içindir.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Sistem körlüğü

Sistem körlüğü

TABİAT'IN, içerdiği türleri ve bu türler içerisinde var-olan bireyleri korumasına karşın bir süreç halinde bulunmasına benzer biçimde, Hayat da temel yapılarını sürdürmesine karşın sürekli kendini ören bir örüntü halindedir. Bu nedenle, Hayat hem varlığı hem de idraki insan türüne bağlı olmakla birlikte, sanıldığının tersine, canlı, oluş içerisinde, bütüncül, her şeyin öteki her şeyle ilişkili bulunduğu bir küredir. Bu kürenin içerisinde yaşayan bireyler, bütüne bir şey kattıkları oranda, kendilerine de bir şey katılır; sayısız değişkenin belirlediği bir alan içerisinde, kişiliklerini kazanırlar.

İçerisinde yaşadıkları hayatın sahip bulunduğu hem eşyaya ilişkin davranışı hem de bilgiyi özümseyen kişilik sahibi bireyler, en sonunda, söz konusu sayısız değişkenin belirlediği iç-içe girmiş katmanlı düzenlerin ürünleri halini alırlar. Ancak belirli bir mekân ve zamanda dondurulan ve ideal-mutlak kabul edilen örüntünün ulaştığı bir sonuç, yani herhangi kayıtlı bir örgü, kişilerin hem Tabiat'taki hem de Hayat'taki eşyanın doğasına göre davranma ve bilme yetilerini köreltir. Kişi artık doğal olana, gerçekliğe göre değil örgünün belirlediği ilkelere, varsayılan gerçekliğe göre davranmaya ve bilmeye başlar.

İster Tabiat'a ister Hayat'a ilişkin olsun, hakikat'in belirli bir mekân ve zamandaki tezahürü olan mukayyet gerçeklik, dondurulup ideal-mutlak hâle getirildiğinde hem süreci hem de örüntü'yü ortadan kaldırır. Böyle bir donukluk içerisinde yaşayan bir kültür ve onun üyeleri hakikat'ten de dinamik gerçeklikten de uzak düşerler; giderek Tarih'ten kopar; zamanla salt geçmiş hâlini alırlar.

Sistem körlüğü denilebilecek bu hâl, doğal olanın görmezden gelinip doğal olana ilişkin belirli bir zaman ve mekândaki mukayyet varsayımların, kabullerin, o kültür içerisinde hem davranışı hem de bilgiyi belirlemesiyle başlar; mukayyet çözümleri kimlikleri haline getirmiş sistem mensupları ile bunu yanlış bulan ötekiler arasındaki çatışmalarla devam eder; en sonunda varolan kültürün başka kültürler karşısında ortadan kalkmasıyla sonuçlanır.

 

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Paradigma mı, perspektif mi?

Paradigma mı, perspektif mi?....Varlıka (vucud) ilişkin yargılar ile var-olana (mevcud) ilişkin yargıları ve her ikisi ile onlara ilişkin bilgileri (malumat); kısaca mevcudiyetleri (var-olma) ile idraklerini (bilgi) birbirine indirgemeden yürünülecek yol, insanı mutlaklaştırmadan alıkoyabilir.Kudema bu meyanda "âlim-malum-ilim" ya da "âkil-makul-akl" denklemini kurarken vucud ve mevcudu değil; insandan başlayan ve biten bilgiyi kast etmiştir. Vucud ya da mevcuda ilişkin malum sürekli bir bakış açısından (perspektif) hareketle üretilir. Açı kavramının kadim Türkçede köşe ile karşılandığı dikkate alınırsa, açının yatay kenarı mekân ve dikey kenarı zaman boyutu olarak düşünülebilir ve her bakışın, ne kadar geniş tutulursa tutulsun, bu iki kenar arasında kaldığı, başka bir deyişle sınırlandığı kabul edilebilir. Bu nedenle bakmak için bir köşede konumlanmak ve iki kenar (mekân ve zaman) arasında durmak gerekir.

Nazar kavramının bakma eylemini içerdiği düşünülürse, bakış açısı olarak anlaşılabilir; ancak her nazar için bir noktaya gereksinim duyulduğu açıktır. Nokta-i nazar deyişinin kadim düşünce geleneğimizdeki kullanılışı, bu duruma güzel bir örnektir. Bu nedenle her bakışın bir köşesi, iki kenarı, dolayısıyla bir açısı; her nazarın da bir noktası vardır. Öyleyse, bakan, bir köşeden ve iki kenar arasından, bir açıdan mevcuda bakar ve onu malum hâle getirir. Köşe, nokta değiştikçe, iki kenarın, açının açılımı farklılaştıkça, mevcud değil ancak mevcudun malum hale gelme seviyesi değişecektir. Bu nedenle tüm ilkeler, sabiteler, konumlanan noktaya göre bir anlama ve değere sahiptir; itibarîdir ancak izafî değildir. Yine bu nedenle çerçeveleri, dizgeleri de var-eden bakış açılarıdır. Çünkü, bakış açısının iki kenarını birleştirmek, bir çerçeve elde etmek paradigmadır ve bu anlamıyla paradigma kapalı bir dizgedir.

Kişioğlunun hiç değişmeyen sabit noktası insan olmaklıktır. Bunun dışındaki her durum bir köşede konumlanış, bir noktada duruştur. Bu çerçevede, vucuda ilişkin sabitelerimiz ile mevcuda ilişkin değişkenlerimizi dinamik bir ilişki içinde tutabildiğimiz, birini ötekinin yerine ikame etmediğimiz; kısaca açı (köşe) ile bakışı, nokta ile nazarı birbirine karıştırmadığımız sürece varlıka, var-olana ve insana ilişkin sahih, muhkem ve istikameti olan ilim üretebilir, onları maluma dönüştürebiliriz.

Metafizik güvenlik alanı mı? O insanın bitmeyen bir ara-yışıdır; geçici olarak giderilir ama tüketilemez; çünkü arayış bizâtihi ara-da olan insandır... İrfanî geleneğimizde Hz. İnsan'a nispet edilen deyişle: "Bir peygamber olarak ben bile akıbetim hakkında emin değilim."

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Küresizlik Sorunu

Küresizlik SorunuDin, en genel anlamıyla başlangıç (mebde) ile dönüş (mead) arasında (beyne-hümâ) yürünülen yol demektir ve bu yolu kat eden her insan (bu nedenle insana arada-olan denmiştir) bu anlamıyla bir dine/yola sahiptir. Bu yolun müstakim olması ya da olmaması kişinin ihtiyarına bağlıdır (sırat-ı mustakim: istikameti olan yol). Yolu kat eden bir inanan için biricik amaç, yolun Sahib'inin rızasıdır; bunun en temel zemini de beşerî olandan vazgeçmeden insan gibi yaşamaktır. Başka bir söyleyişle yaşamayı sürdürebilmek için zorunlu (zaruriyyat), hayatı sürdürebilmek için gerekli (hevaic) ve medeniyeti sürdürebilmek için estetik (tezyinat) ihtiyaçlar arasında doğru, iyi ve güzel bir orta-yol (adalet) bulmaktır.

Bilinmelidir ki hissiyatta hassasiyet, haysiyeti olan kişiye özgüdür; başka bir deyişle duyu ve duyguda duyarlı olmak ancak makulattan (düşünce) kaynaklanan bir duruşu, bir bakışı, bir yaklaşımı, bir görüşü ve bir yönü bulunan kişi için olanaklıdır. Türkiye'de, okumuşlar nezdindeki Tanrı inancı, mitolojik ve psikolojik seviyede kaldığı, teolojik bir mahiyet kazanmadığı sürece, makulattan kaynaklanan bir haysiyet var-olmayacak; din de ahlakın değil ahlaksızlığın kaynağı olmaya devam edecektir.

 

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Terimsiz ve Yöntemsiz Düşünme

Terimsiz ve Yöntemsiz Düşünme İster hoşlanılsın ister hoşlanılmasın, bilgi, herkese açık, ancak belirli bir eğitim sürecini başarmış insanların elde edebileceği bir şeydir. İnsanlar içerisinde doğdukları toplumun eşyayla temas kurma tarzını eğitim/terbiye yoluyla, eşyanın bilgisini ise talim/öğretim yoluyla kazanır; davranışta ehlîleşme yanında bilgide de bir ehlîleşme süreci yaşarlar. Elbette herkes günlük tecrübe içerisinde bakkal hesabı yapacak kadar aritmetik bilir; ama matematik bilmek farklı bir eğitimi gerektirir. Benzer biçimde bir kişinin mensubu olduğu dinin ilmihal bilgisi ile fıkıh ve kelâm bilgisi arasında büyük fark vardır. Kısaca yüksek bilginin toplumsallaşması, belirli oranlarda aşağıya doğru süzülmesi, bu toplumsallaşmayı ve süzülmeyi denetleyen kurumlar var olduğu müddetçe faydalıdır da…

Şimdiye değin dile getirilen düşüncelere nazarî seviyede kimsenin itiraz etmeyeceği söylenebilir. Özellikle günümüzde matematik gibi formel veya fizik gibi temel bilimler alanlarında ciddi bir uzmanlık gerektiği sıkça vurgulanır. Örnek olarak, hiçbir gazetede köşe yazarı, uzmanı değilse, ne Kuvantum Fiziği'nin ne de felsefesinin derin sorunlarına girmez; ya da topolojinin problemleriyle, lineer cebrin sorularıyla uğraşmaz, astrofiziğin karmaşık teoremlerini tartışmaz. Böyle bir işe kalkışan kişinin denetlenmesi de nispeten kolaydır; çünkü sahanın uzmanı, daha baştan köşe yazarının kullandığı terimlerden başlayarak ne kadar anlamsız konuştuğunu kolayca ortaya koyar.

İlginçtir ki, en basit konuda bile uzmanlık isteyen insanlar, dinî, tarihî kısaca beşerî/sosyal bilimlerde aynı hassasiyeti göstermezler. Basit bir işlemi çözen bir bilgisayar programı için kursa gidenler, manevi dünyalarını belirleyen dinî metnin bir cümlesini anlamak için gayret sarf etmez; bilenlere sormaz, hatta konuşma hakkını sürekli saklı tutarlar. Benzer biçimde ne lâfız ne mefhum ne de mâ-sadak düzeyinde anlamadıkları tarihî bir metin üzerinde ahkâm keserler; geçmişi yargılarlar. Hafif bir deyişle, dinî, tarihî, kısaca sosyal/beşerî bilimler "ağzı olan herkesin konuştuğu", kendisinde bu hakkı gördüğü bir sahaya dönüşür.

Türklerin tababet, diyanet ve siyaset alanlarında doğuştan bilgili olduğu, şaka yollu söylenir. Halk düzeyinde bu şakanın kaldırılabilir bir tarafı vardır; çünkü halk bu davranışında, en nihayetinde, bir art niyet sahibi değildir. Ancak, şöyle ya da böyle bir eğitim almış, kendisini aydın kabul eden, çeşitli gazete ve dergi köşelerini hasbelkader tutan kişilerin hemen her konuda ahkâm kesmesi, safsata yani anlamsız konuşması, sanırım Türkiye'de dinî, tarihî, kısaca sosyal/beşerî bilimlerin bir terim dağarcığına ve yöndeme sahip olmamasıyla yakından ilgilidir. Düşünce, terimsiz ve yöndemsiz yapıldığında ise kaçınılmaz olarak, ehil olmayanların, -Tolstoy'un deyişiyle- "fikir fahişelerinin" eline düşer.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Eleştiri ne demektir?

Eleştiri ne demektir?Genellikle reddiye, karşı çıkma, hatta hakaret etme olarak anlaşılan eleştiri, esasen, düşüncenin üç özelliğinden birisidir. Kavramsal ve nedensel bir örgü olan düşünce, başka bir kişi tarafından yeniden el-de-n geçirilmeye uygunsa eleştirel özellik gösteriyor demektir. Bu anlamda el-e-ş-tiri, bir düşünce manzumesini, kavramlarına ayrıştırmak, aklın temel ilkeleri, mantık kuralları ve takip edilen yöntem açısından nedensel bağlantılarına geri götürerek yeniden kurmak demektir. El-de-n geçirilen düşünce çeşitli ölçütler çerçevesinde ya benimsenir ya gözden geçirilir ya da başka bir düşünce manzumesiyle değiştirilir; ancak her halde el-ek-ten geçen unsurlarıyla geleceğe taşınır; farklı renklerle sonraki düşünce çabalarına katkıda bulunur.

Duygular eleştirilebilir mi? Duygunun kavramsal ve nedensel örgüsü yoktur; dolayısıyla kurucu unsurlarına geri götürülerek yeniden üretilemez. Bu nedenle duygular ve değerler, kısaca vicdan, eleştiri kaldırmaz. Uyarı (tenbih) ile öğretim (ta'lim) arasındaki farkın gösterdiği gibi, eleştiri ancak bir eğitim-öğretim sürecinde ortaya çıkar; duygu durumunda ise uyarı esastır. Bu nedenle kişiliğe (şahsiyete) yönelik eleştiri ile düşünceye yönelik eleştiri birbirinden farklı ele alınmalıdır. İlmî çevrelerde çoğunlukla birbirine karıştırılan bu durum sıkıntı yaratmakta; düşünceleri eleştirilen kişi, eleştiriyi bilgisine değil, kişiliğine yönelik kabul ettiği için fikrî değil hissî tavır takınabilmektedir. Halbuki, insanın ürettiği kuram herhangi bir olgu ve olayın tasviridir; el-e-ş-tirilmesi en fazla o kuramın değiştirilmesine neden olur; kişilikten vazgeçilmesine değil.

Öyleyse insanlar niçin, şimdiye değin tasvir edildiği biçimiyle, eleştiriden kaçınmaktadırlar? Düşüncenin ilmî bir yöntem çerçevesinde yapılacak eleştirisi, herşeyden önce eleştirilecek düşünce manzumesi konusunda ma'lûmât ister; akabinde hesabı verilmiş nazarî bir bakış-açısı talep eder. Herşeyden önce de bu nazarî bakış açısının dayandığı bir gerçeklik (hakikat) ve doğruluk (sıdkiyet) tanımına; kısaca bir yönteme (usûl) gereksinim duyar. Görüldüğü üzere, eleştiri, ciddî ve yorucu, ilmî bir çabayı gerektirir. Bu koşulları gerçekleştirmeyen bir taraf alış övgüye, karşı çıkış ise sövgüye dönüşür. İster övgü ister sövgü olsun, her iki durum da eleştirilecek konu hakkındaki cehaletten kaynaklanır. Övgü ve sövgü, yazı-tura gibi, aynı cehaletin iki farklı görünüşüdür. Cehalet, sorunu çözmeye, aklı ikna etmeye değil, karıştırmaya, duyguları tatmin etmeye yarar. Duyguları tatmin olmuş vicdanı rahat insan ise, gece huzurlu uyur.

Benzer durum, tarihimize mal olmuş kişilikleri, ölüm ya da doğum yıl dönümlerinde, anma amacıyla düzenlenen çeşitli uluslararası ya da ulusal sempozyum, panel ve toplantılarda sunulan bildirilerde ya da tarihî konularda kalem oynatan yazarların yazılarında da görülmektedir. Övgü ve sövgünün ayarının kaçırıldığı bu tür ortamlarda bilgi de insanların korku ve ümitlerine göre düzenlenmekte; hakikat gözden kaçırılmaktadır. Halbuki, tarih, günlük korkularımızın ya da ümitlerimizin giderileceği bir kaynak değildir. Elbette tarihî hâdiseler ibret ve kuvvet almak için, o tarihe mensup bireyler tarafından kullanılabilirler; ancak bilgi konusu kılındıktan sonra… Tersi durumda yanlış bilgi, yan-lı bir duruş doğuracağından yan-lı-ş sonuçlara neden olabilir. Çünkü bilgi de yan-tutmak, doğru yoldan ayrılıp yan-yola girmek demek olur ki, bu da bizi kaçınılmaz olarak yan-lı-şa götürür. Kadim felsefî kültürümüzde hatt-i müstakîm, din dilinde ise sırat-i müstakîm diye adlandırılan durum, bilgideki yön-deme karşılık gelir ki, yönü olan bilgi doğru (müstakîm), olmayan bilgi ise yan-lı-ş-tır; yan-yollara sapmaktır.

Taş yerinde ağırdır; kişi, olgu ve olay da öyle. Bir tarihî kişiliği ya da konuyu yerinde ele almak, o kişiyi ve konuyu doğru yere oturtmak demektir. Günlük siyasî projelerde meşruiyet aracı olarak kullanılan tarihî kişi ve olaylar çarpıtılırlar; bu süreç bir süre sonra tahrif edilmiş bir tarih resminin ortaya çıkmasına neden olur. Bozuk bir mikroskop ya da teleskopla inşa edilen doğal gerçeklik ne kadar doğaya uygunsa bozuk bir kavramsal çerçeveyle incelenen tarihî bir gerçeklik de o kadar tarihe uygun olacaktır. Bir milletin tarihine ilişkin resmi, tasavvuru bilgiye değil de yalnızca övgü ya da sövgü içerikli duyguya dayanırsa, o millet tarihteki yönünü bulamaz. Bu nedenle, sık sık tekrar ettiğimiz üzere, tarih ancak ve ancak geleceğe ilişkin projesi olan milletler için anlamlıdır; sadece övenler için tatmin edici bir nostalji, sadece sövenler için ise kurtulunması gereken bir yük…

Unutulmamalıdır ki, hakikate ilişkin bilgi, kurtuluş sunmaz; belki de aklî bir saadet sağlar; kurtuluş ise siyasetin amacıdır. Hiçbir felsefî manzume, savaş kazanmak; hiçbir siyaset de hakikat üretmek zorunda değildir. Ama yine unutulmamalıdır ki, siyaset, bir hakikatin siyaseti ise medeniyet yaratır; siyasî amacı hakikat haline getirirse, Moğollar ya da ABD'liler gibi büyük bir yıkımdan başka bir şey değildir. Yakın tarihimizi de aynı çerçeve içerisinde değerlendirebiliriz: Hangi dünya görüşüne mensup olunursa olunsun, hakikati olmayan bir kurtuluş siyaseti arayışı…

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »

Bilginin İstikameti

Bilginin İstikametiKudema nezdinde, bilgi'nin sıhhati yanında istikameti de önemlidir. Kişi'nin aklını karıştıran, dolaştıran, yolsuz ve yönsüz; amaçtan, maksattan mahrum haberdar oluşlar, bilgi değil, cehaleti, dolaşıklığı artıran malumatlardır. Söylenen, dile getirilen herhangi bir sözün sıhhati yanında, istikameti yani söylenen kişileri, muhatabları nereye taşıdığı da ihmal edilemeyecek bir öneme sahiptir. Açıktır ki, cahiller yani aklı dolaşıklar yol alamazlar; yola koyulamazlar, bir menzile varamazlar; âlimler, bilginler ise ol kişilerdir ki, bir iz'den bir iz'e ulaşır; bir maksada vasıl olurlar.

Bilgi'nin istikametle olan ilişkisi, düşünce/tefekkür, nazar/theoria gibi aklın pek çok eylemiyle de alakalıdır. Kudema, tefekkürü tertip yani düzen, nazarı ise aklın bilinenler-den bilinmeyenler-e hareketi, nazm'ı ise bir ipe sıra üzre dizilen inciler şeklinde tanımlamıştır. Bütün bu tanımlamalarda hep bir yol ve yön, bir tarik/menhec ve maksad/cihet, kısaca istikamet vardır. Yalnızca bilgi değil amel/eylem de böyledir: İnsan hatt-i müstakim'de bilgi devşirirken sırat-i müstakim'de de yürür yani eyler. Eslaf bu muhtevayı farklı bir deyişle de dile getirir: Nazar'da dikkat (dakiku'n-nazar) bilgiye, hal'de rikkat (rakiku'l-hal) amele istikamet verir.

Öyleyse en nihayetinde bilmek, hakkında olduğu konu için bir yol alış, bir menzile varıştır; öne doğru bir harekettir; kadim'in takaddümüdür. Bu nedenledir ki, Türkçemizde her eylem bilmeyi şart koşar: Yap-a-bil-mek için bilmek gerekir; öyle ki bil-e-bil-mek için bilmek olmaz ise olmaz bir koşuldur. Bilginin mündemiç olmadığı, derinliklerinde yer almadığı her eylem dolaşır; mündemiç olduğu, derinliklerinde yer aldığı her eylem ise içerisinde bir istikamet taşır; sahibini bir yere ulaştırır. Örnek olarak, vatan sevgisi, sevgi kelimesinin doğası gereği, ihsas'a ilişkin bir eylemdir; bu eylemi idrak'in alanına taşımak; ya da idrak'i ihsas'a indirgemek hem bilginin sıhhatini hem de istikametini bozar; dolaştırır. İşte tam da bundan dolayı, hem vatanı sevenler hem de yerenler, bu sevgi ve yergilerini ihsastan idrake taşıdıklarında, bilgiyi de sevgi ve yergi'ye bulaştırdıklarında her şeyi dolaştırırlar; hem sıhhati hem istikameti kaybederler. Çünkü ihsastan idrake taşındığında bilgisiz sevgi ihmale, bilgisiz yergi ihanete neden olur.

Benzer durum tarih için de geçerlidir; tarihi sevenler ile yerenler, yine bu sevgi ve yergilerini ihsastan idrake taşıdıklarında konuyla ilgili tasavvurlarının ve tasdiklerinin hem sıhhatini hem de istikametini kaybetmeye mahkumdurlar. Tasavvur ve tasdikteki sıhhat ile istikamet ne sevgi ne de yergiyle, kısaca ihsasla değil, ancak ve ancak idrakle, dolayısıyla bilgiyle kazanılır. Tarihi/vatanı sevenler ve yerenler ile tarihi/vatanı bilenler arasındaki en temel fark budur; ve ancak ve ancak bilenlerin bilgisi, sevgi ve yergi'ye temel teşkil ederse, bir istikamet hasıl olabilir; tersi durumda hem sevenler hem de yerenler dolaşıp dururlar; ya ihmale ya da ihanete neden olurlar.

İyi niyete gelince, sevgi ve yergideki iyi niyete cehalet eşlik ediyorsa, cehenneme giden yolların taşlarını döşemeye yarar; bilgi eşlik ediyorsa ihlasa, samimiyete inkilab eder. Bilgi'nin, idrak'in gerekli olduğu yerde sevgi ve yergisine, ihsasına göre eyleyen kişi, kudemanın deyişiyle ahmaktır; ve Şükrullah'ın güzel ifadesiyle, "bir milleti mahveden yöneticilerinin ve bilginlerinin ahmaklığıdır"……..Kişi neyi severse sevsin, neyi yererse yersin; neye inanırsa inansın, neyi inkar ederse etsin, kısaca ne ederse etsin bilerek etsin. Çünkü ed-e-bil-mek, bilmektir. Kudemanın dediği gibi, "Evrende en değerli insandır; insanda en değerli akıldır; aklın değeri bilmesindedir; bilmenin değeri ise adaletle eylemesindedir". Yine eslafın işaret ettiği üzere: "Kinâye te'vili, mecâz tefsiri talep eder; hakikate gelince o yalnızca ilim ister. O ilim ki, muhatabına bir istikamet verir". İstikametsiz bütün deyişler/söylemler yalnızca idare etmektir yani aklı dolaştırmak.

İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak
Devamını Oku »